İKİNCİ OTURUM
 
1. SUNUŞ
 
SİYASİ PARTİLERİN YASAYLA DÜZENLENMESİ, 
SEÇİM İTTİFAKI VE 
MİLLETVEKİLLİĞİ STATÜSÜ
  
Osman DEVELİOĞLU
MHP Kayseri Milletvekili 
             Böyle önemli ve güncel bir konuda, siyasî partilerimizin ve ilim adamlarımızın görüşlerini almak için bir toplantı tertipledikleri için huzurunuzda TESAV'ı ve emeği geçenleri kutlamak ve teşekkür etmek istiyorum. 

            Her zaman söylendiği gibi, siyasî partilerimiz, demokratik siyasî hayatımızın vazgeçilmez unsurlarıdır. Tüzel kişiliğe haiz millî kuruluşlarımızdır.  

            Siyasi partilerin teşekkül, oluşum, denetim faaliyetleriyle ilgili hususlar, Anayasamızın 67, 68, 69 ve siyasî partiler ve milletvekilleriyle ilgili hususlar da 75, 76, 84, 86 ve birçok maddelerinde ana hatlarıyla belirtilmektedir. Yine Anayasamızda siyasî partilerin uyacakları esaslar yanında, gelir kaynakları ve giderleri hakkında Anayasa Mahkemesi'ne hesap vermeleri, kapatılmalarının Anayasa Mahkemesi kararına bağlanması, demokratik siyasî hayatımızın vazgeçilmez unsurları olarak tanımlanmaları, sıradan bir dernek veya meslek kuruluşu olmadıklarını ortaya koyar. Siyasî partilere verilen bu önem, görecekleri işle orantılıdır ve yerinde bir değerlendirmedir. 

            Bilindiği üzere, siyasî partilerin faaliyetlerini düzenleyen yürürlükteki yasamız, 22.4.1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'dır. Anayasal birer kuruluş olan siyasî partilerin önemine binaen, kuruluş, çalışma ve uyacakları esasların özel bir yasayla belirlenmesi çok olumlu ve yerinde bir davranıştır. 1961 Anayasası'ndan sonraki dönemde, 13.7.1965 yılında 64 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkıncaya kadar, siyasî partiler Dernekler Yasası'na göre düzenlenmiştir. Siyasî partilerin tüzel kişiliğiyle devletin tüzel kişiliği karıştırılmamalıdır. Bir siyasî parti, tek başına iktidar olsa dahi, devletin iradesini ortaya koymaz. Çoğunluğu oluşturan siyasî parti veya partilerin, iktidar olmaları, devlet iradesinin ortaya çıkışında sadece birer araçtır. 

            Yine, bilindiği üzere, demokrasi, "demos: Halk" ve "Cratos: İdare" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiş; halkın kendi kendisini idare etmesi demek olan bir kelimedir. Demokrasi, hukuk devletleriyle gerçeklik kazanır. Öyleyse hukuk devletini tanımlamamız gerekir. Hukuk devleti, toplumdaki tüm kesimlerin, kurum ve kuruluşların, bireylerin varlıklarını, her türlük işlem ve eylemlerini hukuka bağlayan, hukuk güvencesine alan ve koruyan, gerektiğinde hukuk süzgecinden geçiren, sonuçta hukuku üstün kılan Devlet, demektir. 

            Demokratik hukuk devletini, kısaca, birkaç cümleyle tanımlamak veya özelliklerini bahsetmek gerekirse; hak ve hürriyetlerin, görevlerin, sorumlulukların bağlandığı temel ilke; hukuku hâkim ve üstün kılmaktır. Demokratik hukuk devleti, açıklığı, şeffaflığı, hür irade ve serbest denetimi içeren rejim demektir. Ben burada özellikle demokratik hukuk devleti içerisinde; hürriyetlerin, görevlerin, sorumlulukların altını çizmekte yarar görüyorum. Zira, demokratik hukuk devleti kurallarından bahsederken, demokrasiden, insan haklarından bahsederken, sorumsuz vatandaş anlayışının hem Türkiye'deki mevcut sisteme hem de rejime zarar vereceği kanaatimi açıklamakta yarar görüyorum. 

            Peki, demokrasi ve hukuk devleti bu ise; bizde durum nedir? Bunu öncelikle değerlendirmemiz gerekir. 70 küsur yıllık Parlamento geleneği içerisinde ülkemizde, siyasî partiler ve demokrasi anlayışında birtakım aksayan yönlerin olduğu muhakkaktır. Ben, fazla teferruata girmeksizin, siyasî partilerimizin kuruluş ve işleyişini düzenleyen 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'nda aksayan yönlere, özellikle önemli gördüğüm "Siyasî partilerin hayatiyetini devam ettirmesinde, kuruluşunda, çalışmasında ve bu arada devleti idare noktasında bulunan siyasî otoritelerin bazı davranışlarıyla ilgili aksaklıklara" kısa ve ana hatlarıyla kısaca değinmekte yarar görüyorum. 

            Siyasî partiler, hepimizin bildiği üzere, iki önemli amaç için kurulur. Birincisi, seçimlere girmek ve seçimde kazanmak; ikincisi, iktidar olmak. Bunu yapabilmek için, yasal düzenlemelerde bilerek oluşturulan boşluklardan istifade etmek suretiyle yıllar yılı iktidarı gaspeden, halk iradesinin önünü tıkayan partilerimiz vardır. Türkiye'de parti içi demokraside veya siyasî partilerin dışında kalan ve siyaseti endirekt yolla etkileyen demokratik kurallarda çok büyük aksamaların olduğunu söyleyebiliriz. Parti içi demokraside, "işte adayların belirlenmesi şöyle olmalıdır böyle olmalıdır" manasında birtakım tezler ileri sürülebilir. Bize göre siyasî partilerin aday belirleme ve parti içi çalışmaları, demokratik hukuk devleti kurallarına aykırı olmamak kaydıyla düzenlenmelidir. Yalnız, benim özellikle bu cümleden sonra altını çizmekte yarar gördüğüm bir konu var, o da şudur: Her nedense, bizde yasalar yapılırken mutlaka muğlak hükümler kullanılır. "Yapılabilir, edilebilir, karar altına alınabilir" biçiminde muğlak hükümler kullanılır. Bu muğlak hükümlerden ziyade, yasaları emredici mahiyette çıkarmak suretiyle, tabiri caizse bir yolun etrafında hafif kasisler ve şarampoller değil de, uçurumlar oluşturmak suretiyle hataları asgari düzeye indirmek zorundayız. Değilse, demokrasinin ve hukuk kurallarının işlerliğinden hiçbirimizin şikâyet etmeye hakkı yoktur. 

            Arkadaşlarım bahsettiler, devlet imkânlarının kullanılması, Türkiye'de maalesef, demokratik hukuk devleti kuralları içerisinde  toplumun tüm kesimlerinin isteklerinin Parlamentoya adaletli biçimde yansımasına en büyük engellerden biridir. Bu iş ne zaman başlatılmış, kendi kendimize itiraf etmemiz lazım, bir iç hesaplaşma yapmamız lazım. Bu iş, 10 liralıklar kâğıt para iken başlatıldı. Yarımı verildi, kalan yarımı seçimden sonra verildi. Sabahki konuşmada bir arkadaşım bahsetti, ayakkabıya ihtiyacı olan insana, ayakkabı verildi; bu doğrudur. Şu anda da aynı şeyler devam ediyor. İktidarı elinde tutan siyasî partiler, iktidarın tüm imkânlarını seferber etmek suretiyle, seçim kozu olarak kullanıyor.  

            Peki, bunlar önlenemez mi? Bize göre önlenir. Yasa ile, kesin ve emredici olmak kaydıyla seçime en az üç ay kala, o bölgeye yapılacak siyasî maksatlı yatırımların kesinlikle önlenmesi sağlanmalıdır. Vatandaşa menfaat noktasında sağlanabilecek şeylerin de önlenmesinde yarar var. Tutarsınız, erzak dağıtırsınız, bu bir menfaat teminidir. Tutarsınız, iş sözü verirsiniz, bir kısmına tayin, terfi, atama sözü verirsiniz... Bunların hepsi bizde olan hadiselerdir. Bunların önünün alınması için ne yapmak lazım? 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası'na emredici hükümler koymak, ağır cezalar getirmek suretiyle, yeni bazı düzenlemelerle, seçim hilelerinin önünü almak mümkündür. 

            Vatandaşımız bu konularda fevkalade hassas; ancak, insanları bu menfaatları reddedecek noktaya getirmemiz lazım manasında bir arkadaşımızın bir sözü oldu; ben buna katılmıyorum. Türkiye'de 65 milyona yakın insan yaşıyor, bu insanların hepsinin gelir düzeyini aynı seviyeye çıkarmamız hiç mümkün değil. Uzak bir köye gidiyorsunuz, vatandaşın hiçbir şeyi yok, sadece iki tane keçisi var, Allah'a şükredip oturuyor. Siz ne yapsanız, o insanı o durumdan kurtarmanız mümkün değil. 

            Parlamentoda milletvekilleri üstüne düşeni yapmıyor manasında veya yasamanın da üzerine düşeni yapması noktasında birtakım sıkıntıların olduğundan bahsedildi. O, sadece Siyasî Partiler yahut da Seçim yasalarının getirdiği bir sıkıntı değil, bize göre.. Gelen insanlara bakyorsunuz, yüzde 80'i iş talebi, yüzde 10'u tayin, terfi, atama veya mevki makam isteği, yüzde 3'ü, 5'i ancak bölgesine hizmet için geliyor. Bu noktalarda isteklerinin önünü tıkadığımız takdirde, demokrasiye veya seçim yasalarına kabahat bulmaktan vazgeçeriz. Gidiyorsunuz bir devlet kurumuna, 15 yıllık üniversite mezunu devlet memuru, şef dahi yapılmamış, 3 yıllık lise mezununu şef yapıp, onun kapısına gönderiyorsunuz. İşte sıkıntı o zaman başlıyor. 

            Öyle ise, biz Türkiye'deki işleyişi, sistemi tepeden aşağı değiştirmedikten sonra, demokrasiye, Siyasî Partiler Yasasına, hukuk kurallarına kabahat bulmaya hakkımız yoktur. Peki, bu nasıl olur; yine demokratik parlamenter sistemin kendi içinde, kendi özünde olur. Arkadaşlarımızın, siyasî partilerin parti içi demokrasisinden bahsederken bazı serzenişlerde bulunduklarını gördük. Madem ki bu işi önseçimle yapamıyoruz, genel manada bütün kayıtlı üyelerin katılımıyla yapılacak önseçimde de mevcut önseçim hilelerinin aynısı uygulanabilir, bir otobüsle köylere çıkacağı yerde, üç otobüsle çıkar; biraz masrafı yükseltmiş olursunuz. Ama, bu gibi hileleri önleyecek kesin çizgiler koyduğunuz takdirde, demokrasinin tam manasıyla işleyişini hazırlayıcı yönde bir adım atmış olursunuz. 

            Konuşmacılarımızdan birisi ittifaklardan bahsetti. Siyasî Partiler Yasası'nda bize göre, ittifak mümkün olabilmeli. Bir parçalanmışlık var şu anda. Siyasî ortama göz attığnız takdirde, 21, 22 tane siyasî parti var. Kuruluş aşamasında veyahut da kuruluşunu daha tamamlayamamış birtakım siyasî partileri de katacak olursanız, sayı 30'a yaklaşır. Bu parçalanmışlığı önleyecek, temsilde adaleti, yönetimde istikrarı sağlayacak tarzda birtakım şeyler yapılabilir. Adı ittifaktı, geçmişte benim şu an mensubu olduğum Milliyetçi Hareket Partisi -o zamanki Milliyetçi Çalışma Partisi–ne mensup bazı üyeler, istifa etmek suretiyle Refah Partisi saflarına katıldı ve Sayın Refah Partili yetkililerin uygun görmesi üzerine, o siyasî partiden aday gösterildi. Ama, bunun kamuoyundaki adı ittifak idi. Bu mecburiyeti doğuran sebep neydi? Yine, seçim yasalarıyla 8 sene zarfında 13 defa oynanmasaydı. Siz bir siyasî parti olacaksınız, ipler elinize geçtiği andan itibaren bunu başkasına vermemenin kıskançlığıyla 8 yılda 13 defa seçim yasalarını değiştireceksiniz, ondan sonra da ittifakın yapılmasını yanlış olarak değerlendireceksiniz. Yapılması yanlışsa, o zaman temsilde adaleti öngörecek tarzda seçim sistemi düzenlemelisiniz. 

            Şayet yönetimde istikrar arıyorsak, birçok Avrupa ülkesinde, (teferruata girmeden kabaca söylemek istiyorum) Fransa'da, Almanya'da, İlgiltere'de, Hollanda'da, yıllar yılı koalisyon hükümetleri görev yapmıştır ve bu koalisyon hükümetleri döneminde o ülkelerin kalkınması, gelişmesi yolunda çok büyük adımlar atılmış, bir çok sosyal meselenin halli sağlanmış. Koalisyonlar, bize göre, öcü olarak görülmemelidir. 

            Türkiye de, geçmişte ve günümüzde koalisyon hükümetleriyle yönetilmiştir. Koalisyonlar, asgari müştereklerde birleşme ve millî menfaatler doğrultusunda, ülkenin çıkarları doğrultusunda elbirliği, gönülbirliği yapma hadisesidir. Türkiye'de şu an kurulu olan siyasî partilerin hepsi, madem ki Anayasa gereği, yasalar gereği kurulmuş siyasî partilerdir ve siyasî partilerin hepsi demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır, bu siyasî partilerin hepsini kuran insanlar da, Türkiye Cumhuriyetinin şahsiyetli, onurlu insanlarıdır, öyleyse biz bu siyasî parti kurma çalışmasına giren, iktidar olmak isteyen veya Parlamentoya girmek suretiyle bulunduğu çevrenin yahut kendisi gibi düşünen insanların fikirlerini Parlamentoda temsil etmeye çalışan insanların önünü tıkamamalıyız. Belki konumuz o değil ama, Türkiye'de üç barajlı, dört barajlı sistemlerle demokrasinin tam olarak uygulandığını veyahut da toplumun tüm katmanlarının Parlamentoda temsil edilebildiğini söylemeniz kesinlikle mümkün değildir ve o zihniyetin üstünün çizilmesi mümkün olduğu takdirde, hiç barajsız seçim sistemleriyle Parlamentoda toplumun tüm katmanlarının temsil edilmesi imkânının önünü açmamız gerekir. 

            Parlamento üzerinde, –arkadaşlarım zaman zaman değindiler– birtakım baskılar var, birtakım baskı gruplarının baskısı var, bunu itiraf etmek lazım. Bazı çevrelerin etkisi ve baskısı var. Bir de, medya ve basın dediğimiz hadisede, birtakım yanlış anlayışlar var, yanlış değerlendirmeler var. Aslında, belki benim üzerime vazife değil ama, o Yüce Parlamentonun bir üyesi olarak, o eleştirileri ve o söylenenleri hak etmemiş bir milletvekili olduğuma inandığım için, savunmak zorunda kalıyorum. 

            Şimdi, bir kıyak emeklilik meselesi var. Sayın Dülger de bahsederken, "32 yaşında emekliliği kabul etmek mümkün değildir" dedi. Bu konuda söylenenler kitaba geçeceği için, gayet açık gönüllülükle söylüyorum. Parlamentoda 32 yaşında emekli olmuş milletvekili yoktur. Çıkarılan yasa da, hiçbir zaman bir kıyak yasası değildi. Bunu Parlamento Başkanımızın çıkıp, açık ve net olarak kamuoyuna anlatması ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeden kurtarması gerekirdi. Milletvekillerinin emekliliği, 5434 sayılı Yasaya bağlı. Ben, Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi olduğum için –özür dileyerek söylüyorum– bu konuyu Sayın Cumhurbaşkanı tekrar görüşülmek üzere gönderdiği zaman, biz Emekli Sandığı Genel Müdürünü, Genel Müdür Yardımcılarını, daire başkanlarını, bu konunun uzmanlarını, hepsini komisyona çağırdık ve alt komisyona havale etmek suretiyle oyaladık, hemen geçirmedik. Sorduk onlara, dedik ki: "Bu yasa bizi etkiliyor mu?" "Hayır, sizi etkilemiyor" dediler. Peki, kimi etkiliyor? "1985 yılında çıkarılmış iptal edilmiş, 1987'de çıkarılmış iptal edilmiş, 1991'de çıkarılmış iptal edilmiş bir yasanın tekrar yürürlüğe konmasını kapsıyor" dediler. Peki, "bu yasa kime ne getiriyor?" Örnek verdiler, Türk Parlamenterler Birliği'ne kolundan tutmuşlar getirmişler, "Rahmetli İstiklal Marşı Şairimizin iki tane kimsesiz kızı, 80 küsur yaşında, yeşil kartla tedavi ettirilmiş bu yasa iptal edildikten sonra. İşte onu kapsıyor" dediler. Rahmetli Adnan Kahveci, partisi ne olursa olsun, Türk mali sistemine Katma Değer Vergisi gibi, verginin tabana yayılmasını ve vergi gelirlerinin iki katına çıkmasını sağlayan bir reformu gerçekleştiren bir devlet adamıdır. Bu insanın hayatta kalan bir yetimi var, buna maaş sağlayacağınız bir yasa yok ortada. Çıkan yasa mevcut milletvekillerinin hiçbirini de kapsamıyor, diğer kamu görevlilerinde olduğu gibi, milletvekillerinin emekliliği de 5434 sayılı Emekli Sandığı Yasası'na bağlanmış. 25 yıl fiili hizmeti doldurmuş olacak. Dedik ki: "Peki, kimimizin Bağ-Kur'da 15 yıl hizmeti var, uzun devre askerliğimiz var, 4 yıl Parlamenterliğimiz var, 2-3 yıl da Emekli Sandığı mensubu olarak çalışmışlığımız var, bunların hepsini topladık 24 yıllık olduk. 25 yılı doldurduğumuz zaman emekli olacağız. Peki, yaşımız 45'i geçmişse bunun bir formülü var mıdır?" Aynen şunu söylediler: "Bir ticaret erbabı gidiyor Bağ-Kur'a kaydını yaptırıyor, 1 inci basamaktan 1 yıl prim ödedikten sonra, 'arkada, ben ne tutuyorsa ödeyeceğim, 6 ncı basamağa geçmek istiyorum" diyor geçiyor. Sizin bir geçmişe dönük borçlanma imkânınız vardır. Bu da yasayla tespit edilmiş. Size özel bir hadise değil bu. SSK'lı bir çalışan gidiyor, "askerliğimi saydırmak istiyorum, primi ne tutarsa yatıracağım" diyor. Primlerini ödemek suretiyle askerliğini emekliliğine saydırabiliyor. 

            Peki, Parlamentoda görüşülen o yasa geceyarısı yasası mıydı? Kesinlikle yanlış; 5434 sayılı Emekli Sandığı Yasası'na 200 üncü geçici madde ekleniyor, maddenin özeti şu: "Polislerin eğitim sırasında geçen süreleri emekliliğine sayılır." 201 inci geçici madde olarak da, "Daha önce istenmeyen nedenlerden dolayı 25 yılı tamamlıyamamış (Türkiye'de üç defa ihtilal olmuş) milletvekili kaza geçirmiş veya vadesiyle ölmüş, 20 yılı dolduramamış milletvekillerinin hayatta kalan dul ve yetimlerine maaş bağlanmak üzere çıkarılmış bulunan ve sonradan iptal edilen yasaları tekrar yürürlüğe koyuyor bu yasa" dediler. Polislerin arkasına takılmış bir yasa da değil. Uygun olan şekilde Emekli Sandığı Yasası'nın arkasına takılıyor. Bunların böyle algılanmasında, böyle anlaşılmasında yarar var. 

            Biz Türkiye'de, demokrasinin tam olarak işlerlik kazanmasını, siyasî partilerimizin haysiyetini korumak istiyorsak, sorumlu vatandaş, sorumlu ve ahlâklı basın ve medya anlayışını yaygınlaştırmak ve yaşatmak mecburiyetindeyiz. Çünkü siyasî partilerimizi oluşturan politikacılarımız en üst seviyede hizmete talip insanlardır.