TEPKİSİZ TOPLUM I
Çok ağır bir ekonomik kriz
döneminden geçmekteyiz. Hepimiz iki yıl öncesine göre daha yoksullaştık.
Kimimiz işsiz kaldı. Sabit gelirlilerin maaşları geçinmeye yetmez oldu. Çoğu
serbest meslek sahibi iş, satış yapamıyor; bir kısmı giderlerin ağırlığına
dayanamayıp işini kapatmak zorunda kaldı. Para alabildiğine kıt, ama buna
karşın vergiler alabildiğine acımasız. Bunlar yetmezmiş gibi ufukta yeni
vergiler gözüktü. İnsanlar bankaların önünde yağmur altında emekli maaşı
kuyruğunda bekleşiyorlar. Yaşadığını ispatlamak zorunluluğundan saatlerce
kuyrukta bekleyen Bağkur emeklisi dayanamayıp orada kalp krizinden can
veriyor. Bu insanlara bakıyorum, kulak veriyorum da; sessiz sızlanmalar
dışında, hiç tepki yok…! Neden yok?
Amerikalı bir yorumcunun bizim için kullandığı ‘algılamaları
zayıftır’ tanımlaması doğrumu acaba? Ben bütün bu zorluklara karşın
Arjantin’de olduğu gibi, başıbozuk halk ayaklanması, yağmalama gibi
reaksiyon beklemiyorum!.
Çok şükür bizim halkımız ölçülü bu konularda.
Ama benim anlamakta güçlük çektiğim; hukuk dışı olmayan, dikkat çekmeye ve
ikaz etmeye yönelik, katılmadığını ve yapılanları onaylamadığını ifade edecek
tepkiler niye gösterilmiyor?
Biz gerçekten; algılaması zayıf, tepkisiz bir toplum muyuz yoksa?
Tekrar günlük yaşamdan belli başlı olumsuzluklara örnek vereyim. Ulusal
gelirdeki bunca geriliğe rağmen, neden dünyada en pahalı benzini biz satın
almak durumunda kalırız? Akaryakıtın üzerindeki bunca vergi yükü nedir? Neden
doğal gaz çoğu zengin Batı ülkesinden yüksek fiyatla bize verilir? Neden
elektrik Kw-saat fiatı bu kadar yüksektir? Niçin dağıtım şirketleri korsan
kaçak kullananların sebep olduğu kayıpları bizim faturamıza yansıtırlar? Niçin
telefon ücreti bu kadar pahalıdır? Örneğin bilinmeyen numaralar servisi için
tahsil edilen 400 bin liralık ücret, haklı bir ücret midir? Eğer 118 numaralı
servisi kullanırsanız; karşınıza çıkan ceberrut ses tonu; sizi azarlar gibi
’evet!, çabuk konuşun!,Yok böyle bir numara kayıtta!’ gibi
cevaplar veriyorsa, siz bu parayı gönülden ödermisiniz? SSK dairelerinde
emeklilik işlemleri kovaladınız mı? SSK hastanelerinde tedavi oldunuz mu? Poliklinik
muayenesi için telefon açıp da, randevu almayı başarabildiniz mi? Tıklım tıklım
giden, vaktinde kalkmayan, zam yapma tehdidi ile halkı korkutan belediye
otobüsleri işletmesinden memnun musunuz? Neyse, bütün bu örnekler kamudan
aldığımız hizmetlerden oluştu; ama ne yapayım, gerçek de böyle değil mi?
Bizim verdiğimiz vergilerin karşılığı bu seviyede bir hizmet mi
olmalı? Batık bankalarda giden paranın; kamu bankalarında geri dönmeyen
kredilerin hesabını sormak sizin hakkınız değilmi? Sizler bu yukarıda
anlattığım konulardan şikayetçi değilmisiniz?
Acaba kaçımız elimize kalem alıp, yaşadığımız aksaklıkları; ilgili
kurumların başına,siyasi partilere, tüm yöneticilerimize, gazetelere, sivil
toplum örgütlerine yazarız? Bu konuların düzeltilmesi için çaba gösteririz? ‘Adam
sende!’, ’Yazacağımda ne olacak!’, ’Başkaları hakkını
aradı da ne oldu sanki!’ gibi argümanların devri geçmiştir artık.
Bu genç, teknoloji kullanmayı seven nesil;örneğin cep telefonundan,
bölgesinin milletvekiline : ‘bakın bizim sesimize kulak vermezseniz,
bir daha ki seçimde avucunuzu yalarsınız!’ mesajı gönderemez mi?
Uygar, zekice yapılan hak isteme yöntemleri; insanları layık oldukları
yüksek standartlara götürecektir inanın. Biraz cesaret...! Şahingöz 2002
TEPKİSİZ
TOPLUM II
Bir önceki yazımızda, toplumun
tepkisiz olduğundan şikayet etmiştik. Sonra eklemek gereği duyduk ki, bu
toplum tepki veriyor ama, yersiz yerde veriyor…!
Bireyler,
anlamsız bir şekilde birbirlerine karşı tepkili. Nedense, sisteme karşı silik
ve ezik olan insanlar, sudan sebeplerle neredeyse birbirlerinin gözünü
oyuyorlar. Karı-koca, ebevyen-çocuk, ev sahibi-kiracı, yönetici- apartman
sakinleri; işyerlerinde üst ile ast, çalışan-bir diğer çalışan; okullarda,
araçlarda, yollarda, çarşıda, pazarda vb.her yerde insanlar birbiri ile
tartışıyorlar, kavga ediyorlar. Hele bazıları edepsizleşiyor, şirretleşiyor.
İnsanlar birbirlerinden o kadar şikayetçi ki, mahkemeler dava dosyalarının
fazlalığından kilitlenmiş, çalışamıyor! Şimdileri, otobüslerde tartışmalara
şahit oluyoruz; ABS frenli bazı otobüslerde cep telefonu kullanmamak
gerekiyor.Ama bazı unutkan vatandaşlar telefonlarını açık bırakmışlar,
telefon çalmış, hele birde konuşmaya başlamışlarsa, diğer yolculardan bir
dayak yemedikleri kalıyor. Otobüslerde, vapurlarda gördüğümüz ezik, mazlum
yurttaşlar, ertesi günü çalıştıkları kamu dairesine döndüklerinde; önlerine
diğer mazlum yurttaşlar geldiğinde, sanki kurt adama dönüşüyorlar! İlaç
kuyruğunda itilip kakılan vatandaş, ’niçin daha uygar bir düzen
kurmuyorsunuz?’ diye Sosyal Yardım Kuruluşuna veya onun bağlı olduğu
Bakanlığa çatacağına, sıradaki bir diğer vatandaşlar ile yer kavgası yapmayı
daha kolay buluyor!. Haydi maçlarda karşı takım taraftarlarına ölesiye
tepkili fanatiklerin davranışlarını, gençliklerine ve eğitimsizliklerine
verelim; ya trafikte bana yanlış hareket yaptın diye inip birbirlerine
hakaret eden, tehdit edenlere ne demeli? İşte benim anlayamadığım ikinci olgu
da bu.
Kendisini birinci dereceden ilgilendiren yaşamsal konularda, duyarsız ve
tepkisiz olan toplum; birey olarak birbirlerine nasıl bu kadar aşırı tepkili
olabiliyor?
Hepimize gereken, birbirimize karşı biraz daha hoşgörülü olmak!! Enerjimizi
daha rasyonel ve faydalı kullanmak gerek!
Şahingöz böyle söyledi!!
Yaptıklarımız,
bundan sonra yapacaklarımızın teminatıdır!
Önümüzdeki seçimde, partimiz
oyunuza; dolayısıyla iktidara taliptir! Bu yolda, basiretli halkımızın
hafızasına güveniyoruz. Gerçi bazıları toplum hafızasının üç aydan öteye
gitmediğini söyleseler de, bizce biz beis yoktur. Dert değildir.
Rakiplerimizin çıkardığı olumsuz söylentiler de bu arada duygusal halkımız
tarafından unutulsun. Kötü mü olur? Zaten gündemi değiştirmek, böylece
kamuoyunun bir önceki olayları unutup yeni konuları konuşmaya başlamasını
sağlamak çok kolaydır. Bakın rakip partilere, hepsi böyle yapmıyor mu?
Partimiz seçimlerden birinci sırada çıkacaktır! Sonra biz sayın liderimizin
karizmasına ve halkımızın kendisine olan sevgisine güveniyoruz. Halkımız onun
her bir tavrına ve yakışıklılığına bayılmaktadır. Saçının rengine, sesinin
tonuna, gözlerine hayrandır. Hele o kavgacılığı yok mu? Kürsüde yumruğunu
sıkıp bağırdığı zaman, bütün o kararsız seçmen kitlesi gelip bize oy
verecektir
Hem bekleyin, asıl bombamız kısa süre içinde geliyor! Sizlere ne vaatlerde
bulunacağız daha! Bu vaatler yerine getirilebilir mi? Bunu sorgulayan, bilin
ki abesle iştigal etmiştir. Çünkü halkımız bunların realize edilebilirliğini
merak etmemektedir!! Kulağına hoş gelen bu tür vaatler, seçimin olmazsa
olmazıdır.
Bizim seçmenimiz aynen daha önceki seçimde olduğu gibi, yine gelip bize oy
verecektir. Nereden mi biliyoruz; çünkü onların babası da bizim partimize oy
verirdi de ondan!
Biliyor musunuz? Rakip partiler bizimle Milliyetçilik konusunda yarışa
girmiş! Sakın kanmayın; bu ülkenin en milliyetçi, vatanseveri bizizdir! Kimse
bizden daha milliyetçi olamaz. Bu konuda kimseye laf söyletmeyiz.
Gerçi, iktidara gelince; IMF’ ye, Dünya Bankasına verilmiş sözler
yüzünden, onların bize empoze ettiği ekonomi politikalarını uygulamak zorunda
kalabiliriz. Ama bu durum bizim en milliyetçi olmamızı etkilemez! AB
ortaklığı konusunda bizden Kıbrıs konusunda taviz istendiğinde, zenginler
kulübüne mutlak üye olmak isteyen içteki güç odaklarının ve durumların
farkında olan kamuoyunun baskısı ile anlaşmaya razı olmak zorunda kalırsak;
bilinir ki, bu durum bizim en milliyetçi olmak durumumuzu etkilemeyecektir. Ekonomik
olarak bağımlı olduğumuz büyük stratejik ortağımız, Ortadoğu’da siyasi
coğrafyayı kendi istediği gibi şekillendirmek isterken, bizim aktif olarak
desteğimizi isteyecektir. Karşı mı çıkacağız? Mümkün mü? Bu durumlar da en
milliyetçi olmamızı etkilemez!
Bütün partilerin içinde dinine en bağlı, en dindar parti biziz. Laf aramızda
kalsın; bize oy vermeyen zındıktır!
Sonra partilerin içinde en halkçı olan da biziz. İşçimiz, köylümüz,
memurumuz, ev kadınımız, esnafımız, emeklimiz; hepsi bizim gözümüzde eşittir.
Ama partilimiz, doğaldır ki; biraz daha eşittir..!!
Bugünlerde bazı yeni yetme rakiplerimiz ortaya çıkmış, vatandaşın yeni yüzler
görmek istediğini öne sürmektedirler. Böyle düşünenler, nasıl da
yanılmaktadırlar! Bizim halkımızın değişiklikleri sevmediğini herkes
bilmektedir! Hem bizdeki engin devlet tecrübesi kimselerde yoktur. Bizim
yönetici kadrolarımız; ta a Endurun’ dan yetişmedir. Dünkü çocuklar,
bizimle nasıl rekabet edebilirler?
Bütün bu söylediklerimizden kafanız mı karıştı? Hiç sorun değil!.Siz bize
lazımsınız!. Sizin yeriniz bizim yanımızdır. Partimiz bütün kafası karışık
olanları kucaklamaya hazırdır! Seçim sonrası sabahı,‘Mcuk!’
Şahingöz Ağustos 2002
Seçmenlerimizde
Kusur Yok mu Sanki?
Hep partilerden, politikacılardan şikayetimiz ve beklentilerimiz olacak
değil ya! Dikkatimizden kaçmaması gereken bir nokta daha var! Aydınlarımız ve
farkında olanlarımız; hep siyasilerden bir şeyler beklemişlerdir. Hep
siyasiler eleştirilmiştir, nedense!Ammaa, siyasiler de bu toplumun içinden
çıkmıyor mu? Toplum ne ise, politikacı da o değil midir?Politikacının
doğasında nabza göre şerbet vermek vardır. Demek ki o boş, gerçekleşmeyecek
vaatleri, halkın kendisi söyletmektedir! Tutulamayacağını bile bile, sırf
hoşlarına gittiği için siyasileri belli yollara kanalize etmektedirler. Belki
de, salt halkın beklentileri böyle olduğu, için siyasiler böyle olmasınlar?
Sanki, bir kısım politikacılar kötü de; seçmen vatandaş ‘sütten
çıkmış kaşık’ kadar, temiz mi yani! Bizler, vatandaşlar; asıl kusurlu
olan biz değil miyiz? Yolsuzluklardan, kötü yönetimden şikayet eden, ama her
şeyi en fazla bir ay süre içinde unutup giden, bizler değil miyiz? Gazete
dergi okumayan, bunun yerine TV’ de sadece Televole programları izleyen
biz seçmenler değil miyiz? Haberleri takip etmeden, okumadan, hiçbir ciddi
konuya yoğunlaşmadan; bizim nasıl sağlıklı dünya görüşümüz oluşacak ki? Sonra
oyumuzu satan biz değil miyiz? Biz değil miyiz ürettiğimiz tarım ürününe en
çok taban fiyatı önerenlere oy veren? Seçmen değil midir, iş vaadi karşılığı;
bir ömür boyu her şart altında dahi, oyunu belli partiye veren? Seçmen değil
midir, oy vereceği politikacıyı seçerken, rasyonel olan hiçbir düşünceyi
aklına getiremeyen? Kim daha kavgacı, kim daha güzel, kim daha yakışıklı;
oyumuzu ona vermez miyiz? Ne zaman duygusallığı bırakıp, akılcı
olabilmişizdir?
Siyasi amaçları için din unsurunu kullanmaktan çekinmeyen politikacıyı kim
öne itmiştir acaba? Etnik ayrımcılık yapan parti, kendiliğinden ortaya
çıkmamıştır herhalde? Birileri illa da kendi etnik kökeninden birilerine oy
vermek istediklerinden; partililer de, böyle toplum için zararlı bir
ayrımcılık yaratan yola girmiş olmasınlar?
Fikrimiz ile zikrimiz,aynen şöyledir: - Hakkında yolsuzluk söylentileri
filan varmış; ama doğrusuya, adam iyi çalışıyor! - Adam şapkasını koysa,
ona bile oy veririm! - Enişte, bizim ilçemizi vilayet yap! - Falanca
partiye ve liderine, sinir oluyorum! - Bu seçimde bizim ağa,bizim
şeyh hangi parti ile anlaşmış ise; biz aşiret olarak oyumuzu toplu olarak o
partiye veririk!! - Biliyor musun! Filanca parti, Kuran kurslarını
kapatacakmış! - Geçen seçimde uyanık olup gecekonduyu yapmıştım,
bu seçimde de bir kat çıkacağım artık! - Biliyor musun? Falanca
politikacının karısı yabancıymış! Filanca politikacının soyu, bilmem nerden
geliyormuş!
Aydınlar politikacıları basiretsiz diye eleştirdiler. Peki seçmen çok mu
basiret sahibi? Elde olan bu! Acaba boşa mı kürek çekiyoruz?
Şahingöz Ağustos 2002
FEODALİTE DEMOKRASİYİ SÖMÜRÜYOR!
Yeniden seçim ortamına girdiğimiz
bugünlerde, Televoleci medyanın TV ekranlarını her zamanki gibi;
feodal
yapıyı ve onun insan yaşamlarında ortaya çıkardığı, şiddet, acımasızlık,
sevgisizlik, cehalet, hoşgörüsüzlük, sömürü gibi Ortaçağ’dan kalma
alışkanlıkları yansıtan dizilerle doldurduğunu, görüyor olmalısınız... Ama
ne yazık ki kötülükleri örnek göstereceğine, neredeyse bu yaşam tarzlarını
seyirci gözünde yücelten ve yanlış mesaj veren diziler bunlar!
Ağalık düzeni veya ümmetçi toplumun kalıntıları ise; ne yazık ki, yurdumuzun
bazı yörelerinde gerçekten varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Bu düzen
TV’lerdeki gibi üzeride kalın çizgilerle olmasa da, varlığını
sürdürüyor.
Bu
toplumun insanları ile konuştuğunuzda, onların politikayla ne kadar aşırı
derecede ilgili olduğunu görüp, şaşırıyorsunuz.
Biraz
konuşunca bu ilginin kuvvetli bir politik bilinç ve birikimden değil de,
başka nedenlerden kaynaklandığını anlıyorsunuz.
Gerçek
olan şu ki, aşiret toplumu, demokratik sistemi kendi çıkarı için kullanmayı,
sömürmeyi, bundan çıkar sağlamayı, çok çabuk öğrenmiş!
Ve,
memleket ne zaman bir seçim ortamına girse;
bu
yörelerdeki aşiretlerin veya tarikatların siyaset ile iç içe olmalarına ve
siyasi partilerle çıkar ilişkileri geliştirmekteki beceriliklerine şahit
oluyoruz.! Henüz birey olamamış aşiret üyeleri seçimlerde oylarını; özgür
irade, vicdanları ve rasyonel düşünce yetileri ile değil de;
ağa-şeyh-şıh
kimi işaret ediyorsa, o yönde kullandıklarından; bu durum doğal olarak bir;
iş, koruculuk, ihale kapmak, adaylık, yatırım, hizmet vs. türden çıkarlar
sağlamak yönünde pazarlıklara varıyor. İşte bu durum toplum ahlakına, modern
hukuka uygun değildir!.. Demokrasinin yozlaştırılmasıdır!. Toplumun genelinin
zararınadır. Bu nedenle modern devlet, özgür toplum; bu ilkel uygulamaya bir
dur demelidir!
Özgürce kullanılmayan oy, oy değildir!
Yakın geçmişteki
şeçimler esnasında şahit olduklarımız, bana bunları düşündürttü.
Korkarım ki, bir sonraki seçimde de, ondan daha sonraki
seçimde de ortam yine böyle olacak. Bu yazı güncelliğini koruyacak.!
N.A.R.O. ‘ cu Gençler, Helal Olsun Size!
Bir süreden beri büyük şehir
duvarlarında, NARO imzalı slogan çiziktirmeler görülüyor. İnsanların da
merakını uyandırdığı için, bu konuda gazetelerde yazılar da çıkmaya başladı.
Açılımı Nuri Alço Revival Organization, yani Nuri Alço Kurtuluş Organizasyonu
anlamına geliyor. Hatırlayacağınız gibi, Nuri Alço geçmiş yıllarda Türk
filmlerinde kötü adam rollerine çıkardı. Oynadığı roller hep aynı
profildeydi; kurbanı olan saf genç kızlara uyku ilacı vererek iffetlerini
alır, onları kötü yola düşürmeye çalışırdı. Türk filmlerinin naifliğine
koşut, salt kötülüğü temsil ederdi. Gazetelerden okuduğumuz kadarıyla, eski
aktör bunca yıl sonra tekrar gündeme gelmesine bir anlam veremiyormuş; bu yazıları
yazanlara, web sitesi açanlara tepkiliymiş! ‘Bütün bunlar film icabı
idi; ben aslında şu kadar iyi bir insanım, duygusalım’ filan diyormuş!
İyi de, anlamayan sadece o mu? Gazetelerde olaya doğru tespit koyana
rastlamadım henüz! Absürd ve anlamsız olarak algılamışlar!
Gerçek ise bambaşka. Bu yazıları duvarlara yazan gençler; toplumun
duyarsızlığını, baskı uygulayan donuk otoriteyi, siyasal boşluğu, kötülüğü,
çıkarcılığı, kuralsızlığı, kentsel yaşamın bozulmasını, sevgisizliği protesto
ediyorlar. Onların silahı bu alaycılık! Şimdi şu sloganlara tekrar bir
bakın, haklı değil miyim:
-Nuri Alço, ilim irfan paratoneri -Kozmik bilinç alço -Başbakan Nuri Alço -Nuri
Alço sever! -Nuri Alço eğitim gönüllüsü! -Nuri Alço, o bir kent aşığı! -Nuri
Alço, Mavlana(!) gibi
Gençler zeki!. Yaşam alanlarını daraltan toplumun geneline karşı, ince bir
ironi ile kendilerini ifade ediyorlar. Yaptıkları bu eleştiriyi
kavrayamayanlarla eğleniyorlar!
Bu gençleri çok seviyorum.
Şahingöz - Ocak 2003
Ek Not: Gençler aynı zamanda entellektüel de! Şu yazıya bakın: 'N.A.
Kıymetliss!!' (Yüzüklerin Efendisinde, Gollum'un Frodo'ya hitabına gönderme
yapılıyor!... Bayıldım buna!)
Sizin de,
İmdaat diye bağırasınız gelmiyor mu? (1)
Kışın uzantısı
karanlık kasvetli günlere yakışır haberler okuyoruz basında. Gerçi bu
haberler henüz gerçekleşmiş olmamakla birlikte,yakın gelecekte gerçekleşmesi
yüksek olasılıkta olduğundan; sıkıntısı benim yüreğime şimdiden
düştü,sizlerle paylaşayım dedim. Ne yazık ki bilgi bazen mutsuzluk ve acı
verir bilirsiniz. Cahil kişilerin çok kolay mutlu olmalarının sebebi budur.
Ama izedebiyat
okuyucusu aydındır, tercihini çoktan bilgiden yana yapmıştır.! Bu nedenle
sizinle paylaşmakta beis yoktur. Bu haberler bir süredir alçak düzeyde
medyada yer alıyordu.Ama daha önceki yazımda vurguladığım gibi geç algılayan
toplum olduğumuzdan,henüz ‘yandım aman! sesleri gelmedi.Toplum henüz
başına ne geleceğinin farkında değil! Ama Şahingöz endişeli...
Bir süre sonra
bugünkü mali durumumuzu bile arayacağımızın farkında? Yok, öyle kriz
kahinliği falan yapmayacağım.Sadece birileri cüzdanınızı biraz daha
boşaltmayı planlıyor, ona göre! Biliyorsunuz,Maliye yeni bir vergi tasarısı
hazırlıyor. Müjdeler olsun ki, yakında nurtopu gibi yeni bir vergimiz
olacak.ÖTV ! Özel tüketim vergisi cebinizdeki son kırıntıları toplamak için
bire bir. Çünkü bu vergiyi KDV ile birlikte katlamalı olarak ödeyeceksiniz.
Yani verginin vergisini ödeyeceksiniz! Hani nasıl şu anda akaryakıt ve
doğalgazda rafineri çıkış fiyarına önce ATV(akaryakıt tüketim vergisi)
koyuyorlar; sonra da bunun üzerine KDV bindiriyorlar ya, işte onun gibi! Bu
işin hukuka,Anayasaya uygunluğu nedir? Ben bilemiyorum ama basit mantıkla
bana bu uygulama haksız geliyor. İşte yakıt örneğindeki gibi, verginin
vergisini tahsil etmek eylemi, ÖTV ile iyice yaygınlaşacak! Hayırlı olsun
vatana millete!
İkinci müjdeli olay ise, kışın doğalgaz giderlerinden canı yanmış olanları
daha çok ilgilendiriyor. Bildiğiniz gibi ödediğimiz fatura bedelinin içinde,
maddi olarak kullandığımız gazın bedeli dışındaki bazı fasıllarda, gizli
olarak bize yansıtılan giderler var; pahalı ihalelerin,gereksiz promosyon ve
reklam giderlerinin(*2),eş-dost-yandaş kayırmasının giderleri gibi. Bunlara
şimdi yeni bir kalem eklenecek ki sormayın gitsin! Artık sorumlusu kimse;
Botaş veya Bakanlık, oturmuşlar diğer bazı ülkelerle, tüketeceğimizden daha
fazla doğal gaz satınalma anlaşmaları yapmışlar. Eğer taahhüt ettikleri
miktarda doğal gaz satınalınmaz ise, anlaşma gereği bu ülkelere 500 milyon $
tazminat ödenecekmiş. Gerek krizin etkisiyle küçülen ekonomi, duran
yatırımlar, doğal gaz pahalı olduğu için tüketicinin kullanımını kısması
sonucu söz verilen miktarda doğalgazın satınalınması olanağı yokmuş!
Düşününüz,sizler hangi şartlarda ve hangi tutarlarda tasarruf yaparken,
birileri dehşetli büyüklükte parayı tazminat olarak ödeyecek.Veya gazı alıp,
kullanım fazlasını boşa yakacak.Eh şan olsun! Nasılsa tüketici bunu da öder!
Siz bu tazminatı; yanlış planlama yapanların ve böyle ağır yaptırımlara imza
atan yöneticilerin mi ödeyeceğini zannetmiştiniz? Durun daha bitmedi.Bu arada
Botaş genel müdürü yaz(!)aylarına doğru doğal gaz fiyatlarında indirim
yapacaklarını,isteyenin artık rahatça tüketip ısınabileceğini(!) müjdeledi. Böyle
dalga geçilmesine basın tepki verince, ertesi gün güya düzelttiler.’
Yaz aylarında
doğalgazın soğutma amacıyla da kullanılabileceğini’ beyan etti,
kurumdan birileri. Yerseniz!Sanki doğalgazla soğutmanın yaygın bir
teknolojisi ve kullanımı varmış gibi! Bakalım daha neler olacak!
Şahingöz 17/04/2002
Ek Notlar: (*1) Bir Dost mesaj attı. Başlığa takılmış. Diyorki benim
bildiğim Şahingöz böyle konuşmaz! Şöyle der: U..n yuh olsun be! (Bayanlar
affınıza sığınırım, ben yine kabalaşmayacağım ama dostum böyle söylüyor!) (*2)
27 Nisan 2002 tarihli gazetelerden: İstanbul Belediyesinin firması Kiptaş;
geçmişe özlem duyanlar için 'Osmanlıda Sosyal Yapı ve İstanbul' isimli bir
Osmanlıca dilinde bir kitap için 110 milyar lira harcadı!
29 Nisan 2002 tarihli gazeteler:Belediye daha önce kendi kuruluşu İston'un
döşediği kaldırımları söküp yeniden yapmak içintrilyonluk yatırım planlıyor!
(Yorum yok!. )(*3) Doğal gaz konusunda yukarıda yazılanlar güncelliğini
kaybetmiş ve enerji konusunda büyük skandallar kamuoyunu sarsmış olsa da,
endişelerimizin haklı olduğunu ortaya koyması açısından, bu makale kitapta
olduğu gibi bırakılmıştır.
Türk’ler niçin sorunlarını ortaya koyup, çözüm üretemesin ki?
Bazı bazı öylesine abuk subuk uygulamalarla karşılaşırız ki, şaşırırız! Neden
böylesine vatandaşa eziyet veren anlamsız uygulama yürürlüğe konulmuştur?
Bu
insanların bu kadar yorulmasına gerek var mıydı?
Neden
birisi çıkıp ta, bir kolaylık düşünemez? diye düşünürüz... Özellikle resmi
dairelerde bir işiniz olduğunda, bir sürü zorlukla ve eziyetle karşılaşmanız
olasıdır. Bunların çoğu anlamsız, sırf devletin vatandaşına güvensizliğinden
ötürü yaratılmış kuyruk, bekleme ve kahır ile dolu uygulamalardır. Örneğin
bir belgeye mi ihtiyacınız var, sizden kırk yerden imza talep ederler, kapı
kapı dolaşır, imza rapor alırsınız. Ne yazık ki sistem; vatandaşa hizmet için
değil de, sanki vatandaş köleymiş gibi davranır.Vatandaşını bin bir türlü
kırtasiyenin, bürokratik uygulamanın içinde ezer. Bu keyfi gibi gözüken
uygulamalar, ancak kamuoyuna mal olduğu zaman, yeterince tepki bulduğu zaman
çözümlenir. Hatırlayın Bağ-Kur emeklilerinden sağ olduklarına dair belge
istenmişti de, ancak bazı emekliler kuyruklarda hayatını kaybedince,
yöneticilerin dikkati çekilmiş ve bu zorba uygulamaya esneklik getirilmişti.
Söz Bağ-Kur’dan açılmışken, bir başka eziyet uygulamasından bahsetmeden
geçmemeliyim. Bir yakınım, emeklilik başvurusunda bulunmak üzere,
Sirkeci’deki Bağ_Kur şubesine başvuruyor.Kendisine başvuru formunun
kalmadığını, gidip Şişli’deki şubeden form alıp gelmesini söylüyor
görevli. Yakınım arkalarda form dolduran insanlar görüyor, formu nereden
aldıklarını soruyor. ‘Şu kontuardan aldım’ diye cevap alınca;
gidip o kontuara başvuruyor ve formu tedarik ediyor. Peki bir önce
başvurduğu kontuardaki memur, neden yok diyerek insanlara işkence etmektedir
ki? Bu kötülük değilmidir? Dostum yine işlemlerini takip ederken, Esnaf
odasından kayıdı silinmiştir belgesi de alıp getirmesi isteniyor. ‘Ama
ben esnaf değilim,Ticaret odasına kayıtlıyım’ diye ikaz etmesine
rağmen, görevli talebinde ısrar ediyor. Esnaf odası görevlileri ise
‘böyle bir belge vermelerinin söz konusu olmadığını, sosyal güvenlik
kuruluşundaki bazı görevlilerin nedense ticaret erbabını kendilerini gönderme
yanlışını ısrarla yaptıklarını’ söylüyor. Yakınım boş yere oralara gönderilmiş
olmasına üzülüyor!
Her yerde o kadar çok sayıda, uygar toplumlarda olmayacak, vatandaşların
temel haklarına aykırı uygulama vardır ki, şaşmamak elde değildir. Ne yazık
ki halkımız yaşadığı zorlukları ifade edememektedir!. Durumların farkında değildir.
Yaşadıklarını kıyaslama yapabileceği daha olumlu uygulamalar görmemiş
olduğundan belki, durumu ile ilgili tespitler yapamamaktadır! Doğru tepki
vermeyi bilmezler! Sırada, kuyruklarda ömür tüketirken, söylenir ve şikayet
ederler!. Yakınanlara: ‘Neden bu durumun düzeltilmesi için gerekli
şikayette bulunmuyorsun? Niçin iki satır yazı ile dilekçe vermiyorsun? Niçin
bir sivil toplum örgütü ile dayanışma yapmıyorsun?’ diye sorarsınız. ’Aman
sende! Ben mi uğraşacağım? Varsın başkaları uğraşsın’ der. Durum böyle
olunca; hiçbir şey düzelmeden, öylesine sürer gider. Çember bir türlü
kırılmaz. Peki, bu memleketin aydınları bu aksaklıkları niçin dile
getirmezler? Her gün, ‘Türkiye’yi kurtaracak’ ölçüde önemli
konularda yazılmaz ki! Ne olur aksaklıkları küçükten başlayarak, tek tek;
çözüm üretmesi gerekenlerin önüne koysalar?
Bir de eziyet, sadece kamu daireleri kapısında mı? Kendisini devlet dairesi
gibi gören işletmeler yok mu? Geçen gün bir vekaletname çıkartmak gibi bir
noter işim oldu. Katip, evrağı hazırladıktan sonra benden nüfus kağıdımı
aldı. Sonra aynı bir devlet dairesindeki memur edasıyla; ‘Gidin, arka
caddedeki fotokopiciden nüfus kağıdının arkalı önlü fotokopisini
çıkarın’ diye, buyurdu! Hayret! Siz bedeli karşılığı bir evrak
hazırlatmak için oradasınız, sonra sizi fotokopi çekin diye oraya buraya
yollayacaklar! Bu uygulamanın yanlış olduğunu söyledim. ‘Noter
müşterinin kimliğinin fotokopisinin çekilmesine müsaade etmiyor’ dedi. ‘Müşterinin
gitmesini peki noter uygun görüyor mu?’diye sordum. ‘Ben mi gideyim!
‘diye terslendi; nemrut olmaya özellikle gayret gösteren görevli. Bende
kızdım, işimi orada yaptırmaktan vazgeçtim. Bir başka notere gittim, birde ne
görsem! Orada da aynı uygulama! Ama neyse, orada hazır bekleyen bir
fotokopici elemanı vardı da, müşterilerin fotokopilerini yakınlarda bir yerde
çekip getiriyordu. Para verip, karşılığında hizmet aldığınız bir yerde, sizin
aldığınız hizmeti bir bütün olarak almak doğal bir beklentinizdir. Peki
öyleyse, noterlerdeki bu keyfi uygulamanın mantığı ne olmaktadır? Yaptıkları
işin karşılığı hiç de ufak miktar değildir. Ne olur bunu müşteriye
yansıtmasalar? Veya ne olur bedeli karşılığı, gerekli fotokopiyi çekseler? Bu
yaptıkları bir eziyet değil midir? Siz notere giderken, ne için fotokopi
gerekebileceğini düşünmek zorunda mısınız? İşte bütün bu soruların yanı sıra,
tekrar aynı soruyu yineleyeceğim: Her gün on binlerce kişi noterlerde iş
yaptırır, birileri çıkar da; ’Bu uygulama nedir?’ diye sormaz? İşte
ben buna şaşarım.
Bu ve bunun gibi, binlerce abukluk yaşıyoruz günlük yaşamda. Ama madem
vatandaş sorunu ortaya koyamıyor, yönetici çözüm üretmiyor: Ne olur anlı
şanlı köşe yazarlarımız bu konuları da dile getirseler de, birilerinin
dikkatleri çekilse? Yoksa onlar halkın yaşadıkları çok zorluktan muaf’
mıdırlar? Onların böyle sıradan işleri olmaz mı? Onlar SSK kliniklerinden
randevu almak için çabalamazlar mı? İlaç kuyruklarına girmezler mi? Sorunlar
çoktur! Ama sorunları tespit edip ortaya koyanlar ve sorunları çözmeye
istekli veya muktedir kişiler yoktur galiba! Şahingöz, Eylül 2002
SSK’da Sağlık Hizmeti İşkencesi
Türkiye’de bazı sistemler vardır ki, neredeyse halkımıza eziyet için
mevcut olduğunu düşünmemek elde değildir. Sosyal Sigortalar Kurumunun vermeye
çalıştığı sağlık hizmeti de bunlardan birisidir. Diğer sosyal güvenlik
kuruluşlarının sağladığı sağlıkhizmeti SSK ile karşılaştırılınca, aradaki
fark neredeyse Türkiye ile ABD kurumları arasındaki fark kadar olmalıdır.
Eşitlik yoktur.
Özellikle bürokrasi kendisini, ayrıcalıklar verdiği Emekli Sandığı
hizmeti ile sağlama almıştır.SSK lı vatandaş, sanki başka ülkenin insanı
gibi ihmal edilmiştir. Sistem tıkanmıştır!... İnsanlara neredeyse gelmesinler
diye zorluklar çıkarılmakta; hastanelere, polikliniklere yolu düşenler, kahır
çekmektedirler. Sizlere geçtiğimiz günlerde yaşamış olduklarımı aktarayım. Belki,
merhametli ve halkına hizmet etmeyi amaç edinmiş siyasilerimizden bazıları
okur da,bu konuda daha iyiye doğru bir çaba gösterirler.
RANDEVU ALMAK KOLAY MI? Hafta başında boğazlarımdaki yanma ve öksürükle
birlikte bir burun akıntısı şikayetiyle, SSK Şişli polikliniğinden randevu
almak üzere telefon çevirdim. O gün telefon hep meşguldü. Ondan sonraki
günler telefonu düşürebilsem bile nedense hep kontenjan dolmuş oldu. Ancak
Perşembe günü randevuyu alabildim.Bu arada artık hastalık iyice yerleşmiş ve
cerahatli bir akıntı başlamıştı.
KLİNİK KAPISINDA BEKLEYİŞ! Cuma günü eşimin bütün eleştirisine rağmen SSK
dispanserine gitmek üzere yola çıktım. Güya kendi kendime; bu hizmeti
almanın, herkes kadar benim de hakkım olduğunu, kalabalıkların yarattığı
zorluklar olsa da, SSK’da kendimi muayene ettirmem gerektiğini telkin
ediyordum. Sağlık güvenliği, Anayasal bir hak değilmiydi? Sonuçta güçlükler
yaşayabilir olsam da, neden özel doktora gidecek ve ilacımı eczaneden
alacaktım ki? Bunca yıldır prim ödememiş miydim? Bana verilen saatten az
önce, ilaç kuyruğunda bekleyen yüzlerce kişinin arasından zorlukla geçip, KBB
polikliniğinin kapısına vardım. İnsanlar kapalı kapının arkasında
bekleşiyorlardı. Sordum, ‘doktor yok’ dediler. Bir süre sonra
sağlık memuru kapıyı açtı. Sağlık cüzdanımı ve kimliğimi verdim.Sıraya koydu.
‘Doktor ne zaman gelir’ diye sordum. ‘Kontrol aletlerini
sterilize edeceğim, ondan sonra gelecek’ dedi. Adam kapıyı kapadıktan
sonra diğer bekleyenlerden birisi ‘hikaye!’ dedi. Bekledik.Yarım
saat geçti.Gelen giden yok. Kendimi dışarı attım.Yarım saat dışarıda
oyalandım. Döndüğümde henüz doktor dönmemişti. Sağlık memuru hala yeni
gelenlere aletleri sterilize edeceğini söylüyordu! En yoğun çalışma olması
gereken saatti, doktor nerede kalmıştı? Sağlık memuru bu arada sabah çok
erken saatte muayene olmuşta, ancak ilacını alıp gelebilmiş olanlara,
ilaçlarını ne zaman kaçar adet alması gerektiğini söylüyordu.Eh doktor
yerinde olmayınca, boşluğu birisi dolduracaktı işte!
Grafi istenmiş olan birisi geldi kapıya; ‘Bu çekimi SSK yapmıyormuş,
beni özele yolluyorlar’ diye yakındı. Memur onun işini de halletti:
‘Şu kliniğe git, onlara Dr. Selçuk Beyin selamını ilet, senden az ücret
alsınlar!’ tavsiyesinde bulundu! Benim randevu saatimi 1 saat 10 dakika
geçmişti ki; artık karnemi isteyip gitmeye karar vermişken, bir azametle
doktor geldi de, beni içeri aldılar.
KÜSTAHLIK, KÖTÜLÜKTÜR! Oturdum, şikayetimi sordu. Ağzımı açmamı istedi,
dilime basarak boğazıma baktı. Toplam
on saniye! Ne başka bir şey sordu, ne sırtımı dinledi. Reçete yazmaya
koyuldu. Bir burun açıcı dekonjestan tablet ve boğaz spreyi yazdı. Ben boğaz
ve burun akıntılarım artık yeşil cerahate döndüğü için daha etkili ilaçlar
bekliyordum. ‘Antibiyotik de yazabilir misiniz?’ diye rica ettim.
Bana ne cevap verdi tahmin edemezsiniz: ‘Siz doktor musunuz?’
dedi küstahça. Ben ondan yaşça, eğitim ve tecrübe olarak daha aşağı da
değildim. Ne kadar saygısızdı? Ama görgüm, ona hak ettiği cevabı vermeme
engel oldu, teşekkür edip çıktım. Pişmanlık, üzüntü, kızgınlık!!... Bunları
hak edecek ne yapmıştık ki?
SONUÇ - SSK hastanelerinde ve kliniklerinde sağlık hizmetleri
aksamaktadır.- Bu kliniklerden faydalanma durumunda olan
halkımızın çoğunluğu ise; durumundan memnun olmamakla birlikte, kendini ifade
edebilme istek ve yeteneğinden yoksundur. Benim yukarıda anlattığımdan çok
daha ağır şartların yaşandığından şüphe yoktur! - Bazı genç
doktorlar işine ve hastalarına saygı göstermeyi bilmemektedir. Özellikle SSK kliniklerinde
karşınıza bu yapıda insanların çıkabileceğini göz önünde bulundurmanızda
fayda vardır.- Sinirleriniz sağlam değilse ( mümkün olduğunca ve cüzdanınız
elverdiğince), SSK’dan hizmet almanızı ne yazık ki öneremiyorum.
Şahingöz 2002
Not: Bu makalenin yazıldığı tarihten bu yana, SSK
‘lı hastaların Devlet Hastanelerinde ve Sağlık Ocaklarında tedavi
edilmesi gibi olumlu bazı gelişmeler olmuşsa da, bu kez de oralarda yazılan
reçeteleri yaptırmak için tekrar SSK’da ilaç kuyruklarına geri dönmek
gibi bir işkence devam etmektedir. Hükümetin bu sorunu da çözmesini
beklemekteyiz. (Şahingöz 2004)
Nereden çıktı bu Beyaz Türk’ler, Zenci Türk’ler!
Bir süreden beridir dünyaya din penceresinden bakan bir kesimin ağzında
‘beyaz Türkler’ lafı dolaşıyordu da, aldırmıyorduk. Ama aynı
deyimi Sayın Başbakanın da etmiş olduğunu işitince yadırgadık doğrusu. Meğerse
başbakan bir ara Washington’dayken gazetecilere kendisininde
‘zenci Türk’lerden olduğunu söylemişmiş! Yadırgadık, çünkü
başbakanımızın herhangi bir kompleks taşımasının yüzeye çıkması; ileride yol
açabileceği sonuçlar açısından bizi endişelendirdi. Bu olası sonuçların
içinde ayrımcılık olabilir ki, bu durum karşıt grup olarak algılanan beyaz
Türk olduğu düşünülen kesimleri hedef alabilir.!
Bu ‘beyaz Türkler’ meselesine bir açıklık getirelim. Bu deyim
bazı köşe yazarları tarafından; daha çok kentsoylu, iyi eğitimli, vasıflı ve
dünyayı
aynı uygar refah toplumlarındaki benzerleri gibi algılayan bir kesim için
kullanılmıştı. Ama belli bir sınıfı ifade etmekten çok; kırsal kesimden
büyükşehire göç etmiş, gelmiş olduğu kentle büyük uyumsuzluklar yaşayan,
yabancılaşma olgusu içinde, feodal törelerini kentte’de sürdürmeye
çalışan, çok kalabalık bir kesimin kentsoylu kesim üzerindeki baskısına antitez
olarak ve bütün bir Türk toplumunun bu şekilde algılanmasına karşı bir tepki
olarak kullanılmıştı. Dünya ile aynı dili konuşan Türk’ler de var
deniyordu. Bu bir ayrımcılık değildi bence! Şehir kökenlilerin, şehirli
yaşamlara karşı direnen çoğunluğa karşı kendi görgülerine ve değerlerine
sahip çıkarak direnmesini, kendilerini onlara benzetme kolaylığına
gitmemelerini öneren bir tanımlamaydı. Kesinlikle bir sınıf ayırımı işareti
değildi. Yaygın kuralsızlıkdan; uçsuz bucaksız varoşlarda, sıvasız
badanasız, çatısız, prizli evlerle kuşatılmaktan ( bazı evlerin kapılarında
Mersedes otomobiller varken, o evlerde oturan kadınların kollarında sıra sıra
bilezikler varken, evlerin bu harap durumunun sırf yoksulluktan olduğunu
düşünmek yanlış olurdu!); şehri çevreleyen ormanların ve hazine arazilerinin
yağmalanarak önce gecekondu, sonra apartman dikilmesine, böylece plansız,
çirkin, alt yapısı noksan bir yapılaşmayla çevrelenmesinden; buralarda
karşılığını vermeden edinilen mülklerin genelde toplumun fırsat eşitliği dengesini
bozuyor olmasının farkedilmesinden( bir ömür boyu ücretli çalışma karşılığı
ele geçen kıdem tazminatının bir ufak daire satın almaya bile yetmemesine
karşın, iki seçim periyodunda gecekonduların çok katlı binalara dönüşerek
sahiplerine ciddi rant getirmesi kasıt ediliyor!); kaçak kullanılan elektrik
ve su paylarının, borcunu düzenli ödeyen bir kesimin faturasına yansıtılıyor
olmasından; tabiatın bir düşman gibi görülüp katledilmesinden; otobüslerde
ayakları iki yana açıp oturulmasından; yol vermeme alışkanlığından; kutlama
diye havaya silah sıkılmasından; balkonlardan devamlı halı silkelenmesinden;
sıraya girmesi ikaz edilince veya hakkına razı olması gerektiği söylenince:
karşı tarafın ‘ne olmuş yani!’ diye cevaplamasından; bilgiye burun
kıvırılmasından; çağdaş bir yaşamla uyuşmayan alışkanlık ve zihniyetlerin
töre diye sahiplenilmesinden; taassuptan; yönetimin zaten kıt olan kaynakları
oy beklentisi nedeniyle, kalabalık yığınların kullanımına sunmasından;
böylece bir türlü gerekli ait yatırımını sağlayamamış kentin kocaman bir köye
dönüşmesinden vs. vs., bir sürü düzensizlik, aksaklık, davranış bozukluğu,
görgü noksanlığı ve vurdumduymazlık karşısında, ortaya sunulan bir örnekti. ‘Böyle
vatandaş da var!’deniyordu. Ayrımcılık değildi!
Toplum bilimciler diyor ki: kırsal kesimden göçenlerin şehirlileşmesi, ancak
3. nesilde gerçekleşebilmektedir. Demek ki, Türkiye gibi sanayileşen ve
biteviye iç göç yaşayan bir ülkede bu olay hiç bitmeyecektir. Bir kesim
şehirlileşmesini tamamlarken, arkadan gelenler bu sürece daha yeni başlıyor
olacaktır. Çelişkiler, uyumsuzluklar devam edecektir, ne yazık ki. Hem
sonra şehirli olmamak bir kusur değildir ki! Bu bir süreçtir. Orta
Avrupa’nın refah toplumları olayı endüstri devriminin başında iki yüz
yıl önce yaşayıp, örnek kentli görgüsünü kazanmışlar ve düzeni kurmuşlardı. Bizim
daha hayli yolumuz vardır!
Konunun özüne gelirsek, ‘beyaz Türkler’ diye bir kesim
Türkiye’de gerçekte mevcut değildir. (Laila ve Papermoon gibi pahalı
gece klüplerinin müdavimleri beyaz Türk değil, paralı Türk’lerdendir. )
Bu deyim; göç olgusu yaşamış yığınlar, azınlıkta kalanları kendisine
benzetmesin diye örnek olarak sunulmaya çalışılmış bir benzetmedir. Sayın
Erdoğan’ın, gerek bu açılardan, gerekse Başbakanlık gibi yüce bir
görevi yapıyor olmasından dolayı, ‘zenci Türk ‘ olmak gibi bir
lüksü yoktur.
O sözün edilmiş olduğundan beri geçen süreç içerisinde, bu konuyu aşmış
olduğundan eminiz!
Türk toplumu bir sınıf toplumu değildir! Toplumun
katmanları arasında çok dinamik bir dikine hareket vardır. Toplumdaki
farklılıklar ise sınıfsal değil de, kişilerin görgü seviyesine bağlı olarak
oluşmaktadır.
Şahingöz-
Mayıs 2003
İstanbul’da
yaşayıp da, İstanbullu olmamak inadı
İstanbul
Büyükşehir Belediyesi, ilan panolarına şehirlilik bilincini aşılamak için,
kocaman kocaman; <Ben İstanbullu’yum> diyen ilanlar asmış!
Buna
ne gerek vardı demeyin, bence çok önemi var.!
İnsanlar
yaşadıkları şehre sahip çıkmadıkça, bu şehirde yaşamak git gide daha zor
duruma gelecektir, korkarım ki!
İstanbul’un
bu derece tüketilmesinin, bunca kuralsızlığın, bunca kaçak ve estetik özürlü
yapılaşmanın, vs. bilumum bu şehri uygar ve yaşanası bir kent olmaktan
çıkaran davranışın altında neyin yattığı; İstanbul Büyükşehir belediyesinin
yaptığı anketin sonuçlarına bakınca, daha da iyi anlaşılır duruma geliyor!
Meğerse
İstanbul’da yaşayanların ancak % 33 lük bölümü kendisini İstanbullu
olarak kabul ediyormuş!
Çoğunluğun
bu şehri bir türlü sahiplenmemesi, kaynaklarını tüketip, ormanlarını
yağmalayıp, kaçak yapılarla doldurmasının sebebi böylece ortaya çıkmış
oluyor.
Ey
İstanbullu’lar, artık siz bu şehirde azınlıktasınız!
Sizin
daha iyi bir İstanbul beklentinize; karşıdaki kendini ‘ben bilmem
nereliyim’ demekte ısrar eden, % 64 oranındaki nüfus nasıl hak versin
ki?
Onlar
kendilerini İstanbullu olarak görmüyorlar.
İçlerindeki
% 17 lik kısımı ise açıkça İstanbul’dan nefret ediyor.
Yine
araştırmanın sonucuna göre, bu kesim kent yaşamının temel faktörlerine çok
yabancı.
Sinemaya
tiyatroya gitmiyorlar, müzelere veya herhangi bir kültür aktivitesine gitmeyi
akıllarından bile geçirmiyorlar.
Okumaya
önyargı ile bakıyorlar, dolayısıyla eğitime önem vermiyorlar.
Kurallara
uymamayı alışkanlık haline getiriyorlar ki, bunun en sık karşılaştığımız
örneği, trafik içindeki fırsatçı davranışlarında görülüyor.
İkinci
nesil bile; kendilerini babalarının geldiği yörenin aidiyetinde görüyorlar.
Kökenlerinin geldiği yöre ile bağlarını koparmıyorlar.
Seçim
zamanı oy kullanmaya o yöreye gidiyorlar.
Geldileri
yörenin dayanışma dernekleri vasıtasıyla, geldikleri yöreyi İstanbula
taşımayı marifet biliyorlar.
Halbuki
madem bu şehirde yaşıyorsunuz, bu şehrin imkanlarını kullanıyorsanız ( bu
arada su ve elektriği kaçak kullanıp ta, bedelini; borcunu düzenli şekilde
ödemesini yapan insanlara ödeten çok sayıda kişi olduğunu da unutmamak
gerek!);
artık
‘ben İstanbulluyum’ demenin zamanı da, gelmiş demektir.
Toz,
çamur, deniz kirliliği, oraya buraya atılmış çöp yığınları, düzensizlik,
kargaşa, kuralsızlık bize yakışmıyor.
Mamur,
düzenli, temiz, planlı bir çevre ile;
birbirinin
hakkına saygılı ve kentli yaşamın gerektirdiği görgülere sahip olmaya istekli
hemşeriler olmak istemezmisiniz?
Sonuç
olarak;
Yerel
yönetim ve merkezi hükümet de, bu yönde plan, proje üretmeli; insanlara
şehirlilik bilinci ve sosyal sorumluluklar aşılamalı ve onlara üretken olmayı
öğretecek çalışmaları yürürlüğe koymalıdır artık!
Gelecekte
öyle bir şehirde yaşayalım ki, bu şehirde yaşayan herkes gururla ‘ben
İstanbulluyum!’(Veya İzmirli’yim, Ankaralı’yım, v.b. )
desin.
Şahingöz-
Ağustos 2003
3. Köprü mü?
Dikkat dikkat! Birileri
bütün yatırımların askıya alındığı bu kriz ortamında bile bir takım işler
peşinde galiba! Neden mi? Durup dururken,İstanbul’a 3. köprü yapılması
projesini öne çıkarıverdiler de ondan. Bunun bir oldu-bittiye getirme
hareketi olduğunu görmemek için saf olmak gerek! Yıllar önce kamuoyu bu
konuyu tartışmamış mıydı? Yeni bir köprünün İstanbul’a getireceği yükü
ve mevcut yapının bu yükü taşıyamayacağını, trafiğin bugünkünden bin beter
kilitleneceğini bilmiyormuyduk? Tek çözümün,içinden raylı hat da geçen ve
şehrin her iki yakasında tesis edilecek raylı toplu taşıma sistemleri ile
bütünleşecek bir çözüm olduğu belli değil miydi?Tüp geçişin ileride yeni bir
köprü yapılması gereğini ortadan kaldıracağı, ama daha önce yapılacak bir
köprü geçişinin tüp geçiş yapılması ihtiyacını ortadan kaldırmayacağını
söylüyor uzmanlar.
Eh, köprü yapımından bazılarının edineceği rant,
herşeyden önemli olabiliyor.! Böyle olunca da, konunun uzmanlarına bir güzel
küfür eder, kapattırırlar ağızlarını! Veya güdümlü kişilere, tüp geçidin
deprem riski olduğunu söyleteceklerdir; yerseniz!
Millet can derdinde, bazıları ise mal derdinde! Eğer köprü geçişini realize
etmeyi başarırlarsa, bilin ki biz daha çok ekonomik krizler yaşayacağız
demektir!
Şahingöz’ün dediklerini bir kenara yazın!! Haklı çıkmak mutlu etmiyor
onu...
Temmuz 2002
Yazarın notu: Bu yazı eski bir yazı olsa da, ne
yazık ki bu konu güncelliğini hiç kaybetmeyecek gibi gözüktüğünden, ısıtılıp
ısıtılıp tekrar ortaya konulacağını anladığımdan, bu makaleyi de kitaba
eklemeye karar verdim.
Yeni bir
insan türü, Homo Economicus
TV’
de haber kanallarına bakıyorum da, sabah akşam ekonomi haberleri veriliyor.
Demek
ki çok sayıda izleyeni var ki, yayıncılar bu konuya ağırlık veriyorlar.!
Hiç
ummazdım bu programların izleyici bulmasını..
Çünkü
çoğunluk insanların davranışlarında, düşüncelerinde; hiçte ekonomi dilinden
anlar gibi gözükmediklerini izliyordum..
Gerçi
ben anlıyormuyum? Bu tür programları biraz izleyince, sıkılıveriyorum.
Yabancı
TV kanallarına da bakıyorum, ekonomiye verilen ağırlık çok dikkat çekici..
Haber
süresine eşit ekonomi haber ve yorumu veriyorlar. Hele hele konuştukları
ayrıntıya kulak verince, iyice şaşırıyorum..Hangi şirket Arabistan’da
ihale almış, hangisi bulduğu yeni yöntemle üretimde patlama yapmış, hangi fon
yönetimi başarılı olmuş?
Bunlar
ne konuşuyorlar böyle? diyorum.
Aklıma
bizdeki ihale yasasını geriye döndürmek gibi anlam veremediğim yaratıcılıklar
geliyor, habire devletten hazır para bekleyen, bir türlü gelmeyen dış
kredilere ümit bağlamış (sanki kendilerine pay düşecek de!) yığınlar geliyor;
ticarete, ekonomiye çarpık bakan devlet bürokrasisi geliyor!..
Kıyaslama
yapmadan edemiyorum!
Bu
işte bir noksanlık var diyorum; biz sanki yanlış bir zemindeyiz...
Karşı
tarafta ise, daha farklı ve tutarlı düşünen bazı insanlar var. Bu insanlar
sanki yeni bir alt tür!
Her
sabah e-posta kutumda yurt dışından malını satmak isteyen insanların
mesajlarını buluyorum.
Adresimi
nereden edinmişlerse, uzak ülkelerden bana malını hizmetlerini anlatan
kağıtlar gönderiyorlar postayla.
Bu
mesajların geldiği ülkelerse, zengin ve başarılı ülkeler!
Bir
de, bazı Afrika ülkelerinden mesajlar geliyor.
Örneğin
diyor ki, ‘Ben falanca ülkenin, darbe olmadan öncesi bakanı veya
generaliyim. Falanca bankada bilmem kaç milyon dolar param var. Ama yeni
yönetim bunu kullanmamı engelliyor. Gerekli hukuki mücadeleyi yapabilmem için
falanca ünlü avukatlık bürosu benden 250 bin dolar ücret istiyor. Eğer bunu
tedarik edersem paramı kurtaracaklarına söz veriyorlar. Eğer siz bu davayı
takip etmemi sağlayacak bu parayı bana verirseniz, paramı aldığımda, size
verdiğiniz paranın 10 katını vereceğim!...’
Yerseniz!!
Üçüncü
dünya insanının kafası ise bu yönde çalışıyor işte...
Birinci
gruptaki insanlar ise; farklı türde insanlar..
Geçtiğimiz
20. yüzyılda, sanki insan türü Homo Sapiens, bir evrim geçirerek Homo
Economicus olmuş..!.
Biz
ve çoğu üçüncü dünya ülkesi ne yazık ki bu değişikliğin farkına varamadık.
Bu
nedenle, gelişmiş ülkelerle, diğer az gelişmiş ülkeler arasındaki farklılık
gittikçe açılmaya başladı.
Ne
yazık ki, küresel ölçüde refah eşit ve adil bir ölçüde dağılmıyor. Teknolojik
gelişimin, refahın beraberinde getirdiği düşünce derinliğinin ve acı
olaylardan insanlığın edindiği olanca tecrübeye rağmen, insanlığın bir bölümü
bolluk içinde yaşarken, diğer çoğunluk bölümü, susuz, aç, eğitimsiz,
hastalıkların pençesinde yaşıyor.
Toplum
bilimciler, ekonomistler, futurologlar durumun hep kötüye gittiğini
söylüyorlar.
Deniyor
ki, bir süre sonra yoksul ülke halkları, zengin ülkelere doğru yoğun bir göçe
başlayacaklar. Buna karşılık Batı ülkeleri ise, kendilerini tamamen içe
kapatıp, duvarların arkasına saklanacaklar.
Gün
geçmiyor ki, Asya’dan, Ortadoğu’dan, Afrika’dan, gemiler
dolusu insan, insan kaçakçılarının yardımıyla Avrupa’ya sızma
girişiminde bulunmasın.
Yakın
zamana kadar Türkiye üzerinden bir insan trafiği Batı’ya geçiyordu. Ama
AB den gelen baskılar üzerine, Türkiye kontrolu sıkılaştırınca, insan trafiği
Afrika üzerinden yoğunlaştı.
Göçmenlere
karşı biraz gevşek davranan İtalya ise bugünlerde duvarları tamamen
kapatacağını belli etti.
ABD’
de Güneyden Latin Amerika’dan gelen göç dalgalarına karşı, yoğun bir
mücadele veriliyor.
Demek
ki, dünyada yoksul ile zengin arasında büyük bir ayrım var ki, daha iyi bir
yaşamı ülkesinde bulamayacağını anlayan üçüncü dünya insanı Batı’ya göç
etmek istiyor. Ama fark büyüdükçe, duvarlar gittikçe daha yükseliyor. Her iki
tarafta tepki büyüyor!
‘Medeniyetler
Çatışması’ denilen olgu aslında dini farklılıklara değil, paraya dayanıyor.
Bütün
bunlar, ekonomik dengesizliğin sonuçları.
Peki
ama bu dengesizliğin sebepleri nelerdir? Neden yoksul ile zengin arasındaki
ekonomik uçurum git gide büyüyor? diye sorarsanız;
‘yoksul
üçüncü dünya insanının ekonomiden hiç anlamaması yüzündendir!’, derim.
Dünyanın
bu bölümü henüz herşeyin temelinde ekonominin yattığı gerçeğinden habersiz.
Yöneticileri hala doktrinlerle ve ideolojilerle, ekonomi ile olduğundan daha
çok ilgililer.
Zaten
kıt olan kaynaklar, yolsuzluklarla yağmalanıyor.
Üretim
artırılması kimsenin kaygısı değil! İnsanlar sadece mevcut pastadan nasıl pay
kaparım diye düşünüyorlar.
Kimse
daha çok üretmenin, daha çok ticaret yapmanın gerekliliğini umursamıyor;
insanların hedefleri bir partiye kapılanmak, bir makam, devlet kapısında bir
iş, bir ayrıcalık, bir rant elde etmek.
Halbuki
karşı tarafta öyle insanlar var ki, bu insanların bütün kaygısı, daha çok,
daha kaliteli mal ve hizmet üreterek; bunları daha çok kişiye satmak.
İşte
refahı bu getiriyor.
Kişisel
tecrübem; bunca yıllık iş hayatımda devamlı kapımızı aşındıran yabancılar,
sadece satıcılar ve yabancı şirketlerin temsilcileri oldu.
Bu
adamların bütün gayesi; ürettikleri malları satmak, böylece ülkelerindeki
üretim sürecinin devam etmesi, tezgahların çalışması, istihdamın geliştirilmesi
idi.
Bunca
yıldır çalıştığım kuruluşlarda, mal ve hizmet almak için dolaşan bir tane
yabancı görmedim.!
Bütün
karşılaştığım insanlar satış konusunda uzmanlaşmış, ürününü satmak hedefine
kilitlenmiş insanlardı. Bunlar alıcılarla değil, birbirleri ile mücadele
veren Homo Economicus türünden insanlardı. Para, finans, kar, zarar, ticaret
diyalektiğine hakimdiler.
Düşünüyorum
da, bizim tarafta karşılarındakiler, özellikle kamu sektöründekiler; sadece
satın alıcı idiler. Ticaretin karşılıklı olduğunun bilincinde değildiler. Bir
kaç kuruş ucuz olmasının kaygısını duyarlardı ama karşılığında mal ve hizmet
satmayı akıllarına getiremiyorlardı.
Her
nasılsa anlaşmaya girmiş olan Offset maddeleri ise hiç çalıştırılmıyordu.
Örneğin
offset anlaşması ile ilgili madde, satıcı şirketin 10 sene içinde bizden 10
milyon dolarlık mal almasını mı hedefliyor? Bu maddeyi nedense(!) görmezden
gelir, takip etmez, sürenin bitimine doğru, yeni alımlar için örneğin 250 bin
dolarlık bir krediye çeviren ek bir anlaşma yapıp kapatırlardı.
İşte
ticaretin dilini bilen Batılı toplumlarla, sadece alıcı durumundaki Doğulu ve
üçüncü dünya ülkelerinin farkı buradan kaynaklanıyordu.
Bizim
ülkemizde ise, iki türden zihniyetinde mevcut olduğunu görüyorum.
Bir
kısım ekonominin diliyle konuşurken, diğer kısım slogancı söylemlerle mevcut
düzeni sürdürmeye çalışıyor.
Benim
tarafımı sorarsanız ben ekonomi dilinden konuşanlardan yanayım.
2.
tezkerenin red edilmesi üzerine yazdığım bir makalede belirttiğim görüşlerime
karşı çıkan birisinin söylediği: ‘bizim için refah değil, onurumuz daha
önemli!’ sözünün boş olduğunainanıyorum..
Onurlu
yaşamı tanımlayan kriter olarak, OECD raporundaki ‘insanca
yaşam’ sıralamasında gerileyen pozisyonumuzu, daha geçerli
buluyorum ben..!
Aç
insan onurlu olabilir ama, kendileri ayrıcalıklı pozisyonda olan bazı
insanların; yığınların hesabına, kendi zihniyetleri doğrultusunda ahkam
kesmelerini kabullenmek olası değil!
Eh,
yaş ilerledikçe insanın gerçekleri kavrayışı da daha farklı oluyor...
İşte
böyle; Homo Economicus tanımlamasını yapanlar, benim yorumum paralelinde bir
şey mi amaçlamışlardı bilemiyorum ama,
ben
artık bizim insanımızın da, dünya görüşlerini ekonomi mantığına göre inşaa
etmelerinin gerekliliğine inanıyorum!..
Şahingöz
Temmuz 2003
Direksiyon Başındaki Tehlike!
Trafik
içinde bunca başkalarının can ve mal güvenliğini tehdit eden çok sayıda
sürücünün mevcudiyetinin eminim ki, herkes farkındadır.
Gün
geçmiyor ki; depressif, hezeyanlı, psikopat eğilimli bir sürücünün sebep
olduğu elim bir kaza haberi okumayalım.
Bu
cümleden olmak üzere, geçenlerde gazetelerde okumuş olduğum bir haberi, fazla
yorum yapmadan dikkatlerinize sunuyorum..!!
Takdir
sizin!
Cezai
ehliyeti olmayan bunca insanın trafikte araç kullanıyor olmasını, yasa koyucu
nasıl görmemiş, anlaşılır gibi değil!
Gazetelerden:
‘Ehliyetli Akıl Hastaları aramızda Dolaşıyor!’
5
Kasım 2003 tarihli bazı gazetelerde, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları
hastanesi Psikiyatri Klinik şefi Doç.Salih Yaşar Özden’in beyanatı
çıkmıştır.
Dr. Özden’e göre, halen ayakta tedavi polikliniğinde tedavi
görmekte olan 150 erkek sürücüden % 60 ‘ı halihazırda trafikte araç
kullanmaya devam etmekteymişler..!!
Ayrıca geçmişte kliniklerine başvuran 3000 ehliyetli, araç kullanan
kişiden % 58 inin trafik kazası yaptığını, bu kazalardan %13 ünün ise ölüm ve
yaralanmayla sonuçlandığını istatiksel olarak kayıt düştüklerini açıklamış ve
tedavi gören hastaların trafikten men edilmelerini düzenleyen herhangi bir
yasal düzenlemenin mevcut olmadığını esefle eklemişlerdir...!
Trafik Magandaları
Aslında
bu ‘maganda’ tanımlamasını hiç sevmiyorum.
Ne
kadar kaba ve görgüsüz insanlar için kullanılıyor olsa da, alaycı
yakıştırmaları erdemli bir davranış olarak görmem!
Ama
bugünlerde bu tanımlamaya giren insanların artık masumiyeti iyice kaybedip,
davranışlarının başkalarının can güvenliğini tehdit etmekte olduklarını
gördüğümden beri, baklayı ağzımdan çıkarmakta bir mahzur görmüyorum.
Çünkü
bu kişiler artık çevrelerine şiddet uygulamaya başladılar. Psikopat ruhlar
artık her fırsatta silah teşhir edip, tehdit etmekte bir sakınca görmüyorlar.
Kanundan,
polisten, jandarmadan korkan yok!
Gazetelerin
üçüncü sayfaları, bu tür insanların sebep oldukları olayları anlatıyor! O
kadar çok ki, içiniz daralıyor.!
Şiddet
yanlılarının bu kadar rahat silah kullanıyor olması; maç, galibiyet
kutlaması diye havaya silah sıkılması ile başladı...
Güya
sevinç gösterisi diye, metropollerin içinde silah sıkılırken, güvenlik
güçlerinin buna tolerans göstermesinin; sonunda böyle bir bozulma
getireceğini, daha o zamanlarda düşünmüş ve hayret etmiştim.
Hatırlayın,
tartıştığı kişiye şuursuzca silah atan bir kendini bilmez, bir kafede bebek
arabasında uyumakta olan Ali Star bebeği öldürmüştü.
Geçenlerde
Beyoğlunda iki grup maganda karşılıklı silah atmıştı da, vuruşan gruptan
birileri değil de; yoldan geçmekte olan bir insan vurulup canından olmuştu.
Kapkaç
olaylarına bakınız, artık kapkaççılar kurbanlarına bıçakla saldırıyorlar.
Trafikte
seyrederken, kendisine yol vermedi diye bir başka sürücüye silah gösteren
sürücüler görülüyor artık!
Bütün
hasta ruhlu şiddet yanlıları, sanki pimi çekilmeye hazır bir el bombası gibi;
sizinle aynı yolları kullanıyorlar ve diğer insanlar için tehdit
oluşturuyorlar.
Geçenlerde,
arabamla normal süratle, dikkat ve kontrolum yerinde olarak seyrediyordum.
Sağ taraftan bir araç aniden kalkarak yoluma çıktı. Yavaş gidiyordum,
kaçınmak için, aynadan arkadaki aracı da kollayarak, hafifçe sola kırdım.
Aramızda emniyetli bir mesafe vardı, arkadaki aracı tehlikeye sokacak ölçüde
sert bir hareket yapmamıştım.
Önce
uzun uzun edepsiz kornalar öttü. Sonra kırmızı ışıkta durduğumda, önce
şiddetle arabamın kaportasına vuruldu, sonra öfkeden kıpkırmızı,ağzından
salyalar saçılan bir genç adam camımın hizasına gelip, bağırıp çağırmaya,
hakaretler etmeye başladı. Sonra bir diğeri öbür kapıya geldi ki, açmasın
diye kilide bastım. Zaten bu tür şiddet yanlıları, tek başlarına oldukları
zaman bu kadar azgınlığı göstermezlerdi!
Sanki
Beşiktaş iskelesinde karşı takım taraftarlarını linç etmeye kalkan
fanatiklere benziyorlardı! (Mecazi anlamda değil; gazetede resimlerini
gördüğüm tiplere çok benziyorlardı!)
Neyse
sinirlerime hakim oldum.
Araçları
ticari bir arabaydı: ’ Daha ileri gitmemelerini, sonunda yerlerinin
yurtlarının belli olduğunu, suç olacak bir şey yaparlarsa karşılıksız
kalmayacağını belirttim!’
Sakin
tavrım onların şaşırıp afallamasına neden oldu da; belaya bulaşmadan yoluma
koyuldum. Ama benimle birlikte olan misafirlerim öyle korkmuşlardı ki,
gittiğimiz yerlerde dehşetle bu saldırganlık gösterisinden bahsederek, bir
daha İstanbul’a gelmeye korkacaklarından dem vurdular.!
Trafik
bütün toplumun ortak kullandığı yer.!
Kendinizi
şiddet yanlısı bir alt kültürden başka yerlerde izole edebilirsiniz, ama
trafikte bu asla mümkün olmuyor!
Herkes
aynı yolu kullanmak durumunda.
Zengini
de, yoksulu da, güçlüsü de, siyasetçisi de, gazetecisi de, ünlüsü de, ünsüzü
de; herkes!
Eninde
sonunda saldırganlık ve şiddet herkesin kapısını çalabilir.!
Bu
açıdan yasaları uygulamakla yükümlü olan birimlerin; daha önce şampiyonluk, maç
kutlamalarında silah atılmasına karşı gösterdikleri kayıtsızlığı bir kenara
bırakıp;
<
trafik içinde başkaları için tehdit oluşturan; şiddet yanlısı, cahil,
psikopat, uyumsuz, saldırgan kişiler tesbit edilmeli, takibat yapılmalı,
sicilleri tutulmalı ve trafikten men edilmeleri gerekmektedir> diye
düşünüyorum.
Kent
yaşamlarının bir hastalığı olan kapkaç ve gasp olayları ile birlikte, bu
şiddet eğiliminin de dizginlenmesi gerekmektedir.
Can
güvenliğimiz biz sıradan vatandaşların, anayasal hakkıdır.
Duyarlı
olup, bu hakkınıza sahip çıkınız. Yoksa bir gün siz veya aileniz de şiddetle
karşılaşabilirsiniz!
Şahingöz,
Eylül 2003
Trafik ve
İnsan
Hiç sanmıyorum ki, asgari uygar davranış biçimine sahip birisi, bu ülkede
yaşasın da, trafik kurallarına uyulmamasından şikayetçi olmasın! Ne yazık ki,
insanımız trafik içinde, aynı futbol stadyumlarında maç izlerken yaptığı
gibi; olumsuz, kavgacı, geçimsiz, saldırgan davranışlar gösteriyor. Bu
insanlar eğer bir uzmanı tarafından izlense, herhalde çoğuna ciddi anlamda toplumdan
soyutlanmalarını gerektirecek ruhsal bozukluklarla ilgili tanı konulacaktır,
eminim.! Yayaların üzerine araç sürenler, yol vermedi diye silah çeken
sürücüler; psikopat değil de nedir yani! İnsanımızın bütün ruhsal sorunları,
direksiyona geçtiklerinde ortaya dökülüyor. Herhalde Freud sağ olsaydı, bu
insanları görseydi, hepsinin cinsel sorunları olduğunu, bunu telafi etmek
için böyle davranıyor olduklarını söylerdi. Sevgili otomobili, sanki onun
libidosunu göstermesi için bir araç! Canımıza malımıza karşı tehdit
oluşturan bu psikolojik sorunları olan sürücü kesiminin dışında ise, sayıları
daha çok olan; kurnaz, görgüsüz, fırsatçı, çıkarcı bir grup var ki; eğer siz
kurallara uyan, başkalarının hakkına saygı duyan türdenseniz canınıza
sıkmaya, hatta kahır çekmenize neden oluyorlar! Her biri kendi çapında birer
trafik canavarı olan bir takım sabırsız sürücüler, yollarda karşılarına çıkan
diğer insanlara karşı, karşısındakini nasılsa tekrar görmeyeceğini düşünerek,
olabildiğince görgüsüz davranıyorlar. . . Trafik cezaları yetersiz olduğu
veya uygulanamadığıdan, bazı sürücüler düzeni bozmakta hiç sakınca
görmüyorlar. Sanki kuralları bir takım enayilerin uyduğu gereksiz engeller
gibi görüyorlar! Örneğin, geçenlerde sabahın erken saati boş bir yolda
kırmızı ışıkta beklemekte idim. Arkadan bir minibüs geldi, selektör
ışıklarını sürekli yakıp söndürerekten arkamda durdu.. Benim durmamamı,
ilerlememi istiyordu anlaşılan. Aldırmadım, yeşil ışığı bekledim. O ise
direksiyon kırdı ve beni sollayıp geçerkende küçümser bir bakış atmayı da
ihmal etmedi! Ne dersiniz? Sizce onun yaptığımı, yoksa benim tutumum mu
doğrudur? Kuralsızlığı alışkanlık edinince bir kere, hiç zannetmem ki o beni
anlayabilsin!
Çoğu sürücü,
özellikle sıraya girmeyi, beklemeyi, başkalarının hakkına saygı göstermeyi
hiç bilmiyor. Kendi işini görmek için, hiç geçişi tıkadığına aldırmadan,
yolun ortasına parkedip gidiyor. Dönüşte geçmek için, çıkmak için bekleyenler
kendisini uyardığında ise pişkince: ’Ne olmuş yani, patladın mı?’
türünden cevaplar veriyor. Yol tıkalımı; hemen emniyet şeridine veya karşı
geliş yoluna çıkıp, gaza basıyorlar. Karşı yönden gelen arabalarla
karşılaşıldığında ise; yol tamamen trafiğe kapanıyor, bir karmaşa, kaos
yaşanmaya başlanıyor! (Pazar günleri piknik dönüşü: Kemerburgaz, Kilyos,
Arnavutköy, Şile yolları) Araba vapuru kuyruklarında: bütün o sıradaki
insanları hiçe sayan bazı uyanık geçinen takımı sol şeritten hızla
ilerleyip, sıranın önünde burun sokarak araya dalıyorlar. Karşılıklı klakson
sesleri, kıyamet kopuyor.(Darıca’da feribot kuyruğu). Bir keresinde,
benim bir saatte ancak ilerleyebildiğim bir noktadan bir araç sıraya
karışmıştı. Her medeni insan gibi tepki gösterdim. İnip lüks aracın yanına gittim.
Siyah cam açıldı; <niçin sıramızı alıyorsunuz, ayıp olmuyor mu?> diye sordum.
Şöför: <Görmedin mi, biz eskortla geldik> demez mi? Şimdi buyur buradan
yak! Demek karanlık cam arkasındaki o muhterem zevat, bizim sıramızı gasp
edebilmek hakkını kendinde bulabiliyordu?
Sıra arsızlarına tepki vermek hepimizin borcudur. Ama sinirleriniz de sağlam olsun
aman. Yine geçmişte bir gün köprü gişesinde, sıranın tam önüne gelmiştim. Aynadan,
iki sıra arasındaki boşluktan hışımla gelen bir araç gördüm.Öndeki araca
iyice yaklaşıp aramıza girmesine fırsat vermedim. Sürücüsü hazmedemedi,
bağırıp çağırmaya başladı; <ne olur yol versen yani’>diye... <Sıraya
girmesi gerektiğini, benim sıramı almaya hakkı olmadığını söyledim.> Görgüsüzdü.
İşi hakarete çevirdi. Söylediği boş, anlamsız beylik laftı. Belki uymamam
gerekti. Ama araçları kenara çektik; karşı taraf daha da çirkefleştiğinden
tartıştık, bağırıştık..Günüm de berbat oldu.
Şimdi sizlere, yani birbirlerine ‘siz önden buyurun lütfen’ diyen
kültürden gelenlere hitap ediyorum… Siz nerelere gittiniz, sayınız niye
bu kadar azaldı? Sizler kimbilir nelerle karşılaşıyorsunuz bu trafik içinde;
sokaklarda, umum mekanlarda. Lütfen artık tepki gösterin; uyarın, utandırın.
<Bana mı düşer!> demeyin. Aman sakın ola onlara benzemeyin. Onları
size benzetin……
Şahingöz 2003
Türk’ün Aklı....(*)
‘Ya kaçarken gelir,
ya da ............’ demiş
eskiler! Ne kadar haklılar mış! Rezaleti gördünüz hepiniz geçen gün. Galatasaray-Olimpiakos
maçı yapılıncaya kadar kimse, bu olacakları fark etmemiş! Bu ne basirettir! Bu
nasıl iştir? Siz seksen bin kişilik Olimpiyat stadı yapın, ama yollarının
planlamasını yapmayın! Maç öncesi, E-5 ve stadyumla anayol arası tek bağlantı
olan tek şeritli yol yoğunluktan kilitlendi. Takımlar geç ulaştığı için maç
geç başladı. Seyirci ikinci yarı başladığında, stadyuma akın akın gelmeye
devam ediyordu.
İlerlemeyen trafik yüzünden, vatandaş aracını
kenara park edip; dağ, dere, tepe aşıp stadyuma ulaştı.Geride bıraktıkları
araçlar çıkışta yolu daha beter kilitledi! İnsanlar sabaha karşı evlerine
dönebildiler! Galatasaray kulübü fazla bilet satmasaymış! Böyle buyurdu,
yetkili.. Rezaleti nereye kadar saklayabileceklerini düşünüyorlardı? Şu anda
kimse olayda suçu başkasının üzerine atmasın! Şuçlu; stadyumun yapılmasını
sağlayan irade kimse odur!. Milli Olimpiyat komitesi midir? Yoksa İstanbul
Olimpiyat hazırlık komitesi midir? Aklıma takıldı da; bilenler bilmeyenlere
anlatsın. Bu komitelerde yer almak niçin caziptir? Niçin buralardan bir
üyelik kapmak için siyasi mücadeleler verilmektedir? Sonra: Stadı kim ihale
etmiştir? Kaça ihale edilmiştir? Herhangi bir usulsüzlük var mıdır? Demek
istediğim bir koordinasyonsuzluk, plansızlık, ve öngörü noksanlığı dışında;
başka bir durum olabilir mi? Kesinlikle komplo teorilerini tutmam. Ama böyle
durumlarda bu soruların sorulması gerektiğini de biliyorum. Şimdi başlangıçta
yapılmamış işler için toplantılar yapılıyormuş! Çözüm önerileri ancak şu
safhada ortaya çıkmış. Karayolları ödenek bulabilecek mi? Belediye gerekli
özverili yatırımı yapıp, raylı sistemi getirecek mi? Sorular, sorular.. İşte
bu çözümler gerçekleştirilemezse, bu takdirde stadyumun kapısına kilit vurmak
söz konusuymuş! Durun! İşte burası dayanma sınırınızın sonu olmalıdır! Bu
krizlerle sarsılmış, yorgun bitkin ülkenin 100 Milyon Doları eğer sokağa
atılmışsa, bunun takipçisi olmak gerektir.Bu para bizim ödediğimiz
vergilerden çıktığı için, hesabını sormak her vatandaşın hak ve sorumluluğu
olmak gerektir!
Şahingöz 2002
(*)
Yazının başlığını kaba bulmadınız umarım. Ama ne yapayım, bu yoksul ülkenin
kaynaklarının böyle savrulduğunu görünce kızmadan edemiyorum!
Türkiye,
Kritik günler, İç ve Dış politika
Zehir zemberek son Tüsiad çıkışı, elit işadamlarının olağan karamsar tavrına
paralel olarak belki aşırı bir kötümser tablo çizse de; özellikle
Türkiye’yi 50 sene geri götürmek konusunda duyulan endişe, beni de bu
konuda yazmaya zorladı. Durup dururken, sebepsiz yere, bunu dile getirmiş
olamazlardı. Demek ki endişe duydukları bazı gelişmeler vardı ki, bu uyarı
ağızdan çıkmıştı. Hele hele iktidar partisinin siyasi acemilik, diplomatik
beceriksizlikleri (ben demiyorum, Newsweek dergisi başyazarı Ferit Zekeriya
söylüyor!) ve bazı diğerlerinin sorumsuzlukları yüzünden Türkiye’nin
yalnızlaşması ve süper güç tarafından cezalandırılması endişeleri
yükseldikçe; bundan mazohistçe zevk alan bazılarının ortaya çıkıp;’ biz
kimseye muhtaç değiliz’ türünden hamasi demeçler verdiğini görünce ve Meclis
Başkanının hiç de o pozisyona uygun olmayan sorumsuz demeçlerini duyunca,
Tüsiad görüşü üzerinde düşünmek gerekiyor. Ne demiş, meclis başkanı: ‘AB
ve ABD dışında başka kapılar da var!’ Hayret, neresi varmış acaba? Ne
demek istenmiştir?, bunu bilmek açıklama almak gerektir. Türkiye’yi
üçüncü dünyacı bir yola mı çekmek istiyorlar acaba? Acaba iktidar partisi
kanadı içinde takiyyeciler mi vardır? Ulusalcılık pozuna bürünmüş,
bağımsızlık yanlısı söylemlerin arkasında, Ortadoğucu, ümmetçi arzular mı
vardır? Söyler misiniz; AB ve ABD ekseni dışında, nerede doğru dürüst
demokrasi, özgürlük, refah ve uygarlık var? Türkiye geçmişin izole, küçük,
kolay yönetilir ülkesi değildir artık. Bunu gizli gizli arzulayan varsa,
bilsin ki yanlış yoldadır. Kimse savaş karşıtlığını da, kılıf olarak
kullanmasın! Bizim hedeflerimiz çağdaş bir refah toplumu olmaktır. Ama uygar
toplumların içinde yer almak hiç de kolay değildir. Bizi aralarına almamak
için yapmayacakları yoktur. Bakın AB’ye; koalisyon içinde fiilen yer
alıp savaşan İngiltere ve Polonya’ya söz yoktur ama daha Türkiye Kuzey
Irak’a girmeden, kıyameti koparmaktadırlar. ABD cephesine bakarsanız;
nerede duracağını bilmeyen pazarlıkçı politikamız nedeniyle ve devlet
gerçeğini sindirememiş, duygusal ve tribünlere oynayan bazı yöneticilerimizin
de katkısıyla, ve oy çoğunluğunu sağladığı halde, garabet bir hesaplama
yöntemi ile meclisten geçerli oy almadığına karar verilen tezkere sonucunda
Irak’ta konusunda yalnız bırakıldığını düşündüklerinden; Amerikan
kamuoyunda Türkiye’nin popularitesi kalmamış, hatta en çok nefret
edilen ülkeler kategorisinde Fransa’dan sonra ikinci sıraya
yükselmiştir! Cephede işler daha da kötüye giderse, Türkiye’ye yönelik
kızgınlıkların daha da yükseleceği endişeleri duyulmaktadır! Sonuçta daha bir
sürü haksızlıklar, önyargılar, gizli hesaplarla yüzleşeceğimiz kesindir. Yani
Batılı uygar toplum olmak sadece istemekle olmuyor, bir de bize karşı
yönelecek bütün bu yanlış davranışlara karşı koymak durumumuz var! Tekrar bu
yazının ana konusuna dönersek, kimse bulanık suda balık avlamaya kalkmalıdır.
Ortak bilinç her şeyin farkındadır ve devletin kendisini koruma refleksi
mevcuttur!( Yok yanlış anlamalar olmasın, benim derin devletle bağlantım
yok..!)
Sonsöz:
Gerçek
yurtseverlik hamasi nutuklarda değildir. Ülke çıkarlarının nerede olduğununun
farkında olup, bunun gereğini cesaretle yapmaktır... Hükümetin reel politiği
kavradığını ve basiretli olduğunu ummaya devam edelim. Çünkü zor sınavlardan
geçeceğimiz dönemeçli yola daha yeni girdik!
Şahingöz 02/02/2003
Kişinin
kendine ettiğini, düşmanı etmezmiş!
Zihniyetimizde
insanlar arası ayrımcılık yapmak, kesinlikle yoktur...
Zaten
bunca vicdan yapmamız; duyarlı olduğumuzdan, kabalığı, görgüsüzlüğü,
çıkarcılığı, kurnazlığı, çirkinliği, edepsizliği, uyumsuzluğu bir türlü
kabullenemediğimizden değil mi?
Bu
yazıda size çevremdeki bir varoş delikanlısının açmazlarından, nasıl
kendisini içinden çıkılmaz bir duruma soktuğundan bahsedeceğim. Belki bir
örnek olur da, öyle bir fayda sağlar. Yoksa bazı yaşamlar, nafile yaşamlar...
Biz
hep iyilik dolu, yaşam renkleriyle barışık, ilerlemeye açık, mutluluk dolu
yaşamlardan yana olmuşuzdur, aynen sizin olduğunuz gibi!
Şimdi
hikayeme geçeyim.
Bir
süre önceye kadar, çalıştığımız ofisimizde bir delikanlı vardı.
Tahsili
ortaokuldan terk olmasına karşın, zeka ve enerjisiyle, iş ortamında kendisine
bir yer bulmaya çaba gösteriyordu.
O
vakitler kendisiyle ilgili görüşlerim bugün olduğu gibi olumsuz değildi.
Bir
gün kendisiyle hoş beş ederken; oturduğu uzak varoş semtine gidip gelirken,
uzun otobüs yolculuğunda nasıl sıkıldığından yakınmıştı.
Ben
kendisine, yolculukta kitap okumasını önerince; bıyık altında gülmüş; ‘Okumak
delikanlıyı bozar! Bizim oralarda okuyana iyi bakmazlar!’ demişti.
Bu
görüşün bende bıraktığı olumsuz etkiyi henüz atlatmakla meşgulken; bizim
delikanlı, kendisini aşağı çeken davranışlarını sergilemeye başlamıştı bile!
O
günlerde ofise yeni bir kız gelmişti.
Bizim
delikanlının kızla hemen iş çıkışı barlara, kafelere gidecek bir samimiyet
oluşturduğunu görünce; amiri olarak olacakları hissettiğimden, kendisiyle
samimiyetim ve içtenliğimle kendisine: ‘iş yerinde ilişkilerin belli
sınırlar içinde kurulmasının gerekliliğinden; ilişkilerde arada bir mesafe
tesis edilemediği takdirde, bunun sonuçlarının yıkıcı olabileceğinden’
bahis ettim..
Ama
bütün benzerleri gibi, bizim delikanlı da; söylenenlere kulak tıkayan, hatta
aksini yapan türden olduğundan; söylediklerim bir kulağından girip, öteki
kulağından çıktı...
İlişkiler
arabeskleşti; süratle kıza tutuldu, evlenme teklif edecek seviyelere geldi.
Kız
ise daha eğitimli ve uyanıktı. Oğlanla ilişkisinde; sadece arkadaşlık,
eğlence bekliyordu. Evlenmek gibi bir düşünce hiç taşımamıştı!
Ama
bizim delikanlı, reddedilmenin şokunu kaldıramadı...
Kıza
düşman kesildi, ilişkilerini uygar bir seviyede tutmak yerine, her gün yeni
bir çekişme, yaşamaya başladık.
Şikayet
kabul etmediğimizi söyledik, iş yerinde çekişme istemediğimizi belli ettik.
Uyum ve profesyonel davranış talep ettik; nafile!
Bir
gün duyduk ki, şiddetli bir kavga sonrası, kız durumu babasına anlatmış;
kızın babası da gelip bizim delikanlıyı iş çıkışı hesaplaşmaya davet etmiş.
O
gün bizimki heyecanla geldi, olanları anlattı. Belli etmemeye çalışsa da
korkmuştu.
‘Abilerimi
çağırdım! Akşam çıkışta beni alacaklar, adam gelirse öyle hesaplaşmak
nasılmış görecek!’ dedi.
Kendisine
böyle bir davranışın doğru olmadığını, böyle kavganın iş ortamında kabul
edilemez bir durum olduğunu anlattım. Kendisine abilerine telefon açmasını,
kesinlikle gelmemelerini söylemesi gerektiğini, bir rezalet çıkarmanın
kendisi için iyi olmayacağını bütün iyi niyetimle, anlattım.
Ama
akşam olunca beni yine dinlemediğini, abilerinin arabasını kapıda görünce
anladım.
Neyse
öteki adam o akşam gözükmedi de, olay çıkmadı.
Ertesi
gün hangi nedenle olduğunu unuttum ama işe gelmedi. Sabah, bir iş için,
ofisin maket bıçağı arandı ama bulunamadı.
Herkes
ne olduğunu, kimin aldığını, anlamıştı ama dile getiremiyorlardı. Gidip
kırtasiyeciden yeni bir maket bıçağı alındı.
Bu
son olay artık bizim tahammül edebileceğimiz bir seviyeyi aşmıştı.
Devrisi
gün işe geldiğinde, kendisine direkt olarak; ‘maket bıçağını
aradığımızı’ sordum:
‘Ben
aldım, gelseydi onu parçalayacaktım!’ diye cevap vermez mi?
Böyle
bir durumun rezalet olacağını anlamazdan geliyordu.!
Artık
inişe geçmişti. Suçu kendinde değil de hep başkasında arama kolaylığına
kaçıyordu.
Kısa
süre sonra, şirkete zarar verici bir davranışta bulunurken yakalandı.
Bu
günden sonra da, işten ayrılıp gitti.
Korkarım
ki, durumunu algılayamamıştı. Daimi, istikrarlı bir işte çalışmak için
gerekli olan, uyumlu olma gerekliliğini gösterememişti...
Ne
yazık ki, ufuklarını açacak, ona başka dünyaları da tanıtacak, geldiği
çevreye göre daha verimli bir düşüncenin bulunduğu ortamı tepmişti.!
Kişinin
en büyük düşmanı, çoğu kez kendisi olabiliyordu!! Zihniyetler bir türlü
değişmiyordu.
Nedense
insanlar, içinden geldikleri çevrenin olumsuzluklarını, bir türlü kırıp
atamıyordu.!
Şahingöz
Ocak 2004
DOĞRUYU BULMAK İÇİN ONUN GİBİLERİNE DAHİ İHTİYACIMIZ VAR!
Çoğumuzun
hayatında öyle insanlar olur ki, onların bizim yaşamımızı güçleştirmelerine
karşın onlardan kolaylıkla kurtulamayız.
Ya,
aynı ofiste katlanmak zorunda olduğumuz bir diğer çalışandır ve siz kötü
yürekli biri olmadığınız için tavır koyup kurtulamazsınız.
Veya
askerlikte bir üst rütbenizdir. Gücünüz yetmez.
Veya
akrabanızdır, ‘atsan atılmaz, satsan satılmaz’ dersiniz.
Veya
okulda sıra arkadaşınızdır, ona ihtiyacınız olduğundan katlanırsınız.
Veya
patronunuzdur ses çıkaramazsınız.
Benim
de yakınımda böyle birisi var.
Ne
zaman bir konuyu konuşuyor olsak, konuyu hemen kişiselleştiriyor. Benim
söylediğimin tam tersi bir savı savunmaya başlıyor.
Çoğu
kez bu konular öylesine sohbet için açılmış konular.. Polemik olsun diye
söylenmemiş, basit şeyler.
Ama
hemen karşı tarafça reddediliyor, karşıt görüş belirtiliyor.
Herşeyin
de karşıt görüşü olmaz ki!
Bir
süre sonra politikanızı değiştiriyor, söylediklerinize bir de kaynak
veriyorsunuz.. Elcevap:’ukela işte! Onlar ne bilirler’ Dudaklarda
bir bükülme, bir küçümseme...
Böyle
davranan bir yabancı olsa uzak durursunuz bilirim..
Bu
olumsuz tavırlara katlanmak kolay değil!
Bu
kişinin sizin kadar toleranslı olmayan başkaları ile ilişkilerini sizin kadar
ölçülü götüremediğini görüyorsünüz... Bu onun sorunu dersiniz.
Benim
sorunum ise, benim ondan kendimi izole edemeyişim. Bir anlamda mecbur oluşum!
Gerçi yıpranıyorum. Mesafe koyduğum için, ben kötü olarak sunuluyorum belki
de.
Bu
kişilerin ortak özelliği de, hep toplumun çoğunluğunun kabul ettiği
değerlerin tam karşı değerleri savunmaları, hep yanlış tarafı tutmaları.
Algılamaları
farklı çalışır.
Hep
yanlış parti tutarlar, yanlış takım tutarlar.
Tartışmalarda
hep yanlış tarafa hak verirler.
Geçenlerde
gazetenin magazin sayfasında bir ünlüyle çıkan, vıcık vıcık ıslak jöleli
saçlı, timsah gülücüklü, mafiosi görünüşlü birisi için bile: ‘Ne kadar
da temiz yüzlü!’ yorumunu yapmaz mı?
Örneğin
bir süre öncesine kadar bankalarını hortumlayarak milletin kanını emmiş, iş
anlayışları tehdit ve şantaj üzerine kurulmuş bir iş grubunu, sanki kendi
ailesiymiş gibi sonuna kadar canla başla savunmuştu!
Memleketi
krizden krize sürükleyen veya şaibeli enerji anlaşmaları yapan veya bozuk
saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi arasıra doğruyu söyleyip ama
devamlı yanlış işler yapan bütün politikacıları eksiksiz tuttu.
Bunun
gibi neler, neler! Acımasız değilim ama, herkes basiret sahibi olamaz ki!
Varmak
istediğim nokta şu:
Dünyamız
çok karmaşık, teknoloji geliştikçe, her görüş her an önümüze geliyor.
Herkes
her konuda bir şey söylüyor. Kimin doğru kimin yanlış söylediğini anlamak
gittikçe zorlaşıyor.
Dünya
bütün görüşlerin aynı anda havada uçuştuğu bir kaos içinde artık. Bu görüş ve
düşüncelerin çoğu doğru gibi gözükse de, ne yazık ki arkalarında gizli bir
niyet taşıdıkları bir gerçek. Bir hata yapmamak için doğruyu bulmamız da
gerek, ne yapsak?
Ortada
zihniyet engeli var, fikir bildirenler, bizi yönlendirmeye çalışanlar uzman.
Herşey bir halkla ilişkiler, sunuş harikası.
Hele
politikacılar, hepsinin dedikleri kendilerince çok tutarlı.
Peki
biz doğruyu nasıl bulacağız? İyi seçimi nasıl yapacağız?
İşte
böyle kararsız olduğunuz durumda ben derim ki, çevrenize bir bakın. Uzakta,
yakında mutlak bir tane, benim yukarıda tanımladığım kişilikten birini
göreceksiniz.
İşte
bu kişiler, bu noktada işinize yarayacaktır inanın. Gidin onlarla konuşun.
Doğal
olarak yanlış tarafı tutacaklarından, siz de gidin onların savunduğu karşıt
görüşe inanın.
Bence
onların gerçek işlevi budur..!
Ben
denedim..
İĞNE,
ÇUVALDIZ VE YAŞADIĞIMIZ GÜNLER
‘İğneyi kendinize, çuvaldızı başkasına batırınız.’ ( Atasözü )
İnsanlar;
hep birlikte, kalabalıkların içinde, neredeyse kaotik bir ortamda
yaşıyoruz...
Türkiye,
büyükşehir yaşamından bahsediyorum.
Artık
eskiden olduğu gibi kalabalıklardan kaçamıyoruz.
Hayat
ta, eskisi gibi sade dingin ve rafine değil ..
Artık,
dışınızdaki çevre; sanki herşeyin sahibiyimiş gibi davranan, kimseyi
umursamayan insanlarla dolu.
Aslında
bir anlamda, bu çevre biziz.
Bazen
bilmeden, görgümüzün noksanlığından, öylesine davranışlar gösterebiliyoruz
ki; ancak başkaları bu hareketi yaptığında kınamayı akıl edebiliyoruz.
Duyarlılığımız
yeterince olmadığından, bireysel gelişimimizi henüz tamamlamadığımızdan,
yaptığımız hataların da farkına varmadığımızdan, böylece başkalarının
yaşamını zorlaştırmaya devam ediyoruz.
Şimdi
ben, aynayı yüzümüze tutacağım.
Genellikle
populist kolaycılığa kaçan yazarlarımız, kötü yönlerimizi yüzümüze vurmaktan
kaçındılar, aynı politikacılar gibi..!
Kalabalıklara
yağcılık yaptılar; çünkü aksine davranış prim yapmıyordu…
Ama
ben aksi ihtiyar, hep katı zihniyetlerin dediklerine aykırı söylediğimden;
bu
çerçeveden, sosyal yaşamımızdaki bazı aksaklıkları eleştireceğim; sizlere
biraz tedirginlik vereceğim.
Belki
bazılarımızın kendileri ile yüzleşmelerini sağlarım(Bağışlayın!).
Eleştiriye
tahammül zordur. Eleştiri, kişisel saldırı olarak algılanıyor bizim
toplumumuzda..
Gerçekte
ise eleştiri tenkittir.. Sadece kınamak, yermek değil; yerine göre övgü,
takdir içerir ve daha mükemmeli arar.
Öz
eleştiri yapmayan yerinde kalır..!
Akıl
çağında, alışkanlıklarımız ve görgümüzün dar sınırlarında yaşamak, hiç
değişmemekte israr etmek, ne kadar anlamsız.!
Hiç
boşa övünmeyelim..
Kitap
okumayan, yurtdışında yaşamamış olanlarımız farkında değil ama, yurt
dışındaki Türk imaji hiç de olumlu değil.!
Kurnaz,
görgüsüz ve kaba görülüyoruz.
Ne
kadar kızarsak kızalım, bu böyle!.
İnanmayan
gençler; hadi bakalım, bir ilan verin internette:
’Seyahat
arkadaşı arıyorum!’ deyin..
Bakalım
hiç olumlu cevap alabilecekmisiniz. ?
Taşralı
alışkanlıklarımız, ne yazık ki modern, şehirli yaşam tarzı içinde bize
yeterli olmuyor, eloğlu bizi dışlıyor..
Avrupa
topluluğunun bilinç altında ne var zannediyorsunuz?
İçlerinden
( birazda bizim davranışlarımızdan kaynaklanan) bizim onlarla ortak yaşamaya
uygun olmadımızı düşünürler.
Kaba
ve küstah olanları ise, bizim farklı alışkanlıkları olan Doğulu bir toplum
olduğumuzu açıkça söylemekten çekinmezler.
Artık
konuya girelim. Hani ‘Seven’ filminde, Tevratta bahsi geçen 7
büyük günah üzerine kurgu yapılmıştı ya; bende buna koşut: kurnazlık,
kuralsızlık, estetik noksanlık, üretmeden kazanç beklemek, görgüsüzlük,
nankörlük vb. gibi bazı zayıf yönlerimizi irdeleyeceğim.
Kimseye
ders vermek niyetim yok zinhar.!!
Bu
bir öz eleştiridir, ne olur hoşgörülü yaklaşın..!
Bu
cümleden, ilk dile getireceğim konu, kurnazlık...
Ne
yazık ki, Ortadoğu coğrafyasında, bu davranış türü çok yaygın..
Dar
cevre içinde; kısa, anlık kurnazlık başarılarının çoğu kez, cahil kesimde
yüceltilebildiğini görüyoruz...
Zaten
çoğumuz, hayatımızın bir devresinde olsa bile, her fırsatta ne kadar
kurnaz
olduğumuzla övünmedik mi?!
Verdim
parayı, aldım ruhsatı!,
Ben
sıraya girecek adam değilim.!
Herkes
nöbete, ben enseye..
Ben
enayimiyim!..
Delimisin!
Bu kadar zahmete girilir mi?
Adamını
bul!!
Ben
yaptım, oldu!!
Bu
yabancılar aptal..!
Türkün
kurnazlığı ile baş edemezler!
Uyanık
ol, köşeyi dön...!
Saftirikleri
nasılda kandırdık ama!!
Yapacaksın
tabii... Sen mi kurtaracaksın vatanı..
Gemisini
kurtaran kaptan!!
Anlamazlar,
merak etme...
Ellerinde
yazılı belge varmı?
Söz
verdimse, ne oldu?,vs. vs.
Bu
örnekleri genişletmek mümkün.
Bunların
her biri boş bir kurnazlık övünmesinden başka bir şey değil! Bu bizim zayıf
yönümüz..
Başımdan
geçen bir olayı aktarayım:
Bir
vakitler, bir keresinde bir araç satımı yapıyordum.
Karşı
tarafın tuttuğu iş takipçisi, gevezelikten ve kurnazlığı ile övünmek
arzusundan olacak ki; bana kıs kıs gülerekten, ‘aslında vermediği bir
rüşveti, vermiş gibi gösterip, karşı taraftan masraf olarak alacağını’
söyledi..! Hayret!
Bense
her ikisinin yanında bundan bahis edince, nasıl şokgeçirdi komisyoncu,
bilemezsiniz!.
Benden
böyle bir davranış beklememişti.( Diline hakim olamayan, kurnazlığa
kalkışmamalı!)
Şimdi
gençler, sözüm size: nasihate karnımız tok, ama bir düşünün; rasyonel
düşünce karşısında kurnazılık ne kadar tutarlıdır?
Ne
kadar zayıf kalır analitik zeka karşısında !!.
Kurnazlık
akıllı insanın yolu değildir, mutlak utandırır insanı sonunda!.
Tabiat
bile kurnazlığı sevmez, refah uzak durur kurnazlıktan ..
Kurnazların
çokca olduğu toplumlarda; uyum, üretim, paylaşım, ilerleme olmaz..!
Eğitimci,
bilim adamı, sanatçı ve uzmanlık gerektiren meslekler olmaz... Bu
toplumlarda, hayat standardı düşüktür..
Bu
ortamdan iyilik de uzak durunca, sevgi de olmuyor! Sevgisiz yaşam nedir ki?
Sonuç:
Kanan kim, kandırılan kim? Çanlar kimin için çalıyor!?.
Dikkat
: Aslında kandırılan, kandırdığını sanan değil mi?!
Kendini
kandırmış olmuyor mu?
Maddi
anlamda, küçük menfaatler için büyük kazançlar kaçırılmıyor mu?
Manevi
anlamda ise; aldatan, ruhunu ve erdemlerini kaybetmiyor mu?
Ey
dostlar, hoşgörünüz için teşekkür ederim.
İğnelemeden
edemiyorum, çenem düşmüş bir kere.!
Şahingöz
1999
Nüfus Planlaması olmayınca, insan hayatının değeri
de olmuyor!
Sıradan bir hafta sonu tatilinde, İstanbul Şile plajlarında sadece bir günde
12 kişi boğuldu. Bu sayıya Kilyos ve Riva plajlarındaki boğulmaların sayısını
da eklerseniz, sanki bir toplu ölüm faciası yaşanmış gibi bir sayı çıkıyor
ortaya! Nedense, kamuoyunda yeteri kadar tepki ve yansıması olmadı bu olayın.
Ne gazetelerde ne de TV kanallarında gerektiği kadar yer almadı. Ama;
ölenlerden birisinin aynı gün içinde önceden 3 kez boğulma tehlikesi
geçirdiğini, bu arada kendisini ölüm tehlikesi nedeniyle denize girmemesi
için uyaran plaj görevlisini dövdüğünü okuduk!! İşe bakın!.. Şu günlerde bazı
yazarların ‘Makul Çoğunluk’ diye adlandırdığı kesim, ne yazık ki
makul davranmayı bilmiyor. Kurallara uymak konusunda tamamen olumsuz davranış
gösteriyorlar.
Rize’de veya başka bir yerde, sel oluyor; dere içine yapılmış evleri,
sel içindekilerle birlikte alıp gidiyor! Bu olay her yıl yinelenir; ders
almak mümkün değil midir? Nüfus baskısı yüzünden, yarın aynı yere başka bir
ev inşa edilmeyeceğini kim söyleyebilir? Ormanların kesilmesinin önüne
geçilebileceğini düşünüyor musunuz? Boş vermişlik, adamsendecilik, hırs,
tedavi edilebilir mi?
Trafikte her sene on binli rakamlarla insan kaybederiz, sürücülerin kural
tanımazlığı yüzünden! Bakın pek aldıran var mıdır? İnsanlar olayı
kanıksamış!
Aynı paralelde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, yaz başından beri
yaklaşık 300 kişinin geceleri damdan düşerek hayatını kaybettiğini okuyoruz.
Bir kanalda, adam mikrofona şöyle konuşuyor: ’Bizde bu damdan düşme
olayları hep olur, bu sene bizim aileden iki kişi,-ha bir de kız var(!)-
düştü öldü. Biz hep geceleri damda yatarız, sıcak yüzünden. Bebeler düşer,
ama bizde bebe çoktur!!’
İşte böyle! İnsan çok olunca, yaşam ucuzluyor! Bu kadar çocuğu
eğitmek, onlarla ilgilenmek mümkün müdür? Rasyonel düşünce gelişebilir mi o
ortamlarda? Eskiden tek katlı toprak damlı evlerde yaşayan insanlar şimdi çok
katlı yığma kagir evler yapmışlar. Estetik noksanlıklar yüzünden bu evleri
sıva yapmazlar.Yaz geldiği zaman izolasyonu olmayan bu evler, sıcaktan alev
alev yanar! Hep bir kat daha çıkmak düşüncesi olduğundan, çatı kiremit
yoktur. İnsanlar geceleri evlerin içinin sıcağından kaçmak için yüzyıllardır
alışageldikleri gibi damlarda uyurlar. Ama evler eskisi gibi tek katlı
değildir!. Geceleri düşenler artık kırıklarla, yaralanmalarla kurtulamazlar!
Kimin uğrunda! Adam bol, çocuk çok! Kadınlara doğum kontrolü zinhar yasak!
Bazı yörelerde, kocalar bu konunun açılmasına bile razı olmazlar.
Aşırı nüfus artışının toplumları nasıl geriye götürdüğünü birazcık sağduyu ve
akıl sahibi olanlar bilir. Artık devletlerin büyüklüğü nüfusunun yüksekliği
ile değil de, o devletin ekonomik gücü ve insanlarına sağladığı refah payı
ile ölçülüyor. Nüfus konusunda nicelik değil, nitelik önemli. Dünya üzerinde
bakın hangi devletin daha çok ağırlığı var? Hint kıtasında 90 milyon insanın
yaşadığı bir ülkenin mi, yoksa İskandinavya da sadece 10 milyon insanın her
türlü refah, eğitim, sağlık ve bilumum insan haklarına sahip şekilde yaşam
sürdüğü, bir ülkenin mi? Bakınız nüfusu az ama vasıflı olana; dünya çapında
sözü geçen insanları, politikacıları, düşünürleri vardır. Nobel ödülü almış
bilim adamları yetiştirmiştir. Dünyaca ünlü sporcular, sanatçılar yetiştirir.
Fertler mutlu, gururlu, güvenli, üretken, duyarlıdır. Kendi haklarına ve
başkalarının haklarına saygı gösterirler. Kurallara kesinlikle uyarlar, ama
haklarını istemeyi bilirler. Doğal olarak her kendisine saygı duyan insan
gibi kendi canlarını korumayı da bildiklerinden, pek öyle tehlikeli plajlarda
yoğun olarak boğularak veya damdan düşerek hayatlarını kaybetmezler!
Bunları siz hep biliyorsunuz canım!.. Ama demokrasinin cilvesi işte.
Bazı köktenci politikacılar, nüfus artışı sonucu artacak oyları kendi
ceplerinde gördüklerinden, nüfus planlamasına karşı çıkarlar!
Şahingöz- 26/07/2002
Şiddet
Kültüründe!
AB KAPISINDAKİ
İNSANIMIZIN BAZI SEVECEN VE DUYARLI DAVRANIŞLARINDAN ÖRNEKLER:
Televizyon çoğu kez gözümüzün önüne öyle manzaralar getiriyor ki, bunları
izleyen çocukların ruhlarında onarılamaz yaralar açılıyordur eminim!.. Haydi
toplum duyarsız ve aldırmaz diyelim. Peki bizi sözde yöneten akil kimseler
nerede? Şiddet görüntülerinin,en az porno film kadar zararlı ve yıkıcı olduğu
bilinmez mi? Ekranlarda erotizme, hatta dekolte kıyafetlere tahammül edemeyen
muhafazakar yapılı RTÜK, neden her akşam TV ekranlarından kavga görüntüleri
yayınlanmasına engel olmuyor? Çocukların bütün bu kavga döğüş görüntüleri
içinde şiddeti sanki doğal birşeymiş gibi algılamaları mı isteniyor? Mahkeme
kapısı kavgaları, maç çıkışı kavgaları derken; geçenlerde, kamçı döğüşü
görüntüleri getirildi ekranlara. Gerçi bu son görüntülerin kendi gerçek
yüzümüzü görmemizde ve aslında ne derece ilkel alışkanlıklarımız olduğunu
anlamamız gibi bir faydası yok da değil hani! Diyarbakır’da bahar
şenliği diye,kamçılı kutlamalar yapıldığının görüntüleri bunlar. Köyün
erkekleri,ellerinde kalın urganlardan kamçılarla birbirlerine kıyasıya
vuruyorlar, döğüşüyorlardı; acıdan karşı taraf pes edinceye kadar!. Görüntü
sanki ölümüne döğüşen gladyatörleri andırıyordu! Ama duydukları acı yüzünden
öyle hırslanmışlar ki, herhalde gladyatörler bile döğüşürken bu kadar vahşi
ve gözü dönmüş olarak birbirlerine saldırmıyorlardı! Rakibine diş
geçiremeyenler, bu kez tekme tokat birbirlerine giriyorlar! Döğüş sonrası
vücutlar kan revan içinde ekranlara getiriliyordu. . Sonra seyircilerin
durumu: bunca vahşeti izlemekten, onlar da taşkınlık yapıyorlar,
kaynaşıyorlar.Ama kalabalık hezeyanla sahaya doğru geldikçe, hakem elindeki
kamçı ile kıyasıya seyircilere girişiyor, hepsini kamçıdan geçiriyordu.!!
Sadizmin ve Masohizmin şahikası yaşanıyordu burada. Acının tadını herkes
duyuyordu sonunda. Yabancı bir kanalda ibret diye gösterilen, Afganistandan
buzkaşi maçı görüntülerini hatırladım. Orada da hakem kendilerine hakim
olamayıp sahaya giren seyircileri elindeki kalın değnekle kıyasıya
sopalıyordu. Onları boşuna kınamışız meğerse. İşte bu köy döğüşünde de hakem
taşkınlık yapan seyircileri Afganistan örneğinden daha vahşice, kıyasıya
kamçılıyordu. Bu coğrafya niçin bu kadar şiddet yanlısı? Neden adam gibi
eğlenmesini bilmiyoruz? Böyle gelenek ve alışkanlık olur mu? Bu görüntüleri
uygar dünyada izleseler, bizim insanımız hakkında ne düşünürler acaba?
Şahingöz, utanmamız gerektiğini düşünüyor! Şiddet yanlısı aşiret
geleneklerine, artık bu dünyada yer olmaması gerektiğini düşünüyor!
Şahingöz 2002
AF KONUSUNDA SİYASETÇİNİN BİLMEDİĞİ
Suç işleyeni affetmek erdemli bir harekettir. Kolay yapılabilecek bir olay
değildir. İntikam; kısasa kısas her zaman daha tatlı gelir. Bunlara rağmen
affedebilmek, iyi ve güzel şeydir. Ama lafı nereye getireceğimi anladınız.
Olayın bir de öteki yüzü var! Yakın geçmişte, sonuçlarını gördükten sonra;
kimsenin sahiplenmek istemediği bir af olayı yaşadık. Affın çerçevesi konusundaki
tartışma hala sürüyor. Bu arada bir sürü tutuklu salıverildi. Bilahare
Türkiye genelinde suç oranının aniden yükseldiği tesbit edildi. Bazıları daha
çıktığının ertesi günü tekrar suç işledi. Artan suç oranı, kamuoyunu gün
geçtikçe daha da endişelendiriyor. Son olarak, Alanya’da iki turistin
katili bir seri tecavüzcü, serbest kaldı. Bütün vicdanlar sızladı! Nasıl
olmasın, suç ortakları tecavüz suçundan yattıkları için aftan faydalanamıyor;
ama hem tecavüz edep sonra öldüren ise, sanki öldürmekle daha da iyi yapmış
gibi serbest kalıyor! Buna inanabiliyormusunuz!. Ayrıca tam turizm sezonu
öncesi bu durumun olması turizm sektörünü çok kötü etkileyeceği belli. Neyse
ben asıl vurgulamak istediğim konuya geleyim. Yazının başlığı olarak
belirttiğim ve affı çıkaranların hiç göz önüne almadıkları nokta bence şudur:
Ceza; sadece suçluya yaptığı suçun karşılığı çektirilen bir karşılık
değildir. Cezaevlerindeki suçluların bir bölümü; yapı olarak suç işlemeye
meyilli, toplum için tehdit oluşturabilecek insanlardır. Hapiste tutulmaları;
yaptıklarının karşılığı olduğu gibi, toplumu bu tür kişilerin şerrinden
korumak gibi bir işlevi de vardır. Sosyal bilimciler; örneğin, hırsızların
hiçbir vakit iflah olmadıklarını, aynı suçu ömür boyu serbest oldukları
sürece işlemeye devam ettiklerini söylemektedirler. Bir başka örnek; trafikte
yan baktı diye hiç tanımadığı insanlara zarar veren, vicdan olarak hiç
gelişmemiş suçlu; serbest kaldığında, toplum için yine tehdit oluşturmaya
devam edecektir.. Bir gün basit bir tartışmada, elinde ölümcül silahı ile
sizin bile karşınıza dikilebileceğini göremiyormuyuz? Bakınız tecavüzcü
katil, yanında polis varken bile, tereddütsüz Hollanda’lı kadın
gazeteciyi tokatladı.Yalnız ve savunmasız yakalasa, kimbilir neler
yapabilirdi! Sonra diğer faktörlerde de var, kamuoyunda yeterince tartışılmış
olan! Af kararı ile, seçimlerde oy beklentisi iddiaları hep öne sürülür
eskiden beri.(Gerçi mağdurların tepkileri, bu beklentiyi tersine de çeviremez
değildir hani!) Bu hesap ne derece doğrudur? Sorarım size! Mağdurlar deyince;
suçlunun işlediği suçtan mağdur olan bazı kişiler de var… Bu kişiler
adalet beklemezler mi? Af olayının kendilerini ilgilendirip
ilgilendirmediğini kimse nedense onlara sormuşmudur? Neden, gelişmiş
ülkelerde, af olayı diye bir olgu yaşanmaz da; nerede tam olarak oturmamış,
demokratikleşmemiş ülke varsa; orada yaşanır, hiç düşündünüz mü? Şahingöz
2002
Suç Toplumu
Gazetelerin
özellikle üçüncü sayfaları sanki alacakaranlık kuşağı gibi.
Organize
kapkaç çeteleri, gasp, cinayet; sanki eski spagetti western filmlerindeki,
kanunsuz vahşi Batı!
Kanunlar
mı yetersiz? Yoksa yeterince yeterince uygulanamıyor mu? Bunlar tartışılır...
Ama
açık olan bir şey varsa, kanunlarımızı AB standartlarına getirelim diye
liberalleştirirken, bir takım hatalar yaptığımız aşikar!
Kapkaç
suçlusu yakalansa bile, yaşı küçük diye serbest bırakılınca, anında suç
işlemeye devam ediyor.
Kapkaç
suçlularının özellikle onları suça yöneltenler tarafından yaşları küçük
olanlardan veya özellikle yaşları küçük gösterilmiş olanlardan seçildiği
görülüyor.
Yaşı
küçük diye suçluların serbest bırakılıyor olmasının, polisin de nasıl olsa
serbest bırakılıyor diye daha az efektif olması sonucunu doğurduğu
belirtiliyor!
Yaşı
kağıt üzerinde küçük gözüküyor diye suçluların toplumun içine salınması
doğrumu dur sizce? Sorarım..
Hırsız
üçüncü gün üst üste hakimin karşısına getirilince, hakim simasını hatırlıyor
ve soruyor:
<Sen
dün ve önceki gün karşıma gelmemişmiydin?>
<Evet>
diyor hırsız. <Beni tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakmıştın!>
Bu
olay ayniyle olmuştur, gazetelerde okuduk.
Kanunlarda
mı açık var, yoksa hakim ve savcılar mı böyle yorumluyor?
Belli
ki adam iflah olmaz suçlu. Saldığınız zaman suç işleyecek; topluma, vatandaşa
zarar verecek.
Peki,
vatandaşın can ve mal emniyeti ne olacak?
Can
ve mal emniyetimiz anayasal hak değilmidir?
Devlet
suçluları serbest bırakınca, adaleti sağlayabilirmi?
Mesele
sadece suçluları cezalandırarak, onlarla birebir hesaplaşmak kadar basit
olmamalıdır. Aslında cezanın diğer bir anlamı, suç işlemeden duramayan bazı
insanları toplumdan izole ederek, toplumu korumak değilmidir?
Konunun
bu yönünü hiç düşünmüyor olmalıyız ki, son olarak çarpıcı bir örnek
vermeliyim!
Resmi
kayıtlara göre 18, ailesine göre 43 kişinin katili olan bir suçlu, meğerse
bugüne kadar ara ara, ‘cezai ehliyeti yoktur’ diye hep serbest
kalmış ve bu süre içinde hep birilerini öldürmüş!
Dehşet!
Deli
raporu var diye, seri katilleri toplumun içine salmak, nasıl bir
aymazlıktır?..
Örnek
almamız gereken hangi uygar toplum, bu türden bir suç makinasını toplumun
içine salar? ABD’de, AB de böyle bir şey mümkün müdür?
Açın
artık gözünüzü!
Vatandaş
can ve mal güvenliği istiyor!
Cehalet ve Açgözlülük, denizlerimizi kurutuyor!
Biliyorsunuz,
yaz döneminde denizlerimizde avlanma yasağı vardır.
Bu
yasak süresince, denizlerimizdeki balık varlığına üreme fırsatı verilmesi
için, ağ ile avlanmak yasaklanmıştır.
Ama
gelin görün ki, değil ağ yasağına uymak; bazı yörelerdeki balıkçılar
dinamitle avlanmaktadırlar.
Örneğin
Saroz körfezinin Kuzeyinde, Erikli ile Enez sahilleri arasındaki
sahillerde(örneğin Karaincirli) balıkçılar, kesinlikle yasak olan dinamitle
balık avcılığı yapmaktadırlar.
Bu
yasak iş, çoğunlukla sahillerde dolaşan isimsiz tekneler tarafından işlendiği
gibi, karadan denize dinamit atanlar da vardır.
Dinamit
denizlerdeki balık kaynağını kurutan en ilkel, kaba ve acımasız avlanma
yöntemidir.
Balık
sürüsünün üzerine atılan patlayıcının şiddeti ile ölen hayvanların sadece
küçük bir bölümü su yüzüne çıkınca, kusurlu balıkçı tarafından toplanabilmekte,
büyük çoğunluğu ise dipte kalmaktadır. Ayrıca patlama esnasında telef olan
yavru balığın ve diğer deniz canlısının haddi hesabı yoktur!
Bütün
o bölgedeki deniz yaşamı sona ermektedir!
Zaten
tutulan az sayıdaki balığın tamamı da, havyarlıdır, yumurtalıdır!
Ne
yazık ki cehalet, kendi bindiği dalı kesmektedir.
Bir
kilo balığa tamah edenler, av sezonu başlayınca tutacakları bin kilo balıktan
olmaktadırlar.
Bu
zihniyetle, küçük balıkçının yoksulluk çıkmazından çıkması mümkün olabilir mi
sizce?
Bu
tutulan balıklar soğuk hava deposu olan ihracaatçı tarafından toplanıp(örn.
Eceabat), Yunanistana ihraç edilmektedir.
Karşı
Yunan adalarındaki lokantalarda turistlerin tükettiği balıklar, bizim
sahillerimizden gitmektedir.
Yani
bir anlamda Yunanlı bizim denizlerimizi sömürmüş olmaktadır.
Çünkü
av yasağı karşı sahilde çok kararlı bir şekilde uygulanmaktadır.
Paranın
gücü Yunan adalarındaki balık kaynağını korurken, Türk sularının balığını
sömürmektedir.
Yasak
dönemde avlanmanın sakıncasını görmezden gelen herkes, bir anlamda ülkeye
ihanet etmektedir.
Sonuç
olarak:
Sadecekural
koymak yetmiyor, kuralların savsaklamadan uygulanmasını da sağlamak
gerekiyor.
Suç
olan işi yapanlarla, bunu görmezden gelenlere, örnek ibret yaptırım
uygulanmalıdır!
Yoksa
bu açmazdan kurtulamayız!
Kurallara
uymayan toplumların fakirlik zincirini kırdığı nerede görülmüş?
Şahingöz-
Mayıs 2003
Bıyıklı olmak, karizmayı bozuyor!
Geçenlerde gitmiş olduğum bir banka şubesinde; aşina olduğum görevliye
baktım, bıyıklarını kesmiş..! Sordum; banka yönetimi bir tamimle,
çalışanlarına bıyıklarını kesmelerini tavsiye (bilmiyorum artık, talimatta
olabilir!) etmiş. Bıyıksız, yeni imaj yaratacaklarmış!. Bıyığın olumsuz
önyargılara yol açtığı doğrudur. Genelekçi, durağan bir alışkanlığın,
erkeklik iddiası; dik başlılık, kabadayılık ve egolarına düşkünlük olarak
tezahürü. Bunları ben söylemiyorum. Geçmişte Almanya’da bu konuda
sosyolojik bir araştırma yapılmış.
Bıyıklı Türkler hakkında Almanların; uyumsuz, kaba, maço, eğitimsiz ve
görgüsüz gibi yargıları olduğu ortaya çıkmış!!. Bilmiyorum; bu yargıların
haksız ve ırkçı bir tutumun yansıması olması daha akla yakın.
Ama bıyıklıların hizmet sektöründe ön planda kullanılmaktan
kaçınılıyor olması da bir gerçek! Bunun sonucu bıyıklı erkeklerin iş
rekabetinde bıyıksızlara kıyasla dezavantajlı oldukları anlamı ortaya
çıkabilir!.
Daha zor iş bulabiliyor olmak gerçekten ciddi bir durumdur. Daha zor
eş bulmak ile sonuçlanabilir! Zaten kendisini ifade edebilecek durumda olan
kadınlar, bıyıktan nasıl nefret ettiklerini söylemezler mi?
Bu nedenlerle, erkekler dikkat! Doğru veya yanlış, toplumda eğer
böyle yargılar varsa; bıyık konusunda bir kez daha düşünün!!
Şahingöz 2002
TÜRK İMAJI
Her
milletin olduğu gibi, Türklerin de; uluslararası camiada oluşmuş bir imajı
vardır.
Bu
imajın pek olumlu olmadığını; yabancı yayın organlarını doğrudan izleyen,
kitap okuyan, olayları geniş bir perspektifle izlemeyi öğrenmiş biri olarak,
yıllardır biliyorduk..
Bunu
doğal olarak başkaları da biliyordu ama köşeleri tutmuş olan hamasi yurtseverlerin
şerrinden korktuğu için kimse dile getiremiyordu...
Halbuki
iyiyi aramak, hatalarımızı düzeltmek için; her zaman aynayı yüzümüze tutmak
gerekir bilirsiniz. Kötü alışkanlıklarımızın çoğu, daha iyi örnek
tanımadığımızdan ve çevrenin etkisinden kaynaklanır.
Hatalarımızla
yüzleşebilmek, doğru ve bizi ileriye götürecek bir davranıştır!
Ama
herkesin kendi gibi olmasını bekleyen çevrenin baskısı, bizi çoğunlukla bu
yola gitmekten alıkoyar.
Örneğin
birisi toplumun zayıf taraflarını dile getirmeye kalktı mı; küfür, tehdit,
karalama, adamı bir linç etmedikleri kaldığından, kimse insanları yüzleşmeye
davet edemez. Anlı şanlı yazarlarımız zaten popülizmin kolaylığını
bildiklerinden, bu yola hiç gelmezler!
Ama
geçenlerde, İstanbul’da aralık ayı içinde düzenlenecek olan Marketing
konferansının tanıtım ilanları, bütün gazetelerde sayfa sayfa yayınlandı...TV
lerde reklamı çıktı.
Çeşitli
portrelerin alınlarına, Türklerin uluslararası toplum içindeki imajı olan
aşağıdaki çeşitli sıfatlar damgalanmıştı:
azgelişmiş
(ulusal gelirimize ve viran kentlerimize, köylerimize bakın!),
terörist
( bombacılarımızdan belli değil mi?),
gerici
( Ortaçağ yaşam biçimini özleyen, kılık kıyafetlerini bile o devirlerdekine
benzer giyenlerin çoğalması size birşey ifade ediyormu?)
cahil
(hiç bir şeyi merak etmeyen, okumaktan nefret eden, boş vaatlere kolayca
kanan veya köfte ekmek karşılığı oyunu satan insanların toplumdaki oranına
bir bakın!),
fırsatçı
( trafikte her dakika; birilerinin aralara dalarak, sağdan kaçak yaparak
sıranızı çalmasından, rahatsız olanlardanmısınız? Yoksa: ‘Böyle
şeylerle uğraşma diyenlerdenmisiniz?’),
barbar
( bu biraz da Batılı insanın genlerine kadar yer etmiş haksız bir ön yargıdır
aslında!), işkenceci ( polisimizin geçmişteki uygulamaları gittikçe unutuluyor
ama o kötü niyetli ‘Geceyarısı Ekspresi’nin izlerinin silinmesi,
biraz vakit alacak galiba!),
üçkağıtçı
( turistleri yolunacak kaz zannedenlerden, otomat makinalarını aldatmak için
buzdan para icat edenlerden ne beklersiniz?),
vasıfsız
( ne yazık ki bu konuda çok üzgünüm..! Sokaklardaki vasıfsız insan
kalabalıklarını görmekten çok acı duyuyorum. Ama ah bir de, asıl sorumlu
siyasetçiler bu konuda biraz vicdan yapsalar!)
İşte
bütün bu sıfatlar alınlara yazılmış, sözkonusu ilanda!
Gerçi
kullanılan portreler alabildiğine güleryüzlü, eğitimli, aydın, vasıflı,
modern genç yüzleri.! Böyle yapılarak yapıştırılan imajların aslında yalan
olduğu mesajı verilmeye çalışılmış. Ama bence, bu sadece şekilde..
Yurtdışında
yaşamış olan; bazı duyarlı, aydın insanlarımız; bu imajın acısını derinden
yaşamışlardır ve ne demek olduğunu iyi bilirler!
Herşeyin
bir zamanı vardır ve bu vesileyle; artık kendimizle yüzleşmenin sırası
gelmişte, geçmiştir bile! Gerçek yurtseverlik budur!
Lütfen
kimse alınmasın. Bunun yerine, yeni ve olumlu bir Türk imajının oluşturulması
için katkıda bulunsun.
Örneğin:
Samimi, içten, enerjik, yetenekli, karakterli gibi özelliklerimizin;
yabancıların
ağızlarından, takdirle dile getirildiğini işitmişliğimiz olmuştu.
Ne
olur bu vasıflarımızı çoğaltsak ve genele yaysak da, yeni bir Türk imajı
yaratmaya katkıda bulunsak..!
Gerçi
bu yazıya ilham olmuş kongrenin asıl amacının: ticari bir yaklaşımla bir
dünya markası yaratıp; kaliteli üretmek, fason yerine yüksek katma değerli
mal üreterek, o yoldan bir Türk imajı yaratmak olduğunu tahmin ediyorum ki;
bu
açıdan da olsa bile, yapılacak herşey olumlu olacaktır...
Şahingöz
- Aralık 2003
YAĞMA VE
TALAN TOPLUMLARI
Irak
savaşı sırasında eski rejim göçtükten sonra, otorite boşluğu bulunca bir
kısım halkın nasıl yağma ve talana giriştiğini, hepimiz ekranlardan ibretle
izledik.
Hepimiz
onların adına üzüldük, çoğunlukla eleştirdik.
Ama
kendi durumumuzu da bir gözden geçirmeyi akıl edebildik mi acaba?
Ne
yazık ki, bizim durumumuz da pek iç açıcı değil!..
Bu
coğrafyada hep böyle oluyor galiba...
Açığa
çıkmış onca yolsuzluk ve hortumlama olayı ortada..!
Büyük
büyük götürenleri, gözü biraz açık olan herkes gördü. (Gerçi yandaş
dayanışması içinde hala görmemekte ısrar edenler de, yok değil hani!)
Ama
yine hepinizin bildiği gibi, bu yoksul ülkenin kaynaklarını yağmalayanlar
sadece güçlü varlıklı insanların içinden çıkmıyor tabii.
Toplum
nüfusunun önemli bir kesimi de, ne yazık ki şu veya bu şekilde toplum malını
ucundan ucundan tırtıklıyorlar!!
Önceleri
gecekondu yapmak için hazine arazilerinin yağmalanmasıyla başladı olay.
Sonra
bir kısım halk, evlerine kaçak elektrik ve su bağlamaya başladı.
Kaçak
kullanım öylesine yaygınlaştı ki, toplam elektrik üretimiminin % 13 ü, toplam
1,5 milyar dolarlık bir kaynak, kaçak olarak kullanılmaya başlandı!
Bazı
yörelerde kaçak kullanımın %50 oranına yükseldiğini, hatta su kuyularının
bile kaçak elektrikle ısıtıldığını okuyoruz. Koca fabrikalar kaçak
kullanıyor, dev su pompaları kaçak elektrik ile tarlalara su basıyor, kaçak
kullanıcılar göz korkutmak için işi cinayete kadar götürebiliyorlar!
Bu
kaçak biliyorsunuz, çapraz sübvansiyonla hepimize yansıtılıyor!
Ödediğiniz
elektrik faturası içinde, başkalarının kullandığı elektriğin bedelini de size
ödetiyorlar.
Olay
sadece elektrikle sınırlı olsa, yoksulların sağlık hizmeti almasını sağlamak
için çıkarılmış olan yeşil kart uygulamasından; mal mülk sahibi olan
milyonlarca kişinin haksız olarak faydalandığı yazılıyor.
Bu
durumdaki 750 bin kişinin yeşil kartı iptal edilmiş ama yalan beyanla bundan
faydalanan en az 5 milyon kişi daha varmış!!
Şimdi
anlıyormusunuz sosyal güvenliğin sağlık hizmetinin neden çöktüğünü?
Belediye
Başkanı yakınıyor:
‘Göreve
geldiğimde, toplam belediye çalışanlarının %15 inin, gerçekte çalışmayıp ta,
aydan aya maaşını ATM’den çeken türden olduğunu gördüm’ diyor!
Bu
tesbitin bütün ülke genelinde yaklaşık bu oranda olduğunu düşünmek, pek
yanlış olmasa gerek!
Bir
de hepinizin bildiği gibi; siyasal güçten rant koparmaya çalışan, çok sayıda
partili, yandaş var. Bunlar ‘seni seçimde destekledim, bunun
karşılığını ver!’ beklentisi içindeler.
İşte
bütün bunlar, bir çeşit yağmadan başka bir şey değil.
Ne
yazık ki bu kadar yaygın olması olayın ciddiyetini gösteriyor. Bu kadar çok
sayıda insanın bir şekilde suç işliyor olması daha fazla görmezden
gelinmemelidir.!
Herkes
şapkasını önüne koyup düşünmelidir:
Her
fırsatta ahlaktan bahsedenler, bu konuda neden suskunlar?
Yoksa
bizde de Irak’taki gibi otorite boşluğu mu var?
Kamu
malını korumakla görevli olanlar neden görevlerini yapmıyorlar?
Yaptırım
yoksa veya yeterince güçlü değilse, yasa koyucular neden tedbirini
almıyorlar?
Neden
bu yola sapan cahil kesim eğitilmiyor?
Neden
camilerde, din ve ahlak açısından bu konu dile getirilmesin?
Neden
bu suçu işlemekte ısrar eden kesim afişe edilmiyor?
Bütün
bunları toplumun sessiz çoğunluğu onaylamıyor, bilesiniz..!
Vicdan
sahibi, kurallara uyan, hakkı olmayan hiç bir şeye tamah etmeyen;
kullandığı
her şeyin bedelini, süresini bile geciktirmeden ödemeye gayret gösteren bir
çoğunluk var.
İşte
bu insanların hakkını, başkalarının yağmalamasına göz yumarsak, bunun
bedelini hepimiz ağır öderiz bilesiniz.!
Bizler
eğer uygar bir devletin, uygar bireyleri olarak yaşamak istiyorsak, gereğini
yapmalıyız.
Umrunda
olmayanlar varsa da, onlar yola getirilmelidirler. Çağdaş Türkiye bunu hak
etmiyor!
MUZ
CUMHURİYETİ
Bir devlet büyüğümüz,’Muz Cumhuriyeti’ diye bir kelam etti. Oğlum
bunu gazetede okumuş ve ne anlama geldiğini merak etmiş!. Bu deyim ne anlama
geliyor?’ diye geldi, soru yöneltti bana!. Çocuklar muz sever ya:
‘Muz Cumhuriyeti, bu meyvenin sebil olduğu bir ülke midir?’ diye
bir çağrışım yapmış!. Tam tersine, yaşamın zor olduğu, hiç yaşamak
istemeyeceği bir ülke olduğunu anlattım kendisine. Belki okuyucularımın
içinde de bu deyimi duymamış olan olabilir. Bu nedenle, izninizle kısa ve
basit bir açıklama ile yazıya dökeyim . Bir zamanlar, uzaklarda; Orta
Amerika’da küçük küçük cumhuriyetler varmış. Bu ülkelere biraz istihza
ile, muz cumhuriyeti denilirmiş. Böyle denmesinin sebebi ülkenin tek
ekonomik kaynağının yaygın muz plantasyonları olmasının yanısıra;bu ülkelerin
yeni kurulmuş olmaları sebebiyle devlet geleneğinden uzak olması,
yönetimindeki zaaflar, genelde başıbozukluk, kuralsızlık, yaygın şiddet,
eğitimsizlik, düzensizlik, yüksek nüfus artışı, rüşvet, despot yönetimler,
gelir dağılımındaki adaletsizlik, cehalet, kültür ve aydın düşmanlığı,
estetik noksanlık, hoşgörüsüzlük, kuralsızlık, kurnazlık, yoksulluk, taassup,
tembellik, üretmeden kazanmayı amaçlamak, ilkesizlik, siyasetin çıkar
amacıyla yapılması, hukukun önemsenmemesi gibi, sistemin ve halkın
yaşadığı olumsuzluklar nedeniyle, bu sıfatla anılırlarmış. Bu tür ülkelerde,
bazı yöneticiler antidemokrat ve halka karşı ceberrut davranışlar içinde
olabilirlermiş. Örneğin, çok ücra bir kasabada, devletin en üst düzeydeki
memuru; kendisi hakkında alaycı bir yazı yazan yerel gazetecinin üzerine,
kendi tarafındaki savcı ve yargıcın adil olmayan desteği ile hışımla gider,
zavallı gazeteciyi hapse bile attırabilirmiş.! Çık çık çık...
İnanabiliyormusunuz !?
Sakın allegori yapıyorum diye düşünülmesin. Durumun bizimle bir benzerliği
yoktur!. Bizim ülkemizle herhangi bir paralellik kurmak niyetinde katiyyen
değilizdir. Bizim ülkemiz demokrat, açık, eşitlikçidir!. Yöneticilerimiz
kesinlikle kendilerini halkın üzerinde görmezler.!
Anafikir şudur: Öğrenmeye açık beyinler için, kötü örneğin tek bir faydası
vardır. İyi olanın daha iyi bellenip, anlaşılmasını sağlar. Bu açıdan
yukarıda anlattığımız,’Muz Cumhuriyeti’ kavramının hafifliğinin
karşıtı olan, ‘Hukuk Devleti’ kavramının daha iyi sindirilmesi
olanaklı olur.. Bizim ülkemizde herhangi bir sınıfın veya zümrenin değil;
hukukun üstünlüğü vardır. Bu nedenle, yukarıdaki örnekteki gibi, devletin
gücünü kullanarak, kendilerine aykırı gelen fikir sahiplerini keyfi olarak
cezalandırmak gibi despot tutumlar bizim ülkemizde yaşanmaz. Haydi diyelim ki
yaşandı; mutlaka adalet (biraz gecikmeli de olsa!) yerini bulur. Haksız mıyım
yani!
Şahingöz
Mayıs 2002
SIRADANLAŞTIRMA
Bu
toplumun en başarılı olduğu olgu, ne yazık ki sıradanlaştırmadır.!
Bu
toplum, ne üzücüdür ki; içlerinden birisinin öne geçmesini, ilerlemesini,
kendini göstermesini, başarılı olmasını istemez.!
Toplum
herkesin aynı seviyede, aynı sıradanlıkta buluşmasını hedefler.
Onun
için bu toplumdan dünyaca ünlü bilim adamı, politikacı, yazar, sporcu,
sanatçı, mimar, doktor v.s. yetişmez.!
Ön
plana çıkmış az sayıda başarılı insan varsa da; onların yükseldikleri yerlere
bakarsanız, Avrupa ve Amerika’ da yetişip, kendilerini gösterdiklerini
görürsünüz!.
Çünkü
bu toplumun yoğun bir kıskançlık duygusu olup, içlerinden herhangi
birilerinin kendi önüne geçebilmesine tahammül edemezler.
İş
yerlerinde yöneticiler, ileride kendilerine rakip olabilecek yetenekli
gençleri daha başlangıçtan ezip, ileride kendilerine rakip olması olasılığını
ortadan kaldırırlar.
Politikada
bu olay daha da açık ve toplumun gözü önünde cereyan eder. (Ama yine ne yazık
ki, toplum güçlünün yanında olduğundan, olayın bu yönünü görmezden gelir;
liderler ömür boyu liderlik yaparlar, sonra oğullarına devrederler!)
Halk
açısından bakarsak, halkımız çevresinde kendi gibi olmayan insanlara tahammül
etmez. Muhafazakarlık kılıfına sarılmış bir vulgarizasyon, sanki bir
enkizisyon gibi toplumu baskı altında tutar..
Farklı
olan, yeni olan, güzel olan, vasıflı olan yadırganır.
Varoşlarda,
yenilikçilik ve ilerleme, toplum tarafından baskılanır.
Düşünen,
merak eden insan makbul değildir.
Örneğin
insanların kitap okumasına bile müsaade yoktur!
Vaktiyle,
uzun otobüs yolculuğundan sıkılan bir tanıdığa; vaktin daha kolay geçmesi
için kitap okumasını önermiştim.
‘Yok!’
demişti, ‘olmaz!’ demişti. ‘Delikanlıyı bozar!’
demişti! Çok üstelediğimi görünce, çaresiz: ’Bizim oralarda okuyanı
dışlarlar’ demek zorunda kalmıştı...
Okumak
yasak, özenle giyinmek yasak, düzgün ve özenli bir Türkçe’yle konuşmak
yasak, modernite yasak; ama sıvasız, prizli evler, moloz dökülü sokaklar
serbest.
Yenilik
yasak ama pahalı cep telefonları ve Mersedes marka arabalar serbest.
Demek
ki olayın yoksullukla pek bağlantısı yok!
Zindan
kafalarımızda.
Farklılaşmaya
hoşgörü ile bakamıyoruz.
Her
yerin tek renk gri olmasını bekliyoruz.
Çocuklar,
küçüklüklerinden itibaren: ‘Sus, otur yerine, sana mı kaldı!,
delimisin, sakın ha! vs. vs.’ sayısız söz ve davranışla bastırılır,
sindirilir.
Okullarda,
asık suratlı, didaktik eğitim sistemi, sıradan insanlar yetiştirmeye
yöneliktir.
Gençleri
sokaktaki arkadaş çevresi, sıradan olmaya zorlar.
Erkekler
askerliğe gidince, kökten ezilmeci, sindirilmeye yönelik bir uygulamaya, tabi
olurlar.
İş
hayatında, yaşlılardan oluşmuş bir yönetici kadro, kişilerin sivrilmemesini
hedefler, kişilerin ezilme süreci devam eder.
Ana,
baba, ağabey, amir,üst, patron, komutan, öğretmen gibi üst otorite baskısının
yanında, toplumun genelinin baskısı hep insanları sıradanlaştırmaya yöneliktir.
Örneğin
belediye otobüslerinde, sıradan insanlar; kendileri gibi olmayan insanları
göz hapsine alırlar; sokaklarda iyi yönde de olsa, farklılaşan bireyin
arkasından fısıltı ve dedikodu yapılır. Okulda, daha zeki olan değil de, daha
ezberci olan tutulur.
İş
ortamında, daha yetenekli olanın arkasından kazanlar kaynar, hataları
büyütülür.
İşte
bütün bu şartlar altında, toplumumuzda, başarılı insan sayısı ( TV
şöhretlerini bir kenara bırakırsak! ) çok azdır.
Yine
sıradan ama diğerlerinden daha baskın olan bir takım insanlar ön planda
gözükseler de; bu kişilerin, gerçek arena olan, uluslararası çapta
isimlerinin geçmesini sağlayacak ölçüde yetenekli oldukları söylenemez.
Çünkü
belki de çok sayıda deha, daha yolun başında toplum tarafından engellenmiş ve
pasifize edilmiştir.
Durum
acıdır ama ne yazık ki böyledir!
Fıkrayı
duymayanlar için tekrar anlatayım:
Rivayete
göre, ahirette; meğerse her ülkenin kendi cehennemi varmış.!
Her
ülkenin kendi cehennem çukurunun başında, cehennem zebanileri bekler; her kim
ki çıkmak üzere çukurdan kafasını çıkarsa; pat diye kafasına vurup, içeri
düşürürmüş.
Ama
bir de, Türklerin cehennem çukuru varmış!
Bu
çukurun başında nedense diğer milletlerin çukurlarını kollayan zebaniler gibi
bekçiler yokmuş..!
Neden?
Bilirmisiniz?
Türklerin
cehenneminden kimsenin çıkabilmesi olası değilmişte ondan!
Çünkü,
her kim ki; çıkışa, çukurun ağzına kadar gelebilirse, diğerleri tarafından
ayaklarından çekilerek tekrar içeri düşürülürmüş de, o sebepten!!
Şahingöz
Şubat 2004
EĞİTİM ŞART !
Bugünlerde çok tutulan bir reklam klibi var.
Eminim
ki çoğunuz izlemişsinizdir: hani ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın
canlandırdığı köşe dönücü karakteri; mahallenin kahvesinden iki kişiyi
ayartıyor; tam bir ürünün sahtesini yapıp piyasaya sürmeye çalışırlarken, yakalanıyorlar.
Bu arada C. Y. polis arabasına götürülürken, üzerine çevrilen kameralara ve
gazetecilere: ‘Eğitim Şart!’ diye bir vecize yumurtluyor
ya, işte o reklam.
Eskiden,
Cumhuriyetçi duygular daha kuvvetliyken; insanlar eğitimin önemini daha çok
bilir, bu ifade sık sık her yerde dile getirilirdi.
Şimdi
artık gördüğümüz gibi, bir mizah ögesi olmuş!
Sonra
polisler, ATM farelerini iş üzerinde yakaladılar Adana’da.
Onlarda
pişkinlikle ‘Eğitim Şart’ demezler mi?Espri anlayışına bakın!!!
Bence
bu bir özdeyiş kadar anlamlıdır.
Aşağıda
bazılarını sayacağım toplumsal gerçekliğimizdeki sayısız kusurlu davranışın
temelinde eğitimsizlik yatıyor...
-Sosyologlar,
toplumun genellikle işbirliği yapamayan, uyumsuz, geçimsiz ve kavgacı
olduğunu belirtmişler. Eğitim Şart..!
-Gözü
dönmüş softa baba, namus diye kızını kesiyor! Yere batasıca aşiret töresi
dedikleri ilkelliğin arkasına sığınan vicdansız insanlar; kızlarını,
oğullarına katlettiriyorlar.Eğitim şart!
-Uyanık
geçinen sabırsız sürücü, tıkanmış trafikte emniyet şeridinden kaçak yaparak
ileride bir noktadan kaynak yaparak başkalarının zamanından çalıyor!Eğitim
Şart!
-İşportacı,
meyva tartarken hile yapıyor.. Eğitim Şart!
-
Şehirlerimiz; sıvasız, çatısız, mimari hiç bir özen gösterilmemiş yapılarla
doldu!. Bakıyorsunuz, bazılarının kapılarında lüks otomobiller duruyor,
evlerin içinde oturan kadınların kollarında şıkır şıkır altın bilezikler var!
Acaba bütün bu çirkin yapılaşma gerçekten yoksulluktan mı, yoksa
zevksizlikten mi? Ah, eğitim şart!
-Belediye
otobüsünde, yanında oturanın alanını daralttığını düşünmeden, açmış
ayaklarını iki yana, öyle geniş oturmuş... Eğitim Gerek!
-Bir
emlak alım satımı yapıyorsunuz. Bir adam geliyor, kolaylık payı altında(adı
rüşvet değilmiş!) bir para talep ediyor. Eğitim Gerek!
-Gümrük
işlemleri yapanlar, açıktan para vermeden evraklarının bir türlü
geçmediğinden yakınmışlar. Eğitim Şart..!
-SSK
dispanserinde, iki günde zor randevu alabildikten ve size verilen saatten
bir saat sonrasına kadar doktorun gelmesini bekledikten sonra, size en çok 30
saniye ayıran doktora beklentinizi belirttiğinizde, sizi azarlar tavır
takınıyor!.Demek ki; eğitimlilere de, Eğitim şart!
-Müteahhitin
malzemeden çaldığı ve kontrol mekanizmalarının görevini yapmadığı anlaşılan
bina çöküyor ve yüze yakın insan göçük altında ölüyor.. Eğitim şart!
-Bankayı
hortumlayıp bitirmişler. Yüksek faize tamah edip parasını bu bankada batırmış
mudi feryat ediyor: ‘Paramızı devlet ödesin!’ (!) Eğitim Şart!.
-Hırsızı
suçüstü yakalamışlar, dönmüş kameralara diyor ki: ‘Ama kapıyı sıkı
kilitlemeyip, beni kışkırtıyorlar!’ Eğitim Şart.
-Adam
çöpünü sokağa dökerken uyarıyorsun. Üste çıkarak cevaplıyor:’ Ne olmuş
yani, herkes döküyor!Eğitim Şart!
-Gelenekçi
baba, bir yandan kızlarından sevgi ve ilgi beklerken; öte yandan, mirasını ve
varlığını kızları yerine oğullarına aktarmak için elinden geleni
yapıyor...Eğitim Şart!
-Üniversitede
yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, alt kültürdeki ailelerin %80 nin de,
aile içi şiddetin yaygın olduğu tesbit edilmiş.! Eğitim Şart!
-Halkımızın
sadece % 3 ü gazete alıyormuş!Eğitim Şart!
-Bir
yılda basılan kitap sayısı, gelişmiş ülkelerin sadece1/10 u kadarmış! Eğitim
Gerek!
-Kurallara
uyulmadığı için ve sabırsızlıktan, yılda 10 binin üzerinde kişi, trafik
kazalarında hayatını kaybetmektedir. Bu demektir ki; Eğitim Şart!
-Dere
yatağına yaptığı kaçak konutu sel sularına kapılınca; ‘Devlet
Nerede!!’ diye figan eden vatandaş; bilesin, senin için ‘eğitim
şart’!
-
Nezaketten yoksun, kötü huylu bir
komşuya: ‘evindeki su kaçağının benim daireye indiğini ve tedbir
almasını rica ettiğinizde’, ‘ Vakti olmadığı, zaten kendisinin de
avukat olduğu(!)’ gibi bir cevap alıyorsunuz. (Sanki sorduk!) 1.Okumuş
insanın kabalığı da bir başka oluyor! 2. Hukukun, kendi çıkarı için tehdit
aracı olarak kullanılmak istenmesi çok yanlış! Eğitim Şart!
-
Toplumda herkes ‘ahlak’tan
bahsetmesine rağmen( ahlakı sadece dar anlamında, namus olarak dile
getiriyorlar!), kimse ahlakın faktörlerinden haberdar değil! Çoğu kişi;
dürüstlük, hoşgörü, sorumluluk, güvenilirlik, verdiği sözü tutmak, yalan
söylememek, sadakat, alçak gönüllülük, uyumluluk vs. gibi değerlere yabancı.
Eğitim Şart!
Bu
liste böyle biteviye uzayıp gideceğinden, burada tadında kesmemiz gerekti.
Ama
uygar bir toplumda yaşamak isteyen herkesin, bu konularda durup bir kez daha
düşünmesi gereklidir!
Şahingöz
Şubat 2004
EV ALMA KOMŞU AL!
Acaba
ben mi çok kötümserim?
Neden
bugünlerde çevremde hep kötülükle dolu davranışlarla karşılaşmaya başladım?
Ben
ki, yazılarımı okuyanlarınız bilir; çevrem beni oldukça iyimser, kolay kolay
umutsuzluğa kapılmayan bir yapıya sahip olarak tanır...
Bu
karşılaştığım kötü ortam, kesinlikle benim kendi algılamamdan kaynaklanmıyor.
Ben
olumsuz bir insan değilim ki, hep paratoner gibi çevreme olumsuzluklar
çekeyim!
Dostlarım
beni hep iyimserliğim yüzünden sevmişlerdir.
Korkarım
ki, çevre kötü.
Sadece
belli sınıf veya kesim değil, geçimsizlik ve kötülük her kesimde var.
Geçen sene, uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştığımda, merak
etmiş;’ evliliklerinde bir çocuk olup olmadığını’ sormuştum. Bana
cevap olarak, ‘çevremizde bu kadar kötülük oldukça, bu dünyaya acı
çekmesi için yeni bir can getirmek istemediklerini’ söylemişti.
Çok
kırılgandı, karı koca yurt dışına göç etmeyi düşünür hale gelmişlerdi.
İçinde
bulundukları iş çevresinin acımasızlığını, ikiyüzlülüğünü, siyasi
bağlantıları olmayanların şansının olmaması durumunu anlamakla birlikte; yine
de, bu derece karamsarlıklarını anlamakta güçlük çekmiştim...
Onlara
olumlu ruh halini koruyabilirlerse, kötülüklerin de onlardan uzaklaşacağı
öğütünü vermiştim...
Yakın
süre önce bende peşpeşe basit ve küçük ama, toplumun genel kötülüğünü
gösteren davranışlar gördüm ki; toplumun kötülüğünden şikayet ederken, işi
çocuk doğurmamaya kadar götüren arkadaşımın düşüncesine neredeyse hak verecek
duruma geldim!
Bir
süre öncesinde, anne ve babam taşrada bir şeylerini sattılar. Onların bize
yakın gelmelerini istediğimizden, buradan gelen parayla, İstanbul
Büyükada’da mütevazi bir daire satın aldık.
Büyükada,
gözümüzde bir cennetti.
Önceleri
adalara günü birlik gittiğimiz dönemlerde, buralardaki yaşamı hoş olarak
düşünürdük. Adaların iklimi güzeldi, manzarası güzeldi.
Ama
ev sahibi olduktan sonra anladık ki, yaşadığımız çevreyi güzelleştiren de,
çirkinleştiren de; aslında insanlardır.
Adadaki
evi aldığımızdan kısa süre sonra, üst kattaki daireden, kışın soğuğu
etkisiyle olacak, su borusunun patladığını, yeni badana yaptığımız evimizin
tavanlarının her yerinden, şarıl şarıl suların aşağı bizim daireye aktığını
gördük.
Üst
dairenin su vanasını sıktığım halde, ertesi gün geldiğimizde, suların akmaya
devam ettiğini gördüm. Vana suyu kesmiyordu.Üst katın yazlıkçı olan ev
sahibini haberdar etmek istedim. Çevrede kimse bilmiyordu. Evi satın
aldığımız kişiyi aradım, onda numarası varmış.
Telefon
açtım. 50 li yaşların üzerinde bir kadın sesi, aranmaktan hoşnut olmadı. Ben
her zaman ki gibi kibarca olayı anlatırken, karşıdaki ses gittikçe
ceberrutlaştı;
‘ben
gelemem, çok işim var!, Belki hafta sonu gelir bakarım!’ gibilerinden
sözler etmeye başladı.
Hafta
sonuna daha 5 gün vardı, bu süre içinde evimizde kabarmadık duvar ve parke
kalmazdı.
Bir
şeyler yapması gerektiğini anlatmaya çalışıyordum.
İnsanın
işi olsa bile, anahtarını teslim edebileceği bir yakını dostu olması
gerekti!.
İnsan
nasıl komşusunun zarar görmesine bu kadar kayıtsız olabilirdi ki?
Baktım
hiç yanaşmıyor, ‘Suların verdiği zarar büyürse sonuçta mahkemelik
olacağımızı’ söyledim.
Bunun
üzerine daha da küstahlaştı: ‘Olur dedi, mahkemelik olalım, ben
hazırım, ben avukatım!’
Demek
avukat olunca komşuya zarar vermeyi kendine hak görebiliyordu.!
Bundan
sonrasında, içindeki bütün çirkinliği ortaya döktü:
‘Ertesi
günü bir davası varmış!
İşi
onun için herşeyden önemliymiş!
Davası
olduğu için, vaktiyle annesinin cenazesine bile gitmemişmiş!’
Hezeyanlar
içinde telefonu yüzüme kapattı.
Ertesi
gün öğleden sonra, bana cep telefonumdan geri döndü. Azarlayıcı, çirkef,
çirkin bir ses tonu; ‘suyu yaptırdığını, kendisini bir daha arayarak
rahatsız etmemem gerektiğini’ söylüyordu.
Kendisine
benim güngörmüş, saygıdeğer bir kişi olduğumu, komşuluk hali, günün birinde
kendisinin de bana bir işi düşerse bu tavrını hatırlamasını söylerken, yine
telefonu yüzüme kapadı!!. Ne kadar da kötü bir insandı!
Bu
konuşmanın travmasını daha unutamadan, havalar ılınınca, anne ev babam eve
gelip yerleştiler. Evin hemen önündeki boş bir toprak parçası kıştan daimi
oturan yan komşunun kömür çuvalları ve çirkin molozları ile işgal edilmişti.
Annem,
kırsal kökenli bir adam olan komşudan bu malzemelerini kaldırmalarını,
evinin önüne çiçek ekerek orasını güzelleştirmek istediğini söylemiş. Kaba
olduğu kadar kötü ruhlu olan adam, evimizin önünü sahiplenmesi yetmemiş gibi,
birde
yetmiş
küsür yaşındaki anneme dik konuşmuş; ‘burası benim, çiçek ekersen söküp
atarım, şunu yaparım, bunu yaparım!’demiş!.
Daha
önce her evinin önünden geçişimizde bağırış ve kavga sesinin dışarlara
geldiği bu yan evin sahibi, asgari bir saygı görgü ahlak utanmadan yoksundu
anlaşılan!
Anne
ve babam belediyede ve kaymakamlıkta imar haritalarını çıkarttırdılar.
Evimizin önündeki avuç içi kadar küçük alanın belediyeye devredilmiş olmayıp,
bizim tasarrufumuzda olduğunu öğrendikten sonra, bu bir iki metrekarelik
alana çiçek diktiler. Ama adam gelip sökmüş. Tekrar çiçek dikiyorlar, zorba
bozuntusu söküyor.!
Böyle
ilkel davranışlı insanlarla karşılaşmış olmaktan üzülüyoruz. Ne yapabiliriz
bilmiyoruz.. Adam yaşça veya görgü açısından dengimiz değil ki, gidip
konuşalım.
Akıl
noksanı insanın bizi çekeceği edepsizlik ve mahalle kavgası bizim harcımız
değil ki!
Mahkemeye
vermeye değer mi bilmiyoruz.! Can sıkıntısı!
Neden
kötülük bu kadar yaygın!
Sonunda
yaz geldi, yazlıkçılar birer birer evlerine dönmeye başladılar.
Anne
ve babam, nihayet orta sınıftan ve daha görgülü komşularla tanışmayı
umarlarken, bir kez daha şaşırdılar! Çünkü yazlıkçı kesim, kendileri
dışından insanlarla komşuluk istemiyorlardı.
Tamamı
gayri müslim bir azınlık mensubu olan bu komşular; anlaşılan, asgari seviyede
bir sosyal ilişki, hatta bir selam alışverişine bile yanaşmıyorlardı..
Orta
büyüklükte bir Anadolu şehrinin sıcak komşuluk ilişkilerinden gelmiş olan
bizimkiler, bu yeni komşularının selam vermemelerini, hatta; ‘merhaba,
biz yeni komşuyuz, nasılsınız?’ gibi seslenmelerine karşın, sırt
dönülmesini yadırgıyorlardı.
Babam
gençliğini geçirdiği Samatya’da diğer bir başka azınlıkla kurduğu sıcak
sosyal ilişkileri, burada kuramamış olmaktan çok şaşırmıştı.!!
Bu
insanlara ne olmuştu böyle?
Değişik
sınıflardan insanların hepsinden kötü davranışlar gelmesi, benim ve ailemi
üzdü.
İyilik
nereye gitmişti?
İşte
bu yaşadıklarımız karşısında, toplumun özünde daha çok iyilik olmasını
arzulamaktan başka elimizden başka bir şey gelmiyordu ne yazık ki!
Ömür
boyu başka sınıftan, başka dinden, türlü insan hakkında; önyargı,
ayrımcılık, kötü his vb.hiç bir olumsuz duygu taşımamış biri olarak, bu kadar
şikayete de hakkım olsundu artık.!
İçinizden
bazılarının: ‘Bunlar da önemli şeyler mi? Yalan, iftira, nefret, kavga,
kıskançlık her yerde diz boyu; her tarafta psikopat yapıda insanlar var,
gazetelerin 3. sayfaları şiddet haberlerinden geçilmiyor!’
diyeceklerini biliyorum. Haklısınız.
Ama
bunlar benim yaşadıklarım.
Anafikir:
Kötü davranışlara kötülükle karşılık vermektense, kötülükten şikayet etmek
daha doğru bir davranıştır!
Kurallara uymak uygarlıktır!
Biz
Türkler, nedense başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüklerini öğrenmeye
pek meraklıyızdır.
Türkiye’ye
gelmiş az çok ünlü bir kişi bulurlarsa, gazetecilerimiz hemen mikrofonu
ağızlarına dayadıkları gibi sorarlar:
‘Türkiye’yi nasıl buldunuz?’
Bekledikleri
cevap hep halkın duymaktan pek mutlu olacağını bekledikleri klasik
şablonlardır.
‘Türkler çok candan!’ ’Türkler çok konuksever’
’Şiş kebap harika!’
Riyakar
yabancı bunları söylesin de, biz de mutlu olalım! diye bekleriz.
Ama
bakıyorum da, yabancıların dürüst olanları, bizi pohpohlayacak boş övgüler
yerine; sanki söz birliği etmişlercesine, Türkiye’deki trafik
kargaşasından, sürücülerin nasıl kurallara uymaktan kaçındıklarından
bahsediyorlar.
Geçen
gün gazetelerde, Türkiye’yi ziyaret eden Amerikalı eski astronotun alaycı
beyanatını okuyunca, bunlar bir kez daha aklıma geldi.
Amerikalı
açıkça dalga geçiyordu:
Türkler uzaya giderse, trafikte yaptıkları gibi kuralsız hareket
etmemeleri gerekirmiş!
Yine uzay gemisinde klakson olmadığından, Türk astronot klakson çalma
alışkanlığını da bırakmalıymış!
Adamın
küstah alaycılığını bir tarafa bırakırsak; ülkemize uygar ülkelerden gelen
yabancıların ilk dikkatini çeken şey, trafikteki kuralsızlık ve karmaşa
oluyor.
İnsanların,
nasıl da trafik kurallarını yok saymaya gayret gösterdiklerine; nasıl
başkalarının haklarına saygı göstermeden ve sabırsızca araçlarını
kullandıklarına hayret ediyorlar.
Gelişmiş
ve zengin ülkelere ziyaret edenlerimiz, oralarda trafiğin ne kadar düzenli
olduğunu görmüş ve hayret etmişlerdir.
Sürücüler,
diğer sürücülere ve yayalara karşı nasıl da saygılıdırlar.!
İnsanlar
nasıl da sabırlıdırlar. Örneğin gece yarısı boş bir kavşakta, kırmızı ışıkta
bekleyen bir aracın yanından diğer araçlar sinirli kornalar çalarak
geçmezler!
Konunun
ana fikrine gelirsek:
Toplumların
trafikteki ahvali ne ise, genel durumları da bundan farklı değildir..!
Yoksa
siz, trafikte kurallara uyulmayan toplumların;
sosyal
yaşamlarında daha farklı mı olduklarını zannediyordunuz?
Doğal
olarak, kuralsız bireyler aynı zamanda itaatsiz de olduklarından; toplu
olarak organize bir şeyler ortaya çıkarmaları ve bir şeyler üretmeleri
gelişmiş toplumlar düzeyinde olamayacağından; bunun sonucu ne yazık ki,
azgelişmişlik olarak bize yansıyacaktır...
Bu
kadar basit!
Şahingöz
Mayıs 2004
BİZLERE NE
OLUYOR BÖYLE?
Artık
intihar etmek üzere dama çıkmış birini görüldüğü zaman,
‘Atla!.Atla’ diye tempo tutuluyor..!
Trende
telefonu gaspettikleri genci bir de aşağı atıp katledenlere kimse engel
olmuyor! (Neyse ki bir gün sonra vicdanlı biri ifade verdi de, katiller
yakalandı)
Yaralı
birine kimse yardım elini uzatmıyor, ‘bu kadar işimin içinde bir de
ifade vermeye karakollara düşemem’ diyor! (Gerçi yaralıya yardım
edenleri ifadesini almak üzere karakola sürüklemek, emniyet gücünün hatalı
bir uygulaması değilmidir? Olay yerinde veya hastanede bir kimlik ve adres
tesbiti yapılıp, gerekirse sonra davet yapılması daha uygun değilmidir?)
Küçücük
bebelerin, hasta ruhlu ebevyenleri tarafından ölesiye dövüldüğü, işkence
edildiği haberleri gazetelerden eksik olmuyor!
Küçücük
masum çocukların eşek kadar sapıklarca cinsel açıdan taciz edildiği haberleri
neredeyse periyodik olarak yurdun farklı illerinden gelmeye devam ediyor!
Sonra
da, öteki Türkiye ile karşılaşmamak için hiç otobüse bile binmeyen bir kısım;
rahatı bozulduğu için, bu haberlerin yayınlanmasına itiraz edip; bu kadar iç
karartan haberleri verdiği için basın suçlu diyor!
Bize
de artık pes demek düşüyor!
Toplumsal sorumluluk
nerede kalmıştır?
Yurdumun
insanı bu durumdayken, bir de tuzu kuru bir kesim ‘örtsek daha iyi
olur’ diyebilmektedir.
İnsanımız
bu hale nasıl geldi.??
Bizleri
birey yapan iyilik, ahlak, vicdan neden bu kadar bulunmaz olmuştur?
Soylu
davranışlar, yüreklilik neden artık övülmemektedir?
Neden
insanlar birbirlerine karşı kötü, hoşgörüsüz, edepsizce davranmaktadırlar?
İzninizle,
bu kara tablonun sebeplerini aşağıda belirtelim:
Görsel
medya neden sorumsuzca davranmaktadır? Zaten yeterince iyi durumda olmayan
erdemlerimizin yüceltileceği diziler yerine; sadece şiddet, düşmanlık ve
kötülük içeren mafia, ağa-feodal düzen konulu diziler yayınlarlar? Okumayı
sevmeyen ama daha kolay yutulduğu için TV dizilerini ve bir eve kapatılan
insanların nasıl birbirlerinin gözünü oydukları ‘bilmem ne evi’
denilen röntgen programlarını izleyen yığınların zaten güçlü olmayan
değerlerinin nasıl yok edildiğini neden kimse anlamaz!
Medyanın
işlenmemiş beyinlere yanlış mesajlar aşılayabileceğini reyting peşindeki
yayıncı umursamaz ama Radyo Tv Üst Kurulu bu konuda neden sorumluluğuna
sahip çıkmaz?
Medyanın
iyi örnek vermek, eğitmek gibi bir sorumluğu yokmudur?
Hatırlıyorum
da, bizim çocukluğumuzda siyah beyaz filmler vardı, kovboy filmleri,
polisiyeler. O yaşta aşk filmi izleyemeyeceğimizden başka film izlemezdik.
Şimdi
düşünüyorum da, bu filmlerin mesajı sağlamdı; iyiyle kötünün tarifini tam
yaparlardı. Hilekarlar, köşe dönücüler, hırsızlar, kalpsizler, yağmacılar,
ırz düşmanları, katiller, kanunsuzlar vs. açıkça izleyiciye gösterilir,
seyircinin iyinin yanında olması sağlanırdı.
Şimdi
ise malum dizilerde sadece güç, zenginlik ve yere batasıca töreler
yüceltildiğinden, alt yapısı sağlam olmayan izleyiciye yanlış mesaj verilmiş
olmaktadır. Seyirci karakterin kötü yönlerini görmemektedir, onun gücüne ve
zenginliğine hayran olmaktadır!
Yani
yukarıdaki pespayeliklerin sorumluluğunun bir bölümü sorumsuz TV
kanallarınındır!
Diğer
bir sorumlu ise din camiasıdır.
Geçmişte
‘Ahlak ‘ tanımını sadece dar bir fundementalist bir çerçeveye
sokmuş olan din adamlarının ve dindarların artık ahlakın evrensel anlamlarını
anlamaları gereklidir.
Ne
yazık ki, geçmişte; ahlağın sadece kadının eteklerinin altında olduğunu
sanan dar görüşlü bir vaaz dinlediğimiz olmuştu.
Din
halkımızın üzerinde önemli bir yer tutar. Bu açıdan aydın ve akil kişilerden
oluştuğunu tahmin ettiğimiz Diyanet kurumunun gerçek ahlakı camilerden halka
anlatmaya başlayacak bir çalışma yapmasının faydalı olacağını düşünürüz.
Bu
ölçüde çöküşümüzün, suçun bu kadar yaygınlaşmasının bir sebebi de, af
olayıdır.
Geçtiğimiz
dönemde, kader kurbanı diyen( bu tanımın bilimsel ve hukuki bir anlamı
olabilir mi?)birilerinin hatırına yapılan affın ardından, afla çıkanlardan
önemli bir bölümü tekrar suç işleyerek topluma zarar vermiştir.
AB
kanunlarına uyarlamak amacıyla, Ceza ve infaz kanunlarındaki sık sık yapılan
değişiklikler, ortaya gizli aflar çıkarmaya devam etmektedir.
Algılaması
yeterli olan herkesin bildiği gibi, infaz sadece suçun sonucu verilen bir
ceza değildir. Bir amaç ta, toplumu; vicdani sorumluluğu gelişmemiş olan
suçludan soyutlamaktır.
Herkes
artık bilmektedir ki, dışarı saldığınız kapkaçcı hemen o gün icraatine
kaldığı yerden devam etmektedir. Hırsız iz bırakması ve yakalanması belli
süre sürse de, sonunda tekrar geri dönmektedir.
Tabii
ki, suç olayının bu derecede yaygınlaşmasının en önemli sebeplerinden birisi
ekonomik çöküntü, artan yoksulluk olmalıdır. Kötülüğün hangi ortamlarda
ürediğini her aklı başında insan bilir.
Ne
yazık ki, devlet; bankasını boşaltan hortumcuların götürdüğünü kendi
kaynaklarından kapatmaktadır. Ah keşke, bu para yeni iş sahaları açmak için
kullanılmış olsaydı!
İkinci
kara delik ise, enerji anlaşmalarıdır.
Bir
takım pahalı doğalgaz anlaşmaları yapanların günahının bedelini halk
ödemektedir bir anlamda.
Örneğin
Rusya’dan aldığımız gaz inanılmaz pahalıdır. İran’la yapılan
anlaşma Rusya’dan da pahalı olup; üzerine üstlük gazı almasakta,
bedelini bize ödetmekle yükümlü bırakmaktadır.!
Girilen
angajmanlar ülkenin gereksiniminin çok üzerindedir!.
Yap-İşlet-
Devret formülüyle, dünya fiyatlarının çok üzerinde elektik alım
sözleşmeleriyle elektrik üretim santralları yaptırılmış ve devlet kaynakları
alım garantisi sebebiyle; bu işletmeleri yapan şirketlere aktarılmış ve
aktarılmaktadır...
Halbuki
bütün bu bedeller, halkın refahını yükseltmek için kullanılmış olsaydı,
eminim ki durumumuz bugün daha iyi olacak; varoşlardaki, uzak kentler ve
kasabalarda daha çok insan iş sahibi olacaktı!
Umarım
Hakan’ın trenden atılmasının, vicdanları uyandırması gibi bir faydası
olsun!
Bu
konu unutulmasın, toplum kendisine çeki düzen versin.
Hükümet
bu konuya duyarlı olsun, meclis yasal katkıda bulunsun!
Bu
arada sonunda iyi bir haber:
Toplumda
soylu davranışlar, gerçek kahramanlık henüz ölmemiş!!
Ne
mutlu..
Öldürülen
gencin asil ailesi, gencin organlarını ihtiyaç sahiplarine bağışladı...
Böbrek
için sırası gelen Evniye Hanım, kendi hakkını ‘daha gençler
faydalansın!’ diye hiç tanımadığı başka birine bıraktı...
Demek
ki bu ülkede hala iyi insanlar var...
Siz,
özünde kötülük olmayanlar; bu kahramanlar için bir damla göz yaşı dökünüz ki,
iyilikleri sizin yüreğinizde kuluçkalansın.
Bırakın
o durumunu bilmeyen; kendilerinden başka kimseyi düşünmeyen çıkarcılar,
başkalarının malına canına kastedenler, acımasızlar, hasisler, vicdansızlar,
talancılar, yağmacılar, gaspçılar, ırz düşmanları vs. bütün kötüler layığını
bulsun...
Şahingöz
-Kasım 2004
‘ ASLINDA O İYİ DE, ÇEVRESİ KÖTÜ’
Bu
klişe yalanı hepimiz duymuşuzdur.
Hatta
doğrusuya, gelişimimizin bir döneminde hepimizin kullanmış olması olasılığı
yüksektir.
Bu
sözü bugünlerde politik gündemden ötürü sık sık okumak durumunda kalınca, bana
geçmişte iş hayatında yaşadığım ilişkileri hatırlattı.
Yoksa
baştan söyleyeyim, alegori yapmıyorum. Sadece kendi yaşadıklarımı kağıda
dökmek gerekti, bunları başkaları ile paylaşmalıydım, o kadar!
Çoğumuz
iş yaşamımızda yönetim ile zorluklar yaşamışızdır.
Şirketler
de, küçük çapta ülkeler gibidirler. Yönetim kademesi belli gruplardan oluşur.
Yönetime gelen kendi gibi siyasi görüşü paylaşan, aynı kökenden gelen veya
mezhep, okul, yaş, cinsiyet, yöre, aidiyet vs. gibi ortak paydada buluşan
insanlardan çevre yapar. Bu yanlıştır, kötüdür…
Ne
yazık ki, ekonomik gerçeklerin birinci öncelik olarak yaşanmadığı kamu
sektöründe, bu gruplaşmalar daha yoğun yaşanır.
Sonucunda
genel müdürün temsil ettiği güç; yandaşlarına sevecen davranırken,
diğerlerine karşı haşin davranmaya başlar.
Üzücüdür
ama gerçek budur.. O da kendisinden öncekilerden öyle görmüştür.
Kendi
yandaşlarına yer açmak için, çevresinde öncekilerden veya diğerlerinden
oluşan insanlara doğru bir dışlama hareketi başlar.
Yönetimin
sizin artık istenmediğinizi hissettirmek için bin bir türlü davranışı,
politikası vardır ve bu genel müdürün çevresindeki biraz tetikçi yapıdaki
insanlar tarafından size yansıtılır.
Başlangıçta
olayı kavramadığınız için, bu kötü davranışların genel müdürden değil de,
çevresindeki insanlardan kaynaklandığını zannederiz.
Aslında
mutlak gücü elinde tutan kişiyi eleştirmek cesaretini gösteremediğimizden,
bir çeşit kendimizi kandırma olayıdır bu!
Biz
üstteki yöneticiyi pek görmeyiz. Bizim gördüklerimiz; bize haksızlık yapan,
kaba ve çiğ davranan, hakkımızda dedikodu üreten ona yakın insanlardır. Yoksa
genel müdürü her gördüğümüzde, sahte sırıtmalarımıza karşın, duygusal zekası
adamlarına kıyasla daha yüksek olan genel müdürden timsah gülüşüyle cevap
almaya devam ederiz.
Ne
yazık ki bu gerçeği kabullenmek güçtür. Çoğu insanın çalışırken, genel müdüre
söz söyletmemeye, ondan şikayet etmemeye çalışmalarına şahit olmuşsunuzdur.
Ne
zaman işten ayrılmışlardır, ağızlarındaki bakla ancak ondan sonra çıkmıştır.
Genel
müdürünüz sizden hoşlanmıyorsa, genellikle ağzınızla kuş tutsanız, faydası
olmamaktadır. Aksine size olan saygısı gittikçe azalmaktadır!
Yönetici
sizi sevmiyorsa, durum gerçekten ümitsiz olabilmektedir. Çünkü zaman sizden
yana değil de ondan yanadır. Ne kadar alçak profil oluşturup, dikkat çekmeden
zaman kullanmaya çalışırsanız çalışın, siz daha önce pes edersiniz!
Ülkemizde
yeni iş olanakları kısıtla olmakla birlikte, yukarıda anlattığım açmazı
yaşayan tüm iyi, çalışkan ve yetenekli insanlara; şanslarını başka bir
şirkette denemelerini öneririm.
Belki
daha iyi, sevecen ve lider özelliği olan bir genel müdür bulurlar da, sıkıntı
yaşamazlar!
BİR AFETTEN DAHA KÖTÜ BİR ŞEY VARSA, O DA AFETE HAZIRLIKSIZ
YAKALANMAKTIR!
Güney Asya’ da olan deprem ve tsunami felaketi bize olası bir deprem
felaketi üzerinde düşünmeye zorladı. Bu açıdan, afet ülkelerindeki kurtarma
ve yardım çalışmaları ile ilgili aksaklıklar ve zorluklar, bize bir ders
olmalıdır.
Konunun uzmanı olmasak da, sağduyumuza güvenerek aşağıdaki
tespitlerimizi ilgililer, sorumlular, planlamacılar ve duyarlı insanlarla
paylaşalım istedik!
Tanrı geçinden versin ama ne yazık ki ülkemizde deprem açısından
riskli bir bölgede..
Eninde sonunda orada veya burada afetle karşılaşmamız kaçınılmaz! Ama
uygar bir toplum olarak; bu durumu yok saymak, görmezden gelmek gibi bir
tavır yerine; tedbir almamız, planlama yapmamız kaçınılmaz, olmazsa olmaz bir
durum!
1.
Olası bir afette ilk
karşılaşacağımız sorun, bölgede ve çevrede kablolu ve hücresel telefon
şebekesinin çökecek olmasıdır. Bu konuda halk önceden afet durumunda hemen
telefonlara sarılıp sistemi yoğunluk yüzünden kilitlememesi yönünde
uyarılmalıdır! Sonrasında ise en azından sivil koordinasyon kurulları
haberleşmelerinde yerel FM radyo istasyonlarını ve TV kanallarını
kullanabilmelidirler.
2.
Ankara’daki
hükümet 1999 depreminde olduğu gibi, günlerce suskun kalmamalı, önce ulusa
seslenerek topluma moral vermeli; sonra da çabuk hareket edebilen, basiretli
ve alışkanlığı gereği karar ve sorumluluk almaktan kaçan bürokrasiyi
kamçılayabilecek bir üyesini, afet koordinasyonunun başına atamalıdır.
3.
Afet bölgesine ulaşan
karayollarının daha önceki afette olduğu gibi seyir meraklılarınca
kilitlenmemesi için askeri kuruluşlardan süratle destek alınmalıdır. 99
depreminde, yerel polis kuvveti görevlilerinin öncelikle kendi ailelerinin
yardımına koştuğu görüldüğünden, askeri güvenliğin inisiyatifi kuvvetle
gereklidir. Bu cümleden afet bölgesinin yağmacı, talancı ve hırsızlardan ve
hatta insan tacirlerinden korunması çok önemlidir. Bölgeye dışarıdan mümkün
olduğunca görevlilerden başka kimse sokulmamalıdır.
4.
Çadırlar ve
battaniyelerin yağmacıların eline geçip gerçek ihtiyaç sahiplerinin açıkta
kalmaması için, bu malzeme kamyonlardan rast gele atılarak dağıtılmamalı;
yardım ekipleri spor sahaları parklar gibi açık alanlara süratle çadır
kentler kurup, afetzedeleri kayıt ederek çadırlara yerleştirmelidir.
5.
İçme suyu ve seyyar
tuvalet ihtiyacı öncelikli olarak planlanmalıdır.
6.
Gıda maddeleri çuvalla
ve paketle dağıtıldığında, çok kötü görüntüler ortaya çıkmaktadır. Bu durum
geçmiş depremlerde yaşandığı gibi, son tsunami afetinde olduğu gibi
TV’lerden tüm dünyaya yansımaktadır. Ayrıca geçmiş afetlerde, dağıtılan
erzağın bir kısmının marketlerde satıldığı hep hatırlardadır.
Bunların önüne geçmek için gıda yardımı ilk anlarda
kumanya şeklinde, sonrasında ise aş evleri kurulup, yemek olarak
verilmelidir... Daha uygar ve bize yakışacak uygulama budur. Japonya’da
afet sonrası böyle yapılmaktadır!
Bu anlattıklarımıza siz de katılıyorsanız, bu mesajı ilgili
gördüğünüz kişi ve kurumlara geçiniz. Sorumlu ve duyarlı bir vatandaş olmanın
huzurunu duyunuz.
Deprem gibi afetlerin konuşulmasından korkmayınız, hazırlıksız
olmaktan korkunuz!
SAHTE RAKI ZEHİRLENMESİ OLAYLARINDA SUÇLU KİM?
Bugünlerde Türkiye sahte rakıdan zehirlenip ölen veya sakat kalan
onlarca kişinin dehşetini yaşıyor.
Zehirlenmeye neden olan endüstriyel metil alkolden imal edilmiş
rakılar, ölümcül derecede tehlikeli. Bu zehrin hangi kanallardan nerelere
kadar dağılmış olduğu herkesi endişelendiriyor.
Olay çok ciddi olduğundan, başkalarının canına kast edercesine bu işe
kalkışan suçluların bir kısmı yakalandı ve yakalanıyor!
Peki ama tek suçlu bu cahil, sorumsuz, köşe dönücü sefil insanlar mı
suçlu?
Eğer bir yerde kanunsuzluk, kuralsızlık ve yanlış işler alıp yürüdüyse,
burada asıl sorumlunun yönetici olması gerekli değil midir?
Yönetici dediğiniz, olayları önceden görüp, tedbirini ona göre alan
planlı bir kişi olmalıdır!
Halbuki bizim yöneticilerimiz bu olayı önceden görmek bir yana, bu
olayların ortaya çıkmasını teşvik edecek tasarruflarda bulunmaktadırlar!
Nasıl mı?
Uygar dünyanın insanları rasyonel düşünce sahibidirler.
Neden sonuç ilişkisi kurabilirler.
Örneğin ne tür bir iş yapılırsa, sonucun ne olacağı, daha önceki
tecrübelerden bilinir. Rasyonel akıl böylece her yapılan işin bedelinin ne
olduğunun muhakemesini önceden yapar. Duygusal değildir, hele kurnaz hiç
değildir!
Şimdi siz iktidar geldiğinizden beri düzenli bir şekilde tekel
ürünlerine zam yaptıysanız, bütçe açıklarını kapatmak için vergi üzerine
vergi yüklediyseniz, bu ürünlerin fiyatı içinde maliyetinin 5 katı vergi
oluşmuşsa, siz bu tekel ürünlerinde artık fiyat-değer ilişkili piyasa
kurallarının çalışacağını umar mısınız?
Hayır, talep paranın değerine denk ürüne döneceğinden, piyasada
kuralsızlık oluşur.
Herkes bilir ki, alkol ve tütün ürünlerinde yasaklamalar ve aşırı
fiyatlanmalar sonucunda dünyanın her yerinde yasa dışı ekonomiler,
kaçakçılık zemin bulmuştur.
Bu her devirde böyle olmuştur. Bunu bilmek için ille de bilim adamı
olmak gerekmez!
Hatırlayın, yok döneminde piyasada kaçak sigaradan bol şey yoktu!
Ekonominin ideolojisi ve siyaseti yoktur!
Siz kendi dünya görüşünüz gereği alkollü içecekleri yasaklamaya
kalkarsanız, daha doğrusu aşırı fiyat yükleyerek bunların kullanımını
kısıtlayacağınızı düşünüyorsanız, biliniz ki hata yaparsınız!
Sonuçta; ya dışarıdan kaçak mal girer, ya da böyle içeride sağlıksız
kaçak üretim olur!
Bu nedenle kaçak rakı zehirlenmelerinde bu hesapların payı olduğunu da
insanlar düşünmektedir!
Bakınız 6 Mart 2005 tarihli gazetelerde, viski tüketiminin bir önceki
seneye kıyasla,
%50 oranında azaldığını okuduk. İnsanların artık viski içmekten
vazgeçtiğini düşünmek doğru olmayacağına göre aradaki fark, kaçak viski
yönüne doğru gitmiş olmalıdır!
İstanbul Tahtakale’de üzerinde boş viski şişeleri olan işporta
tezgahları vardır. Birisi viski sipariş ettiğinde, bir yerlerden şişe
getirilir, teslim edilir. Bunu bizim gibi cin fikirli olmayan bile görür!
Kaçak ile mücadele kolay değildir.
Eğer rakının kaçağı olmuyor, ama sahtesi oluyorsa bunun sebebi yurt
dışında rakı kültürü ve üretimi olmadığındandır. Balkan ülkelerinde rakı
türevleri vardır ama bizim ağız tadımıza uymaz! Bu nedenlerle dışarıdan kaçak
gelme olasılığı yoktur. Bu durumda, kaçak üretim ortaya çıkar.
İktidarın alkollü içki sektörüne bakışında yanlışlık; geçenlerde şarap
ürününe getirilen % 118 oranındaki dehşetli vergi oranına bakınca iyice su
yüzüne çıkmaktadır.
Şarap sektörü dünyanın her yerinde ağırlığı olan gerçek bir sektördür.
Büyük ülkelerdeki ekonomi içindeki payı bizim ülkenin bütçesi kadardır!
Türkiye belli başlı üzüm ve şarap ülkelerinden birisidir. Avrupa
birliği üyeliğimiz yaklaşırken, gelecekte Avrupa da; Fransa, İtalya ve
İspanyanın rakibi olarak piyasaya girmeyi planlayan bir sektöre ciddi darbe
vurulmuştur.
Bundan sonrasında ne yazık ki, önce iç talep daralacak; sonrasında
ürününü satamayan yüz binlerce çiftçi yoksullaşacak, onca yıllık bağlarını
söküp başka ürünler dikmek zorunda kalacak, şarap fabrikaları kapanacak ve
böylece ülke ekonomik zarar görecek, insanların refah seviyesi
gerileyecektir!
Durum bu!
Artık hükümetin sağduyusunun galip gelmesini ve inat yapmamasını ummak
gerek galiba!
Not: 8 Mart 2005 tarihinde, Tekel/Mey A.Ş nin bütün 70 cl rakı ürününü
piyasadan toplama kararı aldığını duyduk! Milyonlarca litrelik değer, üretim
ziyan olacak. Çoğu insanımız rakı içmese de, bu bedel vergi veren insanımızın
cebinden çıkacak!
Bütün bunlara yol açan köktenci zihniyetin ise, bu olaylardan
üzüldüğünü düşünmek saflık olmaz mı?
Yolsuzluk Algılama Seviyemiz! Bakın
başkaları bu konuyu bile etüt etmişler!
Gazetelerden: Yolsuzluk algılama seviyemiz!
17 Mart 2005 tarihli, RADİKAL - İSTANBUL - Uluslararası Saydamlık Örgütü'nün
'2005 Küresel Yolsuzluk Raporu'nda Türkiye, 'Yolsuzluk Algılama Endeksi'nde 146
ülke arasında 77. oldu. Türkiye, Benin, Mısır, Mali ve Fas gibi ülkelerle
aynı sırayı paylaştı.
Yolsuzluk algılama sıralamasındaki derecemize de maşallah! Zaten belliydi,
algılamamızda bir sorun olduğu. Bunca yıldır şaşar dururduk bazılarının
milletin gözünün içine baka baka malı götürmesine! Neden bu millet tepki
vermez derdik; birileri bankaları hortumlarken, mor akım-sarı enerji vs.
anlaşmaları yapılırken, ihaleler yandaşlara dağıtılırken, her yerde kaçak
yapılaşma yapılırken! İşte bu tepkisizliğimizden, ülke bir ekonomik krizden
diğerine sürüklenip durdu!
Ne
yapmalıyız, ne? Zekamızı açacak, algılama seviyemizi yükseltecek!
Derim
ki, önce bireyler kendilerine çeki düzen vermelidir ki; refaha giden yolu
engelleyen yolsuzluklara karşı, duyarlı ve tepkili olabilsinler! Yoksa öyle
kaçak elektrik ve su kullanarak, vergi kaçırarak, hak etmediğimiz halde yeşil
kart çıkartarak yolsuzlukları algılama liginde bir yere varamayız.
Kendi
çapında küçük yolsuzluklara bulaşmış bir toplum, ne yazık ki yolsuzlukları
yeterince algılayamıyor galiba! Sonuçta, böyle 3. kümelerde falan
dolaşıyoruz işte!
Yazar hakkında:
H.(Hawkeye) ŞAHİNGÖZ ün
tevellüdü hayli eskidir.
Rivayet odur ki, Kore Harbinde, ünlü M.A.S.H. ekibinde görev
yapmıştır.
Gerçi muhalif bir yapıda olmasa da; olduğundan farklı gösterenlere,
başkalarına kötü davrananlara, bencilliğe, köşe dönücülüğe, softalığa,
taassuba, din ve milliyetçilik duygularının bazılarının çıkarları için
istismar edilmesine, kabalığa, cehalete, edepsizliğe, çirkinliğe, çıkarcılığa,
sahteciliğe, sevgisizliğe, duyarsızlığa; velhasıl bütün erdem noksanlıklarına
karşıdır.
Yine de böyle davrananlara karşı öfkeyle değil de, hicivle yaklaşır...
Daha nitelikli, renkli, refah içinde,
aydınlık, özgür ve uygar toplumların standardında bir yaşam arzu etmekte
olan; zeki, iyi ve aydın gençler için yazdığını ifade etmektedir.