SORULAR - YORUMLAR  - CEVAPLAR 
            İhsan DELİLBAŞI 1Efendim, ben Sayın Tarhan Erdem'e teşekkür ediyorum. Kitabında benden bahsetmiş. Ben, o sırada CHP üye yazımının Teknik Komite Başkanıydım. Ama üye yazımı 1976'da amaç değildi, araçtı. Neyin aracıydı? O yıllarda sosyal olayların matematiksel modellerle çözümü çok günceldi. Cumhuriyet Halk Partisi'ne yeni politikalar üretmek, sosyal parametreleri değiştirerek simülasyonla değişik üretimlerde bulunmak için bir sistem teklif ettik ve teklif bizzat Sayın Bülent Ecevit'in kendisine oldu. Sayın Ecevit buna müspet yaklaştı ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin iktidara alternatif olabilmesi için bu bilgilerin nasıl derleneceğini sordu. 

            Bilgi, başlangıçta sadece ve sadece üyelerdi; çünkü, Cumhuriyet Halk Partisi, tabanını bilmiyordu, bilmesi de imkânsızd. Çünkü ellerinde bilgi yoktu. Dolayısıyla üye yazım sistemi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin iktidara hazırlanması için –ki bu konuda bayağı güzel raporlar vardır– bir araç halinde devreye girdi. Biz bu arada –sene 1976–  Cumhuriyet Halk Partisi Genel Yönetim Kurulu'na ve bizzat Sayın Ecevit'in kendisine bilgiler verdik. Petrol fiyatının oluşmasını bilmeden, petrol ve enerji politikasının olamayacağını anlattık. Uçak lastiğinin, yedek parçaların durumunu tespit etmeden, ulusal savunma sistemlerimizden söz edilemeyeceğini anlattık. Dolayısıyla bilgisayara geçişin ilk adımları atıldı ve bütün ülke tarandı. Ayrıca, parti yönetimine bilgisayar kavramının yerleşmesi, o günün koşullarında sayısız faydalar sağlayacaktı.. 

            Ben  1976-1977 yılında ODTÜ'de iken –ki Tuncer Üney ve rahmetli Doçent Necdet Bulut'u da rahmetle ve hayırla anıyorum, çünkü onlar bu Teknik Komitenin danışmanlarıydı– Sayın Tarhan Erdem'in bahsettiği Sayın Gül Güven büroda memur olarak çalışıyordu. Ben şahsen 17 il dolaştım İstanbul'dan Hakkari'ye kadar. Bütün arkadaşlarımız Türkiye'yi taradı, yani bir altyapı oluştu, yani bütün iller ve ilçeler, –ki benim Cumhuriyet Halk Partisi tarafından bütün üye yazımlarını inceleme hakkım vardı bu müfettişlerde bile olmayan bir haktı– 67 il dolaşıldı, bir altyapı hazırlanıldı. 1978 senesinde de, doğrusuyla yanlışıyla bu sistem, Sayın Tarhan Erdem'e devredildi.  

            Tarhan ERDEM 
            Efendim, Sayın Reşit Ülker'in yazılı sorusu şu.. "Kütükler düzeltilmeden önce kongreler ve önseçimlerdeki yolsuzluklara itiraz edildiği zaman Genel Merkez bunları düzeltemez miydi, karar veremez miydi?" 

            Şimdi, tabiî, zaman geçmiş, kimseyi de kırmak istemiyorum ama, gerçeği de ifade etmek gerekir, Genel Merkez, oligarşi zincirinin bir halkasıdır netice itibariyle. Çözmek imkânı bulabilir miydi?  Cevabım, "bulamazdı" biçiminde olacak. Çünkü, bence 1969'dan itibaren, CHP'de Genel Merkez taraftı. Taraf olan, yargı organı olamaz. 

            Sayın Ekrem Ceyhun'un üç suali var. Birincisi, "mevcut yasalara göre, üye kayıtları Cumhuriyet Başsavcılığı'nda bilgisayara geçirilerek sabitleştirilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, Yüksek Seçim Kurulu aday seçimlerinin bu kütüğe göre yapılmasını neden önermez?" 

            Üye yazımı hergün değişen bir olaydır. Yani, bir yere verdiğiniz liste, belli bir tarihteki durumu tespit etmektedir. Ertesi gün oraya bir üye kaydolmaktadır veya istifa etmektedir, bünye değişmektedir. Yani, o listeleri bir başvuru belgesi olarak kullanmak mümkün; ama, uygulamada bir liste olarak kullanmak doğru değil. 

            Reşit ÜLKER 2 : Cumhuriyet Savcılığına göndermezlerse ne olur? 

            Tarhan ERDEM: 
            Evet, bir de o var tabiî. Bence üye yazımındaki sorun, yazımın önceden ilân edilmiş kurallar bütününe göre, açık, devamlı olarak işlenmesidir. Yapamadığımız şey odur. Buna göre, parti adaylarını bütün üyelerin seçmesi, özellikle program partileri için uygun değildir. Sabah oturumunda Sayın Keçeçiler, "üyeler rahat girsin" dedi. Bence üyelerin rahat girmesi önemli değil. Üye yazılan bir insanın partinin içinde rahat etmesi önemli. Yazarsınız, yazmazsınız, ama yazdıktan sonra rahat bırakmıyorsunuz adamı, ertesi gün çıkarabiliyorsunuz, listeye yazmıyorsunuz. Bence mesele, bütün üyelerin seçmesi veya başka seçim yöntemi değil, parti içinde oligarşinin yıkılması, oligarşinin bir daha doğmasına engel olmak. Bir partinin içinde, Genel Başkan niye değişmiyor? Burada bütün siyasal hayatımızın meselelerini çözecek değiliz ama, Genel Başkanın değişmemesinin sebebi, kendisini seçen kurultay karar yeri olmaktan çıkmış ve üyelerini, seçenleri, Genel Başkan yönlendiriyor. Türkiye'deki siyasal partiler, seçimler bakımından, kongreleri bakımından, üyeleri bakımından demokratik olmadığı için, genel başkanlar değişmez. Milletvekili adaylarını re'sen Genel Başkanın tayin etmesinde, bence mahzur görülmeyebilir, o yetkiyi verebilirsiniz. Bir parti verir, bir parti vermez, bir parti "bütün üyeler seçsin" der veya bir parti - Sayın Keçeciler'in dediği gibi- "sokaktan geçen adamlar da benim partime gelsin, adaylara oy versin" der; onlar ayrı bir şey. Ama, parti içindeki demokrasinin sürekli çalışması lâzım. 

            İkinci sual, "seçimlerde oy vermenin bilgisayar ağına göre yapılması konusu ve bunu ne kadar zamanda yapılabileceği.." Şimdi, birçok ülkede bu sistem var, dolayısıyla, örnekler ve teçhizat var. Netice itibariyle bizim için sorun, program konulmasından ibarettir. O programı yazmak da bir marifet olduğunu sanmıyorum. Yani, ciddî bir software firmasının –iş doğru tarif edilirse– bir iki ay içinde programı yazabileceğini tahmin ediyorum. Bence, karar verildikten sonra, 6 ay ile 12 ay arasındaki bir sürede, uygulama başlayabilir. 

            İstanbul İl Başkanı meselesine gelince; Sayın Ekrem Ceyhun, "Genel İdare Kurulu böyle karar vermiştir, Genel Başkan da il başkanına tebliğ etmiştir" diyor. Neyi tebliğ etmiştir? Üyeleri gözden geçirip bunların doğruluk derecesini saptamasını istemiştir. Şimdi efendim, üyenin doğruluğu şudur: Üye kütük defterinize yazıldı mı, artık doğru kabul edeceksiniz. Onu oradan atacak olan –belirli ve somut şartlarla– Disinlin Kurulu'dur. Ne Genel Başkandır  ne İl Başkanıdır. Dolayısıyla bana göre, Genel Başkanın veya İl Başkanının üyelerin kaydının doğruluğuyla falan uğraşmaya ne hakkı vardır, ne böyle bir görevi vardır. Bahsedilen Genel Yönetim Kurulu kararı –yeri burası değil ama– bence hukuken yanlış bir karardır. 

            Sayın Levent Ertem'in bir iki suali var. Ben onun içinden genelden özele doğru gitmeye çalışacağım. "Bireyi, devlet karşısında mühkûm, sessiz kalmak yerine ülkenin sahibi durumuna getirebilir miyiz?" İkincisi, vergi meselesi, "Vergi numarası ile seçmen numarası arasında da bir ilişki kurmayı ve vergi veren insanın seçmen olmasını öneriyorum; bu doğru mudur?" diye soruyor ve ayrıca, "adayları da bunlar seçsin diyor" diyor. 

            Şimdi, bence bireyi memleketin sahibi yapmak tabiî doğru, vatandaştan vergi almak ta doğru ama, bunların hepsi reform, yani düzenin ciddî olarak değiştirilmesidir. Ben şu anda, bu noktadaki fikrimi beyan etmek istemiyorum; çünkü, burası onun tartışılacağı bir yer değil. Ama, adayların seçimini kim yaparsa yapsın, mesele o değil. Her parti aday seçimini kendine göre yapar. Hatta bölgeden bölgeye farklı yapar. Birinde şöyle yapar, birinde böyle yapar. Belediye Meclisi için böyle seçer, İl Genel Meclisi için şöyle seçer, ama mesele partinin kendi iç hayatının demokratik olmasıdır. Onu, Türkiye'de bir türlü yerleştiremiyoruz. Bir iki kuralı yerleştirebilsek, parti hayatımız demokratik olmaya başlayacak. Sonuçlarından çok belli. 

            Şimdi burada, birçok partili arkadaşımı görüyorum. Dolayısıyla onları da rahatsız etmek istemiyorum; ama, hiçbir parti iç işleyişi bakımından bence demokratik değildir. Böyle olduğu zaman da, Türkiye'nin genel toplumsal sorunlarında, "şunu isteriz, bunu isteriz, bunu yaparız" demeden önce partilerimiz demokratik olsun da, ondan sonra birtakım amaçlarımızı, hedeflerimizi gerçekleştirebilelim diye düşünüyorum. 

            Mehmet KABASAKAL 
            Sayın Ekrem Ceyhun'un bir sorusu var; "1995 yılı Haziran ayının 17.nci gününde tartıştığımız, Siyasi Partiler ve Demokrasi konusunda sizce nasıl bir demokrasi ve ona uyan siyasi partilerin niteliği, öncelikleri nasıl olmalıdır? Bu yapı bizi 21.nci yüzyıla taşıyablir mi?" 

            Benzeri bir soru, Sayın Muhittin Yıldırım'dan geliyor, "Siyasi tıkanmalardan bahsediyorsunuz, yeni yapılanmadan söz ediyorsunuz; nasıl bir parti şekli olmalıdır? Herhangi bir oluşumu öneriyor musunuz?" diyor. İzninizle, TESAV'ın belirli konuları tartışmaya açtığı bir sempozyumda, Sayın Yıldırım'ın sorusunun ikinci kısmıyla ilgili görüşlerimi  –bir siyasal hareketin propagandası olarak değerlendirebileceği için– belirtmeyeyim. Bu düşüncelerimi başka ortamlarda söylemeyi tercih ederim. 

            Sayın Ceyhun'un sorusuna yanıt olarak; bugünkü haliyle, bu partilerle, bu devlet yapısıyla, bu devlet anlayışıyla ülkeyi yönetmenin, mümkün olmadığını düşünüyorum. 

            Nasıl bir demokrasi gerekir? Türkiye'de şu anda demokrasi tam anlamıyla var mı, yok mu? Bana göre tartışmalı bir konudur. Ülkemizde demokrasinin bütün kuralları ve kurumlarıyla işlediğine inanmıyorum. 

            Ben her türlü düşüncenin –benimseyelim, benimsemeyelim– özgürce ifade edilebildiği ve örgütlenebildiği bir Türkiye istiyorum. Burada devletin  –düşünce ve inançları ne olursa olsun– tüm yurttaşlarına eşit mesafede olması gerektiğini düşünüyorum. "Her türlü düşünce" diyorum; çünkü, kimilerine göre "sakıncalı düşünceler" var. Ama, ben, "sakıncalı düşünce" olmaması gerektiğine inanıyorum. "Katıldığımız veya katılmadığımız düşünceler" olabilir. Onların da kendilerine ifade alanı bulması gerekir. Eğer, ifade alanını demokrasi içinde bulamazlarsa, demokrasi dışı yollardan bunu gerçekleştirmeye çalışabilirler ki, demokrasiyi asıl zedeleyecek olan da budur. 

            Her türlü düşünce ifade alanı bulursa, "katılmadığımız" veya kimilerinin "sakıncalı" bulduğu düşünceleri eleştirmek, karşılığını vermek, yanlışlığını söylemek olanağı vardır. Bu imkanı onlara tanımazsanız, yanlışlığına inandığnız kimi düşünceler, demokrasi dışı yollardan ifade edilebileceği için, yanlışlıklarını söyleyemezsiniz ve bu düşünce sahiplerinin belli toplum kesimlerini aldatmalarına da fırsat yaratmış olursunuz. Her türlü düşüncenin ifadesiyle birlikte örgütlenebilme açısından da bir engel olmaması gerektiğine inanıyorum. Ancak, burada hukuk, sınır ve bayrak birliğine bağlı kalma şartını önemsiyorum. 

            "Partiler nasıl örgütlenmeli?" konusundaki düşüncemi de ifade edeyim; istedikleri gibi örgütlenmelidirler. Yasalar, genel ilkeleri belirleme dışında ayrıntıya girmemeli ve her konuda sayısız yasaklar içermemelidir. 

            Her parti nasıl örgütlenmesi gerektiğini kendi tüzüğüne yazıp, uygulamayı da tüzüğe göre yapmalıdır. Böylece, tüzüklerle gerçek hayat arasında farklılıklar da giderilmiş olur. Kimi partiler, isterlerse –Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi– sadece seçim döneminde faaliyet gösterir; diğer zamanlar, kapılarını kapatır, hiçbir faaliyette bulunmazlar. Kimi partiler, istiyorlarsa –İngiliz İşçi Partisi'nde olduğu gibi– sendikalarla organik bir ilişki içinde bulunur; sendikaların bütün üyelerini kendi üyesi gibi kabul ederler. Tabii, bütün bunlar, mevcut yasakların kaldırılmasını ve yeni yasal düzenlemelerin yapılmasını gerektirir. Ama, özetle böyle bir parti düzenimiz olmalıdır diyorum. O düzen içinde "nasıl bir parti" olması gerektiği konusundaki düşüncelerimi, izninizle, siyasal parti faaliyeti niteliği ağır basan başka toplantılarda ifade etmeyi uygun görüyorum. 

            Ancak, Sayın Ekrem Ceyhun'un bir başka sorusu var; "İki kutuplu bir dünyaya göre hazırlanmış hukuk düzeni içinde bir Türkiye, tek kutuplu bir dünyada nasıl bir hukuk düzeni ile partileşebilir ve demokrasisini bu tek kutuplu dünyaya uydurabilir?" diyor. 

            Konuşmanın başında söylemeye çalıştım. Ben, bugünkü yapısıyla Türkiye'nin yönetilebilir olduğu kanısında değilim. Onun için yönetimimizin, yönetim anlayışımızın ve yapımızın tümüyle değiştirilmesi gerektiğine inanıyorum. 

            Ülkemizin insanlarına güven, insanlarımızın kendi çözümlerini yaratabileceklerine güven ve onların bu beceride olduklarına inan gerekiyor. 

            Tüm sorunların çözümünde, sonuna kadar demokrasi gerekir. Demokrasi, siyasal yaşamda insana duyulan güvene ve uzlaşım yöntemine dayanan bir mekanizmadır. Ben, sivil toplumla devletin, aynı anda, hem eşitliği hem de özgürlüğü geliştirecek ve azamileştirecek biçimde bir araya getirildiği bir toplum düzeni istiyorum. Böyle bir demokrasi özlüyorum. Ancak böyle bir demokrasi, her türlü özgürlüğü geliştirebilir. 

            Oysa, günümüzde devlet artık bu hantal yapısıyla, işleyişiyle toplumumuzun önünü tıkamakta; gelişmeye de ayak uyduramamaktadır. Her sorunun merkeze taşındığı, yerinde çözülebilecek bir sorunun Ankara'ya getirildiği bir düzen içinde yaşıyoruz. Milletvekilleri, doğal olarak rahat çalışamamaktan yakınıyorlar. Bu düzeni tersine çevirmek gerekir. Böyle bir değişiklik, "yönetimi tümüyle yeniden yapılandırma" demektir. 

            Bugün il büyüklüğünde mahallelerimiz var. Yönetimi yeniden yapılandıracaksak, tabandan başlamamız lazım. Mahallelerimizi, önce halkın yönetime katılabileceği büyüklüklere indirgememiz gerekir. Muhtarlıklar, seçmen sayısı 1000'i aşmayacak şekilde düzenlenmelidir. Seçmen sayısı 1000'i aşıyorsa o muhtarlık ikiye ayrılmalıdır. Aynı anlayış yukarıya doğru sürdürülmelidir. 

            Her birinin bir başkanı, -ki mahalle veya köy biriminde bu muhtardır- bir meclisi olmalıdır. İnsanlar yöneticilerine bir selam mesafesinde bulunmalıdır. Birimler; sorunları, kaynakları, imkanları konusunda karar verebilmeli, hatta vergi koyabilmelidir. Tabii, bu vergi kararının referanduma bağlı olması ve o koşulla uygulanması gerekir. 

            Seçmen, seçtiklerinin neyi, nasıl yaptığını izleyebiliyorsa, bunları etkileyip değiştirebiliyorsa, o bugünkünden farklı bir düzen olacaktır. Ben, böyle bir yönetim anlayışının ve düzeninin Türkiye'ye gelmesini diliyorum. Ancak böyle bir düzenin bizi 21.nci yüzyıla taşıyabileceğine inanıyorum. Söylediklerimin kolay gerçekleşebilir şeyler olmadığını da biliyorum. Ancak, bu konudaki güçlüklerin aşılmasında Türk insanının değişim ve yenileşme özleminin çok önemli bir itici faktör olduğu kanısındayım. 

            Tarhan ERDEM: 
            Sayın Meral Tamer 'e cevap vermek istiyorum. "Parti içi demokrasinin işletilmesinin önünde mevcut delege sistemleri önemli bir engel midir?" Mevcut delege sistemi bugünkü uygulaması ile önemli bir engel gibi görünüyor. Delegeyi araç olarak kullanıyor, başka aracı verirseniz o aracı kullanır. Sorun, delege sistemi değil, üye yazımlarında ve delege seçimlerinde hile yapılmasına izin veren uygulamalar ve sistemlerdir. Çok teşekkür ediyorum. 

            Doğu PERİNÇEK: 
            Efendim, Sayın Serap Yazıcı, "kadın kollarının kurulamaması, kadının siyaset dışına atılması anlamına gelmez. Bunun en son kanıtı da Tansu Çiller kadın olarak Başbakan dahi olmuştur" diyorlar. Şimdi, kadın kolları şu bakımdan önemlidir. Kadın, ayrımcılığa uğrayan cinstir ve kadın kolları, siyaset alanına kadın meselesini getiren örgütlerdir. Kadın-erkek ayrımcılığı, bize tarihten kalan bir mirastır, ortaçağ mirasıdır, bu eşitsizliği gidermeye yarayan örgütlerdir bunlar. Kadın, erkek kimliğiyle siyaset yapabilir ve bence Tansu Çiller de erkek olarak siyaset yapıyor. 

            Kadınlar, sınıflı toplumda erkek ideolojisiyle teçhizatlandırılmıştır ve kadınların çoğu, zaten kadın karşıtıdır. Kadınlar, kadın cinsinin eşitsizliğinin bilincinde olsalar ve mücadele etseler, o eşitsizlik ortadan kalkar. Erkekler kendi ideolojilerini o eşitsizliği ilk önce kadınların kafasına yerleştirmiş, onları köleleştirmişlerdir. O sayede, o eşitsizlik devam etmektedir. Buna karşı Cumhuriyet Devrimi büyük bir olay başlatmıştır; ama, tabiî o yetmedi, Türk kadını  Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki Cumhuriyet Devrimi'yle çok büyük bir atak yaptı. Ama, biliyorsunuz o kazanımlar yine tehdit altındadır. Onun için, kadın kolları Türkiye siyasal hayatında olumlu bir rol oynar. 

            Bakın, Tansu Çiller, kadının mevcut statüsünü kullanarak siyaset yapıyor. İdeolojisi erkektir. Değerleri, erkek üstünlüğünü yansıtıyor. Kadınlığını öne çıkarması bile, erkeğin ona verdiği roldür. Kadını meta olarak gören hakim sınıf, erkeğinin istediği çizgilerle sahneye çıkıyor. Yani, erkek kadını nasıl görüyorsa, bu erkeğin gözündeki kadın olarak siyaset yapmaktadır. O bakımdan, ben sizin verdiğiniz örneği doğru bulmuyorum. Yani, kadın avcılığı yapmaktadır. O da erkeklerin mesleği biliyorsunuz. 

            Şimdi, ikinci soru Sayın Doğan Tuncer'den. Sayın Tuncer diyor ki: "Partilerin, devletin alternatifi olduğunu söylediniz. Acaba devletin alternatifi mi, yoksa devlet yönetiminin alternatifi mi? Bence devlet yönetiminin alternatifi." 

            İkisi de doğru. Çoğunlukla devlet yönetiminin alternatifidir; ama bazen de devletin alternatifidir. İşte bizim tarihimizdeki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri. Sıvas Kongresi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleşti -Halk Fırkasının kökü değil mi- ne oldu? Devletin alternatifi oldu. Osmanlı Devleti'nin yerine Türkiye Cumhuriyeti'ni o parti kurdu. Ne zaman devletin alternatifi olur? Bir devlet çürürse ve böyle ––kör gözüm parmağına– çöküşe doğru giderse, herhalde ona bir alternatif çıkar ve o da siyasal parti olarak örgütlenen o toplumun bir kesimidir. 

            Ben niçin siyasal partiyi "devlete alternatif" diye tanımladım, onu söyleyeyim. Partilerin, devlet müdahalesi dışı örgütler olduğunu anlatmak için. Yani, siyasal partiler, devlet idaresinin bir parçası değildir, devlet yönetimine alternatiftir. Devlet ona müdahale etmemelidir. Bu, siyasi partiler alanının karakterine, doğasına aykırıdır, bunu anlatmak için. 

            Son soru Dışişleri Bakanlığı'ndan Sayın Recai İskender'in. "Kamu çalışanlarının hukuk güvencesini savunup politizasyonu önleyecek tedbiriniz var mı?" 

            Tersine, niye kamu çalışanlarının politikleşmesini önleyelim? Yani, TÜSİAD'lar o kadar politik, holdingler politik, bütün büyük sermaye sahipleri siyasete atılıyorlar, kuzu çevirse haber oluyor, ateşin üzerinden atlasa baş sayfalara giriyor da, niye kamu çalışanlarını biz politikadan uzaklaştırmaya çalışıyoruz? Tersine değerli dostlar, bugünkü Türkiye tablosunda Türkiye'de Samsun'a çıkan iki önemli kuvvet vardır. Birisi, işçi hareketidir, biri de kamu çalışanları hareketidir. Bakınız, artık, "Kahrolsun IMF, Dünya Bankasının yönetmesini istemiyoruz" diye bir halk hareketi başlamıştır. Bu son derece önemli. Türkiye'nin çıkışı buradadır. Türkiye, Batı emperyalizmi ile hesaplaşmadan söylediğimiz çürümeden, mafyalılaşmadan bu gidişattan kurtulamaz. İşte, bunun iki dinamiği belirdi. Biz bu dinamikleri daha fazla politikleştireceğiz. İşçi siyaset yapmasın, memur siyaset yapmasın da meydan holdinglere kalsın diye düşünmeyeceğiz. Bunları daha ne kadar siyasallaştırabiliriz ki, Türkiye'nin bağımsızlığı ve demokrasinin önü açılsın diye düşünmemiz gerekir. 

            Burada belki şöyle bir sorun var; Parlamento bu kuvvetlere kapatılmıştır. Bakınız, Türkiye'nin büyük bir kitlesi özelleştirmeye karşı çıkıyor. İstatistiklerde yüzde 70, yüzde 80'lere yaklaşıyor bu kitle. Meydanları bunlar dolduruyor. Ama parlamentoda özelleştirmeye tavır yok. Demek ki, Türkiye Parlamentosu halktan kopuyor, Türkiye'nin ihtiyaçlarından kopuyor, Türkiye'nin geleceğinden kopuyor ve bu kuvvetleri de "aman, politikleşmesinler, örgütlenmesinler, partilere girmesinler ve parlamentoya sızmasınlar, kapıları iyice kilitleyelim; medyada da gözükmesinler" diye engelliyorlar. Bunlar, son derece yanlış. Tersine, bu kuvvetlerin Türkiye'de siyaset alanındaki ağırlığının artması ve yasal siyaset planına bunların alınması, bunların parlamentoya girebilmeleri –görecek-siniz– bu politik kirlenmeyi, mafyalaşmayı ortadan kaldırabilecek ve Türkiye'nin tekrar bir olumlu geleceğe doğru ilerlemesinin biricik güvenceleri olacaktır. 

            Suphi KARAMAN 3 : Ben 35 yıl gerisini tarihe terk etmiş bir dinleyiciyim. Olayları izliyorum. Ama, bu 35 yılın ötesine ilişkin bir yanlış yargı olduğu zaman da duramıyorum. Şimdi de, burada yapılmış bazı konuşmalar nedeniyle açıklama yapma ihtiyacını duydum. 

            Öncelikle bir hususu belirtmek istiyorum. Tarihi olayları, olduğu günün koşulları içerisinde mütalaa etmek, o koşullar içerisinde değerlendirmek gerekir. "Ocak-Bucak"lar konusuna da böyle yaklaşılmalıdır. 

           27 Mayıs'tan üç beş gün sonra, ocak ve bucaklar kapatıldı. Hemen üç beş gün sonra neden kapatıldı? Çünkü, halk camileriyle, kahveleriyle bölünme halindeydi. Hiç olmazsa köylerde bu bölünmeyi bir an evvel durdurabilmek için o karara varıldı. Ama, benim şahsi kanaatim, 1963'lerde, 1965'lerde Türkiye'de bir koalisyon hükümeti varken, artık ocak ve bucaklar açılabilirdi. Bugün haydi haydi yeniden açılabilir ve açılması lazımdır. Yani 1960'ın hemen ilk günlerinde ocak ve bucakların kapatılması yanlış değildir, sonra açılmaması yanlış bir olaydır. Olayı böyle mütalaa etmek gerekir. 

            1960'da ocakları ve bucakları kapatan "Milli Birlik"çiler, bir yıl sonra, yeni Anayasa'yı getirdiler. Böylece, bütün özgürlüklere kapıyı açan 1961 Anayasası geldi. Ondan sonraki dönemde,1970'lerde, 1980'lerde o Anayasa üzerinde sağ partilerin sürekli didiklemeleri sonucunda geriletmeler yapıldı. 

            Bugün parlamentoya hakim olan kuvvetlere bakıyoruz, hiç de ilerici bir yönde bir değiştirme yapmak akıllarına gelmiyor. "Ocak ve Bucak Teşkilatları"nı açmak ta akıllarına gelmiyor 

            Demokrasi yalnız bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Bir eğitim, kültür sorunudur. O birikimi taşımayan insanlar demokrasiyi bütün kurumlarıyla, kurallarıyla işletemezler Türk toplumu, bu birikim eksikliğinin doğurduğu sıkıntıları daha bir süre çekecektir. 

  
            Oturum Başkanı 
            Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN  
Efendim, izin verirseniz değerli sunuşlarından ötürü konuşmacılarımıza,  ayrıca, sorularıyla ve yorumlarıyla konuya aydınlık getiren değerli dostlarımıza teşekkür etmek istiyorum. 

            Ama, şüphesiz, onların ötesinde, TESAV'a ve onu temsil etmek üzere Sayın Erol Tuncer'e de teşekkürlerimi iletmek isterim. Gerçekten, Türk demokrasisinin çok önemli bir dönemeçten geçtiği bir dönemde, "Siyasi Partiler ve Demokrasi" gibi, son derece önemli bir konuda bu sempozyumu düzenlemekle bu konudaki düşüncelerimize açıklık getirme fırsatını bize vermişlerdir. 

1 Tesav Yönetim Kurulu Üyesi 
2 İstanbul eski Milletvekili, YP Genel Başkan Yardımcısı 
3 Eski Tabii Senatör