|
Doğu PERİNÇEK
İşçi Partisi Genel Başkanı
Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; bu tartışmaya katılma
olanağı tanıdığı için TESAV'a ve onun Sayın Başkanı Erol Tuncer Beye teşekkür
ederim.
Tartışmamıza "Siyasal Partilerin Hukukî Rejimleri" genel başlığını verebiliriz. Bu konuda çok temel bir teorik tartışma vardır. Siyasal partilerin hukukî durumu üzerine bir tartışmadır bu. Bir görüşe göre, siyasal partiler kamu hukuku kuruluşudur. Anayasa organı diyenler de vardır, bizim 1982 Anayasasında, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'nun benimsediği gibi. Devlet organı diyenler de vardır, kamu hukuk kuruluşu diyenler vesaire vardır, alt başlıklarına inmiyorum. Ama, siyasal partilere bu şekilde bir devlet organı veya anayasa organı rolü yüklediğiniz zaman şu anlama gelir: Siyasal partiler, devletin müdahale alanı içerisinde olan kuruluşlardır. Yani devlet idaresinin bir parçasıdır. Devlet ve anayasa organı dediğiniz zaman, siyasal partiler, tamamen devletin düzenlemesine, müdahalesine terk edilirler. Bu anlayış, 1980 sonrasında eskerî cunta döneminde doruklara tırmanmıştır. 1982 yılında Siyasi Partiler Kanunu hazırlanırken, benim elime Çankaya'da hazırlanan bir taslak geçmişti, orada İçişleri Bakanlığına, valilere, kaymakamlara kadar siyasal partileri denetleme, bir anlamda yönetme yetkileri veriliyordu ki, bunun temelinde, işte siyasal partiyi bir devlet organı olarak görme anlayışı vardı. Bunun karşısındaki tavır, siyasal partilerin devletin müdahale alanı dışında özgür kuruluşlar olduğunu, özel hukuk kuruluşları olduğunu kabul eden demokratik tavırdır. Nedir siyasal parti? Sözcük kökeni, Latince "parça" sözcüğünden geliyor, Farsçaya geçmiş, bizim dilimize de oralardan gelmiş. Siyasal parti, toplumun bütünü değildir, bir bölümüdür, bir kesimidir. Örneğin, emekçinin partisidir, toplumun bir bölümü, tamamı değil. Veya sermaye sınıfının, serbest piyasa ekonomisini savunan sermayenin partisidir. Veya bir dinsel inancı temsil eder, kucaklar, o da toplumun bir bölümüdür. İkinci önemli özelliğiyle siyasal parti, devleti yönetme, toplumu yönetme iddiasındadır. Toplumun bir bölümüdür ama, "toplumun diğer bölümlerini ben yöneteceğim, iktidar olacağım ve topluma, kendi programıma göre bir yön vereceğim, düzen vereceğim" iddiasında olan kuruluşlardır. Yani, siyasal iktidara yönelen kuruluşlardır. Bu bakımdan, siyasal partiler, bir anlamda devletin alternatifleridirler. İşte şimdi burada bir devlet var, siz o devleti benimseyen partiler de olabilirsiniz, bu devleti yöneten kesimlerin, bölümlerin temsilcisi olarak.. "Yok, ben bu devlete alternatif bir devletin partisiyim" de diyebilirsiniz. Teorik açıklamayı şunun için yapıyorum; devlete siyasal partileri düzenleme, yön verme yetkisi verdiğiniz zaman, ortada siyasal parti kavramı da kalmaz, siyasal partinin kendisi de kalmaz. O bakımdan, siyasal başlangıç noktası şu olacaktır: Siyasal partiler devlet örgütünün dışındadırlar. Yani, jandarma komutanlıklarına, kaymakamlıklara, emniyet müdürlüklerine benzemezler. Bunu niçin söylüyorum. Türkiye'de genel olarak, kanunları açtığımız zaman bunu görüyoruz. Siyasal partileri, Jandarma Komutanlığı gibi, Emniyet Müdürlüğü gibi, Içişleri Ve Bayındırlık Bakanlığı'na bağlı bir genel müdürlük, müsteşarlık gibi düzenleme merakı vardır. Siyasal partilerin devlet örgütü dışında olmaları demek, kuruluşlarının serbest olması, çalışmalarının serbest olması demektir ve kapatılmamaları demektir... Siyasal partilerin bir iktidar seçeneği olduğunu belirttik. Kapatma, seçeneği ortadan kaldırır. Toplum, o seçeneği istemiyorsa, o partinin çevresinde toplanmaz. Kapatma, hem demokrasiye aykırıdır, hem de çıkış yollarını kapatmak anlamına gelir. Bunun istisnaları olabilir, nedir? Bir parti suç örgütü haline dönüşür, yani Ceza Kanunu'nda yazılan, diyelim cinayet gibi, adam öldürme, yaralama gibi suçların işlenmesinin örgütlendiği bir mihraka, bir odağa dönüşür, kapatılabilir. İkincisi, devletin bağımsızlığına karşı, yıkıcı bir tavır alır. Diyelim Sevr'in partisi haline gelir, kapatılması gerekir. Üçüncüsü bir Kurtuluş Savaşımız var arkamızda, bir Cumhuriyet Devrimimiz var. Bunların kazanımlarını, temel kazanımlarını yıkmak, yani toplumun arkada bıraktığı Ortaçağ devletini ve kurumlarını yeniden canlandırmak isteyen, hanedan getirmek, gerçi Türkiye'de mümkün değil ama, hilafet getirmek, şeriat getirmek isteyen partiler kapatılabilir. Şimdi siz, siyasal partileri Anayasada düzenliyorsunuz, onlara bir Anayasa güvencesi veriyorsunuz. Nedir o Anayasa güvencesi? Almanlar buna siyasî parti ayrıcalığı (Parteiprivilieg) adını vermişlerdir, diğer derneklerden ayırmışlardır. Anayasada kapatılma nedenleri sınırlı olarak belirtilmiştir ve kapatacak hukukî yargı mercii de belirtilmiştir. Niçin Anayasada belirtilmiştir? Herhangi bir yasayla değiştirilemesin diye. Anayasanın anlamı bu. Fakat bakıyorsunuz, kapatma nedenleri Anayasada sınırlı olarak belirtildiği ve yasalarca değiştirilmesi mümkün olmadığı halde (kapatma nedenleri Anayasanın 68. Maddesinde belirtilmiş), Anayasa Mahkemesi, uygulamalarında, "Anayasaya aykırılık" diye bir kavram icat etmektedir. Siyasal partileri kapatabilmek, Anayasa'nın belli bir maddesinin belli fıkrasına aykırılık halinde söz konusudur, (68/4. Madde). İşte orada, devletin, milletin bölünmezliği, demokrasi, laiklik gibi nedenler sayılır. Halbuki, "Anayasaya aykırılık" diye getirdiğimiz zaman, Anayasanın 100 küsur maddesi var, her birine aykırılıktan siyasal partileri yargılamak gibi bir pratik ortaya çıkmaktadır. Hem de o derece ki, bir örnek vereceğim. Sosyalist Parti'nin Genel Başkanı olarak kapatma davasında savunma yaptım. Anayasa Mahkemesi'nde savunmamızın sonunda bana şu soru soruldu: "Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı konusunda tavrınız nedir?" Şimdi, ben Atatürk Milliyetçisi olmak zorunda mıyım? Bir partinin kapatılmasıyla, Atatürk'ün milliyetçilik anlayışının ne ilgisi vardır? Siyasal partilerin niçin kapatılacağı bellidir ve Anayasa'nın belli bir maddesinde kapatma nedenlerinin sınırlı olarak konulduğu apaçık ortadadır. Şimdi, ikincisi değerli arkadaşlar, kanun koyucu, kapatma nedenleri Anayasada sınırlı olarak belirtildiği halde, Siyasi Partiler Kanunu'nun kapatma nedenlerini anlatan 4'üncü bölümü vardır. Oraya 30-40 tane yeni kapatma nedeni yazılmıştır. O zaman niye Anayasaya koydunuz kapatma nedenlerini? Sayın Ergun Özbudun, birinci sınıfta bunları okutuyor. Anayasa'ya koyduğunuz an, şu demektir; herhangi bir kanun, yeni bir kapatma nedeni getiremez. Getirdiği zaman Anayasa'nın bir anlamı kalmıyor. Anayasa'ya koymakla onun değiştirilmesini zorlaştırıyor, belli şartlara bağlıyor, Anayasa koyucu. Siz herhangi bir kanunda yeni kapatma nedenleri getirdiğiniz zaman, Anayasa koyucuyu hiçe saymış oluyorsunuz. Siyasi Partiler Kanununda, olur olmaz, bir sürü kapatma nedenleri sayılmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin görevi nedir, önüne böyle bir konu geldiği zaman re'sen o maddeyi uygulamaması gerekir. Çünkü, Anayasaya aykırı olan bir kanun uygulanamaz ve burada en çok duyarlılık göstermesi gereken devlet organı, makam, sorumlu merci kimdir; Anayasa Mahkemesi'dir. Oysa, bakıyorsunuz, Anayasa Mahkemesi'nin bütün kapatma kararlarında, Siyasi Partiler Kanunu'nda sayılan Anayasa hükümlerine aykırı kapatma nedenleri, bir kapatma nedeni olarak kullanılmaktadır. Aslında Siyasi Partiler Kanunu'nun bu maddelerinin, Anayasa Mahkemesi'ne götürülüp iptal edilmeleri gerekir. Ne var ki, iptal edilemiyor. Çünkü 12 Eylül'ün çıkardığı yasalardan. Oysa kaç kez değiştirilmiş daha sonra. Ancak iptal edilmeseler bile, Anayasa Mahkemesi'nin o maddeleri uygulamaması gerekir. Görüldüğü gibi, Anayasanın partilere tanıdığı ayrıcalık, güvence, bizzat hem kanun koyucu tarafından hem de o Anayasayı yargıda uygulamakla görevli Mahkeme tarafından Türkiye'de gözardı edilmektedir. Türkiye'deki siyasal parti kapatmalarının toptan bir değerlendirmesini yaptığımız zaman, şu manzarayla karşılaşıyoruz. Şu genel tavrı görüyoruz. Yeniliği ezme.. Türkiye'ye getirilen çözümleri ezme.. Sistem tıkanmış, bakınız bugün Türkiye'de sistemin tıkandığını aşağı yukarı herkes söylüyor. 1991 seçimlerinde, Sayın Demirel, Sayın İnönü hepsinin ortak söyledikleri şuydu: "bu devleti yenilemek lazım", "bu sistem tıkanmıştır", "yeni bir rejim lazım". Bu sistem bitmiş, tükenmiştir. Bir yandan da siz, çözüm getiren, yeni olan, yeni filizlenen siyasal örgütlenmeleri devamlı tırpanlıyorsunuz. Meselâ, en son Sosyalist Parti, 1991 genel seçimlerine katıldı. Kürt meselesi konusunda biricik program öneren partiydi, ancak kapatıldı. Şimdi, siz onun çözüm önerisini beğenmeyebilirsiniz, ayrı mesele. Ama, çözüm getireni kapattığınız zaman, siyaseti yasaklamış oluyorsunuz. Diğer bir konu da şudur; kapattıktan başka, bir de ceza mahkemeleri cezalandırmaktadır. Bu da, bütün hukuk teorisinin ayak altına alınmasıdır, çünkü Anayasa Mahkemesi'nin kararları, hukuk teorisinde yenilik doğuran kararlardır. Bu şu demektir; o karar anından itibaren yeni bir durum doğmuştur. Yani o partinin yasaya aykırılığı, o kararla birlikte ortaya çıkar. O karara kadar, o parti yasaldır ve faaliyetlerinden dolayı o partinin yöneticileri bireysel olarak cezalandırılamazlar. Tabiî, diyelim ki bir adam öldürdü, o parti faaliyetiyle ilişkili değil, o başka sorun ama, siyasal parti faaliyeti olarak değerlendirilecek faaliyetlerde parti yöneticilerinin ayrıca ceza sorumluluğu olamaz. Başka yasaklar var; siyasal partilere –arkadaşlarımız da belirtti– sendikalarla, kooperatiflerle, meslek kuruluşlarıyla, vakıflarla ilişki kurma yasağı konmuş. Ama, partilerimiz TÜSİAD'ın önünde görücüye çıkarlar, bütün seçimlerde. Serbest piyasa partileri, hepsi gerdan kırarak büyük sermaye sahiplerinin önlerinden geçerler ve esas seçim oralarda yapılır, sandık oraya konur. Türkiye gerçeğini konuşalım: TÜSİAD ile ilişki özgürdür. Neyle ilişki yasaktır; sendikayla ilişki yasaktır, kooperatifle ilişki yasaktır. Yani geniş, 60 milyonu temsil eden emekçi kesimle ilişki yasaktır. Zaten bütün yasaklar bu çerçevededir. Bakınız, ocak-bucak örgütleri'nin yasaklanması büyük bir faciadır. Bu ne demektir; Türkiye halkının ezici çoğunluğunun siyaset dışına sürgün edilmesi demektir ve sürülmüştür. Evet, siyaset yaparken acemilikten sağa sola çarpıyordu, deviriyordu, ama Türkiye halkı siyaseti bu ocak-bucakta öğreniyordu. Çivi çakmayı, çekici parmağınıza vurarak öğrenirsiniz. Halk da siyaseti öyle öğrenir. Siyasetin dışına sürülmüş bir halk, siyaseti ocak-bucakta öğreniyordu, partilere ayrılıyordu, tartışıyordu, seçim yapıyordu, vesaire. Onlar büyük bir demokrasi okuluydu. 1960 Askerî Harekâtı tabiî ileri bir harekâttı, çok olumlu özellikleri var. Türkiye'nin siyasal hayatındaki tıkanıklığı açmıştır. Tek parti diktasına giden bir olayı tekrar 1946 çoğulculuğuna döndürmüştür, parlamenter rejimi yeniden rayına oturtmuştur. Ancak kendi anlayış ve felsefesine aykırı olarak ocak-bucakları kapatmıştır. Köylü tamamen siyasetin dışına atılmıştır Türkiye'de. Kadın ve gençlik kolları. Kadının ne günahı var; zaten binlerce yıldır eziyorsun, bir de siyasetin dışına attın. Gençlik, Türkiye zaten ikide bir gençliği cezalandırır, bunun anlamı da şudur: Türkiye'nin geleceğine kilit vurmak! Çünkü, geleceğin çözümü, gençliğin içinden çıkar; Türkiye gençliği dünya siyaset literatürüne Genç Türk diye bir kavram hediye etmiş. Japonya'da bile gençler ayağa kalksa, "Jön Türkler ayağa kalktı" diyorlar. Bu, bizim çok önemli bir hürriyet geleneğimizdir, ta Namık Kemal'lere kadar uzanan, Mustafa Kemal'lerden buraya gelen bu gelenek de tırpanlanmaktadır. Öğretim üyesi siyasî partilere giremez. Ki, siyaset bilgisiz, uzmansız, teknisyensiz gösteriye dönüşsün. Siyaset tamamen alavere dalavere işine dönüşmüştür ve bir kapalı av alanı haline gelmiştir. Kimin? Küçük bir mutlu azınlığın, büyük sermayenin, holdinglerin alanı olmuştur. Değerli arkadaşlar, ilkeyi belirttik.. İdare, yargı ve yasalar siyasal partilere müdahale etmemeli, ama nerede hukuka, düzenlemeye ihtiyaç vardır? Siyasal partileri düzenlemede değil, siyasal partilerin yarışacağı alanı temiz tutma, düzenleme, yarış pistini temiz tutmakda.. Şimdi, Türkiye'de siyasî partilere hadi koş diyorsunuz, bir yarış pisti var. Bazı partilerin koşacağı şeritte çukurlar açmışsınız, hendekler yapmışsınız, hatta keskin nişancılar koymuşsunuz, o parti koşarken alnından vuruyor ,onu kapatıyor. Bazı partilerin de önünü açıyorsunuz. Devlet, hep siyasal partilerin elini bağlama, kolunu bağlama, içini düzenleme, dışını düzenleme uğraşı içinde. Hayır, siyasal partiler kendilerini özgürce düzenleyecekler ve o düzenlemeleriyle toplumun karşısına çıkacaklar. Toplum beğenecek veya beğenmeyecek; kimisi daha demokrat olacak, kimisi daha hiyerarşik olacak vesaire.. Bu konular siyasal partilere bırakılacak. Ama, onların yarışacağı alanı temiz tutacaksınız ve orası bir serbest rekabet alanı olacak. Türkiye'de ekonomide serbest rekabet, politikada serbest rekabeti ortadan kaldırıyor. Çünkü gerçekte serbest rekabet yok, tekeller var, holdingler var. Büyük sermaye, kendi holdingçiliğini politikaya da taşımaktadır. Düzenleme nerelerde olacak? Üç nokta üzerinde duruyorum, birincisi seçimler. Seçimlerde serbest rekabet olacak. Yüzde 10 barajı koymuşsunuz. Bu ne demektir; yeni bir parti büyüyemesin ve siyasete hileler, desiseler karışsın. Yüzde 10 barajı koyduğunuz için, partiler ittifaka mecbur olmaktadır. Bu ittifaklar yasa dışı, gizli olarak yapılıyor. Seçime giriyorsunuz, mesela SHP ile Halkın Emek Partisi ittifak yaptı. Yapsın, ben buna bir şey demiyorum, özgürlük var, yapabilir, ona hiçbir itirazım yok. Ama bu, serbestçe yapılabilmeliydi. Şimdi İşçi Partisi, bu tür bir ittifakı kabul etseydi Parlamentoya girebilirdi, Sayın Tarhan Erdem'in kategorisine de dahil olabilirdi İşçi Partisi. Dürüst tutumu, halkın önüne kendi programıyla çıkan tutumu, sistem cezalandırmaktadır. Sistem, Milliyetçi Hareket Partisi ile Refah Partisi'ni ittifaka zorlamaktadır. Şimdi, oy verirken, ben diyelim MHP'ye vermek istemiyorum, ama RP'ye verirken ona da vermiş oluyorum. Sistem böylece, dürüstlüğü, saydamlığı ortadan kaldırmaktadır. Bu, hem ittifakları yasaklaması, hem de yüzde 10 baraj nedeniyle ortaya çıkıyor. İkincisi, şimdi iki turlu sistem ve benzeri şeyler tartışılıyor. Bu da yeniliğe kapatmak, Türkiye Halkının çözüm yollarını birtakım seçim hileleriyle ortadan kaldırmak. Zaten ikide bir Seçim Kanununun değişmesi kadar da tehlikeli bir şey yok. Seçim kanunları, iktidardaki partilerin kafasına, çıkarlarına göre değişmektedir. Bunlar oynanacak şeyler değildir. İkinci nokta , medya meselesi. Burada da serbest rekabeti sağlamak lazım. Bakınız, varolan yasalara göre partiler arasında bir tek ayrım yapabilirsiniz. Seçimlere katılma hakkını kazanmış ve kazanmamış partiler.. Çünkü, Siyasî Partiler Kanunu'nun 3 üncü maddesi, partileri tanımlarken diyor ki: "Mahallî idareler seçimleri yoluyla veya genel seçimler yoluyla ülkenin yönetimine katılan örgütler". Demek ki parti için tek bir ölçüt var, seçime katılıyor. Halbuki TRT bir şey icat etmiş: "Parlamentoda temsilcisi olan, olmayan partiler"... Bir milletvekili küçük bir partiye geçtiği zaman TRT, her akşam haberlerde milletin kafasına partiyi güm güm vuruyor. Ama, diyelim, 502 tane örgüt kurmuşsunuz, seçimlere katılma hakkını kazanmış birisiniz. TRT yine de size kilitli. İşçi Partisi seçimlere katılan 8 partiden biri olarak, televizyonlara çıkamıyor. Ama, seçimlere katılma hakkı bile olmayan Büyük Birlik Partisi, Millet Partisi, Yeni Parti falan sürekli olarak televizyonda gösteriliyor. Neden? Tamamen keyfi bir tutum, ileriye kapalı olma tutumu, TRT'nin icat ettiği ve demin söylediğim yarış pistini ortadan kaldıran bir uygulama. İletişim araçları son derece önemli. İletişim araçlarını bir partiye kapadınız mı, o kendisini, programını topluma nasıl anlatacak? TRT'nin bu tutumu değişmeli. Yasaya ihtiyaç yok, yasalar bunu öngörüyor, idari tedbirlerle değiştirilmesi gerekir. Ancak, idare hukuktan anlamıyorsa, seçimlere katılma kıstasının esas olduğu hususu, kanunla açıklığa kavuşturulmalıdır. Çünkü, hukuk seçime katılma ayrımını yapmış, başka ayrım yok. Hiçbir kanun maddesinde, "Parlamentoda temsil edilen parti" diye bir şey bulamazsınız. Demek ki, yasayla ve idari tedbirlerle bu serbest yarış meselesi, iletişim araçlarında da çözülmelidir, hatta özel televizyonlar da seçim dönemlerinde bütün partileri eşit olarak vermelidir. Son derece önemli. Üçüncü nokta, devlet yardımı. Bu da eşitlik bakımından önemli. Sayın Mehmet Dülger'in, sabahki açıklamaları gerçekten çok güzeldi, Türkiye'nin gerçeklerini çıplak olarak sergilemişlerdir. Devlet yardımı konusu da keyfi olarak uygulanmıştır. Mesela bir Turgut Özal Kanunu var. 1991 seçimlerinden önce sırf Halkın Emek Partisi'ne devlet yardımı yapmak için kanun çıkardı. Bakınız, 1991'den önceki devlet yardımı konusuna getirilen ek maddeyi inceleyin, o maddeden bir tane parti yararlandı. Neden? Gazetelere de yansıdı. Turgut Özal diyor ki: "Bunlara da devlet yardımı yapacak şekilde kanunu değiştirin". Oturuyorlar, biz ona nasıl para veririz diye kanun yapıyorlar. Böyle kanun yapılabilir mi! 1991 seçimleri geliyor, 6 parti girebiliyor, o altı parti arasında Halkın Emek Partisi yok, seçimlere girme barajını aşamamış, ama Sosyalist Parti aşmış, Sosyalist Parti'ye o devlet yardımı yapılmıyor, seçime girme hakkı olmayana, Özal'ın keyfi istedi diye yapılıyor. Devlet yardımı, seçimlere giren partilere yapılmalıdır, Parlamentoda 10 milletvekili var, 20 milletvekili var diye değil. Çünkü, milletvekilleri yer değiştirerek seçmenin iradesini cebine koyup götürebiliyor. "Partiler demokrasisi" diyoruz, oyu partiye veriyor, adam öbür partiye geçince seçmenin oyu güme gidiyor. Onun için, seçimlere katılan partilere eşit devlet yardımı yapılmalıdır ki, onlar da eşit olarak yarışabilsinler.
Zaten bu sistem, paranın saltanatının sistemidir. Çok net olarak bunu görelim.
Paranın saltanatı var. Bu, aynı zamanda bizim ahlakımıza, kültürümüze,
ideolojik yapımıza kadar işlemiş bir olaydır ve en önemlisi de, bu manevi
çöküştür. Gönüller de, kalpler de, beyinler de paranın tahakkümü altına
girmiştir. İşte bu sistem de bu yüzden çözülmektedir zaten. Hiç olmazsa
bir çıkış kapısını açık bırakalım. Bakınız, Türkiye'de ekonomiyi geliştiren
bir sermaye sistemi yok. Mafyalaşan bir sistem! Yani, sanayiciyi ön plana
çıkaran, Türkiye'nin ekonomisini büyüten bir serbest rekabet sistemi yok.
Ne var; mafyalaşmış bir ekonomi var. Tamamen rant sahiplerine, vurguncuya,
tefeciye, kapkaççıya prim sağlayan bir sistem gelmiş oturmuş ve siyaset
de mafyalaşmıştır. Bu gerçeği görelim..
Başkan- Böylece Sayın Perinçek'e teşükkürlerimle birlikte, birinci tur bitmiş oluyor. Bundan sonra 35-40 dakikalik bir soru-cevap süresi var. |