TEPKİSİZ TOPLUM I

Çok ağır bir ekonomik kriz döneminden geçmekteyiz. Hepimiz iki yıl öncesine göre daha yoksullaştık. Kimimiz işsiz kaldı.  Sabit gelirlilerin maaşları geçinmeye yetmez oldu. Çoğu serbest meslek sahibi  iş, satış yapamıyor; bir kısmı giderlerin ağırlığına dayanamayıp işini kapatmak zorunda kaldı. Para alabildiğine kıt, ama buna karşın vergiler alabildiğine acımasız. Bunlar yetmezmiş gibi ufukta yeni vergiler gözüktü. İnsanlar bankaların önünde yağmur altında emekli maaşı kuyruğunda bekleşiyorlar. Yaşadığını ispatlamak zorunluluğundan saatlerce kuyrukta bekleyen Bağkur emeklisi dayanamayıp orada kalp krizinden can veriyor. Bu insanlara bakıyorum, kulak veriyorum da; sessiz sızlanmalar dışında,  hiç tepki yok…! Neden yok?

Amerikalı bir yorumcunun bizim için kullandığı ‘algılamaları zayıftır’ tanımlaması doğrumu acaba? Ben bütün bu zorluklara karşın Arjantin’de olduğu gibi, başıbozuk halk ayaklanması, yağmalama gibi reaksiyon beklemiyorum!.

Çok şükür bizim halkımız ölçülü bu konularda.
 Ama benim anlamakta güçlük çektiğim; hukuk dışı olmayan, dikkat çekmeye ve ikaz etmeye yönelik, katılmadığını ve yapılanları onaylamadığını ifade edecek tepkiler niye gösterilmiyor?

Biz gerçekten; algılaması zayıf, tepkisiz bir toplum muyuz yoksa?

Tekrar günlük yaşamdan belli başlı olumsuzluklara örnek vereyim. Ulusal gelirdeki bunca geriliğe rağmen, neden dünyada en pahalı benzini biz satın almak durumunda kalırız? Akaryakıtın üzerindeki bunca vergi yükü nedir? Neden doğal gaz çoğu zengin Batı ülkesinden yüksek fiyatla bize verilir?  Neden elektrik Kw-saat fiatı bu kadar yüksektir? Niçin dağıtım şirketleri korsan kaçak kullananların sebep olduğu kayıpları bizim faturamıza yansıtırlar? Niçin telefon ücreti bu kadar pahalıdır? Örneğin bilinmeyen numaralar servisi için tahsil edilen 400 bin liralık ücret, haklı bir ücret midir? Eğer 118 numaralı servisi kullanırsanız; karşınıza çıkan ceberrut ses tonu; sizi azarlar gibi ’evet!, çabuk konuşun!,Yok böyle bir numara kayıtta!’ gibi cevaplar veriyorsa, siz bu parayı gönülden ödermisiniz? SSK dairelerinde emeklilik işlemleri kovaladınız mı? SSK hastanelerinde tedavi oldunuz mu? Poliklinik muayenesi için telefon açıp da, randevu almayı başarabildiniz mi? Tıklım tıklım giden, vaktinde kalkmayan, zam yapma tehdidi ile halkı korkutan belediye otobüsleri işletmesinden memnun musunuz? Neyse, bütün bu örnekler kamudan aldığımız hizmetlerden oluştu; ama ne yapayım, gerçek de böyle değil mi?

 Bizim verdiğimiz vergilerin karşılığı bu seviyede bir hizmet mi olmalı? Batık bankalarda giden paranın; kamu bankalarında geri dönmeyen kredilerin hesabını sormak sizin hakkınız değilmi? Sizler bu yukarıda anlattığım konulardan şikayetçi değilmisiniz?

Acaba kaçımız elimize kalem alıp, yaşadığımız aksaklıkları; ilgili kurumların başına,siyasi partilere, tüm yöneticilerimize, gazetelere, sivil toplum örgütlerine yazarız? Bu konuların düzeltilmesi için çaba gösteririz? ‘Adam sende!’, ’Yazacağımda ne olacak!’, ’Başkaları hakkını aradı da ne oldu sanki!’ gibi argümanların devri geçmiştir artık.

Bu genç, teknoloji kullanmayı seven nesil;örneğin cep telefonundan, bölgesinin milletvekiline :  ‘bakın bizim sesimize kulak vermezseniz, bir daha ki seçimde avucunuzu yalarsınız!’ mesajı gönderemez mi?

Uygar, zekice yapılan hak isteme yöntemleri; insanları layık oldukları yüksek standartlara götürecektir inanın. Biraz cesaret...!  Şahingöz 2002

TEPKİSİZ TOPLUM II

 Bir önceki yazımızda, toplumun tepkisiz olduğundan şikayet etmiştik. Sonra eklemek gereği duyduk ki, bu toplum tepki veriyor ama, yersiz yerde veriyor…!

 Bireyler, anlamsız bir şekilde birbirlerine karşı tepkili. Nedense, sisteme karşı silik ve ezik olan insanlar, sudan sebeplerle neredeyse birbirlerinin gözünü oyuyorlar. Karı-koca, ebevyen-çocuk, ev sahibi-kiracı, yönetici- apartman sakinleri; işyerlerinde üst ile ast, çalışan-bir diğer çalışan; okullarda, araçlarda, yollarda, çarşıda, pazarda vb.her yerde insanlar birbiri ile tartışıyorlar, kavga ediyorlar. Hele bazıları edepsizleşiyor, şirretleşiyor. İnsanlar birbirlerinden o kadar şikayetçi ki, mahkemeler dava dosyalarının fazlalığından kilitlenmiş, çalışamıyor! Şimdileri, otobüslerde tartışmalara şahit oluyoruz; ABS frenli bazı otobüslerde cep telefonu kullanmamak gerekiyor.Ama bazı unutkan vatandaşlar telefonlarını açık bırakmışlar, telefon çalmış, hele birde konuşmaya başlamışlarsa, diğer yolculardan bir dayak yemedikleri kalıyor. Otobüslerde, vapurlarda gördüğümüz ezik, mazlum yurttaşlar, ertesi günü çalıştıkları kamu dairesine döndüklerinde; önlerine diğer mazlum yurttaşlar geldiğinde, sanki kurt adama dönüşüyorlar! İlaç kuyruğunda itilip kakılan vatandaş, ’niçin daha uygar bir düzen kurmuyorsunuz?’ diye Sosyal Yardım Kuruluşuna veya onun bağlı olduğu Bakanlığa çatacağına, sıradaki bir diğer vatandaşlar ile yer kavgası yapmayı daha kolay buluyor!. Haydi maçlarda karşı takım taraftarlarına ölesiye tepkili fanatiklerin davranışlarını, gençliklerine ve eğitimsizliklerine verelim; ya trafikte bana yanlış hareket yaptın diye inip birbirlerine hakaret eden, tehdit edenlere ne demeli? İşte benim anlayamadığım ikinci olgu da bu.
 Kendisini birinci dereceden ilgilendiren yaşamsal konularda, duyarsız ve tepkisiz olan toplum; birey olarak birbirlerine nasıl bu kadar aşırı tepkili olabiliyor?

Hepimize gereken, birbirimize karşı biraz daha hoşgörülü olmak!! Enerjimizi daha rasyonel ve faydalı kullanmak gerek!

Şahingöz böyle söyledi!!

 Yaptıklarımız, bundan sonra yapacaklarımızın teminatıdır!

 Önümüzdeki seçimde, partimiz oyunuza; dolayısıyla iktidara taliptir! Bu yolda, basiretli halkımızın hafızasına güveniyoruz. Gerçi bazıları toplum hafızasının üç aydan öteye gitmediğini söyleseler de, bizce biz beis yoktur. Dert değildir. Rakiplerimizin çıkardığı olumsuz söylentiler de bu arada duygusal halkımız tarafından unutulsun. Kötü mü olur? Zaten gündemi değiştirmek, böylece kamuoyunun bir önceki olayları unutup yeni konuları konuşmaya başlamasını sağlamak çok kolaydır. Bakın rakip partilere, hepsi böyle yapmıyor mu?

Partimiz seçimlerden birinci sırada çıkacaktır! Sonra biz sayın liderimizin karizmasına ve halkımızın kendisine olan sevgisine güveniyoruz. Halkımız onun her bir tavrına ve yakışıklılığına bayılmaktadır. Saçının rengine, sesinin tonuna, gözlerine hayrandır. Hele o kavgacılığı yok mu? Kürsüde yumruğunu sıkıp bağırdığı zaman, bütün o kararsız seçmen kitlesi gelip bize oy verecektir

Hem bekleyin, asıl bombamız kısa süre içinde geliyor! Sizlere ne vaatlerde bulunacağız daha! Bu vaatler yerine getirilebilir mi? Bunu sorgulayan, bilin ki abesle iştigal etmiştir. Çünkü halkımız bunların realize edilebilirliğini merak etmemektedir!! Kulağına hoş gelen bu tür vaatler, seçimin olmazsa olmazıdır.

Bizim seçmenimiz aynen daha önceki seçimde olduğu gibi, yine gelip bize oy verecektir. Nereden mi biliyoruz; çünkü onların babası da bizim partimize oy verirdi de ondan!

Biliyor musunuz? Rakip partiler bizimle Milliyetçilik konusunda yarışa girmiş! Sakın kanmayın; bu ülkenin en milliyetçi, vatanseveri bizizdir! Kimse bizden daha milliyetçi olamaz. Bu konuda kimseye laf söyletmeyiz.
 Gerçi, iktidara gelince; IMF’ ye, Dünya Bankasına verilmiş sözler yüzünden, onların bize empoze ettiği ekonomi politikalarını uygulamak zorunda kalabiliriz. Ama bu durum bizim en milliyetçi olmamızı etkilemez! AB ortaklığı konusunda bizden Kıbrıs konusunda taviz istendiğinde, zenginler kulübüne mutlak üye olmak isteyen içteki güç odaklarının ve durumların farkında olan kamuoyunun baskısı ile anlaşmaya razı olmak zorunda kalırsak; bilinir ki, bu durum bizim en milliyetçi olmak durumumuzu etkilemeyecektir. Ekonomik olarak bağımlı olduğumuz büyük stratejik ortağımız, Ortadoğu’da siyasi coğrafyayı kendi istediği gibi şekillendirmek isterken, bizim aktif olarak desteğimizi isteyecektir. Karşı mı çıkacağız? Mümkün mü? Bu durumlar da en milliyetçi olmamızı etkilemez!

Bütün partilerin içinde dinine en bağlı, en dindar parti biziz. Laf aramızda kalsın; bize oy vermeyen zındıktır!

Sonra partilerin içinde en halkçı olan da biziz. İşçimiz, köylümüz, memurumuz, ev kadınımız, esnafımız, emeklimiz; hepsi bizim gözümüzde eşittir. Ama partilimiz, doğaldır ki; biraz daha eşittir..!!

Bugünlerde bazı yeni yetme rakiplerimiz ortaya çıkmış, vatandaşın yeni yüzler görmek istediğini öne sürmektedirler. Böyle düşünenler, nasıl da yanılmaktadırlar! Bizim halkımızın değişiklikleri sevmediğini herkes bilmektedir! Hem bizdeki engin devlet tecrübesi kimselerde yoktur. Bizim yönetici kadrolarımız; ta a Endurun’ dan yetişmedir.  Dünkü çocuklar, bizimle nasıl rekabet edebilirler?

Bütün bu söylediklerimizden kafanız mı karıştı? Hiç sorun değil!.Siz bize lazımsınız!. Sizin yeriniz bizim yanımızdır. Partimiz bütün kafası karışık olanları kucaklamaya hazırdır! Seçim sonrası sabahı,‘Mcuk!’

Şahingöz Ağustos 2002

 

Seçmenlerimizde Kusur Yok mu Sanki?

 Hep partilerden, politikacılardan şikayetimiz ve beklentilerimiz olacak değil ya! Dikkatimizden kaçmaması gereken bir nokta daha var! Aydınlarımız ve farkında olanlarımız; hep siyasilerden bir şeyler beklemişlerdir. Hep siyasiler eleştirilmiştir, nedense!Ammaa, siyasiler de bu toplumun içinden çıkmıyor mu? Toplum ne ise, politikacı da o değil midir?Politikacının doğasında nabza göre şerbet vermek vardır. Demek ki o boş, gerçekleşmeyecek vaatleri, halkın kendisi söyletmektedir! Tutulamayacağını bile bile, sırf hoşlarına gittiği için siyasileri belli yollara kanalize etmektedirler. Belki de, salt halkın beklentileri böyle olduğu, için siyasiler böyle olmasınlar?

  Sanki, bir kısım politikacılar kötü de; seçmen vatandaş ‘sütten çıkmış kaşık’ kadar, temiz mi yani! Bizler, vatandaşlar; asıl kusurlu olan biz değil miyiz? Yolsuzluklardan, kötü yönetimden şikayet eden, ama her şeyi en fazla bir ay süre içinde unutup giden, bizler değil miyiz? Gazete dergi okumayan, bunun yerine TV’ de sadece Televole programları izleyen biz seçmenler değil miyiz?  Haberleri takip etmeden, okumadan, hiçbir ciddi konuya yoğunlaşmadan; bizim nasıl sağlıklı dünya görüşümüz oluşacak ki? Sonra oyumuzu satan biz değil miyiz?  Biz değil miyiz ürettiğimiz tarım ürününe en çok taban fiyatı önerenlere oy veren? Seçmen değil midir, iş vaadi karşılığı; bir ömür boyu her şart altında dahi, oyunu belli partiye veren? Seçmen değil midir, oy vereceği politikacıyı seçerken, rasyonel olan hiçbir düşünceyi aklına getiremeyen? Kim daha kavgacı, kim daha güzel, kim daha yakışıklı; oyumuzu ona vermez miyiz? Ne zaman duygusallığı bırakıp, akılcı olabilmişizdir?

Siyasi amaçları için din unsurunu kullanmaktan çekinmeyen politikacıyı kim öne itmiştir acaba? Etnik ayrımcılık yapan parti, kendiliğinden ortaya çıkmamıştır herhalde? Birileri illa da kendi etnik kökeninden birilerine oy vermek istediklerinden; partililer de, böyle toplum için zararlı bir ayrımcılık yaratan yola girmiş olmasınlar?

Fikrimiz ile zikrimiz,aynen şöyledir: -  Hakkında yolsuzluk söylentileri filan varmış; ama doğrusuya, adam iyi çalışıyor!  -  Adam şapkasını koysa, ona bile oy veririm! -  Enişte, bizim ilçemizi vilayet yap! -  Falanca partiye ve liderine, sinir oluyorum! -  Bu seçimde bizim ağa,bizim şeyh hangi parti ile anlaşmış ise; biz aşiret olarak oyumuzu toplu olarak o partiye veririk!! -  Biliyor musun! Filanca parti, Kuran kurslarını kapatacakmış! -  Geçen seçimde uyanık olup gecekonduyu yapmıştım, bu seçimde de bir kat çıkacağım artık! -  Biliyor musun? Falanca politikacının karısı yabancıymış! Filanca politikacının soyu, bilmem nerden geliyormuş!

Aydınlar politikacıları basiretsiz diye eleştirdiler. Peki seçmen çok mu basiret sahibi? Elde olan bu! Acaba boşa mı kürek çekiyoruz?

Şahingöz Ağustos 2002

FEODALİTE DEMOKRASİYİ SÖMÜRÜYOR!

 Yeniden seçim ortamına girdiğimiz bugünlerde,  Televoleci medyanın  TV ekranlarını her zamanki gibi;

feodal yapıyı ve onun insan yaşamlarında ortaya çıkardığı, şiddet, acımasızlık, sevgisizlik, cehalet, hoşgörüsüzlük, sömürü gibi Ortaçağ’dan kalma alışkanlıkları yansıtan  dizilerle doldurduğunu, görüyor olmalısınız... Ama ne yazık ki kötülükleri örnek göstereceğine,  neredeyse bu yaşam tarzlarını seyirci gözünde yücelten ve yanlış mesaj veren diziler bunlar!

Ağalık düzeni veya ümmetçi toplumun kalıntıları ise; ne yazık ki, yurdumuzun bazı yörelerinde gerçekten varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Bu düzen TV’lerdeki gibi üzeride kalın çizgilerle olmasa da, varlığını sürdürüyor.

Bu toplumun insanları ile konuştuğunuzda, onların politikayla ne kadar aşırı derecede ilgili olduğunu görüp, şaşırıyorsunuz.

Biraz konuşunca bu ilginin kuvvetli bir politik bilinç ve birikimden değil de, başka nedenlerden kaynaklandığını anlıyorsunuz.

Gerçek olan şu ki,  aşiret toplumu, demokratik sistemi kendi çıkarı için kullanmayı, sömürmeyi, bundan çıkar sağlamayı, çok çabuk öğrenmiş!

Ve, memleket ne zaman bir seçim ortamına girse;

bu yörelerdeki aşiretlerin veya tarikatların siyaset ile iç içe olmalarına ve siyasi partilerle çıkar ilişkileri geliştirmekteki beceriliklerine şahit oluyoruz.! Henüz birey olamamış aşiret üyeleri seçimlerde oylarını; özgür irade, vicdanları ve rasyonel düşünce yetileri ile değil de;

ağa-şeyh-şıh kimi işaret ediyorsa, o yönde kullandıklarından; bu durum doğal olarak bir; iş, koruculuk, ihale kapmak, adaylık, yatırım, hizmet vs. türden çıkarlar sağlamak yönünde pazarlıklara varıyor. İşte bu durum toplum ahlakına, modern hukuka uygun değildir!.. Demokrasinin yozlaştırılmasıdır!. Toplumun genelinin zararınadır. Bu nedenle modern devlet, özgür toplum; bu ilkel uygulamaya bir dur demelidir!

Özgürce kullanılmayan oy, oy değildir!

Yakın geçmişteki şeçimler esnasında şahit olduklarımız, bana bunları düşündürttü.

Korkarım ki, bir sonraki seçimde de, ondan daha sonraki seçimde de ortam yine böyle olacak. Bu yazı güncelliğini koruyacak.!



 

N.A.R.O. ‘ cu Gençler, Helal Olsun Size!

Bir süreden beri büyük şehir duvarlarında, NARO imzalı slogan çiziktirmeler görülüyor.  İnsanların da merakını uyandırdığı için, bu konuda gazetelerde yazılar da çıkmaya başladı.  Açılımı Nuri Alço Revival Organization, yani Nuri Alço Kurtuluş Organizasyonu anlamına geliyor.  Hatırlayacağınız gibi, Nuri Alço geçmiş yıllarda Türk filmlerinde kötü adam rollerine çıkardı.  Oynadığı roller hep aynı profildeydi; kurbanı olan saf genç kızlara uyku ilacı vererek iffetlerini alır, onları kötü yola düşürmeye çalışırdı. Türk filmlerinin naifliğine koşut, salt kötülüğü temsil ederdi.  Gazetelerden okuduğumuz kadarıyla, eski aktör bunca yıl sonra tekrar gündeme gelmesine bir anlam veremiyormuş; bu yazıları yazanlara, web sitesi açanlara tepkiliymiş!  ‘Bütün bunlar film icabı idi; ben aslında şu kadar iyi bir insanım, duygusalım’ filan diyormuş!  İyi de, anlamayan sadece o mu?  Gazetelerde olaya doğru tespit koyana rastlamadım henüz! Absürd ve anlamsız olarak algılamışlar!

Gerçek ise bambaşka.  Bu yazıları duvarlara yazan gençler; toplumun duyarsızlığını, baskı uygulayan donuk otoriteyi, siyasal boşluğu, kötülüğü, çıkarcılığı, kuralsızlığı, kentsel yaşamın bozulmasını, sevgisizliği protesto ediyorlar.  Onların silahı bu alaycılık!  Şimdi şu sloganlara tekrar bir bakın, haklı değil miyim:

-Nuri Alço, ilim irfan paratoneri  -Kozmik bilinç alço  -Başbakan Nuri Alço  -Nuri Alço sever!  -Nuri Alço eğitim gönüllüsü!  -Nuri Alço, o bir kent aşığı!  -Nuri Alço, Mavlana(!) gibi

Gençler zeki!.  Yaşam alanlarını daraltan toplumun geneline karşı,  ince bir ironi ile kendilerini ifade ediyorlar.  Yaptıkları bu eleştiriyi kavrayamayanlarla eğleniyorlar!

Bu gençleri çok seviyorum.

Şahingöz - Ocak 2003

 Ek Not: Gençler aynı zamanda entellektüel de!  Şu yazıya bakın: 'N.A. Kıymetliss!!' (Yüzüklerin Efendisinde, Gollum'un Frodo'ya hitabına gönderme yapılıyor!... Bayıldım buna!)

 Sizin de, İmdaat diye bağırasınız gelmiyor mu? (1)

Kışın uzantısı karanlık kasvetli günlere yakışır haberler okuyoruz basında. Gerçi bu haberler henüz gerçekleşmiş olmamakla birlikte,yakın gelecekte gerçekleşmesi yüksek olasılıkta olduğundan; sıkıntısı benim yüreğime şimdiden düştü,sizlerle paylaşayım dedim. Ne yazık ki bilgi bazen mutsuzluk ve acı verir bilirsiniz.  Cahil kişilerin çok kolay mutlu olmalarının sebebi budur.

Ama izedebiyat okuyucusu aydındır,  tercihini çoktan bilgiden yana yapmıştır.!  Bu nedenle sizinle paylaşmakta beis yoktur. Bu haberler bir süredir alçak düzeyde medyada yer alıyordu.Ama daha önceki yazımda vurguladığım gibi geç algılayan toplum olduğumuzdan,henüz ‘yandım aman! sesleri gelmedi.Toplum henüz başına ne geleceğinin farkında değil! Ama Şahingöz endişeli...

Bir süre sonra bugünkü mali durumumuzu bile arayacağımızın farkında?  Yok, öyle kriz kahinliği falan yapmayacağım.Sadece birileri cüzdanınızı biraz daha boşaltmayı planlıyor, ona göre! Biliyorsunuz,Maliye yeni bir vergi tasarısı hazırlıyor. Müjdeler olsun ki, yakında nurtopu gibi yeni bir vergimiz olacak.ÖTV ! Özel tüketim vergisi cebinizdeki son kırıntıları toplamak için bire bir. Çünkü bu vergiyi KDV ile birlikte katlamalı olarak ödeyeceksiniz. Yani verginin vergisini ödeyeceksiniz! Hani nasıl şu anda akaryakıt ve doğalgazda rafineri çıkış fiyarına önce ATV(akaryakıt tüketim vergisi) koyuyorlar; sonra da bunun üzerine KDV bindiriyorlar ya, işte onun gibi!  Bu işin hukuka,Anayasaya uygunluğu nedir?  Ben bilemiyorum ama basit mantıkla bana bu uygulama haksız geliyor. İşte yakıt örneğindeki gibi,  verginin vergisini tahsil etmek eylemi, ÖTV ile iyice yaygınlaşacak! Hayırlı olsun vatana millete!

İkinci müjdeli olay ise, kışın doğalgaz giderlerinden canı yanmış olanları daha çok ilgilendiriyor. Bildiğiniz gibi ödediğimiz fatura bedelinin içinde, maddi olarak kullandığımız gazın bedeli dışındaki bazı fasıllarda, gizli olarak bize yansıtılan giderler var; pahalı ihalelerin,gereksiz promosyon ve reklam giderlerinin(*2),eş-dost-yandaş kayırmasının giderleri gibi. Bunlara şimdi yeni bir kalem eklenecek ki sormayın gitsin! Artık sorumlusu kimse; Botaş veya Bakanlık, oturmuşlar diğer bazı ülkelerle, tüketeceğimizden daha fazla doğal gaz satınalma anlaşmaları yapmışlar. Eğer taahhüt ettikleri miktarda doğal gaz satınalınmaz ise, anlaşma gereği bu ülkelere 500 milyon $ tazminat ödenecekmiş. Gerek krizin etkisiyle küçülen ekonomi, duran yatırımlar,  doğal gaz pahalı olduğu için tüketicinin kullanımını kısması sonucu söz verilen miktarda doğalgazın satınalınması olanağı yokmuş! Düşününüz,sizler hangi şartlarda ve hangi tutarlarda tasarruf yaparken,  birileri dehşetli büyüklükte parayı tazminat olarak ödeyecek.Veya gazı alıp, kullanım fazlasını boşa yakacak.Eh şan olsun! Nasılsa tüketici bunu da öder! Siz bu tazminatı; yanlış planlama yapanların ve böyle ağır yaptırımlara imza atan yöneticilerin mi ödeyeceğini zannetmiştiniz? Durun daha bitmedi.Bu arada Botaş genel müdürü yaz(!)aylarına doğru doğal gaz fiyatlarında indirim yapacaklarını,isteyenin artık rahatça tüketip ısınabileceğini(!) müjdeledi. Böyle dalga geçilmesine basın tepki verince, ertesi gün güya düzelttiler.’

 Yaz aylarında doğalgazın soğutma amacıyla da kullanılabileceğini’ beyan etti, kurumdan birileri. Yerseniz!Sanki doğalgazla soğutmanın yaygın bir teknolojisi ve kullanımı varmış gibi! Bakalım daha neler olacak!

Şahingöz 17/04/2002

 Ek Notlar: (*1) Bir Dost mesaj attı. Başlığa takılmış. Diyorki benim bildiğim Şahingöz böyle konuşmaz! Şöyle der: U..n yuh olsun be! (Bayanlar affınıza sığınırım, ben yine kabalaşmayacağım ama dostum böyle söylüyor!) (*2) 27 Nisan 2002 tarihli gazetelerden: İstanbul Belediyesinin firması Kiptaş; geçmişe özlem duyanlar için 'Osmanlıda Sosyal Yapı ve İstanbul' isimli bir Osmanlıca dilinde bir kitap için 110 milyar lira harcadı!
  29 Nisan 2002 tarihli gazeteler:Belediye daha önce kendi kuruluşu İston'un döşediği kaldırımları söküp yeniden yapmak içintrilyonluk yatırım planlıyor! (Yorum yok!. )(*3) Doğal gaz konusunda yukarıda yazılanlar güncelliğini kaybetmiş ve enerji konusunda büyük skandallar kamuoyunu sarsmış olsa da, endişelerimizin haklı olduğunu ortaya koyması açısından, bu makale kitapta olduğu gibi bırakılmıştır.

Türk’ler niçin sorunlarını ortaya koyup, çözüm üretemesin ki?

 Bazı bazı öylesine abuk subuk uygulamalarla karşılaşırız ki, şaşırırız! Neden böylesine vatandaşa eziyet veren anlamsız uygulama yürürlüğe konulmuştur?

Bu insanların bu kadar yorulmasına gerek var mıydı?

Neden birisi çıkıp ta, bir kolaylık düşünemez? diye düşünürüz... Özellikle resmi dairelerde bir işiniz olduğunda, bir sürü zorlukla ve eziyetle karşılaşmanız olasıdır. Bunların çoğu anlamsız, sırf devletin vatandaşına güvensizliğinden ötürü yaratılmış kuyruk, bekleme ve kahır ile dolu uygulamalardır. Örneğin bir belgeye mi ihtiyacınız var, sizden kırk yerden imza talep ederler, kapı kapı dolaşır, imza rapor alırsınız. Ne yazık ki sistem; vatandaşa hizmet için değil de, sanki vatandaş köleymiş gibi davranır.Vatandaşını bin bir türlü kırtasiyenin, bürokratik uygulamanın içinde ezer. Bu keyfi gibi gözüken uygulamalar, ancak kamuoyuna mal olduğu zaman, yeterince tepki bulduğu zaman çözümlenir. Hatırlayın Bağ-Kur emeklilerinden sağ olduklarına dair belge istenmişti de, ancak bazı emekliler kuyruklarda hayatını kaybedince, yöneticilerin dikkati çekilmiş ve bu zorba uygulamaya esneklik getirilmişti. Söz Bağ-Kur’dan açılmışken, bir başka eziyet uygulamasından bahsetmeden geçmemeliyim. Bir yakınım, emeklilik başvurusunda bulunmak üzere, Sirkeci’deki Bağ_Kur şubesine başvuruyor.Kendisine başvuru formunun kalmadığını, gidip Şişli’deki şubeden form alıp gelmesini söylüyor görevli. Yakınım arkalarda form dolduran insanlar görüyor, formu nereden aldıklarını soruyor. ‘Şu kontuardan aldım’ diye cevap alınca; gidip o kontuara başvuruyor ve formu tedarik ediyor.  Peki bir önce başvurduğu kontuardaki memur, neden yok diyerek insanlara işkence etmektedir ki?  Bu kötülük değilmidir? Dostum yine işlemlerini takip ederken, Esnaf odasından kayıdı silinmiştir belgesi de alıp getirmesi isteniyor. ‘Ama ben esnaf değilim,Ticaret odasına kayıtlıyım’ diye ikaz etmesine rağmen, görevli talebinde ısrar ediyor. Esnaf odası görevlileri ise ‘böyle bir belge vermelerinin söz konusu olmadığını, sosyal güvenlik kuruluşundaki bazı görevlilerin nedense ticaret erbabını kendilerini gönderme yanlışını ısrarla yaptıklarını’ söylüyor.  Yakınım boş yere oralara gönderilmiş olmasına üzülüyor!

Her yerde o kadar çok sayıda, uygar toplumlarda olmayacak, vatandaşların temel haklarına aykırı uygulama vardır ki, şaşmamak elde değildir. Ne yazık ki halkımız yaşadığı zorlukları ifade edememektedir!. Durumların farkında değildir. Yaşadıklarını kıyaslama yapabileceği daha olumlu uygulamalar görmemiş olduğundan belki, durumu ile ilgili tespitler yapamamaktadır! Doğru tepki vermeyi bilmezler! Sırada, kuyruklarda ömür tüketirken, söylenir ve şikayet ederler!. Yakınanlara: ‘Neden bu durumun düzeltilmesi için gerekli şikayette bulunmuyorsun? Niçin iki satır yazı ile dilekçe vermiyorsun? Niçin bir sivil toplum örgütü ile dayanışma yapmıyorsun?’ diye sorarsınız. ’Aman sende! Ben mi uğraşacağım? Varsın başkaları uğraşsın’ der. Durum böyle olunca; hiçbir şey düzelmeden, öylesine sürer gider. Çember bir türlü kırılmaz. Peki, bu memleketin aydınları bu aksaklıkları niçin dile getirmezler? Her gün, ‘Türkiye’yi kurtaracak’ ölçüde önemli konularda yazılmaz ki! Ne olur aksaklıkları küçükten başlayarak, tek tek; çözüm üretmesi gerekenlerin önüne koysalar?

Bir de eziyet, sadece kamu daireleri kapısında mı? Kendisini devlet dairesi gibi gören işletmeler yok mu? Geçen gün bir vekaletname çıkartmak gibi bir noter işim oldu. Katip, evrağı hazırladıktan sonra benden nüfus kağıdımı aldı. Sonra aynı bir devlet dairesindeki memur edasıyla;  ‘Gidin, arka caddedeki fotokopiciden nüfus kağıdının arkalı önlü fotokopisini çıkarın’ diye, buyurdu! Hayret! Siz bedeli karşılığı bir evrak hazırlatmak için oradasınız, sonra sizi fotokopi çekin diye oraya buraya yollayacaklar! Bu uygulamanın yanlış olduğunu söyledim. ‘Noter müşterinin kimliğinin fotokopisinin çekilmesine müsaade etmiyor’ dedi. ‘Müşterinin gitmesini peki noter uygun görüyor mu?’diye sordum. ‘Ben mi gideyim! ‘diye terslendi; nemrut olmaya özellikle gayret gösteren görevli. Bende kızdım, işimi orada yaptırmaktan vazgeçtim. Bir başka notere gittim, birde ne görsem! Orada da aynı uygulama! Ama neyse, orada hazır bekleyen bir fotokopici elemanı vardı da, müşterilerin fotokopilerini yakınlarda bir yerde çekip getiriyordu. Para verip, karşılığında hizmet aldığınız bir yerde, sizin aldığınız hizmeti bir bütün olarak almak doğal bir beklentinizdir. Peki öyleyse, noterlerdeki bu keyfi uygulamanın mantığı ne olmaktadır? Yaptıkları işin karşılığı hiç de ufak miktar değildir. Ne olur bunu müşteriye yansıtmasalar? Veya ne olur bedeli karşılığı, gerekli fotokopiyi çekseler? Bu yaptıkları bir eziyet değil midir? Siz notere giderken, ne için fotokopi gerekebileceğini düşünmek zorunda mısınız? İşte bütün bu soruların yanı sıra, tekrar aynı soruyu yineleyeceğim: Her gün on binlerce kişi noterlerde iş yaptırır, birileri çıkar da; ’Bu uygulama nedir?’ diye sormaz? İşte ben buna şaşarım.

Bu ve bunun gibi, binlerce abukluk yaşıyoruz günlük yaşamda. Ama madem vatandaş sorunu ortaya koyamıyor, yönetici çözüm üretmiyor:  Ne olur anlı şanlı köşe yazarlarımız  bu konuları da dile getirseler de, birilerinin dikkatleri çekilse? Yoksa onlar halkın yaşadıkları çok zorluktan muaf’ mıdırlar?  Onların böyle sıradan işleri olmaz mı? Onlar SSK kliniklerinden randevu almak için çabalamazlar mı? İlaç kuyruklarına girmezler mi? Sorunlar çoktur! Ama sorunları tespit edip ortaya koyanlar ve sorunları çözmeye istekli veya muktedir kişiler yoktur galiba! Şahingöz, Eylül 2002

SSK’da Sağlık Hizmeti İşkencesi

Türkiye’de bazı sistemler vardır ki, neredeyse halkımıza eziyet için mevcut olduğunu düşünmemek elde değildir. Sosyal Sigortalar Kurumunun vermeye çalıştığı sağlık hizmeti de bunlardan birisidir. Diğer sosyal güvenlik kuruluşlarının sağladığı  sağlıkhizmeti SSK ile karşılaştırılınca, aradaki fark  neredeyse Türkiye ile ABD kurumları arasındaki fark kadar olmalıdır.

Eşitlik yoktur.

Özellikle bürokrasi kendisini, ayrıcalıklar verdiği Emekli Sandığı hizmeti ile sağlama almıştır.SSK lı  vatandaş, sanki başka ülkenin insanı gibi ihmal edilmiştir. Sistem tıkanmıştır!... İnsanlara neredeyse gelmesinler diye zorluklar çıkarılmakta; hastanelere, polikliniklere yolu düşenler, kahır çekmektedirler. Sizlere geçtiğimiz günlerde yaşamış olduklarımı aktarayım.  Belki, merhametli ve halkına hizmet etmeyi amaç edinmiş siyasilerimizden bazıları okur da,bu konuda daha iyiye doğru bir çaba gösterirler.

RANDEVU ALMAK KOLAY MI? Hafta başında boğazlarımdaki yanma ve öksürükle birlikte bir burun akıntısı şikayetiyle, SSK Şişli polikliniğinden randevu almak üzere telefon çevirdim. O gün telefon hep meşguldü. Ondan sonraki günler telefonu düşürebilsem bile nedense hep kontenjan dolmuş oldu. Ancak Perşembe günü randevuyu alabildim.Bu arada artık hastalık iyice yerleşmiş ve cerahatli bir akıntı başlamıştı.

KLİNİK KAPISINDA BEKLEYİŞ! Cuma günü eşimin bütün eleştirisine rağmen SSK dispanserine gitmek üzere yola çıktım. Güya kendi kendime; bu hizmeti almanın, herkes kadar benim de hakkım olduğunu, kalabalıkların yarattığı zorluklar olsa da, SSK’da kendimi muayene ettirmem gerektiğini telkin ediyordum. Sağlık güvenliği, Anayasal bir hak değilmiydi? Sonuçta güçlükler yaşayabilir olsam da, neden özel doktora gidecek ve ilacımı eczaneden alacaktım ki? Bunca yıldır prim ödememiş miydim? Bana verilen saatten az önce, ilaç kuyruğunda bekleyen yüzlerce kişinin arasından zorlukla geçip, KBB polikliniğinin kapısına vardım. İnsanlar kapalı kapının arkasında bekleşiyorlardı. Sordum, ‘doktor yok’ dediler. Bir süre sonra sağlık memuru kapıyı açtı. Sağlık cüzdanımı ve kimliğimi verdim.Sıraya koydu. ‘Doktor ne zaman gelir’ diye sordum. ‘Kontrol aletlerini sterilize edeceğim, ondan sonra gelecek’ dedi. Adam kapıyı kapadıktan sonra diğer bekleyenlerden birisi ‘hikaye!’ dedi. Bekledik.Yarım saat geçti.Gelen giden yok. Kendimi dışarı attım.Yarım saat dışarıda oyalandım. Döndüğümde henüz doktor dönmemişti. Sağlık memuru hala yeni gelenlere aletleri sterilize edeceğini söylüyordu! En yoğun çalışma olması gereken saatti, doktor nerede kalmıştı? Sağlık memuru bu arada sabah çok erken saatte muayene olmuşta, ancak ilacını alıp gelebilmiş olanlara, ilaçlarını ne zaman kaçar adet alması gerektiğini söylüyordu.Eh doktor yerinde olmayınca, boşluğu birisi dolduracaktı işte!
 Grafi istenmiş olan birisi geldi kapıya; ‘Bu çekimi SSK yapmıyormuş, beni özele yolluyorlar’ diye yakındı. Memur onun işini de halletti: ‘Şu kliniğe git, onlara Dr. Selçuk Beyin selamını ilet, senden az ücret alsınlar!’ tavsiyesinde bulundu! Benim randevu saatimi 1 saat 10 dakika geçmişti ki; artık karnemi isteyip gitmeye karar vermişken, bir azametle doktor geldi de, beni  içeri aldılar.

 KÜSTAHLIK, KÖTÜLÜKTÜR! Oturdum, şikayetimi sordu. Ağzımı açmamı istedi, dilime basarak boğazıma baktı.  
Toplam on saniye!  Ne başka bir şey sordu, ne sırtımı dinledi. Reçete yazmaya koyuldu. Bir burun açıcı dekonjestan tablet ve boğaz spreyi yazdı. Ben boğaz ve burun akıntılarım artık yeşil cerahate döndüğü için daha etkili ilaçlar bekliyordum. ‘Antibiyotik de yazabilir misiniz?’ diye rica ettim. Bana ne cevap verdi tahmin edemezsiniz: ‘Siz doktor musunuz?’ dedi küstahça. Ben ondan yaşça, eğitim ve tecrübe olarak daha aşağı da değildim. Ne kadar saygısızdı?  Ama görgüm, ona hak ettiği cevabı vermeme engel oldu, teşekkür edip çıktım. Pişmanlık, üzüntü, kızgınlık!!... Bunları hak edecek ne yapmıştık ki?

SONUÇ -  SSK hastanelerinde ve kliniklerinde sağlık hizmetleri aksamaktadır.-  Bu kliniklerden faydalanma durumunda olan halkımızın çoğunluğu ise; durumundan memnun olmamakla birlikte, kendini ifade edebilme istek ve yeteneğinden yoksundur. Benim yukarıda anlattığımdan çok daha ağır şartların yaşandığından şüphe yoktur! -  Bazı genç doktorlar işine ve hastalarına saygı göstermeyi bilmemektedir. Özellikle SSK  kliniklerinde karşınıza bu yapıda insanların çıkabileceğini göz önünde bulundurmanızda fayda vardır.- Sinirleriniz sağlam değilse ( mümkün olduğunca ve cüzdanınız elverdiğince), SSK’dan hizmet almanızı ne yazık ki öneremiyorum.

Şahingöz 2002

Not: Bu makalenin yazıldığı tarihten bu yana, SSK ‘lı hastaların Devlet Hastanelerinde ve Sağlık Ocaklarında tedavi edilmesi gibi olumlu bazı gelişmeler olmuşsa da, bu kez de oralarda yazılan reçeteleri yaptırmak için tekrar SSK’da ilaç kuyruklarına geri dönmek gibi bir işkence devam etmektedir. Hükümetin bu sorunu da çözmesini beklemekteyiz. (Şahingöz 2004)



 



Nereden çıktı bu Beyaz Türk’ler, Zenci Türk’ler!

 Bir süreden beridir dünyaya din penceresinden bakan bir kesimin ağzında ‘beyaz Türkler’ lafı dolaşıyordu da, aldırmıyorduk.  Ama aynı deyimi Sayın Başbakanın da etmiş olduğunu işitince yadırgadık doğrusu.  Meğerse başbakan bir ara Washington’dayken gazetecilere kendisininde ‘zenci Türk’lerden olduğunu söylemişmiş!  Yadırgadık, çünkü başbakanımızın herhangi bir kompleks taşımasının yüzeye çıkması; ileride yol açabileceği sonuçlar açısından bizi endişelendirdi.  Bu olası sonuçların içinde ayrımcılık olabilir ki, bu durum karşıt grup olarak algılanan beyaz Türk olduğu düşünülen kesimleri hedef alabilir.!

Bu ‘beyaz Türkler’ meselesine bir açıklık getirelim.  Bu deyim bazı köşe yazarları tarafından; daha çok kentsoylu, iyi eğitimli, vasıflı ve

dünyayı aynı uygar refah toplumlarındaki benzerleri gibi algılayan bir kesim için kullanılmıştı.  Ama belli bir sınıfı ifade etmekten çok; kırsal kesimden büyükşehire göç etmiş, gelmiş olduğu kentle büyük uyumsuzluklar yaşayan, yabancılaşma olgusu içinde, feodal törelerini kentte’de sürdürmeye çalışan, çok kalabalık bir kesimin kentsoylu kesim üzerindeki baskısına antitez olarak ve bütün bir Türk toplumunun bu şekilde algılanmasına karşı bir tepki olarak kullanılmıştı. Dünya ile aynı dili konuşan Türk’ler de var deniyordu.  Bu bir ayrımcılık değildi bence!  Şehir kökenlilerin, şehirli yaşamlara karşı direnen çoğunluğa karşı kendi görgülerine ve değerlerine sahip çıkarak direnmesini, kendilerini onlara benzetme kolaylığına gitmemelerini  öneren bir tanımlamaydı.  Kesinlikle bir sınıf ayırımı işareti değildi.  Yaygın kuralsızlıkdan; uçsuz bucaksız varoşlarda, sıvasız badanasız, çatısız, prizli evlerle kuşatılmaktan ( bazı evlerin kapılarında Mersedes otomobiller varken, o evlerde oturan kadınların kollarında sıra sıra bilezikler varken, evlerin bu harap durumunun sırf yoksulluktan olduğunu düşünmek yanlış olurdu!); şehri çevreleyen ormanların ve hazine arazilerinin yağmalanarak önce gecekondu, sonra apartman dikilmesine, böylece plansız, çirkin, alt yapısı noksan bir yapılaşmayla çevrelenmesinden; buralarda karşılığını vermeden edinilen mülklerin genelde toplumun fırsat eşitliği dengesini bozuyor olmasının farkedilmesinden( bir ömür boyu ücretli çalışma karşılığı ele geçen kıdem tazminatının bir ufak daire satın almaya bile yetmemesine karşın, iki seçim periyodunda gecekonduların çok katlı binalara dönüşerek sahiplerine ciddi rant getirmesi kasıt ediliyor!); kaçak kullanılan elektrik ve su paylarının, borcunu düzenli ödeyen bir kesimin faturasına yansıtılıyor olmasından; tabiatın bir düşman gibi görülüp katledilmesinden; otobüslerde ayakları iki yana açıp oturulmasından; yol vermeme alışkanlığından; kutlama diye havaya silah sıkılmasından; balkonlardan devamlı halı silkelenmesinden; sıraya girmesi ikaz edilince veya hakkına razı olması gerektiği söylenince: karşı tarafın ‘ne olmuş yani!’ diye cevaplamasından; bilgiye burun kıvırılmasından; çağdaş bir yaşamla uyuşmayan alışkanlık ve zihniyetlerin töre diye sahiplenilmesinden; taassuptan; yönetimin zaten kıt olan kaynakları oy beklentisi nedeniyle, kalabalık yığınların kullanımına sunmasından; böylece bir türlü gerekli ait yatırımını sağlayamamış kentin kocaman bir köye dönüşmesinden vs. vs., bir sürü düzensizlik, aksaklık, davranış bozukluğu, görgü noksanlığı ve vurdumduymazlık karşısında, ortaya sunulan bir örnekti.  ‘Böyle vatandaş da var!’deniyordu.  Ayrımcılık değildi!
 Toplum bilimciler diyor ki: kırsal kesimden göçenlerin şehirlileşmesi, ancak 3. nesilde gerçekleşebilmektedir.  Demek ki, Türkiye gibi sanayileşen ve biteviye iç göç yaşayan bir ülkede bu olay hiç bitmeyecektir. Bir kesim şehirlileşmesini tamamlarken, arkadan gelenler bu sürece daha yeni başlıyor olacaktır.  Çelişkiler, uyumsuzluklar devam edecektir, ne yazık ki.  Hem sonra şehirli olmamak bir kusur değildir ki!  Bu bir süreçtir. Orta Avrupa’nın refah toplumları olayı endüstri devriminin başında iki yüz yıl önce yaşayıp, örnek kentli görgüsünü kazanmışlar ve düzeni kurmuşlardı.  Bizim daha hayli yolumuz vardır!

Konunun özüne gelirsek, ‘beyaz Türkler’ diye bir kesim Türkiye’de gerçekte mevcut değildir. (Laila ve Papermoon gibi pahalı gece klüplerinin müdavimleri beyaz Türk değil, paralı Türk’lerdendir. ) Bu deyim; göç olgusu yaşamış yığınlar, azınlıkta kalanları kendisine benzetmesin diye örnek olarak sunulmaya çalışılmış bir benzetmedir.  Sayın Erdoğan’ın, gerek bu açılardan, gerekse Başbakanlık gibi yüce bir görevi yapıyor olmasından dolayı, ‘zenci Türk ‘ olmak gibi bir lüksü yoktur.

O sözün edilmiş olduğundan beri geçen süreç içerisinde, bu konuyu aşmış olduğundan eminiz!  

Türk toplumu bir sınıf toplumu değildir! Toplumun katmanları arasında çok dinamik bir dikine hareket vardır. Toplumdaki farklılıklar ise sınıfsal değil de, kişilerin görgü seviyesine bağlı olarak oluşmaktadır.

Şahingöz- Mayıs 2003

İstanbul’da yaşayıp da, İstanbullu olmamak inadı

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ilan panolarına şehirlilik bilincini aşılamak için, kocaman kocaman; <Ben İstanbullu’yum> diyen ilanlar asmış!

Buna ne gerek vardı demeyin, bence çok önemi var.!

İnsanlar yaşadıkları şehre sahip çıkmadıkça, bu şehirde yaşamak git gide daha zor duruma gelecektir, korkarım ki!

İstanbul’un bu derece tüketilmesinin, bunca kuralsızlığın, bunca kaçak ve estetik özürlü yapılaşmanın, vs. bilumum bu şehri uygar ve yaşanası bir kent olmaktan çıkaran davranışın altında neyin yattığı; İstanbul Büyükşehir belediyesinin yaptığı anketin sonuçlarına bakınca, daha da iyi anlaşılır duruma geliyor!

Meğerse İstanbul’da yaşayanların ancak % 33 lük bölümü kendisini İstanbullu olarak kabul ediyormuş!

Çoğunluğun bu şehri bir türlü sahiplenmemesi, kaynaklarını tüketip, ormanlarını yağmalayıp, kaçak yapılarla doldurmasının sebebi böylece ortaya çıkmış oluyor.

Ey İstanbullu’lar,  artık siz bu şehirde azınlıktasınız!

Sizin daha iyi bir İstanbul beklentinize; karşıdaki kendini ‘ben bilmem nereliyim’ demekte ısrar eden, % 64 oranındaki nüfus nasıl hak versin ki?

Onlar kendilerini İstanbullu olarak görmüyorlar.

İçlerindeki % 17 lik kısımı ise açıkça İstanbul’dan nefret ediyor.

Yine araştırmanın sonucuna göre, bu kesim kent yaşamının temel faktörlerine çok yabancı.

Sinemaya tiyatroya gitmiyorlar, müzelere veya herhangi bir kültür aktivitesine gitmeyi akıllarından bile geçirmiyorlar.

Okumaya önyargı ile bakıyorlar, dolayısıyla eğitime önem vermiyorlar.

Kurallara uymamayı alışkanlık haline getiriyorlar ki, bunun en sık karşılaştığımız örneği, trafik içindeki fırsatçı davranışlarında görülüyor.

İkinci nesil bile; kendilerini babalarının geldiği yörenin aidiyetinde görüyorlar. Kökenlerinin geldiği yöre ile bağlarını koparmıyorlar.

Seçim zamanı oy kullanmaya o yöreye gidiyorlar.

Geldileri yörenin dayanışma dernekleri vasıtasıyla, geldikleri yöreyi İstanbula taşımayı marifet biliyorlar.

Halbuki madem bu şehirde yaşıyorsunuz, bu şehrin imkanlarını kullanıyorsanız ( bu arada su ve elektriği kaçak kullanıp ta, bedelini; borcunu düzenli şekilde ödemesini yapan insanlara ödeten çok sayıda kişi olduğunu da unutmamak gerek!);

 artık ‘ben İstanbulluyum’ demenin zamanı da, gelmiş demektir.

Toz, çamur, deniz kirliliği, oraya buraya atılmış çöp yığınları, düzensizlik, kargaşa, kuralsızlık bize yakışmıyor.

Mamur, düzenli, temiz, planlı bir çevre ile; 

birbirinin hakkına saygılı ve kentli yaşamın gerektirdiği görgülere sahip olmaya istekli hemşeriler olmak istemezmisiniz?

Sonuç olarak;

Yerel yönetim ve merkezi hükümet de,  bu yönde plan, proje üretmeli;  insanlara şehirlilik bilinci ve sosyal sorumluluklar aşılamalı ve onlara üretken olmayı öğretecek çalışmaları yürürlüğe koymalıdır artık!

Gelecekte öyle bir şehirde yaşayalım ki, bu şehirde yaşayan herkes gururla ‘ben İstanbulluyum!’(Veya İzmirli’yim, Ankaralı’yım, v.b. ) desin.

Şahingöz- Ağustos 2003

3. Köprü mü?

Dikkat dikkat! Birileri bütün yatırımların askıya alındığı bu kriz ortamında bile bir takım işler peşinde galiba! Neden mi? Durup dururken,İstanbul’a 3. köprü yapılması projesini öne çıkarıverdiler de ondan. Bunun bir oldu-bittiye getirme hareketi olduğunu görmemek için saf olmak gerek! Yıllar önce kamuoyu bu konuyu tartışmamış mıydı? Yeni bir köprünün İstanbul’a getireceği yükü ve mevcut yapının bu yükü taşıyamayacağını,  trafiğin bugünkünden bin beter kilitleneceğini bilmiyormuyduk? Tek çözümün,içinden raylı hat da geçen ve şehrin her iki yakasında tesis edilecek raylı toplu taşıma sistemleri ile bütünleşecek bir çözüm olduğu belli değil miydi?Tüp geçişin ileride yeni bir köprü yapılması gereğini ortadan kaldıracağı,  ama daha önce yapılacak bir köprü geçişinin tüp geçiş yapılması ihtiyacını ortadan kaldırmayacağını söylüyor uzmanlar.

Eh, köprü yapımından bazılarının edineceği rant, herşeyden önemli olabiliyor.! Böyle olunca da, konunun uzmanlarına bir güzel küfür eder, kapattırırlar ağızlarını!  Veya güdümlü kişilere, tüp geçidin deprem riski olduğunu söyleteceklerdir; yerseniz!

Millet can derdinde, bazıları ise mal derdinde! Eğer köprü geçişini realize etmeyi başarırlarsa, bilin ki biz daha çok ekonomik krizler yaşayacağız demektir!

Şahingöz’ün dediklerini bir kenara yazın!!  Haklı çıkmak mutlu etmiyor onu...

Temmuz 2002

Yazarın notu: Bu yazı eski bir yazı olsa da, ne yazık ki bu konu güncelliğini hiç kaybetmeyecek gibi gözüktüğünden,  ısıtılıp ısıtılıp tekrar ortaya konulacağını anladığımdan, bu makaleyi de kitaba eklemeye karar verdim.

Yeni bir insan türü, Homo Economicus

TV’ de haber kanallarına bakıyorum da, sabah akşam ekonomi haberleri veriliyor.

Demek ki çok sayıda izleyeni var ki, yayıncılar bu konuya ağırlık veriyorlar.!

Hiç ummazdım bu programların izleyici bulmasını.. 

Çünkü çoğunluk insanların davranışlarında, düşüncelerinde; hiçte ekonomi dilinden anlar gibi gözükmediklerini izliyordum..

Gerçi ben anlıyormuyum? Bu tür programları biraz izleyince, sıkılıveriyorum.

Yabancı TV kanallarına da bakıyorum, ekonomiye verilen ağırlık çok dikkat çekici..

Haber süresine eşit ekonomi haber ve yorumu veriyorlar. Hele hele konuştukları ayrıntıya kulak verince, iyice şaşırıyorum..Hangi şirket Arabistan’da ihale almış, hangisi bulduğu yeni yöntemle üretimde patlama yapmış, hangi fon yönetimi başarılı olmuş?

Bunlar ne konuşuyorlar böyle? diyorum.

Aklıma bizdeki ihale yasasını geriye döndürmek gibi anlam veremediğim yaratıcılıklar geliyor, habire devletten hazır para bekleyen, bir türlü gelmeyen dış kredilere ümit bağlamış (sanki kendilerine pay düşecek de!) yığınlar geliyor; ticarete, ekonomiye çarpık bakan devlet bürokrasisi geliyor!..

Kıyaslama yapmadan edemiyorum!

Bu işte bir noksanlık var diyorum; biz sanki yanlış bir zemindeyiz...

Karşı tarafta ise, daha farklı ve tutarlı düşünen bazı insanlar var. Bu insanlar sanki yeni bir alt tür!

Her sabah e-posta kutumda yurt dışından malını satmak isteyen insanların mesajlarını buluyorum.

Adresimi nereden edinmişlerse, uzak ülkelerden bana malını hizmetlerini anlatan kağıtlar gönderiyorlar postayla.

Bu mesajların geldiği ülkelerse, zengin ve başarılı ülkeler!

Bir de, bazı Afrika ülkelerinden  mesajlar geliyor.

Örneğin diyor ki, ‘Ben falanca ülkenin, darbe olmadan öncesi bakanı veya generaliyim. Falanca bankada bilmem kaç milyon dolar param var. Ama yeni yönetim bunu kullanmamı engelliyor. Gerekli hukuki mücadeleyi yapabilmem için falanca ünlü avukatlık bürosu benden 250 bin dolar ücret istiyor. Eğer bunu tedarik edersem paramı kurtaracaklarına söz veriyorlar. Eğer siz bu davayı takip etmemi sağlayacak bu parayı bana verirseniz, paramı aldığımda, size verdiğiniz paranın 10 katını vereceğim!...’

Yerseniz!!

Üçüncü dünya insanının kafası ise bu yönde çalışıyor işte...

Birinci gruptaki insanlar ise; farklı türde insanlar..

Geçtiğimiz 20. yüzyılda, sanki insan türü Homo Sapiens, bir evrim geçirerek Homo Economicus olmuş..!.

Biz ve çoğu üçüncü dünya ülkesi ne yazık ki bu değişikliğin farkına varamadık.

Bu nedenle, gelişmiş ülkelerle, diğer az gelişmiş ülkeler arasındaki farklılık gittikçe açılmaya başladı.

Ne yazık ki, küresel ölçüde refah eşit ve adil bir ölçüde dağılmıyor. Teknolojik gelişimin, refahın beraberinde getirdiği düşünce derinliğinin ve acı olaylardan insanlığın edindiği olanca tecrübeye rağmen, insanlığın bir bölümü bolluk içinde yaşarken, diğer çoğunluk bölümü, susuz, aç, eğitimsiz, hastalıkların pençesinde yaşıyor.

Toplum bilimciler, ekonomistler, futurologlar durumun hep kötüye gittiğini söylüyorlar.

Deniyor ki, bir süre sonra yoksul ülke halkları, zengin ülkelere doğru yoğun bir göçe başlayacaklar. Buna karşılık Batı ülkeleri ise, kendilerini tamamen içe kapatıp, duvarların arkasına saklanacaklar.

Gün geçmiyor ki, Asya’dan, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, gemiler dolusu insan, insan kaçakçılarının yardımıyla Avrupa’ya sızma girişiminde bulunmasın.

Yakın zamana kadar Türkiye üzerinden bir insan trafiği Batı’ya geçiyordu. Ama AB den gelen baskılar üzerine, Türkiye kontrolu sıkılaştırınca, insan trafiği Afrika üzerinden yoğunlaştı.

Göçmenlere karşı biraz gevşek davranan İtalya ise bugünlerde duvarları tamamen kapatacağını belli etti.

ABD’ de Güneyden Latin Amerika’dan gelen göç dalgalarına karşı, yoğun bir mücadele veriliyor.

Demek ki, dünyada yoksul ile zengin arasında büyük bir ayrım var ki, daha iyi bir yaşamı ülkesinde bulamayacağını anlayan üçüncü dünya insanı Batı’ya göç etmek istiyor. Ama fark büyüdükçe, duvarlar gittikçe daha yükseliyor. Her iki tarafta tepki büyüyor!

‘Medeniyetler Çatışması’ denilen olgu aslında dini farklılıklara değil, paraya dayanıyor.

Bütün bunlar, ekonomik dengesizliğin sonuçları.

Peki ama  bu dengesizliğin sebepleri nelerdir? Neden yoksul ile zengin arasındaki ekonomik uçurum git gide büyüyor? diye sorarsanız;

‘yoksul üçüncü dünya insanının ekonomiden hiç anlamaması yüzündendir!’, derim.

Dünyanın bu bölümü henüz  herşeyin temelinde ekonominin yattığı gerçeğinden habersiz. Yöneticileri hala doktrinlerle ve ideolojilerle, ekonomi ile olduğundan daha çok ilgililer.

Zaten kıt olan kaynaklar, yolsuzluklarla yağmalanıyor.

Üretim artırılması kimsenin kaygısı değil! İnsanlar sadece mevcut pastadan nasıl pay kaparım diye düşünüyorlar.

Kimse daha çok üretmenin, daha çok ticaret yapmanın gerekliliğini umursamıyor; insanların hedefleri bir partiye kapılanmak, bir makam, devlet kapısında bir iş, bir ayrıcalık, bir rant elde etmek.

Halbuki karşı tarafta öyle insanlar var ki, bu insanların bütün kaygısı, daha çok, daha kaliteli mal ve hizmet üreterek; bunları daha çok kişiye satmak.

İşte refahı bu getiriyor.

Kişisel tecrübem; bunca yıllık iş hayatımda devamlı kapımızı aşındıran yabancılar, sadece satıcılar ve yabancı şirketlerin temsilcileri oldu.

Bu adamların bütün gayesi; ürettikleri malları satmak, böylece ülkelerindeki üretim sürecinin devam etmesi, tezgahların çalışması, istihdamın geliştirilmesi idi.

Bunca yıldır  çalıştığım kuruluşlarda, mal ve hizmet almak için dolaşan bir tane yabancı görmedim.!

Bütün karşılaştığım insanlar satış konusunda uzmanlaşmış, ürününü satmak hedefine kilitlenmiş insanlardı. Bunlar alıcılarla değil, birbirleri ile mücadele veren Homo Economicus türünden insanlardı. Para, finans, kar, zarar, ticaret diyalektiğine hakimdiler.

Düşünüyorum da, bizim tarafta karşılarındakiler, özellikle kamu sektöründekiler; sadece satın alıcı idiler. Ticaretin karşılıklı olduğunun bilincinde değildiler. Bir kaç kuruş ucuz olmasının kaygısını duyarlardı ama karşılığında mal ve hizmet satmayı akıllarına getiremiyorlardı.

Her nasılsa anlaşmaya girmiş olan Offset maddeleri ise hiç çalıştırılmıyordu.

Örneğin offset anlaşması ile ilgili madde, satıcı şirketin 10 sene içinde bizden 10 milyon dolarlık mal almasını mı hedefliyor? Bu maddeyi nedense(!) görmezden gelir, takip etmez, sürenin bitimine doğru, yeni alımlar için örneğin 250 bin dolarlık bir krediye çeviren ek bir anlaşma yapıp kapatırlardı.

İşte ticaretin dilini bilen Batılı toplumlarla, sadece alıcı durumundaki Doğulu ve üçüncü dünya ülkelerinin farkı buradan kaynaklanıyordu.

Bizim ülkemizde ise, iki türden zihniyetinde mevcut olduğunu görüyorum.

Bir kısım ekonominin diliyle konuşurken, diğer kısım slogancı söylemlerle mevcut düzeni sürdürmeye çalışıyor.

Benim tarafımı sorarsanız ben ekonomi dilinden konuşanlardan yanayım.

2. tezkerenin red edilmesi üzerine yazdığım bir makalede belirttiğim görüşlerime karşı çıkan birisinin söylediği: ‘bizim için refah değil, onurumuz daha önemli!’ sözünün boş olduğunainanıyorum..

Onurlu yaşamı tanımlayan kriter olarak, OECD raporundaki ‘insanca yaşam’  sıralamasında gerileyen pozisyonumuzu, daha geçerli buluyorum ben..!

Aç insan onurlu olabilir ama, kendileri ayrıcalıklı pozisyonda olan bazı insanların; yığınların hesabına, kendi zihniyetleri doğrultusunda ahkam kesmelerini kabullenmek olası değil!

 Eh, yaş  ilerledikçe insanın gerçekleri kavrayışı da daha farklı oluyor...

İşte böyle; Homo Economicus tanımlamasını yapanlar, benim yorumum paralelinde bir şey mi amaçlamışlardı bilemiyorum ama,

 ben artık bizim insanımızın da, dünya görüşlerini  ekonomi mantığına göre inşaa etmelerinin gerekliliğine inanıyorum!..

Şahingöz Temmuz 2003

Direksiyon Başındaki  Tehlike!

Trafik içinde bunca başkalarının can ve mal güvenliğini tehdit eden çok sayıda sürücünün mevcudiyetinin eminim ki, herkes farkındadır.

Gün geçmiyor ki; depressif, hezeyanlı, psikopat eğilimli bir sürücünün sebep olduğu elim bir kaza haberi okumayalım.

Bu cümleden olmak üzere, geçenlerde gazetelerde okumuş olduğum bir haberi, fazla yorum yapmadan dikkatlerinize sunuyorum..!!

Takdir sizin!

Cezai ehliyeti olmayan bunca insanın trafikte araç kullanıyor olmasını, yasa koyucu nasıl görmemiş, anlaşılır gibi değil!

Gazetelerden:

‘Ehliyetli Akıl Hastaları aramızda Dolaşıyor!’

5 Kasım 2003 tarihli bazı gazetelerde, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları hastanesi Psikiyatri Klinik şefi Doç.Salih Yaşar Özden’in beyanatı çıkmıştır.

Dr. Özden’e göre, halen ayakta tedavi polikliniğinde tedavi görmekte olan 150 erkek sürücüden % 60 ‘ı halihazırda trafikte araç kullanmaya devam etmekteymişler..!!

Ayrıca geçmişte kliniklerine başvuran 3000 ehliyetli, araç kullanan kişiden % 58 inin trafik kazası yaptığını, bu kazalardan %13 ünün ise ölüm ve yaralanmayla sonuçlandığını istatiksel olarak kayıt düştüklerini açıklamış ve tedavi gören hastaların trafikten men edilmelerini düzenleyen herhangi bir yasal düzenlemenin mevcut olmadığını esefle eklemişlerdir...!

Trafik Magandaları

Aslında bu ‘maganda’ tanımlamasını hiç sevmiyorum.

Ne kadar kaba ve görgüsüz insanlar için kullanılıyor olsa da, alaycı yakıştırmaları erdemli bir davranış olarak görmem!

Ama bugünlerde bu tanımlamaya giren insanların artık masumiyeti iyice kaybedip, davranışlarının başkalarının can güvenliğini tehdit etmekte olduklarını gördüğümden beri, baklayı ağzımdan çıkarmakta bir mahzur görmüyorum.

Çünkü bu kişiler artık çevrelerine şiddet uygulamaya başladılar. Psikopat ruhlar artık her fırsatta silah teşhir edip, tehdit etmekte bir sakınca görmüyorlar.

Kanundan, polisten, jandarmadan korkan yok!

Gazetelerin üçüncü sayfaları, bu tür insanların sebep oldukları olayları anlatıyor!  O kadar çok ki, içiniz daralıyor.!

Şiddet yanlılarının bu kadar rahat silah kullanıyor olması;  maç, galibiyet kutlaması diye havaya silah sıkılması ile başladı...

Güya sevinç gösterisi diye, metropollerin içinde silah sıkılırken, güvenlik güçlerinin buna tolerans göstermesinin; sonunda böyle bir bozulma getireceğini, daha o zamanlarda düşünmüş ve hayret etmiştim.

Hatırlayın, tartıştığı kişiye şuursuzca silah atan bir kendini bilmez, bir kafede bebek arabasında uyumakta olan Ali Star bebeği öldürmüştü.

Geçenlerde Beyoğlunda iki grup maganda karşılıklı silah atmıştı da, vuruşan gruptan birileri değil de; yoldan geçmekte olan bir insan vurulup canından olmuştu.

Kapkaç olaylarına bakınız, artık kapkaççılar kurbanlarına bıçakla saldırıyorlar.

Trafikte seyrederken, kendisine yol vermedi diye bir başka sürücüye silah gösteren sürücüler görülüyor artık!

Bütün hasta ruhlu şiddet yanlıları, sanki pimi çekilmeye hazır bir el bombası gibi; sizinle aynı yolları kullanıyorlar ve diğer insanlar için tehdit oluşturuyorlar.

Geçenlerde, arabamla normal süratle, dikkat ve kontrolum yerinde olarak seyrediyordum. Sağ taraftan bir araç aniden kalkarak yoluma çıktı. Yavaş gidiyordum, kaçınmak için, aynadan arkadaki aracı da kollayarak, hafifçe sola kırdım. Aramızda emniyetli bir mesafe vardı, arkadaki aracı tehlikeye sokacak ölçüde sert bir hareket yapmamıştım.

Önce uzun uzun edepsiz kornalar öttü. Sonra kırmızı ışıkta durduğumda, önce şiddetle arabamın kaportasına vuruldu, sonra öfkeden kıpkırmızı,ağzından salyalar saçılan bir genç adam camımın hizasına gelip, bağırıp çağırmaya, hakaretler etmeye başladı. Sonra bir diğeri öbür kapıya geldi ki, açmasın diye kilide bastım. Zaten bu tür şiddet yanlıları, tek başlarına oldukları zaman bu  kadar azgınlığı göstermezlerdi!

Sanki Beşiktaş iskelesinde karşı takım taraftarlarını linç etmeye kalkan fanatiklere benziyorlardı! (Mecazi anlamda değil; gazetede resimlerini gördüğüm  tiplere çok benziyorlardı!)

Neyse sinirlerime hakim oldum.

Araçları ticari bir arabaydı: ’ Daha ileri gitmemelerini, sonunda yerlerinin yurtlarının belli olduğunu, suç olacak bir şey yaparlarsa karşılıksız kalmayacağını belirttim!’

Sakin tavrım onların şaşırıp afallamasına neden oldu da; belaya bulaşmadan yoluma koyuldum. Ama benimle birlikte olan misafirlerim öyle korkmuşlardı ki, gittiğimiz yerlerde dehşetle bu saldırganlık gösterisinden bahsederek, bir daha İstanbul’a gelmeye korkacaklarından dem vurdular.!

Trafik bütün toplumun ortak kullandığı yer.!

Kendinizi şiddet yanlısı bir alt kültürden başka yerlerde izole edebilirsiniz, ama trafikte bu asla mümkün olmuyor!

Herkes aynı yolu kullanmak durumunda.

Zengini de, yoksulu da, güçlüsü de, siyasetçisi de, gazetecisi de, ünlüsü de, ünsüzü de; herkes!

Eninde sonunda saldırganlık ve şiddet herkesin kapısını çalabilir.!

Bu açıdan yasaları uygulamakla yükümlü olan birimlerin; daha önce şampiyonluk, maç kutlamalarında silah atılmasına karşı gösterdikleri kayıtsızlığı bir kenara bırakıp;

< trafik içinde başkaları için tehdit oluşturan; şiddet yanlısı, cahil, psikopat, uyumsuz, saldırgan kişiler tesbit edilmeli, takibat yapılmalı, sicilleri tutulmalı ve  trafikten men edilmeleri gerekmektedir> diye düşünüyorum.

Kent yaşamlarının bir hastalığı olan kapkaç ve gasp olayları ile birlikte, bu şiddet eğiliminin de dizginlenmesi gerekmektedir.

Can güvenliğimiz biz sıradan vatandaşların, anayasal hakkıdır.

Duyarlı olup, bu hakkınıza sahip çıkınız. Yoksa bir gün siz veya aileniz de şiddetle karşılaşabilirsiniz!

Şahingöz, Eylül 2003

Trafik ve İnsan

 Hiç sanmıyorum ki, asgari uygar davranış biçimine sahip birisi, bu ülkede yaşasın da, trafik kurallarına uyulmamasından şikayetçi olmasın! Ne yazık ki, insanımız trafik içinde, aynı futbol stadyumlarında maç izlerken yaptığı gibi; olumsuz, kavgacı, geçimsiz, saldırgan davranışlar gösteriyor. Bu insanlar eğer bir uzmanı tarafından izlense, herhalde çoğuna ciddi anlamda toplumdan soyutlanmalarını gerektirecek ruhsal bozukluklarla ilgili tanı konulacaktır, eminim.! Yayaların üzerine araç sürenler, yol vermedi diye silah çeken sürücüler; psikopat değil de nedir yani!  İnsanımızın bütün ruhsal sorunları, direksiyona geçtiklerinde ortaya dökülüyor. Herhalde Freud sağ olsaydı, bu insanları görseydi, hepsinin cinsel sorunları olduğunu, bunu telafi etmek için böyle davranıyor olduklarını söylerdi.  Sevgili otomobili, sanki onun libidosunu göstermesi için bir araç! Canımıza malımıza karşı tehdit oluşturan bu psikolojik sorunları olan sürücü kesiminin dışında ise, sayıları daha çok olan; kurnaz, görgüsüz, fırsatçı, çıkarcı bir grup var ki; eğer siz kurallara uyan, başkalarının hakkına saygı duyan türdenseniz canınıza sıkmaya, hatta kahır çekmenize neden oluyorlar! Her biri kendi çapında birer trafik canavarı olan bir takım sabırsız sürücüler, yollarda karşılarına çıkan diğer insanlara karşı, karşısındakini nasılsa tekrar görmeyeceğini düşünerek, olabildiğince görgüsüz davranıyorlar. . . Trafik cezaları yetersiz olduğu veya uygulanamadığıdan, bazı sürücüler düzeni bozmakta hiç sakınca görmüyorlar. Sanki kuralları bir takım enayilerin uyduğu gereksiz engeller gibi görüyorlar! Örneğin, geçenlerde sabahın erken saati boş bir yolda kırmızı ışıkta beklemekte idim. Arkadan bir minibüs geldi, selektör ışıklarını sürekli yakıp söndürerekten arkamda durdu.. Benim durmamamı, ilerlememi istiyordu anlaşılan. Aldırmadım, yeşil ışığı bekledim. O ise direksiyon kırdı ve beni sollayıp geçerkende küçümser bir bakış atmayı da ihmal etmedi! Ne dersiniz? Sizce onun yaptığımı, yoksa benim tutumum mu doğrudur? Kuralsızlığı alışkanlık edinince bir kere, hiç zannetmem ki o beni anlayabilsin!
 

Çoğu sürücü, özellikle sıraya girmeyi, beklemeyi, başkalarının hakkına saygı göstermeyi hiç bilmiyor. Kendi işini görmek için, hiç geçişi tıkadığına aldırmadan, yolun ortasına parkedip gidiyor. Dönüşte geçmek için, çıkmak için bekleyenler kendisini uyardığında ise pişkince: ’Ne olmuş yani, patladın mı?’ türünden cevaplar veriyor. Yol tıkalımı; hemen emniyet şeridine veya karşı geliş yoluna çıkıp, gaza basıyorlar. Karşı yönden gelen arabalarla karşılaşıldığında ise; yol tamamen trafiğe kapanıyor, bir karmaşa, kaos yaşanmaya başlanıyor! (Pazar günleri piknik dönüşü: Kemerburgaz, Kilyos, Arnavutköy, Şile yolları) Araba vapuru kuyruklarında: bütün o sıradaki insanları hiçe sayan bazı uyanık  geçinen takımı sol şeritten hızla ilerleyip, sıranın önünde burun sokarak araya  dalıyorlar. Karşılıklı klakson sesleri, kıyamet kopuyor.(Darıca’da feribot kuyruğu). Bir keresinde, benim bir saatte ancak ilerleyebildiğim bir noktadan bir araç sıraya karışmıştı. Her medeni insan gibi tepki gösterdim. İnip lüks aracın yanına  gittim. Siyah cam açıldı; <niçin sıramızı alıyorsunuz, ayıp olmuyor mu?> diye sordum. Şöför: <Görmedin mi, biz eskortla geldik> demez mi? Şimdi buyur buradan yak! Demek karanlık cam arkasındaki o muhterem zevat, bizim sıramızı gasp edebilmek hakkını kendinde bulabiliyordu?

Sıra arsızlarına tepki vermek hepimizin borcudur. Ama sinirleriniz de sağlam olsun aman. Yine geçmişte bir gün köprü gişesinde, sıranın tam önüne gelmiştim. Aynadan, iki sıra arasındaki boşluktan hışımla gelen bir araç gördüm.Öndeki araca iyice yaklaşıp aramıza girmesine fırsat vermedim. Sürücüsü hazmedemedi, bağırıp çağırmaya başladı; <ne olur yol versen yani’>diye... <Sıraya girmesi gerektiğini, benim sıramı almaya hakkı olmadığını söyledim.> Görgüsüzdü. İşi hakarete çevirdi. Söylediği boş, anlamsız beylik laftı. Belki uymamam gerekti. Ama araçları kenara çektik; karşı taraf daha da çirkefleştiğinden tartıştık, bağırıştık..Günüm de berbat oldu.

Şimdi sizlere, yani birbirlerine ‘siz önden buyurun lütfen’ diyen kültürden gelenlere hitap ediyorum… Siz nerelere gittiniz, sayınız niye bu kadar azaldı?  Sizler kimbilir nelerle karşılaşıyorsunuz bu trafik içinde; sokaklarda, umum mekanlarda.  Lütfen artık tepki gösterin; uyarın, utandırın.  <Bana mı düşer!> demeyin. Aman sakın ola onlara benzemeyin. Onları size benzetin……

Şahingöz 2003

Türk’ün Aklı....(*)

‘Ya kaçarken gelir, ya da ............’ demiş eskiler! Ne kadar haklılar mış! Rezaleti gördünüz hepiniz geçen gün. Galatasaray-Olimpiakos maçı yapılıncaya kadar kimse, bu olacakları fark etmemiş! Bu ne basirettir! Bu nasıl iştir? Siz seksen bin kişilik Olimpiyat stadı yapın, ama yollarının planlamasını yapmayın! Maç öncesi, E-5 ve stadyumla anayol arası tek bağlantı olan tek şeritli yol yoğunluktan kilitlendi. Takımlar geç ulaştığı için maç geç başladı. Seyirci ikinci yarı başladığında, stadyuma akın akın gelmeye devam ediyordu.

İlerlemeyen trafik yüzünden, vatandaş aracını kenara park edip; dağ, dere, tepe aşıp stadyuma ulaştı.Geride bıraktıkları araçlar çıkışta yolu daha beter kilitledi! İnsanlar sabaha karşı evlerine dönebildiler! Galatasaray kulübü fazla bilet satmasaymış! Böyle buyurdu, yetkili.. Rezaleti nereye kadar saklayabileceklerini düşünüyorlardı? Şu anda kimse olayda suçu başkasının üzerine atmasın! Şuçlu; stadyumun yapılmasını sağlayan irade kimse odur!. Milli Olimpiyat komitesi midir? Yoksa İstanbul Olimpiyat hazırlık komitesi midir? Aklıma takıldı da; bilenler bilmeyenlere anlatsın. Bu komitelerde yer almak niçin caziptir? Niçin buralardan bir üyelik kapmak için siyasi mücadeleler verilmektedir?  Sonra: Stadı kim ihale etmiştir? Kaça ihale edilmiştir? Herhangi bir usulsüzlük var mıdır? Demek istediğim bir koordinasyonsuzluk, plansızlık, ve öngörü noksanlığı dışında; başka bir durum olabilir mi? Kesinlikle komplo teorilerini tutmam. Ama böyle durumlarda bu soruların sorulması gerektiğini de biliyorum. Şimdi başlangıçta yapılmamış işler için toplantılar yapılıyormuş! Çözüm önerileri ancak şu safhada ortaya çıkmış. Karayolları ödenek bulabilecek mi? Belediye gerekli özverili yatırımı yapıp, raylı sistemi getirecek mi? Sorular, sorular.. İşte bu çözümler gerçekleştirilemezse, bu takdirde stadyumun kapısına kilit vurmak söz konusuymuş! Durun! İşte burası dayanma sınırınızın sonu olmalıdır! Bu krizlerle sarsılmış, yorgun bitkin ülkenin 100 Milyon Doları eğer sokağa atılmışsa, bunun takipçisi olmak gerektir.Bu para bizim ödediğimiz vergilerden çıktığı için, hesabını sormak her vatandaşın hak ve sorumluluğu olmak gerektir!

Şahingöz 2002

(*) Yazının başlığını kaba bulmadınız umarım. Ama ne yapayım, bu yoksul ülkenin kaynaklarının böyle savrulduğunu görünce kızmadan edemiyorum!

Türkiye, Kritik günler, İç ve Dış politika

Zehir zemberek son Tüsiad çıkışı, elit işadamlarının olağan karamsar tavrına paralel olarak belki aşırı bir kötümser tablo çizse de; özellikle Türkiye’yi 50 sene geri götürmek konusunda duyulan endişe, beni de bu konuda yazmaya zorladı. Durup dururken, sebepsiz yere, bunu dile getirmiş olamazlardı. Demek ki endişe duydukları bazı gelişmeler vardı ki, bu uyarı ağızdan çıkmıştı. Hele hele iktidar partisinin siyasi acemilik, diplomatik beceriksizlikleri (ben demiyorum, Newsweek dergisi başyazarı Ferit Zekeriya söylüyor!) ve bazı diğerlerinin sorumsuzlukları yüzünden Türkiye’nin yalnızlaşması ve süper güç tarafından cezalandırılması endişeleri yükseldikçe; bundan mazohistçe zevk alan bazılarının ortaya çıkıp;’ biz kimseye muhtaç değiliz’ türünden hamasi demeçler verdiğini görünce ve Meclis Başkanının hiç de o pozisyona uygun olmayan sorumsuz demeçlerini duyunca, Tüsiad görüşü üzerinde düşünmek gerekiyor. Ne demiş, meclis başkanı:  ‘AB ve ABD dışında başka kapılar da var!’ Hayret, neresi varmış acaba?  Ne demek istenmiştir?, bunu bilmek açıklama almak gerektir. Türkiye’yi üçüncü dünyacı bir yola mı çekmek istiyorlar acaba? Acaba iktidar partisi kanadı içinde takiyyeciler mi vardır? Ulusalcılık pozuna bürünmüş, bağımsızlık yanlısı söylemlerin arkasında, Ortadoğucu, ümmetçi arzular mı vardır? Söyler misiniz; AB ve ABD ekseni dışında, nerede doğru dürüst demokrasi, özgürlük, refah ve uygarlık var? Türkiye geçmişin izole, küçük, kolay yönetilir ülkesi değildir artık. Bunu gizli gizli arzulayan varsa, bilsin ki yanlış yoldadır. Kimse savaş karşıtlığını da, kılıf olarak kullanmasın! Bizim hedeflerimiz çağdaş bir refah toplumu olmaktır. Ama uygar toplumların içinde yer almak hiç de kolay değildir. Bizi aralarına almamak için yapmayacakları yoktur.  Bakın AB’ye; koalisyon içinde fiilen yer alıp savaşan İngiltere ve Polonya’ya söz yoktur ama daha Türkiye Kuzey Irak’a girmeden, kıyameti koparmaktadırlar. ABD cephesine bakarsanız; nerede duracağını bilmeyen pazarlıkçı politikamız nedeniyle ve devlet gerçeğini sindirememiş, duygusal ve tribünlere oynayan bazı yöneticilerimizin de katkısıyla, ve oy çoğunluğunu sağladığı halde, garabet bir hesaplama yöntemi ile meclisten geçerli oy almadığına karar verilen tezkere sonucunda Irak’ta konusunda yalnız bırakıldığını düşündüklerinden; Amerikan kamuoyunda Türkiye’nin popularitesi kalmamış, hatta en çok nefret edilen ülkeler kategorisinde Fransa’dan sonra ikinci sıraya yükselmiştir!  Cephede işler daha da kötüye giderse, Türkiye’ye yönelik kızgınlıkların daha da yükseleceği endişeleri duyulmaktadır! Sonuçta daha bir sürü haksızlıklar, önyargılar, gizli hesaplarla yüzleşeceğimiz kesindir. Yani Batılı uygar toplum olmak sadece istemekle olmuyor, bir de bize karşı yönelecek bütün bu yanlış davranışlara karşı koymak durumumuz var! Tekrar bu yazının ana konusuna dönersek, kimse bulanık suda balık avlamaya kalkmalıdır. Ortak bilinç her şeyin farkındadır ve devletin kendisini koruma refleksi mevcuttur!( Yok yanlış anlamalar olmasın, benim derin devletle bağlantım yok..!)

Sonsöz:

Gerçek yurtseverlik hamasi nutuklarda değildir. Ülke çıkarlarının nerede olduğununun farkında olup, bunun gereğini cesaretle yapmaktır...  Hükümetin reel politiği kavradığını ve basiretli olduğunu ummaya devam edelim. Çünkü zor sınavlardan geçeceğimiz dönemeçli yola daha yeni girdik!

Şahingöz 02/02/2003

Kişinin kendine ettiğini, düşmanı etmezmiş!

Zihniyetimizde insanlar arası ayrımcılık yapmak, kesinlikle yoktur...

Zaten bunca vicdan yapmamız; duyarlı olduğumuzdan, kabalığı, görgüsüzlüğü, çıkarcılığı, kurnazlığı, çirkinliği, edepsizliği, uyumsuzluğu bir türlü kabullenemediğimizden değil mi?

Bu yazıda size çevremdeki bir varoş delikanlısının açmazlarından, nasıl kendisini içinden çıkılmaz bir duruma soktuğundan bahsedeceğim. Belki bir örnek olur da, öyle bir fayda sağlar. Yoksa bazı yaşamlar, nafile yaşamlar...

Biz hep iyilik dolu, yaşam renkleriyle barışık, ilerlemeye açık, mutluluk dolu yaşamlardan yana olmuşuzdur, aynen sizin olduğunuz gibi!

Şimdi hikayeme geçeyim.

Bir süre önceye kadar, çalıştığımız ofisimizde bir delikanlı vardı.

Tahsili ortaokuldan terk olmasına karşın, zeka ve enerjisiyle, iş ortamında kendisine bir yer bulmaya çaba gösteriyordu.

O vakitler kendisiyle ilgili görüşlerim bugün olduğu gibi olumsuz değildi.

Bir gün kendisiyle hoş beş ederken; oturduğu uzak varoş semtine gidip gelirken, uzun otobüs yolculuğunda nasıl sıkıldığından yakınmıştı.

Ben  kendisine, yolculukta kitap okumasını önerince; bıyık altında gülmüş; ‘Okumak delikanlıyı bozar! Bizim oralarda okuyana iyi bakmazlar!’ demişti.

Bu görüşün bende bıraktığı olumsuz etkiyi henüz atlatmakla meşgulken; bizim delikanlı, kendisini aşağı çeken davranışlarını sergilemeye başlamıştı bile!

O günlerde ofise yeni bir kız gelmişti.

Bizim delikanlının kızla hemen iş çıkışı barlara, kafelere gidecek bir samimiyet oluşturduğunu görünce; amiri olarak olacakları hissettiğimden,  kendisiyle samimiyetim ve içtenliğimle kendisine: ‘iş yerinde ilişkilerin belli sınırlar içinde kurulmasının gerekliliğinden; ilişkilerde arada bir mesafe tesis edilemediği takdirde, bunun sonuçlarının yıkıcı olabileceğinden’ bahis ettim..

Ama bütün benzerleri gibi, bizim delikanlı da; söylenenlere kulak tıkayan, hatta aksini yapan türden olduğundan; söylediklerim bir kulağından girip, öteki kulağından çıktı...

İlişkiler arabeskleşti;  süratle kıza tutuldu, evlenme teklif edecek seviyelere geldi.

Kız ise daha eğitimli ve uyanıktı. Oğlanla ilişkisinde; sadece arkadaşlık, eğlence bekliyordu. Evlenmek gibi bir düşünce hiç taşımamıştı!

Ama bizim delikanlı, reddedilmenin şokunu kaldıramadı...

Kıza düşman kesildi, ilişkilerini uygar bir seviyede tutmak yerine, her gün yeni bir çekişme, yaşamaya başladık.

Şikayet kabul etmediğimizi söyledik, iş yerinde çekişme istemediğimizi belli ettik. Uyum ve profesyonel davranış talep ettik; nafile!

Bir gün duyduk ki, şiddetli bir kavga sonrası, kız durumu babasına anlatmış; kızın babası da gelip bizim delikanlıyı iş çıkışı hesaplaşmaya davet etmiş.

O gün bizimki heyecanla geldi, olanları anlattı. Belli etmemeye çalışsa da korkmuştu.

‘Abilerimi çağırdım! Akşam çıkışta beni alacaklar, adam gelirse öyle hesaplaşmak nasılmış görecek!’ dedi.

Kendisine böyle bir davranışın doğru olmadığını, böyle kavganın iş ortamında kabul edilemez bir durum olduğunu anlattım. Kendisine abilerine telefon açmasını, kesinlikle gelmemelerini söylemesi gerektiğini, bir rezalet çıkarmanın kendisi için iyi olmayacağını bütün iyi niyetimle, anlattım.

Ama akşam olunca beni yine dinlemediğini, abilerinin arabasını kapıda görünce anladım.

Neyse öteki adam o akşam gözükmedi de, olay çıkmadı.

Ertesi gün hangi nedenle olduğunu unuttum ama işe gelmedi. Sabah, bir iş için, ofisin maket bıçağı arandı ama bulunamadı.

Herkes ne olduğunu, kimin aldığını, anlamıştı ama dile getiremiyorlardı. Gidip kırtasiyeciden yeni bir maket bıçağı alındı.

Bu son olay artık bizim tahammül edebileceğimiz bir seviyeyi aşmıştı.

Devrisi gün işe geldiğinde, kendisine direkt olarak; ‘maket bıçağını aradığımızı’ sordum:

‘Ben aldım, gelseydi onu parçalayacaktım!’ diye cevap vermez mi?

Böyle bir durumun rezalet olacağını anlamazdan geliyordu.!

Artık inişe geçmişti. Suçu kendinde değil de hep başkasında arama kolaylığına kaçıyordu.

Kısa süre sonra, şirkete zarar verici bir davranışta bulunurken yakalandı.

Bu günden sonra da,  işten ayrılıp gitti.

Korkarım ki, durumunu algılayamamıştı. Daimi, istikrarlı bir işte çalışmak için gerekli olan, uyumlu olma gerekliliğini gösterememişti...

Ne yazık ki, ufuklarını açacak, ona başka dünyaları da tanıtacak, geldiği çevreye göre daha verimli bir düşüncenin bulunduğu ortamı tepmişti.!

Kişinin en büyük düşmanı, çoğu kez kendisi olabiliyordu!! Zihniyetler bir türlü değişmiyordu.

Nedense insanlar, içinden geldikleri çevrenin olumsuzluklarını, bir türlü kırıp atamıyordu.!

Şahingöz Ocak 2004

 

DOĞRUYU BULMAK İÇİN ONUN GİBİLERİNE DAHİ İHTİYACIMIZ VAR!

Çoğumuzun hayatında öyle insanlar olur ki, onların bizim yaşamımızı güçleştirmelerine karşın onlardan kolaylıkla kurtulamayız.

Ya, aynı ofiste katlanmak zorunda olduğumuz bir diğer çalışandır ve siz kötü yürekli biri olmadığınız için tavır koyup kurtulamazsınız.

Veya askerlikte bir üst rütbenizdir. Gücünüz yetmez.

Veya akrabanızdır, ‘atsan atılmaz, satsan satılmaz’ dersiniz.

Veya okulda sıra arkadaşınızdır, ona ihtiyacınız olduğundan katlanırsınız.

Veya patronunuzdur ses çıkaramazsınız.

Benim de yakınımda böyle birisi var.

Ne zaman bir konuyu konuşuyor olsak, konuyu hemen kişiselleştiriyor. Benim söylediğimin tam tersi bir savı savunmaya başlıyor.

Çoğu kez bu konular öylesine sohbet için açılmış konular.. Polemik olsun diye söylenmemiş, basit şeyler.

Ama hemen karşı tarafça reddediliyor, karşıt görüş belirtiliyor.

Herşeyin de karşıt görüşü olmaz ki!

Bir süre sonra politikanızı değiştiriyor, söylediklerinize bir de kaynak veriyorsunuz.. Elcevap:’ukela işte! Onlar ne bilirler’ Dudaklarda bir bükülme, bir küçümseme...

Böyle davranan bir yabancı olsa uzak durursunuz bilirim..

Bu olumsuz tavırlara katlanmak kolay değil!

Bu kişinin sizin kadar toleranslı olmayan başkaları ile ilişkilerini sizin kadar ölçülü götüremediğini görüyorsünüz...  Bu onun sorunu dersiniz.

Benim sorunum ise, benim ondan kendimi izole edemeyişim. Bir anlamda mecbur oluşum! Gerçi yıpranıyorum. Mesafe koyduğum için, ben kötü olarak sunuluyorum belki de.

Bu kişilerin ortak özelliği de, hep toplumun çoğunluğunun kabul ettiği değerlerin tam karşı değerleri savunmaları, hep yanlış tarafı tutmaları.

Algılamaları farklı çalışır.

Hep yanlış parti tutarlar, yanlış takım tutarlar.

Tartışmalarda hep yanlış tarafa hak verirler.

Geçenlerde gazetenin magazin sayfasında bir ünlüyle çıkan, vıcık vıcık ıslak jöleli saçlı, timsah gülücüklü, mafiosi görünüşlü birisi için bile: ‘Ne kadar da temiz yüzlü!’ yorumunu yapmaz mı?

Örneğin bir süre öncesine kadar bankalarını hortumlayarak milletin kanını emmiş, iş anlayışları tehdit ve şantaj üzerine kurulmuş bir iş grubunu, sanki kendi ailesiymiş gibi sonuna kadar canla başla savunmuştu!

Memleketi krizden krize sürükleyen veya şaibeli enerji anlaşmaları yapan veya bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi arasıra doğruyu söyleyip ama devamlı yanlış işler yapan bütün politikacıları eksiksiz tuttu.

Bunun gibi neler, neler! Acımasız değilim ama, herkes basiret sahibi olamaz ki!

Varmak istediğim nokta şu:

Dünyamız çok karmaşık, teknoloji geliştikçe, her görüş her an önümüze geliyor.

Herkes her konuda bir şey söylüyor. Kimin doğru kimin yanlış söylediğini anlamak gittikçe zorlaşıyor.

Dünya bütün görüşlerin aynı anda havada uçuştuğu bir kaos içinde artık. Bu görüş ve düşüncelerin çoğu doğru gibi gözükse de, ne yazık ki arkalarında gizli bir niyet taşıdıkları bir gerçek. Bir hata yapmamak için doğruyu bulmamız da gerek, ne yapsak?

Ortada zihniyet engeli var, fikir bildirenler, bizi yönlendirmeye çalışanlar uzman. Herşey bir halkla ilişkiler, sunuş harikası.

Hele politikacılar, hepsinin dedikleri kendilerince çok tutarlı.

Peki biz doğruyu nasıl bulacağız? İyi seçimi nasıl yapacağız?

İşte böyle kararsız olduğunuz durumda ben derim ki, çevrenize bir bakın. Uzakta, yakında mutlak bir tane, benim yukarıda tanımladığım kişilikten birini göreceksiniz.

İşte bu kişiler, bu noktada işinize yarayacaktır inanın. Gidin onlarla konuşun.

Doğal olarak yanlış tarafı tutacaklarından, siz de gidin onların savunduğu karşıt görüşe inanın.

Bence onların gerçek işlevi budur..!

Ben denedim..

İĞNE, ÇUVALDIZ VE YAŞADIĞIMIZ GÜNLER

‘İğneyi kendinize, çuvaldızı başkasına batırınız.’  ( Atasözü )

 İnsanlar;  hep birlikte, kalabalıkların içinde, neredeyse kaotik bir ortamda yaşıyoruz...

Türkiye, büyükşehir yaşamından bahsediyorum.

Artık eskiden olduğu gibi kalabalıklardan kaçamıyoruz.

Hayat ta, eskisi gibi sade dingin ve rafine değil ..

 Artık, dışınızdaki çevre; sanki herşeyin sahibiyimiş gibi davranan, kimseyi umursamayan insanlarla dolu.

Aslında  bir anlamda, bu çevre biziz.

Bazen bilmeden, görgümüzün noksanlığından,  öylesine davranışlar gösterebiliyoruz  ki; ancak başkaları bu hareketi yaptığında kınamayı akıl edebiliyoruz.

Duyarlılığımız yeterince olmadığından, bireysel gelişimimizi henüz tamamlamadığımızdan, yaptığımız hataların da farkına varmadığımızdan, böylece başkalarının yaşamını zorlaştırmaya devam ediyoruz.

 Şimdi  ben, aynayı yüzümüze tutacağım.

Genellikle  populist kolaycılığa kaçan yazarlarımız,  kötü yönlerimizi yüzümüze vurmaktan kaçındılar, aynı politikacılar gibi..!

Kalabalıklara  yağcılık yaptılar; çünkü aksine davranış prim yapmıyordu…

Ama ben aksi ihtiyar, hep katı zihniyetlerin dediklerine aykırı  söylediğimden;

bu çerçeveden, sosyal yaşamımızdaki bazı aksaklıkları  eleştireceğim; sizlere biraz tedirginlik vereceğim.

Belki bazılarımızın kendileri ile yüzleşmelerini sağlarım(Bağışlayın!).

 

Eleştiriye tahammül zordur. Eleştiri, kişisel saldırı olarak algılanıyor bizim toplumumuzda..

Gerçekte ise eleştiri tenkittir.. Sadece kınamak, yermek değil; yerine göre övgü, takdir içerir ve daha mükemmeli arar.

Öz eleştiri yapmayan yerinde kalır..!

Akıl çağında, alışkanlıklarımız ve görgümüzün dar sınırlarında yaşamak, hiç değişmemekte israr etmek,  ne kadar anlamsız.!

 Hiç boşa övünmeyelim..

Kitap okumayan, yurtdışında yaşamamış olanlarımız farkında değil ama, yurt dışındaki  Türk imaji hiç de olumlu değil.!

Kurnaz, görgüsüz ve kaba görülüyoruz.

Ne kadar kızarsak kızalım, bu böyle!.

İnanmayan gençler; hadi bakalım, bir ilan verin internette:

’Seyahat arkadaşı arıyorum!’ deyin..

Bakalım  hiç olumlu cevap alabilecekmisiniz. ?

 

Taşralı alışkanlıklarımız, ne yazık ki modern, şehirli yaşam tarzı içinde bize yeterli olmuyor, eloğlu bizi dışlıyor..

Avrupa topluluğunun bilinç altında ne var zannediyorsunuz?

İçlerinden ( birazda bizim davranışlarımızdan kaynaklanan) bizim onlarla ortak yaşamaya uygun olmadımızı düşünürler.

Kaba ve küstah olanları ise, bizim farklı alışkanlıkları olan Doğulu bir toplum olduğumuzu açıkça söylemekten çekinmezler.

Artık konuya girelim. Hani ‘Seven’ filminde, Tevratta bahsi geçen  7 büyük günah üzerine kurgu yapılmıştı ya; bende buna koşut:  kurnazlık, kuralsızlık, estetik noksanlık, üretmeden kazanç beklemek, görgüsüzlük, nankörlük vb. gibi bazı zayıf yönlerimizi irdeleyeceğim.

Kimseye ders vermek niyetim yok zinhar.!!

Bu bir öz eleştiridir, ne olur hoşgörülü yaklaşın..!

Bu cümleden, ilk dile getireceğim konu,  kurnazlık...

Ne yazık ki,  Ortadoğu coğrafyasında, bu davranış türü çok yaygın..

Dar cevre içinde; kısa, anlık kurnazlık başarılarının çoğu kez, cahil kesimde yüceltilebildiğini görüyoruz...

Zaten çoğumuz, hayatımızın bir devresinde olsa bile,  her fırsatta ne kadar

kurnaz olduğumuzla övünmedik mi?!

 Verdim parayı, aldım ruhsatı!,

Ben  sıraya girecek adam değilim.!

Herkes nöbete, ben enseye..

Ben enayimiyim!..

Delimisin! Bu kadar zahmete girilir mi?

Adamını bul!!

Ben yaptım, oldu!!

Bu yabancılar aptal..!

Türkün kurnazlığı  ile baş edemezler!

Uyanık ol, köşeyi dön...!

 Saftirikleri nasılda kandırdık ama!!

Yapacaksın tabii... Sen mi kurtaracaksın vatanı..

Gemisini kurtaran kaptan!!

Anlamazlar, merak etme...

Ellerinde yazılı belge varmı?

Söz  verdimse, ne oldu?,vs. vs.

Bu örnekleri genişletmek mümkün.

Bunların her biri boş bir kurnazlık övünmesinden başka bir şey değil! Bu bizim zayıf yönümüz..

Başımdan geçen bir olayı aktarayım:

Bir vakitler, bir keresinde bir araç  satımı yapıyordum.

Karşı tarafın tuttuğu iş takipçisi, gevezelikten ve kurnazlığı ile övünmek arzusundan olacak ki; bana kıs kıs gülerekten, ‘aslında vermediği  bir rüşveti, vermiş gibi gösterip, karşı taraftan masraf olarak alacağını’ söyledi..! Hayret!

Bense her ikisinin yanında bundan bahis edince, nasıl şokgeçirdi komisyoncu, bilemezsiniz!.

 Benden böyle bir davranış beklememişti.( Diline hakim olamayan, kurnazlığa kalkışmamalı!)

 

Şimdi gençler, sözüm size: nasihate karnımız tok,  ama bir düşünün; rasyonel düşünce karşısında kurnazılık ne kadar tutarlıdır?

Ne kadar zayıf kalır analitik zeka karşısında !!.

Kurnazlık akıllı insanın yolu değildir, mutlak utandırır insanı sonunda!. 

Tabiat bile kurnazlığı sevmez, refah uzak durur kurnazlıktan ..

Kurnazların çokca olduğu toplumlarda; uyum, üretim, paylaşım, ilerleme olmaz..!

Eğitimci, bilim adamı, sanatçı ve uzmanlık gerektiren meslekler olmaz... Bu toplumlarda, hayat standardı düşüktür..

 Bu ortamdan iyilik de uzak durunca, sevgi de  olmuyor! Sevgisiz yaşam nedir ki?

 

Sonuç: Kanan kim, kandırılan kim? Çanlar kimin için çalıyor!?.

Dikkat : Aslında kandırılan, kandırdığını sanan değil mi?!

Kendini kandırmış olmuyor mu?

Maddi anlamda, küçük menfaatler için büyük kazançlar kaçırılmıyor mu?

Manevi anlamda ise; aldatan, ruhunu ve erdemlerini kaybetmiyor mu?

 

Ey dostlar, hoşgörünüz için teşekkür ederim.

İğnelemeden edemiyorum, çenem düşmüş bir kere.!

Şahingöz 1999

 

Nüfus Planlaması olmayınca, insan hayatının değeri de olmuyor!

Sıradan bir hafta sonu tatilinde, İstanbul Şile plajlarında sadece bir günde 12 kişi boğuldu. Bu sayıya Kilyos ve Riva plajlarındaki boğulmaların sayısını da eklerseniz, sanki bir toplu ölüm faciası yaşanmış gibi bir sayı çıkıyor ortaya! Nedense, kamuoyunda yeteri kadar tepki ve yansıması olmadı bu olayın. Ne gazetelerde ne de TV kanallarında gerektiği kadar yer almadı. Ama;  ölenlerden birisinin aynı gün içinde önceden 3 kez boğulma tehlikesi geçirdiğini, bu arada kendisini ölüm tehlikesi nedeniyle denize girmemesi için uyaran plaj görevlisini dövdüğünü okuduk!! İşe bakın!.. Şu günlerde bazı yazarların ‘Makul Çoğunluk’ diye adlandırdığı kesim, ne yazık ki makul davranmayı bilmiyor. Kurallara uymak konusunda tamamen olumsuz davranış gösteriyorlar.

Rize’de veya başka bir yerde, sel oluyor; dere içine yapılmış evleri, sel içindekilerle birlikte alıp gidiyor! Bu olay her yıl yinelenir; ders almak mümkün değil midir? Nüfus baskısı yüzünden, yarın aynı yere başka bir ev inşa edilmeyeceğini kim söyleyebilir? Ormanların kesilmesinin önüne geçilebileceğini düşünüyor musunuz? Boş vermişlik, adamsendecilik, hırs, tedavi edilebilir mi?

Trafikte her sene on binli rakamlarla insan kaybederiz, sürücülerin kural tanımazlığı yüzünden!  Bakın pek aldıran var mıdır? İnsanlar olayı kanıksamış!

Aynı paralelde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, yaz başından beri yaklaşık 300 kişinin geceleri damdan düşerek hayatını kaybettiğini okuyoruz. Bir kanalda, adam mikrofona şöyle konuşuyor: ’Bizde bu damdan düşme olayları hep olur, bu sene bizim aileden iki kişi,-ha bir de kız var(!)- düştü öldü. Biz hep geceleri damda yatarız, sıcak yüzünden. Bebeler düşer, ama bizde bebe çoktur!!’

İşte böyle! İnsan çok olunca, yaşam ucuzluyor! Bu kadar çocuğu eğitmek, onlarla ilgilenmek mümkün müdür? Rasyonel düşünce gelişebilir mi o ortamlarda? Eskiden tek katlı toprak damlı evlerde yaşayan insanlar şimdi çok katlı yığma kagir evler yapmışlar.  Estetik noksanlıklar yüzünden bu evleri sıva yapmazlar.Yaz geldiği zaman izolasyonu olmayan bu evler, sıcaktan alev alev yanar!  Hep bir kat daha çıkmak düşüncesi olduğundan, çatı kiremit yoktur. İnsanlar geceleri evlerin içinin sıcağından kaçmak için yüzyıllardır alışageldikleri gibi damlarda uyurlar. Ama evler eskisi gibi tek katlı değildir!. Geceleri düşenler artık kırıklarla, yaralanmalarla kurtulamazlar! Kimin uğrunda! Adam bol, çocuk çok! Kadınlara doğum kontrolü zinhar yasak! Bazı yörelerde, kocalar bu konunun açılmasına bile razı olmazlar.

Aşırı nüfus artışının toplumları nasıl geriye götürdüğünü birazcık sağduyu ve akıl sahibi olanlar bilir. Artık devletlerin büyüklüğü nüfusunun yüksekliği ile değil de, o devletin ekonomik gücü ve insanlarına sağladığı refah payı ile ölçülüyor. Nüfus konusunda nicelik değil, nitelik önemli. Dünya üzerinde bakın hangi devletin daha çok ağırlığı var? Hint kıtasında 90 milyon insanın yaşadığı bir ülkenin mi, yoksa İskandinavya da sadece 10 milyon insanın her türlü refah, eğitim, sağlık ve bilumum insan haklarına sahip şekilde yaşam sürdüğü, bir ülkenin mi? Bakınız nüfusu az ama vasıflı olana; dünya çapında sözü geçen insanları, politikacıları, düşünürleri vardır. Nobel ödülü almış bilim adamları yetiştirmiştir. Dünyaca ünlü sporcular, sanatçılar yetiştirir. Fertler mutlu, gururlu, güvenli, üretken, duyarlıdır. Kendi haklarına ve başkalarının haklarına saygı gösterirler. Kurallara kesinlikle uyarlar, ama haklarını istemeyi bilirler. Doğal olarak her kendisine saygı duyan insan gibi kendi canlarını korumayı da bildiklerinden, pek öyle tehlikeli plajlarda yoğun olarak boğularak veya damdan düşerek hayatlarını kaybetmezler!

Bunları siz hep biliyorsunuz canım!.. Ama demokrasinin cilvesi işte. Bazı köktenci politikacılar, nüfus artışı sonucu artacak oyları kendi ceplerinde gördüklerinden, nüfus planlamasına karşı çıkarlar!

Şahingöz- 26/07/2002

Şiddet Kültüründe!

AB KAPISINDAKİ İNSANIMIZIN BAZI SEVECEN VE DUYARLI DAVRANIŞLARINDAN ÖRNEKLER:

Televizyon çoğu kez gözümüzün önüne öyle manzaralar getiriyor ki,  bunları izleyen çocukların ruhlarında onarılamaz yaralar açılıyordur eminim!.. Haydi toplum duyarsız ve aldırmaz diyelim.  Peki bizi sözde yöneten akil kimseler nerede? Şiddet görüntülerinin,en az porno film kadar zararlı ve yıkıcı olduğu bilinmez mi? Ekranlarda erotizme, hatta dekolte kıyafetlere tahammül edemeyen muhafazakar yapılı RTÜK, neden her akşam TV ekranlarından kavga görüntüleri yayınlanmasına engel olmuyor? Çocukların bütün bu kavga döğüş görüntüleri içinde şiddeti sanki doğal birşeymiş gibi algılamaları mı isteniyor? Mahkeme kapısı kavgaları, maç çıkışı kavgaları derken; geçenlerde, kamçı döğüşü görüntüleri getirildi ekranlara. Gerçi bu son görüntülerin kendi gerçek yüzümüzü görmemizde ve aslında ne derece ilkel alışkanlıklarımız olduğunu anlamamız gibi bir faydası yok da değil hani! Diyarbakır’da bahar şenliği diye,kamçılı kutlamalar yapıldığının görüntüleri bunlar. Köyün erkekleri,ellerinde kalın urganlardan kamçılarla birbirlerine kıyasıya vuruyorlar, döğüşüyorlardı; acıdan karşı taraf pes edinceye kadar!. Görüntü sanki ölümüne döğüşen gladyatörleri andırıyordu! Ama duydukları acı yüzünden öyle hırslanmışlar ki, herhalde gladyatörler bile döğüşürken bu kadar vahşi ve gözü dönmüş olarak birbirlerine saldırmıyorlardı! Rakibine diş geçiremeyenler, bu kez tekme tokat birbirlerine giriyorlar! Döğüş sonrası vücutlar kan revan içinde ekranlara getiriliyordu. . Sonra seyircilerin durumu:  bunca vahşeti izlemekten, onlar da taşkınlık yapıyorlar, kaynaşıyorlar.Ama kalabalık hezeyanla sahaya doğru geldikçe, hakem elindeki kamçı ile kıyasıya seyircilere girişiyor, hepsini kamçıdan geçiriyordu.!! Sadizmin ve Masohizmin şahikası yaşanıyordu burada. Acının tadını herkes duyuyordu sonunda. Yabancı bir kanalda ibret diye gösterilen, Afganistandan buzkaşi maçı görüntülerini hatırladım. Orada da hakem kendilerine hakim olamayıp sahaya giren seyircileri elindeki kalın değnekle kıyasıya sopalıyordu. Onları boşuna kınamışız meğerse. İşte bu köy döğüşünde de hakem taşkınlık yapan seyircileri Afganistan örneğinden daha vahşice, kıyasıya kamçılıyordu. Bu coğrafya niçin bu kadar şiddet yanlısı? Neden adam gibi eğlenmesini bilmiyoruz? Böyle gelenek ve alışkanlık olur mu? Bu görüntüleri uygar dünyada izleseler, bizim insanımız hakkında ne düşünürler acaba?

Şahingöz, utanmamız gerektiğini düşünüyor! Şiddet yanlısı aşiret geleneklerine, artık bu dünyada yer olmaması gerektiğini düşünüyor!

Şahingöz 2002



AF KONUSUNDA SİYASETÇİNİN BİLMEDİĞİ

Suç işleyeni affetmek erdemli bir harekettir. Kolay yapılabilecek bir olay değildir. İntikam; kısasa kısas her zaman daha tatlı gelir. Bunlara rağmen affedebilmek, iyi ve güzel şeydir. Ama lafı nereye getireceğimi anladınız. Olayın bir de öteki yüzü var! Yakın geçmişte, sonuçlarını gördükten sonra; kimsenin sahiplenmek istemediği bir af olayı yaşadık. Affın çerçevesi konusundaki tartışma hala sürüyor. Bu arada bir sürü tutuklu salıverildi. Bilahare Türkiye genelinde suç oranının aniden yükseldiği tesbit edildi. Bazıları daha çıktığının ertesi günü tekrar suç işledi. Artan suç oranı, kamuoyunu gün geçtikçe daha da endişelendiriyor. Son olarak, Alanya’da iki turistin katili bir seri tecavüzcü, serbest kaldı. Bütün vicdanlar sızladı! Nasıl olmasın, suç ortakları tecavüz suçundan yattıkları için aftan faydalanamıyor; ama hem tecavüz edep sonra öldüren ise, sanki öldürmekle daha da iyi yapmış gibi serbest kalıyor! Buna inanabiliyormusunuz!. Ayrıca tam turizm sezonu öncesi bu durumun olması turizm sektörünü çok kötü etkileyeceği belli. Neyse ben asıl vurgulamak istediğim konuya geleyim. Yazının başlığı olarak belirttiğim ve affı çıkaranların hiç göz önüne almadıkları nokta bence şudur: Ceza; sadece suçluya yaptığı suçun karşılığı çektirilen bir karşılık değildir. Cezaevlerindeki suçluların bir bölümü; yapı olarak suç işlemeye meyilli, toplum için tehdit oluşturabilecek insanlardır. Hapiste tutulmaları; yaptıklarının karşılığı olduğu gibi, toplumu bu tür kişilerin şerrinden korumak gibi bir işlevi de vardır.  Sosyal bilimciler; örneğin, hırsızların hiçbir vakit iflah olmadıklarını, aynı suçu ömür boyu serbest oldukları sürece işlemeye devam ettiklerini söylemektedirler. Bir başka örnek; trafikte yan baktı diye hiç tanımadığı insanlara zarar veren, vicdan olarak hiç gelişmemiş  suçlu; serbest kaldığında, toplum için yine tehdit oluşturmaya devam edecektir..  Bir gün basit bir tartışmada, elinde ölümcül silahı ile sizin bile karşınıza dikilebileceğini göremiyormuyuz? Bakınız tecavüzcü katil, yanında polis varken bile, tereddütsüz Hollanda’lı kadın gazeteciyi tokatladı.Yalnız ve savunmasız yakalasa, kimbilir neler yapabilirdi! Sonra diğer faktörlerde de var, kamuoyunda yeterince tartışılmış olan! Af kararı ile, seçimlerde oy beklentisi iddiaları hep öne sürülür eskiden beri.(Gerçi mağdurların tepkileri, bu beklentiyi tersine de çeviremez değildir hani!) Bu hesap ne derece doğrudur? Sorarım size! Mağdurlar deyince; suçlunun işlediği suçtan mağdur olan bazı kişiler de var…  Bu kişiler adalet beklemezler mi? Af olayının kendilerini ilgilendirip ilgilendirmediğini kimse nedense onlara sormuşmudur? Neden, gelişmiş ülkelerde, af olayı diye bir olgu yaşanmaz da; nerede tam olarak oturmamış, demokratikleşmemiş ülke varsa; orada yaşanır, hiç düşündünüz mü? Şahingöz 2002

Suç Toplumu

Gazetelerin özellikle üçüncü sayfaları sanki alacakaranlık kuşağı gibi.

Organize kapkaç çeteleri, gasp, cinayet; sanki eski spagetti western filmlerindeki, kanunsuz vahşi Batı!

Kanunlar mı yetersiz? Yoksa yeterince yeterince uygulanamıyor mu? Bunlar tartışılır...

Ama açık olan bir şey varsa, kanunlarımızı AB standartlarına getirelim diye liberalleştirirken, bir takım hatalar yaptığımız aşikar!

Kapkaç suçlusu yakalansa bile, yaşı küçük diye serbest bırakılınca, anında suç işlemeye devam ediyor.

Kapkaç suçlularının özellikle onları suça yöneltenler tarafından yaşları küçük olanlardan veya özellikle yaşları küçük gösterilmiş olanlardan seçildiği görülüyor.

Yaşı küçük diye suçluların serbest bırakılıyor olmasının, polisin de nasıl olsa serbest bırakılıyor diye daha az efektif olması sonucunu doğurduğu belirtiliyor!

Yaşı kağıt üzerinde küçük gözüküyor diye suçluların toplumun içine salınması doğrumu dur sizce? Sorarım..

Hırsız üçüncü gün üst üste hakimin karşısına getirilince, hakim simasını hatırlıyor ve soruyor:

<Sen dün ve önceki gün karşıma gelmemişmiydin?>

<Evet> diyor hırsız. <Beni tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmıştın!>

Bu olay ayniyle olmuştur, gazetelerde okuduk.

Kanunlarda mı açık var, yoksa hakim ve savcılar mı böyle yorumluyor?

Belli ki adam iflah olmaz suçlu. Saldığınız zaman suç işleyecek; topluma, vatandaşa zarar verecek.

Peki, vatandaşın can ve mal emniyeti ne olacak?

Can ve mal emniyetimiz anayasal hak değilmidir?

Devlet suçluları serbest bırakınca, adaleti sağlayabilirmi?

 Mesele sadece suçluları cezalandırarak, onlarla birebir hesaplaşmak kadar basit olmamalıdır. Aslında cezanın diğer bir anlamı, suç işlemeden duramayan bazı insanları toplumdan izole ederek, toplumu korumak değilmidir?

Konunun bu yönünü hiç düşünmüyor olmalıyız ki, son olarak çarpıcı bir örnek vermeliyim!

Resmi kayıtlara göre 18, ailesine göre 43 kişinin katili olan bir suçlu, meğerse bugüne kadar ara ara, ‘cezai ehliyeti yoktur’ diye hep serbest kalmış ve bu süre içinde hep birilerini öldürmüş!

Dehşet!

Deli raporu var diye, seri katilleri toplumun içine salmak, nasıl bir aymazlıktır?..

Örnek almamız gereken hangi uygar toplum, bu türden bir suç makinasını toplumun içine salar? ABD’de, AB de böyle bir şey mümkün müdür?

Açın artık gözünüzü!

Vatandaş can ve mal güvenliği istiyor!

Cehalet ve Açgözlülük, denizlerimizi kurutuyor!

Biliyorsunuz, yaz döneminde denizlerimizde avlanma yasağı vardır.

Bu yasak süresince, denizlerimizdeki balık varlığına üreme fırsatı verilmesi için, ağ ile avlanmak yasaklanmıştır.

Ama gelin görün ki, değil ağ yasağına uymak; bazı yörelerdeki  balıkçılar dinamitle avlanmaktadırlar.

Örneğin Saroz körfezinin Kuzeyinde, Erikli ile Enez sahilleri arasındaki sahillerde(örneğin Karaincirli) balıkçılar, kesinlikle yasak olan dinamitle balık avcılığı yapmaktadırlar.

Bu yasak iş, çoğunlukla sahillerde dolaşan isimsiz tekneler tarafından işlendiği gibi, karadan denize dinamit atanlar da vardır.

Dinamit denizlerdeki balık kaynağını kurutan en ilkel, kaba ve acımasız avlanma yöntemidir.

Balık sürüsünün üzerine atılan patlayıcının şiddeti ile ölen hayvanların sadece küçük bir bölümü su yüzüne çıkınca, kusurlu balıkçı tarafından toplanabilmekte, büyük çoğunluğu ise dipte kalmaktadır. Ayrıca patlama esnasında telef olan yavru balığın ve diğer deniz canlısının haddi hesabı yoktur!

Bütün o bölgedeki deniz yaşamı sona ermektedir!

Zaten tutulan az sayıdaki balığın tamamı da, havyarlıdır, yumurtalıdır!

Ne yazık ki cehalet, kendi bindiği dalı kesmektedir.

Bir kilo balığa tamah edenler, av sezonu başlayınca tutacakları bin kilo balıktan olmaktadırlar.

Bu zihniyetle, küçük balıkçının yoksulluk çıkmazından çıkması mümkün olabilir mi sizce?

Bu tutulan balıklar soğuk hava deposu olan ihracaatçı tarafından toplanıp(örn. Eceabat), Yunanistana ihraç edilmektedir.

Karşı Yunan adalarındaki lokantalarda turistlerin tükettiği balıklar, bizim sahillerimizden gitmektedir.

Yani bir anlamda Yunanlı bizim denizlerimizi sömürmüş olmaktadır.

Çünkü av yasağı karşı sahilde çok kararlı bir şekilde uygulanmaktadır.

Paranın gücü Yunan adalarındaki balık kaynağını korurken, Türk sularının balığını sömürmektedir.

Yasak dönemde avlanmanın sakıncasını görmezden gelen herkes, bir anlamda ülkeye ihanet etmektedir.

Sonuç olarak:

Sadecekural koymak yetmiyor, kuralların savsaklamadan uygulanmasını da sağlamak gerekiyor.

Suç olan işi yapanlarla, bunu görmezden gelenlere, örnek  ibret yaptırım uygulanmalıdır!

Yoksa bu açmazdan kurtulamayız!

Kurallara uymayan toplumların fakirlik zincirini kırdığı nerede görülmüş?

Şahingöz- Mayıs 2003



 Bıyıklı olmak, karizmayı bozuyor!

 Geçenlerde gitmiş olduğum bir banka şubesinde; aşina olduğum görevliye baktım, bıyıklarını kesmiş..! Sordum; banka yönetimi bir tamimle, çalışanlarına bıyıklarını kesmelerini tavsiye (bilmiyorum artık, talimatta olabilir!) etmiş. Bıyıksız, yeni imaj yaratacaklarmış!. Bıyığın olumsuz önyargılara yol açtığı doğrudur. Genelekçi, durağan bir alışkanlığın, erkeklik iddiası; dik başlılık, kabadayılık ve egolarına düşkünlük olarak tezahürü. Bunları ben söylemiyorum. Geçmişte Almanya’da bu konuda sosyolojik bir araştırma yapılmış.

Bıyıklı Türkler hakkında Almanların; uyumsuz, kaba, maço, eğitimsiz ve görgüsüz gibi yargıları olduğu ortaya çıkmış!!. Bilmiyorum; bu yargıların haksız ve ırkçı bir tutumun yansıması olması daha akla yakın.

Ama bıyıklıların hizmet sektöründe ön planda kullanılmaktan kaçınılıyor olması da bir gerçek! Bunun sonucu bıyıklı erkeklerin iş rekabetinde bıyıksızlara kıyasla dezavantajlı oldukları anlamı ortaya çıkabilir!.

Daha zor iş bulabiliyor olmak gerçekten ciddi bir durumdur. Daha zor eş bulmak ile sonuçlanabilir! Zaten kendisini ifade edebilecek durumda olan kadınlar, bıyıktan nasıl nefret ettiklerini söylemezler mi?

 Bu nedenlerle, erkekler dikkat! Doğru veya yanlış, toplumda eğer böyle yargılar varsa; bıyık konusunda bir kez daha düşünün!!

Şahingöz 2002

TÜRK İMAJI

Her milletin olduğu gibi, Türklerin de; uluslararası camiada oluşmuş bir imajı vardır.

Bu imajın pek olumlu olmadığını; yabancı yayın organlarını doğrudan izleyen, kitap okuyan, olayları geniş bir perspektifle izlemeyi öğrenmiş biri olarak, yıllardır biliyorduk..

Bunu doğal olarak başkaları da biliyordu ama köşeleri tutmuş olan hamasi yurtseverlerin şerrinden korktuğu için kimse dile getiremiyordu...

Halbuki iyiyi aramak, hatalarımızı düzeltmek için; her zaman aynayı yüzümüze tutmak gerekir bilirsiniz. Kötü alışkanlıklarımızın çoğu, daha iyi örnek tanımadığımızdan ve çevrenin etkisinden kaynaklanır.

Hatalarımızla yüzleşebilmek, doğru ve bizi ileriye götürecek bir davranıştır!

Ama herkesin kendi gibi olmasını bekleyen çevrenin baskısı, bizi çoğunlukla bu yola gitmekten alıkoyar.

Örneğin birisi toplumun zayıf taraflarını dile getirmeye kalktı mı; küfür, tehdit, karalama, adamı bir linç etmedikleri kaldığından, kimse insanları yüzleşmeye davet edemez. Anlı şanlı yazarlarımız zaten popülizmin kolaylığını bildiklerinden, bu yola hiç gelmezler!

Ama geçenlerde, İstanbul’da aralık ayı içinde düzenlenecek olan Marketing konferansının tanıtım ilanları, bütün gazetelerde sayfa sayfa yayınlandı...TV lerde reklamı çıktı.

Çeşitli portrelerin alınlarına, Türklerin uluslararası toplum içindeki imajı olan aşağıdaki çeşitli sıfatlar damgalanmıştı:

azgelişmiş (ulusal gelirimize ve viran kentlerimize, köylerimize bakın!),

terörist ( bombacılarımızdan belli değil mi?),

gerici ( Ortaçağ yaşam biçimini özleyen, kılık kıyafetlerini bile o devirlerdekine benzer giyenlerin çoğalması size birşey ifade ediyormu?)

cahil (hiç bir şeyi merak etmeyen, okumaktan nefret eden, boş vaatlere kolayca kanan veya köfte ekmek karşılığı oyunu satan insanların toplumdaki oranına bir bakın!),

fırsatçı ( trafikte her dakika; birilerinin aralara dalarak, sağdan kaçak yaparak sıranızı çalmasından, rahatsız olanlardanmısınız?  Yoksa: ‘Böyle şeylerle uğraşma diyenlerdenmisiniz?’),

barbar ( bu biraz da Batılı insanın genlerine kadar yer etmiş haksız bir ön yargıdır aslında!), işkenceci ( polisimizin geçmişteki uygulamaları gittikçe unutuluyor ama o kötü niyetli ‘Geceyarısı Ekspresi’nin izlerinin silinmesi, biraz vakit alacak galiba!),

üçkağıtçı ( turistleri yolunacak kaz zannedenlerden, otomat makinalarını aldatmak için buzdan para icat edenlerden ne beklersiniz?),

vasıfsız ( ne yazık ki bu konuda çok üzgünüm..! Sokaklardaki vasıfsız insan kalabalıklarını görmekten çok acı duyuyorum. Ama ah bir de, asıl sorumlu siyasetçiler bu konuda biraz vicdan yapsalar!)

İşte  bütün bu sıfatlar alınlara yazılmış, sözkonusu ilanda!

Gerçi kullanılan portreler alabildiğine güleryüzlü, eğitimli, aydın, vasıflı, modern genç yüzleri.! Böyle yapılarak yapıştırılan imajların aslında yalan olduğu mesajı verilmeye çalışılmış. Ama bence, bu sadece şekilde..

Yurtdışında yaşamış olan; bazı duyarlı, aydın insanlarımız; bu imajın acısını derinden yaşamışlardır ve ne demek olduğunu iyi bilirler!

Herşeyin bir zamanı vardır ve bu vesileyle; artık kendimizle yüzleşmenin sırası gelmişte, geçmiştir bile!  Gerçek yurtseverlik budur!

Lütfen kimse alınmasın. Bunun yerine, yeni ve olumlu bir Türk imajının oluşturulması için katkıda bulunsun.

Örneğin: Samimi, içten, enerjik, yetenekli, karakterli gibi özelliklerimizin;

yabancıların ağızlarından, takdirle dile getirildiğini işitmişliğimiz olmuştu.

Ne olur bu vasıflarımızı çoğaltsak ve genele yaysak da, yeni bir Türk imajı yaratmaya katkıda bulunsak..!

Gerçi bu yazıya ilham olmuş kongrenin asıl amacının: ticari bir yaklaşımla bir dünya markası yaratıp;  kaliteli üretmek, fason yerine yüksek katma değerli mal üreterek, o yoldan bir Türk imajı yaratmak olduğunu tahmin ediyorum ki; 

bu açıdan da olsa bile, yapılacak herşey olumlu olacaktır...

Şahingöz - Aralık 2003

YAĞMA VE TALAN TOPLUMLARI

Irak savaşı sırasında eski rejim göçtükten sonra, otorite boşluğu bulunca bir kısım halkın nasıl yağma ve talana giriştiğini, hepimiz ekranlardan ibretle izledik.

Hepimiz onların adına üzüldük, çoğunlukla eleştirdik.

Ama kendi durumumuzu da bir gözden geçirmeyi akıl edebildik mi acaba?

Ne yazık ki, bizim durumumuz da pek iç açıcı değil!..

Bu coğrafyada hep böyle oluyor galiba...

Açığa çıkmış onca yolsuzluk ve hortumlama olayı ortada..!

Büyük büyük götürenleri, gözü biraz açık olan herkes gördü. (Gerçi yandaş dayanışması içinde hala görmemekte ısrar edenler de, yok değil hani!)

Ama yine hepinizin bildiği gibi, bu yoksul ülkenin kaynaklarını yağmalayanlar sadece güçlü varlıklı insanların içinden çıkmıyor tabii.

Toplum nüfusunun önemli bir kesimi de, ne yazık ki şu veya bu şekilde toplum malını ucundan ucundan tırtıklıyorlar!!

Önceleri gecekondu yapmak için hazine arazilerinin yağmalanmasıyla başladı olay.

Sonra bir kısım halk, evlerine kaçak elektrik ve su bağlamaya başladı.

Kaçak kullanım öylesine yaygınlaştı ki, toplam elektrik üretimiminin % 13 ü, toplam 1,5 milyar dolarlık bir kaynak, kaçak olarak kullanılmaya başlandı!

Bazı yörelerde kaçak kullanımın %50 oranına yükseldiğini, hatta su kuyularının bile kaçak elektrikle ısıtıldığını okuyoruz. Koca fabrikalar kaçak kullanıyor, dev su pompaları kaçak elektrik ile tarlalara su basıyor, kaçak kullanıcılar göz korkutmak için işi cinayete kadar götürebiliyorlar!

Bu kaçak biliyorsunuz, çapraz sübvansiyonla hepimize yansıtılıyor!

Ödediğiniz elektrik faturası içinde, başkalarının kullandığı elektriğin bedelini de size ödetiyorlar.

Olay sadece elektrikle sınırlı olsa, yoksulların sağlık hizmeti almasını sağlamak için çıkarılmış olan yeşil kart uygulamasından; mal mülk sahibi olan milyonlarca kişinin haksız olarak faydalandığı yazılıyor.

Bu durumdaki 750 bin kişinin yeşil kartı iptal edilmiş ama  yalan beyanla bundan faydalanan en az 5 milyon kişi daha varmış!!

 Şimdi anlıyormusunuz sosyal güvenliğin sağlık hizmetinin neden çöktüğünü?

Belediye Başkanı yakınıyor:

‘Göreve geldiğimde, toplam belediye çalışanlarının %15 inin, gerçekte çalışmayıp ta, aydan aya maaşını ATM’den çeken türden olduğunu gördüm’ diyor!

Bu tesbitin bütün ülke genelinde yaklaşık bu oranda olduğunu düşünmek, pek yanlış olmasa gerek!

Bir de hepinizin bildiği gibi; siyasal güçten rant koparmaya çalışan, çok sayıda partili, yandaş var. Bunlar ‘seni seçimde destekledim, bunun karşılığını ver!’ beklentisi içindeler.

İşte bütün bunlar, bir çeşit yağmadan başka bir şey değil.

Ne yazık ki bu kadar yaygın olması olayın ciddiyetini gösteriyor. Bu kadar çok sayıda insanın bir şekilde suç işliyor olması daha fazla görmezden gelinmemelidir.!

Herkes şapkasını önüne koyup düşünmelidir:

Her fırsatta ahlaktan bahsedenler, bu konuda neden suskunlar?

Yoksa bizde de Irak’taki gibi otorite boşluğu mu var?

Kamu malını korumakla görevli olanlar neden görevlerini yapmıyorlar?

Yaptırım yoksa veya yeterince güçlü değilse, yasa koyucular neden tedbirini almıyorlar?

Neden bu yola sapan cahil kesim eğitilmiyor?

Neden camilerde, din ve ahlak açısından bu konu dile getirilmesin?

Neden bu suçu işlemekte ısrar eden kesim afişe edilmiyor?

Bütün bunları toplumun sessiz çoğunluğu onaylamıyor, bilesiniz..!

Vicdan sahibi, kurallara uyan, hakkı olmayan hiç bir şeye tamah etmeyen;

kullandığı her şeyin bedelini, süresini bile geciktirmeden ödemeye gayret gösteren bir çoğunluk var.

İşte bu insanların hakkını, başkalarının yağmalamasına göz yumarsak, bunun bedelini hepimiz ağır öderiz bilesiniz.!

Bizler eğer uygar bir devletin, uygar bireyleri olarak yaşamak istiyorsak, gereğini yapmalıyız.

Umrunda olmayanlar varsa da, onlar yola getirilmelidirler. Çağdaş Türkiye bunu hak etmiyor!

 

MUZ CUMHURİYETİ

Bir devlet büyüğümüz,’Muz Cumhuriyeti’ diye bir kelam etti. Oğlum bunu gazetede okumuş ve ne anlama geldiğini merak etmiş!.  Bu deyim ne anlama geliyor?’ diye geldi, soru yöneltti bana!. Çocuklar muz sever ya:  ‘Muz Cumhuriyeti, bu meyvenin sebil olduğu bir ülke midir?’ diye bir çağrışım yapmış!. Tam tersine,  yaşamın zor olduğu, hiç yaşamak istemeyeceği bir ülke olduğunu anlattım kendisine. Belki okuyucularımın içinde de bu deyimi duymamış olan olabilir. Bu nedenle, izninizle kısa ve basit bir açıklama ile yazıya dökeyim . Bir zamanlar, uzaklarda; Orta Amerika’da küçük küçük cumhuriyetler varmış. Bu ülkelere biraz istihza ile, muz cumhuriyeti denilirmiş.  Böyle denmesinin sebebi ülkenin tek ekonomik kaynağının yaygın muz plantasyonları olmasının yanısıra;bu ülkelerin yeni kurulmuş olmaları sebebiyle devlet geleneğinden uzak olması, yönetimindeki zaaflar, genelde başıbozukluk, kuralsızlık, yaygın şiddet, eğitimsizlik, düzensizlik, yüksek nüfus artışı, rüşvet, despot yönetimler, gelir dağılımındaki adaletsizlik, cehalet, kültür ve aydın düşmanlığı, estetik noksanlık, hoşgörüsüzlük, kuralsızlık, kurnazlık, yoksulluk, taassup, tembellik, üretmeden kazanmayı amaçlamak, ilkesizlik, siyasetin çıkar amacıyla yapılması, hukukun önemsenmemesi gibi, sistemin ve halkın yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle, bu sıfatla anılırlarmış. Bu tür ülkelerde, bazı yöneticiler antidemokrat ve halka karşı ceberrut davranışlar içinde olabilirlermiş. Örneğin, çok ücra bir kasabada, devletin en üst düzeydeki memuru; kendisi hakkında alaycı bir yazı yazan yerel gazetecinin üzerine, kendi tarafındaki savcı ve yargıcın adil olmayan desteği ile hışımla gider, zavallı gazeteciyi hapse bile attırabilirmiş.! Çık çık çık... İnanabiliyormusunuz !?

Sakın allegori yapıyorum diye düşünülmesin. Durumun bizimle bir benzerliği yoktur!. Bizim ülkemizle herhangi bir paralellik kurmak niyetinde katiyyen değilizdir. Bizim ülkemiz demokrat, açık, eşitlikçidir!. Yöneticilerimiz kesinlikle kendilerini halkın üzerinde görmezler.!

Anafikir şudur: Öğrenmeye açık beyinler için, kötü örneğin tek bir faydası vardır. İyi olanın daha iyi bellenip, anlaşılmasını sağlar. Bu açıdan yukarıda anlattığımız,’Muz Cumhuriyeti’ kavramının hafifliğinin karşıtı olan, ‘Hukuk Devleti’ kavramının daha iyi sindirilmesi olanaklı olur.. Bizim ülkemizde herhangi bir sınıfın veya zümrenin değil; hukukun üstünlüğü vardır. Bu nedenle, yukarıdaki örnekteki gibi, devletin gücünü kullanarak, kendilerine aykırı gelen fikir sahiplerini keyfi olarak cezalandırmak gibi despot tutumlar bizim ülkemizde yaşanmaz. Haydi diyelim ki yaşandı; mutlaka adalet (biraz gecikmeli de olsa!) yerini bulur. Haksız mıyım yani!

 Şahingöz Mayıs 2002

SIRADANLAŞTIRMA

Bu toplumun en başarılı olduğu olgu, ne yazık ki sıradanlaştırmadır.!

Bu toplum, ne üzücüdür ki; içlerinden birisinin öne geçmesini, ilerlemesini, kendini göstermesini, başarılı olmasını istemez.!

Toplum herkesin aynı seviyede, aynı sıradanlıkta buluşmasını hedefler.

Onun için bu toplumdan dünyaca ünlü bilim adamı, politikacı, yazar, sporcu, sanatçı, mimar, doktor v.s. yetişmez.!

 Ön plana çıkmış az sayıda başarılı insan varsa da; onların yükseldikleri yerlere bakarsanız, Avrupa ve Amerika’ da yetişip, kendilerini gösterdiklerini görürsünüz!.

Çünkü bu toplumun yoğun bir kıskançlık duygusu olup, içlerinden herhangi birilerinin kendi önüne geçebilmesine tahammül edemezler.

İş yerlerinde yöneticiler, ileride kendilerine rakip olabilecek yetenekli gençleri daha başlangıçtan ezip, ileride kendilerine rakip olması olasılığını ortadan kaldırırlar.

Politikada bu olay daha da açık ve toplumun gözü önünde cereyan eder. (Ama yine ne yazık ki, toplum güçlünün yanında olduğundan, olayın bu yönünü görmezden gelir; liderler ömür boyu liderlik yaparlar, sonra oğullarına devrederler!)

Halk açısından bakarsak, halkımız çevresinde kendi gibi olmayan insanlara tahammül etmez. Muhafazakarlık kılıfına sarılmış bir vulgarizasyon, sanki bir enkizisyon gibi toplumu baskı altında tutar..

Farklı olan, yeni olan, güzel olan, vasıflı olan yadırganır.

Varoşlarda, yenilikçilik ve ilerleme,  toplum tarafından baskılanır.

Düşünen, merak eden insan makbul değildir. 

Örneğin insanların kitap okumasına bile müsaade yoktur!

Vaktiyle, uzun otobüs yolculuğundan sıkılan bir tanıdığa; vaktin daha kolay geçmesi için kitap okumasını önermiştim.

‘Yok!’ demişti, ‘olmaz!’ demişti. ‘Delikanlıyı bozar!’ demişti!  Çok üstelediğimi görünce, çaresiz: ’Bizim oralarda okuyanı dışlarlar’ demek zorunda kalmıştı...

Okumak yasak,  özenle giyinmek yasak, düzgün ve özenli bir Türkçe’yle konuşmak yasak, modernite yasak; ama sıvasız, prizli evler, moloz dökülü sokaklar serbest.

Yenilik yasak ama pahalı cep telefonları ve Mersedes marka arabalar serbest.

Demek ki olayın yoksullukla pek bağlantısı yok!

Zindan kafalarımızda.

Farklılaşmaya hoşgörü ile bakamıyoruz.

Her yerin tek renk gri olmasını bekliyoruz.

Çocuklar, küçüklüklerinden itibaren: ‘Sus, otur yerine, sana mı kaldı!, delimisin, sakın ha! vs. vs.’ sayısız söz ve davranışla bastırılır, sindirilir.

Okullarda, asık suratlı, didaktik eğitim sistemi, sıradan insanlar yetiştirmeye yöneliktir.

Gençleri sokaktaki arkadaş çevresi, sıradan olmaya zorlar.

Erkekler askerliğe gidince, kökten ezilmeci, sindirilmeye yönelik bir uygulamaya, tabi olurlar.

İş hayatında, yaşlılardan oluşmuş bir yönetici kadro, kişilerin sivrilmemesini hedefler, kişilerin ezilme süreci devam eder.

Ana, baba, ağabey, amir,üst, patron, komutan, öğretmen gibi üst otorite baskısının yanında, toplumun genelinin baskısı hep insanları sıradanlaştırmaya yöneliktir.

Örneğin belediye otobüslerinde, sıradan insanlar; kendileri gibi olmayan insanları göz hapsine alırlar; sokaklarda iyi yönde de olsa, farklılaşan bireyin arkasından fısıltı ve dedikodu yapılır. Okulda, daha zeki olan değil de, daha ezberci olan tutulur.

İş ortamında, daha yetenekli olanın arkasından kazanlar kaynar, hataları büyütülür.

İşte bütün bu şartlar altında, toplumumuzda, başarılı insan sayısı ( TV şöhretlerini bir kenara bırakırsak! ) çok azdır.

Yine sıradan ama diğerlerinden daha baskın olan bir takım insanlar ön planda gözükseler de; bu kişilerin, gerçek arena olan, uluslararası çapta isimlerinin geçmesini sağlayacak ölçüde yetenekli oldukları söylenemez.

Çünkü belki de çok sayıda deha, daha yolun başında toplum tarafından engellenmiş ve pasifize edilmiştir.

Durum acıdır ama ne yazık ki böyledir!

Fıkrayı duymayanlar için tekrar anlatayım:

Rivayete göre, ahirette; meğerse her ülkenin kendi cehennemi varmış.!

Her ülkenin kendi cehennem çukurunun başında, cehennem zebanileri bekler; her kim ki çıkmak üzere çukurdan kafasını çıkarsa; pat diye kafasına vurup, içeri düşürürmüş.

Ama bir de, Türklerin cehennem çukuru varmış!

Bu çukurun başında nedense diğer milletlerin çukurlarını kollayan zebaniler gibi bekçiler yokmuş..!

Neden? Bilirmisiniz?

Türklerin cehenneminden kimsenin çıkabilmesi olası değilmişte ondan!

Çünkü, her kim ki; çıkışa, çukurun ağzına kadar gelebilirse, diğerleri tarafından ayaklarından çekilerek tekrar içeri düşürülürmüş de, o sebepten!!

Şahingöz Şubat 2004

 EĞİTİM ŞART !

  Bugünlerde çok tutulan bir reklam klibi var.

Eminim ki çoğunuz izlemişsinizdir: hani ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın canlandırdığı köşe dönücü karakteri; mahallenin kahvesinden iki kişiyi ayartıyor; tam bir ürünün sahtesini yapıp piyasaya sürmeye çalışırlarken, yakalanıyorlar. Bu arada C. Y. polis arabasına götürülürken, üzerine çevrilen kameralara ve gazetecilere: ‘Eğitim Şart!’ diye bir vecize yumurtluyor ya, işte o reklam.

 Eskiden, Cumhuriyetçi duygular daha kuvvetliyken;  insanlar eğitimin önemini daha çok bilir, bu ifade sık sık her yerde dile getirilirdi.

Şimdi artık gördüğümüz gibi, bir mizah ögesi olmuş!

Sonra polisler, ATM farelerini iş üzerinde yakaladılar Adana’da.

Onlarda pişkinlikle ‘Eğitim Şart’ demezler mi?Espri anlayışına bakın!!!

Bence bu bir özdeyiş kadar anlamlıdır.

Aşağıda bazılarını sayacağım toplumsal gerçekliğimizdeki sayısız kusurlu davranışın temelinde eğitimsizlik yatıyor...

-Sosyologlar, toplumun genellikle işbirliği yapamayan, uyumsuz, geçimsiz ve kavgacı olduğunu belirtmişler. Eğitim Şart..!

-Gözü dönmüş softa baba, namus diye kızını kesiyor!  Yere batasıca aşiret töresi dedikleri ilkelliğin arkasına sığınan vicdansız insanlar; kızlarını, oğullarına katlettiriyorlar.Eğitim şart!

-Uyanık geçinen sabırsız sürücü, tıkanmış trafikte emniyet şeridinden kaçak yaparak ileride bir noktadan kaynak yaparak başkalarının zamanından çalıyor!Eğitim Şart!

-İşportacı, meyva tartarken hile yapıyor..  Eğitim Şart!

- Şehirlerimiz; sıvasız, çatısız, mimari hiç bir özen gösterilmemiş yapılarla doldu!. Bakıyorsunuz, bazılarının kapılarında lüks otomobiller duruyor, evlerin içinde oturan kadınların kollarında şıkır şıkır altın bilezikler var! Acaba bütün bu çirkin yapılaşma gerçekten yoksulluktan mı, yoksa zevksizlikten mi? Ah, eğitim şart!

-Belediye otobüsünde, yanında oturanın alanını daralttığını düşünmeden, açmış ayaklarını iki yana, öyle geniş oturmuş... Eğitim Gerek!

-Bir emlak alım satımı yapıyorsunuz. Bir adam geliyor, kolaylık payı altında(adı rüşvet değilmiş!) bir para talep ediyor. Eğitim Gerek!

-Gümrük işlemleri yapanlar, açıktan para vermeden evraklarının bir türlü geçmediğinden yakınmışlar. Eğitim Şart..!

-SSK dispanserinde, iki günde zor randevu alabildikten  ve size verilen saatten bir saat sonrasına kadar doktorun gelmesini bekledikten sonra, size en çok 30 saniye ayıran doktora beklentinizi belirttiğinizde, sizi azarlar tavır takınıyor!.Demek ki; eğitimlilere de,  Eğitim şart!

-Müteahhitin malzemeden çaldığı ve kontrol  mekanizmalarının görevini yapmadığı anlaşılan bina çöküyor ve yüze yakın insan göçük altında ölüyor.. Eğitim şart!

-Bankayı hortumlayıp bitirmişler. Yüksek faize tamah edip parasını bu bankada batırmış mudi feryat ediyor: ‘Paramızı devlet ödesin!’ (!) Eğitim Şart!.

-Hırsızı suçüstü yakalamışlar, dönmüş kameralara diyor ki: ‘Ama kapıyı sıkı kilitlemeyip, beni kışkırtıyorlar!’ Eğitim Şart.

-Adam çöpünü sokağa dökerken uyarıyorsun. Üste çıkarak cevaplıyor:’ Ne olmuş yani, herkes döküyor!Eğitim Şart!

-Gelenekçi baba, bir yandan kızlarından sevgi ve ilgi beklerken; öte yandan, mirasını ve varlığını kızları yerine oğullarına aktarmak için elinden geleni yapıyor...Eğitim Şart!

-Üniversitede yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, alt kültürdeki ailelerin %80 nin de, aile içi şiddetin yaygın olduğu tesbit edilmiş.! Eğitim Şart!

-Halkımızın sadece % 3 ü gazete alıyormuş!Eğitim Şart!

-Bir yılda basılan kitap sayısı, gelişmiş ülkelerin sadece1/10 u kadarmış! Eğitim Gerek!

-Kurallara uyulmadığı için ve sabırsızlıktan, yılda 10 binin üzerinde kişi, trafik kazalarında hayatını kaybetmektedir. Bu demektir ki; Eğitim Şart!

-Dere yatağına yaptığı kaçak konutu sel sularına kapılınca; ‘Devlet Nerede!!’ diye figan eden vatandaş; bilesin, senin için ‘eğitim şart’!

-              Nezaketten yoksun, kötü huylu bir komşuya: ‘evindeki su kaçağının benim daireye indiğini ve tedbir almasını rica ettiğinizde’, ‘ Vakti olmadığı, zaten kendisinin de avukat olduğu(!)’ gibi  bir cevap alıyorsunuz. (Sanki sorduk!) 1.Okumuş insanın kabalığı da bir başka oluyor! 2. Hukukun, kendi çıkarı için tehdit aracı olarak kullanılmak istenmesi çok yanlış! Eğitim Şart!

-              Toplumda herkes ‘ahlak’tan bahsetmesine rağmen( ahlakı sadece  dar anlamında, namus olarak dile getiriyorlar!), kimse ahlakın faktörlerinden haberdar değil! Çoğu kişi; dürüstlük, hoşgörü, sorumluluk, güvenilirlik, verdiği sözü tutmak, yalan söylememek, sadakat, alçak gönüllülük, uyumluluk vs. gibi değerlere yabancı. Eğitim Şart!

Bu liste böyle biteviye uzayıp gideceğinden, burada tadında kesmemiz gerekti.

Ama uygar bir toplumda yaşamak isteyen herkesin, bu konularda durup bir kez daha düşünmesi  gereklidir!

Şahingöz Şubat 2004

EV ALMA KOMŞU AL!

 

Acaba ben mi çok kötümserim?

Neden bugünlerde çevremde hep kötülükle dolu davranışlarla karşılaşmaya başladım?

Ben ki, yazılarımı okuyanlarınız bilir; çevrem beni oldukça iyimser, kolay kolay umutsuzluğa kapılmayan bir yapıya sahip olarak tanır...

Bu karşılaştığım kötü ortam, kesinlikle benim kendi algılamamdan kaynaklanmıyor.

Ben olumsuz bir insan değilim ki, hep paratoner gibi çevreme olumsuzluklar çekeyim!

Dostlarım beni hep iyimserliğim yüzünden sevmişlerdir.

Korkarım ki, çevre kötü.

Sadece belli sınıf veya kesim değil, geçimsizlik ve kötülük her kesimde var.

  Geçen sene, uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştığımda, merak etmiş;’ evliliklerinde bir çocuk olup olmadığını’ sormuştum. Bana cevap olarak, ‘çevremizde bu kadar kötülük oldukça, bu dünyaya acı çekmesi için yeni bir can getirmek istemediklerini’ söylemişti.

Çok kırılgandı, karı koca yurt dışına göç etmeyi düşünür hale gelmişlerdi.

İçinde bulundukları iş çevresinin acımasızlığını, ikiyüzlülüğünü, siyasi bağlantıları olmayanların şansının olmaması durumunu anlamakla birlikte; yine de, bu derece karamsarlıklarını anlamakta güçlük çekmiştim...

Onlara olumlu ruh halini koruyabilirlerse, kötülüklerin de onlardan uzaklaşacağı öğütünü vermiştim...

Yakın süre önce bende peşpeşe basit ve küçük ama, toplumun genel kötülüğünü gösteren davranışlar gördüm ki; toplumun kötülüğünden şikayet ederken, işi çocuk doğurmamaya kadar götüren arkadaşımın düşüncesine neredeyse hak verecek duruma geldim!

Bir süre öncesinde, anne ve babam taşrada bir şeylerini sattılar. Onların bize yakın gelmelerini istediğimizden, buradan gelen parayla, İstanbul Büyükada’da mütevazi bir daire satın aldık.

Büyükada, gözümüzde bir cennetti.

Önceleri adalara günü birlik gittiğimiz dönemlerde, buralardaki yaşamı hoş olarak düşünürdük. Adaların iklimi güzeldi, manzarası güzeldi.

Ama ev sahibi olduktan sonra anladık ki, yaşadığımız çevreyi güzelleştiren de, çirkinleştiren de;  aslında insanlardır.

Adadaki evi aldığımızdan kısa süre sonra, üst kattaki daireden, kışın soğuğu etkisiyle olacak, su borusunun patladığını, yeni badana yaptığımız evimizin tavanlarının her yerinden, şarıl şarıl suların aşağı bizim daireye aktığını gördük.

Üst dairenin su vanasını sıktığım halde, ertesi gün geldiğimizde, suların akmaya devam ettiğini gördüm. Vana suyu kesmiyordu.Üst katın yazlıkçı olan ev sahibini haberdar etmek istedim. Çevrede kimse bilmiyordu. Evi satın aldığımız kişiyi aradım, onda numarası varmış.

Telefon açtım. 50 li yaşların üzerinde bir kadın sesi, aranmaktan hoşnut olmadı. Ben her zaman ki gibi kibarca olayı anlatırken, karşıdaki ses gittikçe ceberrutlaştı;

‘ben gelemem, çok işim var!, Belki hafta sonu gelir bakarım!’ gibilerinden sözler etmeye başladı.

Hafta sonuna daha 5 gün vardı, bu süre içinde evimizde kabarmadık duvar ve parke kalmazdı.

Bir şeyler yapması gerektiğini anlatmaya çalışıyordum.

İnsanın işi olsa bile, anahtarını teslim edebileceği bir yakını dostu olması gerekti!.

İnsan nasıl komşusunun zarar görmesine bu kadar kayıtsız olabilirdi ki?

Baktım hiç yanaşmıyor, ‘Suların verdiği zarar büyürse sonuçta mahkemelik olacağımızı’ söyledim.

Bunun üzerine daha da küstahlaştı: ‘Olur dedi, mahkemelik olalım, ben hazırım, ben avukatım!’

Demek avukat olunca komşuya zarar vermeyi kendine hak görebiliyordu.!

 Bundan sonrasında, içindeki bütün çirkinliği ortaya döktü:

‘Ertesi günü bir davası varmış!

İşi onun için herşeyden önemliymiş!

Davası olduğu için, vaktiyle annesinin cenazesine bile gitmemişmiş!’

Hezeyanlar içinde telefonu  yüzüme kapattı.

Ertesi gün öğleden sonra, bana cep telefonumdan geri döndü. Azarlayıcı, çirkef, çirkin bir ses tonu; ‘suyu yaptırdığını, kendisini bir daha arayarak rahatsız etmemem gerektiğini’ söylüyordu.

Kendisine benim güngörmüş, saygıdeğer bir kişi olduğumu, komşuluk hali, günün birinde kendisinin de bana bir işi düşerse bu tavrını hatırlamasını söylerken, yine telefonu yüzüme kapadı!!.  Ne kadar da kötü bir insandı!

Bu konuşmanın travmasını daha unutamadan, havalar ılınınca, anne ev babam eve gelip yerleştiler. Evin hemen önündeki boş bir toprak parçası kıştan daimi oturan yan komşunun kömür çuvalları ve çirkin molozları ile işgal edilmişti.

Annem, kırsal kökenli  bir adam olan komşudan bu malzemelerini kaldırmalarını, evinin önüne çiçek ekerek orasını güzelleştirmek istediğini söylemiş. Kaba olduğu kadar kötü ruhlu olan adam, evimizin önünü sahiplenmesi yetmemiş gibi, birde

yetmiş küsür yaşındaki anneme dik konuşmuş; ‘burası benim, çiçek ekersen söküp atarım, şunu yaparım, bunu yaparım!’demiş!.

Daha önce her evinin önünden geçişimizde bağırış ve kavga sesinin dışarlara geldiği bu yan evin sahibi, asgari bir saygı görgü ahlak utanmadan yoksundu anlaşılan!

Anne ve babam belediyede ve kaymakamlıkta imar haritalarını çıkarttırdılar. Evimizin önündeki avuç içi kadar küçük alanın belediyeye devredilmiş olmayıp, bizim tasarrufumuzda olduğunu öğrendikten sonra, bu bir iki metrekarelik alana çiçek diktiler. Ama adam gelip sökmüş. Tekrar çiçek dikiyorlar, zorba bozuntusu söküyor.!

Böyle ilkel davranışlı insanlarla karşılaşmış olmaktan üzülüyoruz. Ne yapabiliriz bilmiyoruz.. Adam yaşça veya görgü açısından dengimiz değil ki, gidip konuşalım.

Akıl noksanı insanın bizi çekeceği edepsizlik ve mahalle kavgası bizim harcımız değil ki!

Mahkemeye vermeye değer mi bilmiyoruz.! Can sıkıntısı!

Neden kötülük bu kadar yaygın!

Sonunda yaz geldi, yazlıkçılar birer birer evlerine dönmeye başladılar.

Anne ve babam, nihayet orta sınıftan ve daha görgülü komşularla tanışmayı umarlarken, bir kez daha şaşırdılar! Çünkü yazlıkçı  kesim, kendileri dışından insanlarla  komşuluk istemiyorlardı.

Tamamı gayri müslim bir azınlık mensubu olan bu komşular; anlaşılan, asgari seviyede bir sosyal ilişki, hatta bir selam alışverişine bile yanaşmıyorlardı..

Orta büyüklükte bir Anadolu şehrinin sıcak komşuluk ilişkilerinden gelmiş olan bizimkiler, bu yeni komşularının selam vermemelerini, hatta; ‘merhaba, biz yeni komşuyuz, nasılsınız?’ gibi seslenmelerine karşın, sırt dönülmesini yadırgıyorlardı.

Babam gençliğini geçirdiği Samatya’da diğer bir başka azınlıkla kurduğu sıcak sosyal ilişkileri, burada kuramamış olmaktan çok şaşırmıştı.!!

Bu insanlara ne olmuştu böyle?

Değişik sınıflardan insanların hepsinden kötü davranışlar gelmesi, benim ve ailemi üzdü.

İyilik nereye gitmişti?

İşte bu yaşadıklarımız karşısında, toplumun özünde daha çok iyilik olmasını arzulamaktan başka elimizden başka bir şey gelmiyordu ne yazık ki!

Ömür boyu başka sınıftan, başka dinden,  türlü insan hakkında;  önyargı, ayrımcılık, kötü his vb.hiç bir olumsuz duygu taşımamış biri olarak, bu kadar şikayete de hakkım olsundu artık.!

İçinizden bazılarının: ‘Bunlar da önemli şeyler mi? Yalan, iftira, nefret, kavga, kıskançlık her yerde diz boyu; her tarafta psikopat yapıda insanlar var, gazetelerin 3. sayfaları şiddet haberlerinden geçilmiyor!’ diyeceklerini biliyorum. Haklısınız.

Ama bunlar benim yaşadıklarım.

Anafikir: Kötü davranışlara kötülükle karşılık vermektense, kötülükten şikayet etmek daha doğru bir davranıştır!

 

Kurallara uymak uygarlıktır!

Biz Türkler, nedense başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüklerini öğrenmeye pek meraklıyızdır.

Türkiye’ye gelmiş az çok ünlü bir kişi bulurlarsa, gazetecilerimiz hemen mikrofonu ağızlarına dayadıkları gibi sorarlar:

‘Türkiye’yi nasıl buldunuz?’

Bekledikleri cevap hep halkın duymaktan pek mutlu olacağını bekledikleri klasik şablonlardır.

‘Türkler çok candan!’ ’Türkler çok konuksever’ ’Şiş kebap harika!’

Riyakar yabancı bunları söylesin de, biz de mutlu olalım! diye bekleriz.

Ama bakıyorum da, yabancıların dürüst olanları, bizi pohpohlayacak boş övgüler yerine; sanki söz birliği etmişlercesine, Türkiye’deki trafik kargaşasından, sürücülerin nasıl kurallara uymaktan kaçındıklarından bahsediyorlar.

Geçen gün gazetelerde, Türkiye’yi ziyaret eden Amerikalı eski astronotun alaycı beyanatını okuyunca, bunlar bir kez daha aklıma geldi.

Amerikalı açıkça dalga geçiyordu:

Türkler uzaya giderse, trafikte yaptıkları gibi kuralsız hareket etmemeleri gerekirmiş!

Yine uzay gemisinde klakson olmadığından, Türk astronot klakson çalma alışkanlığını da bırakmalıymış!

Adamın küstah alaycılığını bir tarafa bırakırsak; ülkemize uygar ülkelerden gelen yabancıların ilk dikkatini çeken şey, trafikteki kuralsızlık ve karmaşa oluyor.

İnsanların, nasıl da trafik kurallarını yok saymaya gayret gösterdiklerine; nasıl başkalarının haklarına saygı göstermeden ve sabırsızca araçlarını kullandıklarına hayret ediyorlar.

Gelişmiş ve zengin ülkelere ziyaret edenlerimiz, oralarda trafiğin ne kadar düzenli olduğunu görmüş ve hayret etmişlerdir.

Sürücüler, diğer sürücülere ve yayalara karşı nasıl da saygılıdırlar.!

İnsanlar nasıl da sabırlıdırlar. Örneğin gece yarısı boş bir kavşakta, kırmızı ışıkta bekleyen bir aracın yanından diğer araçlar sinirli kornalar çalarak geçmezler!

Konunun ana fikrine gelirsek:

Toplumların trafikteki ahvali ne ise, genel durumları da bundan farklı değildir..!

Yoksa siz, trafikte kurallara uyulmayan toplumların;

sosyal yaşamlarında daha farklı mı olduklarını zannediyordunuz?

Doğal olarak, kuralsız bireyler aynı zamanda itaatsiz de olduklarından; toplu olarak organize bir şeyler ortaya çıkarmaları ve bir şeyler üretmeleri gelişmiş toplumlar düzeyinde olamayacağından;  bunun sonucu ne yazık ki, azgelişmişlik olarak bize yansıyacaktır...

Bu kadar basit!

Şahingöz Mayıs 2004

BİZLERE NE OLUYOR BÖYLE?

 Artık intihar etmek üzere dama çıkmış birini görüldüğü zaman, ‘Atla!.Atla’ diye tempo tutuluyor..!

Trende telefonu gaspettikleri genci bir de aşağı atıp katledenlere  kimse engel olmuyor! (Neyse ki bir gün sonra vicdanlı biri ifade verdi de, katiller yakalandı)

Yaralı birine kimse yardım elini uzatmıyor, ‘bu kadar işimin içinde bir de ifade vermeye karakollara düşemem’ diyor! (Gerçi yaralıya yardım edenleri ifadesini almak üzere karakola sürüklemek, emniyet gücünün hatalı bir uygulaması değilmidir? Olay yerinde veya hastanede bir kimlik ve adres tesbiti yapılıp, gerekirse sonra davet yapılması daha uygun değilmidir?)

Küçücük bebelerin, hasta ruhlu ebevyenleri tarafından ölesiye dövüldüğü, işkence edildiği haberleri gazetelerden eksik olmuyor!

Küçücük masum çocukların eşek kadar sapıklarca cinsel açıdan taciz edildiği haberleri neredeyse periyodik olarak yurdun farklı illerinden gelmeye devam ediyor!

Sonra da, öteki Türkiye ile karşılaşmamak için hiç otobüse bile binmeyen bir kısım; rahatı bozulduğu için, bu haberlerin yayınlanmasına itiraz edip; bu kadar iç karartan haberleri verdiği için basın suçlu diyor!

Bize de artık pes demek düşüyor!

Toplumsal sorumluluk nerede kalmıştır?

Yurdumun insanı bu durumdayken, bir de tuzu kuru bir kesim ‘örtsek daha iyi olur’ diyebilmektedir.

İnsanımız bu hale nasıl geldi.??

Bizleri birey yapan iyilik, ahlak, vicdan neden bu kadar bulunmaz olmuştur?

Soylu davranışlar, yüreklilik neden artık övülmemektedir?

Neden insanlar birbirlerine karşı kötü, hoşgörüsüz, edepsizce davranmaktadırlar?

İzninizle, bu kara tablonun sebeplerini aşağıda belirtelim:

Görsel medya neden sorumsuzca davranmaktadır? Zaten yeterince iyi durumda olmayan erdemlerimizin yüceltileceği diziler yerine; sadece şiddet, düşmanlık ve kötülük içeren mafia, ağa-feodal düzen konulu diziler yayınlarlar? Okumayı sevmeyen ama daha kolay yutulduğu için TV dizilerini ve bir eve kapatılan insanların nasıl birbirlerinin gözünü oydukları ‘bilmem ne evi’ denilen röntgen programlarını izleyen yığınların zaten güçlü olmayan değerlerinin nasıl yok edildiğini neden kimse anlamaz!

Medyanın işlenmemiş beyinlere yanlış mesajlar aşılayabileceğini reyting peşindeki yayıncı umursamaz ama  Radyo Tv Üst Kurulu bu konuda neden sorumluluğuna sahip çıkmaz?

Medyanın iyi örnek vermek, eğitmek gibi bir sorumluğu yokmudur?

Hatırlıyorum da, bizim çocukluğumuzda siyah beyaz filmler vardı, kovboy filmleri, polisiyeler. O yaşta aşk filmi izleyemeyeceğimizden başka film izlemezdik.

Şimdi düşünüyorum da, bu filmlerin mesajı sağlamdı; iyiyle kötünün tarifini tam yaparlardı. Hilekarlar, köşe dönücüler, hırsızlar, kalpsizler, yağmacılar, ırz düşmanları, katiller, kanunsuzlar vs. açıkça izleyiciye gösterilir, seyircinin iyinin yanında olması sağlanırdı.

Şimdi ise malum dizilerde sadece güç, zenginlik ve yere batasıca töreler yüceltildiğinden, alt yapısı sağlam olmayan izleyiciye yanlış mesaj verilmiş olmaktadır. Seyirci karakterin kötü yönlerini görmemektedir, onun gücüne ve zenginliğine hayran olmaktadır!

Yani yukarıdaki pespayeliklerin sorumluluğunun bir bölümü sorumsuz TV kanallarınındır!

Diğer bir sorumlu ise din camiasıdır.

Geçmişte ‘Ahlak ‘ tanımını sadece dar bir fundementalist bir çerçeveye sokmuş olan din adamlarının ve dindarların artık ahlakın evrensel anlamlarını anlamaları gereklidir.

Ne yazık ki, geçmişte;  ahlağın sadece kadının eteklerinin altında olduğunu sanan dar görüşlü bir vaaz dinlediğimiz olmuştu.

Din halkımızın üzerinde  önemli bir yer tutar. Bu açıdan aydın ve akil kişilerden oluştuğunu tahmin ettiğimiz Diyanet kurumunun gerçek ahlakı camilerden halka anlatmaya başlayacak bir çalışma yapmasının faydalı olacağını düşünürüz.

Bu ölçüde çöküşümüzün, suçun bu kadar yaygınlaşmasının bir sebebi de, af olayıdır.

Geçtiğimiz dönemde, kader kurbanı diyen( bu tanımın bilimsel ve hukuki bir anlamı olabilir mi?)birilerinin hatırına yapılan affın ardından, afla çıkanlardan önemli bir bölümü tekrar suç işleyerek topluma zarar vermiştir.

AB kanunlarına uyarlamak amacıyla, Ceza ve infaz kanunlarındaki sık sık yapılan değişiklikler, ortaya  gizli aflar çıkarmaya devam etmektedir.

Algılaması yeterli olan herkesin bildiği gibi, infaz sadece suçun sonucu verilen bir ceza değildir. Bir amaç ta, toplumu; vicdani sorumluluğu gelişmemiş olan suçludan soyutlamaktır.

Herkes artık bilmektedir ki, dışarı saldığınız kapkaçcı hemen o gün icraatine kaldığı yerden devam etmektedir. Hırsız iz bırakması ve yakalanması belli süre sürse de, sonunda tekrar  geri dönmektedir.

Tabii ki, suç olayının bu derecede yaygınlaşmasının en önemli sebeplerinden birisi ekonomik çöküntü, artan yoksulluk olmalıdır. Kötülüğün hangi ortamlarda ürediğini her aklı başında insan bilir.

Ne yazık ki, devlet; bankasını boşaltan hortumcuların götürdüğünü kendi kaynaklarından kapatmaktadır. Ah keşke, bu para yeni iş sahaları açmak için kullanılmış olsaydı!

İkinci kara delik ise, enerji anlaşmalarıdır.

Bir takım pahalı doğalgaz anlaşmaları yapanların günahının bedelini halk ödemektedir bir anlamda.

Örneğin Rusya’dan aldığımız gaz inanılmaz pahalıdır. İran’la yapılan anlaşma Rusya’dan da pahalı olup; üzerine üstlük gazı almasakta, bedelini bize ödetmekle yükümlü bırakmaktadır.!

Girilen angajmanlar ülkenin gereksiniminin çok üzerindedir!.

Yap-İşlet- Devret formülüyle, dünya fiyatlarının çok üzerinde elektik alım sözleşmeleriyle elektrik üretim santralları yaptırılmış  ve devlet kaynakları alım garantisi sebebiyle; bu işletmeleri yapan şirketlere aktarılmış ve aktarılmaktadır...

 Halbuki bütün bu bedeller, halkın refahını yükseltmek için kullanılmış olsaydı, eminim ki durumumuz bugün daha iyi olacak; varoşlardaki, uzak kentler ve kasabalarda daha çok insan iş sahibi olacaktı!

Umarım Hakan’ın trenden atılmasının, vicdanları uyandırması gibi bir faydası olsun!

Bu konu unutulmasın, toplum kendisine çeki düzen versin.

Hükümet bu konuya duyarlı olsun, meclis yasal katkıda bulunsun!

Bu arada sonunda iyi bir haber:

Toplumda soylu davranışlar, gerçek kahramanlık henüz ölmemiş!!

Ne mutlu..

Öldürülen gencin asil ailesi, gencin organlarını ihtiyaç sahiplarine bağışladı...

Böbrek için sırası gelen Evniye Hanım, kendi hakkını ‘daha gençler faydalansın!’ diye hiç tanımadığı başka birine bıraktı...

Demek ki bu ülkede hala iyi insanlar var...

Siz, özünde kötülük olmayanlar; bu kahramanlar için bir damla göz yaşı dökünüz ki, iyilikleri sizin yüreğinizde kuluçkalansın.

Bırakın o durumunu bilmeyen;  kendilerinden başka kimseyi düşünmeyen çıkarcılar, başkalarının malına canına kastedenler, acımasızlar, hasisler, vicdansızlar, talancılar, yağmacılar, gaspçılar, ırz düşmanları vs. bütün kötüler layığını bulsun...

Şahingöz -Kasım 2004

‘ ASLINDA O İYİ DE, ÇEVRESİ KÖTÜ’

Bu klişe yalanı hepimiz duymuşuzdur.

Hatta doğrusuya, gelişimimizin bir döneminde hepimizin kullanmış olması olasılığı yüksektir.

Bu sözü bugünlerde politik gündemden ötürü sık sık okumak durumunda kalınca,  bana geçmişte iş  hayatında yaşadığım ilişkileri hatırlattı.

Yoksa baştan söyleyeyim, alegori yapmıyorum. Sadece kendi yaşadıklarımı kağıda dökmek gerekti, bunları başkaları ile paylaşmalıydım, o kadar!

Çoğumuz iş yaşamımızda yönetim ile zorluklar yaşamışızdır.

Şirketler de, küçük çapta ülkeler gibidirler. Yönetim kademesi belli gruplardan oluşur. Yönetime gelen kendi gibi siyasi görüşü paylaşan, aynı kökenden gelen veya mezhep, okul, yaş, cinsiyet, yöre, aidiyet vs. gibi ortak paydada buluşan insanlardan çevre yapar. Bu yanlıştır, kötüdür…

Ne yazık ki, ekonomik gerçeklerin birinci öncelik olarak yaşanmadığı kamu sektöründe, bu gruplaşmalar daha yoğun yaşanır.

Sonucunda genel müdürün temsil ettiği  güç; yandaşlarına sevecen davranırken, diğerlerine karşı haşin davranmaya başlar.

Üzücüdür ama gerçek budur.. O da kendisinden öncekilerden öyle görmüştür.

Kendi yandaşlarına yer açmak için, çevresinde öncekilerden veya diğerlerinden oluşan insanlara doğru bir dışlama hareketi başlar.

Yönetimin sizin artık istenmediğinizi hissettirmek için bin bir türlü davranışı, politikası vardır ve bu genel müdürün çevresindeki biraz tetikçi yapıdaki insanlar tarafından size yansıtılır.

Başlangıçta olayı kavramadığınız için, bu kötü davranışların genel müdürden değil de, çevresindeki insanlardan kaynaklandığını zannederiz.

Aslında mutlak gücü elinde tutan kişiyi eleştirmek cesaretini gösteremediğimizden, bir çeşit kendimizi kandırma olayıdır bu!

Biz üstteki yöneticiyi pek görmeyiz. Bizim gördüklerimiz; bize haksızlık yapan, kaba ve çiğ davranan, hakkımızda dedikodu üreten ona yakın insanlardır. Yoksa genel müdürü her gördüğümüzde, sahte sırıtmalarımıza karşın, duygusal zekası adamlarına kıyasla daha yüksek olan genel müdürden timsah gülüşüyle cevap almaya devam ederiz.

Ne yazık ki bu gerçeği kabullenmek güçtür. Çoğu insanın çalışırken, genel müdüre söz söyletmemeye, ondan şikayet etmemeye çalışmalarına şahit olmuşsunuzdur.

Ne zaman işten ayrılmışlardır, ağızlarındaki bakla ancak ondan sonra çıkmıştır.

Genel müdürünüz sizden hoşlanmıyorsa, genellikle ağzınızla kuş tutsanız, faydası olmamaktadır. Aksine size olan saygısı gittikçe azalmaktadır!

Yönetici sizi sevmiyorsa, durum gerçekten ümitsiz olabilmektedir. Çünkü zaman sizden yana değil de ondan yanadır. Ne kadar alçak profil oluşturup, dikkat çekmeden zaman kullanmaya çalışırsanız çalışın, siz daha önce pes edersiniz!

Ülkemizde yeni iş olanakları kısıtla olmakla birlikte, yukarıda anlattığım açmazı yaşayan tüm iyi, çalışkan ve yetenekli insanlara; şanslarını başka bir şirkette denemelerini öneririm.

Belki daha iyi, sevecen ve lider özelliği olan bir genel müdür bulurlar da, sıkıntı yaşamazlar!

BİR AFETTEN DAHA KÖTÜ BİR ŞEY VARSA, O  DA  AFETE HAZIRLIKSIZ YAKALANMAKTIR!

Güney Asya’ da olan deprem ve tsunami felaketi bize olası bir deprem felaketi üzerinde düşünmeye zorladı.  Bu açıdan, afet ülkelerindeki kurtarma ve yardım çalışmaları ile ilgili aksaklıklar ve zorluklar, bize bir ders olmalıdır.

Konunun uzmanı olmasak da, sağduyumuza güvenerek aşağıdaki tespitlerimizi ilgililer, sorumlular, planlamacılar ve duyarlı insanlarla paylaşalım istedik!

Tanrı geçinden versin ama ne yazık ki ülkemizde deprem açısından riskli bir bölgede..

Eninde sonunda orada veya burada afetle karşılaşmamız kaçınılmaz! Ama uygar bir toplum olarak; bu durumu yok saymak, görmezden gelmek gibi bir tavır yerine; tedbir almamız, planlama yapmamız kaçınılmaz, olmazsa olmaz bir durum!

1.                Olası bir afette ilk karşılaşacağımız sorun, bölgede ve çevrede kablolu ve hücresel telefon şebekesinin çökecek olmasıdır. Bu konuda halk önceden afet durumunda hemen telefonlara sarılıp sistemi yoğunluk yüzünden kilitlememesi yönünde uyarılmalıdır! Sonrasında ise en azından sivil koordinasyon kurulları haberleşmelerinde yerel FM radyo istasyonlarını ve TV kanallarını kullanabilmelidirler.

2.                Ankara’daki hükümet 1999 depreminde olduğu gibi, günlerce suskun kalmamalı, önce ulusa seslenerek topluma moral vermeli; sonra da çabuk hareket edebilen, basiretli ve alışkanlığı gereği karar  ve sorumluluk almaktan kaçan bürokrasiyi kamçılayabilecek bir üyesini, afet koordinasyonunun başına atamalıdır.

3.                Afet bölgesine ulaşan karayollarının daha önceki afette olduğu gibi seyir meraklılarınca kilitlenmemesi  için askeri kuruluşlardan süratle destek alınmalıdır. 99 depreminde, yerel polis kuvveti görevlilerinin öncelikle kendi ailelerinin yardımına koştuğu görüldüğünden, askeri güvenliğin inisiyatifi kuvvetle gereklidir. Bu cümleden afet bölgesinin yağmacı, talancı ve hırsızlardan ve hatta insan tacirlerinden korunması çok önemlidir. Bölgeye  dışarıdan mümkün olduğunca görevlilerden başka kimse sokulmamalıdır.

4.                Çadırlar ve battaniyelerin yağmacıların eline geçip gerçek ihtiyaç sahiplerinin açıkta kalmaması için, bu malzeme kamyonlardan rast gele atılarak dağıtılmamalı; yardım ekipleri spor sahaları parklar gibi açık alanlara süratle çadır kentler kurup, afetzedeleri kayıt ederek çadırlara yerleştirmelidir.

5.                İçme suyu ve seyyar tuvalet ihtiyacı öncelikli olarak planlanmalıdır.

6.                Gıda maddeleri çuvalla ve paketle dağıtıldığında, çok kötü görüntüler ortaya çıkmaktadır. Bu durum geçmiş depremlerde yaşandığı gibi, son tsunami afetinde olduğu gibi TV’lerden tüm dünyaya yansımaktadır. Ayrıca geçmiş afetlerde, dağıtılan erzağın bir kısmının marketlerde satıldığı hep hatırlardadır.

Bunların önüne geçmek için gıda yardımı ilk anlarda kumanya şeklinde, sonrasında ise aş evleri kurulup, yemek olarak verilmelidir... Daha uygar ve bize yakışacak uygulama budur. Japonya’da afet sonrası böyle yapılmaktadır!

 Bu anlattıklarımıza siz de katılıyorsanız, bu mesajı ilgili gördüğünüz kişi ve kurumlara geçiniz. Sorumlu ve duyarlı bir vatandaş olmanın huzurunu duyunuz.

Deprem gibi afetlerin konuşulmasından korkmayınız, hazırlıksız olmaktan korkunuz!

SAHTE RAKI ZEHİRLENMESİ OLAYLARINDA SUÇLU KİM?

Bugünlerde Türkiye sahte rakıdan zehirlenip ölen veya sakat kalan onlarca kişinin dehşetini yaşıyor.

Zehirlenmeye neden olan endüstriyel metil alkolden imal edilmiş rakılar, ölümcül derecede tehlikeli. Bu zehrin hangi kanallardan nerelere kadar dağılmış olduğu herkesi endişelendiriyor.

Olay çok ciddi olduğundan, başkalarının canına kast edercesine bu işe kalkışan suçluların bir kısmı yakalandı ve yakalanıyor!

Peki ama tek suçlu bu cahil, sorumsuz, köşe dönücü sefil insanlar mı suçlu?

Eğer bir yerde kanunsuzluk, kuralsızlık ve yanlış işler alıp yürüdüyse, burada asıl sorumlunun yönetici olması gerekli değil midir?

Yönetici dediğiniz, olayları önceden görüp, tedbirini ona göre alan planlı bir kişi olmalıdır!

Halbuki bizim yöneticilerimiz bu olayı önceden görmek bir yana, bu olayların ortaya çıkmasını teşvik edecek tasarruflarda bulunmaktadırlar!

Nasıl mı?

Uygar dünyanın insanları rasyonel düşünce sahibidirler.

Neden sonuç ilişkisi kurabilirler.

Örneğin ne tür bir iş yapılırsa, sonucun ne olacağı, daha önceki tecrübelerden bilinir. Rasyonel akıl böylece her yapılan işin bedelinin ne olduğunun muhakemesini önceden yapar. Duygusal değildir, hele kurnaz hiç değildir!

Şimdi siz iktidar geldiğinizden beri düzenli bir şekilde tekel ürünlerine zam yaptıysanız, bütçe açıklarını kapatmak için vergi üzerine vergi yüklediyseniz, bu ürünlerin fiyatı içinde maliyetinin 5 katı vergi  oluşmuşsa, siz bu tekel ürünlerinde artık fiyat-değer ilişkili piyasa kurallarının çalışacağını umar mısınız?

Hayır, talep paranın değerine denk ürüne döneceğinden, piyasada kuralsızlık oluşur.

Herkes bilir ki,  alkol ve tütün ürünlerinde yasaklamalar ve aşırı fiyatlanmalar sonucunda  dünyanın her yerinde yasa dışı ekonomiler, kaçakçılık zemin bulmuştur.

Bu her devirde böyle olmuştur. Bunu bilmek için ille de bilim adamı olmak gerekmez!

Hatırlayın, yok döneminde piyasada kaçak sigaradan bol şey yoktu!

Ekonominin ideolojisi ve siyaseti yoktur!

Siz kendi dünya görüşünüz gereği alkollü içecekleri yasaklamaya kalkarsanız, daha doğrusu aşırı fiyat yükleyerek bunların kullanımını kısıtlayacağınızı düşünüyorsanız, biliniz ki hata yaparsınız!

Sonuçta; ya dışarıdan kaçak mal girer, ya da böyle içeride sağlıksız kaçak üretim olur!

Bu nedenle kaçak rakı zehirlenmelerinde bu hesapların payı olduğunu da insanlar düşünmektedir!

Bakınız 6 Mart 2005 tarihli gazetelerde, viski tüketiminin bir önceki seneye kıyasla,

%50 oranında azaldığını okuduk. İnsanların artık viski içmekten vazgeçtiğini düşünmek doğru olmayacağına göre aradaki fark, kaçak viski yönüne doğru gitmiş olmalıdır!

İstanbul Tahtakale’de üzerinde boş viski şişeleri olan işporta tezgahları vardır. Birisi viski sipariş ettiğinde, bir yerlerden  şişe getirilir, teslim edilir. Bunu bizim gibi cin fikirli olmayan bile görür!

Kaçak ile mücadele kolay değildir.

Eğer rakının kaçağı olmuyor, ama sahtesi oluyorsa bunun sebebi yurt dışında rakı kültürü ve üretimi olmadığındandır. Balkan ülkelerinde rakı türevleri vardır ama bizim ağız tadımıza uymaz! Bu nedenlerle dışarıdan kaçak gelme olasılığı yoktur. Bu durumda, kaçak üretim ortaya çıkar.

İktidarın alkollü içki sektörüne bakışında yanlışlık; geçenlerde şarap ürününe getirilen % 118 oranındaki dehşetli vergi oranına bakınca iyice su yüzüne çıkmaktadır.

Şarap sektörü dünyanın her yerinde ağırlığı olan gerçek bir sektördür. Büyük ülkelerdeki ekonomi içindeki payı bizim ülkenin bütçesi kadardır!

Türkiye belli başlı üzüm ve şarap ülkelerinden birisidir. Avrupa birliği üyeliğimiz yaklaşırken, gelecekte Avrupa da; Fransa, İtalya ve İspanyanın rakibi olarak piyasaya girmeyi planlayan bir sektöre ciddi darbe vurulmuştur.

Bundan sonrasında ne yazık ki, önce iç talep daralacak; sonrasında ürününü satamayan yüz binlerce çiftçi yoksullaşacak, onca yıllık bağlarını söküp başka ürünler dikmek zorunda kalacak, şarap fabrikaları kapanacak ve böylece ülke ekonomik zarar görecek, insanların refah seviyesi  gerileyecektir!

Durum bu!

Artık hükümetin sağduyusunun galip gelmesini ve inat yapmamasını ummak gerek galiba!

Not: 8 Mart 2005 tarihinde, Tekel/Mey A.Ş nin bütün 70 cl rakı ürününü piyasadan toplama kararı aldığını duyduk! Milyonlarca litrelik değer, üretim ziyan olacak. Çoğu insanımız rakı içmese de, bu bedel vergi veren insanımızın cebinden çıkacak!

Bütün bunlara yol açan köktenci zihniyetin ise,  bu olaylardan üzüldüğünü düşünmek saflık olmaz mı?

Yolsuzluk Algılama Seviyemiz! Bakın başkaları bu konuyu bile etüt etmişler!




Gazetelerden: Yolsuzluk algılama seviyemiz!

 17 Mart 2005 tarihli, RADİKAL - İSTANBUL - Uluslararası Saydamlık Örgütü'nün '2005 Küresel Yolsuzluk Raporu'nda Türkiye, 'Yolsuzluk Algılama Endeksi'nde 146 ülke arasında 77. oldu. Türkiye, Benin, Mısır, Mali ve Fas gibi ülkelerle aynı sırayı paylaştı.

Yolsuzluk algılama sıralamasındaki derecemize de maşallah!  Zaten belliydi, algılamamızda bir sorun olduğu.  Bunca yıldır şaşar dururduk bazılarının milletin gözünün içine baka baka malı götürmesine!  Neden bu millet tepki vermez derdik; birileri bankaları hortumlarken, mor akım-sarı enerji vs. anlaşmaları yapılırken, ihaleler yandaşlara dağıtılırken, her yerde kaçak yapılaşma yapılırken!  İşte bu tepkisizliğimizden, ülke bir ekonomik krizden diğerine sürüklenip durdu!  

Ne yapmalıyız, ne?  Zekamızı açacak, algılama seviyemizi yükseltecek! 

Derim ki, önce bireyler kendilerine çeki düzen vermelidir ki; refaha giden yolu engelleyen yolsuzluklara karşı, duyarlı ve tepkili olabilsinler!  Yoksa öyle kaçak elektrik ve su kullanarak, vergi kaçırarak, hak etmediğimiz halde yeşil kart çıkartarak yolsuzlukları algılama liginde bir yere varamayız.

Kendi çapında küçük yolsuzluklara bulaşmış bir toplum, ne yazık ki yolsuzlukları yeterince algılayamıyor galiba!  Sonuçta, böyle 3. kümelerde falan dolaşıyoruz işte!  

Yazar hakkında:

H.(Hawkeye) ŞAHİNGÖZ ün tevellüdü hayli eskidir.

Rivayet odur ki, Kore Harbinde, ünlü M.A.S.H. ekibinde görev yapmıştır.

Gerçi muhalif bir yapıda olmasa da; olduğundan farklı gösterenlere, başkalarına kötü davrananlara, bencilliğe, köşe dönücülüğe, softalığa, taassuba, din ve milliyetçilik duygularının bazılarının çıkarları için istismar edilmesine, kabalığa, cehalete, edepsizliğe, çirkinliğe, çıkarcılığa, sahteciliğe, sevgisizliğe, duyarsızlığa; velhasıl bütün erdem noksanlıklarına karşıdır.

Yine de böyle davrananlara karşı öfkeyle değil de, hicivle yaklaşır...

Daha nitelikli, renkli, refah içinde, aydınlık, özgür ve uygar toplumların standardında bir yaşam arzu etmekte olan; zeki, iyi ve aydın gençler için yazdığını ifade etmektedir.