3. SUNUŞ
TÜRKİYE'DE SİYASAL PARTİ
ÖRGÜTLENMESİNDEKİ
KISITLAMALAR
Dr. Mehmet KABASAKAL
Siyaset Bilimcisi 
           Sempozyumun sabah oturumundan sonra siyasi partilere getirilen yasaklardan söz etmek, hem çok zor, hem çok kolay. Zor, çünkü önceki oturumda bu konulara sıkça değinildi. O nedenle dinleyicilerin ilgisini çekecek farklı şeyler söylenmezse dinlemesi zevkli olmayacak. Bu konularda konuşmak çok kolay, çünkü işlenecek o kadar çok sorun var ki.. Anayasamızı, Siyasi Partiler Yasamızı alın, maddelerine tek tek bakın, her konuda yasakları göreceksiniz. Bu yasakların her biri üzerinde de saatlerce konuşmak mümkün. 

            Nitekim, benden önceki konuşmacılar birçok konuya değindiler. Ben şahsen, Sayın Mehmet Dülger'in konuşmasında aktardığı bilgilerden yararlandım. Sayın Tarhan Erdem'in konuşması ise, tüm konuşmacıların katkılarıyla çizilen umutsuz bir tablonun önümüze koyduğu bir ortamda; ciddi çalışılırsa, özen gösterilirse, bir çok iyi şeyin yapılabileceği ümidini vermesi açısından yararlıydı zannediyorum. 

            Ben, siyasal parti örgütlenmesindeki engelleri, yasalar ve yasaklar çerçevesini aşan boyutuyla ele almak ve her türlü engeli içeren "kısıtlamalar" sözcüğünü kullanmak istiyorum. 

            Siyasal partilerin yapılarını ve örgütlenme biçimlerini etkileyen bazı öğeler vardır. Bunların başlıcaları, tarihsel köken, siyasal kültür ve siyasal kültür'ün bir türevi olan yasal düzenlemeler'dir. 

            Tarihsel Köken 
            Ünlü siyaset bilimci Maurice Duverger'e göre, "partiler, kökenlerinin etkisi altında kalırlar". Bazı bilim adamları (La Palombara ve Weiner) benzer şekilde, "tarihsel kirizler"in de partilerin hem doğuşunu hem de sonraki gelişmelerini belirleyici etken olduğuna değinmektedirler. Genel kabul gören bu iki yaklaşımı ben de paylaşıyorum. Türk siyasal yaşamında, bu görüşü doğrulayacak pekçok örnek görülebilir. 

            Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nde ve hatta Cumhuriyet Halk Partisi'nde, İttihat ve Terakki'nin izleri bulunmaktadır. Bu izler yalnız tüzüklerdeki benzerliklerle sınırlı kalmayıp, söz konusu partilerin eylemlerine yansımıştır. Örneğin, bugün "lider hegemonyası"ndan söz ediliyor. Oysa bu yeni birşey değildir. Tek parti döneminde CHP Merkez Yönetimi, yalnızca tüzük kendisine o yetkiyi tanıdığı için değil, ardılı (mirasçısı) olduğu İttihat ve Terakki'nin Merkezi Umumi'sinde de benzeri bir yapı bulunduğu için, tartışmasız bir otoriteye ve etkinliğe sahipti. Zaten başta lider kadrosu olmak üzere CHP yönetimi, büyük ölçüde İttihat ve Terakki'nin eski üyelerinden oluşmaktaydı. Batı modeline uygun çağdaş bir toplum yaratmak isteyen liderler, bu özlemleriyle çelişmesine karşın ülkede bir tek-parti yönetimi kurmak zorunda kalmışlarsa bunu, tarihsel köken (ve siyasal kültür) dışında bir nedenle açıklama olanağı yok gibidir. 

            Bu düşüncemi paylaşan ve bir anlamda da kanıtlayan bir örnek vermek istiyorum. Çok partili yaşamın ilk günlerinde, bir gazetecinin Demokrat Parti'ye ilişkin gözlemler,i lider hegemonyasının yeni başlamadığını vurgulamaktadır: 

            "DP'nin iktidara varışına kadar süren kahramanlık günlerinde Partinin ruhu Celâl Bayar'dı. Ne Menderes, ne de bir başkası..Bunu değiştirmek imkânı yoktur. Bütün meseleler gelir, Bayar'a dayanırdı. Nihai kararları hep o alırdı, o aldırırdı. Genel politikayı çizen oydu. Beyin oydu". (1) 

            Niye böyle oldu? Çünkü, Demokrat Parti liderleri, gerek Bayar, gerekse 1950 seçimlerinden sonra Başbakanlığı ve Parti Başkanlığını üstlenen Adnan Menderes, siyasal eğitimlerini tek parti dönemlerinde  almışlardır. Hatta bu iki lider üzerinde İttihat ve Terakki döneminin etkileri olduğu bile ileri sürülebilir. Çünkü Bayar, Bursa ve İzmir'de İttihat ve Terakki mektebinde okumuştur. Demokrat Parti kurucularının ve birçok yöneticilerin Cumhuriyet Halk Partisi ekolünden yetişmiş olmaları, onları sonuna kadar bu ekolün etkisinde bırakmıştır. (2) 

            DP yöneticilerinin CHP okulundan yetişmiş olmaları, onların eski alışkanlıklarını sürdürmelerine de neden olmuştur. Tek parti döneminde CHP ile Devletin iç içe geçen yapısının izleri, iktidar yıllarında DP'de kendini göstermiştir. Yine bir gazeteci-yazarın o dönemle ilgili düşüncelerini aktarmak istiyorum: 

            "Başlangıçta, demokrasi tam anlaşılamadığı için devlet yönetimine müdahaleler olmuştur. Böylece Parti ile Hükümet birbirine karıştı. Hele belediyeler tamamen parti örgütlerinin sultasındaydı." (3) 

            Günümüz olaylarını değerlendirirken, gelişmelerde tarihsel geçmişin kültürel ve siyasal birikimin etkisini görmek gerekir. 

            Siyasal Kültür 
            Siyasal parti örgütlenmesinde, sadece yasalardaki kısıtlamalara bakmak yanıltıcı olabilir, bazı kısıtlamalar özellikle siyasal kültürden kaynaklanmaktadır. Başlangıçta sözünü ettiğim gibi, partilerin kökenleri ve geçmişleri, onların daha sonraki yapılarını belirliyor. Ayrıca, ülkede yerleşik siyasal kültür, partilerin yapılarını ve daha sonraki gelişme çizgilerini etkiliyor. 

            Türkiye'de siyasal kültürün örgütlenme üzerindeki etkilerini iki boyutta ele almak olanaklıdır: "Yönetim anlayışı" ve "yasal düzenleme"ler. 

            Yönetim Anlayışı 
            Ülkemizde yerleşik yönetim anlayışı, toplumsal hayatı tüm ayrıntılarıyla düzenleme eğilimi taşır. 

            Her sorunun çözümünü mutlaka bir yasa maddesinde arama, eğer böyle bir yasa yoksa, bu yasa maddesini hemen koyma alışkanlığı vardır. Toplumda sorunlara uzlaşmayla çözüm arama yerine, çözümü yasalarda ve yasa maddelerinde arama alışkanlığı yerleşmiştir. 

            Siyasal bilimciler, partilerin yapısı incelenirken genellikle şu temel etkenlerin göz önünde tutulması gerektiğini belirtmektedirler: (4) 

            1) Liderin rolü ve seçilme yöntemi, 

            2) Örgütte merkeziyetçilik derecesi, 

            3) Liderlerin örgüt hiyerarşisi içindeki gücü; disiplin yetkilerinin genişliği; karar almaya ve politika belirlemeye katılma derecesi, 

            4) Parti bürokrasisinin denetimi, 

            5) Parlamento kanadının partinin diğer bölümleriyle ilişkisi, 

            6) Üyeliğin temeli ve yaygınlık derecesi. 

            Bu etmenlere bakarak siyasal parti örgütünde merkeziyetçilik derecesini inceleyebilirsiniz. Yani Genel Merkez-Taşra Örgütü ilişkisinin yönünü belirleyici yanıt, bu etmenlerde, özetle siyasal kültürdedir. (5) 

            Başka bir deyişle, ülkenin yönetim geleneği, partilerin büyüklüğü, partilerin parasal ve kadro desteklerinin niteliği, ideolojiye verilen önem, parti liderliği, partilerle ilgili yasalar ve partilerin kendi tüzükleri, bu ilişkinin ve yapının niteliğini belirlemektedir. 

            O yüzden, çeşitli partilerde ve aynı partinin çeşitli dönemlerinde, merkez yönetimi ile yerel örgütün ne derece söz sahibi oldukları incelenirken temel kaynak ve hareket noktası, siyasal partilerle ilgili yasalar ve tüzükler olmaktadır. 

            Yasalar ve Tüzükler 
            Türkiye'de siyasal partilerle ilgili yasal düzenlemeleri şöylece özetlemek olanaklıdır: II. Meşrutiyet döneminde siyasal partiler, 1909 tarih ve 310 Sayılı Cemiyetler Kanunu'na göre kurulmuşlardır. Bu yasa, ilk kez 15 Ekim 1923'te 335 Sayılı Yasayla, ikinci kez 20 Aralık 1923'te 387 Sayılı Yasayla değiştirildikten sonra 1938 yılına kadar yürürlükte kalmıştır. 28 Haziran 1938'de 3512 sayı ile yeni bir "Dernekler Yasası" kabul edilmiştir. Çok partili yaşama geçme kararı alındıktan sonra, 5 Haziran 1946'da, bu kararın gerektirdiği bazı yasal düzenlemeler 4119 Sayılı Yasa'yla yapılmıştır. (6) 

            9 Temmuz 1961 günü halkoylamasına sunulan Anayasaya göre hazırlanan "Siyasi Partiler Kanunu" 13.7.1965'te çıkarılmıştır. Halen yürürlükte bulunan 2820 sayılı Siyasal Partiler Yasası ise, 1980 askeri müdahalesinin etkisini taşıyan 1982 Anayasası doğrultusunda 22.4.1983'te kabul edilmiştir. 

            Parti tüzük ve yönetmeliklerine gelince, Duverger, Siyasi Partiler adlı yapıtında, "Tüzük ve yönetmelikler ya gerçeği hiç tasvir etmez veya çok eksik eder; çünkü bunların, oldukları gibi uygulandıkları enderdir" demektedir. 

            Gerçekten de bu yaklaşım, Türkiye'deki durumu çok iyi ifade etmektedir. Özellikle 1960 sonrası yasalarda öngörülen "tek tip" örgütlenme modeli ve ayrıntılı kısıtlamalar, tüzükleri göstermelik hale getirmiştir. 

            Yasalarımız, ayrıntılı kısıtlamalar getirdiği için, partiler, tüzüklerini bu kısıtlamalara göre düzenlemek zorunda kalmaktadır. Yani, resmen yasal kısıtlamaların dışına çıkamazlar. Örgütlenmede yasanın öngördüğünden farklı öğeleri kullanmak isterlerse, doğal olarak, tüzüklerine yazmadıkları birtakım yöntemlerle bu kısıtlamaları aşmaya çalışmaktadır. Bu da uygulamanın, genellikle yasaya uygun biçimde hazırlanmış tüzüklerden farklılığına neden olmaktadır. 

            Dolayısıyla tüzükler, gerçek durumu yansıtmıyor. Kaldı ki, tüzüklerin örgüt yapısını az çok yansıttığı istisnai durumlarda da, tüzük hükümlerinin tam anlamıyla uygulandığı söylenemez. 

            Yasaklar 
            Ülkemizde siyasal parti örgütlenmesiyle ilgili ilk kısıtlama Anayasadan gelmektedir. Gerek 1961 Anayasası gerek onun doğrultusunda hazırlanan ve 1965'te yürürlüğe giren Siyasi Partiler Kanunu, partilerin yerel örgütlenmesini kısıtlamıştır. 

            Fakat bu yasadan önce 4 Temmuz 1960'da MBK'ince kabul edilen 8 Sayılı Kanunla, "Siyasi Partilerin il ve ilçe merkezleri dışında her ne ad ile olursa olsun örgüt kurmaları" yasaklanmıştır. Partiler için bir demokrasi fidanlığı olan "ocak"ların kapatılmasıyla partilerin toplumla bağları kesilmiş, demokrasinin gelişmesi ve yaygınlaşması engellenmiştir. 

            Oysa ocak-bucak örgütlenmesi, yurttaşlarla parti ve ülke yönetimi arasında sağlıklı bir iletişim kanalı olmanın ötesinde, halkın siyasal eğitimine katkıda bulunmakta, bilinçli siyasal katılmayı artırmakta, parti içi demokrasinin daha iyi işlemesini sağlamaktaydı. 

            Milli Birlik Komitesi'nin bazı eski üyeleri bu sempozyumu izliyorlar. Sanıyorum geçmişte yaptıkları bazı işlerle övünüyorlardır; ama övünemeyecekleri bir şey, ocak-bucak teşkilatının kaldırılmış olmasıdır. Sorular sorulursa, bu konudaki düşüncelerimi ayrıntılı olarak belirtmek isterim. 

            Gerek 1961 Anayasası'na göre çıkarılan kanun, gerek 1982 Anayasası'na göre oluşturulan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, partilerin merkez teşkilatını, 

            a) Büyük Kongre, 

            b) Genel Başkan, 

            c) Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, 

            d) Merkez Disiplin Kurulu, 

            e) Küçük Kongre ile; 

            Yerel örgütlenmesini ise il ve ilçe teşkilatıyla sınırlamıştır. Bütün partiler, nitelikleri ne olursa olsun bu şekilde örgütlenmek zorundadırlar. 

            Eğer partiler ilçe kademesinin altında örgütlenemiyor, toplumla bağlarını ilçe düzeyinin altında kuramıyorsa, ne gerçek anlamda demokratik olabilirler, ne de Meclise toplumun dinamizmini taşıyabilirler. Bugünkü yapının ötesine de geçemezler. 

            Bütün partilerin aynı biçimde örgütlenmesini zorunlu kılan, onlara tek tip elbise giydirmeyi öngören Siyasi Partiler Kanunu, örgütlenmede başka unsurları kullanmayı da yasaklıyor. Oysa Batıda partilerin eğilimlerine göre farklı örgütlenme biçimleri vardır. 

            Partiler, niteliklerine göre, bazı temel öğelerden yararlanırlar. Liberal partiler "komite", sosyalist partiler "ocak", faşist partiler "milis", komünist partiler ise "hücre" örgütlenmesini yeğlemektedirler. Gerçi, bir partinin bu dört temel unsurdan sadece birine dayandığı durumlar enderdir. Yani partiler, örgütlenmelerinde, genellikle birden fazla unsuru birlikte kullanırlar. 

            Oysa, Türkiye'de tek modele göre örgütlenme zorunluluğu, bu unsurları resmen kullanma olanağı vermemektedir. Partiler yasanın öngördüğü modele göre örgütlenmek zorundadırlar. O yüzden toplumda daha yaygın bir örgütlenmeye gitme şansını da bulamazlar. 

            Ocak ve bucak örgütlerinin kaldırılmasıyla, partilerin faaliyetlerini (özellikle üye kayıtlarındaki ve seçimlerindeki usulsüzlükleri) denetlemek güçleşmiş, il ve ilçe örgütleri yöneticilerinin köylere gitmesini özendirici etkenler ortadan kalkmış, partilerin toplumla bağları gitgide kesilmiştir. Bu durum, partilerin toplumdaki etkilerini ve saygınlıklarını da azaltmıştır. 

            Yasaklar Bitmiyor 
            Türkiye, 1971 askeri müdahalesiyle siyasal parti örgütlenmesinde yeni kısıtlamalarla karşılaşmıştır. Öğretim üyelerinin partilerin merkez organlarında "danışman" olarak bile yer almalarına yasaklama getirilmiştir. 1980 ihtilaliyle bu, yasaklara yenileri eklenmiştir. 

            1982 Anayasası, toplumsal hayatı ayrıntılı düzenleme anlayışıyla hazırlanmıştır. Yasakçıdır. Uzlaşmaya dayalı değildir. Geçmişe ve geçmiş uygulamalara tepkiyi yansıtır. 

            Bu anayasaya göre hazırlanan 2820 sayılı Siyasal Partiler Kanunu, aynı anlayışı sürdürmüştür. Kanunun hazırlandığı dönemlerde, toplumda çok fazla tartışma yoktu, zaten istenmiyordu da.. Ama ülkesini düşünen, biraz risk de göze alarak inandığı doğruları dile getirebilen insanlar bu konuda bir şeyler yazmaya çalıştılar. 31 Ocak-6 Şubat 1983 tarihli YANKI Dergisinde yayınlanan bir şöyleşide yasayla ilgili düşüncelerimi sormuşlardı. Ben de şu görüşleri belirtmiştim: 

            "Yeni hazırlanmakta olan siyasal partiler yasasını, tüm siyasal sorunlarımızı bir anda çözecek yegane çözüm aracı olarak görmek doğru olamaz. Fazla ayrıntıya girmesi, her konuda çözümler, önlemler getirmesi beklenmemeli, tersine olabildiğince esnek bir çerçeve ile, ayrıntıları kurulacak partilerin tüzüklerine bırakmalıdır. Kurulacak partilerin elini kolunu bağlayacak başka sınırlamalar, kurallar getirilmesi, yeni sorunların doğmasına yol açacak bir yanılgı olur. Zaten Anayasamız (1982 Anayasası), kanımca, bu konuda fazlaca ayrıntıya girmiş ve uzun vadede, demokrasinin yaygınlaştırılması ve kökleştirilmesi açısından sakıncalı olabilecek birçok sınırlama getirmiştir. Umarım bu yaklaşım sürdürülmez, tam tersine ortam elverişli bulundukça bu sınırlamalar birer birer kaldırılarak, demokrasiye daha çok gerçeklik ve etkinlik kazandırıcı bir uygulamaya gidilir." 

            Ancak bu uyarılara karşın, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'na da, yine Anayasadaki yaklaşım egemen olmuştur. Yasa bütün partiler için, 
 

  • Tek bir örgütlenme biçimi öngörmektedir.
  • Parti tüzüklerine bırakılması gereken ayrıntıları içermektedir.
  • Geçmişe tepkiyi yansıtmaktadır.
  • Uzlaşmaya dayalı değildir.
  • Aşağı yukarı her maddesinde bir yasaklama getirmektedir.
            Aradan 12 yıl geçmiştir. Anayasa değişiklikleri Meclisimizde daha yeni görülmeye başlandı. Bu, Türk demokrasisi açısından utanç vericidir. Kaldı ki, Anayasa değişikliklerinin Meclisten nasıl çıkacağı konusunda sanıyorum hepimizin kaygıları var. 

            Toplumun büyük bir bölümü siyasetten dışlanyor. 

            Gerek 1961, gerek 1982 Anayasaları ve bu Anayasalar doğrultusunda çıkarılan yasalar, halkın siyasete katılmasını olabildiğince sınırlamıştır. Geniş toplum kesimlerinin, ülkenin bugününü ve geleceğini ilgilendiren önemli konularda kendi mesleki veya siyasal örgütleri aracılığıyla etkinlik göstermeleri engellenmiştir. Zaten onlara bunu sağlayacak örgütlenme ve kurumlaşma olanağı da verilmemiştir. 

            2820 sayılı Yasa, partilerin yaş, meslek, cinsiyet, coğrafya ve kurumlara göre örgütlenmesini engellemektedir. Partilerin kadın, gençlik, emekli, madenci, sanatçı kolları kurması veyahut bu şekilde örgütlenmesi yasaklanmıştır. Bir meslek dalında örgütlenmesine engel olunmaktadır. Bir siyasal partinin, istiyorsa, sanayi kuruluşlarında örgütlenmesi imkansızdır. Partilerin sivil toplum örgütleriyle, sendikalarla, derneklerle, vakıflarla ilişkileri yasaklanmaktadır. 

            Geniş toplum kesimlerinin, meslek örgütleri kanalıyla siyasete katılmaları bugün için imkansızdır. Oysa, sol nitelikli partiler için bu durum son derece önemlidir. Klasik anlamda bir sol parti, eğer sendikalarla ilişki kuramıyorsa, kendisini geliştirmesi, belli bir kesime dayalı olarak politika üretmesi mümkün olamaz. Oysa bizim yasalarımızda bu engellenmiştir. 

            Partilere üyelik açısından da yine bir çok kısıt vardır. Eğer siyasette bilimin etkisi ve kalite artırılsın isteniyorsa, üniversite öğretim üyelerinin partilere üyeliğine olanak sağlanmalıydı. Partilere dinanizm gelsin isteniyorsa, öğrencilerin parti üyeliğini kolaylaştırmak gerekirdi. Oysa, bu kesimlere siyaset yasaklanmıştır. 

            Çalışanların büyük bir bölümü (memurlar), partilerle ilişki kuramaz, üye olamaz. Tabii, her devlet memurunun parti üyeliği mümkün olmayabilir. Örneğin, Silahlı Kuvvetler mensupları, iç güvenlik güçleri, yargıçlar ve savcılar için özel konumlarından dolayı kısıtlama olabilir. Oysa, yasada genel bir kısıtlama vardır. Kamu tüzelkişiliği niteliğindeki kuruluşların yöneticileri, siyasi partilere katılamazlar. Bütün bu nedenle de siyasete kalite ve zenginlik getirilememektedir. 

            Bu durum, yine partilerin iç yapılarında demokratik işleyişi engellemektedir. Sayın Keçeciler, konuşmasında "Siyasi Partiler Kanunu parti içi demokrasiyi düzenlesin yeter" dedi. Ben şahsen buna katılmıyorum, daha doğrusu katılamıyorum. Parti içi demokrasi gerçekten çok önemlidir, ama, yalnızca yasalar konarak sağlanabilecek bir şey değildir. Parti içi demokrasi, siyasal kültürün bir yansıması, bir sonucudur. Ancak, bu sözlerim bir karamsarlık yansıtmamalıdır. Çünkü, siyasal kültür donuk, değişmez değildir. Toplum yeniliklerine yönelip değiştikçe, siyasal kültür de bu gelişmeden etkilenir. 

            Biraz önce konuşan Sayın Develioğlu "yasalarımız genelde muğlak çıkıyor, kesin hükümler içermiyor" dedi. Ama bazı yasalarımız, özellikle Siyasi Partiler Kanunu'nun kimi maddeleri, bana göre fazlasıyla kesin hükümler içeriyor. Oysa, bu tür ayrıntılar, yasa maddesi olmamalı, partilerin tüzüklerine bırakılmalıdır. 

            Siyasi Partiler Kanunu'ndan birkaç örnekle bu düşüncelerimi kanıtlamak istiyorum. Partilerin genel başkanlarıyla ilgili 15. madde, belki yasanın en önemli maddesi değil, ama iyi bir örnektir: "Parti genel başkanı, büyük kongrece, gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğuyla seçilir" diyor. Seçimi büyük kongreye bırakıyor, oylamanın gizli yapılmasını şart koşuyor ve salt çoğunluk istiyor. Yasada böyle bir ayrıntının yer almasını siz ne kadar anlamlı buluyorsunuz bilmiyorum, ama ben bulmuyorum. Çünkü bir parti, genel başkanını açık oylamayla seçmeyi de tercih edebilir. Kimisi salt çoğunluk ister, kimisi başka bir çoğunluk arar. Yasa bu seçeneklere imkan tanımamaktadır. 

            Bu tür düzenlemelerin partilerin tüzüğüne bırakılması gereklidir. Ama, yasa kesin bir hüküm içeriyor, "illa bu şekilde seçim, şu oranda oy olacak, her parti buna uymak zorunda" diyor. 

            Yasanın her maddesini, siyasal partilere getirdiği yasaklarla ilgili olarak ele alıp eleştirmek mümkün. Yasanın bir başka maddesine göre "Siyasi Partiler, askerlik, güvenlik, sivil savunma faaliyetinde bulunamazlar." Eğer herhangi bir parti askeri nitelikli bir eğitim yapıyorsa, bu zaten suçtur ve başka yasalara göre gereği yapılabilir. Ama, yasa koruyucu, yasağı buraya da eklemiştir. Bu maddenin, 12 Eylül öncesi bazı partilerin silahlı eğitim yapmalarına tepki sonucunda buraya yazıldığını kolayca anlayabiliyorsunuz. 

            Örnekleri sıralayıp daha fazla vaktinizi almayayım. Siyasi Partiler Kanunu'muzun getirdiği yasaklar açısından savunulacak hiç bir yanı yoktur. Bir an evvel bu yasaklardan Türkiye'nin kurtulması lazımdır. 

            Modern devletin ayrıca özelliği, siyasal katılmaya dayanmasıdır. Çağdaş bir Türkiye için siyasal hayatımız bu yasaklardan arındırılmalıdır. Siyasal hayatımız tabiileştirilmelidir, herkes siyasete katılabilmelidir. 

            Sonuç 
            Siyasal partiler, hangi siyasal sistem içinde yer alırlarsa alsınlar, çağdaş toplumların vazgeçilmez öğeleridir. 

            Çıkarları birleştirmek, yurttaşlarla devlet yönetimi arasında bağ kurmak, siyasal kadro yetiştirmek ve devletin siyasal karar organlarını yönetmek gibi işlevler yüklenen siyasal partilerin, demokratik parlamenter sistemlerdeki rolü özellikle önemlidir. 

            Çünkü bu ülkelerde demokrasinin sağlıklı işlenmesi, önce siyasal hayatın her türlü yasaktan arındırılmaş olmasını, sonra, siyasal partilerin kendi içlerinde de demokratik bir iç düzene ve verimli bir işleyişe sahip olmalarını gerektirmektedir. 

            Siyasal partilerin böyle bir iç düzen kurabilmelerinin ilk koşulu, parti istencinin aşağıdan yukarıya doğru oluşmasını sağlayacak bir örgütlenmedir. Bunun için, üyelerin örgütteki tüm çalışmalara ve seçimlere eşitçe katılabilme olanaklarının bulunması; yönetim organlarının belirli sürelerle düzenli olarak yenilenmesi; ve partinin otoriter bir yönetime meydan vermeksizin üyelerce etkin denetimi gerekmektedir. Ancak, Türkiye'deki yasal kısıtlamalar bu konuda en büyük engeldir. Bu koşulların yasalarda ve tüzüklerde yer alması sağlansa bile, uygulamada beklenen değişiklik görülmeyebilir. 

            Katılmacı siyasal sistemin demokratik biçimi, onunla uyumlu bir siyasal kültür de gerektirir. Yasa ve tüzük kurallarını uygulama durumunda bulunan insanlar, herşeyden önce kendi kültürlerinin etkisi altında kalırlar. 

            Ancak, toplumsal kurallara biçim ve yön veren ulusal kültür de, toplumsal gelişmeye koşut olarak zaman içinde değişir. Türk toplumu şimdi böyle bir değişimin eşiğindedir. 

            Bir toplumda, toplumsal hareketlilik ve siyasal katılma isteği yüksek, siyasal kurumsallaşma düzeyi düşükse, sonuç siyasal istikrarsızlık olmaktadır. 1946'dan beri çok partili siyasal yaşamı -ara sıra kesintilere uğrasa da- sürdürmeye çalışan Türkiye, Atatürk'ün öngördüğü çağdaş uygarlık düzeyine erişmek için, ekonomik çabalar yanında siyasal alanda da çağdaşlığın gereklerini yerine getirmek zorundadır. Bunun için önce yasakları kaldırarak siyasal hayatını tabiileştirmeli, sonra etkin ve yaygın bir siyasal parti örgütlenmesine olanak tanımalıdır. 

            Dileyen herkes, siyasi parti üyesi olabilmeli ve siyaset yapabilmelidir. Türkiye'nin çıkışı böyle açık bir toplumda, yasaksız bir ortamda mümkündür. Ancak böyle bir ortamda insanlar kendilerine uygun olarak seçtikleri partilerde bir araya gelip birbirlerine güvenerek daha doğru siyaset yaparlar. Bu, ülke siyasetine dinamizm de getirir, bundan çekinmemek lazımdır. Böyle bir toplantıyı düzenleyerek, bizlere bu düşüncelerimizi söyleme fırsatını verdikleri için TESAV'a ve Vakfın Başkanı Sayın Erol Tuncer'e teşekkür ederim. 

(1) Metin TOKER, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, Baha Matbaası, 1970,s.121 
(2) Mehmet KABASAKAL, Türkiye'de siyasal Parti Örgütlenmesi, 1908-1960, Tekin Yayınevi, İstanbul 1991, s.200 
(3) Mehmet KABASAKAL'ın Recep Bilginer'le Konuşması, Yagy, s.207 
(4) Alan R. BALL, Modern Politics and Government, The MAc Millan Prese Ltd. 1974, s.79-85 
(5) İlter TURAN, Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış. İ.Ü. İktisat Fakültesi Yayını, 389. Güray Matbaacılık, İstanbul 1977, s.108-110. 
(6) Erdoğan TEZİC, Siyasi Partiler, PArtilerin Hukuki Rejimi ve Türkiye'de Partiler, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1976, s.20-30