|
YETİŞKİNLER İMPARATORLUĞU Duyarlı Olmak Ve Güçlü Olmak İnsanlar arası ilişkilerde sorunların hepsi görmekten, duymaktan, eğitilmekten, anlayabilmekten ve güçlükleri yenme uğraşından kaynaklanıyor gibi görünür. Oysa söz ettiğimiz niteliklerin hiçbiri "sorun"a neden olmadığı gibi sorun gibi algılanan olgular daha önceden yaşanmış ve hiçte endişeye yol açmaması gereken yetilerdir. Okul öncesi, sırası, erginlik, ergenlik, gençlik ve yetişkinlik boyunca karşılaştığımız duygusal olgular, sorunlar ve çözümleri, bizlerin korkmadan savaşımı ile "mutlu son"a varır. Bu savaşımda kullanacağımız "silâh" sevgi, anlayış, sağduyu ve insana saygıdır. Her birimiz çocuğumuzu "en iyi" eğitebiliriz. Mutluluk felsefelerinin en çağdaşı olan eğitbilim rehberliği ile; ne çocuğumuzu bize farklı gelen davranışlarından dolayı suçlamış, ne de kendi yaşamımızı zehir etmiş oluruz. İşlettiğim, eğitim yönetimini ve eğitimciliğini, servis sürücülüğünü yaptığım "Kırmızı Balık"ta yaşadığım tüm (olaylar) kendi ailesinin kendisine yapmasını istemediğini kendisi çocuğuna yaşatan ailelerle yaşandı. Doğal, günlük olaylarına endişe ile yaklaşıp, kendini hem eşi, hem çocuğu ile sıkıntıya iten bir önceki kuşağın küçük bir yanlışı, hep benim küçük arkadaşlarıma yöneltilmeye çalışıldı. Kendini aydın, entellektüel, devrimci olarak niteleyen arkadaşlarımın düştükleri tüm yanlışlar, eğitimi hem bir bilim olarak görüp okudukları bir iki psikoloji kitabı ile yorumlayıp çocuklarına yafta asmalarından hem de duyarsızlıklarından kaynaklanıyordu. "Hiç kimse çocuğumu benden çok sevemez" gibi bir anlayışla arkadaşlarımı sahiplenenler, çocuklarını eğitimcilere değil psikiyatrlara, testörlere götürdüler. Kendilerinin en ağdalı sivil toplumcu, en koyu antikurumcu sayanlar bir daha kavuşmamak üzere çocuklarını kendilerinden soğutma eğitimi yapanlar oldular. Çocuklarını hırpalanacak kaygısıyla ana okuluna vermeyip, evde hapsedip, daha sonra hastahane hastahane dolaştıran sayısı az ya da çok anne-baba, benim ve küçük arkadaşlarımın savaşım verdiği bir kitle oldular.
Bu kitleyi bu noktaya, hangi etkenler, hangi toplumsal sınıfsal ve tarihi etkenlerin getirdiği tartışmasına şimdilik girmek istemiyorum. Ben, adına çocuk denilen kesimi savunurken bir ara birlikte çalışma şansına sahip olduğum Dr. Atabek de, gençlik kanadında sürdürdüğü gençlerin kişilik ve bağımsızlığı savaşında kararlı adımlarla yürüyor. (Tam bir militan gibi söz ettim, ama aynı zanla "cezasını" ona da ödettirdiler).
Arkadaşlarıma (çocuklara) yapılan tüm yanlışlara karşın kendi kuşağımdan olan anne babalan suçlamıyorum. Çünkü onlar bir gençlik fırtınasında Türkiye'de yapılan her türlü yanlışın ödettiril-meye çalışıldığı bir kesimdi. Onlar da tıpkı benim "çocuk" dediğim kesimin haklarını savunmam, onların kim olduğunu tanıtmam gibi, gençliği savundular. Düştükleri tüm yanılgıları düzelteceklerinden hiçbir kuşkum da yok. Sakın tüm ebeveynleri yargıladığım gibi bir kanı ortaya çıkmasın. Ben sadece size, olan olaylardan, vaka'lardan ya da diğer bir deyişle, "case"lerden söz edeceğim. Yaşadığım tüm olayları bir ana okulunda yaşamam dolayısıyla 3-6 yaş dışına taşan olguları oldukları gibi değerlendirmeye çalışacağım.
Ana Okuluna Giriş
"Şuna bakın ismi bile ne kadar sevimsiz"dir birçok aileye göre. "Sanki annesi babası ölmüş de, çocuğumuzun bakacak kimsesi yok da, çocuk yurduna vereceğiz."
Sevgili anneanne, babaannelerin ve dedelerin çoğunun yaşadığı, duyduğu bir duygudur bu. Ailelerin pek azı okul öncesi eğitimin çocuğa katkısı olduğunu bilerek ana okuluna başvurur. Ancak başvuru sırasında ilk eleştiriler de başlar. Eleştiriler, içtenlikle söylüyorum, sakın alınmayın, genellikle eğitim hakkında olmaz. Önce ana okulu yazlık bir pansiyon gibi incelenir, avizelerin dahi kontrol edildiği olmuştur. Bu denetim sözüm ona can güvenliği adına yapılır. Olur da tepeden bir şey kopup çocukların kafasına düşmesin. Daha sonra temizlik denetlenir. Eğer yemek listesi ve eğitim listesi yanı sıra çocuğun geçmiş gelişimini gösterecek formları vermezseniz, hiç kimse istemez. Toplum adına denetim yapılmaz. Ölçütler oluşmamıştır. Yalnızca verilecek bir çocuk vardır, "tavsiye" ile gelinmiştir, torpil yapılması çocuğun öbür çocuklardan ayrıcalıklı olarak yetiştirilmesi, gözetilmesi mutlaka istenir. Yalnızca bir şart vardır; çocuk uyum gösterirse bu "ticari" ilişki gerçekleşecektir. Okulda eğitimcilerin niteliğinin hiçbir önemi yoktur. Eğitimci ile oturulup konuşmaya da gerek yoktur.Dedik ya uyum gösterirse... Hoş, çoğunda eğitimci de yoktur. İsviçre'den Almanya'dan gelen işçiler, itfaiyeciler, kimya mühendisleri bile olabilir eğitimci yerine! Nedir uyum? Doğal ki, hemen iki ya da üç gün içinde, üç yaş iki aylık bir çocuğun sözgelimi, anaokuluna hiçbir tepki vermeden başlaması, eve yorgun olarak dönüp, kimseye sıkıntı çektirmeden yorgun düşüp uyumasıdır uyum.
Sanırsınız ki çocuğu yeni bir ortama girmiş anne baba, işe girdikleri ilk gün (Çocukluklarından söz etmiyorum, genellikle konuşulmaz bir zaaftır adeta çocukluk) kırk yıldır yaşadıkları bir ortam gibi iş yerlerine adapte olmuşlar, işe başladıkları ilk akşamda müdürlerine, şeflerine kanları ısınmış, tüm iş arkadaşları ile can ciğer kuzu sarması olmuşlar ve kişiliklerini, tüm iş başarısı ve hırsını aynı gün işyerindeki herkese kanıtlamışlardır. Evet, bir gün yetmez ise, ikinci gün, olmazsa en geç üç gün içinde uyum perisinin sihirli değneği beklenir. İnsanları bir robot gibi görmeye karşı gelen, insanların bir prototip haline getirilmesine karşı çıkan insanlar, toplumun üst ekonomik ve hatta sosyal düzeyine karşı çıkan insanlar, uyumu böyle tanımlayabilir. İşte böyle bir tanıtımda, çoğu kez çocuğun okul öncesi yaşantısı okula dek ertelenir. Bir başka okul denenir, derken bir başka daha, eğer aile büyükleri varsa, mutlaka bu iş (okul öncesi eğitim) ertelenir. Ben dokuzuncu olduğumu anımsıyorum.
Aile de haklıdır bir yandan. Diğer yandan çocuğun küçük bir ağlama yönlendirmesi -manipulasyon- ile çukulata yemekten midesi sürekli bozuk olmaya mahkum edilmiş, çukulatanın yarattığı karaciğer bozukluğu ile ortaya çıkmış kaşıntısı reddedilir ve sözgelimi "bahar allerjisi" olarak adlandırılır. Çocuk dört yaşındadır, geceleri altına kaçırması devam etmektedir. Ailenin her hangi bir bireyinden beş dakikayı aşmayan bir süre (eğitimi sırasında saat tutuldu) uzak kalmamaktadır ve "kutusu" ile oynamaktadır ama "önemli değildir". Anneannemiz, çocuk isterse onu anaokuluna vereceğini söyler. Bilemezsiniz bu ne umutsuz bir durumdur benim için. Neden bizi tercih ettiniz derseniz, "pedagog olduğunuz için" filan gibi sizin ruhunuzu okşayacak! bir şeyler bulur. İsteği ise, bir gün boyu bu kız arkadaşımızın bizle ağlamadan kalmasıdır. Üstelik söylememiştir, ama mastürbasyon dahi yapmaması tercih edilir.
Uyum elbette bu kadar basit olamaz. Aile, özellikle anne ve babadan oluşan çekirdek aile. kendi arasında ne istediğini kesin olarak çizmeden, bizlerin yapabileceği her şey geçici olarak kalacaktır. Bir başka deyişle, anne baba, çocuklarına başta kendileri sahip çıkıp, kendilerini çocuklarına tanıtmak, birlikte yaşamaya çalışmak durumundadırlar.
Kayıt, anne ya da baba (ikisi bir arada çok zor bir olasılık olduğu için anne - baba demedim) tarafından olmalıdır. Çocuk hep beraber yaşadığımız, birlikte çok şey öğrendiğimiz, öbür arkadaşlarla yaşadığımız ortama kendini hiç sıkmadan, zorlanmadan, zaman sınırını her gün artırarak katılmalıdır.
Anne baba ya da her ikisi ile birlikte kendi yaşıtlarının arasına kademeli olarak; zaman sınırını artırma yolu ile giriş, yaşı büyük olduğu halde anneye ve babaya bağımlı endişeli çocuklarda kullandığımız bir yöntem. Yaşı daha küçük, bağımlı ve endişeli olan arkadaşlar ilk günden ağlamaya başladıklarında, ilk beş dakikadan sonra bir beş dakika daha annesinin yanına gidemiyorlardı. Üçüncü günde ağlamaksızın bir saati aşıp oyuna dalan C.C'nin annesi bir türlü oğlunu ilk gün ağlatma işini beğenmedi. Öyle endişeli bir hanımdı ki C.C'nin annesi, anaokulu işine aklı hiç yatmadığı halde kocasının yakın arkadaşı olduğum için namus belasına bu işe girişmiş, ancak yüzünden ağlama maskesini hiç çıkaramamıştı. C.C, daha sonra ilk bir ay içinde tamamen uyum gösterdi. Fakat bir hata yaptı. Anneanneyi evde yalnız bıraktı. Kadıncağız evde oyuncaksız kala kalınca, bizden İstanbul Üniversitesi Pedagoji Bölümü araştırmalarını kıskandıracak çeteleler istemeye başladı. Örneğin, günde kaç kez öksürdüğü, yatarken üstünü kaç kez açıp açmadığı gibi çizelgeler halinde belirtilmiş istekler, aslında bizim C.C ile gerçekten ilgilenip ilgilenmediğimizi gösteren kanıtlar oluyordu! Okulu kapalı bir mercimek kavanozu haline getirme düşüncesine karşıyım, onlar da sözde karşıydılar. Ama onlar C.C'yi sakındıkça başlarına ilginç işler geliyordu. Allerjik "bronşit" (astım) olan bir çocuktu C.C. Biz C.C'yi hiçbir zaman onlar kadar sevemezdik zaten, bu nedenle dikkatli olmak zorunda idiler. Bir yarı yıl tatiline kapı ve pencerelerin yağlı boyasını yaptık. Ben de bunu sevinerek söyledim C.C'nin babasına, "oh" dedi elinize sağlık." Beklediğim yanıttı bu, tefekkür ettim, 13 gün uonrıı dinlence bitiminde C.C. gelmedi.
Ama Eskişehir'de yakınlarının yanında kalmasını dahu uygun bulmuş. Bizim duymmadığımız bir yağlı boya kokusu çocuğa dokunabilirmiş. Kaderin cilvesine bakın ki iki gün sonra orda da densizin biri apartmanın merdiven trabzanlarını boyamış. Hemen bir panik halinde bizim C.C istanbul'a sürgün edildi. Fakat yine bir başkau kendini bilmez, apartmanda yağlı boya işine karar vermiş. Ertesi gün C.C okula geldi denize düşen yılana sarılırmış örneği, bize zorunlu kalındı. Dil gelişimi geri kaldığına ailesi tarafından kesinlikle inanılan C.C yaşı ve gelişimi giderek artarken yıllık ücreti peşin ödendiği halde, uyumu tam bir "mükemmeliyet" içinde sürerken arkadaşları dostları ve bizlerden hastalığı nedeniyle ayrılma cezasına çarptırıldı. Bir başka kente "dinlenecek" diye gitti. Böylece, bizimle "çalışma kampı"nda her gün kendi yemeğini yemek, kendi tabağını taşımak, kendi pantolonunu çekmek gibi yaptırdığımız işlerden kurtuldu. Ailesinin biricik erkek çocuğu olarak bağımlılığa mahkûm kılındı. Sünneti için bile estetik profesörleri aranan arkadaşımıza biz lâyık olamadık. Onunla vedalaşmamıza bile izin vermediler. (Babası ile yakınlığım sürdü) C.C artık doğal bir ortamda, sokakta oynuyormuş ve ilkokula dek bu "eğitimi devam edecekmiş." Bu doğal yaşantı anne ve babası için de sürüyordu. Eve geldiklerinde C.C'nin bir sorunu yoktu, çünkü C.C bir başka şehirde anneannesinde J.J. Rouseau tarzı bir eğitimle! şefkatle, ancak öksüz ve yetim olarak yetiştiriliyordu. "Sen karışamazsın" denildi, sonuçta bizim çocuğumuz istediğimizi yaparız. Hey gidi mülkiyet cadıları, eski solcuları bile nasıl yakaladınız. C.C bizim çocuğumuz değilmiş. (Bir türlü şu mülkiyet duygusunu öğrenemedim.)
Evet. kademeli olarak okula uyum derken C.C'nin bana göre iyi başlayan, ancak trajik biten öyküsüne değinmeden geçemedim. "Tüm öykülerin böyle kötü mü?" diyeceksiniz, "beceriksizliği biraz da kendinde ara." Evet, unutmayın, ben size önce kötüleri, sonra iyileri anlatıyorum. Sakin çocuklar olup masalınızı dinleyin olur mu?
Ana Okuluna Başlama Zamanı Yaşı ve tik Günlerin Uyum Çalışmaları
Anaokulu sözcüğüne gene takılmadan geçemeyeceğim. Benim için, eğitim işini yaşam biçimi olarak seçmiş, çocuklarla yaşamayı ve çocuk olmayı Aprodithe'in yavrusu Eros gibi meslek edinmiş insanların dostları ile birlikte yaşadığı bir yerdir anaokulu. Burda öğrenilecek ve yapılacak tek iş yaşamaktır. Kendi başına yemek yiyerek, giyinmeyi öğrenerek kendi başarısı ve başarısızlıklarından pay çıkarıp yaşamak. İnsanın kendi ailesinin dışında aileler olduğunu, karşı bir cins olduğunu öğrenerek, lise zamanında denenmeye çalışılacak flörtleri zamanında öğrendiği bir yer. Boşanma ve evlenmenin elastikiyetini, yaratıcılığın gücünü yaşayarak insanın kendine ispatladığı bir yer. Askerde yirmi yaşında amcaların bilmediği sağın solun öğrenildiği, dünyanın delik dibidir işte anaokulu ve anne babalara hiç "tavsiye" etmediğim bir yerdir. Ordan çıkan insan katılımı öğrenmeye başlar (sonradan ket vurulmazsa) ve lanet olası bağımsızlık ve kendine güven duygularını kazanmaya başlar ki, çocuğunu zorunlu olarak iyi bir anaokuluna gönderme durumunda olanlar için gereği düşünülmüş, tüm bu kötü huyların "rehabilite" edileceği ilkokullar devreye girmiştir.
Yine palavraya geçtim değil mi? Anaokuluna başlama saati nedir söyleyim mi?
Söyleyeyim: Siz anne baba olarak kaç yaşında ve ne zaman kendinizi bu işe hazır hissederseniz, nüfus kağıdı yeni olan bu arkadaşı, algıları bize göre uçuk ve değişik olan bu kardeşi bir anaokuluna kayıt ettirirsiniz. Bu yaş genellikle iki buçuktan az olamaz. Fransızlar Papyon'da 2.5 yaş olarak kullanıyor. Bence küçük ve büyük tuvalet işlerinin tamamlandığı bir zaman olmalıdır*. Çocuğunuzu "şimdi küçük, şimdi yapamaz, biraz daha büyüsün" diyerek arkadaşlarından ayırmayı düşünüyorsanız, haklısınz. Çünkü her zaman bir şeyler karşısında küçük ve yetersiz kalacak ve sizlere bağımlılığı bitmeyecektir. Evleneceği kızı, işini, yaşamını sizin düzenleme hakkınız alınmamalıdır. Tıpkı köylerde bir eski kuşağa yapıldığı gibi. Ben Cumhuriyet devrinde okul öncesi eğitime hızla girildiği ve 35'li yıllardan sonra yavaşlayarak ve yaygınlaşması durarak biten dönemin yeterli olduğuna inanmayan ve okul öncesi eğitime yeni bir kuşaktanım. Osmanlı eğitimi ne denli "yüce" olursa olsun okul öncesi eğitimde hiçbir gelenek yaratmadı. Konuyu yine dağıttık, ama bugün çoğunluğu dede olan bir kuşağın çoğunluğunun nasıl bir "okul öncesi eğitim" ve çocuk bakımı ile büyüdüğünü 1957 baskılı Varlık Yayınları serisinden, "Memleketin Sahipleri" isimli kitaptan görelim:
"Beş altı aylığa kadar sadece ana sütüyle beslendikleri devre içinde, boğmaca ve ishale kurban edilmeyenlerin sağlığı daha iyi oluyor. Ama bir zaman sonra sıra başka yiyeceklere gelince, el avuç ufalanıyor çok kere. Çocuğa nasıl bakılacağı bilinmiyor. Aranan ele geçmiyor ki. Kucak çocukları bu devrede sarı -soluktur. Ana baba telaştadır;
"Çocuk neden böyle oldu. Günden güne düşüyor; cansız cansız ağlıyor..."
Meseleyi gene kendileri çözüyorlar:
* Küçük tuvaletin tutulması genelde nörolojik bir olgunlğu getirir. "Havva kadına götürmeli hemen. Çocuğu uyku da tutmuyor. Gene bıngıldağı bıçak istedi. Pis kan birikti galiba. Başı bıçağa değ-meyince rahat edemiyor..."
Havva kadın kör jiletle (Kimbilir neler görmüş geçirmiştir o jilet) bıngıldağın derisini dilim dilim kaldırdı da pis kanı akıttı mı, gerçekten çocuk uyur. Ağlayacak kadar canı kalmaz zaten. Sarı tavuk bokunu da çaputa bulaştırıp yaraya yapıştırdın mı tamam. Çocuğun sağlık barometresi sanki: "Gak" dedikçe jilet başındadır. Ama o kadar yaygın görenek ki, sağlığı yerinde olan çocukların bıngıldakları da her on beş günde bir kanatılır. Bu işi iyi beceren iki kadın var. Bıçaklanma günü gelince, çocuğunu kucaklayan onların kapısına yollanıyor. Bu bıngıldak yaralamasından umulan iyilik de bıngıldağı erken kavuşturmamaktadır. Deriyi sık sık kurcalayıp çizmekle başın içindeki aklın daha iyi gelişeceğine inanılmıştır. Kavaklar gelişsin diye kabuğunu çizmek gibi bir şey... Bu işi bazı bölgelerde başka şekilde yapılıyor. Mesela Toros dağlarının eteğinde-ki köylerde çocukların başlan, arkadan boyunlarına doğru dik olarak çiziliyor. Onlar küçük beynin olduğu yeri çizerek isabetli hareket ediyorlar. Herhalde onlarınkini düşününce, bizimkilerin yanlış yeri çizdiklerini, aklın ne olduğunu bilmediklerini açıklasak yeridir. İşin beri tarafı da onların aleyhine gerçi: Çizgiler her vakit boyunlarında kalın kalın görülüyor. Bizimkiler ise saçın içinde görünmüyor. Öğrenciliğimde çıplak kafayla aynaya baktıkça cız ederdi içim. Az mı çektim bu çizgileri kazıyıncaya dek...
Bu kadar çektiğimizle bıraksalar da ne isterdik. Gel gör ki dilden damaktan da çekmediğimiz kalmamış. Eloğlu sonradan etliye sütlüye karışır, dilinden bilir. Bizim dilleriyse küçükken terbiye ediyorlar. (Mahmut Makal, Varlık Yayınlan 1957).
Evet, şimdi anaokuluna başlama yaşı konusunda ne düşünüyorsunuz? Bir fikir oluştu mu? Bu yaş bir kalıp olamaz, çocuğunuza ve kendinize bir uygun bir zaman seçmelisiniz. Benim size verdiğim kötü örnekler bu seçimde düşülen yanhşlan anımsatmak sadece. Anne baba hiç yanlış yapar mı. Asla! Ancak bir olasılığa karşı pediatrisi kapılarında kuyruk oluşacağına eğitimcilere danışılsa diyorum, daha iyi olmaz mı? Yani, çocuğunuz ateşlendiğinde doktora gidip, eğitiminde de pedagoglara gidilse, daha doğru olmaz mı? Gerçi onlar tıp eğitimi görmemiştir ama idare edin canım. En azından bir deneyin.
Yine laf attım kusura bakmayın. Bunu içtenlikle söylüyorum, eleştirdiğim tüm yanhşlan yapanlar (en azından) bir şey yapmaya çalışıyor hep. Çocuğu için hiçbir şey yapmayan tamamen geleneksel (bu konuda pek yok ya) olanlar çok fazla.
Ana Okuluna Uyum
Ana okuluna her çocuğun uyumu değişik zaman bölümlerinde ve değişik tepkilerle olur. Kapıdan içeri girer girmez, "hah işte tam benim istediğim yer" diyenler de olur. Ve kaydın ertesi gününden başlayarak her sabah severek gelip, akşamları neşe ile evlerine giden çocuklarda oldu. Ortak özellikleri anne ve babalannın uyum içinde bir evliliğinin olması ve aile bireylerinin saygılı, insansever, dost canlısı ve eğitimli insanlar olmasıydı.
Üç yaşında başlayan erkek ve kız çocuklarında ilk günlerin uyumu dört yaşındakilerden her zaman daha iyi oldu. Uyumu çevreye adapte olarak aldığımızda bunun her kişiliğe göre aynı zaman ve biçimlerde olmasını doğal kabullenmemiz gerekir. Farklı coğrafi yapılardan, farklı kültürlerden farklı kişiliklerden oluşan ailelerde çocukların uyumu da farklı oluyor doğal ki. Anaokulumuza gelen ailelerin ekonomik ve sosyal yapıları birbirlerine yakın olmakla beraber ülkemizde yörelere göre değişen kültürlerin çeşitli olması, çocuk yetiştirme ve bakım anlayışlarının ayrı olması, ailelerin anaokulu ve anaokulunun eğitim anlayışına farklı bakışlar getiriyor. Ailenin ana okuluna yaklaşımı ise, çocuğun uyumuna büyük etkiler yapabiliyor. Yukarıda sözünü ettiğim (Makal'ın alıntısı ile) anlayışın yaygın olmadığını sakın düşünmeyin. Özellikle bir eski kuşağın torunlarda en büyük etkisinin bağımlılığı yetiştirme anlayışı olduğunu söylersem, bu hiç yanlış olmaz. Bağımlılık ve bağımlılığa bağlı eğitim biçimi, toplumumuzun heterojen birçok yapısına karşın homojen olan belkide tek özelliğimiz.
Bağımlılığı geliştiren eğitim biçimi tuvalet alışkanlığının gecikmesinden başlayarak çocuğun gelişim düzeyinin geri kalmasına ve otonominin giderek azalmasına neden olabiliyor. Üç yaşında yeni bir eğitim ve sosyalizasyon ortamına açılan çocuğun dört yaşında-kine oranla daha bir zorluk çekmesi gerekirken daha kolay adapte olmasını, ailenin eğitim anlaşının eksikliğine bağlıyorum. Ailenin eğitim anlayışının biçimlenmiş olması, çocuğunun nasıl bir yetişkin olarak yaşayacağına karar vermesi ise, uyuma etki eden etkenlerden bir başkası. Eşler arası uyum, işte bu noktada devreye giriyor. Çok mutlu ve gelişimi düzenle ilerleyen bir çocuğun ortaya çıkardığı "bana dikkat edin belirtileri"-mastürbasyon, akşam ıslatmaları okula gelme sıkıntıları, aynı davranışı yinelemeler, arkadaşlanndan ve çevreden kendini soyutlama girişimleri aile içi sıkıntıların göstergeleri olmuşlardır.
Tüm bu ön bilgilerden sonra, ana okuluna başlayacak bir çocuğun ön hazırlıklarını şöyle önerebilirim.
1 - Eğer yeni bir kardeş yoksa (kardeş kıskançlığından olduğu durumlarda değişebilir). Çocuk, zaman zaman kayıt yaptıracağınız okula gidip bahçesinde oynamalı, gelecekteki arkadaşları ile oynatmaksınız. Okul ziyaretinizde, öbür çocukların da aynı sırada bahçede olması çok yararlı olacaktır. Siz anaokulunda ne denli rahat olursanız o da o denli rahat olacaktır.
2- Evde çocuğun kendi elini yıkamasını, kendi giysilerini -yardımla- giyinmesini sağlamaya başlamalısınız-eğer bunları daha önceden yapamıyorsanız yeni ortamda gerçekten cezalandırıldığını sanabilir. Gerçi, yeni başlamış bir arkadaştan bağımsız davranması, yemek yemesi hatta uyuması ve öbür etkinlikleri arkadaşları ile birlikte yapması istenmemelidir ve istenmez de. Eğer yöneticilerle eğitim bakımından anlaşıyorsanız ve güveniyorsanız-sakın güvenmeden ve kendinizi rahatlatmadan bu işe girişmeyin- çocuğun ilk günlerde yememesi ve oyun odalarında kendi başına (gözetimli veya gözetimsiz) oynaması sizi rahatsız etmesin. Ana okulunu bir cezaevi haline getirmemek herkesden çok sizin elinizdedir. Anaokulları genelde küçük işletmelerdir. Sizin taleplerinizin etkili olması ve orada da yaşantının bağımlılığa dönüşmesi her zaman olasıdır.
İlk günlerde ve her zaman belli aralıklarla okul yönetimini ve çocuğunuzu görmeye gitmelisiniz. Hiçbir iş sizin çocuğunuzdan önemli olmamaldıır.
4. Evde çocuğunuzun yakınmalarını dikkatle ele almalı, arkadaşları ile şikayetlerini ona hissettirmeden araştırmalı ve genellikle hiçbir zaman, ne onu bir başkası ile kıyaslamak ne de bir başka arkadaşını ona kötüleme davranışına girmelisiniz.
Ana okuluna başlarken ortaya çıkan sorunları şöyle sıralayabiliriz:
1. Yemek yeme.
2. Okulda uyumama isteği.
3. Sabah gitme sıkıntısı.
4. Akşam eve dönmeme isteği (Bu genellikle "maaşallah okula ne güzel alıştı" gibi değerlendirilirse de, endişeli bağımlılığın bir işareti de olabilir. Ticari, bir başka deyişle eğitimle hiçbir ilişkisi olmayan anaokulları tarafından olumlu gibi kullanılan bir olgudur. (Ünlü danışmanları olan eğitimsiz yöneticilerin okullarında bile.)
5. Alt ıslatma (büyük ya da küçük tuvalet olarak tanımlayabiliriz.)
6. Rahatsızlıklara bağlı sorunlar: Bunları biraz açarsak;
1. Yemek yeme: Yemek yeme sıkıntısını yaşayan çocukların genellikle bağımlı eğitim anlayışı ile eğitildiklerini söyleyebilirim. Duyarlı dostlardır iştahsızlar. Anne ve babalarından en az biri otoriterdir.
Evde, daha önceden yemek yemesine aşırı ısrarlar yapılmış bir çocuğun rahat yemek yediğini henüz görmedim. Yemek yeme sıkıntısı olan çocukların aileleri, okulda da yönetimi aynı baskı altına almaya çalışırlar. Bu sorunu fark eden ve eğitimcilere destek veren aile yok gibidir. Beş yıl içinde bir tek aile bu konuda bize destek verdi. Bu ailenin, çocukları A'nın ne derece duyarlı olduğu bilen duyarlı insanlar olduklarını da söylemeliyim. Sevgili A'nın kulaklarını özlemle bir başka noktada çınlatacağım. Eğer ailenin aşırı baskısına dayanamayıp okul yönetimi de aynı baskıya girerse sonuç hüsran olabilir. Ben salt ticari amacı güderek ana okulu işini yapanlara kendilerinin tanımıyla; "dükkancı"lar diyorum. Meslekdaşları-mın bu tip yanlışlara düşeceğini sanmıyorum. Anaokulunun ilk günlerinde çocuk evdeki aynı alışkanlıkla yemeği rededer. Masada kalmak istiyorsa kalmalı, istemiyorsa oyun odasına inebilmeldiir.
Yeniden Yeme Eğitimi
İlk günlerde beklediği aynı tepkiyi almayan çocuk yemeğe başlar. Zaten genellikle yemek zamanı bittikten sonra yeme isteği olursa, mutlaka karşılarız. Bunu sakın disiplinsizlik olarak nitelemeyin. Tam anlamı ile bir yeme sıkıntısı da yoktur. Sadece acı çekilen aşırı ısrarlarla yapılan yeme saatlerine tepkilerdir bunlar. Yönetime yapılan aşırı ısrarlar konusunda size bir anı:
Kızımızın adı G, 3.8 yaşında fıstık gibi bir şey, nefis sevimli, dilbaz, (dil gelişiminde yaşıtlarından 8 ay ileri Denver Gelişimsel Tarama Envanteri'ne göre) annesi ve babasını isimleriyle çağırıyor ve bu da ona başka bir sevimlilik katıyor. Bize annesi getirdiğinde bir türlü onu bırakmıyordu. Anneye bağımlılığı çok fazla idi. Annesi bu bağımlılıktan kurtulmak istiyordu. G'nin yaşının düzeyinde otonomiye kavuşmasını ve bizim yardımcı olmamızı istiyordu. Ancak bir takım dilekleri vardı; yemek yemediği zaman ısrarla yedirecektik. Listede ıspanak olduğu zaman G gelmeyecekti. Çünkü ıspanak, ona göre çocukları öldürme tehlikesi olan riskli bir yiyecekti. Nasıl mı? Ispanak bir çatal ile alındığında - ya da kaşık ile de olurmuş- bir kendir ipi gibi birbirlerine sarılarak dolanır, yağlı bir halat haline gelir ve insanın gırtlağına dolanıverirmiş. O zamana değin ıspanağın böyle bir etkisine tanık olmadığım için epey şaşırmıştım.
G endişeli, annemiz ondan endişeli. İlk gün onları daha önce söylediğim gibi oyun odasına aldık. Anne ile oynadı. Ancak annesi ile de aynı endişe sürüyordu. Annenin dışarı çıkma zamanı geldiğinde G ile birlikte kaldık. G ağlarken, anne de dışarıda duvarın dibinde ağlıyordu. G ağlamayı kesti, anne kesmedi. Daha sonra G arkadaşlarına ve öğretmenlerine alıştı. Annesi bir türlü alışamadı. Anne ile özel uğraşmamız gerekmeye başladı. Yemek saatlerini atlatmadan izlemesi G kızımızın yemek konusundaki endişesini engellememize engel oluyordu. Annesinin bizlere güvenmesi amacıyla video kamera kullanıyorduk. Ancak yemek yemesi bir türlü anneyi tatmin etmiyordu. Bir eksik olarak aile ile özel terapi yapacak bir terapistimizin olmaması nedeniyle G ile bir sorunumuz kalmamasına karşın, annenin bize baskısına dayanamadık ve uyum evresini tamamladığımız G'yi üzülerek bir başka anaokuluna göndermek zorunda kaldık.
Yemek Sorunları
Evde yemek sıkıntılarını kaldırmak için kullandığımız bir başka yöntem de okulda verdiğimiz sabah kahvaltılarının niteliğini dikkat çekecek derecede yükselterek baskı altındaki küçük arkadaşlarımızın sabah kahvaltı saatlerine karşı tavır almalarını önlemek oldu. Her ay sonu yaptığımız veli toplantılarında yemek konusunda yapılan ısrarların yararını değil, zararının görüleceğini söylememize karşın, tavırlarında aynı yapıyı devam ettirenlere karşı başvuracağımız biricik çare, önce çocuğu çekici yemeklerle kendimize çekmek ve daha sonra aynı saatlere duydukları antipatiyi kaldırmak oldu. Yemek zili ile işkence saati başladığını sanan bu duygusal arkadaşlarımız, öbür aynı tip arkadaşlarla kahvaltıyı saat sekizden eğitim başlama saati olan ona kadar sürdürmeyi sevmeye, dolayısı ile atıştırmayı da sevmeye başladılar. Ama hayır bu kadar kolay değil, aynı ısrarcı anne okulda yeme limiti olmayan reçel, tereyağı, beyaz ve kaşar peynir, süt ve reçelden oluşan, şelf servisle yapılan kahvaltıya karşın, evde çocuğuna süt içirmez ise içinin rahat olmadığını savlayarak, okuldaki yeme saatini bombardıman altına almayı ihmâl etmez. Burada size açılayım: Sütü evde içirmesi okulda oğlunun ya da kızının yememe olasılığına karşın alınmış bir tedbirdir. Oysa çocuğuna zorla sütü evde içirmesinin ve karnının bir an önce doyurmasının bir başka anlamı kendisi ile aynı sorunu paylaşan arkadaşları ile güle oynaya yemek yemekten alıkoymaktır. Sağlık elbette çok önemlidir, beslenme de. Ancak bizlere, daha da önemlisi kendi çocuğuna olan güven eksikliğini, sağlığa olan düşkünlük şeklinde açıklamak endişeli bir davranış olarak tanımlanamaz mı? Yine de şükür. Çünkü bu hanımlardan daha endişeli olan hanımlar, daha ana okulu deneyimlerinin ilk başlarında çocuklarının zafiyet geçireceğini ya da verem olacağını sanarak yeme problemini baştan çözümsüzlüğe mahkûm ederler, her yemek saatinde önce çocukla başlayan cebelleşme, çocuk ayak diredikçe eşler arasında itişmelere varıp, ailenin toplanma, konuşma ve belki de birliğini dahi temsil edebilecek yemek saatlerini cehenneme çevirir. Sonuçta zaten evde az yiyen çocuk verem olmaz ama eşlerden biri verem olabilir ya da boşanabilirler. Kanıtını isteyenler hukuk mahkemelerinden soruşturabilirler.
Bir de balık, tavuk, et ya da seçimi daha az olan sebze yemeklerinin aile tarafından istenmeyen bir seçimi vardır ki bu da içler parçalayan bir başka öyküdür.
Asılnda bu öykü G'nin annesinin öyküsünden farklı değildir (Hani ıspanağın gırtlakta düğümleneceğini savlayan hanım). Balık da aynı derecede katil ve cani bir yiyecektir. Kılçıklar adamın damağına saplandı mıydı "öldürüverir alimallah!" İşte bu yüzden sofraya oturulduğu zaman çocuğun önüne konan balık didik didik edilerek en küçük bir estetiği dahi kalmayana dek mıncıklanır. Çocuk balıkla ilk tanışmalarındadır, dolayısı ile şekil olarak tanımadığı balığı "kendi başına yiyemeyeceği için!" lezzetini de şeklinden çıkarır ve yemek yemez.
Yemek saatleri, beslenme dışında sofra estetiğinin verildiği, sofra kurallarının öğretildiği saatlerdir, önce estetiği bozarak modern eğitim tarihinin başından beri "iyi doğduğu ve iyiye yönleneceği" peşinen kabul edilmiş insan yavrusunun doğal estetik anlayışı zedeleniyor ve daha sonra yemekten nefret ettiriliyor. Ya da ömür boyu aynı yemeklerde aynı davranışı bir başkasından beklemek zorunda kalıyor. Birçok arkadaşım ya balık yemez ya da bir başkasına ayıklatır sonra yer. Endişe ve ona bağlı olan bağımlılık ya da sayın Atabek'in de Kadıköy vapurunda söyleşirken "kötülüklerin anası" olarak tanımladığını söylediği norm; 'Katılıma izin vermeme" bir ömür boyu insana elleri yokmuşçasına balık yedirtmiyor. Bir anlamda sakatlıyor. Ben "kötülüklerin anasını"; insanı saymama, insana güvenmeme olarak tanımlıyorum. Kendi çocuğuna güvenmeyen bir insan daha sonra hangi konuda ondan özgüven bekleyebilir, hangi konuda atak olmasını isteyebilir. Birbirlerinden kopuk hiç kimseyle dayanışmaya yanaşmayan,herkesten korkan, kendi işlerinde başkalarına bağımlı insanlardan nasıl bağımsız bir ülke istenir ya da teslim edilir ya da namuslu olmaları istenir. Meydanlarda vatana millete faydalı gençler yetiştireceklerini söyleyen politikacılar, aynı derecede bağımlı çocukları evlerinde yetiştirirlerken kendi göbeğini kendi kesemeyecek bir kuşağı da okullarda eğitmeye kalkıyorlar. Yemekte başlayan konuşmamız nereye geldi görüyor musunuz? Eğitim yaşamdır ve her noktasında birbirine bağlıdır. Sonuçta biz de hep aynı armut masalını anlatıyoruz, ne yapalım? Yemek konusunu kapatmadan önce sizden rica ediyorum, lütfen çocuklarınıza yemek konusunda ısrar etmeyin. Bırakın çocukların gırtlağında yemekler düğümlenmesin. Bir lokma yiyecekler zaten, onu rahat yesinler. Siz ısrarınızı kaldırırsanız o mutlaka yiyecektir.
Belki ilk ya da ikinci gün değil ama, "zafiyet" geçirmeden yiyeçektir. Yemek aralarında olan isteklerini süt meyva suyu gibi içeceklerle geçiştirip yemek saatlerinde ısrarı kaldırın.
Çocuğunuza kendi gözünüzü değil onun gözünü dahi doyurmayacak derecede az porsiyonlar verin, bittikçe yine alsın. İki buçuk yaşından başlayarak yemeği kendinin almasına ve yemesine yardımcı olun, yaşı büyük ise (ki genellikle sorun 3 yaşından başlayarak artar ve bu yaştaki çocuk rahatça kaşık tutabilir - ortopedik bir özürü yoksa) yiyeceği miktarı belirlemesine izin verin. Her şeyden önemlisi sofra düzeninizi bozmayın. Çok uykusu gelmiş ise, çocuğunuz sizden önce yiyebilir. Ama hep birlikte iseniz çocuğunuzu da aranıza alın, onun da (-da-ne demek) kişiliği olduğunu unutmayın.
Size yemek konusunda ısrarın yerine serbest bırakmanın mutlu sonunu anlatan A'nın öyküsünü, ardından birkaç kısa olay verip yemek konusunu kapatıyorum.
A bir yaz zamanı bize gelip gitmeye başladı. Anne baba çok duyarlı ve konuşma ile araları biraz açık, sessiz iki eğitimci idiler. Kendileri gibi duyarlı ve çekingen A ile okulun bahçesinde tüm erkek çocukların bayıldığı oyuncak dozer aracılığı ile tanıştık. O dozer ile oynarken ben kamyonu getirdim. Biz biraz oynadıktan sonra annesi ile kayıt bürosuna gittik. Daha sonra A'yı oyun odasına aldık. A oyun odasında beş dakika kadar oynayıp hemen yanımıza geldi. Annesi gerçekten anaokullarının en uygun, sayı bakımından en düşük zamanı olan yazı seçmekle doğru bir zamanlama yapmıştı. Açık hava oyunlarının yoğunlukta olduğu yaz etkinliklerinin hemen tümünün bahçede olması hem uyumu hızlandırıyor hem de çocuğun gelişimine yardımcı olmamızı kolaylaştırıyordu. A, sabah gelme sıkıntısı çekmiyordu. Ancak, ağzına lokma dahi almayarak gelmeye tepki veriyordu. "Gelmesin", dedim ancak annesi çok sessiz olduğunu evde de istemediği olaylara karşı tepkisini yemek yeme ile belirttiğini söyledi ve gelmesi için ısrar etti.
Sabah kahvaltılarında A yemek odasında aynı sandalyede ellerini göğsüne kavuşturup önünde masa olmayan (yemek gelmesi olasılığını ortadan kaldıracak biçimde) bir yer; tam yemek odasının ortasında oturuyor, hiçbir yemeği ve içeceği kabul etmiyordu. Kahvaltı bitiyor A arkadaşları ile birlikte grubuna gidiyor.
Öğlen yemeği, aynı.
İkindi kahvaltısı aynı.
İkinci gün annesine telefon ettim. Annesi "sütü çok sever" dedi. "Evet" dedim "biliyorum neyi sevip sevmediğini, kayıt formların-danda buldum. Her şeyi redediyor."
-Biraz daha denesek ne olur?
"Olur" dedim, "iki üç gün içinde açılır sanırım."
A'nın açılmaya hiç niyeti yoktu, eve gider gitmez yaptığı ilk iş rapor vermek oluyordu;
"Bu gün sabah kakaolu süt vardı. Çok sevdim, ama içmedim", "öğlen makarna vardı (çok seviyor) yemedim", "Ağzıma lokma bile koymadım anneciğim". Kadıncağız kahroluyor tabiî. Dördüncü günde sizlere ısrar etmemeyi tavsiye eden ben, bir ısrar girişiminde bulundum ve yakın yoldan geri döndüm. Bence çözüm yemek zamanlarında annesinin gelerek dışarıda ya da okuldan başka bir yerde yemeleri idi. Ancak, annesi çalıştığı için gelemiyordu. Gelen kişi halası oluyor, o da duyarlı ve yumuşak kişiliği ile onun karşısında yemek yiyerek ısrar ediyor. Ancak, A tam protesto zamanını yakalamış hiçbir şey yemediğini halasına bir kez daha gösteriyordu. Öbür çocuklar artık A'nın yemez içmez bir canlı olduğunu kabullenmeye başlamışlardı.
"A'ya yemek konmasın öğretmenim, o yemez."
Hala ile A dışarıya okul dışına çıkıyorlar ve A ne bulursa yemeğe buşlıyor.
Sınıfta kimse ile iletişim kurmaya dahi çabalamıyor. Onunla oy-narsam, oynuyor, ancak yemiyor. İkinci haftanın son günü bizim hamur işlerimizin olduğu Cuma günü, A arkadaşımız, ellerini kavuşturduğu yerden kalkıp bir masaya oturdu, göz göze gelince gül-memeye çalışarak ağzını büzdü, başını öne eğdi. Hiç tepki vermemeye çalıştım. Herkes sıra ile tabağına, menünün yıldızı olan pidesini alıp yerine oturunca, yemeğini bitirenlerin tabaklarına ek yapıyormuş gibi, dalgınlıkla (!), tabağına pideyi bıraktım ve odadan çıktım. Bu arada öbür eğitimci arkadaşlara bir işaret;
- Sakın o tarafa bakmayın.
Baksalar, onlar da ellerinden gelmeden çılgınca tepki verecekler sevinçlerinden.
Çok geçmeden geri geldim. Tabak boş, yine göz göze, yine gülücük, ikinci, ardından üç, dört. On beş gün boyunca yememenin acısını çıkarttı o gün A. İkindi kahvaltısında yine masaya oturdu ve lap lup. Çok güzel. Araya cumartesi pazar girdi. Kazanılan gelişim noktalarından geri dönüşlerin (regresyon) bir tepki olmadıkça ortaya çıkmayacağını bildiğim halde, hafta sonunun bitmesini iple çektim.
Pazartesi sabah: Mükemmel.
Öğlen: Nefis.
İkindi: Bravo A, öperim seni, işte basardın. Kendi zincirini kendin kırdın.
A, zaten toplumsallaşmayı öğreniyordu, çekingenliği çok doğaldı. Anne babası da aslında, onun gibi insanlardı; topluluk içinde kimse ile konuşmaz, sessiz sessiz konuşanları dinlerler, sonuçta teşekkür edip giderlerdi. Biraz da armut dibine düşüyor yani. A, yemek işini becerince herkesle ilişki kurmaya başladı. Sabah gelme sıkıntıları bitti, çenesi açıldı, tüm etkinliklere zevkle katıldı. Bağımlılık- Cadısını Kovalarken
İşte bu olay, onun kendi kendine çözdüğü bir sosyalizasyon oldu. Belki de, her türlü sorunu çözebileceğini kendisine kanıtladı. Kendi başarısından zevk aldı. Kendinin bir kişilik, saygıdeğer bir beyefendi olduğunun farkına vardı. Tebrikler A, nice basanlara...
Aile ve eğitimci birlikte olunca, elele verilince tüm sorunlar çözülebiliyor. A, annesinin çalışmasına tepki veriyor diye annesi çalışmayı bırakamazdı. Ben daha sonra suçlanmaıiıakdçin annesinden onay almak zorunda idim. Doğru olan başladığımız işi bitirmekti. Buna benzer bir başka olayla aile tarafından başvurulan profosör pedagog, olayı durdurmuş ve ilkokula gidene dek, çocuğun okul öncesi eğitim kurumuna gitmeksizin, kendisine danışan ailenin yaşantısını kaçak olarak çalıştığı bürosundan yöneterek ek gelir sağlamıştı. Çocuklarla ilgili ders verenlerin çocuklarla yaşayanlara (aynı eğitim düzeylerinde oldukları halde), tercih edilmesi de emek verenlerle sömürenler arasındaki ezeli mücadelenin bir parçası oluyor. Dr. Atabek'in normunu aynı olaya uygularsak; katılıma izin vermeyenler, katılımı ile bir işi başaranları da kabul edemiyor. Fildişi saraylarının kulelerinde kızlarını saklarken bir cadı alıp gidiyor hep çocuklarını. Bu cadı da bağımlılık cadısı. Şimdi öbür yemek sıkıntılarından bazı örnekleri verelim.
M, 4 yaşında bir erkek. Anne otoriter bir duyarlı anne, baba daha koruyucu, fakat en az anne kadar ısrarcı. Her yemek zamanı M'nin işkence saati halini almış durumda Annesi; elinde bir kaşıkla sağ koldan hücuma geçerken, baba sol kolda, endişeleri belli "zafiyet tehlikesi!" Belki ters gelebilecek bir şey, ama ben bir insanın ömür boyu sinir hastası olarak yaşamasındansa böyle bir zafiyet tehlikesini tercih ediyorum. Kaldı ki, ortada zafiyetlik bir durum da yok. M'nin boy ve ağırlık ortalaması yaşıtları ile aynı düzeyde. Ancak zavallı M'nin adı çıkmış dokuza, inmiyor sekize. Söz gelimi, Anneannesine mi gitti;
- Ne severmiş benim oğlum?
- Pilav.
- Tavuk da yermiş değil mi?
- Yemem, - Ah, benim iştahsız oğlum.
Kırk kez deli derseniz deli olunurmuş örneği, çocuğun kendisini iştahsız biri olarak tanımlamasına yol açacak bu tür yanlışlara karşı çocukcağızın yaptığı tek yanlış, gördüğü çevre inancına uymaktır. Bu tip yeme sıkıntıları gördüğüm en yaygın yemek sıkıntıları oldu. M'nin evinde yaptığım gözlemlerde, M'nin önündeki tabaklardan benim bile gözüm korktu; ki hiç de iştahsız biri değilim. Ancak fazla kilolarımı atmak için o evde bir ay kalmama izin verseler yararlı olacağına kesinlikle inanıyorum.
Çocuk o tabağı bitirmese bir türlü, bitirse başka bir türlü. Üstelik emin olun, tabak sonsuz bir kuyu gibi; M, ağzı ve kapasitesi ile o tabağın biteceğine bir türlü inanamamıştır. Fakat o tabağı koyan mantık, kendisinin tatmini uğruna aynı yanlışı her öğün yinelemeden edemiyor. Sonuçta bir kısır döngünün içine düşüyorlar. Çocuk yemedikçe, daha çok yemek konarak ondan bir çeşit intikam alınıyor. Tabaktaki yemek miktarı arttıkça çocuk yemiyor ve genç direniş sürüyor ve başlanıyor doktor doktor dolaşmaya:
- "İştah şurubu yazsanız doktor bey, iştahsız da... Aslında talep edilmesi gereken iyi bir sakinleştiricidir (Anne için).
M'nin sorununa daha kolay yaklaşabildim. Ailesine yaklaşmak onları daha önce tanımam dolayısı ile çok kolay oldu ve evlerine gittiğim her yemekte konulan miktarın azaltılmasını istedim. Okuldaki ilk günlerinden başlayarak 4 yaşındaki M'nin tabağına istediği miktarı koyması ile kendi yediği miktarı arttırmasını, daha önce yemediği bazı tür yemeklerin dahi yenmesi izledi. Bu olayların okulda kameraya alınması ile annesini de sakinleştirdik ve yeme sorununu böylece çözmüş olduk.
Yemek yeme sorunlarının en sık yaşandığı ailelerin, en az bir otoriter kişiden oluştuğunu daha önce de belirtmiştik. Yemek sorununu çözmediğimiz ya da sorunu bize hiç yansımamış; yemek sorunu sürüp giden çocuğun ailesi ile arasındaki bağlar gün geliyor ilk erginlikle başlayıp iletişim eksikliğine bağlanıyor. İletişim eksikliği ise giderek genç ve ebeveyn arasındaki bağları zedeleyebilecek güce ulaşabiliyor.
Masadaki Kavga
Artık yaşını başını almış birçok insan biliyorum ki, yemek yeme sıkıntılarını anne ya da babalarına bağlamaktan kendilerini alamıyorlar. İletişim eksikliklerinin kaynağını ailece toplandıklarında o masada olmuş olumsuz deneyimlerinde arıyorlar. Ergenliğin, -ergenlik psikolojisinin iki arada bir derede kalmış sıkıntısından kurtulamayan bu insanların en büyük sorunu elbette yemekteki iştahsızlıkları değil, kendi bağımsızlığını, yeterliğini ve toplumun onun yeterliğine gösterdiği saygı olarak tanımlayabileceğimiz güveni ailesinden alma sıkıntısıdır. Çocuğun, kendi organizmasının farkında olmayarak -yememe yolu ile intihar ettiğini düşünen bir ebeveyne karşı yanıtı; dış beklentinin, yani annesinin düşündüğünün aynını yapmak ve yememektir. Ne yapsın yani bu çocukcağız, annesinin düşüncelerine uysa bir türlü, uymasa bir türlü. Eğer kendisinden çok fazla bilen büyükler ona iştahsız ve keyifsiz diyorlarsa, o da bu düşüncelere katılmıştır. Ancak biliyordur ki, isterse birçok şeyi kendi yapabilir. Kendi yemeğini yiyebilir, kendine yetebilir bir kişidir. İşte burdan başlayarak yollar ayrılıyor. Kimi çocuk kişiliğini annesinin beklentisine uygun olarak belirleyip, ağzına kuş gibi yemek verilmesine tamamen alışıp, hiçbir tepki vermiyor- ancak ömür boyu ağzına yemek verilmesini istiyor- ve belki daha tepkici oluyor. Kimi çocuk ise kendi yiyeceği miktarın kendi bildiği miktar olduğu savlarını sürdürüp ailesi ile ilk erginlikte cayırtıyı kopartıp daha ileriye -bir mücadele- gitmesini önleyebiliyor. Doğal ki ilk ergenlikte savaşı kazanması az bir olasılıktır. Çünkü onu yetiştiren kişiler o zamana dek tavırlarında daha büyük kemikleşmeler elde etmişler, onlar da mücadele biçimini oturtmuşlardır.
Tüm aileyi bir arada toplayıp çevreleyen masa bir yana, herkesin yaşam biçimini de bu masada rahatça görmek olası.
Çocukça Bir Aşk Deyip Geçme
Bir arkeolog hanım velimiz oğlunun yaşam biçimini değiştirmeye çabaladı. Önce eğitimsel olarak ilkelerde "söz" ile anlaştık; onun ve benim ilkelerim birdi, onun ve benim duyarlı olduğumuz eğitimsel noktalarla dünya anlayışlarımız birdi. Dolayısı ile bizi oğlu R'nin eğitimine "Allah razı olsun" layık gördü.
R üç yaş 8 ay civarında idi. Yaşı düzeyinde bir erkek çocuğu; ilgisi sosyalizasyonu, gösterdiği tepkiler ile canlı bir insan. Babasını pek sık göremiyor, iş dolayısı ile babası C bey çok sık dışarılarda geziniyor. Dolayısı ile baba ortada olmadığı zamanlar R kardeşimiz biraz isteksiz oluyor bizim aramıza katılırken. İlk günlerde R açık açık "ben okula gelirken korkuyorum" dedi.
- Neden?
- Karanlık bir şey içimi sarıyor.
- Nasıl bir şey?!...
- Öcü gibi bir şey. Değiştirmeye çalışıyorum konuyu:
- Öcü böcü yok güzelim, Barış Manço koyalım mı teybe?
- Tamam.
- Karasevda.
Karasevdanın da sözleri çok güzel. "Çocukça bir aşk deyip de geçme; Karasevda"
"Çocukça bir korku" deyip geçmedik biz de.
Ben askerliğime çavuş talimgahında başladım, askeri eğitimi hem eğitim birliklerinde hem de daha sonra rehberlik bürosunda çalıştığım jandarma okulunda görebildim. Acemi eğitimine gelen yaşlı başlı kısa dönem 8 ay yedek subayları er oldukları zaman ne hallere geliyorlar, ortalık, saçlan aynı kısalıkta kesilmiş, aynı elbiseleri giyen aynı tip postalları sıraya girip almış müdürler, mühendisler, mimarlar, müftülerle dolmuş. Kendini Napolyon ilân edip Hazreti Muhammed ile dün akşam görüştüğünü söyleyen paranoyak gibi yalvarıp yakarıyorlar. "Ben bilmemnerenin müdürüyüm. Şöyle-asardım böyle keserdim." Bir diğeri atılıyor. "Ah, abicim, ah, ben İstanbul'da çok ünlü bir mimarım, sekreterlerim adamlarım odamda Amerikan barım, ah ah" En küçük tarlası olan çiftçi çocuklar da bu arada Sakıp Ağa kesildiler.
Herkes birbirine benziyor ve rütbeler de aynı, bireysel farklar yok. Herkes aslan, herkes kaplan, herkes er. Ve ben dahil herkes kim olduğunu, eskiden kimler olduğunu düşünüyor. Ne anneleri, ne babaları, ne karıları, ne iş çevreleri, kimse yok çevrelerinde onları bilen. Yeni bir kişilik ortaya çıkabilir, eskisi de oturabilir. Yalnız herkesin kafasında şu var: Ben kimim? Ben eğer düşündüğüm kişi isem burda ne işim var. Bir arkadaş kişiliği ile öyle savaş verdi ki bir an karar verdi ve bölük kolundan dışarı çıkıp üç pırpırın yanına pat, pat, pat gidip bir topuk selâmı ile.
- Komutanım ben er değilim, ben sekiz aylık asker, müfettiş Z.S.
Şaşkınlıkla bakıyoruz ve beklediğim tepki geldi;
- Ha siktir lan!
Ardından iki yumruk bir tekme ve finalde bir şaplak.
İşte size bir başka "anaokulu" öyküsü anlattım. Ben A hanımın oğlu R"nin korkusunun da bizlerin acemi birliğinde yaşadığından farklı bir şey olmadığını düşünüyorum. Evde aslan kaplan, ama gerçekte kendi arkadaşlarının, yaşıtlarının arasında o kim?! Yetenekli mi, yeteneksiz mi, her çocuk onu döver geçer mi, o herkesi döverek bir yere gelebilir mi? Kız çocukları gibi olmak da güzel olabilir. Kız çocuğu olunabilir mi, ne yapmalı of. Bir çocuğa göre okkalı sorular.
R, sonuçta korkudan kurtuldu. Resmi güzel, arkadaşları ile anlaşan yaratıcı bir çocuk olduğunun farkına vardı. Ve, ve doğum günü geldi. R'nin kırk yılda bir gelen annesi doğum gününde de R pastayı kestikten sonra, herkesin sırayla pastasını alma zamanı geldiğinde şaştı. Bardağını dökmeden tabağı ile birlikte taşıyan ufaklıkları görünce önce:
- Dökecekler, yerler pislenecek, halının hijyen yapısı bozulacak. Sonra:
- Yemekte de aynı uygulama mı yapılıyor?
- Evet.
- Ben size avuç dolusu para veriyorum. Çocuğumu çalıştırıyorsunuz.
Ve ayrılmak zamanı böyle geldi.
Biz de "okey" dedik.
Merhaba R'cim. Kolay gelsin.
Burada yine başa, kişilikte yolların ayrımını anlatmaya geldi sıra. Yolları ayıran ana öğeyi insanın kendi katılımı ile kendi kişiliğini, yeterliğini, kendini çevreye kanıtlamasının bayrağını yükseltme derecesi olarak görüyorum. Biz yemek sıkıntısını bir okul öncesi kurum aracılığı ile çözüyoruz, çözdük ve çözeceğiz. Kendi kişiliğini kendisine ispat hakkı vermezseniz, çocuk size yemekte kendini gösterecektir. Ya kuş gibi beslenecek, tepki vermeyecek ya da yemek reddederek, seçerek, önce size anımsatmalarda bulunup, ergenlik çağında palazlanınca tepkisini belirtecektir. Bence "hayırsız evlat" yoktur. Eğitiminde dost olmayı bilememiş bir ebeveyn vardır. İpi, biri bir tarafından diğeri öbür tarafından çeker, taraflardan birine "emri hak zail" olduktan sonra da zaten kör ölüyor badem gözlü, kel ölüyor. Sırma saçlı. Ve sonra bakıyorsunuz, yaşlı bir udam belki bir içki masasında "anam babamla hiç dost olmadım" diyor. Çok gelenekselleşmiş bir laf olmakla birlikte şunu söyleyebiliriz: Çocuğunuzla ileri yaşlarda yaşadığınız sorunlar daha önceden çözülmesi gereken olaylardır. Kökleri arasında sümüğe karışmış göz yaşlan bulaşmıştır biraz. Çocuğunuzun yeterliğini mutlaka artırın. Onu kendi kendine yeter hale getirip, ona güvenin. Onun yaşama katılımı ve kendine güveni hepimiz için gerekli.
Aile İçi Bansın Önemi
Ana okuluna başlama ile ilgili sıkıntılar olarak baktığımız so-ı unlara aslında her yetişkin için de bakabiliriz. Ana okuluna başlayan çocukta birtakım sorunlar olacak da, orta okul ya da liseye başlayanlarda olmayacak mı? Bir işe girdiğinizde uyum sıkıntılarını hiç yaşamıyor musunuz? Ama bir de şöyle bakalım; askerlik eğitimi, lisede ergenlerin başlarına eğitimsizlik nedeni ile gelen cinsel sorunlar, cinsellikle ilgili ağır duygusal yaşantılar, sağlıklı yaşanmayan aşklar, sağlıklı olmayan evlilikler, iş başarılan ve başarısızlıkları, alışkanlık kazanma, eğitim aşamasında bir iz açılmadan, hatta sağlıklı bir temel kazanmadan nasıl olabilir. İnsan 3 ile 6 yaş arasında beyin gelişiminin yüzde 60'ını yaşarken eğitimsiz kalması mı gerekir, yoksa gelişi güzel; yalnızca kendi biyolojik, çevresel ve sosyolojik mirasıyla mı yetinmelidir.
Ana okuluna başlayan çocuğun başta sıraladığımız gibi bir takım ana sıkıntıları yaşama olasılığı vardır. Anaokuluna başlandığında çocuğun bu ana sıkıntıları yaşayacağı varsayılmalıdır. Anaokuluna başlangıç sizin eğitiminizi ve çocuğunuzu test edecektir. Sıkıntılara dayanabilen bunların okul sorunları olduğunu kabul eder. Sağlıklı sosyo- ekonomik yapıdan gelen yüksek öğrenimini tamamlamış ailelerin hiçbiri okul problemlerinden kaçmadı. Bu sorunlara karşı çocukları bizlerle elele mücadeleler kazandı yaşam dalgalarına karşı. Okula başlanan ilk günlerde bir davranış değişikliği olarak okulda uyumama ve sabah okula gitme sıkıntıları da yaşandı.
Başka Sıkıntılar
Yeni bir ortamla tanıştığınız ilk gün siz gidip uyuyabilir misiniz? Geceleri bile uykunuz kaçabilir. Bir anaokuluna başladığı günde, çocuğun olağan yaşamını sürdürebilmesi olası mıdır? Hele hele gidip uyuyabilmesi... çocuk ilk günden yemeğini yedikten sonra "tamam efendim şimdi güzellik uykusu saatim geldi ben uyumaya gidiyorum" diyebilir mi? Aslında ne güzel olurdu, çocuklar sıkıntılarını aynen yetişkinlerin diliyle belirtseler.
- Anne ben bugün girdiğim uyum ortamında çevre uyaranlarının etkisi nedeniyle yoruldum.
Yada:
- Değişik sosyo-ekonomik yapıdan çocuklar var anneciğim, bunların kimisi beni dövüp sindirmeye çalıştı, kimisi iyi davrandı. İşte hepimizin ayrı bir kişilik yapısı var. Nasıl bir kişiliğim olacağını düşünüyorum. Yalnız kalabilir miyim?
Aslında çocuklar Egocentrizm ve Conservatizm sahibi de, yetişkinler değil mi. Allahaşkına, çocuğun salt annesi istiyor diye o gün uyuması mı gerekir. Bir anaokulunda olması gereken eğitimciler ile birlikte, aile, eğitim programını saptayıp uygulamaya koyduktan sonra, bu tedirginlik neden? (Yine bu kurallara uymayanların eğitim düzeyi liseyi aşmamış bir önceki kuşaktaki eğitim olanakları kısıtlı olmuş büyük anne ve babalar olduğunu, yine içinde bulunduğum kurumdaki örneklere dayanarak söyleyebilirim.) Okula ilk günlerde gelme sıkıntısını da aynı yapı içerisinde ele alabiliriz. Daha başından söylemeden sonuca gelirsek, diyebilirim ki. para parayı çeker atasözüne uygun olarak eğitim eğitimi çekiyor. Anadan babadan gördüğü eğitimle yetinerek yetişen kendini çeşitli ortamlar içinde yetiştirmiş insanlar belki de okul kurumunu küçümsüyorlar. İşe bakın ki, tam da zamanında ABD'de 7()'li yıllarda üretilmiş okulsuzluk teorileri de çeviri ve anlayış olarak nihayet geldi ve buna sarılabilen "aydınlarımız" dahi çıktı. İvan İllich'in okulsuz toplumunu okuyup gerçekten okulsuz bir toplum planladığını dahi zannedenler olmuştur, oldu da. Yaygın eğitimin örgün eğitimden daha ucuz ve daha kısa bir yol olduğunu anlatan İllich bunu kanıtlamaya çalışırken; bir veli bana; "Çocuğumu bir okul öncesi kuruma vermeyi düşünmüyorum, artık dünya okulsuzluğa doğru gidiyormuş. Zaten okula gitmesini dahi istemiyorum" deyiverdi.
Örgün eğitimde nitelik ve nicelikte bir denge oluşturmuş ve artık yeni evrim sıkıntıları yaşayan batı eğitimi ile bizim örgün ve yaygın eğitimde sinek kaldıramayan bol renkli oturmamış eğitimimiz karşılaştınlabilir mi? En evrimsel biçimi ile eğitimi savunmak için ülkemizde örgün eğitimi savunmamız gerekli.
Yine de ne gariptir ki ben ikibinli yıllara girerken hâlâ ülkemizde okul öncesi eğitimin gerekliliğini anlatmaya çalışıyorum. Lafı çok uzattık, istatiksel olarak ana okuluna gelme sıkıntısının aile eğitiminden kaynaklı olduğunu bir kez daha vurgulayalım.
Şimdi size yeni bir anı: G:
Kişilik Belirlenirken
G. Doğu kökenli bir ailenin torunu. Ailenin kızları üniversite eğitimini sosyal bilimlerin dallarında tamamlamışlar. G anneannesinin yan dairesinde oturuyor. İkibuçuk yaşında iken bize gelmeyi denedi, çok çabuk uyum sağlamıştı. Ancak anneannenin isteği ile okula gelmesi bir buçuksene sonraya ertelendi. Bir buçuk yıl sonrasına ertelenen bir sosyalizasyon ile işe başladık. Önce ailenin isteği ile, anlaşarak öğleden önce bir süre G'yi evinden alıyor daha sonra bir iki arkadaşı ile genel servis saatleri dışında bir saatte evine bırakıyorduk. G, önce yemedi, arkadaşları ile -düzenli olarak- oynayamadı. Kendi kendine de oynayamadı ve tabii uyumaya da hiç yanaşmadı. Okula gelmeme konusundaki yakınmaların ortaya çıkışı G'nin bizlere tamamı ile alıştığı dönemden sonra başladı. G bütün gün üst katta bisiklete binmeyi, yemekleri reddetmeyi bıraktıktan ve arkadaşlarını kabul ettikten sonra geliş saatlerini genel servis saatlerine göre ayarladık. Ancak annesi saat yedide çıkıyordu. Babası işe yedi onbeşte gidiyordu. Ailenin tercihi geceleri çok geç saatlerde yattığını söyledikleri G'nin en geç servis ile alınmasıydı. Akşam uykusunu erkene almak konusunda aile ile görüştük. Daha sonra servis saatinin erkene alınabileceğini, bu uyum dönemi, sonra yedi buçukta onu gelip alabileceğimizi söyledik. Ancak 1. aşamamız olan geç servis uygulamasına geçtiğimizde G. ilk günlerde neşe ile gelmeye başladığı halde, daha sonra bu olumlu davranışı sönmeye başladı. Servis arabasından aşağı inip G'nin anneannesinin kapısını çalıyorum ve karşımda çok mutsuz, evinden ölü çıkmış ya da çıkacak bir insan tavrı ile annenanne beliriyor. "Aaa" diyor "siz mi geldiniz." Oysa ben sürpriz yaptığımın farkında değilim. Her gün geldiğim bir saat bu. çöp gibi, kapıcı servisi gibi. Şimdi sıra bende, bu da "torun servisi."
Geldiniz ama daha kahvaltısını etmedi benim aslanım. Kahvaltısını etsin, kakasını yapsın gelecek.
- Olur, diyorum ve beklemeye başlıyorum. Beş. on, onbeş dakika oluyor.
- Ne oldu hanımefendi hazır mı?
- Bir dakika, portakal suyunu sıkıyorum onu da içsin.
Saat on buçuklara gelip dayanıyor. Öğlen yemeği saat on ikide ve biz onbuçuğu geçe G'yi alıyoruz. Okula giderken önemli cadde ve sokakları tanıtıyoruz. Dil gelişimi nefis olan G ile sabah sohbe-li.
Ancak ilk haftadan sonra yine anneannenin kapıyı açtıktan sonraki şaşkınlığı kayboluyor ve kendi isteksizliğini şöyle belirtiyor.
- Bak abin geldi, ama bugün okula gitmeyeceksin değil mi ku-zucuğum.
Bana dönüyor.
Ağabeyi, hasta benim oğlum, değil mi G, hastasın gitmeyeceksin değil mi?
G en sonunda gelmiyor. Ve on beş dakikalık bekleme, onca çaba, onca haftalık emekten sonra bomboş geri dönmeyle sonuçlanıyor. Konuyu kendi ailesine ilettik.
- Annem biraz düşkündür, sabah erken kalkmasını istemiyor, dedi.
Zaten anneanne her sabah beni uyarıyor "öğlen yemeğini yesin ağbisi, uykusunu uyusun, dövmeyin ha."
Saat on buçukta tıka basa midesi doldurulmuş çocuk öğlen yemeğini anlaşılmaz bir nedenle yiyemiyor! Daha sonra da yemek konusunda değindiğim gibi, arkadaşları ile sofra başında iletişim kuramıyor ve henüz yerleştirdiğimiz yeme düzeni bombalanıyor. Fakat anneanne tavrından vazgeçmiyor.
Anneannemizden birkaç ricada bulundum o bir türlü davranışlarını değiştirmedi; üçgün üstüste beni onbeş dakika bekletip boş gönderdikten sonra zorunlu olarak G ile bağımızı kesmek zorunda kaldık.
Bu anı elbette çok aşın uçlardan biri. ancak aile nedeni ile okula gelme sıkıntısı çeken çocuklar içinde yeterli bir açıklama gibi geliyor bana.
Akşam evde yapılan aşırı çocuk sorgulamaları da çocuğun öğretmenlerine ve arkadaşlarına karşı ilgisini azaltabiliyor. Çocuğun okul öncesi eğitimcisi, eğitimbilimcisi ve ailesi ile çözümlenebilecek sorunların çözümsüz bırakılması, bir başka deyişle yine sorunlara benmerkezci. "ben bilirim" tavrı ile yaklaşılması, yeni bir ortama girmiş çocuğun ilk günlerinde uyumunu zorlaştırıyor kanısındayım. Aileler güvenmedikleri anaokullarına çocuklarını sakın vermeşinler. Ancak anaokulu ya da okulöncesi eğitim kurumuna ve uygulamasına karşı tavır alma bizim ülkemizde en yaygın tavır gibi geliyor bana. Tavır alanlar, yine kendi eğitim öğrenim ve çevre olanakları kısıtlı kalmış aileler. Okul öncesi eğitime olumlu yaklaşanlar ise, eğitimden kendileri yararlanmış insanlar. Toplum tamamı ile eğitimli olsa okul öncesi eğitim hakkında eğitimin diğer dallarında olduğu kadar bilgili bir toplum olsa çocuklarının tümünü kendi çocuğu kabul ederek, onların davranışlarının kendi evrimleri içinde gerçekleştiğini bilerek, çocuklara çocukça yaklaşabilen sağlıklı yetişkinler olsa eğitimi satın almaya ya da devlet okullarına bile gitmeye ne gerek var. Yani şimdi İllich"in okulsuz toplum teorilerini uygulama, noktasına gelmiş olsak ne iyi olurdu.
Evde olan bitenler çocukların okula gelememe sıkıntılarına neden olabiliyor. Anne baba arasında anlaşmazlık olan bir ailedeki çocuğun ev dışında kendisini annesi ve babasından uzak hissetmesi gerçekten çok korkunç bir duygudur.
C, aynı sıkıntıyı yaşayan arkadaşlarımızdan birisidir. Yine, ebeveynlerden biri aslında köy kökenli, ancak üniversite bitirmiş bir hanım annemiz. Babamız ise yabancı dilde eğitim veren bir okulda orta ve lise eğitimini tamamlamış, tutulan bir üniversitemizden mezun genç bir üst düzey yönetici. C başlangıçta bize alışmakta hiç sıkıntı çekmedi. Üç yaşındaydı. Yaratıcı, dil gelişimi yaşıtlarının üstünde, dikkat ve zekası yüksek bir çocuktu. Dediğimiz gibi bu arkadaşımızın sözettiğimiz özellikleri ile uyumun gecikmesi de beklenemezdi. Dört yaş doğum gününü kutladığımız günlerde C beyimiz bir gün gelmedi. Telefon ettim, dedesi gelmiş o gün canı gelmek istememiş. Bu davranışı bana doğal geldi. Dedesi ve anneannesi. İstanbul dışında yaşıyorlardı. Onlarla özlem gidermek onun en doğal hakkı. Derken dedeler yaşadıkları kente döndü. Ancak C beyin sıkıntıları sürüp gidiyor, sabahlan tepinerek geliyor bir türlü babasını bırakmıyor. Servisle gelen C, bir geri dönüşle artık babası tarafından getirilmek istemeye başladı. Üstelik yolda nazın bini bir para. İstediği müzik parçasını üst üste çaldıra çaldıra adama fenalıklar geliyor. Annesi telefon ediyor.
- Efendim şiddet mi kullanıyorsunuz? Yada:
- Öğretmeni değişti de ondan mı?
- Son zamanlarda sizde bir şeyler mi oldu?
Öğretmeni ile arası eskisinden daha iyi. Ben zaten çocuklarla dost olamamış, yaşam görüşü çocuklarla uymayan insanı öğretmen olarak almam ki, şiddet kullanmıyoruz. Bir üçüncü sorunumuz var bana sorulan sorunun aynı. "Son zamanlarda sizde bir şeyler mi oluyor diye sordum, hanım 'hayır'ladı. Üstelik soruma biraz da kızdı. Ancak birkaç akşam sonra kan kocanın kendi aralarındaki anlaşma düzeninde inme çıkmaların son zamanlarda hatırı sayılır derecede arttığı babasının bize yaptığı danışmada ortaya çıktı. Ve anne babanın daha sonra anlaşması ile C eski düzenine kavuştu. Bir iki ay sonraki yeni bozulma yaz tatilinin başına denk geldi. Annesi bizim disiplin konusunda zayıf kaldığımızı söyleyerek bir başka okul öncesi kuruma gitmesi gerektiğine karar vermişti. Ne yazık ki bir başka ev çatışmasından sonra. C evini hiç terk etmeme kararını kesinlikle aldı ve bir daha okul öncesi bir kuruma gitmeyip evde teyze kızı on beş yaşlarında bir genç kızla kalmayı tercih etti. Bu arada C'nin ailesinin okul öncesi kurumların biricik işlevinin "bakım" olduğundan en küçük bir şüpheleri dahi olmadığını da belirtmeliyim. En iyi. en tutulan eğitimleri aldığını belgeleyen ve bu sayede kendilerine iyi işler bulan velilerimizin okul öncesi eğitim hakkında en küçük fikirlerinin dahi olmaması beni gerçekten çok şaşırtıyor.
İzmir Torba bölümünde yine ele alacağım gibi aileler okul olgunluğuna erişmemiş çocuklarını yarış düzeni içindeki çarpık ilkokul eğitim sürecine sokmakta adeta yarış ediyorlar. Nedeni ise onlar için çok açık "Ciddi bir eğitim" Kimi tatmin ediyorlar? "Amaçları ne?" diye düşünmüyor değilim; bir taraftan aydın olmayı kimseye kaptırmama anlayışı öbür taraftan cinsel olgunluğa ulaşmamış bir kızın, "koca yanında daha iyi eğitilir" gibi bir öngörü ile evlendirilmesine benzer bir anlayış. Doğrusu, Türk Eğitim Sisteminden yetişmiş olduklarının alamet-i farikasına taşıyorlar. Özgün bir eğitim sistemi(!)
Okula uyum döneminde bir kişilik yapısının aile tarafından altının çizilmesi, ile çocuğun eğitiminin ana rotasının belirlenmesinin önemine bir kez daha değinmiş oldum.
Okul öncesi eğitime başlarken; çocuğun yaşı. ailenin o sıralardaki karşılıklı etkileşiminin derecesi, kardeş ya da muhtemel bir kardeş (ana karnında) - kızçocuklan için bir erkek kardeş - uyum çalışmalarında kullanılan tekniğin seçimi gibi öğeler önem taşıyor. Ancak, her şey olumlu gidiyormuş gibi gözüküp de gitmediği zamanlar da vardır. Biz böyle zamanlarda aileyi uyararak henüz uyum sürecinin tamamlanmadığını, uyum içinde bir bağımlılık süreci yaşandığını söylemeyi kendimize görev biliyoruz ve zaman zamanda yakındığımız veli tipi bize inanmıyor. Öyle ya. torunumuz yok. tosunumuz yok, falcı da değiliz neden bu işi onlardan çok bilelim ki.
Eğitim konusunda konuşmak da. bilgileri uygulamak ve satmak da çoğu kez eğitimcilerin tekelinden çıkmış durumda. "İtaati" yüksek düzeyde uygulayan ve hâlâ eski köy alışkanlıklarından kurtulamamış toplumumuzda ya gizem derecesi yüksek disiplinler (din adamlığı, klasik büyücülük, falcılık, kara büyücülük), ya da doktorluk, avukatlık, hakimlik, polislik gibi insanın yazgısı ile oynayan meslekler popüler olabiliyor. Az gelişmiş toplumlarda sosyal bilimlerin popüler olmaması çok doğal. Bir de bu az gelişmişliğin üstüne geleneksel kültürel kırıntıları yıkan teknolojik gelişmeleri ekleyince, sosyal bilimlerin papucunu her gün dama atsanız yine az. Daha önce askerliğimi sekiz aylık er olarak yaptığımı söylemiştim. Acemi er eğitimi döneminden sonra jandarma okuluna "dağıtımımız" yapıldı. Bu okulda bana pedagoji bölümünden "ne" olarak mezun olduğum soruldu. Mesleğimi tanımlamam istendi. Nasıl bütanım yapmışsam, meslek hanesinin karşısına "Pedagoloji Mühendisi" yazdılar. Eğitim bilimcilerin kendilerini kanıtlamak için mes-lekdaşlarına attıkları çamurları bırakıp, kendi mesleklerini tanımlamaları gereği her gün biraz daha artıyor. Ya doktor beyler, kendi mesleklerini bırakıp sosyalbilim temelleri olmaksızın eğitimciliğe bulaşanlar, Platon ile Eflatun'un aynı kişi olduğunu dahi bilmeden eğitim felsefesi yapmaya kalkan efendilere ne demeli. Bence kabile büyücüsü bile dememeli. Çünkü kabile büyücüleri saygın insanlardı ve şarlatanlığa soyunmamışlardı. Okul öncesi eğitimin zararlarından söz eden çocuk doktorlarının kulakları çınlasın. Biz onların işlerine burnumuzu sokmayız, ama onlar bizim salatamıza maydanozdurlar hep. Ülkemizde pedagojinin ergenlik bile değil, erginlik yaşadığı bir gerçek. Ne çocuk, ne büyük, kim ne sayarsa, o şimdilik. Tabiî ülkemize has bir anlayış bu. Hal böyle olunca ancak ticaretten anlayan (ticaret en çok film hilesini yedirme anlayışı olarak kesinlikle yerleşmiş durumda) anlamayan para kazanma niyetiyle ortaya çıkanların yaptığı bir iş haline gelince bizlerin anne babalara dert anlatma sorunu giderek artar hale geliyor. Sizlere uzun bir yakınmada bulundum. Bu yakınmayı tüm eğitim tarihinde bulabilirsiniz. Yaşam öykülerini okuduğunuzda. Eflatun'dan tutun, zavallı Pestalozzi'ye dek pekçok eğitimci saçlarını süpürge haline getirip faraşla birlikte yaşamlarını çöpe atmış gibi gelebilir size. Neyse biz korkmuyoruz, "demirden korksak trene binmezdik" diyelim; eğitim ve eğitimbilimi tanımayan velilerden ve çocuklarımızın olayları ile çözümlerinden söz edelim.
Koruyuculuk ve îyi bir "Yuva"
Yine başa döndük. Neden biz anne babadan çok bilelim. Falcı değiliz, doktor değiliz. Çocuk bir türlü annesinden ayrılamıyor, üç yaş iki ay olmuş ağzına yemek verilerek yediriliyor. Ancak ilgili anneannesinin yöntemleri yerine -çünkü annesi ikinci kardeşe de bakmak durumunda-, okul öncesi kurumların yöntemlerini deneme zorunda kalmıştır.
Hem annesini rahat ettirecek, hem çocuğuna kendi annesinin koruyuculuğunu verecek, hem de arabasına atlayıp istediği gibi gezecek. Ancak bir sorun var. iyi bir okul öncesi kurum bulmak. Nasıl bulunur bu tatsız yer. İnsan vicdanını parçalayıcı yer? "Yuva"ya annesiz babasız çocuklar bırakılır. Annesiz babasız ne yapar yavrucak orada? Ve iyi bir "yuva"nın ölçütü nedir? Çocuğa bol antibiyotik vererek "sağlığını denetleyen" doktoru hemen imdada yetişir. El ölçüt; ferman olarak yazılır. Temiz olmalıdır, sağlıklı olmalıdır. Çocuğun hastalanmaması gereklidir, düzenli olmalıdır. Başka? Başkası yok işte. bir de yemekleri "sağlıklı" olmalıdır. Diyetisyenler, gıda mühendisleri filan da olursa, çok iyi olur. Evet. bilgiyi alan anne. hemen işe koyulur. "Paramız var. Oğlumuza anaokulu bakalım anne: hadi sen de gel teyze, komşu Hayrünnisa hanım da gelsin" ve bilirkişi heyeti oluşur. Çocuk ortada yok. önce büyükler...
Eğer anaokulu açacaksanız size tavsiyem şu: Kurumunuzda çocukların - "veletlerin" mi demeliyim- erişemeyeceği yere ilâç gibi kaldırın oyuncakları. Kapalı dolaplara kilitleyin. Havlular ve çocukların giysilerine kendileri kesinlikle erişemesin, ortalık düzenli gözüksün, bir iki tane de bakıcı tutun, bunlar herhangi bir meslekten cici kızlar olabilir bir de sosyete semtinde bir yer tuttunuz mu, ticaretiniz şüphesiz hayırlı olacaktır. Bizim "heyet" geldiğinde tavanlara bakarak ve mobilyalarınıza bakarak değerlendirmelerini yaparken, perdelerinizi ve her şeyinizi beğenebilir.
Kısacası Pamuk Prenses'teki cadının elması kadar çekici olmalısınız. Ancak içeride veliyi tutmayın, tuttuğunuz sorumlu müdür deneyimli olsun ve:
- Eğitim sırasında içeriye girmeyelim-desin ki, iş ciddi görün-sün(!)
İşte, sorun çıktı. Bizim E"nin annesi oraya girmez. Ben velinin gerekli bilgilendirme yapıldıktan sonra içeri girebilmesi taraftarıyım (bu bana özgü bir anlayış, birçok eğitimciye dahi ters gelebilir). Velinin yanında da veli yokmuş gibi davranabilme yanlışıyım; ancak zamanlaması eğitim yöntemine göre değişebilir. "Haydi bir başka yuva bakalım" akşama kadar kiralık ev bakar gibi yuvalar ba-lıkır ve bir tanesinde karar verilir - bizimki-. |