YETİŞKİNLER İMPARATORLUĞU


Mahalle Mektepleri Anaokulu Değildir

 

Her geçen gün, halkımızın okul öncesi eğitime ilgisi artarken siyasi platformdaki İslâmi eğilimler kendilerine Kur'an kurslarından sonra ikinci bir denetimsiz alan buldular; Batılı anlamıyla neşeyi, çocuk bahçelerini ya da okul önceciler için demokrasinin ve insanlığın kalesi olan ana okullarını seçtiler bu kez. Her mahallede, her bölgede başlan kapalı "anaokulu öğretmenleri" olduğunu söyleyen bir takım insanlar sözüm ona okul öncesi eğitim yaptıklarını savlayarak insanların dinî eğilimlerini sömürme peşindeler. Yıllar önce kaçak olarak Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'nden izin ve ruhsat almaksızın çalışan okul öncesi eğitim kurumu olma iddiasındaki "yu-va"lar artık yasal olarak demokrasi maskesi ile su üstüne çıkıyorlar ama maskelerini hiç tutamayacakları bir yerde, anaokulunda.

 

"Niçin; İslâmi bir anaokul eğitimi olamaz mı, eğitim demokrasi ise anaokulu demekrasinin kalesi, insanlığın en epik sahnesi ise İslama bu sahnede yer yok mu, "İslamcı okul öncesi eğitim" olamaz mı?" sorusu takılıyor aklına okul öncesi eğitimi bilmeyen insanlarımızın. İslâmi insanların yaşam düzenini oluşturmak için bir düzen saydığımızda, İslamcılar niçin dindarlardan kendi kendine gelişme hakkını, kendi yaşam deneyimlerinden sonuçlar çıkarma hakkını, öğretmenlerinden gerekirse şık giyinme hakkını, yemekte söyleşerek yemek yeme hakkını, ince devinsel çalışmalarını geliştirme hakkını, dans ederek ritm duygularını geliştirme hakkını esirgiyor. Niçin çocukların cinsel gelişimlerini engelleme hakkını, somut evrede iken aşırı soyut (tanrısal) örneklerle çocuklara psikolojik zarar verme hakkını kendilerinde buluyorlar. Kendileri sosyalize olamamış, dünyaya adapte olamamış bu insanlar, okul öncesi miniklere kendilerini yutturacaklarını sanıyorlarsa aldanıyorlar. Sadece aldat-maçı, baskıcı bir eğitim yapıyorlar. Onların tüm öğretmenleri "cinsel konuda ne yapmalı" gibi kitaplar okuyarak şaşkınlıklarını üstlerinden atmak istiyorlar. Yaptıkları baskının, anlattıkları öykülerin ve disiplinsizliklerinin çocuklarda yarattığı içe çekilme ve mastürbasyon tepkisi karşısında sürekli şaşkın dolaşıyorlar, yine yiğitliklerine değdirtmiyorlar. Allah adına insanları baskı altına alan bu insanlar, anaokulu eğitimi adına insan yavrusunun hayran olunacak algı gelişimlerinin farkında bile olmadan insanlık suçu işliyorlar ve kitabına uygun olduğu için yasal olarak çalışıyorlar. Arapça dersleri ve Kur'an'dan hiçbir öğreti içermeyen bu okullarda çizgi çalışması yapmak niçin onlara yetmiyor? Arap alfabesi ile olsun; niçin noktadan çizgiye yöntemiyle ince devinsel geliştirmiyorlar, niçin çocukların plastirin ile oynayarak evrenin elastikiyetini ve değişkenliğini öğrenmesini engelliyorlar. Bu insanlar cinselliğin konuşulmasının bile yasak olduğu bir yapıda anaokullarında yaşanan cinsel olgulara sorun diye bakarak, uyku sorunlarını hiçbir sorgulama yapmadan bastırarak, onları sürekli soyut bir görünmez canlı ile korkutarak eğitim yaparken, eğitimciler niçin susuyorlar? İlle Bosna gibi kan akarsa çocukları kullanan bu insanlar, barışta iken çocuklarımıza baskı yapıyorlar. Gerçekten insani olmak, Tann'ya uygun olmak istiyorlarsa okul öncesi eğitimin kurallarını yerine getirsinler. Okullarına gelen insanları; dini, dili. ırkı ne olursa olsun sevmeyi öğrensinler. Bağımsızlığı öğretsinler. İşte okul öncesi eğitimin en önemli noktası bağımsızlık olgusunu kapıdan içeri almadıkça anaokulu olamazlar. Anaokulu insanın anne babasını ve kendi başarıları ile başarısızlığını öğrendiği, insanı birey olarak güçlendirmenin, araştırıcı ve yaratıcı olmanın tohumunun atıldığı bir yerdir. Okul öncesi eğitim yeni yeni gelişirken anaokulu ismini kendilerine hiç yakıştırmasınlar. Onlar olsa olsa dejenere olmuş mahalle mektebi olurlar, anaokulu olamazlar.

 

Anaokulları Sosyal Hizmet İl Müdürlükleri ve Milli Eğitim gibi iki çatı altında oldukça denetlenemeyecek ve eğitim sistemine önemli oranda insani suçlar yükleyecektir. Çocuklarımızın yaşı küçük diye okul öncesi eğitimi küçümseyenler eğitimi tamamen İslâ-mi eğitime bırakacaklarsa denemelerini çocuklar üstünde yapmasınlar. Önce kendi cehaletlerini giderip sonra eğitimin emek yoğun dalına, okul öncesi eğitime bulaşsınlar ya da kendi dilleri ile söyleyelim; biraz Allah'tan korksunlar.

 

Çocuğumuzu Hangi öğretmene Verelim?

 

Okulların kayıtlara açıldığı günlerde gerek okul yöneticileri gerekse öğretmenler çok meşgul.

 

Yazın bitmeye başladığı, sıcaktan kurumaya yüz tutmuş yapraklardan, pazarları kaplamış güzelim üzümlerden, hatta ve hatta turfanda pırasadan anlaşılır da, herhalde bu ölçütler yeme sıkıntısı olanlar ya da ev kadınları için geçerlidir. Eğitimle uğraşanların ölçütü de eğitime olan taleptir: Kitap satıyorsa kitaba olan ilginin artması, müşterinin sıklaşması, okul yöneticisi ise hergün sayıları daha da artan velilerin kayıt istekleri, yeni bir öğretim yılına girişin göstergesi olabilir. Okullarda da ilk başvurucular, "turfanda" olanlar, ilk kez çocukları ilköğretime başlayacak olanlar, en heyecanlı belki de en deneyimsiz diyebileceğimiz velilerdir. Okul öncesinde-neyimlerinde (eğer varsa) eğitim sorunlarından çok sağlık sorunları ile uğraşan taze velilerin okullarda en büyük sorunu, okul seçmek ve hatta daha önemlisi öğretmen seçmektir. Genellikle de öğretmen seçmek birinci derecede önem taşıyan bir konu olur ve okul da böylece seçilmiş olur. İyi de bir öğretmen nasıl seçilir? Ya da öğretmen seçmenin üstünde bunca durmak mı gerekir? Elbette, öğretmen seçimi, bir usta seçimidir. Nasıl ölçütler ya da hangi ölçütler kullanılmalıdır? Bu sorulara verilecek yanıtlar çok fazladır. Ayrıca ülkemizde öğretmen seçiminde uygulanan ölçütler öğretmenleri ne derece zedeleyicidir? "Öğretmenlerin profesyonellik savaşımında" bu ölçütlerin yeri nedir? İsterseniz tüm bu ölçütleri gözden geçirirken önce çok uzaktan ve biraz eskiden bir örnek verelim? Verdiğimiz bu örnek Amerika Birleşik Devletleri'ne ait bir okulun 1920 yılında öğretmenine (öğretmenler kadındır) imzalatmaya çalıştığı ve imzalattığı bir kontrattır. Kontratın maddelerine bir bir baktıktan sonra yine öğretmen seçimine geçebiliriz.

 

1.  Öğretmen evlenemez. Eğer evlenirse bu kontratın iptalini gerektirir.

 

2.  Öğretmen hiçbir erkekle ilişki içinde olamaz.

 

3. Okulda olmadığı günlerde sabah 8 ve akşam 6 arasında evinde olmalıdır.

 

4.  Kasabada tek başına dolaşamaz. dondurma yiyemez.

 

5. Kasabayı okul yönetiminden (kasaba kurulundan) izinsiz terk edemez.

 

6. Öğretmen sigara içemez. Bu kontratın iptalini getirir.

 

7.  Öğretmen bira. şarap, viski içemez. Bu kontratın iptalini getirir.

 

8.  Herhangi bir araca, yanında erkek kardeşi ya da babası bile

 

olsa bir erkekle binemez.

 

9.  Öğretmen parlak renkli elbise giyemez.

 

10.  Saçlarını salamaz.

 

11. İç çamaşırı giymek zorundadır.

 

12.  Dizlerinin üstüne çıkacak etek giyemez.

 

13.  Sınıfını temiz tutmak zorundadır.

 

a) Günde en az bir kez sınıfın yerlerini silmelidir.

 

b) Sınıfın yerlerini haftada en az bir kez sabunlu sıcak suyla silmelidir.

 

c) Tahtayı günde en az bir kez temizlemelidir.

 

d) Çalışma saatleri sabah 7, akşam -en son çocuk da sınıfı terk ettiyse- 8 arasındadır.

 

14.  Öğretmen yüzüne pudra, maskara süremez, dudaklarını bo-yayamaz. (Şikago Tribüne 28 Eylül 1975) Teachers Society and Scholls Mcgraw Hills ine. 1988, Sadker and Sadker

 

Yukarıdaki örneğe dayalı katı bir öğretmen seçimi veliler tarafından artık tüm dünyada ve bizde yapılmıyorsa da, okul yöneticileri yukarıdaki ölçütlerden birçoğunu kullanıyordun Dahası velilerimizde öğretmen seçiminde benzeri eğilimlerin varlığını duyumsamak çoğu kez olasıdır. Kaynağı belirtilen kitabın 'öğretmenlerin profesyonellik savaşımı' bölümünden alınan yukarıdaki örnekte ABD'de öğretmenlerin toplu sözleşmeler ile birçok hakJkını aldığından söz ediyorlar. Artık öğretmenin yalnızca kadın ya da erkek olması gerekmediği bir eğitim dünyasının kapısını aralıyorlar. Peki öğretmen haklarının az olduğu ülkemizde velilerimizin ve yöneticilerimizin yaklaşımı nasıl? Levent'te çevre halkının çokça rekabet ettiği bir okulda veli, çocuğunun mezun olduğu MEB anaokulunun yöneticisiyle konuk olarak gelen eski bir okul yöneticisine nasıl bir öğretmen seçimi yapması gerektiği konusunda Müdire Hanım şöyle diyordu:

 

"Öğretmen erkek olmamalı. Çünkü erkekler geçim sıkıntısı içinde olur ve çocuklara sinirli davranabilir. Derse kendini yeterince vermeyebilir. Eğer erkek öğretmen seçmek zorundaysanız.ku-mar alışkanlığı olmamalı, gece uykusuz kalır, üstelik bir de para kaybederse okulla ilişkisi bile zayıflar."

 

Karı koca veli gülümseyerek bakıyorlar Müdire Hanıma. "Yok diyor Müdire Hanım, çevremizde kumar oynayan, içki içen arkadaşımız var" ve devam ediyor:

 

"Öğretmenin kadın olması da sorun olabilir. Eğer kadınsa, kocası ile iyi anlaşmalı, çok çocuğu olmamalı. Çünkü evinden birçok sorunu çocuğa yansıtabilir. Maddi durumu iyi olmalı. Benim deneyimlerim gösteriyor ki öğretmen, bekâr olmalı, kadın ya da erkek. Çünkü bekârlar daha idealist oluyor."

 

Müdire Hanım konuşmasını bitirdiği sırada öğrencinin annesi hanım eşini göstererek şöyle diyor:

 

"Eşim bu konuda (öğretmen seçimi) çok titiz. Öğretmenin bayan olmasının daha iyi olacağını düşünüyor. Daha şefkatli olabileceğini düşünüyor bir bayanın. Erkekler daha sert olur gibi geliyor bize. Acaba öğretmenlerle konuşup seçebilir miyiz?"'

 

İlkokulla aynı bahçede olan anaokulunun müdiresi hanımdan komşu ilkokul müdürüne telefon etmesi isteniyor. Ve tabii Müdire Hanım eski velisi ile müdürün konuşmasını sağlıyor.

 

Yukarıda örneği verilen ABD öğretmen kontratının maddelerinin 1972 yılına dek sürdüğü o "en gelişmiş" ülkenin çok uzağında yine öğretmenlerin haklarının çok gerilerde kaldığını düşünüyoruz. Erdal Atabek'in bir anaokulunda seçici veliye "okul seçiminde olduğu kadar eş seçiminde titiz davranılsa dünyada hiçbir eğitim sorunu kalmazdı" demesi de titreşiyor kulaklarımızda.

 

Ancak olan olmuştur. Eş yanlış da seçilse çocuk okula başlıyor-dur. Beş yılın geçeceği bir beraberlik kuruluyordun Başarının en can alıcı ilk basamağında seçim önemlidir. Öğretmenin cinsiyet seçimi bir yana, başarısını belgeleyen önemli bir unsur da geçmiş öğrencilerinin yabancı liseler sınavındaki puanlarıdır, bir başka deyişle "öğretimdir". Öğretimin önemi konusunda velilerimizin şöyle bir yanlışına değiniyor. Kültür okullarının deneyimli yöneticisi Feha-mettin Akıngüç:

 

"Kimse bizlere çocuklara dürüstlüğü, yurtseverliği öğrettiğimizi; katılımcı üretken insanlar yetiştirdiğimizi sormuyor en önemli ölçüt kolejlere ya da üniversiteye girmek" diyor.

 

Öğretmenlerimizi seçerken dikkat edeceğimiz şeyleri belirlerken, nasıl bir çocuk yetiştirmek istediğimizi belirlemeliyiz gibi bir sorunsal çıkıyor ortaya. Tabii öğretmenlerimizin bunca kötü koşullarda çalıştığı bir ülkede ne denli iyi seçim yapılabileceği biraz şüpheli.

 

Eğitim ve Demokrasi

 

Eğitim ve demokrasi gibi deniz derya bir konuya girmek ve çıkmak, iki üç sayfa ile altını çizmek gerçekten çok zor. Ancak hangi eğitimci demokrasiye kafayı takmadan bir yazı bütünü çıkarabilir.

 

Eğitim ve demokrasinin iç çelişkisi vardır. Kendi kendini yönetecek halk, eğitimini de yönlendirmek durumundadır. Kendisi eğitimsiz ise ne olacak? Her konuda çifte standart oluşturan Milli Eğitim, özel okullara koyduğu rehber öğretmen zorunluğunu kendisine uygulama konusunda zayıf davranarak yine belli bir çizgide kalmaktadır. Eğitim bir tanımı ile belli bir süreç içinde davranışlarda sistemli bir değişiklik oluşturmaktadır. Diğer yandan rehberlik bireyin bir bütün halinde gelişmesine yardımcı olmaktadır. Rehberlikle bireyi ilgi ve gereksinimlerine uygun biçimde geliştirmek söz-konusudur. Rehberlik yapmadan, bir başka deyişle eğitimcilerin önderliği olmadan halkın kendi eğitimini kendi yapması çoğu kez olası değildir.

 

Liberalist politikacılar özelleştirme politikaları içinde eğitime bir gemi şirketi kimliği verip eğitimi devletin sırtından atmaya çalışmaya başladılar. Onların da ne yaptıkları belli değil. Bir yandan "mutaassıp" geçinip devleti savunuyorlar, diğer yandan İllich gibi teorisyenlerin başlattığı ve gelişmiş bir toplumda uygulanabilecek "okulsuz toplum" politikalarını uygulamaya sokmaya çalışıyorlar.

 

Çiğdem Kağıtçıbaşı bir okul öncesi eğitimi yayın şirketi olan Yapa'nın 1989 seminerinde şöyle diyor:

 

"Okul öncesi eğitiminde Sri Lanka'dan bile gerideyiz. İsveç'de okul öncesi eğitim kurumu olmaksızın evde okul öncesi eğitim verilebilir, çünkü halk eğitimli; oysa Türkiye'de okul öncesi eğitim için kurumlara gerek var."

 

Okul öncesi eğitimde olduğu kadar ilk ve orta öğretim döneminde de örgün eğitime gereksinimimiz olduğu açıkken, yine halkı yönlendirmeden eğitimi sırtından atmaya çalışmak ve özelleştirmek bir çelişki oluşturuyor. Okullarda okul aile birliklerinin tetiğinin çekilmesi ve giderek daha önem kazanması halkın eğitime katılması açısından ülkemiz adına sevindirici bir gelişme.

 

Geçtiğimiz yıl içinde veliler baskı yaparak servis araçlarının camlarının sıkı sıkıya kapalı olmasını ve kilitli olmasını istediler ve kapıları camları kapattılar. Şimdi yasal bir okul servis aracının camlarının kilitli olması gerekiyor. Bu kararı aldırtan veliler okul koruma derneklerinin çatısı altında sürücülerini seçerken, yalnızca okula verilen yüzde ile ilgilenip okul aracına binecek eğitici bir öğretmen koymaktan çekiniyorlar. Diğer yandan trafik kazaları şampiyonu ülkemizde trafik eğitiminin ders olarak konulmasından söz ediliyor. Trafiğin öğretileceği yer trafiktir. Devey'in learning by doing kuralı bu anlamda unutulmuş gibidir, çünkü velilerin başında yönlendirici bir rehber ve rehberi denetleyecek bir sistem kurulmamış. Bu sistem kurulmadan insanlar kendi eğitimlerini kendileri verme düzeyine nasıl gelebilirler? Vermeden nasıl alınabilir; ekmeden neyi biçeceklerini düşünüyorlar? Ve en sonunda arabaların camlarını sıkı sıkıya kapattılar. Neden? Çünkü çocuk, kollarını, bacaklarını dışarı çıkarıyormuş. Çözüm ne? Tavır, öğretmek yerine cam kapatmak. Araçlar hızlı gidiyorsa ve okulun önünden tehlike yaratacak biçimde geçiyorlarsa, çözüm, eğitici kampanyalar yerine okulun önüne deve deviren kasisler yerleştirmek. Gençler hak istiyorsa, gençle bütünleşmek yerine çözüm, darbe yapmak. Evet bu da bir eğitim, ancak Batılı anlamda kişinin kendi kendini geliştirmesine yönelik bir eğitim değil, tepeden inmeci Cizvit eğitimi.

 

Trafik tehlikeli deyip iki adımlık uzaklıklar için çocuklarımızı servis araçlarına bindiriyoruz. Okul aile birliği üyelerimiz ise sigaralarını söndürüp, okul başlangıç ve bitiş saatlerinde caddeye çıkıp, kapı önünde trafiği yönlendirmekten çekiniyor. Çünkü kasisler yerleştirmek daha kolay bir iş. İngiltere'de taşra kasabalarında bile birçok kadını üstünde sarı giysilerle okulların çevresini sarıp trafikçi-lik yaparken görürsünüz. Ama biz tepeden inmeciliği bir yerlere koyamayız. Manevi eğitim için din dersi koyarız, oysa derslikten çok cami vardır. Din eğitimi almak için gidilecek yer camidir. Üstelik devlet dinsel kurumlan denetliyorsa ne gerek var okulda din dersine, trafik dersine? İçine her şey atılan bir bekâr sandığı mı örgün eğitim?!

 

Okullar demokrasinin kalesidir. Demokrasiyi insanların öğrenebileceği tek yer yine okullardır. Okullaşma oranımız bu denli azken, halk eğitim konusunda başsız kalmışken, birdenbire dünyada moda diye örgün eğitimi halkın eline bırakmanın zamanı geldi mi? Yoksa KiT'lerden önce milli eğitim mi satılıyor?

 

İzmir Torba

 

Orta öğretim ya da yüksek öğretim kurumlarında rehber danışmanların kullandığı bir kişilik cetveli vardır, adı Cornell Index. Cornell Index'te soruların içinde, üstelik psikopati'yi ölçer bölümün içinde bir soru dikkati çeker; "Kendinize ait olmayan başarıları sahiplenir misiniz? Okul sıralarında envanteri dolduran birçok genç bu soruyu belki anlamaz bile (!) Geçer gider bu soruya "hayır" diyerek. Oysa böyle midir gerçek yaşamda?

 

Turgut Özal'ın iktidarı döneminde ulu Türk gücünün ispatı ve göstergesi için Türkiye'nin tanıtımı adına "global" düşünülerek Na-im Süleymanoğlu biraz da 007 Bond filmlerine taş çıkartırcasına kaçırıldı. Şimdi "Cep Herkülü"'nün tüm başarıları bizim. Olimpiyatlarda "Herkül" her ıkınışında tüm Türkiye hopluyor. Niye, onu biz mi yetiştirdik, başarı bizim mi? Bertholt Brecht, Kafkas Tebeşir Dairesi'nde bir bölüştürme yapar. Bölüşülen çocuktur. Çocuğun çevresine bir daire çizilir. Annesi bir kolundan, onu yetiştiren hizmetçi bir kolundan çeker. Çocuk kimindir? Onu yetiştirenin, emek verenin tabii. Ve öyle olur. Gelelim "Cep Herkülü"ne. O yetiştiği eğitim sistemi ve araştırıcı yapı içerisinde genel bir spor eğitiminin parçasıdır. Süleymanoğlu, ırkı Türk olsa da sosyalist Bulgaristan'ın bir ürünüydü, bizim değil. Şimdi biz, bize ait olmayan başarılara sahip çıkmıyor muyuz? Çıkıyoruz. "Olsun, neyse ne, o Türk ya. başarı bizimdir" diyenler her ne pahasına olursa olsun başarıya ulaşmayı önerenler çocuklarımıza doğru bir örnek mi oluyor; yoksa, "psikopat", kötü ruhlu, iş tadamayan kandırıkçı bir insan örneği mi oluyorlar?

 

İş burada da kalmıyor tabii. Kişilik eğitimine ve insana hiç saygı göstermeyen etiketçi, gösterişçi ve altyapısız yetişkinler bu kez çocuklarını yetiştirirken yeni rezaletler sahneliyorlar.

 

İstanbul Erkek Lisesi girişlerinde bir İzmir torba öyküsü eğitim tarihine geçecek bir toplumsal psikopati öyküsüdür. İzmir torba, bitirim sokak tombalacılarının kaçak Marlboro karşılığı kumar oynatırken kullandıkları iki gözlü hileli torbanın adı. Her katılımcı eskiden tombalacıya sorardı, "torba İzmir mi ağbi?" Tabii ki hep İzmir'dir, ama sorulur işte. Ve İzmir torba bir eski eğitim kurumuna da girdi. "Başarı her ne pahasına olursa olsun bizim olmalı" diyen velilerce okula duvardan atladı İzmir torba. Şimdi bu velilerin çocuğu ne denli iyi öğrenim görürse görsün iyi bir eğitim mi alıyor acaba? Okul bahçesinde sözde çocuklarının geleceği adına motosikletli kuryeleri hopur hopur İstanbul sokaklarında zıplatan o "efendi" görünüşlü, sözde "tutarlı" insanlar hangi oyunu oynuyor? Kendileri sağlıklı mı, neyin peşindeler? Yıllardır sahne böyle ve onlara sorarsanız haklıdırlar: Çocuklarının geleceği için çalışıyorlar.

 

Bu beylere, bayanlara önce ülkenin ilkokulları yetmedi. İlkokullarda okuyan çocuklarının başarı ve ilgisi ile ilgilenmediler.

 

Okul öncesi eğitimle hele, hiç ilgilenmediler. Çocuklarının yemek sorununda, uyku sorununda, mastürbasyon sorununda kendilerine toz kondurmayan insanlar anaokullarına gitmedi ya da okul öncesinde eğitimi red etti. İlkokulda araştırıcı eğitimi üfürdü. Ve bir çözüm buldu: Dersane. Eğitim sistemimizin bu ünlü şikeli dopingi geldi İzmir torbadan önce. Şimdi bizde eğitim aşaması şöyle gidiyor: Anaokulu - dersane. ilkokul - dersane, ortaokul - dersane, lise - dersane. Hiç kimseye bu durum ters gelmiyor, eğer her durakta bu dersane mereti varsa okullar ne niyet için vardır. Gırgır dergisinde Behiç Pek'in karakterlerinden Muhlis Bey "Şeker yiyen ve toplu halde yaşayan canlılar" diyordu öğrenci çocuklar için. Ortalıkta gözükmesinler diye mi gidiyorlar okula? Ama dersanesiz olmaz. Eğitimdeki bu yama hiç olmazsa yasal bir şike olarak girdi, sonra sınav sorunları çalındı, olmadı İzmir torba geldi. Peki sonra ne oldu? Geçtiğimiz yıl içinde bile İstanbul'da yabancı dille eğitim görmüş "kolej" mezun üniversiteli gençler sapır sapır eroinden döküldü. Şimdi nasıl şike yapacak bu aileler? Ancak Kur'an okuyarak! Öbür tarafta da İzmir torba var mı acaba?

 

Cahilseverlik Üstüne

 

18. yüzyılın sonlarında yaşayan Rousseau'nun yaşamını anlatan Russell, Batı Felsefesi Tarihi'nde "O zamanki dünyada öğretmenin hiçbir önemi yoktu, herkes öğretmen oluyordu. Öğretmen toplum tarafından pek saygı görmezdi" diyor.

 

Şimdi Türkiye'de 20. yüzyılın sonunda öğretmene verilen önem 18. yüzyıl Fransa'sından ne kadar farklı? devlet okullarında eğitim genel olarak dünyaya özenilen özelleştirme politikası içerisinde gittikçe çaptan düşüyor. Nitelikli eğitimciler özel okullara giderken devlet okullarındaki niteliklilerde demode insanlar olarak görülüyor. Araştırıcı, özverili eğitimciler devlet okullarında devletin güvencesiyle gittikçe rehavete düşerken eğitimde sınıfsal çizgi iyice kalınlaşıyor. Eğitimli ailelerin iyi eğitim gören çocukları ve eğitimsiz yoksul halkın kötü öğrenim ve eğitim alan çocukları. Halk eğitimi üst düzeylere dek çıkmışken her nedense terk noktasına gelindi. Devletin eğitimden çekilmesine alkış tutan insanlar eğitimde katkı paylan ile başlayarak insanımıza okulları rehbersiz ve yön-temsiz bıraktılar. Eğitimsiz, yoksul halk kesimi kendisine verilene razı, ancak eğitimciler rahatsız. Okullardaki şiddet olaylarında, uyuşturucu fırtınalarında köyden kente gelmiş eğitimciler ne varoşların kültürünü tanımlayabiliyor ne de teşhis koyabiliyor. Sonuçta para kazanmak için ilköğretim okullarında açılan anasınıflarında okul öncesi eğitimden anlamayan müdürler yine para kazanmak için yeni öğretmenlerle sözleşmeye giderken rehberlik uzmanlarına gereksinim duymuyorlar. Okulu halka emanet etmek son aşamada tüm toplumların ödevidir. Hatta okulsuz toplum aşamasına ulaşmak bilinci eğitimli bir halkı hedefler. Ancak devlet ne için var? Halk içinse, halkın eğitim talebine yanıt vermeli. Halkın talep etmediği eğitimi de vermeli. Fabrikalarını satan devlet, okulları elinden çıkartırsa sadece eğitimsiz halkının denetçisi olup onu soyan ve denetleyen bir bekçiye dönüşecektir. Peki yine bir eğitim kurumu olarak tanımlanabilen cami niye özelleşmiyor? Din aracılığıyla devleti ele geçirmeye çalışan anlayış dinsel kurumlan tamamen terk edip cemaatlara teslim edecekken, okullar terk edilip dinsel eğitim kurumları tüm giderleri ile devletin sırtına biniyor.

 

İçinde bulunduğumuz eğitimsel sıkıntı 1923'lerdeki kadar ciddi boyutlarda yeniden ele alınmadıkça okul diye elimizde çocuk hapishanelerinden başkaca bir şeyimiz kalmayacak. Araştırıcı eğitim, gerçekten ulusal eğitim, halkı üretime yöneltecek eğitim politikalarına dönülmedikçe bir devlet olma niteliği de zayıflatacaktır. Çocuklarını ABD'de okutan parlementodan eğitim talebi olmayan halk hiçbir istekle bulunmadığı için şimdilik sorun yok. Rousseau, 'Toplum Sözleşmesi"nde, "halk eğitimli olmadıkça çoğulcu yöntemle yapılan demokratik bir çözüm de yoktur" der. Cahil kalan bir halkın seçimi elbette kendi çıkarına olmayacaktır, ancak halkı cahil bırakan devletin de uzun süreli yaşamayacağı bir gerçektir. Bu sorunsalı çözmek yine eğitimli halk kesimine ve eğitimcilere düşmektedir. ABD'de ve Avrupa'da çocukları okutanların halkın eğitimine verdikleri önem artık açık.

 

Baba Bana Demokrasi Al

 

Demokrasi denilen olgu Batı Felsefesi ile içli dışlı olmaya başladığımızdan bu yana söyleşilerimize bulaştı. Demokrasi, şehir devletlerinde özgür olan insanların özgür konuşma ve davranma hakkı. Doğal ki, davranış devletin varlığını zedelememeli! Zeus'un Tanrılar katı Olimpos'ta ne demokratiktir her şey. Yine de başkanın söylediklerinin dışına çıkılırsa Kafkasya'da kartallara ciğerini yedirmek olasılığı vardır. Batı şehir devletlerindeki sınıfsal düzenini Fransız İhtilali ile çağa uyarlamış ve ardından yeni bir sınıfsal devrimin baskısıyla bir sonraki evre geçmiştir. Kralllarla din adamlarının dahi çıkar kavgalarına sahne olan Batı'da. bireyin isteklerinin, özgürlüğünün, korunurluğunun, güvenliğinin çizgileri geliştikçe demokrasi denilen tatlı meyve tüm herkese nasip olmuştur.

 

Demokrasinin babalarından biri de Fransız İhtilali sürecinde yer alan Rousseau'dur. Bugün modern eğitbilimin de öncülerinden olan Rousseau'nun insanın özgürlüğünü savunan bir devrimde bulunması hiç de tesadüf değildir.

 

Bir demirci için ateş örs ve çekiç ne denli gerekliyse eğitim ve insan için demokrasi o denli gereklidir. Eğitim süreci hataları da içine alan uygulamaları ile inanı geliştiren bir evredir. Ne zamandır bu eğitim süreci? Tüm yaşam boyu. Eğer bir ülkede söz büyüğün şu küçüğünse. insanlar çocuklarını yere yemek dökmesin diye ağzına besliyorsa, çarşıda pazarda "yaramazlık" yapmasın diye prangalı gibi elinden tutup dolaştırıyorsa, ergenlik döneminde çocuğunun arkadaşlarını MİT ajanı gibi takip edip yasaklar koyuyorsa, çocuğuna güvenmiyorsa o devlette demokrasi aynen öyledir; söz büyüğündür; söz ve düşünce özgürlüğü devlet güvenliği sarsılmasın diyerek verilmez; insanlar sıkı kontrol altında tutulur ve demokrasi de olmaz. Yılların Oevlet'i Aliye-i Osman-i'sinden ne kadar uzaktayız? Bir arpa boyu. Arpa boyu önemli bir boydur, küçümsenemez. Zihin engellilerin tüm eğitim ve fizyoterapileri, onlara harcanan onca emek, hep bir arpa boyu içindir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana demokrasi anlayışında önemli gelişmeler olmuştur. Ama yine okullarda dayak vardır. Yine okullarda öğrencinin söz hakkı sıfırdır. Evde de farklı değildir, sosyal yaşamda hiç farklı değildir. Demokrasinin kalesi okullarda halkın yönetimi düşük düzeydedir. Okulun çevreye katılımı sıfırdır. Okulun halk eğitim organı aileye uzanamayacak kadar güdüktür. Aile ve okul. çocuklarımızı bastırmak, yaratıcılıklarını, sosyal gelişimlerini engellemek için and içmiş gibidir. Çıkan yasalarla demokratik olmak çok zordur. Demokratik olması gerekenen küçük birim ailedir ve sonra okuldur. Bu küçük ocaklarda ateş yanmadıkça. nefes alınmadıkça her yerin karanlık olmasından doğal ne olabilir ki. Televizyon karşısında çekirdek çitlerken öğrenci eylemlerine tükürenlerin, iş yerlerinde ve okullarında gördükleri "Gençliğe Hitabe" bir şeyler söylemeli. Gencimize, çocuğumuza öğrettiklerimize güvenmeliyiz; sözü onlara vermeliyiz. Halk eğitiminin 200 yıllık kısa tarihi ile Fatih'e 21 yaşında İstanbul'u aldıran aristokrat eğitimini yakalayabilecek aygıtlara sahibiz. Çocuklarımızın eğitimlerine, eğitim sorunlarına polisiye yanaşmamız bir utançtır. Okul bıçaklamalarını, okullardaki uyuşturucu sorunlarını polise paslamakla. evde mastürbasyon yapan çocuğunu dövmek arasında bir fark yoktur. Evimize beyaz eşya kadar demokrasi gereklidir. Baba artık eve demokrasi almalıdır!