|
Dr. Cahit TUTUM 1 : Sayın Başkan, iki sorum var. Birinci sorum Sayın Dülger'e, siyasi partilere devlet yardımının esaslarını ilk kez düzenlendiği 1965 tarih ve 648 sayılı yasada 1968 yılında yapılan bir değişiklik üzerine, İşçi Partisi Meclis Grubu'nca Anayasa Mahkemesi'ne açılan bir iptal davası kararında Yüksek Mahkeme önemli bir saptamada bulunmuştu. Yüksek Mahkeme'ye göre "Partilere devletçe yapılacak yardımların kamu giderleri arasında sayılabilmesi, bu paraların siyasi partilerin kamu yararına olan faaliyetlerine harcanması ile sağlanabilir. Siyasi partilerin çeşitli iş ve giderleri vardır. Ancak bunların hepsinde kamu yararını bulmak mümkün değildir. Devlet yardımının siyasi partilerin kamu yararına olmayan iş ve hizmetlerine harcanma olanağı ve olasılığı yaratan düzenleme Anayasa'ya uygun düşmez" deniliyordu. Nitekim Yüksek Mahkeme'nin bu kararından sonra, partilere yapılacak devlet yardımının ancak "parti ihtiyaçları veya çalışmalarında kullanılabileceği" hükmü getirilmiştir. Bu hüküm bugün de geçerliliğini korumaktadır. Sorum şu: Bu hüküm, Yüksek Mahkeme'ce dile getirilen endişeleri karşılayacak nitelikte midir? Bu biçimiyle yeterli midir? Siyasi partiler, özellikle seçim zamanlarında "flama", "bayrak", "pankart", "rozet", "hediyelik eşya", "yemek'" "ziyafet" vb. konularda büyük harcamalar yapmakta, buna karşılık "araştırma ve geliştirme" konusundaki harcamaları ya çok sınırlı kalmakta ya da hiç sayılacak kadar az olmaktadır. Acaba partilere, devletten aldıkları yardımların belli bir yüzdesini "araştırma ve geliştirme" çalışmalarına, tahsis etme yükümlülüğü getirilemez mi? Böyle bir yönlendirici hüküm, siyasal partilerin daha işlevsel hale gelmelerinde yardımcı olmaz mı? İkinci sorum Sayın Keçeciler'e ve Sayın Şener'e. Anayasa değişikliği paketinde dernekler, sendikalar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve kooperatifler üzerindeki siyasal yasaklar, yani yürürlükteki Anayasa'nın diliyle "siyasi amaç gütme", "siyasi faaliyette bulunma'","siyasetle uğraşma", "siyasi partilerle ilişki kurma ve işbirliğinde bulunma" ve bu amaçla 'birlikte hareket etme' gibi yasaklar kaldırılmaktadır. İlginç olan nokta, Anayasa değişikliği teklifinin ne genel gerekçesinde ne de madde gerekçelerinde bu yasakların kaldırılma nedeni hakkında bir açıklamanın yer almamasıdır. Buna karşılık Anayasa Komisyonu raporunda, özellikle derneklerle ilgili 33. maddede yapılan değişiklikten sözedilirken siyaset yasağının kaldırılma nedenleri hakkında kısa bir açıklama yer almıştır. Sorum şu: "Bu yasaklar ortadan kalkınca bu kuruluşların siyasi partilerle ilişkisi nasıl olacaktır? Örneğin siyasi partilerle organik ilişkileri ve bağlantıları sözkonusu olacak mıdır?" Bu noktaya yönelik raporda yer alan bir açıklama dikkat çekicidir. Komisyon kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları üzerindeki yasakları kaldırırken şöyle demektedir: "..Komisyonumuz, bu yasakları kaldırmakla beraber, aynı kuruluşların amaçları dışında faaliyette bulunmaları yolundaki ilkeyi muhafaza etmiştir. Böylece bu meslek kuruluşlarının siyasi sayılabilecek faaliyetlerinin de amaçları dahilinde kalması gerekecektir. Bu esas, dernekler ve sendikalar için de geçerlidir". Bununla anlatılmak istenen sizce nedir? Bu ifadeye göre bu tür kuruluşların 'amaçları dahilinde kalacak siyasi faaliyetleriyle', 'bu nitelikte sayılmayacak faaliyetleri' nasıl ayırdedilecektir? Son bir nokta da Anayasa Komisoynu raporunda yer alan, Sayın Vehbi Dinçerler'e ait ek görüşün anlamının açıklığa kavuşturulması ile ilgilidir. Sayın Dinçerler, meslek kuruluşları, dernekler, sendikalar ve vakıfların siyasal partilerle ilişkisinin sadece siyasi partilere müdahale veya onları yönlendirme şeklinde "tek yönlü ve dengesiz'" olduğunu, siyasi partilerin bu kuruluşların yönetimine ve işlemlerine katkılarının ve müdahalesinin yasaklandığını belirttikten sonra kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının genel siyasi faaliyetlere katılma gereğini desteklemekle birlikte, bunların siyasi partilerle doğrudan ve dolaylı işbirliği, eylem birliği, iş bölümü ve dayanışma içinde olmalarını yararlı bulmamakta ve bazı öneriler ileri sürmektedir. Parti görüşlerini de yansıttığı varsayılan bu görüşlerin Sayın Keçeciler tarafından netleştirilmesi mümkün müdür? Son bir sorum da Sayın Şener'e olacak. "Partinizin dernek, sendika, vakıf, meslek kuruluşu ve kooperatiflerin siyasi partilerle kurabilecekleri ilişkilerin niteliği ve biçimi konusunda somut görüşleri, bir modeli var mıdır?" Recai İSKENDER 2 : Benim şu anda üzerinde durmak istediğim konu, idari reform. Devletin en önemli düzenlemesi ve çözmesi gereken konunun bu olduğunu düşünüyorum; ancak, burada politizasyon konusunu açmak istiyorum. Çünkü, bugün devletin içine düştüğü tıkanıklığın asıl nedeni politizasyondur. Burada kuvvetler ayrımı, tabii tartışılması gereken bir konu. Kuvvetler ayrımı, yani yasama göreviyle meşgul olması gereken kesimin büyük sorunları var. Bunlar tabii tartışılıyor, özellikle finans konusu bence çok önemli, tabii iç demokrasi konusu da çok önemli; ama, bunlar belki kuvvetler ayrımı gibi, yani çok eskiden beri gelen bir konunun yanında, ikincil önemde olan bir konu. Tabii, kuvvetler ayrımını yerleştirmeden bu gibi konularla tartışmak, benim için biraz lüks gibi geliyor. Kuvvetler ayrımı konusunu ve dolayısıyla memurların, kamu kesiminin politizasyonunu ve bozulmayı önlemek için ne gibi çözümler önerebiliriz? Veya Sayın Abdüllatif Şener bu konuda bir cümleyle geçiştirdi ama, ben tabii daha detaylı açıklamalar bekliyorum. Özellikle kuvvetler ayrımı konusu, bugün Türkiye'de ne durumdadır? Prof. Dr. Mustafa ALTINTAŞ 3 : Sayın Başkan, şunu tartışma gündemine getirmek isterim bu bağlamda, özellikle siyasi partiler ve demokrasi bağlamında. Anayasamızın 68'nci maddesinde, siyasi partilerin, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu hükmü var. Şimdi, sanırım ki, Türkiye'deki karmaşa ya da tekelci yapı, siyasi partilerin kendilerinin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez tek unsuru olarak algılanmasından kaynaklanıyor. Halbuki burada, demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurlarından söz ediliyor. Demek ki, siyasi partilerimiz demokratik yaşamın vazgeçilmezliği konusundaki tekelci anlayışlarını terk etmedikleri sürece, Türkiye'de demokratik bir yapının yaşama geçmesi, işlemesi mümkün değil. Bu konuda tabii tüm görüşmecilerin düşüncelerini almak isterim. Özellikle eğer bu soruya yanıt vereceklerse, yani siyasi partilerin tekelci konumda olmadıklarını kabul edeceklerse, demokratik siyasi hayatın diğer vazgeçilmez unsurları nelerdir, bunların ortaya çıkarılması ve bunların demokratik işleyişe katılımları hangi yöntemlerle olacaktır? Bu soruya yanıt verilmesi gerekmektedir. Ancak, bundan da önemlisi, özellikle Sayın Dülger'in siyaset ve para konusunda, hiç değilse yalnızca siyasi partilerin işleyişiyle ilgili değil, ya da yalnızca siyasi partilerin faaliyetlerine ilişkin finansörün kimin olacağı konusunda toplanmıyor, aynı zamanda devlet olanaklarının, özellikle de siyasi partilerdeki liderlik yarışmalarında, kadro yarışmalarında da kullanılması tehlikesinin önünü nasıl keseceğiz? O, çok önemli bir etmen olarak karşımıza çıkıyor. Sonra, Türkiye'de gerçekten bir demokrasi talebi var mı? Yani, biz bunca tartışıyoruz ama, gerçekten demokrasi talebi var mı? Ben Türkiye'de demokrasi talebinin olduğu inancında değilim, onu açıklıkla söylemek istiyorum. Çünkü, olayın ekonomik temeli yok. Çünkü Türkiye'deki ulusal gelire baktığınız zaman, ulusal gelirin önemli bir bölümünün, özellikle de son yıllarda, rantta ortaya çıktığını görüyoruz, büyük ağırlıklı rant. Rant ise, haksızlık üzerine bina edilen bir gelir kaynağıdır. Haksızlığın giderek öne çıktığı bir toplumda, sanırım ki, demokratik yönelimi sağlıklı bir biçimde ortaya çıkarmamız mümkün değil. Ben, Türkiye'de yakın gelecekte belediye başkanlarının, örneğin siyasi parti liderlerinin –bir kısım yerleşim birimlerinde ortaya çıktı– mafya liderlerinden oluşacağı inancını taşımaktayım. Yani, siyasi parti lideri de, belediye başkanları da, milletvekilleri de mafya lideri olacaktır. Bunun önünü nasıl kesmemiz gerekmektedir? Bu katılımı daha demokratik biçimde nasıl gerçekleştirebiliriz? Sayın Dülger'e şunu da ekletmek isterim, siyasi kadroları yalnız parasal güç taşımıyor, siyasi kadroları, örneğin mağduriyet rantıyla getiriyoruz. "Bu mağdur olmuştur" diyoruz. Yine, soy rantı egemen oluyor. Kent yağmasından pay alan kesimler, kent rantının öne çıkardığı siyasal kadrolar var. Bunların önünü nasıl kesebiliriz? Ahmet YILMAZ 4 : Sayın Dülger, özellikle çok istifade ettiğimiz değerli konuşmasında, finans konusunda Avrupa ülkelerinden çeşitli örnekler verdiler. Özellikle Türkiye'de, bana göre, siyasetin, siyasi partilerin sağlıklı oluşmasında en önemli etkenlerden bir tanesi, eğer demokrasiye inanıyorsak –ki siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez teminatı– para konusu. Aday olacak kişiler için, Avrupa'daki uygulamalardan esinlenerek, aday olacakları zaman işlerini kayyuma bırakma zorunluluğunun getirilmesidir. İkinci nokta liderlerle ilgili.. Burada sadece liderin karizmatik özelliğinden çok, bana göre, bir de tabanın oluşumuüzerinde durmak gerekir. Siyasi partilerdeki tabanı meydana getiren bireylerin, yani partiyi teşkil eden kişilerin, üyelerin, fertlerin kimden oluştuğu konusunda gerekli açıklama yapmalarını bekliyorum. Nusret SENEM 5 : Sayın Dülger'den bir sorum olacak. Ben Sayın Dülger'in konuşmasından hayli yararlandım, onu ifade edeyim, sonuçlardan söz ettiler. Bir sonucu da ben belirterek, sorumu soracağım. Bilindiği gibi, seçimlerde siyasi partiler, özellikle iktidar partileri, çok büyük oranda devlet olanaklarını kullanıyor. Bunun artık saklanır yanı kalmadı. Özellikle son seçimde, artık, seçim rüşveti olarak da ifade edildi. Bu bakımdan, finans açısından ve siyasi partilerin demokrasiyle ilişkileri açısından bunu nasıl değerlendiriyorlar? Şahabettin YÜCEL : Değerli konuşmacılar, Siyasi Partiler ve Demokrasi Sempozyumu'nda siyasi partilerden bahsederken, iç yüzlerini de gayet güzel anlattılar ve partilerin parti içi demokrasiyi gerçekleştirememiş olduklarını Sayın Dülger çok güzel ifade buyurdular. Bu, aynı zamanda bir itiraftır. Şimdi, partiler eğer parti içi demokrasiyi gerçekleştirememiş durumda iseler, Türkiye'de, Türkiye çapında demokrasiyi nasıl gerçekleştirecekleri sorusu hepimizin aklına takılmalıdır ve bunun tatbikatının nasıl yapılacağını da, nasıl gerçekleştirileceğini de sormak hakkına sahibiz.
İkinci sorum çok daha önemli. Şöyle ki, demokrasi de, demokrasinin fazileti
de, nimetleri de sadece ve sadece Türk Milletinin maddi ve manevi bütün
değerlerinin toplamını ifade eden iki kelimeyle, milli varlığımızın ebediyete
kadar devam ettirilmesinin teminine bağlıdır. Halbuki demokrasi çarkı,
milli varlığımızı tehlikeye düşürecek şekilde işletilmektedir. Şöyle ki,
KİT'ler satılmaktadır, KİT'lerin satılmasını acaba referanduma götürerek,
milletin reyine sunarak ve genel kanaat nedir diye Türkiye'de kamuoyu oluşturarak,
bundan istifade edilerek bir neticeye varılmış mıdır? KİT'lerin içinde
petrokimya tesisleri var. Ayrıca, demir çelik tesisleri var, sayılamayacak
kadar çok büyük değerli tesisler var. Çarpıcı olarak şu örneği vereceğim.
Eğer askeriyenin veya sivillerin evindeki nakil vasıtaları işlemeyecek
olursa, Türkiye savaş halinde dahi bir damla akaryakıt bulamayacak
ve hiç savaşamadan teslim olacaktır. Buna engel olacak şey, sadece milli
iradenin Meclis'te veyahut da demokrasi içinde gerçekleştirilmesidir. Bunu
nasıl temin edecekler, soruyorum..
Şimdi, önseçim günü veya bir evvelki gün, ilçe merkezinde görevlendirilen bir kişi köyleri dolaşmaya çıkar. Delegeleri otobüslere doldurur ve ilçe merkezine getirir. Bir gün evvel aldırılmışlarsa, otellerde ziyafetli toplantılar tertiplenir ve beyin yıkama faaliyeti başlar. Delege istediği kadar A kişiye oy vermek için oraya gelmiş olsun, o yemeklerden, o ziyafetlerden B kişiye oy vermek koşuluyla ayrılır. Şimdi, bunu önlemek nasıl mümkün olabilir diye kendi kendime düşündüğüm zaman, önseçim partiye kayıtlı tüm üyeler tarafından bizzat köyde ve mahallede yargı teminatı altında yapılmalıdır. Masraflı gibi görünür, zor gibi görünür; ama, bunu yaptığınız zaman, adayların arasına girmekten çekinen, çeşitli hilelerden korkan, nitelikli ve yetenekli kişilerin de aday olmasına imkan sağlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Bu konuda Sayın Dülger'in ve Sayın Keçeciler'in görüşlerini rica ediyorum. Prof. Dr. Tevfik UTİNE 7 : Efendim, ben sorumu yazılı olarak vermiştim ama, bağlantılı olarak yerimden kısaca açıklama yapmak istiyorum. Sorum Sayın Keçeciler'e. Amerika'daki uygulama şöyledir: Az sayıda delege ile önseçim yapılmıyor. O dönemde hangi makamlar için seçim yapılacaksa, diyelim herhangi bir seçimde belediye başkanlığı, il genel mecilisi, ilçe belediyesinin organları, muhtar, milletvekilliği vb. bunların hepsi için partiler aday adaylarını belirliyor. Sonra bütün partiler için aynı günde, her partinin kendi kayıtlı üyelerinin kendi partilerinin aday adayları arasından adaylarını seçmek üzere oy kullanacağı seçimler yapılıyor. Bu seçimler, tüm kamuya açık olan asıl seçimlerden belli bir süre önce –diyelim altı ay önce– yapılıyor ki aradan geçen süre içinde gerekli hazırlıklar yapılabilsin. Tabii, bu aday adayları arasından aday belirleme seçimleri de, asıl seçimler de, ABD başkanlığı hariç, tüm makamları içerecek biçimde, bir günde yapılıyor ki, bizde olduğu gibi hergün seçim olmasın. Aday adayları arasından yapılan seçimler, delegeler arasından ve tarafından değil, o partinin o yörede kayıtlı üyeleri tarafından, hâkim teminatı altında yapıldığından, gerek Sayın Keçeciler gerekse Sayın Dülger tarafından dile getirilen olumsuzluklar büyük ölçüde ortadan kalkmış oluyor ve nisbeten hilesiz ve halkı olabildiğince kapsayan bir önseçim yapılmış olabiliyor. Katılımcı demokrasiye geçmek için bence; haremlik-selamlık gibi yapay ayırımları getiren, kadın-erkek eşitliği ilkesini ayaklar altına alan parti kadın kolları; "sen yaşın itibari ile seçme ve seçilme özgürlüğüne ve yeterliliğine sahipsin ama politikada daha yaşlılarla birlikte çalışamayacak, yarışamayacak kadar toysun" anlamına gelen gençlik kolları vb. gibi yapay örgütlenmelere gitmek yerine, halkın kendini yönetecekleri delegelerin, zenginlerin, liderlerin, ayanın vb başka "muhteremlerin" ipoteğine bırakmadan kendisinin seçmesinin sağlanması şarttır. Doğu PERİNÇEK : Efendim, Sayın Atilla Sav, siyasal partilerin Anayasa'ya alınmakla, Anayasa organları haline geldiklerini belirttiler. Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'nun gerekçesinde de bu şekilde bir değerlendirme var. Şimdi sorum şöyle: Anayasa'nın bir kişiliği var mıdır ki, organı olabilsin? Anayasal organ değerlendirmesi, aslında bir devlet organına çağrışım yapmaktadır ve siyasal partiler devlet organı olarak ele alındıkları zaman da, o şikayet ettiğimiz, –bizzat Sayın Atilla Sav'ın şikayet ettiği üniforma giydirme– olayı, bu teorik temelden kaynaklanmaz mı? Aydın TUĞ 8 : Benim sualim, biraz önce partilerin mali kaynaklarıyla ilgili olarak son derece güzel açıklamalarda bulunan değerli arkadaşıma. Ben, onun bir noktada fikirlerine katılamıyorum, milletvekilleri maaşlarıyla ilgili. İzin verirseniz onu da hemen süratle söyleyeceğim. Son günlerde Milli Egemenlik Haftası nedeniyle Meclis'te çok güzel toplantılar olmuştu. Orada siyasi partilerin fikirleri açıklandı. Ben, oradan, Alman parlamenterlerin bir açıklamasını kendisine örnek olarak vermek istiyorum. Çünkü, Sayın Dülger Amerika'dan bahsetti ve örnekler verdi. Almanya'da en üst derecede devlet memurunun maaşı 18.500 DM. Bu, müsteşar seviyesindeki bir memurun maaşı. Yine parlamenterin maaşı 10 bin DM. Bir toplantıya iştirak etmediği zaman, 75 DM düşüyor, aynı gün eğer gerçekten ikinci bir yoklama yapılıyorsa bir 75 DM daha kaybediyor. Şimdi, biraz evvel buyurdular, her gelen kapıyı çalar, şunu ister, bunu ister... Yani, biz her gelene, Türkiye Cumhuriyeti parlamentosuna gelen insanlara böyle para vermek suretiyle, bu işi onları memnun etmek için kullanacaksak, herhalde devletin bütçesi de buna kafi gelmez. Bu mukayeseyi bilhassa verdim. Bu konuda fikirlerine iştirak edemiyorum. İkinci konu da, Siyasi Partiler Yasası geçerken –hasbel–kader biz de bu yasada bir önergeyle bir konuşma yapmıştık ve siyasi partilerin devlet tarafından desteklenmesi konusunda bir çerçeve çizilmesini önermiştik– ve önergemizde de demiştik ki: "Sadece ilmi çalışmalara ve araştırmalara, partiyi yükseltecek çalışmalara bu yardımlar yapılsın." Şimdi, aynı şeyi burada tekrarlamak istiyoruz. Bu, bir yasayla kısıtlanmalıdır ve devletin parası bu şekilde çarçur edilmemelidir. Seçimler zamanında görüyoruz, binlerce bayrak asılıyor. Benim evim küçük bir meydana yakın. Her parti bu bayrakları asıyor. Ben bunların ufak bir araştırmasını yaptım, sadece plastik bir bayrağın maliyeti 1984 yılında 6-7 bin lira idi. Bunun Türkiye ölçeğindeki maliyetini düşünebiliyor musunuz. Yani, partilerimiz kendi aralarında bir centilmenlik anlaşması yapsalar da bundan vazgeçilse. Ertesi günü onları çöpçülerin toplayışını gördükçe büyük bir yeise ve üzüntüye kapıldım. Bu paraları daha faydalı bir yatırıma sarf etseler. En azından, kendi iç bünyelerinde sarf etseler veya şu memleketin 1 km yolunu yapsalar daha iyi olmaz mı? Bu israf gerekli mi?
Mehmet KEÇEÇİLER
Diğer konuya şöylece temas etmek istiyorum. Efendim, Türkiye'de şu anda siyasi faaliyetleri hem geleneksel usullerle hem modern usullerle birlikte yapıyoruz. Türkiye bir geçiş dönemindedir ve çok pahalı siyaset yapıyoruz. Arkadaşlarım işaret ettiler, gayet doğrudur. Bayraklar asıyoruz ve bunu yarışa döndürüyoruz. Büyük konvoylar düzenliyoruz, büyük mitingler yapıyoruz.Halbuki, bu gelişen Türkiye'de, değişen Türkiye'de, medyanın bu kadar etkili hale geldiği bir Türkiye'de, ileride artık bu yarış, işte "benim konvoyum 500 arabalıktı, seninki 700 arabalıktı" şeklindeki yarış olmaktan çıkacaktır. Siyasetin yapısını değiştirmeliyiz. Bu kadar pahalı siyaset yapmamalıyız. Bu açık oturumlarla, televizyonlardan yayınlanacak programlarla –medeni dünyada yapıldığı gibi– Türkiye'de de yapılır hale gelecektir. Aksi takdirde arkadaşım haklıdır– kim benzin deposunu doldurursa, siyasette etkili hale gelme noktasında olmaktadır. Bu kadar pahalı siyaset yapmamalıyız. Ben, siyasi partilerin yarışmalarının daha mütevazi, ama daha medeni ölçüler içerisine getirilmesinden yanayım. Bir zenginlik yarışmasından öte, bir fikir yarışması, bir çözüm yarışması, bir program yarışması haline dönüştürmeliyiz ve bunların bir itibarı olmalıdır. Tabii, siyasi partiler çok da başı boş değillerdir. Siyasi partilerin gelirleri, giderleri yasal denetime tabi şu anda; ama, bu yasaklar da işlemiyor. Şöyle diyelim, Sayın Abdüllatif Şener yasaklardan çok şikayet etti, ben de söyledim zaten, bu kadar çok yasak olmasına lüzum yok, aslında çalışmıyor da. Yani, Siyasi Partiler Kanunu'ndaki yasaklar işlemiyor. Mesela siyasi partilerin seçimlerde ittifak kurması yasak. Siyasi Partiler Kanunu'na göre, siyasi partiler seçimlerde birbirleriyle ittifak kuramazlar, ittifakla seçime giremezler. Bu gayet açık. Ama göz göre göre milletin önünde ittifak kuruldu ve bu ittifakla bu parlamento oluştu. Siyasi partilerle ilgili başka pek çok yasak var, ama işlemiyor. Efendim, "sendikalar siyaset yapamazlar" hükmü de var. Türk-İş Başkanı 1987 seçimlerinde gayet açık beyanat verdi, "Ey işçi sınıfı, reyinizi ANAP'a vermeyin" diye. Çalışıyor mu; çalışmıyor, yine sendikalar Türkiye'de siyasi faaliyette bulunuyorlar. Gayet açık, ben bunları yaşayarak geliyorum. Görüldüğü gibi bu yasakların Anayasa'da yazılmış olması falan pek fazla mana ifade etmiyor, bari kaldıralım da yiğitlik bizde kalsın, efendilik bizde kalsın. Dolayısıyla bu yasaklar Anayasa'dan çıkarılıyor. Sayın Cahit Tutum sordular, Sayın Vehbi Dinçerler'in önergesi, belki burada iyi ifade edilemedi, ben Anayasa Komisyonu üyesiyim, alt komisyonda da beraberdim, hatta biraz evvel Sayın Ekrem Ceyhun da buralardaydı, o da Anayasa Komisyonu'nda ve Anayasa Alt Komisyonu'nda üye arkadaşımızdır. Söz konusu önerge şu istikamettedir: SayınDinçerler diyor ki: "Efendim, bu yapılan değişikliklerden sonra, siyasi partiler mağdur hale gelmiştir. Yani, derneklerin, sendikaların, kamu kurumu niteliğindeki meslek teşekküllerinin ve kooperatiflerinin siyaset yapma yasağı kaldırılınca, onlar siyasi faaliyetlerin, partinin içerisine girecekler, her türlü siyasi faaliyette bulunacaklar; ama, bir siyasetçi, bir siyasi parti yöneticisi veya milletvekili gidip onların faaliyetlerinde bulunamayacak, onlara katılamayacaktır. Bir ölçüde siyasi partilerin aleyhine bir gelişme söz konusudur; bunu düzeltelim". Yani onlar uğraşacaklar ama, bizim elimiz kolumuz bağlı. Faraza, Türk-İş Başkanı milletvekili olabilecek, adaylığını koyabilecek ama Türk-İş Başkanı'nın seçilişinde ben gidip aday olamayacağım. Bana da o zaman izin ver, ben de gideyim, onun seçimlerine katılayım. Yani bir nevi siyasi partiler aleyhine gelişme var. Bu taraftaki serbestliği bıraktınız, öbür taraftaki yasak duruyor. O bakımdan, bir sıkıntı var manasınadır, onu arz ve ifade edeyim. 69'uncu maddenin ikinci fıkrasının kaldırılması, derneklerin, sendikaların, kamu kurumu niteliğindeki teşekküllerin siyaset yasağını kaldırmaya yönelik olduğu için, o konuda gerekçede çok fazla bir açıklama yapılmadı, açıklıktan dolayı. Gayet açık, herkes istiyor o yasak kaldırılsın manasınadır. Efendim bir arkadaşımız dediler ki, "Seçim yapılacak makamlar için partilerin belirlediği adaylar arasında yalnızca o partinin kayıtlı taraftarlarının katılabildiği bir seçimle, genel seçimden önce bir seçim yapılmakta ve aday öylece genel seçimlerden altı ay önce belirlenmektedir. ABD'deki bu yöntemi ANAP neden öneriyor, fakat uygulamıyor?" Yani, şöyle demek istiyor: "İki turlu seçim sistemini savunuyorsunuz, halbuki önseçimleri çok geniş bir platformda yaptırıp, iki turluya ihtiyaç kalmasa. Yani, bir turda adaylar belirlenmiş olsa." Şimdi şöyle söyleyeyim; tabii, bizim partimizin uygulamaları farklı bir tartışma konusu; ama, şunu ifade edeyim, ben siyasi partilerin aday belirlerken çok dikkatli davranmaları icap ettiğini söylüyorum ve siyasi partileri belli istikametlere yönlendirici müeyyideler olmasından yanayım. Diğer yasakların işlemediğini biliyorum, onlardan yana değilim, onların çoğunun kaldırılması gerektiğini düşünüyorum; ama, siyasi partiler sistemimizi kurarken, bir, "kongrelerle ilgili", iki, "aday belirlemeleriyle ilgili" konularda çok kısıtlayıcı, kayıtlayıcı ve siyasi parti yöneticilerinin iradesini ortadan kaldırıcı, takdir hakkını ortadan kaldırıcı hükümlerden yanayım. Yani, siyasi parti oturup kongresini yapmıyorsa, adayını demokratik usullerle belirlemiyorsa, "belirlediğim adayı millete tasdik ettiririm" düşüncesinde ise, bunlara karşı tedbir alınması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü, siyasi partiler madem ki seçilme hakkına aracılık etmektedirler, benim bir hakkıma aracılık etmektedirler, o aracılık görevini yaparlarken, bir ölçüde adil davranmak zorundadırlar. Adaylar arasında eşit davranmak zorundadırlar, dikkatli davranmak zorundadırlar, demokratik davranmak zorundadırlar, dedim. Önseçimlerde, vaktiyle Demokrat Parti'nin uyguladığı bir modelden bahsettim. Demokrat Parti diyor ki: "Benim partimin üyesi olmasa da,Demokrat Partinin önseçimlerine, halkın seçtiği, vatandaşın reyinden geçmiş herhangi bir insan katılabilir. Köy muhtarları, mahalle muhtarları benim önseçimlerimde oy kullanabilir" Bu, biraz daha geliştirilebilir, denilebilir ki mesela: "İl Genel Mecilisi üyeleri de kullanabilir veyahut halkın seçtiği, seçimden çıkan her insan kullanabilir" Bunu biraz daha genişletip, üniversite öğretim üyeleri kullanabilir veya şu kitle örgütleri kullanabilir... Bu, tabii partilerin kendi tercihi, tüzüklerine yazacağı hüküm. "Kendi tercihleriyle bunu geliştirsinler" tavsiyesinde bulundum. Sözüm bundan ibarettir. Yani, önseçimlerin belli bir kast, sınıf içerisinde yapılmaması manasında ifade ettim. Sayın Mükrem Erkin dedi ki: "Seçimlerde kontenjan nasıl tespit ediliyor? Kontenjan tespitleri nasıl olmalıdır?" Şimdi, Anayasada bir değişiklik yapılıyor, milletvekili sayısı, eğer Anayasa Komisyonu'ndan geçen şekliyle olursa 600'e çıkarılıyor. "Bunlardan 100 tanesi Türkiye seçim çevresinde seçilir" diyor ve burada iki kriter getiriliyor, deniliyor ki: "Seçimler, bundan sonra temsilde adalet, yönetimde istikrar ilkesine uygun olarak belirlenecektir" . Bu sayının biraz daha aşağıya inebileceğini düşünüyoruz. Çünkü, Doğru Yol Partisi ile yaptığımız mutabakatta, bunun parlamentodaki oylaması sırasında hiç değilse bir 50 veya 100 daha geriye çekilmesini, yani 500'e indirilmesini biz önerdik. Doğru Yol Partisi de kabul etti, Başbakan da "Ben buna sıcak bakıyorum, bu aramızda görüşülsün" filan dediler; biraz daha aşağı inecek. Ama bu 100 milletvekili Türkiye genelinde seçilecek. Nasıl seçilecek; farz edelim, seçime 10 tane parti katıldı, 10 tane parti 100'lük birer liste yapacaklar, yaptıkları bu 100'lük listede yüzde 30 rey alan 30 milletvekili çıkaracak, yüzde 1 rey alan 1 milletvekili çıkarcak. Böylece temsilde adalet tam ve kesin olarak sağlanmış olacak; burada herhangi bir baraj söz konusu olmayacak. Öbür taraftaki seçimin nasıl yapılacağı konusunda da, yeni bir seçim kanunu çıkarılacak. O seçim kanunun çıkarılmasında bizim parti olarak görüşümüz şu.. İkinci, yani bölgelerinde yapılacak seçimlerde iki turlu seçim sisteminden yanayız diyoruz biz. Ama, başka partiler, başka görüşler savunuyorlar. Bu, bir uzlaşma meselesi. Herhalde bu konu parlamentoda tartışılacak ama, inanıyorum ki mevcut Seçim Kanunu ile yeni seçimlere gidilmeyecek. Sayın Dülger'in dediği gibi, 2000 yılının son seçimini, güzel, adil, hakikaten herkese eşit fırsat ve imkan sağlayan bir seçim kanunu ile yapalım düşüncesine biz de katılırız.
Atilla SAV
İkincisi, Sayın Ahmet Yılmaz bir soru sormuş, "12 Eylül 1980'den önceki siyasal partiler modelini Türkiye aramakta ise, bu modelle oluşturulan Meclis'in meydana çıkan siyasi krizi çözmede yetersiz kalmasının nedeni size göre nedir?" O krizin nedeniyle, benim siyasi partilerle ilgili değerlendirmemin doğrudan ilintisi yok. Yani TBMM, doğmuş bir siyasi krizi belki çözememiş olabilir. Yahut çözemiyor görünüyor olabilir. 12 Eylül darbesi araya girdiği için çözemedi diye yargıda bulunanlar da var. Ama, Eylül ayı sonunda krizin aşılmayacağını da kimse bilmiyor. Benim söylemek istediğim o da değil. Konumuz siyasi partiler. Ben başka bir şeye değindim, Türkiye'de Cumhuriyet döneminde de, Cumhuriyetten önceki dönemde de bir siyasal partileşme birikimi ve deneyimi var. Bu birikim, bir süreçtir. Bu süreç, 12 Eylül 1980 tarihinde kesilmiştir. Türkiye'de o tarihte mevcut olan partiler –ki bunların arasında Türkiye'nin yönetiminde hep iktidar ya da ana muhalefet partisi olarak söz sahibi olmuş, Cumhuriyeti kuran bir Cumhuriyet Halk Partisi var– 1923'ten hatta 1919'dan beri gelen bir siyasal gelişimin, sürecin ürünüdür. Türkiye'de yıllarca iktidar olmuş, Türkiye'yi yönetmiş bir Adalet Partisi var. Bunlar gibi büyük partilerin ve diğerlerinin, Türkiye'nin siyasal hayatında çok önemli siyasal örgütlenmeleri gerçekleştirmiş partilerin hepsinin birden kapatılması, hepsinin birden üyeleriyle ve örgütleriyle yok sayılması, ondan sonra 1983 yılında da sıfırdan başlıyormuşcasına "Hadi buyurun, yeni partiler kurun" denmesi, büyük bir yanlıştır. Türkiye'nin birikimini yok etmek bakımından siyasal bir hata olmuştur, ağır bir bunalım, ağır bir yıkım nedeni olmuştur. Benim söylemek istediğim bu. Bilmiyorum Sayın soru sahibi bunu tatmin edici buldu mu?
Mehmet DÜLGER
Almanya'da milletvekillerinin ne yapıp ne yapmayacaklarını belirleyen bir "milletvekilleri şeref kodu" vardır. Belki, Türkiye'de onun gibi birşeye ihtiyaç olabilir. Değerli dostum Mehmet Keçeciler'in hatırlattığı bir noktayı ele almak isterim. Kendi partim dahil, bütün partiler için kesinlikle söylüyorum: Türkiye'de hiçbir partide, ne üye, ne aday olmanın bir teminatı vardır. Zira, üyenin önemli görevlerinden birisi, delege seçimi veya aday tesbiti için oy vermektir. Üç yılda bir yapılacak parti kongresi için, 23 ay, 29 gün, 12 saat o partinin üyesisinizdir. Delege seçimi veya aday tesbiti yapılacağı gün, bir de bakarsınız ki, kayıtlarda adınız bile yok. Üyeliğinizi ispat için ne muhatap, ne de zaman vardır. O arada da partiyi itibarsız kılan bütün tezgahlar döner. Bu husus kesin olarak bir teminata bağlanmalıdır. Bugünkü yaygın uygulama sadece işin mantığını ortadan kaldırmakla kalmıyor, ayrıca da parti siyasetini soysuzlaştırıyor, hevesleri öldürüyor, ehliyetsizliğe prim veriyor. Partilerimiz, siyaset bilimleri sınıflamasında, "patron partileri" deyimi ile anılan sınıflama içine girerler. Bu ne demektir? "İki kere iki beş eder. Patron söyledi. Haydi, gidin bunu Edirne'den Kars'a kadar vatandaşa anlatın!". "Dört" diyen olursa başı belaya girer. Bu hal, partilerin bünyesine ve özellikle geleceklerine büyük bir hastalık ve yıkım getiriyor. Özellikle "patron sonrası dönem" bir perişanlık kaynağıdır. Bunu, Anavatan Partisi yaşadı, Doğru Yol Partisi olarak, biz yaşamaktayız. Refah Partisi, bünyesi itibariyle belki biraz daha dirençli olabilir, bilemiyorum. Muhatap olmadan önce, fırsat bulamadığım bir soruda dile getirilen konuyu izah ederek, o soruya da cevap vermiş olayım. Bu da "kuvvetler ayrılığı" meselesidir. Biz, ne zihinlerimizde, ne Anayasamızda, "kuvvetler ayrılığı" konusunu net olarak belirlemiş görünüyoruz. Mesela, Fransız Anayasası'ndaki bir hüküm, bir siyasi kişinin,aynı zamanda hem milletvekili, hem bakan olmasına imkan tanımıyor. Bakan olan, milletvekilliğinden istifa edecek. Başka bir deyişle, hem yasama, hem yürütme organı mensubu olma imkanı yok. Halbuki, ülkemizde yürütme organı mensubu olarak hazırladığı bir teklife, Bakan, yasama organı mensubu milletvekili olarak oy veriyor. Bu, iki fonksiyonun tek şahısta toplanmasına sistemin mantığı izin vermez. Ayırım net olmalı, kimse kimseye karışmamalı, herkes statüsünün gereğini yapmalıdır. Eğer bugünkü uygulama mantığı geçerli olsa, o zaman yargı görevini yapanın da, aynı zamanda, yürütme veya yasama görevini yapması mümkün olabilir. Buna imkan yoktur. Kuvvetler ayrılığı uygulamasında ayırım netliği, rejimimizin pek çok hastalığını tedavi edecektir. Bu konuda, daha da ileri geçen düşünceler var. Fransız Cumhurbaşkanlığı seçimleri arefesinde, televizyonda yaptığı bir konuşmada, eski Başkan Giscard d'Estaing'i dinledim. Partisi'nin, Adalet Bakanlığı'nı hükümet bünyesinden çıkarmayı ve Başkan'ın yanında, bir Başkan Yardımcısı seçmeyi öngören bir Anayasa değişikliği teklifini hazırladığını söylüyordu. Bu Başkan Yardımcısının görevi, münhasıran, her yıl, ülkenin adalet durumunu ortaya koyan bir raporu hazırlamak, Başkan'a sunmak ve tartışmaya açmak olacak. Bu, özellikle büyük yolsuzluklar olduğu zaman, tedbirin, siyaseten geç ve güç alınmasındaki engelleri ortadan kaldırıyor. Zira, aynı kabinede görev yapan Adalet Bakanı ile yolsuzluk zanlısı bir bakanın, siyasi dayanışma içinde bulunmaları ihtimali –ne kadar az olursa olsun– adaleti gölgelemektedir. Kuvvetler ayrılığı konusunda bu derece inceliğe varan bir netlik için, belki zaman Türkiye için de uygundur. Bence pek çok olay bu hükmü doğruluyor. Sayın Cahit Tutum'un sorusuna geleyim: parti bütçeleri konusu. Aslında, parti bütçelerinin açık ve şeffaf olma zarureti var. Partiler her yıl veya iki yılda bir, bütçelerini tanzim edip, gelir ve gider kalemlerini net olarak belirtecekler. Avrupa'nın demokratik ülkelerindeki uygulamada, bu bütçelerin, mali bir denetimden geçtikten sonra, bulunulan mahallin en yüksek tirajlı yayın organında açık olarak ve itirazı kabil olmak üzere yayımlanması öngörülmüştür. Bizde öngörülen "Anayasa Mahkemesi" denetimi bir formaliteden ileri gitmez. Zira oralarda bu işin inceliklerini anlayan yoktur. Elimde,1993 yılı için, Fransa'daki uygulamayı milyon Frank olarak gösteren bir belge var. Partinin harcamaları yanında, kamunun, hakiki ve hükmi şahsiyetlerin, müesseselerin verdiği paralar ile, diğer kaynaklardan toplanan paralar açıkça ve ayrıntısı ile gösterilmiştir. Böyle bir ayrıntı seviyesi, bence, yeterlidir. Bu şeffaflık, partinin durumunu, itibarını ve meşruiyetini ortaya koyar. Bu açıklık ve şeffaflık da sağlandıktan sonra, partilere parayı nereye harcadıkları konusunda fazla sıkıntı çıkarmamak lazımdır. Bu arada, kamu kaynağı konusunda, İtalya uygulamasını da hatırlatayım. İtalyanlar, partilere sağlanacak yardım konusunda parlâmentoyu esas alıyorlar. Toplam kamu kaynağının % 2'sini eşit, olarak, parlamentoda temsil edilen bütün partilere, % 23'ünü belirli oranda oy almış partilere, % 75'ini de parlamentodaki sandalye sayısına göre dağıtıyorlar. Hayli adil bir dağıtım sistemi. Sayın Mustafa Altıntaş'ın sorusu: siyasi partilerde liderlik yarışmasında para harcanıyor. Baştanberi ifadeye çalıştığım konularda, demokratik ülkelerdeki kuralları getiren değişmeler yapıldığı zaman, söylediğiniz mahzurlar ortadan kalkacaktır.
"Siyasi kadroları mağduriyet rantı getiriyor" diyorsunuz. Türk siyaset
hayatında çok ağır mağduriyetler söz konusu. Haksız yere lider asmış, yüzlerce
hatta binlerce kişiyi nâhak yere hapislerde çürütmüşsünüz. Hiçbir haysiyet
kırıcı, ciddi bir suç izafe edilmeden, sadece siyasi mülahaza ile idama
mahkum edilen bir milletvekilinin oğluyum. Haksızlığın hesabı sorulmasın
mı? Bu haksızlık her yerde dile getirilmeli ve tekrarına meydan verilmemelidir.
Bu mağduriyet, çalışır. Mağduriyetin çalışanı var, çalışmayanı var.
Sayın Prof. Dr. Tevfik Utine, siyasetin oturabilmesi ve güçlendirilmesi konusunu, sorusunda dile getiriyor. Paraya esir bırakmazsanız, tefekkür ile beslerseniz, siyaset güçlenir, yerine oturur ve bunda hiçbir mahzur olmaz. Bakın o zaman siyasete ne cevherler dolar. Analar neler doğurmuş! Bir de siyaseti açacaksınız ve örgütlenmeye imkan tanıyacaksınız. Açacaksınız ki, herkes gelip siyasetle meşgul olsun. Sabırla dinleyeceksiniz.. O konularda daha hayli yolumuz var. Sayın Ahmet Yılmaz, sorusunda kayyum meselesini dile getiriyor. Zengin kişilere siyaset yolunun kapatılması taraftarı değilim. Hatırlayacaksınız, Rockefeller, ABD'de Başkan Yardımcısı oldu. Sabancı niçin siyasetle meşgul olmasın? Türkiye'ye o kadar yatırım yapmış,hizmet etmiş bir adam.. Siyasette mutlaka, kendisine göre söyleyeceği şeyler vardır.. İnan Kıraç da yapsın, başkası da yapsın. Sadece, tedbirini almak gerekir. Demokrasinin en büyük prensibi "1 adam = 1 oy" ilkesidir. Para meselesine gelince, aynı ilke aynı ölçüde geçerli olmuyor. Dolayısıyla, ortada adaleti tesis edecek bir sisteme ihtiyaç vardır. Kayyum kurumu bu açıdan çok önemlidir. Umarım, Türkiye'ye de böyle bir uygulama gelir. Sayın Nusret Senem sorusunda çok haklı: "İktidar devlet imkanlarını kullanıyor". Bu, şüphesiz az gelişmiş olmamızın işaretidir. Ekonomik bakımdan tabii.. Büyük hassasiyet göstermemiz lazım. Demokrasi, bir ölçüde, belirli geliri olan toplumların rejimidir. Zira, yalınayak bir adama, "Al sana bir çift ayakkabı, ver bana oyunu" deseniz, o size oy verir. O bedava bir çift ayakkabı alacaktır, verdiği oy siyasi kanaatinin ifadesi değildir. Dolayısıyla, o adamın bu çeşit temel mahrumiyetlerden kurtulması lazım ki, oyu, kanaatinin ifadesi olsun. Ülkemizde ise, "siyasi kanaati ne olursa olsun, yeter ki oy gelsin" zihniyeti, şüphesiz vicdanları rahatsız ediyor. Burada kanuni bir tedbir yoktur Toplum belirli bir tepki ve hassasiyet gösterecek. Bir de ekonomik olarak gelişmede bir seviyeyi tutturacak ki, demokrasi gerçek anlamda yerleşsin. Bunun, fert başına yılda 5.000 Dolarlık bir seviye ile asgari olarak sağlanacağı biliniyor. Türkiye ise henüz yılda fert başına gelir 3.000 Dolar civarında... Biraz sabırlı olmamız lazım. Sayın Nadir Yavuzkan'ın ön seçim hileleri konusundaki düşüncelerine tamamen katılıyorum. Parti üyeliği garantisini sağladığınız zaman bunların büyük bir kısmını önlersiniz. Artık bir şişe rakı, üç beş hediye ile adam avlama usullerine bir son vermek gerekir. Bu da azalma yolundadır. En önemlisi, parti kayıtlarının düzgün tutulmasıdır. Bu konuda, bütün kayıtlarını bilgisayara geçirmiş bulunan Refah Partisi'nin en düzgün durumda bulunduğunu itiraf etmeliyim. Ön seçimde, aday tesbitinde, partinin bütün üyeleri ile,dolaylı da olsa, bir bağı tutmak ve bu tespitleri ön yargılı ve bilgileri yetersiz zümrelere yaptırmamak lazımdır. Bunu, yine de partilerin kararına bırakmak lazımdır: ister bütün üyelerine, ister seçtiği delegelere yaptırsın. Başvurulan hilelerin azalacağını ummak isterim. Önemli olan adaletsizliğin önlenmesidir. Sayın Aydın Tuğ'a milletvekillerinin maaşları konusunda şunları söyleyebileceğim: daha önce de ifade ettiğim gibi, burada nazik taraf, maaş alacak olanın kendi maaşını tayin etme durumunda olmasıdır. Ama başka yolu da yoktur. Bu, şüphesiz, mutlaka tartışılacaktır. Bu tartışma ne bizde biter, ne debaşka ülkelerde.. Başka bir hususta da yanlış anlaşılmak istemem: bir yere misafirliğe giden milletvekili ,akide şekeri yerine madlen çukolatası götürürken, bunun parasını vergi ödeyenin vermesi gerektiğini iddia etmedim. Belirtmek istediğim, milletvekilinin, başka kimsenin ödemeye mecbur olmadığı bir takım masrafları olduğudur. O bu masrafları yapmamazlık edemez. Mesela, vatandaş milletvekilinin kapısına gelip, hastahane parasını, köyüne dönüş için yol parasını ister. Ama, korgeneralin kapısına böyle bir talep için kimse gitmez. Onun oturduğu yerin kapısı çevrilidir, kapısında da nöbetçi vardır. İçeri kimse giremez. Ülkemizin şartları bu.. Bugünden yarına da değişecek gibi görünmüyor. Partilere yapılacak devlet yardımının, sadece, partiyi yükseltecek çalışmalara hasredilmesi pratikte mümkün değildir. Nasıl ayırım yapılacak? Devlete hayatiyet veren siyasi yapı, kaynağını siyasi partilerden almaktadır. Siyasi partinin tam olarak görevini yapmasında yüksek menfaati olan vatandaşın, bu konuda katkısının bulunmasının isabetli ve gerekli olduğunu konuşmamda dile getirmiştim. Vergi mükellefinin katkısı demek olan partilere devlet yardımını, bence, bu genel espri içinde ele almak lazımdır. Bayraklar ve israf konusundaki düşüncelerinize tamamen katılıyorum. Bu konuda, idari bünyemiz biraz Fransa'yı andırdığı için, onların örneğini verdim. Fransız mevzuatı, seçim bölgesi içindeki seçmen sayısı ile orantılı bir sınırlama dışında birşey getirmiyor. Diyor ki, "Seçmen sayısının iki mislinden fazla bayrak veya broşür bastıramazsınız." O kadar.. Bu sınırların dışına çıkan partiyi cezalandırıyor. Yani, seçilmiş olanın seçimini iptal ediyor. Bu da, bence, çok ağır bir ceza.. Yoksa, partinin elbette bayrağı da, afişi de, broşürü de olacak. Seçim kampanyası harika, anlamlı ve bayram gibi bir olay.. Bunu kimse engellemeye kalkışmamalıdır.
Abdüllatif ŞENER
"Adayların seçim harcamalarına sınır getirilmelidir" dediler. Türkiye'de de böyle bir şey yapılırsa iyi olur, batı ülkelerinde buna benzer uygulamalar vardır, Türkiye açısından da faydalı olur gibi geliyor; ama, belge düzeninin yerleşmediği bir Türkiye'de bunu kontrol etmenin mümkün olduğu kanaatinde değilim. Nasıl kontrol edeceksiniz, nasıl uygulayacaksınız? Bunun pratiği fazla yok gibi gözüküyor. Diğer taraftan, "adaya Hazine'den para verilir, kazanamayandan para geri alınır" şeklindeki bir ifade... Şimdi, bütün adaylara para verme ayrı bir sorun. Özellikle de bu tip düzenlemeleri Meclis yapmaya kalkarsa, yine bir "adaylara para dağıtmaya başladılar" diye herkes ayaklanır tabii. Fakat kazanamayandan paranın iadesinin istenmesi de ikinci bir dengesizlik gibi geliyor bana. Yani, pratiği biraz karışık bir şey. Bağışa vergi muafiyeti de Türkiye açısından yine sakıncalı olarak gördüğüm bir nokta. Çünkü, bu Seçim Kanunu'nda, 50 milyon lira ile sınırlı bağışların bile sakıncaları görüldüğü için, bu bağışı tamamen kaldırmaya yönelik birtakım teklifler var. Böyle bir ortamda, bir de bağışı özendirecek şekilde vergi muafiyetine gidersek, herhalde büyük sorunlar çıkar. Vatandaşlar da, parası olanlar da, vergi verme yerine, siyasi partilere bağış yapmayı daha anlamlı bulabilirler. Buna da dikkat çekmek istiyorum. Sayın Mehmet Keçeciler'in Anayasa değişiklik teklifinde de var, Türkiye Milletvekilliği konusuna değinmek istiyorum. Öncelikle milletvekili sayısının artırılmasının Türkiye'nin ihtiyaçlarından olduğu kanaatinde değilim. Bunu belirtmek istiyorum. Hatta Milli Selamet Partisi döneminde, yani 1970'lerde bizim o zamanki partimizin görüşü, milletvekili sayısının 300'e indirilmesi, senatonun da kaldırılması yönünde idi; ama, o zaman Türkiye 40 milyondu, şimdi 60 milyon oldu; 400-500 milletvekili yeterlidir diyoruz. Yani, hangi miktar olur bilemiyorum ama, artırılmasının gerekli olduğu kanaatinde değiliz. İkincisi, Türkiye Milletvekilliği - Bölge Milletvekilliği gibi bir ayırımın da sağlıklı olduğu kanaatinde değiliz. Parti içi demokrasiden bahsettiğimiz bir ortamda, özellikle Türkiye milletvekilliği diye birşey ortaya konulursa, bu parti içi demokrasinin tamamen kaybolması gibi sonuçlar da doğurur. İki türlü milletvekili çıkar. Bu iki grup milletvekili sanki görev taksimi yapmış gibi, farklı sorumluluklar içerisinde, farklı işlevler içerisinde birtakım milletvekilleri ortaya çıkar ki, bunun sakıncaları, düşünülen faydalarından fazladır. Diğer sorulardan, Sayın Cahit Tutum "bu siyasi partilerin dernek ve sendikalarla organik ilişkisi konusunda somut ne düşünüyorsunuz?" dedi. Şu anda Anayasa'da sendikaların, derneklerin, siyasi partilerle ilişki içerisinde olmaları, mutlak anlamda yasaklanmış. Bir sendika falan partiyi desteklediğini söylerse, bir dernek falan partiyi desteklediğini söylerse, kapatma gerekçesi oluyor. Böylesine katı bir yasaklama var. Öncelikle bu paragrafın çıkarılmış olması, bunu izaleye yöneliktir. Somut ne yapılabilir; bir partiyle bir dernek ortaklaşa bir program üzerinde çalışma yapsa, şu anki Anayasa'ya göre mümkün değil. Halbuki belli konuda birtakım dernekler, bir partiyle ortak bir çalışma yapabilmeli,kendi programı çerçevesinde dahi olsa. Diğer taraftan, Sayın Recai İskender'in bir sorusu da, "Kuvvetler ayrımı nasıl sağlanır?" Bunun en belirgin yolu, yürütmeyi tamamen yasamadan ayırmaktır. Belki Cumhurbaşkanı yürütmenin başı olarak ayrıca seçilir. Milletvekillerinin Bakanlar Kurulu üyeliği yasaklanır, böyle bir teorik yapıyla bunun tamamen birbirinden ayrılacağını söyleyebiliriz; ama, bunun da başka sakıncaları sürekli dile getiriliyor. Başkanlık sistemine kayışın, demokrasinin tam anlamıyla oluşturulamadığı bir ülkede sorunlar çıkarabileceği söyleniyor. Yani, maliyeti de olan bir durum. Diğer taraftan, Nusret Senem arkadaşımızın, siyasi partilerin devlet olanaklarını seçimlerde kullanmalarıyla ilgili bir sorusu var. Bu konu bizim de şikayet ettiğimiz bir konu olduğu için bir gensorumuz var Meclis'te. Diğer taraftan bir kanun teklifimiz var, örneğin, seçimlere üç ay kala yeni il ve ilçe kurulmasın; bunu temine yönelik. Ama, bu olanakları kullanmaya başladınız mı, kanunla bunu engellemenin mümkün olmadığına da inanıyorum. Ali Levent Erdem arkadaşımız da, millet ve vekillerinin birbirine benzer, yakın olduğu şeklindeki ifademe –bir başka toplantıda da bir başka partiden bir milletvekilinin de aynı ifadeyi kullandığı şeklinde– katılmadığını belirtiyorlar. Ben burada bir şeye dikkat çekmek istedim. Yani, son yıllarda özellikle Meclis'e yönelik birtakım tepkiler gittikçe yoğunlaşıyor. Belki millet ve vekilleri arasındaki yakın ilişki başka birtakım kurumlarla millet arasında olmayabilir, halk arasında olmayabilir. Şimdi, geliyor vatandaş vekilini Genel Kurula göndermiyorsa, burada kabahat kimde? Diyeceksiniz ki, "Göndermeyen bir kişi, ama yüzde 90 ne yapacak?" Onu da söyleyeyim, o bir kişi, hiç Meclis'e ömründe gelmeyen o yüzde 90'a dese ki, "Benimle ilgilenmedi". Sizi görmeyen yüzde 90 da aleyhinize feveran etmeye başlıyor, yani mekanizma o şekilde işliyor. Bu, biraz da toplumsal olarak anlayışlarımızın değişmesine bağlı bir süreç. Tek başına bunu milletvekillerinin yerleştirme gücü yoktur, toplumla birlikte yerleşir. Evet, toplum olarak bir yerlere doğru gidiyoruz, temennimiz iyiye ve güzele doğru gitmektir. İnşallah ilerisi bugünden daha iyi olur.
Mehmet DÜLGER
Bağış ile vergi ilişkisi konusunda önemli bir husus var. Bir şahsın bir partiye yaptığı bağışın, verdiği vergide bir indirim sağlaması, yapılan bağışın şeffaflığının sağlanması içindir. Böylece bir adaya veya bir partiye ne miktar bağış yapıldığı ortaya konmuş olur. Onun ötesinde bir niyet yoktur. Zaten, bağış ta büyük bir miktar olamıyor. Bağışı yasaklama şeklindeki bir tedbirin geçerli olabileceğini sanmıyorum. Bunu aşacak yolları bulmak güç olmasa gerek.. Bağışı belirli bir şekilde kontrol etmek, ona tavan getirmek, bana daha uygulanabilecek bir tedbir gibi geliyor. Belki biraz daha tartışılması lazım. Onu arz etmek istedim.
Atilla SAV
"12 Eylül 1980'in yaptığı en büyük kötülüklerden birisi partileri kapatmaktır" derken, bunu kastediyorum. Partilerin kurumlaşma süreci durduruldu, hatta sona erdirildi. CHP yeniden açıldı, ama üyeleri sıfırlanmış olduğu için, sadece 1.000 küsur kurultay üyesiyle işe başladı. O da yeniden üye yazma sıkıntısı içerisinde. DYP, Adalet Partisi'yle birleşti, ama DYP üyeleri yeniden başlamış oldu. Şunu söylemek istiyorum, partilerde üyelik ve örgütlenme sorunları sağlıklı bir yapıya kavuşturulmadıkça, aday saptama yöntemlerindeki sıkıntılar da sürüp gidecektir. Anayasa Mahkemesi, tüm üyelerin merkez yoklamasıyla saptanmasını zorunlu hale getiren 3403 sayılı Yasa'yı iptal etti. Partilerin, özellikle sol partilerin, geniş üye tabanına dayanan ve bu nedenle çşeitli kurumsal bağlantıları olması gereken sol partilerin bu tür bağlantılarının ve kanallarının kesilmiş olması, bugün bütün yapıyı, bütün işleyişi sıkıntılı hale getiriyor. Bu nedenledir ki, Anayasa'daki hükümler değişmelidir. Siyasi Partiler Kanunu'nun tek örnek, üniform örgütlenme modeli değişmelidir.Neden bütün partiler aynı modelde olsun? Her partinin kendi ilkeleri ve ideolojik örgütlenme gerekleri doğrultusunda örgütlenmesine müsaade edilmelidir. Bu sağlanmadıkça, türlü sıkıntıları yaşamayı sürdüreceğiz.
Mehmet KEÇEÇİLER
Bir römark şudur: Siyasi parti sistemimizi, seçim sistemmizi modern teknolojinin imkanlarıyla beraber düşünmeliyiz,değerlendirmeliyiz ve ona göre kurmalıyız, yani yenilemeliyiz. Mesela, defterleri götürüp hâkime tasdik ettirme filan gibi şeyler var. Onları değiştirmeliyiz. Siyasi partiler, sicilleri mutlaka bilgisayarlarla tutulabilmeli. Seçimlerde mutlaka bilgisayarla oy verebilmeliyiz. Bunları gündeme getirebilecek bir partiler yapısı oluşturmalıyız, bir seçim yapısı oluşturmalıyız, siyasi yapı oluşturmalıyız. Aksi takdirde, böyle defterle, kayıtla, oy pusulasıyla uğraşarak bir yere varmak mümkün değil. Böyle giderse, daha çok kez çöplüklerde oy pusulası buluruz, ararız,demokrasiye olan güvenimiz de sarsılır, büyük sıkıntılara gireriz. O yüzden, mutlaka teknolojiyi seçim sistemimize ve siyasi partiler sistemimize adapte etmeliyiz diyorum. Oturum Başkanı
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Ben bir genel değerlendirme yapmıyorum. Aynı konular öğleden sonraki oturumda tekrar başka boyutlarda ele alınacağı için sabah oturumunu kapatıyorum. 1 Balıkesir Eski Milletvekili |