|
YETİŞKİNLER
İMPARATORLUĞU
Anaokulunda İlk Günlerin Koruyucu Eğilimi
O güne dek çocuğunu nasıl sevebileceğine karar
verememiş, yeterince bilgilendirilmemiş belki de sevgiden ne yapacağını
şaşırmış ve sevgisini belirtmek için her ne pahasına olursa olsun, her zaman
her yerde, her çağda aralıksız olarak çocuğu denetlemeye and içmiş anneye,
anneanneye ve erkeklerin çocuk ilgisi az olduğundan, çok az dedeye
"koruyucu" diyorum. Bu sinsi bir eğilim olmalı. Genellikle çok
zıtları birleştirerek giden; ya çok hijyen bir ortam ya da çok hijyen bir
ortam (uzlaşma yok) fakat steril ve temiz bir ortam, ve alkol ve dezenfektan
derken, en temel temizlik kurallarını dahi bilmeyen, bir anlayış. Eğitim,
illâki eğitim derken insanı tanımlamaya dahi gerek duymayan, "mükemmel
eğitim" derken, trafikte çocuk oynatan, çöplükte oynatmaya 'hayır ı
olmayan bir eğilim. Ve eğilim olmaktan çıkıp, hayat görüşü, anti demokratiklik
ve tek kişi hakimiyetçiliğini savunma haline gelen bir hastalık, illet haline
dönüverir, yaptıklarının bilincinde olamazlar genellikle. Olduklarında da çok
geç olur. çünkü tamamı ile kendilerine bağımlı bir çocuk yetiştirmişlerdir,
yine de geri dönme şansları olduğu halde dönemeyenler bizim tutucu
despotlarımız olarak aramızda çeşitli renklerde lekeler olarak dolaşıyorlar.
Koruyuculuk konusunda aslında ayrı ayrı örnekler
vermek gerekmiyor, çünkü sözünü ettiğimiz eğitimsel katliamları işleyenlerin çoğu
aynı sınıfa girebilir.
Koruyuculuk çoğu kez değişik endişeler içeren
kişiliklerin endişelerinin arenası olabiliyor. Bir bakıyorsunuz masum
titizlikler gün gelmiş korkunç engeller haline dönüşmüş. Bir eğitimci
arkadaşımız titizliklerini özel yaşamında bol bol uygulayarak çocuğunu kendi
başına yemek yiyemez ve bağımlı hale soktu. Bu arada eğitime bakış açısı
değişti. Otistiklerin kısıriaştırılması, mongolların ana karnında
boğazlanması ona doğal gelmeye başladı. Eğer sorun doğum öncesinde
saptanamamışsa ya da doğum sırasında çocukta bir engel oluştuysa; beyin
kasıntısı olmuşsa o çocuğun yaşamaya çalıştırılmasının zor olduğuna inanır
hale geldi. Ve doğal olarak eğitimciliği ket aldı, her türlü ilerlemeye karşı
gelmenin sırrını bulan medi-kal bir eğitim grubuna girdi. Başlarında bir
nörolog doktor, sürekli titizlikten ve bilimsellikten söz ediyorlar ve doktor
bey de. eğitiminne aciz, tıbbın ne mucizevi olduğundan söz ederek ve
insanları eğitim konusunda yanıltarak para kazanma konusunda ısrarlayarak
gidici hale.
İşte bu da size bir başka koruyuculuk vakası. Bu
antidemokratik, dünyanın geleceğinde fişlenen, boğazlanan özürlü insanları
savunan koruyucuların Atina demokrasilerine bile kavuşamamış kafalarından
eğitim beklenebilir mi? Eğitim: Disiplinli, kendi kendini denetleyebilen
sınırları geniş ancak belirli bir demokrasiyi savunma anlayışıdır. Okul
öncesindeki demokrasi anlayışı, insanı düzeyine göre belirleme ve
yeteneklerinin çerçevesindeki resmi yapabilmesini sağlama anlayışı ile
araştırıcılığı ve yaratıcılığı artırmadan geçer. Söz konusu anlayış,
koruyucularda esnek bir yapı yerine, katı bir anlayış oluverir. Bir
bakarsanız aşırı hoşgörülü, bir bakarsanız aşıcı kesici. Kısacası perhiz
yaparken lahana turşusuna doyamaz bu mükemmelci ve benmerkezci kardeşlere
burdan merhaba.
Belki de mükemmeli bir kerede bulmak, birdenbire
mükemmele ulaşma anlayışı, koruyuculuğu yeniden sahneye getiriyor. Çocuğun
hiçbir şeyi ilk kezde mükemmel yapamadığını gözlemleyen bir daha hiç yapamaz
sanıyor, onu (koruyucu) kanatlarının altına alıyor ve eğitmiyor bile. Çünkü o
çocuktur hiçbir şey yapamaz.
Anne Çocuğu Baba Çocuğu
İlk dertlerimizi biraz döktükten sonra, ayrı ayrı,
belki de birbirinden kopuk gibi gözüken sorunları ele alalım, ne dersiniz? Çocukların
üç yaşında ne gibi duygulara; beş yaşında hangi sosyal gelişime sahip
olduğunu Haluk Yavuzer'in çocuk psikolojisi kitaplarından elde edebilirsiniz.
Siz çoğunlukla kadın mısınız, erkek misiniz. Çocuğuna ilgi duyan kişi neden
çoğunlukla anne ve baba olamıyor. Bu çiftlerin çocuk psikolojiisini
öğrenmeleri ikinci planda kalan bir öğe değil midir? Çoğunlukla anne
çocukları görüyorum ve gördüm. Çocuğu ile sağlıklı olarak ilgilenen, karı
koca arası ilişkilerinde çocuğu iki kişi arasında terazileyen aile sayısı çok
az (Uç yüz kayıt arasından iki aile anımsıyorum). Genel tablo şu: Anne ve
anneanne çocukla ilgilenir, ancak çocuk hastalandığı zaman okul aranır.
Eğitimde hakim olan evde hakim olandır. Çocuğun ana okulu ödemeleri bile anne
tarafından bizzat yapılır. Baba ise. ailenin kuytu bir köşesinde perde
arkasındaki "Baba"yı oynar. Son on yılın ABD üretimi araştırmaları
çocukların bilişsel gelişiminde on sekiz aydan sonra babanın önemine dikkat
çekmiştir. Gelin görünki, kentsel kesimde gözlediğimiz çoğunluğu en az lisans
eğitimi almış yabancı dilli velilerimiz ABD'nin sigara yasaklarına uyar da
kendi zincirlerini kıramaz. Sağolsun Haluk Hoca, sorunların çözümünü halkın
pedagoji eğitimi "Öğretmenik Sertifikası" derslerinde arayan
toplantıları ile bir anne baba okulu oluşturdu. Ancak yine de okul öncesi
eğitimi, okul öncesi kurumlarda eğitimbilimcilerin. eğitim psikologlarının
yerine, piyasada hakim esnaflara demokrasi adına veren yasalar ve okul öncesi
eğitim tarihimizin araştırılıp kendine özgü bir yapı oluşturulamaması
nedeniyle, balon köpüklerinin arasında kalıverdi. Ne yapmalı, belki bir kez
daha seslenmeli: "Babalar gelin çocuk bakımı ve eğitimini
öğrenelim." Ne güzel olurdu; jinekologların, çocuk doktorlarının
muayenehanesinde babalara, bebekte ilk ayları ve çocuk üstünde kendi
etkilerini anlatan broşürler olsa, babalar biraz daha az "erkek"
olsa.
Anne Çocuğu
Bizim anne çocuğu olarak gördüğümüz iki tip var.
Birisi tamamen annesine bağımlı, annesi tarafından yedirilen, içirilen,
giydirilen, yıkanan ve annesi endişeli çocuk, ikincisi ise kral Oedipus
tra-jedik öyküsünün yirmi birinci yüzyıl versiyonu.
- Reddetme İle Anne Çocuğu İşte size anne baba
attidutleri ile ilgili bir başka öykü. Bu kahramanlarımız yurtdışında
oturuyorlar. Kadın orta öğretimin ilk aşamalarında eğitimini bırakma
durumunda kalmış, erkek önceden oraya gitmiş, çalışmış ve eşini yanına almış.
Erkek, meslek lisesi mezunu yoksul bir ailede büyümüş, ailesi konusundaki
tutumu tipik ataerkil. Ancak yurt dışında kaldıkları ülkede insanların kadın
konusundaki tutumu kadına da örnek olmuş ve kadıncağız çalışmaya başlamış ve
derken beklenen mutlu bir başlangıç, bir hamilelik. Fakat beklenmeyen bir
sonuç, doğum sırasında beklenmeyen bir travma ile çocukta beyin kasıntısı
oluşmuş. Babanın tavrı sizi hiç şaşırtmasın, aynı durumdaki birçok babanın
yaptığını yapıp, baba da oğlunu reddetmiş. Bu durumda kadıncağız kucağında
çocuğu ile has-tahane hastahane dolaşıp, kendi deyimiyle
"terabointin"lere taşınıp, fizyoterapilerle oğlunun kasıntısını
açmaya, rehabilite etmeye çalışmış. Ancak baba hâlâ ortada yok. Problem onun
değil ki, kadının. Çünkü ailede çocuklarla kadın ilgilenir. Terapi denilince
hâlâ bu kadının aklına fizyoterapi gelir. Ancak kaldığı ülkedeki doktorların,
psikologların onu çağırıp: "Bu çocuğun babası nerede? Babası onunla
biraz ilgilensin" diye geçen konuşmayı ve daha sonraki konuşmaları bir
terapi olarak adlandırmaz.
Ve bizim bu hanımımız, oğlu ile hem hal olmuş,
yeniden eğitim ile uğraşırken bir ikinci çocuk gelmiş ve yedi yıl sonra bir
üçüncü çocuk daha. İlk çocuğundan kalma bir deneyimle eğitimle sıkı fıkı olma
durumunda kalmış olan bu hanımcağızımız, batı toplumunu izleyerek aldığı
eğitimini önce eşinden gördüğü tavırla koruyucu kalkanlarla bezendirmiş ve
daha sonra çocuklarla babanın arasını açmak için elinden geleni yapmış. Bir
başka deyişle, babalarına düşman iki çocuk ve yetişen bir üçüncüsünü ben
gördüm. Bu eğitimsel faciaya neden olan hanım yurda döndüğünde, belki de
günah çıkartma amacı ile, bir ana okulu açtı. (Batıyı görmenin anaokul açmaya
yettiğini hep savunmuştur.) Üçüncü çocuğunu koruyucu tavırla aşın çukulata
ile karaciğerlerinin nasıl bozulduğunu ve annesinden ayrı kaldığı durumlarda
somatik ağrılarına tanık oldum. Ancak artık yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Bu
hanım yaptığı iş dola-yısı ile kendisini eğitimci, dahası neredeyse kendisini
Montessori ilân etmiş; tam anlamı ile bir nevrotik yetiştiriyordu. Üçüncü
çocuk dört yaş civarlarında idi. Kız çocukları için sıkıntılı olan bu
günlerde onu rahatlatmak için kendi yeterliliğini artırmak bağımlılığını
kırmak yerine, bağımlılık aşılanıyordu. Baba ve anne. eğitimin önemli
noktalarında örneğin uyku saatlerinde dahi anlaşamıyorlar-dı ve baba
çocukların eğitimine sadece anne ile sürtüşme olduğu zaman giriyordu. Evet
sonuç ne oldu diyeceksiniz. Önümde ABD baskısı Adolescent Deveolopment adlı
bir kitap duruyor.
Bu kitaptan okul öncesi çocukluğun erginliği ve
ergenliği nasıl belirlediğine ilişkin alıntılar yapmak niyetindeyim. Burada
söyleyeceğim şey şu; kırk sayfalık bir ergenlik gelişimi için anlatılan şey.
iki yüz sayfalık bir doğum öncesi, anı ve sonrası gelişimi. Bizim öykümüzdeki
hanım karhamanımızın çocuğunun aynı şartlar altında eğitiminin sürmesi ile
hiç de sağlıklı bir genç yetişemeyece-ği ve ergenlik döneminde annesi ile aynı
derecede rahat ilişkiler kuramayacağı konusu açık. Doğal ki, baştan beri
söylediğimiz gibi, bizim bu kızımızın başına gelebilecek, üçüncü şey,
mücadeleden uzak yetişmek ve ömür boyu kendi isteklerini bir yana itip
kendisini bir turşu gibi bastırıp yaşamak. Şu anda içinde yaşadığım
anaokulunda bastırılan çocukların sayısı 4/3'lere yaklaşıyor ve şu anda okula
çocuğunu akşam almaya gelen baba sayısı 45'de 2. John Vo-ight'un Şampiyon
filmi ve Dustin Hoffman'ın Kramer Kramere Karşı'sı bir yana, yazın, babaların
bu güne dek çocukların daha çok yeme içmesi ile ilgilenmesinden, fizyolojik
gereksinmelere psikolojik gereksinimlerden daha çok yer vermesinden, baba
oğul, kız baba (nadiren) düşmanlıklarından söz etmiştir. Belki içinde
bulunduğumuz yüzyıla eğitimde babaların aktif olarak sahneye çıktığı çağ
olarak bakmamız hiç yanlış olmaz. Baba ile çocuğunun Osmanlı geleneksel
toplumundaki yerine gelince, adet yerini bulsun diye, ben de Osmanlı
toplumunda şöyle güzeldi, böyle temelliydi demek niyetinde de, görüşünde de
değilim.
Her sahnenin bir kulisi, her yüzün bir esnesi, her
madalyonun bir tersi vardıra gelince; her dönemde babanın anneden aktif
olduğu aileler olmuştur ve olacaktır da. Babaya bağımlı çocukların ardında
baba ile itişen bir anne gözükür hep. Babaya hakimiyet kurmaya çalışan,
biryerden bir şekilde dengeleri bozmaya, teraziye hileli daralar koymaya
çalışan kadın bu kez kendi baskısı ile yalnız kalır. Olan kime olur? Çocuğa
olur. Yine yalnızlık, yine iki cami arasında bi-namaz olmak ve yine üzüntü.
Bebek bölümüne başlayan bızdıklar değil ama ana okulu bölümüne başlayanlarda
net gözlenen bir şeydir anne veya baba bağımlılığı, eğer ortada bir anneanne
babaanne gibi aile büyükleri varsa, her şeyin bağımlılığından söz etmek
gerekir. Kimi çocuk erkek modeli olarak okulda görevli erkekleri alır. (Beni
veya görevli bir başka erkeği) benimser ve ayrılmaz, kimisi bir dişiyi alır
bordasına. Büyük aileler (anneanne, babaanne, geniş aileyi kastetmiyorum)
tarafından yetiştirilen çocuklardan okul öncesi dönemde uyum sürecini
tamamlayıp geçen ise, 300'de 2'yi geçmediği için. bağımlılıklarını sizin
arifliğinizle tarife
îrk ediyorum. Hiç bağımlı olmayan çok azdır doğal
ki. Bağımlılı-Şı kırabilmek, bu gücü elde edebilmek, ancak evinde sağlıklı
bir aile ortamı olan çocukta olasıdır.
Bizim yine yerli "Montessori"mizin
öyküsüne dönelim istersiniz. Bu hanımla yaptığım görüşme ve yazdığım bu
tutanağın ona gösterilmesinden sonra, çocuğunun sorunlarının çözümü için bir
aşka anaokuluna sürgünden onu vazgeçirdim. Önemli
olan ana agenin; sorunu gözden uzaklaştırmak değil, annenin aynı kurum içinde
bulunarak kızımızın bağımlılığını kırmak olduğunu ve bunun için de ilk
günlerdeki psikosomatik ağrıları bir başka kurum yerine bizim yanımızda
yaşayarak atlatmamız gerektiğini açıkladım. Bağımlılık, ister anne
bağımlılığı, ister antibiyotik bağımlılığı, ister eroin bağımlılığı, isterse
ekonomik bağımlılık olsun fark etmez. Bağımlılık bağımlılıktır. İnsanın
kendine güveni olmaksızın beklentilerini kendine dayanmadan, kendi gücünü
bilmeden, kendini dışlayarak bir başka kaynağa sürekli bağlı olmasını
bağımlılık olarak adlandırıyorum. Bunun adı, dediğim gibi, ne olursa olsun
bağımlılıktır. Ancak bağlılık ile bağımlılığı ayırmak birçok yanlış anlamayı
engeller. Ergenlik dönemlerinin en büyük sıkıntısını da bir yandan özgürlük
isteği, öbür yandan aileye olan ekonomik ve psikolojik bağımlılık olarak
tanımlayabiliriz. Okul öncesi dönemde benlik kavramını ve kişiliği
güçlendirmeden, koruyuculuğun dozajını ayarlamadan süren bir eğitim biçimi
nedeniyle, (ergenlikte gereksinim olan yeterlik azlığı sonucundan oluşan)
güvensizlik duygusu genci bağımlı kılabilmektedir. Neye bağımlı olduğu önemli
değil. Annesine olan bağımlılığı yüzünden evliliklerini bitiren ve bitirmek
zorunda olan birçok erkek ve kadın var ama aileye bağlı olmak bir erdemdir.
Bağımlılık erdem olabilir mi? "Delikanlılık" anlayışının kökü de
ailenin koruyuculuğu, katılım eksikliği veken-di gücüne güven ilkesinin
azlığında yatıyor.
Delikanlığın Psikolojisi
Herhalde delikanlılığın psikolojisi başlığı altında
bağımlılığa bakarken azgelişmişliğin psikolojisine de bakmak durumundayız.
Ergenlik psikolojisinin de belkemiği burada yatmaktadır. Ülkeler de
gelişirken ekonomik bağımlılık dolayısı ile büyük mü küçük mü, saldırgan mı
uysal mı, genel kişilik eğilimi (devletlerde devlet politikası oluyor) ne ise
ekonomik yapıdan etkilenen halkta da benzer özellikler oluyor gibi geliyor
bana.
Bir başka deyişle, Türkiye bir ergenlik politikası
yaşıyorsa insanların çoğu da ergenlik psikolojisi hakim bir kişilikle hareket
ediyorlar. Devlet delikanlı takılıyorsa insanlar da delikanlılık hakim
kişilikleriyle takılıyorlar.
Delikanlılığın yapısı nedir? Genellikle bitirim,
omuzlan kalkık "dokunmayın ulan. yakarım" kişiliği nasıl bir kişiliktir.
Benim cüzdanımı her gün çalarak antreman yapan bir yankesici
"delikanlı" kendi ve cezaevindeki arkadaşlarının kişiliğini şöyle
çiziyor.
"Alacak verecek varsa anında ödenir, bu işin
lamı cimi yoktur. Hiçbir zaman kıvırıtılmaz (uzlaşılmaz ya da uzlaşma yoluna
gidilmez). Ben neye söz verdiysem onu yaparım. Taksitle mal almam, neyi ne
zaman çalacağım belli değil ki. param varsa peşin alırım.
Kimse bana bir şey ısmarlama terbiyesizliğinde bulunamaz.
Melekleri çarpar keleklere veririm, esrarımı peşin para ile alır içerim.
Kimsenin karşısında boynumu bükmek istemem, evsahibi geldiyse kirasını
almalıdır ve hiçbir zaman "ağbi vallahi işte yok. sonra olsun"
diyemem. Ama çalarım, o benim problemim, kelle benim kellem. Ben pahalı olsun
isterim, tşte o yüzden kafti'yim (yankesiciyim). Evet, bana dünyada
"alte'si en çok trizleyen enayi sensin" (cüzdanı ençok çalınan kişi
sensin) diyen K.A. adlı sabıkalı yankesicimiz böyle diyor. Kişiliği gördüğünüz
gibi aslında tamamı ile po-pülasyonunun çoğu gibi aynı dürüstlük kavramına
bağlı ve çok dürüst olduğu için çalışıyor.
- Kimseye karşı hayır diyemiyor.
- Kaynaklarını dışarıdan ve kolayca almaya alışmış.
- Yaşam kavgasında kendi gücünü yadsıyor.
- Her istediğini hemen elde etmek istiyor.
- Çalışmak (bir başka danışmasında belirtti)
saçma, çünkü başkaları karar veriyor.
- Uzlaşma yoluna gitmiyor, çünkü insan yenilmez
olmalıdır. Peki K.A. televizyonda hangi programları seviyor bir tahmin
edin. Doğal ki macera filmlerini, Ninja
Kaplumbağalarını, He-man'i. Kitap okumayı pek sevmiyor; belgeselleri
sevmiyor, aşın duygusal filmleri çok seviyor. Annesini tapacak kadar çok
seviyor. Annesini babasını kaybetmiş çocukların dramatize edildiği filmler
varsa esrarlı sigara üstüne yeni birini yakıyor. Çünkü o delikanlı aleminin
bir parçası, onun kültürü "delikanlı alemi"nin kültürü. O bu
toplumun bir parçası. Annesi babası ayrıldıktan, babası eve yeni bir kuma
getirdikten sonra ilk hırsızlığına başlamış bir insanımız, kardeşimiz. Ve Red
Kit gibi "ben ailesiz zavallı bir kovboyum" diyerek kendine bakan
biri. Red Kit'i okumak doğal olarak en büyük zevki. Kendisi Red Kit, ama ona
toplum Dalton kardeşleri oynatı-ıyor. Bu çatışma içinde kaçıyor, esrar içiyor
ve çalıyor. Sizin çocuğunuz K.A.'nın zevklerinden farklı şeyler mi düşünüyor?
Veya siz K.A.'dan farklı olacak bir çocuk mu yetiştiriyorsunuz? Rastlantılara
bağlı olarak çocuklarımız suçlu olmuyor. Uygun çevre de bir iki aksama olsa
(anne baba ayrılığı, çeşitli başarısızlıklar gibi) sonuç bir K.A.'dır.
Ülkemiz gelişiyor, az gelişmiş de olsa, azar azar gelişse de gelişiyor.
Kırsal kesim şehre yerleşiyor, en azından yerleşim artık belirmeye başlıyor,
göç giderek kendini yerleşik bir yaşam biçimine bırakmaya çalışıyor. Ancak
yine de hakim (Neşe Özgen doktora çalışması.)
Delikanlılık kültürü bir ergenlik kültürüdür. Ve
bizler toplum olarak farklı çocuklar yetiştirme hevesinde değiliz. Hükümet
eğitimde olabildiğince korumacı davranıyor, yanlışlarını düzeltmiyor. Vergi
politikasında da böyle. Temel yanlışları düzenleme yerine iki de bir çıkan
vergi cezaları affı da böyle değilmi?
Delikanlılık kültürü batılı ideolojilerden kopuk,
biraz geleneksel kültür, biraz Amerikan sokakları dizi kültürü ile bize özgü
bir "co-unter culture" mı? Sosyologlar üniversitelerde hocalarının
paltolarını tutup, onların salyalarını sileceklerine, mallarını, (bilimsel
üretimlerini) satsalar, bize özgü daha çok sosyolojik bilgiler de
verebilirdik. Sözümüz sadece sosyologlara değil, doğal ki tüm sosyal
bilimcilere, İstanbul Üniversitesi Pedagoji kürsüsü ya da yeni adıyla Eğitim
Bilimleri bölümü, kokuşmuş Amerikan köftesi ve Fransız soslu sandviç
satmaktan bıkmadı mı? Hayır. Ne kendi bilimimiz, ne kendi çizgi filmlerimiz,
ne de yapılan üretimlerimizi satma şansımız var. Sanat ve sosyal bilimlerde
bol yıldızlı kırmızı beyaz bayrağın dalgalandığını görür gibi oluyorum. Basın
özgün üretimler yerine çevire çevire kaz yediriyor. Ne çalışıyoruz, ne
kendimize güveniyoruz, ne hakkımızla öğünebiliyoruz. Emperyalizm sözcüğü bile
unutuldu. Belki her konudaki bağımlılığa reçete "Türk Öğün, Çalış,
Gü-ven"di. Ama artık tarihin; antikacı Gıyas'ın sattığı hamam böceği
dolaşan Osmanlı etejerlerinin çekmecelerinde kaldı bu sözler.
Yaramazlık, Kişilik ve Mülkiyet Duygusu Üstüne
Çok geniş bir alanı başlık olarak attım. Ancak
"yaramazlık" olarak adlandırılan davranışların karşımızdaki çocuğu
belirlediği, çevre beklentilerinin kişi üstünde bir etkisi olduğu da bir
gerçek. Adet olduğu üzere eski kakalara su sıkıp tazeleyelim isterseniz:
"Hephaistos- Maia'nın yeni doğurduğu yavruyu
gördün mü, Apollon? Ne de güzel değil mi? Herkeslere gülümsüyor belki hayırlı
bir tanrı olacak.
Apollon- Sen ne diyorsun, Hephaistos, o mu hayırlı bir
tanrı olacakmış?! O çocuk kurnazlıkta İapetos'tan bile ihtiyar.
Hephaistos - Yeni doğmuş bir yavrudan ne zarar
gelir?
Apollon- Sen onu git de Poseidonla Ares'e sor.
Birinin üç dişli zıpkınını çalmış, ötekininde kılıcını kınından gizlice
çekivermiş. Bana ettiği de ayrı, Yayımla oklarımı aşırdı beni silâhsız
bıraktı.
Hephaistos- O bebe mi yapmış bunları, o daha ayakta
duramıyor, kundaktan çıkmadı.
Apollon- Hele senin yanına da gelsin, Hephaistos o
zaman anlarsın.
Hephaistos- O geldi benim yanıma
Apollon - Avadanlıktların duruyor mu, eksik olanı
yok mu hiç?
Hephaistos - Hepsi duruyor.
Apollon - Hele sen iyi bir bak
Hepaistos - Aaa, Zeus hakkı için kerpetenim yok
Apollon - O bebenin kundağını ara bulursun bir
yerinde.
Hephaistos - Elinin böyle olmasına bakılırsa, daha
anasının karnında başlamış çalışmaya
Apollon - Durmadan çıtır pıtır bir konuşması, bir
cıvıldanması var duydun ya ne tatlı. Hem, birimizin hatırını kırmayacak,
istediğimiz işi görecekmiş. Dün Eros'a güreşelim diye meydan okudu, ne yaptı
etti, hemen bir çelme takıp yuvarlayıverdi. Hepimiz tebrik ediyorduk, o
sırada zaferine ödül olsun diye, kendisini öpen Aphro-dite'nin belinden
kemerini, kahkaha ile gülen Zeus'unda elinden asasını alıvermiş. Neyse ki yıldırım
çok ağır, eli de yakıyor, yoksa onu da aşırırdı.
Hephaistos - Çevikliğine çevikmiş doğrusu o çocuk
Apollon - Evet, çok çevik; ama dahası var, çalgı çalmakta şimdiden usta
olmuş.
Hephaistos - Onu nereden anladın?
Apollon - Eline bir kaplumbağa kabuğu geçirmiş, bir
kol takıp çubukla tutturmuş, cıvatalar mıhlayıp üzerine bir köprü oturtmuş,
yedi tel takmış, güzel güzel havalar çalıyor. Öyle tatlı ezgileri var ki,
Hephaistos, bunca zamandır githara çalarım beni bile kıskandırdı. Maia'nın
dediğine göre geceleri de gökte durmuyor, merak edip Hades'e kadar
iniyormuş... / kendine de sihirli bir sopa icat etmiş. Hephaistos - Kendisine
ben vermiştim o değneği Apollon - Ettiğin iyiliğe karşılık o da senin
kerpetenini aşırmış. Hephaistos - İyi ettin de hatırlattın gidip bir
arayayım. Dediğin gibi belki kundağında bulurum."
Burada tanrısal bir hıza sahip Hermes'in kundakta
ki becerileri bir yana gerçekten de bu iş için de en iyi yer Yunan mitolojisi
değil mi? Mitolojinin yaramaz çocuklarından biri Maia'nın oğlu Her-mes'tir.
Apollon bu çocuğa çok fazla bozuluyordur, her yeri karıştıran, onun bunun
okunu çalan, tanrıları birbirlerine sokan bir "fırlama".
Çocukların özellikle erkek çocukların iki yaşından
başlayarak dört ve beş yaşlarında en yüksek düzeye ulaşabilen mekanik
ilgileri, her şeyi sökmek, içine bakmak ilgisine karşı biz büyükler
imparatorluğu üyeleri ne yaparız? Ne yapacağız, hemen elinden alır
"yapma etme parçalama ulan" ile girişiveririz. Çocukların doğayı
keşfetme, çevrelerini keşfetme, kendi oyunlarında binlerce bilimsel bulguyu
bulup adına oyun deyip geçmeleri tam bir bilim adamı (Osmanlı alçak
gönüllülüğü, belki de Ahi kültürü) tavrı gibi geliyor bana. Adam suyla
oynamak istiyor "doktor yasak etti amcası," evde kâğıtları yırtıp
kimseye zarar vermeden dahi oynasa "çok pis çevreyi kirletiyor, yaramaz
çok yaramaz çooook." 'Evde bir mikrop var' muamelesi önce çocukların
kendi ebeveynlerinden geliyor. Genelde Yetişkinler Piaget'in çalışmalarında
sözünü ettiği ve beş yaşlarında artık bitmesi beklenen (benmerkezci)
egocentrik davranıştan henüz kurtulamamış gözüküyorlar, çocuğu yanağından
öpeceğiniz zaman canlandıracaksınız, işiniz bitince köşe yastığı
yapacaksınız, bakıp bakıp iç çekeceksiniz. Evde bir çocuk varsa bir sorun var
gözüyle bakılıyor, oysa çocuk bir sorun değil bir gelişimdir, yaşamdır,
bizlere anımsatmadır. Haluk Yavuzer derslerinde gelişim aşamalarından söz
ederken, "çocuk önce ağzı ile evreni tanımaya çalışır"der. Bir gün
çok şiirsel bir tanım yaptı "ağzı gözüdür, dili ile evrene uzanır".
Hemen şu çağrışım geldi aklımıza:
Ağzı göz bebe
dünyası dil bebe
Saatler esneyince (akrep ile yelkovan kollarını
açınca)
gerçekleri düş bebe
Gerçekten iki yaşındaki çocuktaki her nesneyi canlı
görme, art-facialist eğilim vardır. Bize göre onun gerçekleri düştür. Bizim
gerçeklerimiz gerçektir, değişmek şakır şakır gerçektir. Elle tutulur gözle
görülür. Onlar bizden farklı düşünür. Bir anaokuluna gidin, merdiven
trabzanlarına eliniz değmez, sizin için yapılmıştır. Bir arkadaşım elinde
olmaksızın ne işe yarıyor bunlar yahu? Demekten kendini alamadı.
"Çocukların tutmasına" dedim, onların gereksinimleri bizden biçim
olarak da farklı. Farklı bir dünya, farklı bir anlayış. Böylesi bir bakış
açısı içeren J.J. Rosseau'nun (JJR diyeceğim) yapıtlarında özellikle Emil'in
cam kırıp cezanın "o odada yatıp cezasını bulsun" gibi bir anlayışa
kadar inen tavrı, modern eğitim bilimin bakış açısına yıllardır eleştiri
getirmektedir. Çocukların gelişimine gözlemci olarak, gelişimlerinin kendi
istekleri doğrultusunda edimsel olarak ilerlemesini "Yetişkinler
İmparatorluğu" bir türlü kabullenmemektedir. Çocuklar üstünde
baskılarını uygulayamayacaklardır, o zaman klasik eğitim ile bilimsel
eğitimin ve yetiştirme biçiminin önce çizgisini klasik ve edimsel şartlama
olarak düşünmeliyiz. Tüm eğitim yöntemlerimizde çocuğun doğruyu bulacağına,
insanın iyi doğduğunu bir tabula rasa* olmadığına olan inancımız olmalı ki
(Eğitimciliğin ideolojisi bu mu?) eğitim yapabilelim; eğitim, aydın,
düşünebilen, bugün doğru olanın yarın yanlış olabileceğini kabul edebilen,
kendi koyduğu şeylerin her zaman gerçek olmayacağını bilen insanların işi
olmalıdır. Klasik şartlamada ki ünlü köpeğimizin (Pavlov'un hav havının) zil
sesini duyup ödülünü alması sonucunda, saat gelip zil sesi çaldığında et
verilme-se bile ağzının sulandığını anımsarsınız. Edimsel şartlamada ise
kafesin içindeki meşhur faremiz (skiner'in faresi) her girişinde sağı solu
ağzı ile mıncıklar ve ödül manivelasını indirince mamasını alır. Kendi aramış
kendi bulmuştur kayıntısını, bize de afiyet olsun demek düşer. Evet insanın
kendi doğrusunu bulması ve hangi manivelada mama olduğunu anlayarak önce
kafese uyum sağlaması ve ödül düşen maniveladan beslenmesi tam bir
"kendin pişir kendin ye" örneğidir. Hata yapma hakkı her zaman
vardır. İsterseniz şunu diyelim, "Yetişkinler İmparatorluğu
* Tabula rasa = Boş tahla
Vatandaşları", garsonu görünce ağzı sulananlar
(klasik koşullama), bizim yetiştirmek istediklerimiz ise mangalı görüp
köfteyi pişirenler, kendin pişir kendin ye'ci-ler (Çok mu avam oldu?). Ama
doğrusu imparator efendilerimiz doğru düşünüyor JJR'yi karalamakta, rahmetli
Dr. Spock'un özeleştiri yaptığını yaymakta durmuyor. Çocukları serbest
bırakınca büyüklere saygı kalmıyor, yönetimde kendilerinin olmasını istiyor,
kendilerine saygı bekliyor, iş istiyor, güvence istiyor halt ediyorlar.
Üstelik bir işe başlayınca hata yapma olasılıkları çok! Bakın Mete Akyol'un
Sabah Gazetesi Pazar dergisi Star'ında bir yazısı vardı. Cemal Gürsel'in
Devrim otomobilini siparişi ve hazin sonu ile biten bir öyküydü bu. Alet öyle
alelacele yapılıyor ki, sanırım dört ay içinde TCDD mühendisleri iki ayaklan
bir pabuçta bitirdikleri Dev-rim'e yüksek oktanlı benzini törene yetiştirmek
için koyamıyor ve Gürsel crabaya bindikten yirmi metre sonra foss. "Batı
kafası ile yapıyorsunuz, Doğu kafası ile benzin koymuyorsunuz"
diyebilmiş adamcağız ve indiği gibi gitmiş. Devrim de çürümeye terk edilmiş.
Ancak on beş sene sonra Ford lisansı ile Anadol otomobiller çıktı ortaya. Tek
denemede, klasik eğitim görmüş Gürsel bitivermiş, mücadeleden vazgeçivermiş.
Adam o kadar ihtilâl yapmış "mücadele, mücadele" demiş, zorluklan,
güçlükleri yenmekten söz etmiş, ama bir benzin bitivermesi yaşam görünüşünü
zortlatmış, herkesin hevesini kırmış, tüm toplumun kendine güvenini azaltmış.
Çocukluğumda amcamın "Biz hiçbir şey yapamayız oğlum, işte Devrim"
dediğini anımsıyorum. Bir generalin ordusunu dağıtması gibi bir şey Devrim'i
çürütmek. Daha on bir yaşındayken çok ağınma gitmişti bu öykü.
Bizim küçücük okulcuğumuzda velilerimizle
yaptığımız görüşmelerde sürekli gördüğümüz bir tavır, Gürsel'in tavrı, ilk
denemede mükemmel olmak. "Yüzmeye başlasın oğlum". "Olur
başlasın".
Daha sonra soru: "Nasıl yüzdü amcası?".
"Çok iyi". Oysa çocuk suyu ilk kez görmüş, daha havuz ne demek, su
ne demek, kaldırma gücü ne demek, su da nefes alabilmek ve öğrenme süreçleri
var sırada. Ama anne sorar: Nasıl yüzdü amcası? Devrim gibi yüzdü teyzesi
Devrim gibi.
O zamanın Yetişkinler İmparatoru Gürsel'de aynı kafada
sizin anlayacağınız. Hemen ve başlar başlamaz mükemmel olmak. Kalbin
fizyolojik yasası gibi, ya hep ya hiç. İşte korumacılığın yasası da böyle, ya
söylediklerini yaparsınız yetişkinlerin ya da sürünürsünüz. Girişimleriniz
desteklenmez, mamanız kesilir. Dediğimi yaparsan çukulata, yapmazsan
beşkardeşli dansa.
Afrodit, Hephaistos, Eros derken, yaramazlıktan
çıkıp Devrim'e geldik, ama derdimiz aynı dert. Gelişimin ilk aşamalarında
olan bitenler gelişimin kurallarıdır, yaramazlık değildir, geri zekâlılar
değildir. Çocuğa özgü, gelişene özgü bir büyüme ve gelişmenin yaşama
yansısıdır. Bir velimiz (kadıncağız ne bilsin nasıl düşündüğümüzü). 3.6
yaşındaki oğlunu bize başlattığında çok tedirgindi. C. iki anaokulundan çocuk
ısırmak ve yaramazlık yapmak suçlarından yargılanmış ve sepetlenmişti. Öyle
ya, yaramaz çocuğun ana okulunda ya da okul öncesi eğitim kurumlarında işi
ne? Cici çocuklar gider ana okuluna, eğitilmiş çocuk gider (nerede
eğitilecekse), yani çıtlatıyorum yine. başta mükemmel başlayabilecek çocuğun
işi vardır ana okulunda. Avukat Z. hanım da çocuğunu afettirmek için hiç,
olmassa bu yuvada tütünsün kaygısı ile şu mektubu yazmış Yetişkinler
İmparatorluğu'nda köle C. için:
Kuşlarla Konuşmak
"Sevgili öğretmenim*
*Meklup aynen aktarılmıştır.
Dün okulda yaptığım yaramazlıkları
"kuşlar" anneme söylemiş.
Annem, eve geldiğimde: "Ben sana küstüm,
kuşlar bana senin çocukları ısırdığını, yerlere boya sürüp, oyuncakları
attığını söylediler, çok üzüldüm ve kızdım, o nedenle de gelirken sana hiçbir
şey almadım" dedi. Ben çok utanıp üzüldüm. Hemen salona gidip yere
kapandım, ama annem yanıma gelmedi, sonra anneannem bana annemin kızdığını,
özür dilemem gerektiğini anlattı. Annemden özür dilemek için yanına gittim.
Annem beni kucağına alarak "Kuşlarla konuşuyorum. Eğer bana senin
çocukları ısırdığını, vurduğunu, öğretmenini dinlemediğini söylerlerse, sana
bir daha çikolata, şeker almam. Ama uslu çocuk olup, çocukları ısırmaz,
oyuncakları kırmazsan kocaman bir çikolata alırım" dedi.
Ben de ona "Afedersin, tamam, anlaştık"
dedim, sonra "kocaman kukulata isterim" diye ağladım. Ama annem çok
kararlı, iyi bir çocuk olmazsam, çikolata almayacakmış.
Siz de bana arada bir. annemin söylediklerini
(çocukları ısırır-sam çikolata alınmayacağını hatırlatır mısınız? Ama uslu
çocuk olursam, siz de çikolata alırsınız değil mi?
Lütfen bana sabır ve anlayış gösterin, sizlerin de
yardımıyla çok iyi bir çocuk olacağıma inanıyorum"..
Yaramaz C.
Sizlerle birlikte mektuptaki yanlışları tarayalım
isterseniz.
1 - Birincisi öbür okul öncesi kurumların da
yaptığı gibi (ki o zaman C. iki yaş altı aylıktı) ilk günden başlayarak
çocuktan iğdiş edilmiş bir aslan tavrı beklemekti. Sosyalizasyonun
öğrenildiği bir kurumda sosyal bir varlık olan insan yavrusu ne demeli yani?
- Afedersiniz henüz sosyalize olmadım. Bu mu. yanıt
bu mu olmalıydı?
Büyük aile tarafından büyütülen C. ısırma
davranışını büyükanne ve babası ile yaparken hiçbir tepki gelmiyordu da
birden kural niye değişti?
2- Her zaman yapılan davranışa (ısırmanın önemi
yoktu, oyundu); çukulata alınırken o gün alınmamasını C'nin ağzından mektup
yazan annesi nasıl açıklıyor acaba? (Şimdi yanlışını biliyor, deneyimsizdim
diyor.) Ancak o gün çıngar çıkmış, C. ne olduğunu şaşırmış. Eve gitmiş zor
bir gün sonrası ilgi beklerken, evdekiler üstelik bir de özür dilemesi
gerektiğinden söz etmişler, zavallı C telefon numarası çevirebilse belki en
yakın akıl hastanesini çevirip "yetişin bizimkiler çıldırdı"
diyecek. Bakın annesi C'ye ne diyor.
- Kuşlarla konuşuyorum (Buyrun cenaze namazına!
Aklı başından iyice gitti kadıncağızın). Eğer bir daha çocukları ısırdığını,
vurduğunu söylerlerse sana bir daha şeker, çikolata almam.
Vah garip C. vah. neye uğradığnı şaşırmıştır
herhalde. Şimdi yine düşünüyorum da C'nin uyumunda;
- Eyvah annem çıldırdı, anlayış göstereyim tavrının
önemi mi oldu? (Şaka, şaka.)
3- Ve C tüm bu anlayışsızlık karşısında ağlayıp
çikolata isterim diye tepinmeye başlamış. Ailesinin isteklerini yerine
getirmiş, zor bir gün geçirmiş, ama annesi, C çevresini nasıl olur da ilk gün
rahatsız etti diye, nasıl olur da üçüncü denemede hâlâ ilk günden mükemmel
bir uyum gösteremedi diye, aileyi kötü temsil etti diye "kararlı
davranıp" çikolata almamış.
4- Doğal olarak ödüllendirmenin yukarıdaki biçimi
tamamı ile yanlış.
Bayan Z. gerçekten çok iyi niyetli bir hanım. Biz
ona ilk günlerin sıkıntısını yaşayacağı için "kulak asma kararlı
ol" dedik, o biraz hırsa kapılmış, ne de olsa imparatorluk eğitimi
almış. Çocuklara şeker ve çikolata almakla çocuksu olunamıyor. Aslında tüm
yetişkinine böyle çikolatalı yaklaşılsa belki daha çocuksu olurlar, ne
dersini/,?
Sosyalizasyon ve Mülkiyet Duygusu
Bu günlerde yakın çevremde bir çocuk var
"Yıldız", incecik sesi ile söyleyebildiği en iyi tilcik
"vermem". Benden uzakta büyüyen oğlumun da ağzından
"vermiyor" (mi'nin üstüne bastırarak-iki yaş () ay) sözcüğü
düşmüyor. Sekiz ay dönemindeki utangaçlık nasıl sağlıklı bir tepki ise,
çocukta başlayan olumsuz ekler de kişisel sosyal gelişimin sağlıklı
tepkileridir. Şimdi C'nin anılarını unutmadan, annesinin C adına yazdığı
mektubun sonuna eklediği nota bir bakalım:
"...C ile daha sonraki saatlerde bir deneme
yaptım. Elindeki oyuncağı alıp. "benim, vermem..." diye çocuk gibi
davrandım. Önce bağırdı yine vermeyince bana vurmaya kalktı. Elini tutup
"Canım kardeşim verir misin; yanağımdan öpersen veririm" dedim.
Dediğimi yaptı. Aynı olayı birkaç kez tekrarladım. Isırmaya sıkmaya çalıştı,
dördüncüsünde "kardeşim verir misin" deyip beni öptü. Babası ile de
oyun oynarken aynı şeyi birkaç kez tekrarladık. Şimdi önce bağırıp, ısırmaya
çalışıyorsa da uyarılınca daha sonraki seferlerde önce isteyip, öpmeye
alıştı. Lütfen siz yanındaki çocuğa vurmaya ısırmaya kalkarsa
"lütfen" deyip, öptüğünde almak istediğini almasını sağlayabilir
misiniz? Belki işe yarar.
Sevgiler.
Evet, Z hanım ne yapmış, önce eline oyuncağını
almış çocuğun, isteyince de "öpersen" veririm demiş ve bu davranışa
şartlamaya çalışmış. Peki arkadaşı, C onun oyuncağını istediğine. C'nin
öpücüğünü kabul edecek mi? Büyüdüğünde bir genç kızdan oyuncağını isterse
belki genç kız verme işine öpücük ile başlayabilir, ama çocuklar arasındaki
dünyada, bizim ülkemizde bu iş böyle olmaz. Şimdi düşünüyorum da; bizim en
uysal çocuklarımızdan M"nin elindeki oto robotu bir çocuk onu öperek almaya
kalksa M tepki veriyor ve oyuncağını vermiyor. Peki vermesini nasıl
sağlayacaksınız? Gruba girerek. Grup arkadaşlığı içinde birbirlerine
oyuncaklarını bir geceliğine hatta, haftalığına bile veriyorlar ama üç
yaşında iken değil. Üç yaşındaki çocuklar kendi kişiliklerine ait şeylerin
sınırlarını kesin ve net bir biçimde çiziyorlar. Bu sağlıklı bir tepkidir,
kendi mallarına ilişkin tavırlarının ilk denemeleri de böylece ortaya
çıkıyor. Çocuklar geçirdikleri evrelerinde bizim tavırlarımızı o konudaki
düşüncelerimizi alarak bizlere bağlı olarak kendi kişiliklerini
oluşturuyorlar. Örneğin yukarıdaki olayda anne yetişkinlerin diliyle
"bağlama yaparak" karşısındakinin gönlünü alarak, istemeyi
öğütlüyor. Bu yolla onu şartlamaya çalışıyor. Annenin bu tavrı sürdüğünde ve
C büyüdüğünde isteme biçimi annesinin önerilerine benzer olabilecektir.
Ailenin sosyo-kültürel kökeninin önemi burada yatmaktadır. Çocuk,
davranışlarına önemli oranda çevre attidüt-lerini katmaktadır. îki ile üç yaş
arasındaki olumsuz çağ olarak adlandırılan bu döneme bayılıyorum. Bızdıklar,
büyüklerin değerlerini lazerli tarayıcı ile gözden geçiriyor, değerleri
dingildek olanların kafası karışıyor ve çocuklarına "yaramaz" deyip
geçiyorlar. Doğal olarak sadece "olumsuz" çağ sınavlarından geçip
eğitimi sürdürürüz, çocuklar kendi mallarına ilişkin tavırlarını belirlerken,
çevresi çocuğa "ver kızım" (ya da oğlum) dese ve sürekli malını
verdirtmeye çalışsa, o evre içinde istediğini gerçekleştirebilir mi?
Gerçekleştiremez. Çocuğun kendi tavrı, kendi kişiliği o evre içinde ona
oyuncağını verdirtmeyecektir. ABD'li araştırmacılara göre de, bizim
gözlemlerimize göre de Yıldız yaşında (on sekiz aylık) bir çocuğalizin
davranışınız ne olursa olsun onun tavrının o evre içinde deği-limeyeceğini
göstermiştir. O, kişilik çalışmalarını ve sizlerin tavrı öğrenmektedir. O
sırada ve daha sonraki günlerde genel davraışlarınızın bileşkesini alıp
kararını verecektir.
Küheylan Kalkıp Gidince (İzinsiz Alma Üstüne)
Bu arada okul öncesi kurumlarda yaşanan başka bir sıkıntıdan;
sahip olup geri vermeme ya da izinsiz ve gizli alma olayından da 8Öz
etmeliyiz. Okul öncesi özel kurum işleten arkadaşlarım, ya da orada çalışan
arkadaşlarımın tümünün gözlemidir inşa oyuncaklarının çok küçük
aksesuarlarının kısa zamanda bir daha görünmeme-cesine yok oluşu.
Akşam servis saati geldiğinde ailesi tarafından
alınan çocukla--ın ceplerini arama alışkanlığını hiç edinmedim ancak bazıları
herhalde ilk olaylarında gözlerini gözlerime dikip korkuyla bakınca.
- Aaa, elinde çukulata mı var? Ben de isterim-
deyip ortaya çıkınca açıyor ve oyuncak adamın
şapkası, kılıcı ya da bir başka oyuncağın aksesuarı ile karşılaşıyorum. Alıcı
çocuklar arasında belli evreler dışında hiçbir tanımlama yapamıyoruz. Aşırı
aktif, içine dönük, aile arası anlaşmazlıklara sahip bir çocuk ya da başka
bir profil, bir sınıflandırma yok. Herkes zamanı gelince bir şeyleri alıp eve
götürüyor. Burada iki tavırdan söz edebiliriz. Okul öncesi eğitim kurumunun
tavrı ve ailenin tavrı. Bir başka deyişle, yine çevrenin tavrı.
Şimdi karşımızdaki sorun, yetişkin tanımıyla çalma,
daha da kötüsü hırsızlık. Ailelerden kimileri evlerine taşınan oyuncakları
"oh ne güzel kızım bravo" tavrı ile karşılar ve..
- (Baba karısına) Öyle deme Hamide, götürmesi lâzım
onları geri.
- Boşver. avuç dolusu para veriyoruz onlara, bu da
ona dahil olsun ne olacak?
Üç-dört yaş arasında yaşanan ve ileriki yaşlara da
sarkabilen bir başka evre de "ben yapacağım" hevesidir. Bu evrede
de çocuğun davranışları yetişkinlere genellikle anlamsız gelir. "Işığı
ben yakacağım", "kapıyı ben açacağım", "dur dur paketi
ben taşıyacağım" gibi katılım istekleri çoğu kez "amaan be evladım
bırak işimizi yapalım" diyerek yanıtlanır. Oysa çocuk kendini kanıtlamak
istiyordur. Artık kişiliği oturmak eğilimindedir; sosyalisyonun önemli bir
evresini geçirmelidir. "Ben artık paket taşıyabiliyorum", "ben
artık tabak taşıyabiliyorum" "ben ışığı yakalıyabiliyorum"
gibi istekler benlik kavramını oluşturucu, kendini belirleme doğrultusunda
isteklerdir. Gelin görün ki anaokullarını gezmeye gelmiş veliler, bırakın
velileri, ruhsat vermek için gelen sosyal hizmet uzmanları dahi
"elektrik düğmeleri yukarı kaldırılmalı", "resimler yukarı
asılmazsa çocuklara zarar verir", "oyuncaklarınız kilitlenmemişse
kırılır", "müzik seti yukarılara kaldırılmazsa haliniz nice
olur" gibi pek kıymetli tavsiyelerde bulurlar. Aslında haklıdırlar;
kendileri çocukluklarında "dokunma, yapma, etme" anlayışından
sıkıca geçmişlerdir, kendilerinin ne yapabileceği, benlik kavramlarının
temelleri, aileleri ve çevreleri tarafından beslenmemiştir. Oysa "çocuğa
sevgi verilmeli." "sıcak bir sevgi ortamı", "anne
çalışmazsa çocuk daha çok sevgi alır" diyenler yaparlar hatayı. Sevgi
nedir? Çocukla ilgilenmek, onun kişilik gelişiminde yardımcı olmak, onun
kişiliğine saygı duymak değil midir. Onunla iletişim kurmak sevgi değil
midir? Çalışmayan anne çocuğu ile ilgilenmez, onu sürekli bastırırsa,
annesinin yanında çocuk sevgiyi "teneffüs" yolu ile mi alacaktır.
Çalışan anne eve geldiğinde çocuğu ile kurduğu sağlıklı iletişim sayesinde
daha sağlıklı çocuk yetiştirebilir. Oysa hala basında, televizyonda,
çocukları sevmekle ilgili "Anne çalışmazsa çocuk sevgi alabilir"
diyebilmektedirler. Belki burda anımsatılması gereken şey şudur; anne rahminden
çıktıktan sonra göbek bağı kesilir ve ayrı bir kişilik ortaya çıkar, sevgi
artık hormonlarla ya da teneffüs yolu ile çocuğa geçmez; sevgi dayanışmadır,
sevgi anlayıştır, sevgi çocuğun gelişimine destek vermektir. Bir arada
yaşamanın kurallarını, katılımı öğretmektir ve en önemlisi çocuğun varlığına
saygı göstermektir. "Sus sen yapamazsın", "üstüne
dökersin" "orayı kırarsın", "televizyonu açamazsın",
"yapamazsın, edemezsin" diyerek yapılan eğitimde karşınızdaki çocuk
"sevgi"yi yanlış anlayabilir. Ve ileride isyan bayraklarını
açabilir. En kötüsü, aynı sevgiyi çocuğuna uygulamaya kalkabilir. Bez bebek
sevilir gibi insan sevilebilir mi? Sevgi bir laf olarak kalmamalıdır.
"Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz" denmemiş mi. deyip
geçiverirler. Öyle ya ufacık bir oyuncağın sözünü etmeye değer mi? Ailelerden
bazıları da büyük bir telaşa kapılarak telefon eder, telefondaki ses Amerikan
dizile-ı indeki cinayet ihbarları gibidir:
- Dün akşam yine cebinden okuldan getirdiği
oyuncakları çıkarttım, ne yapacağım şimdi?
- Okulun oyuncağı olduğunu bundan sonra izin alarak
alması gerektiğini söyleyin.
- Ama babası okuldan eve hiçbir şey getirmesini
istemiyor.
- Babasına selâm söyleyin. Y?ye de izin alarak
oyuncak alması gerektiğini söyleyin. Yarın oyuncakları bana getiriyor.
Selam söylediğimiz baba zaten hiç yoktur ortada.
Dizi kültürüm luyli fazla herhalde, hani dizilerde oynadığı rolden yüksek
ücret istediği için uzaklaştırılan oyuncular için kullanılan bir yol vardır,
sü-ii'kli ondan söz edilir, ona gidilir gelinir, telefon konuşması çoğu kez
sesi dahi duyulmadan yapılır ya, işte babalar o rolü oynarlar. Buradaki baba
da tam BABA işte. Hiçbir şey getirmesini istemiyor ve bize emri veriyor
"üstünde yapılan aramada çıkan teçhizat alıko-nula."
Baba evden okula hiçbir şey getirmesini istemezken,
hiçbir tavır koymaz, koymaya kalkarsa döver maazallah, zahmet edip bu kadar
tepki verdiği bir olay hakkında karşılıklı görüşme yapmaz. Anne de olay bir
iki kez sürdükten sonra babaya hiç haber vermez.
Çocuk genel ile özeli ayıramamaktadır. Piaget'e
göre işlem öncesi dönemdedir. Bu evrede çocuklarda mantiki düşünmeler
görülmez. Çocuklar nesnelerin görüntüsünün etkisi altında kalırlar. Bir
nesnenin şeklinin ve uzayda değişik şekillerde yerleştirilmesinin onun için
bir önemi yoktur. Bu nesne okulundur, dolayısıyla alınmaması gereklidir gibi
bir çıkarımı yine Piaget'e göre 7-11 yaşlarını içeren somut işlemsel dönemde
yapabilir; çünkü artık mantıki çıkarımlar evresidir. İşte Kohlberg'in de
ahlâk gelişiminde 6 evreye ayırdığı bilişsel moral development Piaget'in
evreleri ile paralel gider ve ahlâki çıkarımlar biliş düzeyinde olur. Yani
bizim 3-6 yaş çocuklarına hırsızlığı yakıştırmamız yalancılığın daniskası
olur.
Kaldı ki 3-6 yaş grubunun (dört yaşındakiler ve
altı yaşa kadar olan grubun) içinde çeşitli kuvvette dostlukların ve
arkadaşlıkların yeri vardır, içlerinden birinin bir şeyi yürüdüğünde diğeri
çıngarı çıkarır. Okulun bir şeyini almak ise bilinçli hale bu yaşta gelemez,
lisede gelirse, ki çok lisemizde böyledir, sıralar zedelenir (biraz da
ergenliğin yakıcı ateşiyle), müzik odasından bir şeyler, laboratuvar-dan bir
şeyler kalk gidelim oluverir ama, bu tipte olaylara da hırsızlık gözüyle
bakılmamaldıır. Kişilikte oturma başlamıştır. Çünkü çocuksu yan, bebek
masumluğu ile okulunun kendisinin, ona mal olmuş gün boyu yaşadığı okulunun
müzik odasından bir kastanyet ya da tek bir marakas aldırtabilir. Özel
okullar dahi böylesi kaybolmalar için bir fon ayırmalılar. Ailelerden,
eğitilme olmamışsa, profesyonel suçlu ailelerin çocukları değilse ergenlikte
çoğunlukla suç yoktur. Yalnız şunu bir kez daha söylemeliyim "dünyada
altesi en çok konan enayi" unvanına erişirken üç yaşında bir çocuğa dahi
cüzdanımı kaptırdığımı itiraf etmeliyim. Üç yaşımdaki U'nun babası F. çocuğuna
iki buçuk yaşına esrar plakası basmayı ve cepçiliğin ilk çalışmalarını
yaptırıyordu ve Denver Gelişim Tarama Envante-ri'ne göre de ince devinseli
gelişmiş U; baş, işaret ve orta parmağı ile yan cebimden altemi götürdü ve
tüm ailenin öpücüklerine maz-har oldu. Şimdi. U için bile suç kavramından söz
edilemez, belki yirmi beş yaşına (ergenliğin bitimi), belki de ölene dek onun
için "hırsız denilemez. Bu iş artık onun çocukluğu, aile ortamı, yaşama
biçimi olmuş. İşte şimdi ne yapmalı? derseniz, ben de "Allah"
derim. Daha çocuk mahkemelerine yeni başladık ve şu satırların yazıldığı
sırada ülkenin tek çocuk mahkemesinin binası dahi yoktu. Ergenlik çağında
kavga eden liseliler bile sevk zincirlerine vuruluyor.
Şu alma olayını bir türlü bitiremiyoruz. Bakın
şimdi size Bert-rand Russel'dan aynı konu üstüne bir alıntı:
"Başkalarının malına yeteri kadar saygı
duyabilmek için edinilmiş alışkanlıklar gereklidir." (Eğitim ve toplum
düzeni.) Eğer okul öncesi bir eğitim kurumunun bir oyuncağı gitmişse ortada
sadece yapılacak basit bir düzenleme vardır. Olayı alma biçiminden çıkartıp,
okuldan hazırlanacak bir kart ile çocuğun eve götürdüğü şeyler kaydedilmeli
ve dönüşte yazılmalıdır. Bu hem kütüphaneye uğramayan büyüklerin almadığı bir
eğitimdir, hem de okuldaki istenen her şeyin götürülmesine yarayan bir
tekniktir. Bu yolla çocuk için islediği şeyleri almak, düzenli sistemli bir
isteme biçimine dönüşür ve yaygınlaştığında ileriki yaşlarda kütüphane
alışkanlığı için de gereklidir. (Nerede kütüphaneler, beni gören de Türkiye
kütüphane doluptaşıyor sanır.) Bakın Russel ne diyor.
"Özgürlüğün öncülüğünü yapmış çoğu kişinin
yanıldığı bir başka yön, gençlerin hayatında düzenli yaşamanın önemini
anlamamış olmaktır".
Batıda küçük mahallelerde dahi kütüphane
alışkanlığının eğitimi verilmesi rastlantı değil.
Böylece alma verme ve suç konusunu kapatabiliriz
artık değil mi?
Şiddet ve Saldırganlık
Bakın şimdi size okul günlüğünden saldırganlığın
ilginç bir yorumunu veriyorum daha sonra bu davranışın modeli örnek alma yolu
ile nasıl arttığını ve yaygınlaştığını göreceğiz.
Biz "Büyükler"
Biz büyükler kendi koyduğumuz kurallarla oynuyoruz.
Bu oyun içinde kendi kurallarımızı belirleyen her türlü faktörü, kültürel etkileri,
sosyal farklılıkları, diyalekt farlılıklarını, kısacası bizi bütünle-yen.
bizle yaşayan ve bizim olan her şeyi, hatalarını görmemeye çalışarak kabul
ediyor, ancak bunu başka insanda kabul etmiyor, hatta edemiyoruz. Egemen olan
davranış biçimlerini kabul ediyor ve ettirmeye çalışıyoruz. Egemen olan
davranış biçimlerini bir başka insanda yerleştirme çalışmasını eğitimcilere
bırakıyor ve buna da eğitim diyoruz.
Biz büyükler kendi hareket yeteneğimizi, kendi
yeteneğimizi, kendi düşünme biçimimizi, dünyaya bakış açımızı çocuklarda
görmek istiyoruz. Ne çare, gerçek böyleyken eğitimcilerden de bu egemen
davranış biçimlerini ve çocuğu bizlere yakınlaştıracak bilgileri öğretecek
davranışları kazandırmayı istiyoruz. Zavallı eğitimciler çaresiz, topluma egemen
olan, kendi yaşamlarını kendi geçimlerini sağlayan yetişkinlerden yana
olsalar içleri elvermiyor, çocuklardan yana olsalar yetişkinler izin
vermiyor. Yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal.
Biz Büyükler ev alma yarışına gireriz, komşumuz ev aldı
diye. kooperatif bolluğu var diye reklamlara aldanır ev alırız, duvarlara
yapıştırılan ilânların etkisinde (çocuklara taş çıkartırcasına) kalırız.
Mobilya alır sahipleniriz, elbise alır sahipleniriz, otomobil alır
sahipleniriz, kimseye kontak anahtarını vermez, arabayı kapı önünde günlerce
yatırırız. Kendi arabamız diye yağmurlu bir havada sokakta kalan, kuyrukta
bekleyen dolmuş müşterilerine kapıyı açmayız, buyur etmeyiz, çocuklar gibi bu
davranışları bilmediğimizden mi. hayır. Bilir, ama yapmayız. Ve biz büyükler
artık sahiplenme duygularımızı öylesini abartır kendimizi öyle önemseriz ki
sahip olma sınırlarımızı geçen şeyleri bile elde etmeye kalkarız. Para
vermeden \ alınan şeyler çok kıymetlidir bizler için. Bedava sirke baldan
tatlı gelir bize. Bedavadan sahip olunan bir çocuk sonradan büyük masraf
açıkça daha da sahipleniriz. Daha hamilelikte ilk doktor parasını verirken
gönül huzurumuzu sağlayan şey. yeni bir hayata yapılan yardım değil, kendi
malımıza kendi varlığımıza yaptığımız yatırımdır. Feministler kendilerini
savunur, işçi sınıfı kendini savunur, sermaye sınıfı kendini savunur. Ama
çocukları bu şartlar altında kimse savunmaz. Kendi çocuğumuzu istersek dört
yaşına dek bezle dolaştırır, bütün kıçını yara bere içinde bırakır, pipisini
sidikten pişirir, istersek bol çukulata ile karaciğerinin canına okuruz.
İstersek sonradan görme araba meraklıları gibi çocuğa öyle ilgi gösteririz ki
gelişimine darbeler vururuz, bizler özgür insanlarız. Sonra bir bakarız ki
karşımızda bir çocuk, kılıcı alır "güç bende artık. He-Man" dediği
zaman da güçlü kollarımızla kucağımıza alıp "yeter artık"
diyebiliriz. Çünkü hayal güçleri her şeyleri ile onların bizlerden güçlü
yanlarını, duyarlıkları ile bizlere çektikleri isyan bayraklarını anlatır.
Ancak bu dil bize yabancı gelir, istediğimiz gibi değildir. Çünkü "çok
çalışıyoruz"dur. akşam geldiğimizde onunla ilgilenmeye vaktimiz yoktur,
ama ilgilenmeye vakti olanları da rahat bırakmayız. Otomobilimizi başkasına
kiraya ya da ödünç vermediğimiz gibi kendi "şöfor zenaatımızı"
konuştururuz. Aman filan bey, filan hanım bu antibiyotiği altı saatte bir,
şunu dört saatte bir verin, dışarı çıkarmayın, suyla oynatmayın diye başlar,
otomobilimiz ve öbür mallarımız gibi çocuğumuzu koruruz. Şoförlere şoförlük
öğretir, otomobilimize iyi bakılmasını sağlarız. Ama direksiyon bizdeyken
istediğimiz çukura girer, istediğimiz çamurlu yoldan geçer, istediğimiz gibi
amortisörleri zedeleriz, çünkü çocuk bizimdir, öldürme-dikçe kanun bizi rahat
bırakır, toplum rahat bırakır. Çocuk istismarı olasılığını aile üzerine hiç
almaz. Ama aradan yıllar geçip "He-Man" büyüdüğü zaman, kollan,
beyni güçlendiği zaman, kılıcını çekerse halimiz yamandır. Ne yaparız:
problemli bir genç oldu deriz, terörist oldu deriz, hayırsız evlat deri/, iyi
çocuktu, ama zararı kendine, çok içki içiyor deriz. Ailemizde hiç yoktu,
senin gibi esrarkeş nereden çıktı? deriz, allah allah. niçin bu çocuk okumadı
acaba, deriz. Bir türlü bilmek istemeyiz. Çünkü bizlerin en önemli yanı
başkasının hatasını görüp kendi hatamızı görmememizdir. Çocuklarımızı tepe
tepe kullanıp, istediğimiz darbeyi verip istediğimiz şeyleri yapmakla tatmin
oluruz. Ne yapsın bu çocuklar bizlere, siz söyleyin. Yine de hiçbir şey
yapmaz onlar, anlaşılmayı beklerler.
Biz ne yapalım? Onları anlamaya, onların kendi
dilinden onları kabul etmeye, olabildiğince onların evrelerine uygun
davranışlarını kabul etmeye çalışmalıyız. Belki eğitimciliğin en zor yanı,
karşısındaki kişiyi, bulunduğu yaş içinde, bulunduğu koşullar, topluma uyumu
ve psikolojik dengesi içinde olduğu gibi kabul etmektir ve eğitimin
başlayacağı temel iletişim ortamı da burasıdır.
He-Man'in ünlü ve izlenilir olduğu dönemdeki bu
yazı (Kırmızı Balık Günlüğü) duygusal olmakla birlikte bir gerçeği
vurguluyor. Çocuklar gördüklerini öğrendiklerini yapıyorlar. Çocuk çevresi
ile işbirliği mi yapacak, saldırgan tepkiler mi gösterecek. Saldırganlık bu
çocuklara sağlanan sosyal öğrenme ortamlarına ve gördüğü modellere bağlıdır.
Çocuklar büyüdükçe davranışların şekillenmesinde ailenin ve çevresindeki öbür
çocukların etkisi giderek artar. Bir önceki bölümde sözettiğimiz grup için
yaşantılarda çocukların birbirlerini desteklemesi benzer bir etkilemişimdir.
Başkaları ile olumlu ilişkiler kurabilmek için
çocuklar, saldırganlık eğilimlerini engelleyip, onlara uygun zamanlarda ve
toplumun onaylayacağı bir biçimde kendilerini ifade etmeyi yaşayarak öğrenmek
durumundadırlar. İzlenen dizi filmler ve yakın çevre davranışları,
çocuklardaki saldırganlığın artmasına ya da azalmasına neden olmaktadır.
Bizim günlükte duygusal yanlarından söz ettiğimiz
davranış biçimi gerçekten engellenen güdülerin, baskı altında tutmaların
sonucunda ortaya çıkmış ve şiddeti içeren filmlerle desteklenmiştir.
Dolayısıyla da ufaklık "güç bende artık" özlemini dile getirmiştir.
Koruyucu Ailede Saldırgan Davranışlar
Önümüzden geçen örneklere ve yaklaşık üç yüz çocuğa
dayalı minik örneklem grubunda: sosyo-ekonomik düzeyi yüksek İstanbul
çocukları arasında yaptığım gözlem (Anaokulunda yaşamak), aşın hareketliliğe
en çok sahip çocuklar parçalanmış aileler tarafından koruyucu tavırla
yetiştirilmiş olanlardı. Bu gurup çareleri olmadığı için bir okul öncesi
kuruma başlamış ya da bir başka kurumda tutunamadığı için gelen gezici
gruptur ve doğal olarak saldırgan davranışlar en çok bu grupta gözlenir.
Ayrıca boşanmanın çevresel bedenli bir aktivite başlattığını da
söyleyebiliriz.
Saldırgan ve aşırı hareketli gözüken söz konusu
grubun bir diğer özelliği de "yaramazlık, kişilik ve mülkiyet duygusu
üstüne"' söz ettiğimiz mekanik ilginin fazla olmasıdır, bir anlamda bu
çocuklarımızın pratik yeteneklerinde farklı bir olumluluk gözlenmiştir. Bunu
aşırı hareketli ve aile koruyuculuğu aşırı olan çocuklarda suçluluk eğilimi
fazladır diye bir kesinlik kazandırarak söylemiyorum ama, böyle de bir
bağlantı olduğunu söylemek de yarar olduğu kanısındayım. Şimdi size yaramaz
olarak tanımlanan çocukların bir kısmından söz edeyim. ERKEK M.
Erkek M, Erkek Fatma olarak adlandırılan bir kız
çocuğu türü. Erkek Fatmalık Yılmaz Güney. Fatma Girik eski filmlerinden kalma
bir erkeklik midir, yoksa bir öncesi var mıdır bilmiyorum. Her neyse, biz
M'nin özelliklerini çizelim.
M"yi ilk tanıdığımızda biz onun üçüncü okul
öncesi kurumu idik (Belki siz bize hareketli çocuk okul öncesi kuruma alınır
mı? diyeceksiniz, ancak biz size yine soracağız: Nereye alınır? Bu çocuk
enfeksiyonlu değil ki). Babası bir diş hekimi ve genellikle birçok genç hekim
gibi aşırı koruyucu eğitim anlayışına sahip, M. Ak-sırdığında bile en
kuvvetli antibiyotikler torbasında, sabahlan tıpış tıpış gelirdi. M'nın
babası öyle titizdi ki çocuğu bir kavanoza koyup saklamamasına şaşırıyordum.
Ancak kavanozda (evde de) rahat durmuyordu bir türlü. Annesinin makyaj
malzemelerini karıştırıyor- üç yaş sekiz ay -elbiselerini giyip ayna
karşısında kendini izliyordu. Anlayacağınız tam yaşının çocuğu. Ancak tüm
bunları yapması evde tepkilere yol açıyor ve her şeyi yapması yasaklanmış
vaziyette. Bu arada tuvalet eğitimi "çocuğu zorlamama amacıyla
verilmediği" için henüz tamamlanmamış. Ayrıca M ileriki yaşlarda yapılan
Wisc zeka ölçümünden yüksek puan elde etmiş bir çocuk olarak tepkilerini çişi
yoluyla da yapabiliyor. Örneğin "telefon edin, babam bu akşam beni
alsın, servise binmeyeceğim?" demiş i-se bu böyle olmalıdır. Yoksa M
serviste muslukları açar ve sanki kendisi hiç yapmamış gibi davranır. M'nin
babası M'nin yemesinden de şikayetçidir. İleride şişman bir kız olmaması için
az yemesi gerektiğine inanır (Bu yüzden kahvaltıda zeytin ezmesinin
kaldırılmasında hep ısrar etmiştir). Yapılan nörolojik muayenesinde de M bir
hiperkinetik çıkmıştır. Hiperkineziyi çevre koşullan dolayısı ile bir kez
daha pekiştirdiği de benim iddiam. Evde çocuğun yemesi kısıtlanıyor,
hareketleri kısıtlanıyor ve bu arada "tokat" kullanılıyor. Kullandığı
tokatı da çevresine yaymaktan çekinmiyor, gün geçmiyor ki bir çocuk M
tarafından dövülmesin, kafasına sandalye yemesin, ya da merdivenlerden
itilmesin. Tüm bu olaylardan sonra M'de en küçük bir utanma sıkılma, pişman
olma belirtisi yok (dört yaş altı ay). M ve size sözünü edeceğim bazı
çocukların saldırganlığının azalması ve bunların zıddı olan bir grup olan içe
dönük çocukların açılması için yüzme çalışmalarına başladım. Ancak T Bey.
M'nin haftada üç gün olan bu çalışmalara katılmasına izin vermedi (çoğunlukla
katılım vardı). Gerekçesi hastalıktı. Bu kez tüm sınıfı yüzmeye giderken M
okulda kalıyor (kendisi gelmeyi çok istiyordu), yüzmeden gelenler sinirsiz
biftek gibi yumuşamış, rehavet halinde iken tombikleri bir güzel pataklıyor.
Kızın eline biftek teslim eder olduk. M haklıydı, haksızlığa karşı geliyordu.
Biz M'ye yalnızca anlayışla davrandık M'yi yermedik. Dahası kafasına sandalye
yiyen kızımızın ailesene de durumu anlattık. Gerçi bu kez de hekim bir anne
ile karşı karşıyaydık. SH. hanım önce M'yi okuldan çıkarmamızı istedi. Ancak
biz M'yi açımlamaya çalıştık, olayı arkadaşlıklar arası anlayışa bırakarak
arkadan çekilmesini istedik. Velilerin tümü, veli toplantılarında ismi
verilmeden konuşulan M için destek verdiler. M gruba katılma isteği duyunca
çocuklarla anlaşmak zorunda kaldı. Bu arada şu gözlemlerimi eklemeliyim.
Erdal Atabek'in de daha önce verdiği tavsiyeleri ve beni böylece T beye
dinletmiş olduk. Doğrusu, benim sakalım olmamasından sanırım (Erdal Beyin
sakalı da var üstelik) benim söylediğim şeye "hı" deyip kulak
arkasına atanlar, Erdal Bey konuştuğunda büyülenmiş-çesine tartışmaksızın
kabul ediyorlardı. Bu tavrı ilk zamanlar tamamen duyumsuyor ve kendi kendime
"tabiî", diyordum ben de, "Erdal Beyin düşüncelerine
katılmaları doğal. O da benim gibi düşünüyor" diyordum. Beranger'in
Montaigne'ye dediği gibi iyi yazar için "amma da fikir çalmış
benden" demek doğal. Ve böyle bir düşünce olmazsa zaten tutulan bir
yazar da olamaz. Erdal Beyin başarısı bir hekim olarak toplumun nabzını
yoklamak ve Eski Yunanda filozof bir hekim gibi bir iç hastalıkları uzmanı
olmasının yanısıra sosyal bilimlerin notaları ile de oynamak. Onunla ilk
tanıştığımda bir dergiye yazı istemek için gitmiştim. Bu sözcüklere yakın
cümleleri söyledim. Onu hekimliğinin yanısıra bir eğitimci olarak kabul
ettiğimi söyledim, eğitimde, eğitim bilimler bölümlerinden daha çok
çalışarak, tüm söyleşilerinde, yazılarında okul öncesi ve yaşam boyu eğitime
tanıtıcı hizmet veren bu ağabeyi ben dinliyordum, ama tartışarak
dinlemişimdir (genel geçer bir gerçek dinler gibi tapınır-casına kabulü
reddediyorum). Toplumumuzun itaat düzeyinin yüksekliğini lafı uzatmadan
söyleyebiliriz, itaat düzeyinin yüksekliği de genellikle egocentrik, ben
merkezci ya da ben odakçı diyebileceğim bilişsel bakış açısında oluyor. Egocentrik
yapıyı Yetişkinler İmparatorluğu'nun bir alameti farikası gibi eğitimi yanlış
uygulayanlarda görüyorum ve itaat, kesin itaat, egocentrik dönemde yaşanıyor.
Nereden nereye geldik değilmi? Ve Erdal bey artık,
"dinletemediğin, bir şey varsa bana söyletmek zorunda kalıyorsun"
diyordu. O egocentriclerle adeta oyun oynama düzeyindedir. Bir yere
gittiğinde, örneğin kapıcı varsa şöyle sakalını kaldırır, bas bir tonla çok
kibarca ancak otoriter bir tavırla seslenir. Bir bakarsınız, kapıcı büyülenmiş,
garson hazırolda, "aa bakan gelmiş" bile diyebilir kimileri. Evet,
Ferhan Şensoy tiyatrosunda bir oyunun başında biletçileri dahi Nazi kılığına
sokup, içerde seyirciden biletlerini, hatta kimliklerini bile isteseler
herkesin verdiği gerçek bir olaydır. Nazi subayı sizden tiyatroda kimlik
soruyor ve siz de veriyorsunuz, herkes sırada, kimliklerini gösteriyor!
İşte tüm belli düzeyde yöneticilik yapanlar bu
egocentrikleri kullanıyor.
Yine konuya dönelim.
Çok sert T Beyi, M'nin davranışı üstüne bir türlü
tamamen ikna edici olduğumuzu söylemeyiz. Onu okul öncesi eğitim kurumlarının
tamamen bir bakım yeri, iş saatlerinde çocuk bırakılan bir garaj olduğu
fikrinden bir türlü "caydıramadık". Erdal Bey'in muayenehanesine
gönderemedik ve ikna olmadı. Eğitimi bizlerden iyi bildiğine de inancı tamdı.
Yine de sıcak bir. öğretmen, okul -veli ilişkisi de içinde olduğumuz T Beyi
değil ama M'yi ikna ettik. Hele boyu uzamağa başlayınca M'nin üstüne tahmin
ettiğimiz ağırlık geldi ve hiperkinezi de düştü mü? M bir hanım oldu.
Fatmalıktan kurtu-luverdi. Biz onu bastırsaydık. kalbini kırsaydık. onu
inhibe etseydik, geç açılan bu tohuma yazık etmez miydik? (Tuvalet eğitimi
gibi aklı da geç geldi böylece M'nin). Buradan kuklacı R.B'ye söyleyebilirim
şimdi; M senin oyunlarını artık ölse izlemez R'cığım. Artık Othellolara,
Shakespeare'Iere takılıyor. M ve arkadaşları kuklalarını cadı bayramlarındaki
maskelere benzetmiyorsa bize dua et. Oyunlarına başlamadan önce orda. arkada
senin olduğunu göster, meraklarını doyur. M ve arkadaşları gibi meraklı
tazeleri, sana uyup okuldan atmamak iyi fıkirmiş değil mi?
Bu yalnızca R Beyin suçu değil tabiî. Ancak şunu
söylemeliyim, eğitimin hiçbir aşamasında okuldan atmak fikrini sevmiyorum.
Eğitimde başarısızlığın en kesin ispatı okuldan atmaktır, uzaklaştırmaktır.
Şu ortaçağ imparatorluğu, yetişkinler eliyle hâlâ çocuklar üstünde
yaşatılıyor gibi.
Tabanca, Kılıç ve Şiddet
Yine agresiv davranışlara bir başka örnek üstünde
devam etmeden önce, yaygın saldırganlık davranışları, şiddet ve intiharın kitle
iletişim araçlarından başlayarak toplumda sıklaştığından söz etmeliyim. 1991
yılının son ayı artan özel TV kanal istasyonları aracılığı ile birbirlerine
reklâm saatlerini kaptırmama derdinden, tüm kanallara macera dizileri
yerleşmiş ve doğal olarak her kanalda izleyici bir hafta boyunca macera
filmlerini izleme durumunda kalmıştı. On sekiz yaş ve altı gasp suçları
gazeteleri doldurmaya başladı. Öbür kanal reklâmlarını arttırma derdi ile
daha "hain ve gaddar" diziler koyup bir hafta boyunca Rus ruletinin
(belki raslantısal) bol bol oynandığı filmleri izletince, hergün bir Rus
ruleti vakası çıkmaya başladı. Televizyonun insan davranışlarına etkisi
öğrenme yolu ile direkt bir geçiş yapmasa da, saldırganlığın izlenme yolu ile
arttığı bilimsel bir gerçekliktir.
Bir de okul öncesi eğitim kurumlarında Ninja
Kaplumbağaları filmlerini izleyenleri görün. Tombul kollu, dikkatli yüzü
fıstıklar, çizgi film biter bitmez birbirlerinin kafasını, gözünü yarmaya
başlıyorlar. Bunlardan en dikkat çekeni dört yaşındaki N idi. N elindeki
tabağı çizgi filmin kahramanı gibi "heeyt" deyip pencereden atmaya
kalkmış, sonuçta cam kırılmış. Evde ki bu yemek zamanı annesinin "eyvah
çocuğum biraz yarım akıllı"' diye babasının kafasını şişirmesi ile
sürmüş. İlk sıkıntıyı atlattıktan sonra annesi telefonda şöyle diyordu:
"Sizce N zeki değil mi? Zeki olduğu için
bunları yapıyor değil mi?" O günkü telefon konuşmasında, bunun zekâdan
çok öğrenilmiş bir davranış ve verilen bir tepki olabileceğinden söz ettim,
şiddete yer veren filmleri azaltmaları gereğini belirttim.
"Ama ben Ninja kaseti almazsam babasına da
bana da kusuyor sonra" dedi. Annesini çeşitli kezler çağırmamıza rağmen
yüzyüze konuşmaya pek gelmedi. Ancak Ninjaları kesince N?nin saldırgan
davranışları önemli oranda azaldı.
Saldırgan davranışların büyük bir kısmının da
babaların "erkekliğe" önem vermeleri ve bu davranışları erkeklik
belirtisi olarak sayması ile pekiştirmeleri de agresivitenin oluşmasında bir
etkendir diyebiliriz. Saldırganlık konusunda televizyonun ve yazılı basının
kısmen etkisi yanı sıra ailenin tavrı saldırganlığın ve şiddetin kişilik
özelliği haline gelmesine neden olabiliyor. Birçok kez söyleyeceğim gibi
sağlıklı bir kişilik yapısı yüksek bir zekâdan çok önemlidir. Bu önem. hem
eğitim hem de sağlıklı ilişkiler ve bireysel mutluluk açısından gereklidir.
Ailenin çocuğun kişilik yapısı konusunda ona verdikleri örnekler ve teşvikler
de kişilikte belirleyici roller oynayabilir. Montaigne denemelerinde.
"Eğitiminin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi
gerekir" diyor. Çocuğa sunulan ortamlar, yaşantımız, davranışlarımız ve
çevremiz bir eğitim ortamıdır. Sonuçta çocuk bir şekilde eğitilecektir, ama
bu Mon-taigne'nin dediği gibi "daha iyiden yana mı" olacaktır?
Bakın Mon-taigne. "iyiden yana olmayan eğitime nasıl bakıyor."
"Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşta
belirmeye başlar ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir.
Çocuk bir tavuğun boynunu sıkar, kediyi köpeği oyuncak edip yara bere içinde
bırakır, anası da ona bakıp eğlenir..../ Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın
dönekliğin asıl tohumları, kökleridir, çocuklukta filizlenirler sonra
alışkanlığın kucağında alabildiğine büyüyüp gelişirler."
Tabanca ve kılıç kullanma sorunumuza gelince, ben
velilerimiz ve Erdal Atabek bir noktada birleştik, "Tabanca ve kılıcı
zarar verdirtmeden kullandırabiliyorsak başarıya ulaşmış sayılırız, dedik.
Çünkü sonuçta çocuk bir kavanozda değildir. Onun tepkileri vardır, içinde
bulunduğu bir evre vardır. Doğal olarak tabancayı kullanacaktır. Çünkü o
tabanca ve kılıcı aynı zamanda taklit etmektedir. Koyacağımız engel, her
türlü televizyon dizisine, hatta her görsel esere sansür olmayacağına göre
saldırgan davranışları görecek ve uygulayacaklardır. (He-Man bölümünde sözünü
ettiğimiz gibi.)
Saldırganlık önemli oranda yetişkinlere verilen bir
tepkidir. Uygulamada biz kılıçları yok ettik, legolar kılıç yapılmaya
başlandı, tabancayı da yasak ettik, legoların tümü tabanca ve kılıç oldu. Bir
süre sonra tabanca ve kılıçtan büyük çoğunluk bıktı, çekindi, demode oldu.
Yalnızca bazı çocuklar kaldı kılıçlı ve silâhlı. Onlar da bence haklıydılar,
koruyucu aileleri vardı. Neye kızacağı belli olmayan, belki kışın dondurma
alınmasını okeyleyip yazın dondurma üstüne eğitim edebiyatı yapan, sevgiden
söz edip, çocuklarını ana okulunda üstüste unutup duran ailelerin çocuklarına
kılıcı bıraktıramadik. Montaigne'den yaptığımız alıntıda sözü edilen aileler
böyle aileler olsa gerek. Sonuçta aile çocuğa saldırganlığı bir tepki olarak
verdirtip, bir de yanlışının üstüne gidip, "benim çocuğum zekidir, zeki
olduğu için böyle davranıyor" dendi mi, eğitim de iyiye gitmez herhalde.
Böylece toplum hiçbir zaman saldırgansız ve zorbasız kalmamış olur.
Yetişkinler İmparatorluğu'nun ölmez savaşçıları da, hele ki ülkemizde yüzde
beşlik okul öncesi eğitim oranı (Fransa'da yüzde doksanaltı) ve genç nüfusu
ile her zaman daha da çoğalabilir.
Sağlıksız Ailede Aşın Hareket
Aşırı hareketlilik derken neyi çıkarıyoruz? Yaramaz
denilen çocuğu mu? Nedir yaramaz? İstenilmeyen anda istenilmeyen şeyleri
yapan çocuk desek yaklaşırız yaramaz çocuğa. Yaramaz dediğimiz çocuğun zamanı
dardır, çeviktir, kısa zamanda çok fazla istenilmeyen şey yapabilir. İyi de,
anadan doğma mıdır, sonradan olma mıdır, nedir bu "yaramaz çocuk"?
Doğrusu, şöyle klasik bir nazar ey-lersek, yine doğum öncesi, sırası ve
sonrası nedenlerle nörolojik ak-tiviteyi artıracak beyinde kasılmalar ve
gevşemelerden oluşan etkenler vardır. Burda bizim üstünde durduğumuz konu ise
genellikle nörolojik bir sorunu olmayan dikkat süresi az ya da dikkat süresi
arttırılamayan çocuk. Burada çocuğun doğası kadar onu eğiten ebeveynin eğitim
yapısı ve yaşam görüşünün önemi büyüktür. İdeolojinin diyemiyorum, çünkü daha
Marksizmi savunup da Marksist eğitim anlayışından yola çıkıp sentezler
getirmiş ve uygulamış amatör bir eğitimci göremedim (benim kuşağımda).
Yaramaz olarak adlandırılan çocuğun ailesinde mutlaka bir otoriter gördüm.
Bir başka deyişle bir otoriter, bir de otoriterin dediklerini bozan bir
"motoriter" (bilimsel bir laf değil, otoriterin dediğini bozan ayrı
eğitim tezleri savunmayan, yalnızca karşı gelen bir model). Söz konusu
otoriterimiz kadın ya da erkek birçok koruyucu aile gibi, nerede neye komuta
edeceğini kendisi de çıkarımlayamaz zaten. O kolayını bulmuştur, olaylar
karşısında düşünüp taşınmadan "zortla-mak", karşısında eşi ise
(kadın ya da erkek) tezlerine karşı gelip bir başka şeyi yapmaya çalışır.
Alternatif getirmeden her şeye karşı gelen şikayetçi bir yapıdır bu. Çocuk
oyun oynamaya başlamışsa eşlerden biri rahatsız olur, oyunu kesilir, çocuk
davranışları ile sürekli küçümsenir. Çocuk hem bebektir, hiçbir şeyi yapamaz,
bakkala dahi gidemez, gereksinmeleri dışarıdan karşılanmalıdır, hem de
yetişkinden daha yetişkin olmalıdır (kendi işini kendi yapmalı, yetişkinlerin
istedikleri işleri kendi başarmalıdır, örneğin okulu). Ama ödevlerini arada
sırada da olsa babası yapar çünkü onun çocuğu kötü resim yapamaz. Sürekli
yinelediğim aile tipini Cumhuriyet Bilim Teknik'teki yazısıyla Doğan
Cüceloğlu şöyle tanımlıyor:
"Sağlıksız ailenin en belirgin özelliği bütün
soruşturma ve eleştirmelerin üstünde bir otoritenin ailedeki herkesin
yaşamını etkilemesidir. Normal koşullarda bu otorite babadır... Otoriteye
itaat, hiç itiraz edilmeden onun dediğini yapma bir meziyet olarak
gösterilir. Kim otoriteyi memnun ederse o en değerli kişidir."
Kişinin kendi duygu ve düşünceleri otoriterinin
tasvibini aldığı sürece değerlidir. Otoritenin beğenmediği algılama, duygu ve
düşünceler değersizdir. Bu tür aile ortamında çocuk kendi düşünce ve
duygularına güvenmemeyi öğrenir: en büyük meziyetin otorite olan kişiyi
memnun etme onun beklentileri yönünde algılama, düşünce ve duygularını
değiştirme olduğunu anlar. Kendi içi boş. dış merkezli biri olma yoluna
girmiştir."
Evet, Cüceloğlu öğretmenimizin dış merkezli dediği
insanın üretimi, bizim ülkemizde her sınıf ve kültür içinde hatta Milli
Eğitim sistemi içinde bol bol yapılmaktadır. Cüceloğlu'nun dış merkezli biri
dediği kişi de bir süre sonra biti kanlanınca otoriter olur, kendisini
düşündüğü her şeyin başkaları tarafından düşünüldüğünü, gördüğü şeyin kesin
ve değişmez gerçek olduğunu, yani işlem öncesi dönemin tanımı ile mantıki
düşünmelerle pek uğraşmaz, bir nesnenin uzayda değişik şekillerde
yerleştirilmesinin önemi yoktur (İşlem öncesi dönem ve egocentrizm). Şimdi
Yetişkinler İmparator-luğu'nun gerçek üyelerinin de egocentric (ben merkezci)
olduğunu söyleyemez miyiz?
Konu ile ilgili vakalarımızın sayısı çok. İster
adına egocentric diyelim, ister dış merkezli insan yetiştirme biçimi diyelim,
ister Vi-gotsky gibi bireyselleşmemiş sosyal yaşantıyı kuran insan biçimini
yetiştirme diyelim, birçok nedenle ve ortamda yetişiyor çarpık
prototiplerimiz.
E.C Ve Okul Zamanı
Çok sevdiğim ve telefonla çok görüştüğüm ilginç
çocuklardan biridir E.C. Annesi otoriter babası ise (alıştınız artık) tam
tersi, "motoriter". E.C önce anneannesinin baskısındaydı. Tipik bir
büyük aile eğitimi almış çocuk gibi çok hareketli idi, kalem kâğıtla ilgili
işlerde zayıftı. (İnce devinsel gelişimi yaş düzeyinin altında idi). Ancak
bir lego ustası olduğu da gerçektir. En iyi silâh yapımcımız, en yaratıcı
otomobil üreticimiz, makineli tüfeklerin en önemli dizayneridir. Okula
alıştırmak için büyük bir çabamız olmadı: çok terliyor ve sürekli antibiyotik
kullanıyordu.
Kuzeni S.C'de aynı aile biçimi içerisinden gelme
bir çocuktu ve o da çok terliyor ve çok antibiyotik kullanıyordu. Ve tabii
hiç hastalıktan kurtulamıyorlardı. Bir kalıtsal rahatsızlık mı var
diyeceksiniz, evet sağlıksız aile tipi dediğimiz ailenin neredeyse heridete
yolu ile oluştuğu bile samlabilir, ama değildir. EC, SC, IC. AC ve O aynı
tipte çocuklardır. Sabahları geldiklerinde okulda üşümesinler diye
giydirilmiş kat kat kazakları, kazaklarının ne zaman çıkarılacağına dair
talimatnameleri, sırtlarına konmak üzere ter bezleri ve ter bezlerinin konma
ve çıkarılma saatlerinin telefon emirleri, ortak özellikleridir. Dikkat
sürelerinin düşüklüğü, otoriter bir ebeveyn, okuldan bir şeyler götürme
sıkıntısı ve aşırı engelleme ile karşılaşma ise diğer ortak özellikleridir.
Anne ve babaların ortak özelliklerinden bir tanesi de anaokullarının salt
bakımevi olduğu, çocuğa katkısının olmadığı ve çalışan ailelere özgü olduğunu
düşünmeleridir. "Gelişmişliği"; okul öncesi eğitim kurumlarının
çokluğu ve yararlanma oranının yüksekliği olarak tanımladığım ve okul öncesi
eğitim kurumlarının sosyalizasyona yardımcı yerler olduğunu kabul ettiğim
için bazı ebeveynlerin bakış açıları bana hep ters gelmiştir, îşte bu nedenle
"bireysel leşmemiş sosyalize" insanlar olarak tanımladığımız aile tipinin
bu denli kendine özgü ve nitelikli çocuklarını baskı altına alarak çocukların
güvenlerini, düşüncelerini, bireyselleşmelerini engellemelerine ve
sayılarının çokluğuna dayanarak, baskı topluluğu oluşturmalarına dayanarak
onlara Yetişkinler İmparatorluğu Vatandaşları diyorum. Bu çocukların hepsinin
ailesi aynı imparatorluktandır. Yukarıda sözünü ettiğim çocukların hepsi
hareketlidir. Hareketlerini forma sokmamız için açtığımız yüzme kurslarına
hiçbiri katılmadılar, gerekçe doğal olarak hasta-lıkdı. Yüzen çocuklarımızda
ise hastalanma oranı diğerlerine göre daha düşüktü. Ve bu çocuklarımız
yüzmediler, ilkokula başladıklarında ise hepsi dağınık, mallarına karşı
sorumlulukları az dikkat süreleri düşük çocuklardı. Ve yine bir ortak
özellikleri vardı: okul olgunluğuna erişemeden ilkokula gönderilmişlerdi.
Çünkü onların aileleri için, otoriter ve akıllı aile çocukları olarak
"okul öncesi eğitim" gibi boş şeylerle daha fazla uğraşıp ücret
ödeyeceklerine, adı okul olan ciddi bir eğitimi bir an önce alacak çocuklar,
zeki çocuklardır. Zeki olmasına zekidirler, pırlanta gibidirler ama
oyuncudurlar, neşelidirler. Bir işe hazır olmadan girerlerse başarısız
olabilecek ve bundan çok büyük rahatsızlık duyacak denli duyarlı çocuklardır.
Bu sözleri tümünün ailesine söyledik, eğitimbilim yöntemleri ile ve eğitimci
duyarlığı ile okul olgunluğu oluşan bir çocuk bellidir, oluşmamış bir çocuk
ise ne geri zekaldıır ne de aptal. G'nin ailesine "cinsel olgunluğa
ulaştırmadan kız evlendirir gibi zamanından önce, okul olgunluğuna ulaşmadan
G'yi okula gönderiyorsunuz" dediğimde babası İ. "doğru, eskiler
öyle yaparlarmış ama neslimiz kurumadı değil mi?" dedi.
G'nin Ailesinin Düştüğü Yanlış
Saatlerce konuşmuştuk oysa G'nin babası İ ile. İ,
ilkokulun ciddi bir eğitim olduğunu anlattı durdu. Çocuğunun zeki olduğunu ve
başaracağına inancının tam olduğunu savladı. Bir de aldatıldı İ. Gerçi o yıl
bir çok veliyi aldatan insanlar onu da aldatmışlardı ama zararları bizim G'ye
oldu. G'nin okul olayına geçmeden, ailesinin aldatılmasını anlatalım
isterseniz.
Bir özel okul açılırken insanlarını tanıyan bir
yaklaşımla "üstün zekalı çocuğunuzu harcamayın" gibilerden bir
ilanla kayıtlara başladı önce. Haydee benim size anlattığım tayfanın hepsi
orada. "Çocuklarımız zeki mi acaba?" Oysa testler biz de de
yapılmış ve sonuçlar ima edilerek söylenmiştir. Eğitim biliminin görevi testi
eğitimin engellendiği durumlarda ya da özel hallerde yapmaktır. Her şey
yolunda giderken "bir zeka testi yapalım" demenin anlamı yoktur.
Neyse, aileler olaya bilimsel olarak bakıyorlar, ya
da eğitimde en önemli tek ve belirleyici baba faktör (ana faktör) zeka olduğu
için ve zeki olan çocuk okula hemen gidebileceği için herkes zeka testi
yaptırmaya koştu. Ve kimse normal çıkmadı. Üstün olan, üstün çıkan, parası
yetmeyen çocuklar, devlet ilkokullarına gittiler ve üstünlüklerinin suyu
çıktı. Kimse normal çıkmadı çünkü yapılan testler altmışlı yıllarda
standardize edilmiş testlerdi, düşük bir sos-yo-kültürel ortamda standardize
edilmiş çeviri testlerdi ve test ortamı tartışılır, testörün tarafsızlığı
tartışılır testlerdi. Ancak bu testlere inanılarak böyle bir sahtekarlığa
devlet tarafından göz de yumularak G ve nice G ilkokula gitti (parası
yetenler de "üstün" okuluna gitti).
G ile İ annesi E de ilkokula taşındılar (Tam bir ilkokula
başlama tablosu; made in bizim iş), İ ve E şöyle anlatıyorlar:
"Teneffüse çıkıyor, yalnız kalıyor diğer
çocuklardan zeki olduğu için herhalde arkadaşlarına pek uyum sağlayamadı,
öğretmeni de pek düzenli değil diyor, sınıfta çabuk sıkılıyormuş."
G gerçektende okula hiç iyi başlayamadı, bizim
yaptığımız testlerde yüksek performansı olan bu çocuğa, biz "okula
gitsin" demeyi biliyorduk. Ama öğrenciye gereksinimi olan bir ilkokul
sahibinin uyanıklığı sayesinde bir an önce okula gittiler. Uyanık okul
sahibinin aslında bir suçu yok. O sadece sağlıksız aileleri suça teşvik etti.
Eğilimi olanlar çocuklarını farkında olmadan bir hata içine attılar.
Zeka. eğitimde önemli bir etkendir. Ancak kişilik
yapısı en az zeka kadar önemlidir. Yeterliliği artmamış, okul olgunluğu
oluşmamış bir çocuğu ilkokula göndermek o zekayı zedelemez mi? Okula karşı
ilgisini azaltmaz mı? Önemli yere gelmiş insanların büyük bir zekadan çok
nitelikli, kendi içinde ölçülü kişilikleri onları bulundukları yere
getirmiştir kanısındayım.
Bir başka deyişle, genel anlamı ile olumlu,
Montaigne'nin deyişiyle iyiye götüren eğitimde, zekayı yönlendirmek onu
güçlendirmek gerekir. Bu da bir an önce okula götürmekle zaten olmaz (Çocuğum
zeki, ben erken göndereceğim diyenlere yine de dikkat demeliyiz).
Hiç mi üstün çocuk yok diyeceksiniz var. var ama
onları da saptadığımız zaman başka sorunlar gündeme geliyor. Üstün çocuklara
özel sınıf var. ama kaç çocuk nasıl gidiyor bilemiyorum. Bu kadar üstün
meraklısı ana baba varken, kayıt yapan eğitimcilere doğrusu kolay gelsin
(Normal eğitimi sağlıklı yapmamız şimdilik yeterli değil mi?).
|