|
YETİŞKİNLER İMPARATORLUĞU Aile Yapımız
Bir eğitbilimci olarak danışma masasına oturduysanız ya da önünüze bir öğrenci sorunu geldiyse çocuğun geçmişi yanı sıra aile yapısını da değerlendirme durumunda kalırsınız. Aile yapılarının belli sosyo-ekonomik sınıfları içeren bir profili vardır. Bir de aynı ulus olmanın getirdiği benzer yapılar vardır. Genel anlamda benzer yapıya Türk aile yapısının profili dersek, bizdeki profil neye benzer?
Birçok kez bireyselleşmemiş sosyalizasyondan ve toplum yapımızda hakim bir ben merkezcilikten söz ettim. Bizler gerçekten yeterince bireyselleşmemiş insanlar mıyız? Birey sel leşme. kişinin kendi yetileri, kendine yetmesi ve yetmemesi, kendi ekonomik bağımsızlığının, ya da kendine özgünlüğünün olması, belli sorumluluklan yüklenmesi şeklinde tanımlanabilir. Bizler toplum olarak bi-reyselleşmiş insanlar mıyız? Evet yaptığımız bir suç varsa, klan ya da kabileye değil bizlere ödettirilir. Ama gerçekten o suçta bizim payımız nedir? Bizler genellikle çoğunluklar içinde yaşayan insanlar değil miyiz?
Geniş aile geçmişimiz büyük kentler de bile henüz çözülüyor. '50'li yılların içinde İstanbul'da olanlar, Anadolu'dan kopuşun getirdiği buruklukla biraz çekirdekleşebildiler. Bugün eski İstanbul kökenli aileler sanayileşmiş yapı içerisindeki yaşlarına karşın çekirdekleşebildiler mi? Sanayi Devrimi bizde çekirdek aileyi doğurdu mu? Yoksa hâlâ kuvözde mi yaşıyor çekirdek aile biçimi?
Tüm bu sorulardan geçerek elimizdeki olaya ve aileye bakmak durumundayız. Ancak çekirdek aile dediğimiz ailede bile yaklaşımlar bir büyük aileye bağımlı, evler ayrı ama kalpler ve keseler bir. Annelerin çocuklarını ilkokul dönemine dek anneanneler "büyütmeye" çalışıyor. İşte bu bizim aileler arası sıcaklığımız. İnsanlarımız birbirlerini seviyor ama birbirlerine bağımlılar da. Ya tamamen ekonomik olarak ya kısmen ya da çocuklarını bırakma gibi çı-karsal ilişkiler aracılığı ile bağımlılık bir yaşlı aileye eklenip gidiyor.
Bu arada okul öncesi eğitim kurumlarına talep çok az. "Zorunlu Öğretime Hayır" adlı kitabında Fransız yazar Caroll Baker, "Fransa'da beş yaşından küçük çocukların yüzde 95'i üç yaşından küçük çocukların da yüzde doksandördü okula gidiyorlar", diyor. Ya bizdeki rakamlar? Bizdeki rakamlar büyük şehirlerden İstanbul için yüzde beşlerde sürünüyor. Çünkü geleneksel eğitim biçimi içinde hâlâ anneanneler ya da annesinin margarinini kullanan anneler hakim.
Üstelik bu genç valideler, zamanında karşı kültür akımları içinide, gençlik grupları içinde geçmiş kuşakları eleştirmiş, gelecek kuşaklara ilişkin sosyal teorileri savunmuş anneler de olabiliyor.
Kısacası, bizim toplum yapımız genel anlamı ile feodal kökenli değildir. İşçi ve köylü sınıfı ayrımı kesin çizilmiş değildir. Üstelik ikiyüzyıl köklü bir burjuvazimiz yoktur. Bizim aile yapımız nedir allahaşkına? Bir Türk ailesi modeli var mı kafanızda? Acaba politikacıların var mı?Cosby ailesi midir Türk ailesi? Hayır. Perihan Abla dizisindeki gibi kapalı bir Osmanlı mahallesindeki aileler gibi midir? Değildir. Büyüklerine saygılı, çocukların el öptüğü, cuma namazlarına baba ve torunlarla gidilen bir aile midir? Anadolu'nun çoğu yerinde böyledir ama bu bölgelerdeki geleneksel yapı genellikle ekonomik düzeyin düşmesi ile azalır görünmektedir. Genelde iç içe yaşayan, çekirdekleşmeye çalışan, geniş aile hakim bir aile yapımız var.
Toplumsal yapıda aile kimliği belirsiz olunca elimizdeki bir olaya bakış açımızda toplumsal öğeler öyle karışıyor ki. İstanbul'da bile açık olan okul öncesi eğitim kurumlarında sahibinin manav, bakkal, itfaiyeci, antikacı, saatçi bile olsa ellerinden geleni yapmaya çalışan insanlar yanısıra eğitimbilimci, psikolog ve emekli öğretmenlerin kuruculuğunu yaptığı kuruluşlar çocuk bulamıyor. Okul öncesi eğitim kurumlarını çoğaltmak için eğitimcilerin hakkı olan mevkilere, eğitimi ezerek gelmiş eğitimdışı insanların kurum açmalarına izin verilmesi zaten toplumunun az olan okul öncesi eğitim kurumu ilgisini iyice azaltıyor, okul öncesi eğitim kurumlarına başvuran insanların sayısında çoğaltma yapmak ise kendisi okul öncesi eğitim görmemiş bir kuşakta çok zor. Pedagojik danışmalarda çocuğun bir organik ya da fizyolojik bozukluğu yok diye üzülen aileler, kendi davranışlarını değiştirmektense çocukların sakat olmasını tercih edebiliyor. İşte okuma zamanı gelmeden okula başlayanların başarısızlıkları, işte ortaokul ve liselerdeki eğitim düzeyi ve üniversiteye girememiş iş arayanlar ordusu. Burada yine Montaig-neden bir alıntımız var:
"Devletlerin çoğu herkesi, kadınlarını ve çocuklarını diledikleri gibi yönetmekte serbest bırakır, onlarda masallardaki devler gibi akıllarına her esen deliliği yaparlar... Bir devlette her şeyin çocuk eğitimine bağlı olduğunu kim bilmez? Ama yine de çocukları hiç düşünmeden ne kadar deli ve kötü olursa olsun ana babaların keyfine bırakırız."
Montaigne'nin düşüncesi bugün Fransa'da uygulanmış okullaşma yüzde lOO'lere yaklaşmış ancak bu kez özgürlük sorunu ortaya çıkmış. "Zorunlu Öğretime Hayır" da Caroll Baker'a katılıyorum. Ancak Fransa'da olsaydım, bireysel özgürlüklere daha çok hak arayabilirdim. Türkiye özelinde Caroll Baker'ı savunmak, eğitimsizliği, bir başka deyişle tamamı ile başka ülkelerin iletişim araçlarına dayalı eğitimlerini topyekün kabul etmek olmaz mı, kendimiz çizgi film yaptığımızda Dede Korkut'la Bamsı Beyrek'ten başka yaratıcılığımız olmassa devlet televizyonu sadece Ninjaların, Thunder Cat'lerin elinde kalır ve oyuncaklar, çikletler, çizgi film bebeklerinden dünya paralan kapar, biz de evlerinde oturmuş okul öncesi kurumlara gitmemiş, annesinin dizi dibinde şiddet krizi geçiren çocuklara "yaramaz" demek zorunda kalırız. Bu mu Milli Eğitim?
Okul Öncesi Eğitim Anlayışımız
Okul öncesi eğitim üstüne batılılar çok önceleri sağduyu ile öğrenme hevesini artırmak amacıyla çocukların bir arada bulunmalarını birlikte güçlükleri (yenmeye çalışmalarını), kendi yetilerini keşfetmeye çalışmalarını hep desteklemişler ve uygulamaları küçük yaşlarda ki çocuklardan başlayarak ileriki yaşlara aktarmışlardır. Bizde Milli Eğitim okul öncesi eğitim kurumları açmamış (açılmış olanlar tüm ülke geneli için devede kulak olmuş). Şu anda okul öncesi eğitim kurumlarının hali ise evlere şenlik.
Sanki ayrı ülkelerde yaşanıyormuş gibi iki statü var okul öncesi eğitim kurumlarında. Biri Sosyal Hizmet Genel Müdürlüğü'ne bağlı olanlar, diğeri ise Milli Eğitime bağlı olanlar, birinin adı bakımevi, diğerinin adı ana okulu. Bakımevindeki çocuk, ana okulundaki çocukla niçin aynı eğitimi aynı denetimi görme hakkına sahip değil, bir türlü anlayamadım. Sosyal Hizmet İl Müdürlüğü'nün denet-menleri ise okul öncesi eğitimcilerden söz ederken "kreşçiler" diye söz eder. küçümseyerek. Aynı denetmenlerin okulumuzun bahçesindeki kum için "üç beş yaşındaki çocuk ne anlar kumdan" dediğini anımsıyorum. Bizde kurumlar var, denetmenler var, her şey var ama çalışan insan yok desem o da yalan, adamcağızın suçu yok, kumun ana okulunun temel bir malzemesi olduğunu ne bilsin. Ne bir anaokuluna gitmiş ne de nasıl bir eğitim olduğunu duymuş. Milli Eğitime bağlı olanlar ise bir başka şarkıyı söyler. Öylesine milliyetçi ya da dinci olabilirler ki yemek duası için başınız ağrır. Oysa devlet laiktir. Ne çare ki denetmenler badem bıyıktır, kafalarında İslam devrimi Truva Atı gibi yatmaktadır.
Sosyal Hizmet İl Müdürlüğü'ne bağlı olmanın iyi yanı eğitim sisteminiz varsa uygulayabilmektir. Tabii tüm eğitimsiz yatırımcılar da bu bünyede yer alır. Hal böyle olunca bilinçli insanlar tüm okul öncesi eğitim kurumlarına küser. Baştakiler daha ne bekliyorlar bu kurumların tümünü bir çatı altında birleştirmek için. Belki de daha başlarındaki ilkokul ve orta öğretim sorunlarını bile yok gören iktidarlar varken eğitim bütçeleri askere ve polise kaydırılmışken ne gerek var neşeli çocuk bahçelerinin kurulmasına diye düşünüyorlardır. Haklılar da, kocaman adamlar o kadar işleri varken bebelerle mi uğraşacaklar? "Eğitim de neymiş okul dediğiniz Mahmut paşadır su satmakla başlayan çocuk adam olur" derlerse hiç şaşmam*.
Bir de işin bir başka yüzü var. Ülke eğitiminin yönetimine seçilen beyler eğitimin bir basamağını yok sayarak hangi akla hizmet ediyorlar. İlkokula gitmeden ortaokula gitmeyi bir olasılık olarak düşünmeyenler nasıl oluyor da okul öncesi eğitim kurumlarına gidilmeden ilkokul başarısı bekliyorlar? Eğitimin temel basamağını yok saydıklarında da toplumun hiçbir kesiminde tepki almıyorlar. Batının deodorantlarını kullananlar, YSL markalı gömleklere talepleri bulunanlar "niçin okul öncesi eğitim çocuklarımıza verilmiyor," diyemiyorlar. Batı, halkları eğitecek eğitim biçimleri dışında her şeyi ihraç etmekten yana. Biz de özgün eğitim yaratmak yerine buram buram taklit ve bağımlılık kokan her şeyi hemen ithalden yanayız.
Eğitimde Ceza
Ceza olan yerde mutlaka suç olmalıdır. Bir çocuk büyürken ne suçlar işler ne suçlar. Altına yapmaya başlamakla suç başlar! Suç annenindir ve çekecektir doğal ki (Baba yine ortada yoktur). Anne pislikleri temizleyene dek çocuk emeklemeye başlar, orayı burayı karıştırmaya başlar. Eğitimcilerin diliyle keşfetme dönemi doğumdan başlayarak süregelmektedir. İlaç şişeleri ortada ise çocuk ilâçları içer, suçlu çocuktur. Önce zehirlenip sonra dövülür: İşte klasik
Yetişkinler imparatorluğu I992"de yazıldı 1994"de ilk baskısı yayımlandı. 8 yıl Kesintisiz Eğitim dışında hiçbir şey değişmedi. İlköğretim okullarında "ana" sınıflan hazırlık sınıfı anlamında zorunlu hale getirildi. Okul öncesi eğitiminde değişen bir anlayış yok. Eski taş eski hamam. Bir okul öncesi eğitim cezası. Çocuk yanan bir şeye dokunur, üstüne kaynar su devrilir; ceza verilmelidir. Tuvalet eğitimi zamanı geldiği halde çocuk hâlâ altına kaçırmaktadır, ceza verilir. Çocukta suç mu yok? Velilerin toplantılarda en çok sorduğu şey çocukların nasıl cezalandırılacağıdır. Ama en önemli cezalar sorulmadan verilir. İki yaş dokuz aylık D adlı kızımızın tuvalet eğitimi sorununu, annesi geleneksel bir ceza yöntemi kullanarak çözdü. Kendisinin de cinsel organının yakıldıktan sonra tuvalet eğitimi tamamladığını söyleyen anne, uzaktan akraba kocasının da aynı yöntemden geçtiğini söylediğinde şaştım kaldım. "Bir kez daha D'de yanık görürsem polisle başınız belaya girer" diye şakadan bir laf attım ve blöfü gördüler de. D cinsel organını erkenden ızgara olmaktan kurtardı. Polise gittiğim zaman anlatacağım öyküye "sana ne ulan adam çocuğunu yakar da döver de" denme olasılığı çok daha büyük diye düşünüyorum. Babaları tarafından dövülen çocukların babaları arasında sayısal olarak en büyük kısmı polisler daha sonra hukukçular alıyor. Polis konusunda çocukları korkutmanın yanlış olduğuna inanıyorum. Polisleri sevdirmek için çocukla birlikte yaptığımız eğitimlere şaşıran, "şaka yapıyorsunuz" diyen veli çok oldu. Oysa biz bir toplumuz. Henüz polisimiz istenmeyen davranışları yapıyor olabilir. Ancak bizim gelecek kuşaklara şimdiden polisi sevdirmemiz belki gelecek kuşağın polislerini de daha nitelikli ve daha insan sever yapabilir. Örneğin D'nin ailesi ızgara eğitimini sürdürseydi de ben bir şikayette bulunsaydım, böyle özel bir çocuk masası ve eğitimci polisler olsaydı (ki polis teşkilatının bir çocuk masası da. eğitimcileri de var), tüm malzeme birleşip çalışabilseydi ben de "alo" diyebilirdim. Aslında polise gerek kalmadan D'nin annesi ile anlaşmamız en güzeli oldu. Her şeye karşın insanın işinin polise, cezaya kalmaması güzel. Öte yandan toplum yaşamında olduğu gibi çocukların yetişkinler tarafından istenmeyen davranışları var. Bunların arasında anne baba televizyon izlerken çocuğun oynaması, televizyon izlettirmemesi, evin içinde bir yerleri karıştırması ve daha nice olay var. Çocuk bu olayların çoğunda ilgi istiyordur. "Çok çalışıyoruz ve akşam eve geldiğimizde başımızı dinlemek istiyoruz" diyenler biraz canlansalar iyi olur. Çocuğa ilgiyi salt çukulata almakla bir köpek sahibinin ilgisine döndürenler yine yetişkinler. Birlikte olabilmek, çocuğun sınırı aile tarafından çizilen bir alanda, kendi kendine olabilmesinden, kendinden çıkartacağı lezzetten tad almasına bağlıdır. Birbiri ile ilgilenmeyen iç iletişimleri azalan ailede çocukta başlayan mastürbasyon, kendinden tad almayı artık bedenine yönelttiğini gösterir. Ailesi içinde mutlu, ebeveyni sağlıklı ilişkiler içinde olan bir çocuğun mastürbasyon yaptığı görülmemiştir. Çocuk bakar ki hakim ve otoriter olabilmek önemli, bu işi gerçekleştirebileceği tek varlık da kendisi, kendisi ile iletişim içine girip kendi üstünde hakimiyet çalışmaları yaparak ilgiyi çekmeyi başarır. Peki yanlış tavır içinde bulunan yetişkinler ne der? "Aaa çocuk otuzbire başlamış, keserim ulan pipini" ya da eğitim düzeyi biraz yüksekse "aaa mastürbasyona başlamış, pipin kopar oğlum" gibi tekrar tekrar yanlış içine düşmeyi sürdürürler. Bu şartlar altında aileye yardım etmek doğal olarak çok zaman alır. Çünkü yanlış yapan ailenin kendisidir. Mastürbasyonun çocukta gözükmediği aileye mastürbasyonda nasıl davranılacağını öğretmeye gerek yoktur. Çünkü o doğru davranış biçimini göstermiş ve ruhsal olarak sağlıklı bir çocuk yetiştirmeyi sürdürmektedir. Çoğu kez sorunlar içinde olan ailenin tavrı "birden bire çıkan bu sorunun yine birden bire biteceğine" inanmak olur. Hiçbir sorun birdenbire bir gecede ortaya çıkmaz. Yemek problemi yaşanıyorsa da bir geçmişi vardır, sorun mastürbasyonsa da bir geçmişi vardır. Kısacası yapılan yanlışların temeli çoğu kez önceki yanlışlardır.
Şimdi yine ceza olayına dönersek, çocuğa nasıl ceza verilmesi gerektiğini düşünen anne babaya ne demeli? Aileye eğitim derslerinde genellikle ufak tefek reçeteler verilir. Örneğin "aktif konuşmayı deneyin", "iletişim biçiminizi değiştirin" gibi. (Zaten aile eğitimi seminerlerinde bilgisayar operatörü olacak insana calculus öğretmek gibi sorun içinde nasıl davranacağını öğrenmek isteyen ailelere eğitim felesesini anlatmaktan başka çare de kalmaz.) Oysa ailenin, "bir noktada biz bir yanlış yapıyoruz, bizi engelleyin" diyerek eğitim danışmanına başvurması da çok az bir olasılıktır. Bu nedenle aile içinde ceza işi hep sürer.
Size bir kısa öykü: Tek başıma sahipliğini ve sorumlu müdürlüğünü yaparak yönettiğim okulda hiçbir ceza sorunumuz olmuyordu. Ceza gerektiği düşünülen konularda olayın kaynağını bulup sorunu kaldırmaya çalışmamız ile cezaya gerek kalmıyordu. Çünkü suçlu bizim düzenlemelerimiz, çevre şartları, zaman zaman çocuğun nörolojik yapısı olabiliyordu.
Ve daha sonra bir ortak olarak çalıştığım hanım, bayan G, (aile içi eğitimsel faciaları hergün yarattığını sf. 47'de söz etmiştim) çocuklar hakkındaki dünya görüşü ve genel anlamı ile kendi dünya görüşü nedeni ile sürekli cezaya gerek görüyordu. Çünkü ana okulundaki çocuklar "sorun" çıkartmamalı idiler. Yapacağı eğitim sonucunda olmasını bekleyeceği davranışlara ceza ile bir an önce ulaşmak istiyordu.* İşte bu Yetişkinler İmparatorluğu düşüncesinin. belki de ideolojisinin belkemiğini oluşturmuştur. Bir an önce. hemen, birden bire değişiklik. Eğitim tanımını bilmeyen insanların anaokullarına sokulmasına izin verilmesi de devletin eğitim facialarından biri herhalde. Parası olan herkes bakkal açabilmeli, ancak anaokulu açamamalıdır. Ama bayan G'ler hemen itaat düzeylerini dize getirecek bir "doktor" bulurlar, işi sürdürürler. İmparator imparatoru ısırmazmış.
*C cezalandırmadan kaçınmak için sorunun kaynağına inmek önemlidir. Ancak bu. kaynağı yok etmek olmayabilir. Örneğin, okul öncesi eğitimkurumuna henüz başlamış çocuklar panoları yırlıyor diye panolar yetişkinlerin bile topuğunu kaldıracağı yere aşılmamalıdır. Duvar kâğıdı yırtılacak diye duvar kâğıdı yapmaktan vazgeçilmemelidir... Oyuncaklar karışmasın diyerek oyuncak dolapları yükseğe konmamalı ya da kilitlenmeme1idir.
Cezalar hakkında ben de bir reçete vereyim de adet yerini bulsun: Cezaya gereksinme duyuyorsanız davranışlarınızı, cezaya gerek duyduğunuz olayı, olayın ortaya çıkma nedenini araştırın. Çocuğunuzun yapmak istediği şeye rehberlik ederek ona yardımcı olun.
Rastgele bir seçimle örneklersek:
Tabakları mutfağa taşımak istiyorsa küçük bir tabaktan başlayarak tabak taşımayı öğretebilirsiniz.
Kendisi tuvaletini yapmak istiyorsa önce yardım ederek ve motive ederek kendi başına işini becermeye yardımcı olabilirsiniz.
Müzik setini açmak istiyorsa nasıl kullanacağını öğretebilirsiniz.
Siz çamaşır yıkarken üstünü başını su içinde bırakıp çalışmanızı engelliyorsa, ayn bir leğen ya da su kabı bulup uygun giysiler giydirerek hem onu sakinleştirip hem de işinizi yapabilirsiniz.
Günlük gazeteleri yırtıyorsa eski gazeteleri verip, altına bir örtü serip eski gazeteleri yırttırabilirsiniz.
Kitap okumanızı istemiyorsa ona bir boyama ya da uygulama kitabı verebilirsiniz. Çok hareketli ise her gün bir saat bir parka yürüyüşe çıkabilirsiniz.
Kısacası, siz yaşam biçiminizi çocuğunuzla paylaşırsanız o da sizinle şimdi ve ileride yaşamı paylaşmayı öğrenerek sizle duygusal iletişim içinde bulunabilir.
- Çocuğunuzun otonomisini artırmak için gösterdiğiniz çaba, ilgi ve sevginin en güzel veriliş biçimidir.
S'canların evinde müzik setine neredeyse merdivenle çıkılıyordu. S'can'a müziksetinin kullanılmasını öğretmek daha kolaydı ve S'can hiçbir şeyden çekmedi arabalarının vites kolundan çektiği kadar. Vites kolu ile oynamak istiyordu ve babası bunu sürekli yasaklıyordu. Araba parkta iken onun vites kolu konusunda merakını gidermek her sabah dayak atmaktan daha kolaydır oysa. Yanlışlar hâlâ sürüyor. İlkokula erken yaşta başlatılan S'can'in oyun oynaması da artık yasak edildi. Çünkü okula başlayalı üç ay olduğu halde mükemmel yazı yazamıyor! Peki S'can'ın babası M. bey şimdi eski yöntemini kullanabiliyor mu, yazı yazmayı müzik seti gibi rafa kal-dırabiliyor mu? Hayır! Okul öncesi eğitimde yapamadığı her işe yasak getirirken, okul döneminde başarısızlığın üstüne yeniden eğitimle gitme gerçeği karşısına çıktı. Ancak o yine de kendi eğitim sistemini sürdürüyor. Başarıların birdenbire oluşmasını bekliyor. İnsanları, yüzme öğrenerek doğan kedi yavrusuna benzetmek velilerimizde genel bir eğilim. Her bilginin genetik olarak çocukta oluşması bekleniyor. "Üstün Zeka"ya düşkünlüğün nedeni de bu olmalı.
Okul Öncesi Kurumlarda Hastalıklara Bakış
Okul öncesi eğitim kurumlarında dört ve beş yaş gruplarında çocuk hastalıkları dışında en çok yaşanan hastalıklar nezle, grip gibi enfeksiyonlar olur. Rahatsızlıktan ortaya çıkışlarında dahi meslek gruplarına, yetiştiği ailenin sosyo-ekonomik yapısına, çocuğun yaşına bağlı olarak sıklık, rahatsızlığın devam süresi ve hastalığa karşı ailenin tavrı değişir. Büyük aileler tarafından yetiştirilen çocuklarda enfeksiyonlara daha sık rastlanır. Büyük aileler tarafından yetiştirilen bir çocuğun ince giydirildiğini görmedim. Bırakın ince giyinmesini, orta kalınlıkta dahi giydirildiğini görmedim. Üstünde aşırı koruma gösterilen çocuk, doğal olarak pek de ev dışına çıkmaz. Arada bir çıktığında da hareketleri normal olmaz, aşırı hareket gösterir ve doğal olarak daha kısa sürede daha çok terler. Kırmızı Balık'ta yaptığımız bir araştırmada: çocukların kalsiyum oranlan büyük aileler tarafından büyütülen çocuklarda düşük çıktı. Kanlarındaki kalsiyum oranı düşük olanlarda terleme ise daha fazla idi. Söz konusu araştırmamıza bir doktor çok bozulmuş, bize telefon etti: "Efendim" dedi, "Çocuğun kalsiyum oranını ölçmek için yaptığımız işler doktor korkusu doğuruyor. Siz doktor musunuz da böyle bir araştırmaya gerek duydunuz?" "Biz doktor değiliz" dedim.
Söz konusu araştırma tıbbi değil, bir tıbbi bulguya dayanarak çocuklardaki eksikliği bulmaya yönelikti.
Ancak okul doktorumuzla birlikte bu kararı aldık. Kaldı ki, siz de eğitimci ve çocuk psikologu olmadığınıza göre bırakın da doktor korkusunu biz düşünelim.
Gerçekten yaptığımız çalışmaların arasında doktor korkusunu yok etmek sürekli yer almıştır. Diş hekimine ve öbür hekimlere karşı korkuyu yok etmek, doğal olarak büyük aileler tarafından yetiştirilen çocuğun en azından doktora karşı alışık olması beklenirken, hiç de böyle olmaz. Yanlış tavır kendisini burada da kanıtlar ve küçük vatandaşımız, hastalıktan korkutulmak için daha az hareket etmesini gerektiren tavsiyeler arasında, iğneli ve acılı korkulan da daha sık dinler. Hekim korkusu olmayan çocuklarda ise hastalık daha azdır. Tıpkı mastürbasyon konusunda olduğu gibi. sağlıklı ilişkiler içinde olan ailede zaten sorun çıkmaz. Bu anlamda okul öncesi eğitim kuruluşlarının görevi, aile içi dostluk bağlarının sıklaşma-I, korunması ve gelişmesini sağlama yolunda olur.
Kalsiyum konusunda araştırma yapmamızın hiçbir çocuğa zara-ı olmadı, velilerin bilinçlenmesine katkısı oldu. Eğitimci ve hekim işbirliği, tıpkı aile içi ilişkilerin sağlıklı oluşu gibi sağlıklı olursa, okul öncesi eğitimin halkımız arasında daha çok rağbet görmesi de mümkün olabilir. Ancak genelde olay bu kadar basit değil. Yine en çok hastalanan, enfeksiyon alan çocukların hekim çocukları olduğunu kanıtlar gibi çoğu sabah ellerinde antibiyotik şişeleri ile gelir ve devamsızlıkları öbür çocuklara oranla daha yüksek olur. On beş gün ev, on beş gün okul. On beş gün evde tutuklu bulunan çocuk, okulda arkadaşları ile birlikte oynarken en küçük terlemede öksürmeğe başlar, antibiyotik ve kat kat giysilerle gelir ve yine rahatsızlanır. Çocuk hekimlerinden çok azı, okul öncesi dönemlerde sık antibiyotik uygulamasından kaçınır. Okul öncesi eğitim kurumlarının sağlıklı olmasını bir oksijen çadırı ile eşleyerek açıklamaya çalışırlar. Ve, el ferman, yazılır "ilkokul dönemine dek evde kalması sağlığı için gereklidir". Evde hiçbir rahatsızlık yoktur, çocuk evde kalır, hatta bir bakıcı kadınla kalır. İlkokul dönemine dek hiç hasta-lanmasa bile, ilkokul döneminde, ne ders aralarında (kendini kontrol edebilme eğitimi eksikliği nedeni ile aşın hareket ile oluşan) terden kurtarabilir, ne de rahatsızlıktan. Birçok kez gözlenmiş bir gerçektir bu. Böylece ilkokulun ilk yılı "hastalık yılı" olur.
Hiç yaralanmadan, berelenmeden, hastalanmadan, arkadaş kavgaları olmadan yaşamak olası değildir ki çocuklarımızı hastalanıyorlar diye okula göndermekten kaçınalım. Eğer böylesi bir bağı-şıksızlık varsa okul ve aile işbirliği ile bunu sağaltımına gidilmelidir. İlkokulda hastalanan bir çocuk okuldan alınmaz da. anaokulunda hastalanan çocuk niçin en doğal hakkı olan okul öncesi eğitimden mahrum bırakılır? Bu da bir çelişkidir. Belki de pediastristlerin muayenehanelerinde bir eğitimci olsa ve sağlık kontrollerinin dışında ailenin çocuk eğitimi konusundaki eksiklerini tamamlasa sağlıklı bir toplum olma yolunda bir adım daha atabiliriz.
Hastalığın bir başka yanı çocuğun eğitiminde handikap yaratmasıdır. Alerjik astımı olan birçok çocuğun okul öncesi eğitim kurumlarına pek devam etmediği bir gerçektir. Peki bu hastalık bu çocukla birlikte yaşayacaksa; ya hastalıkla birlikte eğitimin yolu aranmalı ya da eğitimden ömür boyu vazgeçme kararı almalıdır, ikincisi olamayacağına göre birincisi daha sağlıklı bir yoldur.
Semptomlarımı Sever misiniz?
Hastalıkları sırasında gösterilen bir başka tavır da dikkat çekicidir; Annesi babası çalışan bir çocuğumuz hastalandığında, doktoru izin verdiyse, grup arkadaşlarını hasta ziyaretlerine götürüyorduk. Hasta ziyaretlerinde, zaman zaman benim bile canım hasta olmak istiyordu doğrusu.
P.B. Dedesinin evinde "yatan" hastamız, çoğu kez yatakta olmuyordu. Hastalanması dolayısı ile sağ sol oyuncak doluyor, en sevdiği video kasetler alınıyor, sıcaklık farklarından etkilenmemesi için salonun ortasında bir sultan tahtı gibi lâzımlık geliyor ve çocuğumuz hastalık dönemini geçiriyor. Büyük aile bizim ufaklıktan daha mutlu görünüyor ve öğretmenine, "aman evladım, okula geldiği zaman hastalığına dikkat edin, hastalanmasın"' derken öyle bir ilgi ve ihtimam gösteriyor ki, "aman hasta olsun, tontonuma ben hep bakarım" der gibi olabiliyor. Çocuğun semptonlarının mı sevildiği, çocuğun mu sevildiğini böyle durumlarda seçememişimdir. Bu tip bir hastalık yaklaşımı ile çocukların bir kısmında somatik ağrıların daha fazla olduğu yine bir gözlemdir. Çocuk en küçük bir sorununda karın ağrıları, mide bulanmaları ile karşılaşır.
Annesi hemşire olan S'nin hastalık tablosu olan somatik bulantıları, ağrıları karşısında ailesi ile görüşmemiz olumlu sonuç verdi. Ailesinin desteği ile "midem bulandı" deyip, evine giden S'ye, Cindy'ler, Barbie bebekler ve koca çukulatalar alınması kesilince, S'nin mide bulantıları da sıkıntıları da giderek azaldı ve yok oldu. Hastalık sırasında çocuğa aşırı ilgi gösterilmesi sayesinde, çocukların hipokondriak ya da hastalık hastası duygularının eğitimi tam yapılabiliyor. Ve eminim ki, hipokondriak bir çocuk yetiştirmenin en önemli şartı, her başı ağrıdığında, midesi bulandığında ona güzel ve çekici hediyeler almaktır. Denemesi bedava!
Bu arada, okul öncesi eğitim kurumuna başlamış çocukların ilk günlerde daha sık rahatsızlandığından da söz etmeyelim. Ev ortamından toplu yaşanan bir ortama girildiğinde ufak tefek öksürükler ortaya çıkabilir. Bu tip öksürüklerle biz ıhlamur, adaçayı gibi içecekleri her ikindi kahvaltısında vererek önemli ölçüde mücadele edebiliyorduk. İlk günlerde beliren rahatsızlıklar önemli oranda çocukların bağışıklığının az olması ile ortaya çıkabilirler. Sağlık denetiminden; bağırsak ve kılkurdu taramaları ile genel sağlık kontrolünden geçtikten sonra, ilk günlerin nezlesi ve öksürüğüne fazla kulak asmamak, çocuğun uyumuna ara vermemek gereklidir. Doğal olarak doktor denetimi ilk günlerde daha da önemlidir. "Kulak asmayın" derken sağlığı unutun demiyoruz, ama doktorunuz "çocuk çoğu kez hastalanıyorsa okula gitmesin" diyebilir. Hastalanamaya-cağı bir okul aramaktansa, hastalıklara sağlıklı çözüm bulabilecek okul öncesi eğitiminin önemini bilen çocuk hekimleri seçmek daha iyi olacaktır.
Okul öncesi Eğitimde Pazarlama Dersleri
Başlığa bakıp da okul öncesi eğitimde pazarlama dersi verdiğimiz akla gelmesin. Ancak eylül, Ekim, ayları geldiğinde bez afişlerde resim, müzik, iblgisayar eğitim gibi reklâmlara pazarlama amaçlı baktığımız için böyle bir başlık koyduk. Yoksa resim yapılmayan, el becerilerine dayalı etkinlikler bulunmayan şarkı söylenmeyen anaokulu mu olur? Ticari amaçla, bir müstakil ev kiralayıp, okul öncesi eğitim kurumları açanların ana okulunu tanımı olsa olsa "pazaıiama"dır. "Resim, müzik dersleri, dahası TV'miz var" diye bez panolara yazı yazanları dahi gördüm. Bir de bilgisayar dersleri ile İngilizce ve spor var. Çağın ilerlediği bir dönemde bilgisayar oynayan bir çocuğa, oynadığı aygıtın ne olduğunu genel olarak öğretmek, oyun amaçlı programlar vermek, elbette olası. İngilizce öğretimini, açıklayacağım gibi belli amaçlar doğrultusunda olmak kaydıyla savunuyorum. Ancak okul öncesi eğitime yabancı aileler artık, telefonda "Ne gibi faaliyetleriniz var" diye sorar oldu.
Eğer telefona ben çıkmışsam inatla "klasik okul öncesi eğitimi uyguluyoruz ve yorumluyoruz" diyorum ve yine soru geliyor: "Müzik ve resim dersi var mı?", "olmadan bir ana okulu olabilir mi?" diyorum ve görüşmeye çağırıyorum. Zaten bez afişlere kananların okul öncesi eğitime güvenleri de, eğitimin ne olduğunu bilmediklerinden daha az olabiliyor.
Resim ve müzik eğitimi olmadan, bir okul öncesi (kurumlardaki denetimsizliğin de önemli payı var) eğitim kurumu olabileceği düşünülemez. Her şey (çocuğun ince devinsel gelişimi, duyuları, ritm duygusunun gelişimi) bir yana, resim ve müzik eğitimi okul öncesinde tam bir okula hazırlama niteliği içerir. Resim, görsel dilin sözel dilden her yaş için daha gelişmiş bir dil olması yanısıra eğitimcilerin çocuğun gelişimini gözlemeleri bakımından da önemlidir. Geometrik şekillerin çizimi, doğada bulunan geometrinin resimle belirtilmesi sağlandıkça, çocuğun gözlem dünyası da zenginleşecektir. Doğal olarak sanata ilgi varsa, yine okul öncesi dönemde gözlenecektir. Çocukların çoğunluğunun müziğe yatkınılğı vardır. Ancak, okul öncesi dönemde müzik eğitiminin verilmesi, ailenin ve eğitimcinin sabırlı olması ile yaşam boyu sürecek profesyonel amaçlı müzik eğitimine dönüşebilir. Yetişkinlerin müzik ve resim eğitiminde ilk bekledikleri tavır, çocukların birdenbire bir Mozart ya da Picasso olmasıdır. Okul öncesi eğitimde ise. müziği eğitimde bir araç olarak düşünmüşümdür. Ritm duygusu ile, daha ile-riki dönemlerde çeşitli notasyon tekniklerinin uygulanmasında okuma yazma eğitiminin bir ön çalışmasını yapmada, müzik eğitimi hem kendi yolunu hem de genel anlamda eğitim yolunu açar.
İngilizce eğitimini ise Türkçe eğitiminin verilmesinde bir araç olarak düşünüyorum. Geometrik şekillerin öğretilmesinde İngilizceyi kullanmak beş ve altı yaş çocukları için hem zevkli hem de eğitimci için hız kazandıran bir yöntem olabiliyor. Günlük sözcük kalıplarının İngilizce olarak öğretilmesi, eğer kurumda aynı dili kullanan insanlar varsa, İngilizce öğretilmesi, yanı sıra kullanılan aynı sözcüklerin Türkçede kullanılmasına da çalışma anlamında yararlı olabiliyor. Haluk Ya-vuzer,* "konuşma bozukluğuna yol açar" diyerek uzun bir süre okul öncesi eğitimde İngilizce kullanmaktan yana fetva vermedi. Ancak İngilizce eğitimini de bir eğitimci okul öncesi eğitiminin amaçlan doğrultusunda kullanabilir. Böylece hem bir yabancı dilin dünyada varolduğunu gösterebilir, yabancı dil eğitimine bir sevgi aşılayabilir.hem de kavram çalışmalarını dolaylı yoldan pekiştirebi-lir. Örneğin; renk çalışmalarını sürekli Türkçe yapmak yerine İngilizce yapmak, çocuklara adeta bir bilmece bulmaca oyunu gibi geliyor; renkleri, sayıları ve şekilleri çoğul ve tekil kavramını farkında olmadan pekiştirebiliyorlar. İngilizce eğitiminin okul öncesi eğitim kurumlarında uygulanmasının yeni oluşu dolayısı ile okul öncesi eğitim amaçlı bir İngilizce kitabı henüz yayınlanamadı. Bunda İngilizce öğretmenlerinin okul öncesi eğitimi bilmemesi, bazı fetvalar ve okul öcesi eğitimcilerin İngilizceyi İngilizce öğretmenlerine bırakmamalarının da önemi büyük. Hal böyle olunca, her okul öncesi eğitim kurumunda hiç olmassa İngilizce eğitiminin adı oluyor ama her zaman kendi olamıyor.
* İngilizce Eğitimi. Bilgisayar Eğilimi amaçlı ve doğru uygulanabilirse okul öncesinde bir öğretim tekniğidir. Hiçbir öğretim tekniği yasaklanmamalıdır. Eğitimci yaratıcıdır, yasaklayıcı değildir.
Bale Eğitimi
Bale eğitiminde velilerimizin klasik tarzı genellikle kız çocuklarının bale eğitimi alması yönünde olur. Oysa. ünlü baletler dansın erkeklere özgü olduğunusöyler dururlar. Bizim velilerimiz ise adeta cinsel kimlik eğitimi gibi yaklaşırlar baleye. Beş ve altı yaşında çocukların birçok şeyi gerçekleştirebileceğini bildiğim halde birçok balerin ve baletin dediği gibi altı yaşından önce klasik anlamı ile balenin ortopedik bakımdan yararlı olduğuna inanmıyorum. Balede kullanılan müzik genellikle çok sesli, senfonik olduğundan; önce çocuğun kulağının batı müziği enstrümanlarına alışması, ritm duy-gusunun daha basit ezgilerle ve ritm çalışmaları ile artması gerekir. Bunların tümü yine bir okul öncesi eğitim kurumunda olması gereken eğitimlerdir. Evlerinde İbrahim Tatlıses ve arabesk türünün en ince örneklerini dinleyenlerin kız çocuklarını baleye göndermeleri ilginçtir. Ancak müzikteki ritmlerin bedensel olarak algılanması için de dans gereklidir. Bunun için yaptığım uygulama saat beşte diskotek açmak oldu. Böylece kız ve erkek çocukları ile birlikte dans yapabilme şansına sahip olabildik. Diskotek uygulamamızdan bir süre sonra çocuklarda ritmleri birbirine bağlayarak figürler yaratma başladı. Ve üç dört kişilik gruplarla adını ders koyup olayı dersleştirmeden çocukları sıkmadan ritm ve dans çalışabilme fırsatını elde ettik. Bu arada başta benim kullandığım tef de çocuklar tarafından hergün daha iyi kullanılır hale geldi. Okul olgunluğuna yaklaşan çocuklar, ince devinseli iyi olanlar doğal olarak kaba de-vinselde de başarılı olduklarından dansta da başarılı oluyorlardı. Üstelik dans süreleri de ince devinseli zayıf olan ve hareketi fazla olan çocuklarda beklenenin tersine kısa oluyordu. Bunun birinci nedeni ritm duyguları tam gelişmemiş olduğu için iyi dans edenlerle birlikte olmaktan sıkılıyor olmaları, ikinci nedeni zaten dikkat sürelerinin düşük olması diyebiliriz. Ancak dans çalışmaları ile çocukların dikkat sürelerinin de arttığı yaşanmış bir gerçektir. Dansta yine ilginç bir diğer nokta, beden dilinin konuşarak beş ve altı yaş grubu çocuklarının hareket düzeylerine göre gruplanması oldu. Orta sınıfın gelişkinleri ile hazırlık sınıfının gelişkinleri bir yanda her iki grubun aşırı hareketlileri de diğer yanda gruplaşarak dans etmeye başladılar ve daha sonra bu ayrım giderek azaldı. Dansın ilk başladığı günlerde çocukların birbirlerine benzeyen taklit davranışlarının da giderek özgünleştiğinden söz etmeliyim:
Yüzme Eğitimi
Resim. İngilizce ve müzik eğitimleri yanı sıra yüzme eğitimi de okul öncesi eğitimin amaçlarına uygun bir şekilde olumlu sonuçlar verebiliyor. Biz yüzmeyi, yeni başlayanlar ve başlamışlar olarak ikiye ayırınca ön eğitim ve eğitim kulvarı olarak iki kulvar ortaya çıktı. Ön eğitim kulvarında ise veliyi yüzme eğitimine ikna ettikten sonra yaşanan en büyük sorun yüzme eğitiminin sürekliliğini sağlamak olmuştur. Herhalde bu amaçla havuz yöneticileri de yüzme eğitiminin ücretlerini peşin olarak alıyorlar. Gerçi biz de yüzme ücretini peşin olarak alıyorduk ancak bir velimiz vardı ki üç yıl üst üste kayıt ücreti yatırdığı halde ilk iki dersten sonrasına çocuğunu getirmedi. Yine aşırı titizlik, çocuğumuz E'nin gelmesine engel olmuştu. Önceleri tüm çocukların geldiği servis aracında şarkı türkü ve takım sloganları atarak gelen E'nin "üşütür" düşüncesi ile devamsızlığı başlıyordu. Oysa hep birlikte giderken vermek istediğim takım ruhu ve takım dayanışması ile disiplini idi. E'yi getiren babası bir türlü zamanlamayı yapamıyordu; ya çok erken ya çok geç geliyordu ve ondan sonra hiç gelmiyordu.
Yüzme çalışmalarına başlarken bir iki kez veliye aldanmam dışında sürekli duyarsızlaştırma tekniği kullandım. Yeni başlayanlar önce havuz kenarında koşu yapmak, kulvar kenarında yürümek ve yüzenleri izledikten sonra girme aşamasına geliyorlar ve istekle yüzüyorlardı. Ancak "yüzmeyi biliyor" diyenlere bir iki kez kandıktan sonra tüm çocuklarda öğrenmeye giden yolda tek tek engelleri yenme tekniğini ayırım yapmadan kullandık.
Yüzme eğitiminde gönderilen çocuğun velisinden duyduğumuz en çok sözcük emir ve selâm sabah, "aman hastalanmasın" olmuştur. Oysa 21 Şubat 1992 Sabah gazetesinde yer alan bir haberde. Kavasaki kenti Daichi Hikari (Japonya olduğunu söylemeye gerek var mı?) anaokulunda çocuklar okulun içi ve dışında bağışıklıklarının artması amacı ile yarı çıplak karlarla oyun oynuyorlar. Biz çocukları yemekten önce on dakika hava almaya çıkartsak, çıngarı çıkartan velilere dert anlatmak zorunda kalırız. İşte sanırım sözetti-ğim nedenlerle üç yanımız sularla çevrili olduğu halde çocuklarımız yüzmeye gitmez ya da yüzmeye talep hep az olur. Ortağımla beraber işletmeye çalıştığım dönemde çeşitli nedenlerle velimizin sosyo-ekonomik profili daha düştü ve düşük sosyo-ekonomik yapıda da yüzme talebinin giderek düştüğünü gözlemlemiş olduk. Kısacası sosyo-ekonomik yapı yükseldiği zaman hastalık ile daha çok uğraşıyorsunuz ama düştüğü zaman talep ile karşılaşmıyorsunuz. Bu tip bir talep "dengesini"de az gelişmişliğe bağlamak hiç de yanlış olmaz kanısındayım. Hal böyle olunca batılı çocuklar zıpkın gibi bahçede oynar, karlarla oynar, hastalanmaz, kendine yeterlilikleri, otonomileri ve bağışıklık sistemleri giderek artar. Biz batının nadiren kullandığı ama bolca sattığı ilâçları çocuklarımıza yutturur, hastalanmasın diye dizimiz dibinde büyütürüz. Ondan sonra gençlik sorunlarından, atılımcı olmamaktan, yaratıcı olmamaktan söz ederiz. Gençler üzerinde yapılan bir araştırmada (Gençler, gençler. Erdal Atabek. Cumhuriyet 25 Mayıs 1991) Artık çocuğu gençlik çağına gelmiş bir anne isyan bayraklarını açmış "disiplin, disiplin" diye bağırmaya başlamış. Oysa okul öncesi eğitimcisine kimbilir neler çektirdi. Çocuğun dışarı çıkmasını engelledi, tam alışacakken, yüzme eğitimini "valllahi amcası istemiyor galiba" deyip devam ettirmedi. Okul öncesi kuruma alışmasını sağlamadı, sonra: okul öncesi eğitim kurumuna alışamadı diye çocuğun uyumunu bombaladı, eğitimde kararlı ve amaçlı olamadı. (Bence disiplin budur) şimdi de disiplinden söz ediyor. Bakın yazı dizisinde ne diyor:
- "Ne demek gençlerin de hakkı var? Herkesin hakkı var. herkesin. Bizim haklarımız yok muydu? Onların hak gördüğü şeyleri bizde istemez miydik? Ama imkânlar o kadardı, biz de bunu anlıyorduk? Hepimizin de ailesine karşı görevleri vardı, sorumlulukları vardı. Neymiş o havalar, burun kıvırmalar? Şımarıklıktan başka bir şey değil. Kaytarmacılık, kolaycılık, bencillik... Sen isteyeceksin, benim de sana bunları vermek için canım çıkacak öyle mi? Yok öyle yağma.
Herkes üstüne düşen işi yapacak. Ben çalışıyorsam, baba çalışıyorsa çocuklar da kendi işlerini yapacaklar. İşleri ders çalışmaksa bunu yapacaklar. Para kazanmaksa bunu yapacaklar. Bizim yanlışımız çocuklarımıza karşı duyduğumuz zayıflık. Bunun onlara da yararı yok, bize de. Sırtını bize dayayıp ahkâm kesen gençler yetiştiriyoruz. Ben disiplinden yanayım..."
İşte bu hanımın ve daha nice hanımların daha sonra aklı başına gelip söyledikleri. Biz de Selahattin Pınar'dan bir şarkı sunalım: "Daha önceleri neredeydiniz?". Gençler de bizim dediklerimizi doğrulayarak sorumluluk verilmediğinden yakınıyorlar "Biz gençlere ne zaman sorumluluk verilecek, sorumluluk istiyoruz" diyorlar. İşte zincir böyle gidiyor ve belki o arkadaşlarımız yarın çocuğu olduğunda aynı yanlışları işleyebilecekler.
İşte eğitimin hangi kanadından girersek girelim aynı sorunlara geliyoruz.
Beslenme Eğitimi ve Düz Yerde Yürüyen Kız
Türkiye'de kitabı kim okur? Genellikle sosyo-ekonomik yapısı orta ve üstü kesim. Peki bu kesim, çocuklarını yetiştirirken beslenmelerine dikkat etmez mi? Bu kesime beslenme konusunda bilgi vermek gereksiz mi? Hayır. Kültür Kolejinde çalıştığım yıl bir yemek araştırması yaptım. Kimler hangi yemekleri seviyor, hangi yemekler daha çok seviliyor, amacı ile yapılan araştırma tam sonuçlanmadan asker oldum Jandarma. Ancak bir takım gerçekler ortaya çıkmıştı. Yüzde veremeyeceğim, sonuçlarda 10-13 yaş arası çocuklar da çoğunluk sandviç, hamburger gibi ekmek arası yiyecekleri seviyordu. Sebze ve kuru bakliyat türü yiyecekler son planda kalıyordu. Bu araştırma üstünden zaman geçti, sonra ana okulunda da baktım ki, çocukların yeme eğitimi nerede ise ekmek arası yapılıyor. Beslenme yetersizlikleri üst sosyo-ekonomik grupta görülmemesi gerektiği halde en çok bu kesimde ortaya çıkıyor.
Birinci tip yemek problemliler daha önce de belirttiğim gibi evde bir otoriter tarafından sürekli yemek baskısı yapılanlar.
İkinci tip yemek sorunlular, ailenin, yemek zamanından önce yemek yedirerek masaya bağlı kalmaksızın ayakta, orda burda yavaş yavaş ve aşırı ısrarla yemek yiyenler...
Üçüncü tip yeme sorunlular ise yemek ve yemek malzemesi seçenler (maydonoz, baharat, peynir, kıyma).
Her üç tip yeme sorununda genel yapılan ise "yemekte konuşulmaz", "yemekte televizyon seyredilmez" gibi sofra zevkini öldürücü davranışların bolca gözlenmesidir. Önceden belirtildiği gibi yemek saatleri genellikle şartlandığımız saatlerdir; tıkınma ya da yemlenme yapıldığı saatler değildir. Sosyalizasyonun önemli bir eğitimi yemek saatleri içinde yapılır. Karşısındaki arkadaşın suyunu doldurmak, tuzluk alıp vermek, yemekten sonra kendi tabak ve çatalını bulaşık masasına koymak bir eğitimdir.
Bırakın sofra sonrası eğitimini, beslenme eğitimimiz çoğunlukla yanlışlarla doludur. Bir velimiz şöyle diyordu "Evde mercimekten başka yemek yediremiyorum, onlara kalsa yalnızca mercimek ve pilav yiyeceğiz" Bir başka velimiz ise çocuğu için ayrıca köfte ve makarna pişiriyordu. Evlerinde öğünleri yetişkinlerden ayrı saatlerde ve ayrı yiyeceklerle geçiren çocuk sayısı büyük çoğunluktur. Dolayısı ile aynı çoğunluk içinde parça et. tavuk, balık yiyenlerin sayısı da çok azdır. Çünkü söz konusu yiyecekleri "yemesi zordur". Her şeye karşın yemek listelerine balık koymaktan hiç kaçınılmamalı. Balığı (o gün kılçıkları kolay ayıklanan balık yoksa) köfte şeklinde verebilirsiniz. Olabildiğince kolay ayıklanan tür balık seçerek çocuğa sunmak önemlidir. Örneğin hamsi, mezgit gibi pahalı olmayan ancak ayıklanması dört yaşında başlanarak yapılabilen balıkların çocuklara verilmesi gerekir. Ancak yine korumanın dozunu kaçırarak, çocuğun boğazına kılçık kaçacak endişesi ile başlayan ve daha sonra ayıklamak zor geldiği için balık girmeyen birçok ev var. Tavuk ve ette de "yemeği yediren" kişinin parçalama "zorunluğu" vardır. Oysa çocuk, iki buçuk yaşından başlayarak yardımlı, dört yaşında ise yardımsız yemek yemek yetisine sahiptir; elleri ile kaşık çatal ve bıçak kullanabilir. Ancak her nedense yetişkinlerimiz, okul öncesi çocuklarının büyük çoğunluğuna elleri sa-katmış gibi davranır. Tıpkı bir kuş yavrusu besler gibi kaşık ile çocuğun ağzına yeme alışkanlığı oluşur. Birçok velimiz anaokuluna başlama sırasında ıspanak, patlıcan, lahana, maydonozsuz salata ve yiyecekler verilmesini ister. Oysa tüm istekler yerine getirilirse yemek listesi yapmak çok kolaylaşır. Makarna, pilav, fındık ezmesi ile çocuğa üç yıl geçirtmek işten bile değildir!
Uzun lafın kısası üst sosyo-ekonomik düzeyde olan bir çocuğun eğitim yetersizlikleri, yanlış yönlenme ve dengesiz beslenme nedeni ile Afrika'da kıtlık çeken bir çocuğun durumuna düşmesi hepimize anlamsız gelebilir. Sofrayı sevdirmek, yemek saatlerine sempati yaratmak, her yiyeceğin belli bir değerinin olduğunu çocuğa açıklamak gereklidir. Doğal olarak ailedeki yetişkin modellerin (anne, baba. dayı. ağabey) de çocuğa doğru örnek olması için herkesin bilinçli beslenebilmesi gerekiyor. O halde çocuklarımızın yemek seçmelerine çare bulamayacak mıyız? Çocuklarımızın aileleri de mi kötü besleniyor? Bir kısmı için evet, diğer bir kısmı için hayır diyebiliriz.
Kendisi doğru beslenebilen ailelerden bir kısmı çocuklann yemek zevklerine ve isteklerine tamamen uyarak yalnızca onların istedikleri yiyecekleri sunabiliyor. Bu noktada yönlendirme gerekir. Çocuğun tek bir gıda ile beslenebilmesine sevgi adına razı gelmek, ancak sevginin ne olduğunu bilmemek olabilir. Çocuğun ilgi çekmek istediği alanları yemek sorunu ile ortaya çıkarmak çocuk için akılcı bir yoldur. Peki, mastürbasyon yapmasına izin verilmez ve bu bir sorun olarak görülürken tek bir yiyeceğe bağlı beslenmenin tercih edilmesi neden sorun olarak görülmüyor. Saplantılı beslenmeye sağlıklı olarak "dur" diyecek davranışlar aile içindeki ilgi eksikliğinin parçalanmış bölmelerini bir araya getirecek, bir anlamda çocuğun beklediği ilgiyi de ona verecektir. Yönlendirme sırasında çocuğun yönlendirmeyi bir anda kabul etmemesi çok doğaldır. Daha önce söylediğimiz bir anda doğruya ulaşma ilkesi yemek eğitiminde de kendisini gösterir. Okul öncesi eğitim kurumuna başlayan çocuğun ilk günlerdeki korkusunu, sosyalizasyonunu artırarak gidermek gibi. beslenme konusundaki sapmasını da ilk günlerde çocuk benimsemese de sorunun tüm hatlarını bularak gidermeye çalışmak gerekir. Beslenme eğitiminde başlarda ortaya çıkan bir başka üstüne düşme olayı da emzik ve biberondur.
Söyleme Bozuklukları Üstüne
Emzik ve biberon konusundaki birçok pediatrist ve pedogog farklı yöntemler önerirler. Ailelerin büyük kısmı ise diğer konularda olduğu gibi konuyu tamamı ile çocuğa bırakır. Bu arada bazı çocuklar anne sütünü yeterince bir süre alamadıkları için gereksinimlerini parmak emmek ya da yalancı meme kullanma yolu ile tamamlamaya çalışırlar. Anne sütü eksikliği nedeniyle meme emmenin ilk üç ayda bittiği çocuklar arasında söyleme bozukluğu diyebileceğimiz R artikülasyonunu gözleme olanağımız çok olmuştur. Doğal olarak R artikülasyon yanlışının tek nedeni, az emme olanaksızlığı değildir. Ancak, emme sırasında dilin memeye çarparak kuvvetlenmesi ve arayış çalışmalarının dilin daha sonraki hareketlerine yararı olduğu da bir gerçektir. R bozukluğunun (G) şeklinde ortaya çıktığı birçok yetişkin ve çocuk arasında yaptığımız bir sorgulama ile böyle bir sonuca vardık. Artikülasyonlardan K. H, S gibilerinin damakta organik bir arıza yoksa daha sonra düzeldiği de önemli oranda gerçektir. R"nin Y şeklinde söylenmesi ve bunun ileri yaşlara sarkması ise koruyucu ailelerle ve gerileme davranışı içinde olan çocuklarda ortaya çıkmaktadır.
R'nin G olarak ortaya çıktığı çocuklarda emzirme işlemi yanı sıra, biberon ve emzik kullanımı süresinin az olduğunu da eklemeliyiz. Yine daha önce söylediğimiz gibi belirtilen bulgular tek neden değildir. Yanlış öğrenme, heredite ve damak yapısı bozuklukları artikülasyon yanlışlarının nedenleri arasındadır. Ayrıca yanlış biberon ve emzik kullanımlarının da damak bozukluklarına yol açtığı bilinmektedir.
Uyku Sorunları
İki yaşın ortalarından başlayarak çocukların bazılarında uyku sorunları ortaya çıkabilir. Bunlar genellikle erkek ve kız çocuklarında üç-dört yaş sıralarında ortaya çıkan kendi yatağında veya odasında uyuyamama. yalnız yatarken çeşitli korkular duyma, uyku sırasında korkarak uyanma ve uykuda diş gıcırdatma gibi snrımlımlıı Bize danışılan uyku sorunları ise ebeveyn ile yatma isteği ile ilgili olanıdır.
Yine genelde gözlediğimiz anne ve babası ile genelde sorunu olmayan çocuğun birlikte yatma derdinin az olması ya da olmamasıdır. Ceza olarak uygulanan bir yatak ve oda ayırma olayından sonra çocuğun ebeveyni ile yatmadığında evde çıngar çıkartmasından daha doğal ne olabilir? O güne dek (dört yaşına) annesi babası ile aynı yatakta yatarken, sonra bir yanlış! (mutlaka böyle bir üçlüde yetişkin iki kişi bir yanlış yapacak ve çocuk da ya görecek, ya da engele kalkacaktır) ve ardından çocuk cezalandırılarak bir başka odaya sürgüne gönderildiğinde uyku sorunu çekmesinden daha doğal ne olabilir? Elbette hangi yanlışının sürgününe neden olduğunu çözemeyip artık sevilmediğini sanacaktır.
Yatak odasında yapılan sürgün sırasında savaşı özellikle kırsal kesimde ve düşük sosyo-ekonomik yapıda kazanan taraf genellikle çocuk olur. Kentsel kesim de ise gerçekten zevkli olan süt kokulu çocuğunu koklayarak yatma işi, sanırız tatsız bir olay(!) nedeniyle genellikle bir kerede yatakları ayırır. Olayın Oedipus veya Elektra kompleksi olarak adlandırılan psikoanalitik yanını düşünmeden de çocuğun birlikte yatma isteği doğaldır. Ancak yapılması gereken, baştan başlayarak çocuğun ayrı bir yatakta ve odada yatmasını, uyumasını sağlamak olabilmelidir. Yetişkinliğe uzanan birçok korku da üçlü uyumaların aniden kesilmesi ve yatak ayrımında yapılan anne baba yanlışlarından kaynaklanır. Sigmund Freud bu konuda şöyle diyor: "Yetişkinliklerinde ya da çocukluklarında hortlak korkusuna tutulmuş nevrozlu kimseler üzerinde yapılan psiko-analitik incelemelerde, çoğu zaman, büyükbir güçlükle karşılaşılmaksızın. bunca korkulan hortlakların aslında onların anne-babalarından başkası olmadığı görülür. Aslında ölmüş bir baba söz konusu olmakla birlikte hortlak erotik bir nüans taşıyan bir başka kişi halinde tasavvur olunmaktadır. (Totem ve Tabu s.95. Sosyal Yayınlar; 1984.)
Gerçekten de yaşadığımız sorunların içinde tüm kitap boyunca söz ettiğimiz anne baba yanlışları uyku sorununda da kendini "güçlükte karşılaşılmaksızın" ele verir. Bu konuda bir olaydan söz edelim.
D. üç yaş altı aylık bir erkek çocuğu idi. Babası bir bankanın denetim kurulunda olduğu içindir ki D annesi ile sıkça yatma durumunda kalmıştı (iki ve üç yaş arasında). Babası sabit göreve geçtiğinde alıştığı yatma biçimi olan annesi ile koyun koyuna uyumada ısrar edici olmuştu.
Babası ve annesinin birliktelikleri kalıcı olmaya başlayınca da bizim küçük D'ye yol gözükmeye başlamıştı. Olayların farkında olan D, uzun süre birlikte yattığı annesinin her gece kendi yerine babasını tercih etmeye başladığını görünce "ya annemle yatarım ya da annemle" gibi bir tavırla, yaklaşan uyku saatlerinde daha huzursuz olmakla birlikte gün boyu da daha rahatsız olmaya başlamıştı. Bu arada huzursuzluğu dolayısıyla yaptığı olumsuz davranışlar nedeni ile de kendisine verilen cezaların tümünü, uyuması için aynlan odasında çekmeye başlamasından sonra odasında geceleri hortlaklar görmesi, ağlayarak uykudan uyanması başlamış ve gerçekten yalnız uyuyamaz hale gelmişti. Bu arada yine büyük aileler devreye girmiş, kaldıkları bir başka şehirde geldikleri kızlarının evinde D'nin odasında ne denli yalnız kaldığını görünce kızlarını D. ile yatmaya ikna etmişler. Etmişler ama bu kez D'nin babasının hoşuna gitmemiş bu iş. Sonuçta büyük aileye dert anlatamadığımızdan önce dede ve anneannenin evlerine dönmesi beklendi. Bu arada D'ya artık kullandığı odanın değişeceği söylenerek hazırlanmasına çalışıldı. Kendisine açılan yeni oda boyandı. odada köklü değişiklikler (dışarıdan bir şey satın alınmadan) yapıldı. Büyük aile gittikten sonra aile geri sayma yöntemi ile bir takvim üstünde yaklaşan kendi odasına sahip olacağı günü belirtti ve yarım gün gittiği okul öncesi kurumda pastalı bir kutlama töreni (doğum günü adı altında) yapılarak odasında yatmaya başladı. İlk hafta biraz sıkıntılı geçtikten sonra D odasına alıştı ve şimdi yalnız yatıyor.
Sözettiğimiz öğeler, büyük aile, babanın uzun bir süre uzakta bulunması ve çocuğun içinde bulunduğu yaş içinde D'nin yaşadıkları doğaldı ve doğal bir düzenleme ile sorun çözülmeye başlandı. Ama genelde birçok ailede yaşadığımız; çocuğun annesi ile yatmaya devam etmesi ve babanın yatağını ayırmasıdır. Hele dini çevrelerde çocuğun annesi ile yatması tamamen doğal karşılanan bir olgu olabilmektedir. Bakın dini eğitim verilen ve çok satan bir kitapta ne diyor. "Çocuklarınıza yedi yaşında namazı emredin. On yaşına bastıklarında namaz kılmaları için gerekirse onları dövün ve bu yaşta onların yataklarını ayırın."
(Ebu Davud, S-26 sorulu cevaplı Din ve Namaz Hocası Nevzat Akaltun. Diyanet İşleri Başkanlığı Teftiş Kurulu Üyesi Kılıç kita-bevi, 1984.)
İşte size genelde zaten uygulanan bir eğitim biçiminin tavsiyesi. On yaşına kadar annesi ile bir çocuğu yatırıp koruma altına aldıktan sonra, belki bir gecede aklınıza esip namazına başlatıp, dövüp yataktan atıyorsunuz. Belki de bu eğitim çocuğun tanrıyı hissetmesi içindir "aman allahım başıma gelen bu işlerden sonra beni bu yetişkinlerden koru." Yetişkinler İmparatorluğu, islâmi devrimciler arasında da yaygın, dini. mezhebi olmayan bir anlayış, bir "ideoloji" gibi.
Uyku ile ilgili öbür sorunlardan genelde bir yineleme yapmak için söz etmiyoruz. Ancak şunu söyleyebiliriz:
Yetişkinlerin tavırlarındaki ani değişiklik aslında psikolojik yapısı anlık heyecanlar ve kısa süreli değişikliklerden oluşan çocuk için ilk zamanlar kabul görür, ancak tavırlarda dengesizlik varsa onun da dengesi bozulur. Böyle bir dengesizliğin suçlusu da çocuk değildir. Başta sağaltım görmesi ve dengesi sağlanması gereken kişi yetişkindir.
Düz Yerde Yürüyen Kız
Bu satırların yazıldığı sırada bir arkadaşımızın tek ve gözü gibi sevdiği yetişkin kızına aslında evlendirmemek niyetinde olduğu halde gelenekler çalıştı ve görücü geldi. İyi, hoş geldin edildi, adet yerini bulsun diye bu ziyaret kabul edildi. Kız bu evlenmeyi istemiyordu. Çok gençti ve devam ettiği fakülteyi bitirmek niyetindeydi. Dediğimiz gibi, araya giren çöpçatanlar kınlamadı ve görücüye çıkıldı. Kızcağız birçok üst sosyo-ekonomik yapıda olduğu gibi (genelde kadınlara yakıştırılan) ev ve yemek işlerinden hiç anlamıyor-du. Babası da aslında kızını övme niyetiyle kızının ev işlerindeki bilgisizliğini söyledi. Evlenmek isteyen genç sanayici "ama zorluklara katlanabilmeli, ailece hiç sıkıntıya düştünüz mü, hiç sıkıntı görmedi mi?" diye sordu. "Yok canım dedi N Bey, S Hanımla Y Bey de bilirler belki (çöpçatanlar) bu günlerde zorluk içindeyiz eskiye göre" ve adam bir iş toplantısında gibi açıkça konuştu: "Biliyorsunuz her şey düzenli gitmeyebilir, zaman zaman bir aile zorluklardan geçebilir, bu şartlar altında sadece düz yerde yürümeye alışmış bir insanla ben nasıl geçinebilirim. Önümüzde engebe çıktığı zaman boşanacak mıyız? Evlenme iyi ve kötü gün içindir". Kahveler, çaylar, içkiler, içildi, konuklar ağırlandı ve daha sonra uğurlandı. Adamcağız zaten kızının evlenmesini istemiyordu, ama oyun gibi başladığı bu olay onu biraz bozdu. Sonuçta genç işadamı da yan çizdi. Böylece kız da erken yaşta evlenmekten kurtuldu. İyi ama, M ileride yalnızca düz yerde yürümeye alışmasının acısını çekecek miydi acaba? Eğitim insanın zorlukları yenmesini, her türlü koşulda sağlıklı bir tinsel yaşamla güçlükleri yenmeyi getirmiyorsa, insanı mutlu etmiyorsa tam bir eğitim midir. Montaigne, çocukların güç koşullardan geçmesi gerektiğine değinmiştir. Batıda aristokrat ve örgün halk eğitiminde güçlüklerle mücadeleler öğretilmeye çalışılmıştır. Biz ulus olarak "iyi" eğitimle uğraşırken mücadeleden fazla uzak çocuklar mı yetiştiriyoruz? "Ağladı, Anakoluna gitmesin", "yüzmede ağladı, başlamasın" derken zorunlu olduğu birçok konuda onu hazırlamadığımız halde devam etmesini isterken haksızlık yapmıyor muyuz. Çocuklarımız eğitimli olurlarsa, belki bizi ileride beğenmeyeceklerdir. Ama her fırsatta geleceğin onların olduğunu söylüyorsak onları kendi geleceklerinde mutlu, yeterli ve başarılı yetiştirmemiz gerekmez mi? Batının otonomi çizelgelerine göre daha geç kalan, geç giyinebilen, kendi kendine banyo yapmayı on beş yaşında iken bile beceremeyen ve sürekli batılı çocuklardan geri çocuklar yetiştirmeyi sürdürecek miyiz? "Pis yaşıyoruz, temiz görünüyoruz" diye ileride de TV aracılığı ile "temizliğimizi" dünyaya anlatacak mıyız? Spor konusunda nal toplamayı, müzik yarışmalarında sefilleri oynamaya devam edecek miyiz? Karar bizlerin. Borsalara, paraya, faiz oranlarına dikkat ederken eğitime zaman ayıracak mıyız?
Tek Çocuk
Okul öncesi kurumlara kayıt için gelen anne. baba ya da büyük aile önemli bir noktayı hemen belirtir:
- Biz çocuğumuzu çok seviyoruz, tek çocuk tabiî amcası, bizim göz bebeğimizdir o, bir tanemizdir...
Ve her seferinde böyle konuşan aileye sorulamayan, söyleneme-yen;
- İki çocuk olduğu zaman, sevgi birleşik kaplar deneyinde olduğu gibi çekilip gidiyor mu? Çocuğu çok olanlar (iki çocuğu olanlar) çocuklarını daha mı az seviyorlar?
Ya da:
- Çocuğun çoğalması ile insanın yüreğindeki sevgi yetersiz mi kalıyor? Siz deneyimli büyük aileler, bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyorsunuz? Yoksa. laf ola beri gele mi, konuşuyorsunuz?
Bir gün dayanamayıp bir büyükanneye sordum:
- Özür dilerim ama, çocuk çoğalınca sevgi azalıyor mu? Örneğin, sizin kaç çocuğunuz var?
-İki.
- Eşit oranda sevmiyor musunuz?
- İlgi dağılıyor evladım, mesela ben küçüğünü daha çok severim, babası büyüğünü. Tek çocuk olunca, ikimiz de o çocukla ilgilendik. Sizin burda çok çocuğunuz var da...
Ücret ortalamasının biraz üstündeki özel okul öncesi kurumlarından başlayarak, ailenin sahip olduğu çocuk sayısının gittikçe düştüğünü ve büyük yüzde ile tek çocuk sahibi oldukları görülür. Zaten çocuğu çok olanlar, genelde okul öncesi kurumlara pek de ilgi göstermezler. "Çocuğu veren Allah o çocuğun rızkını (eğitimden söz edilmez) verir' anlayışı yaygındır ve hiçbirimize bu anlayış fazla yabancı gelmez.
Ekonomik düzey yükselince de, sahip olunan çocuk sayısı kaç olursa olsun, (yüksek eğitim almış anne-babanın olduğu ailelerde üç çocuk olduğunu hiç görmedim), çocuklar ilgiyi aynı oranlarda alabiliyor. Böyle olması da gerekli ve doğru, başka bir deyişle, birçok kez yinelediğimiz, gibi ailenin yerleşikliği, eğitimi, eğitim anlayışı ne ise. çocuk sayısına bağlı olmaksızın tek çocukta olan ilgi ve anlayışı çok çocuğu da yansıtabiliyor. Ne denli deneyimli olursa olsun, ailenin eğitim alt yapısı azsa (yukarıdaki örnek gibi), tek çocuk da olsa. yanlış eğitim veriyor. Örneğin, iki çocuk olduğunda, köpek yavrusu gibi her birine birisi sahip çıkmış.
Tek çocuklu ailelerin yaptığı ortak yanlışları sıralayan çocuk psikiatristleri; (günümüzde eğitimbilimcilerden ya da diğer adı ile pedagoglardan çok onlar popüler çocuk eğitiminde).
- Tek çocuğun aşırı ilgi gördüğünü (anne-baba ve büyük aile tarafından);
- Aşırı bağımlı olabildiklerini;
- Ailelerinden bekledikleri ilginin benzerini çevreden de beklediklerini ve bulamadıklarında kırıklığa uğradıklarını;
- Yetişmelerinde aşırı özveri harcandığını düşünen anne babanın gelecek beklentileri arttığı için tek çocuğu tavsiye etmiyorlar.
İşte size yinelediğimiz Yetişkinler İmparatorluğu anlayışı kalıbı olan, bir başka "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" örneği: Tek çocuğunu eğitemeyene çok çocuk öneriyorlar. Diyebiliriz ki;
- Beylerin önüne, genellikle çocuklarının yaşlarına özgü davranışlarını delilik ya da psikolojik bozukluk sayan ve olayı eğitim ile bağdaştırmayanlar geliyor.
- Toplumda eğitim zaten tıptan geri ("Geri zekalıca" bir iştir. Trakyalı bir velinin çocuğunun matematik öğretmenine, "A be oca-nım veresin bir iki notcuk da olsun bari kızanım bir üğretmencik" dediğini anımsıyorum, artık bu anlayış daha da yaygın) "Dohtor'lar her şeyi bilicidir ve çocuğu ile eğitim düzeyinde ilgilenen aileler (çocuk sayısı ikiyi geçmeyen kesim) gidecekse, genellikle çocuk psikiyatristlerine giderler. Eğer pedagoga gitmişlerse, ona "doktor bey" ya da "doktor hanım" derler.)
- Eğitimde ailelerin yanlışları dolayısı ile oluşmuş sonuçları tek taraflı değerlendirme durumunda kalıyor ve aşırı case'leri görüyorlar.
- Tek çocuk konusunda gördükleri eğitim yanlışlıkları iki ya da daha çok sayıdaki çocuğa sahip ailelerde de oluyor, ancak psikiyat-ristlere yansımıyor.
Disiplin ve eğitim birbirinden kopmayan ve tüm içinde ele alınabileni bir olgudur. Disiplin eğitim sürecinin içinde oluşur. Ancak, tek çocuklu olanların deneyimsizlikleri dolayısı ile mutsuz insan yetiştirdikleri savlanıyorsa, çocuklara yapılan yanlışlar genel eğitim düzeyine bağlı değil, çocuk sayısına bağlı olarak deneme yanılma sayısının azlığı dolayısıyla oluşuyor demektir. Yani, çok çocuklu olanlar, son çocuklarında "en başarılı" olacaklar ve büyük çocuklar da bu deneyimden yararlanamayacak, gibi bir anlam çıkıyor. Oysa geçmiş kuşaklar fazla kardeşten yakınan ve bastırılmış olduğunu kabul eden insanlarla doludur. Tek çocuklu ailenin yaptığı yanlışları çocuk yapmayı tavsiye ederek çözümlemek belki hastalara çok sık ilâç ya da reçete vermekten kaynaklanan bir "arızadır". Devlet televizyonunda bir yandan aile planlaması tanıtımı yapıp, bir yandan tek çocuk zararlıdır diyenlere bravo! Demek kendileri iki çocuk, hatta üç çocukla sağlıklı eğitim yapıp, öbürlerinin eğitimini engelliyorlar! Yoksa Kürt ailelerinin çok çocuklu olduğunu biliyorlar da bir taktik mi uyguluyorlar!?
Bu arada söylemeden geçemeyeceğimiz bir iki örnek daha var: Bunlardan biri. yanlış bir örnek olarak sunduğum G hanım ve komşu anaokullarına "sahibelik" yapan, yine eğilim kökenli olmayıp, çok çocuklu ya da hem çok çocuklu hem de Batı'da işçilik yapmaktan kaynaklanan "Batı felsefesi" deneyimli "eğitimci" arkadaşlardır. Bu hanımlar da kayıt sırasında en önemli "eğitim kökeninin" çok çocuk yetiştirmek ve mutlaka bir "anne olmak" olduğunu öne sürerek pazarlama yaparlar (ancak kendi çocuklarının enürezini (çişini altına kaçırmak) saklayıp derdine derman aramaya utanırlar, çocuklarının öföri nöbetlerini İsviçre çukulataları ile geçirmeye çalışırlar). Öbürü ise. gezmeğe gittiğim öbür ana okullarındaki eğitimci kökenli olmayan "okul kurucularının" edimleridir, yani eğitimin çok çocuk yetiştirmekle edinebileceğine inanan ve "eğitimin eğitimine" gerek olmadığını velilere yayan okul öncesi kurum sahibeleridir. Oysa kadın olmak eğitimciliğe yetmez çünkü cinsel organlarla felsefe ve öğreti oluşturulmaz. Kendi söylediğine inanmayan devlet televizyonu gibi, artık "eğitimci" olduğunu iddia eden ve ağır vasıta sürücülerine dahi lise diploması koşulunun konması dü-nüşülürken, serbest piyasa ekonomisi, demokrasi ve özgürlük adına yetki alarak, okul öncesi kurumlara yerleştirilmiş insanlar da çok çocuğu savunuyor. Eğitim sınırlaması konmadığı için eğitime bulaşan bu insanlar, belki de çok çocukla geleceğe yatırım yaptıklarını sanıyorlar. Paşalar gibi ne kadar çok çocuğunuz varsa o kadar yıldızınız var ve o kadar iyi anne babasınız, anlayışı uygulanıyor. Burada tek kazanan aile planlaması için film yapan reklam şirketi.
Yine tek çocuk olgusunu irdelemeye başladığımızda şu soru çıkıyor karşımıza.
"Tek çocuk sahibi ebeveyn, gelecekte çocuğu ile ilgili aşırı beklentilere sahipken, çocuk sayısı çoğalınca aynı beklentiyi sürdürmeyecek mi? Birinciyi bağımlı yetiştirdiyse, ikinciyi de bağımlı yetiştirmeyecek mi? Çocuklarına gösterdiği özveri sonucunda:
Seni özel okullarda okutuyoruz, tüh sana! ya da. okuttuk büyüttük de tam zeytin toplama zamanı kaçılır mı kocaya... diyemeyecek mi?
Gelin görün ki, ismini bir görüp bir yitirdiğimiz TV/1 Akşama Doğru programının Nisan ayı içersindeki (1992) bölümünde "sayk-riatrisimiz" çözümü tek çocukta buluyor. Herhalde, "adamın çocuğu çoğalınca tek çocukta yaptığını yapamayacak kadar sersemleyecek ve yeni bir davranış eğitimine girecek" gibi düşünüyor. Uyuşturucu hap vermeye alışmış adam bir kez, haplamasa bile sersemletmeyi tek çözüm olarak görüyor.
Aslına bakarsanız koskoca doktor "ne yersen ye" demiş siz ona bakın, perhiz yok.
Üstün Çocuk Tek Çocuk Olmaktan mı Kaynaklanıyor?
Bir üstün okuluna üstün olduğu karar kılınarak alınan bir çocuk var: Y... Üstün okuluna oğlunu götürmüş ve oğlunun üstün olduğunu duyunca havalara uçmuş bir dostumuz ("öğünerek" söyleyebiliriz ki onların testlerinde öğrencilerimizden hiçbiri normal bile çıkmadı, hepsi üstündü), tavsiye ile Y'yi de bu okula aldırdı. Birçok tek çocuk arasından yalnızca üç aile üstün okulunu tercih etti. Bu ailelerin ortak bir özelliği var.
- Çocukların ikisinin ailesi içinde anne-baba anlaşamıyorlardı.
- Çocukların üçü de aşırı ilgi ve koruma görüyorlardı.
- Çocukların üçü de ekmek, su gibi antibiyotik kullanıyorlardı (bir tanesinin annesi hizmetlisi ile antibiyotik saatlerinde ilâç gönderirdi).
- Çocukların ikisi hiperaktif di.
- Çocukların üçünün de ebeveynlerinden biri diş hekimi idi* (tüm diş hekimlerini suçlamıyorum bu yalnızca, "kaderin bi cilvesi" olabilir!).
Şimdi diyoruz ki, tek çocuk sahibi olmanın çocuğunun eğitimine getirdiği savunulan yanlışlar; aşırı ilgi, bağımlı yetiştirme, aşırı koruma ve bol antibiyotikli sağlık yaklaşımı yalnızca çocukları tek olan ailelerce değil, belli özelliklere sahip aileler tarafından benimseniyor dersek konuya sağlıklı bakmış olacağız. Eğitim olanaklarından mahrum büyük bir çoğunluğunda çocuklarını böyle yetiştirmeye çalıştıklarını da bir gerçektir.
Söz konusu "üstün okulu" yöneticileri ile bir arada görüştüğümde gerçekten üstün çocuk yetiştirdiklerine ve hatta onları "rehabili-te" ettiklerine inandıklarını gördüm. Üniversitelerden birinde "üstün zeka" konusunda öğretim elamanlığı yapan bir hanım ile okul sahibi tezgâhı kurmuşlar. Velilere bundan çok güven verilebilir mi! Doğal olarak normal eğitim veren her özel okul gibi bir okul olan bu kurum "üstün" çocuklarla dolmuş taşmış. Bir zamanlar Hazreti Özal'ın resimlerinin altından geçerek girdiğimiz bu okul, iktidarın değişmesi ile yeni başbakana taşınmaya başladı (ne de olsa üstün okulu). Bizim saftaroz basınımız da gerçekten gereksinim olan bir konuya yaklaşımı görünce sorgusuz sualsiz olayı kabul edip kaldı. Kimse olayı irdelemedi, "bu para tuzağı ise. nelere mal olabilir?". "Kimler bu okula çocuğunu veriyor?", üstünleri kim belirliyor? Hayır, hiç soru yok. Varsa yoksa Türk Einstein'ları filan diye haberler var (Sabah). Oysa birçok özel okulda a'ynı şeyler yapılıyor. Milli Eğitim Bakanı dahi okula gidip, "yahu yüzde beşlik üstün çocuk popülasyonu içinde nasıl bir çırpıda bunca hem paralı hem üstün çocuğu bulabildiniz." demedi. Ben artık okulun sahibinin "üstün" olduğuna gerçekten inanıyorum (artık üstünlük kurnazlıkla eş tutul-yor zaten). Bravo, nefis bir tarama yapmışlar, sosyal bilimlerde ileri ABD'ye know-how satabilirler bu gidişle. (Parasız oldukları için okula giremeyen "üstün çocukları katarsak daha önceki bölümde söz ettiğimiz üstün ırk olduğumuz varsayımına gelip dayanırız.) Artık dünyada kullanımı çok azalmış zekâ testlerinin tercüme ve standarzizasyonu eskidiği için özellikle üst sosyo-ekonomik ve kültürel yapıda üstün çıkmanın doğallığını yine anımsatmalıyız.
* Hani şu "zızzzz yaptırmadım" reklamına karşı hiçbir lepki vermeyen meslek grubu. Eğitimde artık iğne ile korkulmanın, zız/.z ile korkutmanın yanlışlığını, aldıkları yüksek eğilim ile bilmeleri gerekir diye düşünüyoruz. Onlar hala zızzz peşinde. Çocukta diş hekimi korkusu yaratmak isleniyorsa bundan daha güzel bir çalışma olamazdı. Ama bu ilk değil "çocuk macunu" adı altında çocuklara şeker gibi macun dağıtıp "yahu çocuklar bunu krema gibi emiyorlar" dendiğinde "florür fazlası bir şey yapmaz diyordu meslek odaları. Artık şu macun şirketlerine ortaklık etmeyi bıraksalar da dişçi yerine diş hekimi olmanın savaşımını öyle verseler. Osmanlı işi sünnelçi - berber - dişçiler bile daha çok duyarlıydı.
Peki, "teklik dolayısıyla kötü eğitim ya da yanlış eğitim" alan çocukların aileleri bu ufaklıkları üstün olarak tanımlamadan önce, bu eşşek damgasının onun yaşamında nelere mal olacağını hiç düşünüyorlar mı?
Genellikle tek çocuğu olanların çocuklarının üstüne fazla düştüğünü kabullensek bile çok çocuğu olan bir insanın zaten normalden pahalı "üstün eğitimini vermesi pek olası olamaz. Bu noktada doktor bey haklı çıkıyor, çocuk çoğalınca yanlış azalıyor ve diyelim ki çocuğuna üstün tanımı koyup "eğitenler" yalnızca tek çocuk sahipleridir. Böyle bir tanımlama da yapamayız. Çünkü tek çocuk sahibi olup çocuğunu bu okulun kapısına bile götürmeyen, çocuğu başarılı, kendisi paralı olduğu halde bu okullara talep de bulunmayanlar da var.
Ama bir kısım insanlar bizim öğrenciliğimizden beri her nedense çocuklarının üstün olduğu savı ile yanar tutuşur. Bir kısmı iyi eğitim ile olayın çözümleneceğini düşünür, bir kısmı ise mutlaka ona bu damgayı koymadan rahatlayamaz. Aslında bu tarz insanların bir araştırmasının istatiksel olarak yapılmasında yarar var. Ancak çocukların aileleri tarafından berelenmesinin çeşitli yolları vardır. Kimi aşağılayarak, kimi dövereLkimi cinsel olarak taciz ederek bunu yapar. Çocuğa üstün damgası vurarak, onu çevresinde damgalamak, onu yüksek başarıların, yüksek noktaların insanı olarak yaşamaya mahkûm etmek (üstelik ne derece doğru olduğu ve yanlı olduğu çok açık testlerle) onu berelemek değildir de nedir. Çocukların koruyucusu olması gereken kurumların olaya işlerine geldiği için yaklaşmadıklarını düşünmek dahi istemiyoruz. Ortada bir yanlış var gibi..
Bu üstünlerin aileleri, üstelik eğitim görmüş aileleri, çocuklarının gelecekteki başarısızlıklarından ne acılar çekeceklerini düşünmüyorlar mı? Yoksa çocuklarının yaşamında hiçbir başarısızlık olmayacağına dair bir belge mi var ellerinde? Yaptıkları bunca yanlışı eğitimsel rehberlikten yoksun oldukları için mi. tek çocuk sahibi oldukları için mi yapıyorlar? İşte bizim "yetişkinler İmparatorluğu" ile anlatmak istediğimiz kurallar bütününün getirdiği acı sonlar buralarda yatmaktadır. Ani başarılar, başarısızlıklara katlanamama, her başarıyı birdenbire isteme anlayışı çocuğu berelemeye kadar gidebilir.
Yine varsayımla gidersek; üstün okulunda okuyan bu çocuklarımızın aslında çok titiz izleme ve rehberlik çalışmasına gereksinimi olduğu gerçeğinden yola çıktığımızda, birincisi:
Gerçekten üstün olmayan normallere göre az olduğu durumda, üçüncü olarak da:
Tüm çocuklar, eğitimli bir çevre içinde nitelikli okullarda okuyan arkadaşlarının çoğu ile aynı durumda olduğu halde üstün okulunda okuduğu durumda.
Vay bu okuldan çıkıp üniversite sınavını kazanmamış öğrencinin haline. İşte o zaman "üstün" ailesinin gidebileceği tek yer maalesef, yalnızca psikiatristler olmak durumunda kalacak ve eğitim-bilimciler yırtınsalar da hiçbir şey yapamayacakar (Eğitim süresi içinde yaşanacak sıkıntılar da cabası.
Antibiyotik yükleme ile bir süre çocuğu steril ortamlarda "kavanozda" yetiştirmek olasıdır ama yaşam bir kuvöz değil ki. Mikrop kaynayabiliyor ortalık!
Bir de kafatasçı anlayış hortladı demek ki!
- Kızım ders çalışmıyor musun?
- Daha sonra çalışırım anneciğim, Ayşelere gidiyorum.
- Aman kızım normal zekâlılara fazla düşüp kalkma Ya da:
- Oğlum çıktığın kız hangi okuldan?
- Bizim okuldan değil anne.-Bırak oğlum şu geri zekalı kızları...
gibi konuşmalara yakında tanık olabiliriz. Dünya artık zeka testlerinin yüceliğinden bıkmış ve üstün ırk teorilerini lanetlerken, üstelik kitabına bile uymadan neler neler yapıyoruz. Bu mu gelişmişlik?
Ayrıca steril ortamlara olan ilgi de temiz insanlar olduğumuz için epey fazladır. Bir ana okulu açıp da astronot giysileri ile çocukları içeri alıp ameliyat şartlarında tüm gün onları barındırırsanız herkes sizden memnun kalır. Üstelik siz çocukların bağışıklık sistemini bozsanız bile kimse size, "kardeşim bizim çocuklarımız AİDS mi, niye böyle bağışıklık sistemlerinde arıza var gibi davranıyorsun" demez. Devlet yakanıza yapışmaz ve şıkır şıkır para kazanabilirsiniz. Akıl vermiş gibi olmayalım yine de.
Son bir kez daha vurguladığımızda, çocuğunu üstün olarak tanımlama meraklısı veliler yanı sıra aynı ekonomik olanaklara sahip velilerin çocuklarını neden bu okullara götürmedikleri yanıtı artık ortaya çıkıyor. Bir yanlış olarak çocuğuna başarılı eğitim veren ailelerden çok az söz ettik Örneğin; Ç ve babası S Bey ve G Hanım. I ve babası H Bey ve N Hanım. S ve babası M Bey ve G Hanım, önemlisi altı yıl içinde tanıdığım üç gerçek üstünden bir olan E ve babası S Bey ve M Hanım kendileri eğitimsiz ya da ekonomik olanaklardan mahrum ya da çocuklarının zihninde bir özür olduğu için mi bu okullara gitmediler ve çocuklarını göndermediler?
Çocuklarına üst damgası koymadan önce çok düşündüler ve eğitim planlamalarını örgün eğitimin yanı sıra çocuklarının ilgilerini değerlendirecek biçimde yaptılar. Yapay bir yükseltilme yerine kendi başarılarının sonuçlarını alabilecek ve kendilerine güvenen yetişkinler olacak bu çocuklar.
Bir zamanlar akıl hastalıklarında (7()'lere değin) ailelere yüklenen hasta ediciliğin sonradan çok gerilere inen önemi gibi tek çocuktan doğan eğitim yanlışlarının o çocuğa sahip olan ailenin çocuk sayısı nedeni ile değil, sahip olduğu sosyo-ekonomik ve kültürel yapı temelinde sorunlara yelken açtığını söylemek daha doğru olmaz mı?
Eskilerin bir sözü vardır, "görmemişin oğlu olmuş çekmiş... ünü koparmış" derler. Aşırı ilgi ile çocuğu zedelemeye bundan güzel eski bir açıklama var mı?
Kararı Kim Verecek?
Çocukların üstün ya da geri ya da zihin engelli olduğu konusunda kararların merkezi bir noktadan alınmasında yarar var gibi görünüyor. Eğer devlet varsa, eğitim de olmalı (din kültürü ve ahlak dersinde "devlet olmalı" diyerek zorunluk koydukları gibi) Batılı bir alternatif eğitimci bize, "Kardeşim sen devletin halkı özgür bıraktığı bir işe niye devleti karıştırıyorsun, kendi çocuklarının eğitimi konusunda halkınız bizden özgür işte, bırak böyle kalsın" diyebilir.
Ya da biz Nelson Mandela'ya. "sen bizim ödülümüzü bireysel haklara ne denli saygılı olduğumuzu anlamadan, önceki işlere bakarak reddettin, biz insanları özgür bıraktık, devletin en etkin olduğu eğitimde bile isteyen kişi çocuğunu zihin özürlü, isteyen üstün kabul edip, normal eğitimin dışına çıkabiliyor, işte halkın özgürlüğü" diyebiliriz.
İyi ama son zamanlarda gittikçe artan okulsuz eğitim yandaşlarına ve "eğitimde devletin daha az parmağı olması gerekir" diyenlere sunduğumuz eleştiri de benzer bir eleştiri değil mi? Devletin fişlemeciliğinden bunalmış, ancak bizdeki ile karşılaştırılmayacak denli sosyal güvenlik, sendikal haklar ve herkese eğitim hakkını almış kitlelerin yaşadığı bir ülkede artık yetişkin olduğunu kabullenmiş bir ergen gibi halk, "eee yeter artık be, ben büyüdüm kendi işime kendim karar verebilirim" diyor.
Okur yazarlık ve okullaşma oranında (okul öncesi eğitimde de) çok düşük sayılarla karşılaştığımız ülkemizde, eğitimde halkı özgür bırakmak, ile cahil kalmasına yardımcı olmak aynı anlamlara geliyor gibi. Dolayısı ile, batılı eğitim eleştirmenlerine şimdiki şartlar altında katılmak olası değil. Yaygın eğitimi uygulama konusunda başlamış çalışmalar eğer kesintiye uğramasaydı çok daha başka noktalarda olabilirdik, ama eğitimde bu günlerde her zamanki unutulmaması gereken değer olarak "manevi değer-ler"sözde hâlâ geçerli. Batılılar kendi ülkelerinde yüzde ellilerin üstünde ailesi tarafından berelenen çocukları kurumları ile korumaya çalışırken, biz "manevi değerlere" sahip milli eğitimimizin* ne vicdan, ne maneviyat uyguluyorsa-bakakalmasına alışmış görünüyoruz.
Onlar etkin bir sosyal hizmet ağı ile berelenen ve korunmaya muhtaç çocukların denetimini kurup kendilerini dramatize filmlerle (Gilbert Gayes, Benim Çocuklarım) eleştiriyorlar ve kişisel haklarını savunuyorlar. Bizde, tık yok. Belki bu bir arz talep sorunudur, özeleştiri sorunudur, kendilerinin gelişmiş olduğunu kabul edenler, ailelerin çocuklarını zedeleyebileceklerini kabul edebiliyor ve bu anlayışla bir iç denetim geliştirebiliyor. Üstün okullarına gidenler çok özel olarak izlenebiliyor. Toplumdaki uyum sorunlarına yakla-şılabiliyor, toplumun yeni yaralar alması engelleniyor. Zihin özürlülerin, zihin özürlü olduğunu ince eleyip sık dokuyarak karara bağlıyor ve ömür boyu sosyal güvencesini hazırlayabiliyor ve nihayet aile içindeki eğitime karışıp sözgelimi gece altına kaçırmaların, topluma uyum sağlayamamasının nedeni aile ise. aileyi yeniden eğitmeye çalışabiliyorlar. Onlar bunca işe karışınca kişilik hakları zedelenmiş mi oluyor? Oysa bizim ne güzel; çocuğunun cinsel organını tuvalet eğitimi adına kızartma yöntemleri, eğitimsiz kişilere verilen okul öncesi kurum açılma yetkileri ile eğitim, dayak cennetten çıkmadır anlayışı ile bolca papara ve kendini tatmin etmek isteyene çocuğunu mahvetme olanakları var. Kim demiş. Batı bizden özgür diye, özgürlüğün "baba annesi" bizde uygulanıyor.
Böylece sosyal bilimcilere, sosyal hizmet uzmanlarına, pedagoglara "az gelişmiş" Batılılar gereksinim duyuyor ve ilerleyebiliyorlar. Topluma önem verilmeyen, insana önem verilmeyen yerde doğal olarak sosyal bilimler geri kalacak ama, "bu bir arz talep sorunudur, halk gereksinim duymuyor, bu konuda istek yok" deyip suya sabuna dokunmamak, doğrusu, fen eğitimi almış üstün zekâlıyöneticilerimize yakışır bir politika.
* 50'li yıllara dek süren halk eğilim ve köy enstitülerinin kulaklarını çınlatıyoruz.
Kısacası devlet artık özel eğitim, okul öncesi eğitim ve halk eğitimi konusunda dekor görünümündeki kurumlarını çalıştırıp, biraz da pamuk ellerini cebine atıp "savunmaya" harcadığı paranın birazı ile rehberlik araştırma merkezlerini halkın güvenebileceği bilgi düzeyine ve işlerliğe ulaştırıp merkezden dağılım yapmalı ve Turan emellerinden önce vergisini aldığı askere gönderdiği vatandaşlarına sahip çıkmalı gibi görünüyor. Liberalistlerse. dünya liberalleri gibi. Sosyal demokratlarsa dünya çağdaşları gibi sahip çıksınlar, eğitim için biraz kollarını sıvasınlar.
Böylece kişi hak ve özgürlükleri daha bir güvence altına alınabilir, isteyen çocuğuna istediği damgayı vurup onun yaşamını ka-rartamaz ya da daha az insan eğitimsizlikten zarar görür. Artık "savunma" mekanizmalarını kırmanın zamanı gelmedi mi?
Ölüm Eğitimi Üstüne
Ölüm eğitimi diye bir şey olur mu demeyin sakın. İncil. Kuran Tevrat, ölüm üstüne yazılmış kitaplar değildir de nedir? Bu kitaplar aslında yaşam kitabıdır ama ölüm yaşama ait değil midir? Dünya kuruldu kurulalı insanın en anlayamadığı, en kendisine yediremediği olgu ölüm olmuştur sürekli. O bizim ardımızdan koşar biz onun ardından. Ölüm olgusu kişinin başına gelmezden önce insan yaşamının her tarafına girer çıkar. Bizim burada ilgilendiğimiz nokta, okul öncesi eğitiminde çocuklarımıza ölüm hakkında verdiğimiz bilgilerle onları ne derece doğru eğittiğimiz, yakın ölümlerinden onları kaçırmak isterken ne yanlışlar yaptığımızı, kısacası yine doğru çizgiyi aşırı noktalarda ararken nasıl bir kaosa düştüğümüzü göstermek olacaktır. Küçük yaştaki çocuğumuza dedesi öldüğünde söylemeli miyiz, yoksa olayı ileriki yıllara ertelemeli miyiz? Yakınımız öldüğünde onunla çok ilgili dört yaşındaki ufaklığa. Sokra-tes'in ölüm üstüne yazdıkları dahil ölüm felsefesi mi yapmalıyız, çocuğun kendi düşüncelerine açıklık mı getirmeliyiz? Uzun lafın kısası, önce size aşırı uç bir öykü;
10 yaşındaki A Anneannesi F hanımı çok seviyordu o güne dek hep onun elinde büyümüştü. Ancak bir gün F hanım, beyin kanseri illetine yakalandı. A'nın annesi G hanım bir hafta kadar annesinin ameliyat sonrası bakımını yaptıktan sonra darallar geçirip her yıl yaptığı gibi kaptan olan kocasının gemisine atlayıp oğlu ve kocası ile İspanya dinlencesine çıktı. Dertlerini unuttu. İşte yine doğal periyoduna uymuş her yıl ki bedava deniz gezintilerinden birinde Akdeniz rüzgarında saçını tarama mutluluğuna erişmişti. Erişmişti ya bir gün gelen bir telefon konuşmasında F hanımın her gün biraz daha yok olan sinir sistemi ile uğraşan, onun altını temizleyen, yemeğini yediren insanlar, İstanbul'dan İspanya'ya donuk bir sesle bir ölüm duyurusu yaptılar.
A'nın Annesi G hanım duyuru üstüne tatile devam etti. Bir bildiği vardı! Derken gemi İstanbul'a bir sürü hediyelik eşya ile yanaştı. Ardından G hanım ruh çağırma seanslarına başladı. Bulduğu kocası genç yaşta ölmüş bir şendul da bu seanslara öncülük ediyordu. G hanım rahatlamıştı, o annesine gitmemişti ama ona bu güne kadar kıyakları geçmiş annesi herhalde bunca senelik kızını kırmaz, ruhunun kanatlarını yepirdetip, zıplar gelirdi. Eşek değildi ya bir vedalaşmadan çıkıp gitmişti zaten. Bizim on yaşındaki A kardeşimiz her ruh çağırma seansında yaprak gibi titriyor, ancak sevgili anneannesini beklemekten onunla konuşmaktan kendisini alamıyordu. O çok sevdiği kadın terk etmiş olamazdı onu. ölmüş olamazdı. Ve bir gece gündüze dönerken F hanımın ruhu çıktı geldi "hemen" dedi; "mezarımın başına gelin yasin okuyun". Eyvah, eyvah ki. ne eyvah. Gece yarısı saat üçte kim gidecek mezar başına, kadıncağızın ruhu da tutturmuş: "gelmezseniz. mezarıma gitmem kalırım, siz kim oluyorsunuz da beni rahatsız ediyorsunuz?" diyor. A'yı o gece bir zıngırdamadır aldı. O geceden sonra karanlıktan korkmaya, karanlıkta kalma süresi uzadığında önemli korku nöbetlerine tutulmaya başladı.
A'nın bir pedagog arkadaşımız tarafından tedavisi enürezde kullanılan bir şartlama yöntemi ile yapılmaya çalışıldı. Annesi tamamen saha dışıydı, çünkü hasta olan Annesi değil A idi. Ama bugün de iyileşmiş değil.
A'nın Annesine önerilen bir diğer yöntem de G hanımın da olduğu bir ortamda hergün biraz daha kararan ışığın altında yapılan aile söyleşileri idi ancak şartlama yöntemi uygulayan kadın bunu ortaçağ yaklaşımı buldu.
İşte size yorumu açık bir ölüm öyküsü. Bir diğer ölüm korkusu öykümüz daha var. Gül suları üstünüze olsun S'nin Babaannesinin ölümü ile başına gelenlere bakalım bir de.
S ve kuzeni E aynı okul öncesi kurumdaydı. Bir sabah bize bir telefon geldi (müdür bendim) "S'nin ninesi öldü. sakın ha söylemeyin." İyi ya söylemeyelim, söylemeyelim ama üstünlüğü ile övündüğünüz, sabah akşam dilinizden düşürmediğiniz bu çocuklar aptal mı, anlamayacaklar mı sabah trafiğinin evlerinin her zamanki insan akışının dışında olduğunu? Anladılar tabiî. Akşam servisinde aracın içinden dışarıya bakan S, "işte" dedi dışarıda yıkılmış eski bir binayı göstererek "ninem de böyle yıkıldı". Ardından eve giderek aynı olayı anlatmış; yine bir telefon "biliyorsunuz biz ölümü ondan saklıyoruz, niye söylediniz" Oysa S'ye bu algıyı dolaysız yoldan yaptıran kişi ve kişiler değil, ancak dolaylı yoldan anlamasını sağlıyan eğiticiler bizdik. Ancak ailesi de okul öncesi eğitime oğlunu uygun görürken kurumun bir bakımevi olduğunu düşünmüş böyle bir işin başına geleceğini hiç düşünmemişti. Oysa yakın bir geçmişte okuldaki kuşu kedi kapmış ve kuş yok olmuştu. "Kuş ne oldu" dediler, "kedi akşam kuşu yemiş" dedim. Kapıdan besmele çekerek giren küçük A.D., "yani kuşu Allah baba mı almış" dedi. S.T. ile E.B. de "hayır" dediler, "aptal", "kuş, kedinin karnındaymış". Daha sonra ninesi ölen S'nin kuzeni E'nin çok sevdiği kedi yavrusu öldü. Kediyi çöpe attık. Niçin gömmüyoruz? Çünkü bahçede oynuyoruz, köpekler gece gelip toprağı eşelerse ölü kedi vücudu pis kokar "atalım o zaman çöpe" dediler. Suratları iğrenir gibi bir duygu anlatmakla birlikte çok sevimliydi. S ninesinin öldüğünü anladı. Anlamının üstüne üzüldü, ancak ölen yakınlarımızın arkasından üzülmek çok insanca bir duygu değil mi. Eğitim insanca olmayı anlatmak değil mi?
Kimi okul öncesi kurum sahipleri ki bunların çoğu lise mezunu bile değil, kendi kurumlarında ölüm sözünün geçmesine bile karşıdırlar. Yüksek okul mezunu, ancak eğitim ile iş dışında fazla uğraşmayan bir arkadaşımın kurumunda güvercinler ölmüş "ben ne yapacağım şimdi, çocuklara ne diyeceğim; eğer veliler ölümden söz ettiğimi duyarsa ne derler bana? "İyi ya" dedim, söyle. Biz bu hayv-naların doğumlarını büyüme ve gelişmelerini gösterirken bize kimse bir şey demiyor da ölünce mi diyecek. Yaşam ölümü de içeren bir bütün değil?
Çocuğun gelişim evresinde örneğin dört yaşında somut düşünme soyut düşünceye baskındır. Ancak bizler kendimize özgü ben merkezcilikle ölüm soyutlamalarımızın çocuklar tarafından aynen algılanacağını düşünüyoruz, oysa onlar olayları çok gerçekçi ve çok sevecen kabullenirler. Şimdi size dört yaşındaki T'nin acılı bir dede ölümü olayını anlatalım.
T. o yaz dedesinin Marmaris İçmelerdeki evine gitmişti. Dört yaşındaki T ortaokul mezunu bir kadın ve ilkokul mezunu bir antikacının işlettiği bir anaokuluna gidiyordu. Okulunda beslenen köpekten başka bir hayvanı izleme olanağı bulamamıştı. Ancak dedesinin evindeki güvercinlerin yaşantısını izlemek ona çekici geldi. Kuşların beslenmesi yumurtadan yavru çıkişı olaylarını izlemek onda tutku haline geldi. Gece yatmadan önce kuşları son bir denetimden geçirmeden başını yastığa rahat koymuyordu. Derken T kuşların ölümlerini de gördü. Ölen yavrulardan birini annesi dışarı attı. T o sırada güvercin yuvalarının altında suyla oynuyordu. "Ne olmuş bu kuşa" dedi, öldü dedi babası, "peki ne olacak bu kuş istersen uzağa bir yere gömeriz, çünkü karıncalar böcekler gelecek üstelik biraz daha burada kalırsa pis pis kokmaya başlayacak diye sürdürdü. "Koksun" dedi T. kuş yerinden alınmadı, gerçekten karıncalar birazdan geldiler. O zaman T "gömün bunu" dedi. Ertesi gün dedesinin saka kuşu öldü. Rastlantı bu ya. ölüm rüzgarı biraz daha esince T'nin dedesi bahçede daha önceden öldü sandığı bir melissaya boy çubuğu takarken, bir melissanın yeniden dirilişi töreninde yani. kendini biraz kötü duyumsadı ve içeriye geçip televizyona bakarken, sabahtan beri göğsünde başlayan ağrının son darbesi ile kuşlarını alan rüzgarın önünde uçtu. T ve babası yalnızdı. T'nin annesi İstanbul'daydı. T ölüm törenini en ince ayrıntısına dek gördü. Dedesinin çenesinin bağlanmasını, ayak uçlarının birleştirilmesini gördü. "Niçin bağlıyorsun ayak uçlarını dedemin" dedi. "Kuşlar gibi birazdan katılaşacak" dedi babası: T'de ellerini iki yana açarak bağla o zaman dedi. Sonra dedesinin yıkanma işlemine katıldı ve yıkayıcıları güldürdü. O su oyunu oynayarak dedesini yıkadı. Yıkayıcılara "ayaklarını da yıkayın biraz daha sabunlayın" gibi talimatlar vererek iyi bir ölü sahipliği yaptı, kefenlemeden önce dedesini öptü ve tabut kapanmadan önce "bi dakka, bi dakka diyerek" yerden aldığı çam yapraklarını tabutun içine koydu. T. şimdi ölülerden korkmuyor, ölümü somut biçimi ile algıladı, korkutulmadı. Evresine uygun bir evrede somut yaklaşımlarını geliştirdi. Büyüyünce de dedesini severek anımsayacak.
Ölüm eğitimi denilen adı kötü kendi gerekli biçim, duyarlı eğitimcilerin okullarından içeri girer. Acı bir kaza ile annesini babasını yitiren bir küçüğün acısını tüm okul paylaşır, içleri ezilmesin diye kimse kendisini dışlayamaz. Levent'te Mırmır anaokulunun eğitimci sahibesi Nükte Hanım da tüm velileri ve çocukları ile paylaştığı acıda olumlu bir eğitim örneği vermiş ve velilerine şu yazıyı yazmış.
"Yaşamın, bir şeyleri yitirmenin süreci olacak, sonradan da bu yitirdiklerini aslında yitirmemiş olduğunu öğrenmenin süreci...
Yaşadıkların, yitmeyecekler - yaşayacaklar. Bir şeyler yaşamış-san. gerçekten yaşamışsan, onları yitirmezsin artık - istesen; iste-mesen bile; yaşar artık onlar...
Yaşadıklarınsın
Yaşamın, bütün yaşadıklarını yitirip, yeniden kazanmanın süreci olacak - Hep yeniden yitirip, hep yeniden kazanmanın süreci"
Oruç ARUOBA
Sevgili Veliler,
Şu anda doğal olarak sizlere her zaman yazdığım bu yazıya niçin hüzün dolu olarak başladığımı merak ediyorsunuzdur. Çünkü gerçekten hüzün doluyum ve bunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki bir çoğunuz okulumuzun maskotu haline gelen, en küçük öğrencimiz Burç'u hatırlayacaktır. Her akşam sizi kapıdan minik elleri ve gülümsemesi ile uğurlayan bu sempatik öğrencimiz hayatın acı gerçekleri ile daha çok küçükken tanıştı. Anne ve babası ile gittiği pazar gezmesi. 15 Eylül 1996 günü Burç anne ve babasını talihsiz bir trafik kazası sonucu kaybetmesi ile bitti.
Daha bir hafta önce "Artık bundan sonra her şeyimiz biricik oğlumuz için" diyen Canset - Seyhun Çavuş çifti değil çocuklarına doymak, kendi hayatlarını bile doya doya yasayamadan gencecik yaşta hakkın rahmetine kavuştular.
Sevgili veliler, hayatın bizler için neler getireceğini, yarınımızı, hatta birkaç dakika sonrasını dahi tam bir kesinlikle bilmemiz mümkün değildir. Planlar yapar, hayaller kurar, sözler verir, sevinir, üzülürüz. Ancak hiçbir zaman gelecekte ne olacağından matematik bir kesinlikte emin olmayız. Bazen bunları düşünür kendi kendimize farklı düşüncelere dalar yapamadıklarımıza pişman olur fakat sonra tekrar günlük hayat içinde unuturuz.
İşte ölümün bu kesinliği insanoğlunun tüm macerasına damgasını vurmuş ve insanlığın ortak psikolojisi ve değer yargılarını şekillendirmiştir. İnsanoğlunun bundan 15 - 20 bin yıl kadar önce yaşamakta olduğu mağaraların duvarlarına resimler çizerek ilk sanat eserlerini verdiğinde aslında yaptığı şey hiç aklından çıkmayan ölüme karşı bir direnişti. O günlerden bugüne geçen uzun yıllar içinde sanat çok çeşitli dallara ayrıldı ve uzmanlaştı. Ama hiçbiri ölümü edebiyat kadar kuvvetli ve etkileyici işleyemedi. Bazen bir mısrada bazense tüm bir romanda ölüm ana tema idi.
Yunus Emre o içinden gelen en masum ifadesi ile ölümü hatırlattı her zaman:
Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım Sevelim, sevilelim Dünya kimseye kalmaz.
Ölümden bu kadar korkup çekinmemizin nedeni ise bilinmezil-ğe doğru kesin bir gidiş ve dönüşün olmaması. Görüşmek imkanı olmaması, elde kalan sadece güzel anlar ve hoş vakitler. Kırılmış kalpleri ise artık tamir etmenin hiçbir imkanı yok.
Ölümü anlatan şu iki mısra belki de her şeyin özeti:
Ölüm Allahın emri Ayrılık olmasa
Hepinize ayrılıklara dayanacak güç temenni ediyorum.
Saygılarımla, Nükte Uzunlu Özalp
T'nin babası ve Nükte hanım doğru eğitimlere imza almışlarsa da tersi en çok görülendir.
Hiristiyan geleneklerinde de İslâm geleneklerinde de canlılar ölülerle çok haşır neşir oldu. İyi de, özellikle bizim kentsel kesimlerimizde kulaktan duyma kurallarla yapılan cenaze törenlerinde sözde duygusal bir yaklaşımla nane mollalığın örneklerini verip, çocukları kaçırırız sevilen yakın ölümlerinden.
Nedir ki sevilen yakın ölümlerinden kaçırdığımız çocuklara korku filmi izletmekten hiç kaçınmayız. Hayalet ve hortlak öyküleri ile öcüleri yardımcı hizmetliler olarak çalıştırır, "eğitimde" kullanırız. Bizler gerçekten dengesiz davranmakta savlı yetişkinleriz. Maaşallah bize. |