4. SUNUŞ
 
SİYASAL PARTİLERDE LİDERLİK,
YATAY İLİŞKİLER VE YASAKLAR SORUNU
  
Abdüllatif ŞENER
RP Grup Başkanvekili - Sivas Milletvekili 
            Siyasi partiler ve demokrasinin birbirinden ayrılmaz iki kavram olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. En azından bu noktada farklı düşüncelere sahip değiliz. Anayasanın 68'inci maddesinde ifade edildiği gibi, "Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır". Bu cümleyi zaman zaman tekrar ederiz. Anlatmak istediğimiz şey, siyasi partiler ile demokrasi arasındaki ilişkinin yoğunluğudur, ayrılmazlığıdır. Siyasi partiler, halkın siyasete katılımını sağlayan araçlardır. Halkın siyasal hayata katılmadığı bir zeminde ise, demokrasiden söz edilemez. Dolayısıyla siyasi parti dediğimizde, doğrudan doğruya demokrasinin ürünü olan bir örgütü hatırlıyoruz. Ama aynı zamanda demokrasiyi var kılan da siyasi partilerdir. Partisiz demokrasi olmaz. Ancak, bu bağlantıyı değişik boyutlarıyla daha iyi algılayabilmek için, siyasi partilerin doğuşunu açıklayan yaklaşımlar ve partilerin işlevleri üzerinde kısaca durmak istiyorum. 

            Siyasi partilerin doğuşuyla ilgili olarak, iki yaklaşımdan söz edilir. Birinci yaklaşım, insanların geleneksel yaşantıdan modern yaşantıya geçişi üzerinde durur. İnsanlar arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması, kitle haberleşme araçlarının yaygınlaşması, coğrafi hareketlilik, şehirleşme, tarım nüfusunun azalışı, okur-yazar oranının artışı ve kişi başına düşen milli gelirin yükselişi gibi toplumsal değişiklikler, siyasi partilerin ortaya çıkışını açıklamada kullanılması gereken değişkenler olarak görülür. Bu konudaki ikinci bir yaklaşım biçiminde ise, egemenlik kavramı üzerinde durulur. Bu bakış açısına göre, egemenlik kavramının veya egemenliğin dayandığı gücün değişimi önemlidir. Monarşik egemenlik kavramından halk egemenliği kavramına geçişle siyasi partilerin ortaya çıkışı arasında ilişki kurulur. Bunun da ötesinde birçok bağımsızlık hareketinin vücut verdiği siyasi partiler gerçeği, sömürge egemenliğinden milli egemenliğe geçişle siyasi partilerin ortaya çıkışı arasında bağlar kurmayı zorunlu kılmıştır. 

            Nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, hangi yaklaşım esas alınırsa alınsın; ister toplumsal değişim, ister egemenlik anlayışında değişim üzerinde durulsun, siyasal partilerin doğuşuyla siyasal katılımın yaygınlaşması arasında ilişki vardır. Yani siyasi partilerin ortaya çıkışındaki temel olay, oy tabanının yaygınlaşmasıdır. Başka bir ifadeyle, siyasal sistemin işleyişinde etkin bir rolden yoksun bulunan kesimlere ait siyasal talepler zamanla siyasi parti olarak ortaya çıkmaktadır. Halkın egemenlik iradesini ortaya koyması, siyasi mekanizmada temsil edilme isteği siyasi partilere vücut vermektedir. Dolayısıyla parti içi demokrasi veya partilerin kendi örgüt yapısı itibariyle demokratikleşme sorunu ele alınırken, parti tabanındaki mevcut taleplerin karar mekanizmalarını harekete geçirme gücü araştırılması gereken ana noktalardan biridir. 

            Bu açıklamalar partilerin işlevlerine de ışık tutmaktadır. Çeşitli kişi, grup ve kuruluşların siyasal sistem karşısındaki isteklerinin, genel siyaset alternatifine dönüştürülmesi partilerin birinci işlevidir. Bu, bir anlamda menfaatlerin birleştirilmesini ifade etmektedir. "Siyasal devşirme" dediğimiz devlet makamlarının doldurulması, siyasi partilerin ikinci bir işlevidir. Siyasal sistemdeki çeşitli rolleri yerine getirecek kişilerin seçimi elbette önemlidir. Ama siyasal sosyalleşme olarak belirtilen bu işlev iki yönlüdür. Birinci yönü, mevcut siyasal kültürün, mevcut değer ve inançların siyasi partiler vasıtasıyla pekiştirilmesidir. İkinci yönü ise, mevcut siyasal kültürün değiştirilmesi, yeni değer ve inançların yerleştirilmesidir. Yani bir yandan mevcut değerleri yerleştiriyorsunuz, diğer yandan değiştiriyorsunuz. Statüko ve değişim, siyasi partilerle bağlantılı olarak şekilleniyor. Görüldüğü gibi, siyasi partiler olmadan demokrasi olmuyor. Ayrıca demokratik anlayışın toplumda yerleşmesinden, nasıl ve ne kadar demokrasi sorularının cevaplandırılmasına kadar uzanan pekçok nokta, siyasi partilerle birlikte açıklanabiliyor. Çok yönlü ve karmaşık bir ilişki ağı görülüyor. 

            O halde toplumdaki rolleriyle birlikte siyasal partileri nasıl tahlil edeceğiz? Nasıl değerlendireceğiz? Bu noktada hemen şunu söyleyebiliriz. Temel belirleyici, siyasal partiler üzerindeki temel etken, hukuksal yapı ve kurumsal çerçeve değildir. Çünkü siyasi partileri belirleyen çok değişik etkenler vardır. O ülkedeki sosyal tabakalaşma ve bölünme, doğrudan doğruya siyasi partileri etkilemektedir. O ülkedeki siyasal kültür, aynı şekilde partileri etkilemektedir. Tarihi birikim, ulusal tarih, o ülkedeki partileri, iç örgütlenmesinden diğer aktivitelerine varıncaya kadar, bütün boyutları itibariyle partileri etkilemektedir. Kısaca çok değişik faktörlerin etkisi altındadır partiler. Olayı salt hukuk boyutu içinde, siyasi partiler kanunları, seçim kanunları çerçevesinde açıklamak yetersizdir, hatta yanlış sonuçlar çıkarmamıza yol açabilir. 

            Bu ön açıklamalardan sonra, Türkiye'de siyasal partiler ve demokrasi konusuna girebiliriz. Siyasi Partiler Kanunu'na göre, partiler merkez ve taşra teşkilatı olarak örgütlenirler. Merkez teşkilatında en üst organ olarak, Büyük Kongre vardır. Ayrıca Genel Başkan, Merkez Karar, Yönetim ve İcra Organlarıyla Merkez Disiplin Kurulu vardır. Taşra örgütünde ise, İl teşkilatı, İlçe teşkilatları ve Belde teşkilatları vardır. Bugünkü hukuk düzeni içerisinde, merkez ve taşra örgütlenmesinde yatay genişleme, sınırlamalara tabi tutulmuştur. TBMM'deki Siyasi Parti Grupları, illerde İl Genel Meclisleri'ndeki ve Belediye Meclisleri'ndeki parti grupları yatay örgütlenmelerdir. Fakat birtakım sivil kitle örgütleri vasıtasıyla ve diğer yan kuruluşlar vasıtasıyla partilerin yatay örgütlenmelerine izin verilmediği görülmektedir.(*) 

            Bu yapı içerisinde, parti içi demokrasiye ilişkin beklentilerde aksamalar olduğunu, benden önce konuşan arkadaşlar ifade ettiler. Gerçekten partilerin kendi iç yapılarında demokratikleşme sağlanamadığı sürece, genel olarak demokrasiden sözedebilmek veya sağlıklı bir demokratik yapıdan bahsedebilmek mümkün değildir. Ancak ortaya çıkan olumsuz görüntülerin sorumlusu ne ilgili partidir, ne yalnızca mevcut hukuk düzenidir. Belki olayı topyekün içinde bulunduğumuz koşullar ve yapılarla birlikte değerlendirmek zorundayız. 

            Parti içi demokrasiyle ilgili olarak sıkça sözü edilen konulardan biri, liderlerin partilere egemen oluşlarıdır. Partilerin alt birimlerinin üst birimler üzerindeki yetki ve etkileri beklenen düzeyde değildir. Parti içi alışkanlıklar bile, bu eğilimin devamını sağlamaktadır. 

            Gerçekten Türkiye'de liderler, partilerden daha fazla tanınmaktadır. Zaman zaman partilerin isimleri bile hatırlanmaz, ama liderler hatırlanır. Anadolu'daki halk arasında partilerden çok liderler anılır; "falan parti" üzerinde değil "falan liderin partisi" üzerinde tartışılır. 

            Parti içi demokrasiden bahsedilirken, belki ele alınması gereken temel konulardan biri budur. Biraz önce konuşan arkadaşlarım ifade ettiler, mevcut hukuk düzeni içerisinde, ister istemez, ortaya bir karizmatik lider, hegemonik lider kavramı çıkmaktadır. Siyasi Partiler Kanunu'nun belli bazı kurumlarıyla, verdiği yetki ve sorumluluklarla bu yapıya destek veriyor. Ancak bu sonucu yalnızca hukuk düzenine bağlamak sağlıklı değildir. Bunun çok değişik nedenleri vardır. Örneğin, ortalama on yılda bir askeri darbelerin yapıldığı, siyasi partilerin tasfiyeye uğradığı bir ülkede, partiler tasfiye sonrası yeniden örgütlenebilmek için böylesine karizmatik kişiliklere ihtiyaç duymaktadırlar. Karizmatik lider, normal dönemde birleştirici bir unsur işlevi görürken, askeri darbelerin ardından da, yeniden kuruluşu gerçekleştiren toparlayıcı bir isim olmaktadır. Dolayısıyla demokrasi geleneğinin askıya alınmadan, kesintiye uğramadan sürdürülmesi, bu eleştirilen noktanın aşılmasına katkı sağlayabilecektir. 

            Başka bir nokta, toplumun alışkanlıklarıyla ilgilidir. Eğilimleri ve beklentilerine bağlıdır. Toplumsal talebe uygun yapılar oluşmaktadır. Halk, belli bir siyasal amacı gerçekleştirecek bir örgütün içinde olma eğiliminden çok, peşinden koşacağı bir lider arayışında ise, elbette oluşacak yapı talebe uygun düşecektir. "Güçlü lider zayıf toplumun ürünüdür, güçlü toplum güçlü lideri ne yapsın!" özdeyişine tam katılmak mümkün olmasa bile, toplumsal beklenti ve arayışlarla karizmatik liderler arasındaki bağlantı reddedilemez. Mevcut Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu ise bu eğilimi pekiştirmektedir. Çözümü, doğrudan doğruya hukuk düzeninde sağlanacak değişikliklere bağlamak yeterli değildir. İstenen sonucu sağlamada başarısızlık ortaya çıkarabilir. 

            Siyasi mekanizmanın işleyişinde üzerinde, durmak istediğim diğer bir konu milletvekillerinin görevleriyle ilgilidir. Milletvekilleri yasama organı üyeleridir. Asli görevleri yasama faaliyetleridir. Ancak seçilmek ve kendisini seçen seçmenin beklentilerini karşılamak, kısaca "iyi milletvekili" olma çabası, yasama faaliyetlerinin önüne geçmektedir. Bunun sonucu olarak, milletvekilleri meclis gündemindeki konulara yeterince vakit ayırıp araştırma ve ön hazırlık yapamadığı gibi, çalışmalara da beklenen sayıda katılım sağlanamamaktadır. Bu görüntü zaman zaman eleştirilere sebep oluyor. Meclis televizyonunda boş sıraları gören izleyiciler "bu vekiller nerede?" sorusunu soruyor. Bu görüntünün sorumluluğunu doğrudan doğruya Meclise havale etmek doğru değildir. En azından kolaya kaçılmış bir açıklama tarzı olur bu. Nasıl toplumsal talebin belirleyiciliği diğer konularda öne çıkmaktaysa, burada da aynı etkenin önemini kabullenmek zorundayız. Vekillerin asli görevini iş takipleri olarak kabullenmiş bir seçmen kitlesinin varlığı karşısında farklı bir görüntü, farklı bir yapı beklemek yanlış olur. 

            Üstelik bu mekanizma Anayasaya da uygun değildir. Anayasa kuvvetler ayrılığı prensibini koymuştur. Yasama, yargı ve yürütme birbirinden bağımsızdır. Yasama organı özgürce kanunlar çıkarır. Yasama görevini bağımsız bir şekilde gerçekleştirebilmesi için "yasama dokunulmazlığı" denilen bir ayrıcalığa sahiptir. Ama yargıya ve idareye müdahale edemez. Mahkemeye intikal etmiş bir konu üzerinde TBMM'nde milletvekillerinin konuşmalarına bile izin verilemez. Kuvvetler ayrımı yargı ve idare arasındaki ilişkilerde de korunmuştur. Mahkemeler bağımsızdır. Ama bir devlet memuru, hakkında idare tarafından "lüzum-u muhakeme" kararı verilmeden mahkeme önüne çıkarılamaz. 

            Tüm bu açık sınırları belli ilişkilere rağmen, TBMM hergün binlerce seçmenin iş takibine yönelik taleblerini karşılamak için yoğun bir mesai içindedir. Vekillerin cepleri sipariş notlarla doludur. Odaları ise binbir istekle gelmiş hemşerileriyle. Bunun sonucu olarak milletvekilleri de – Anayasaya uygun düşmemekle birlikte – seçmen taleplerini karşılayabilme gayreti içinde idarenin işlerine müdahale edip durmaktadırlar. Bu sorunun çözülmesi lazımdır. Tek çözüm yolu da gerçek anlamda yasama ve yürütmenin birbirinden ayrılmasıyla bulunabilir. Böylesine yasama ve yürütmenin içiçe geçtiği bir ortamda milletvekillerinin, asli görevleri olan yasama faaliyetlerini gerektiği gibi yerine getireceklerine inancım yoktur. 

            Üzerinde durmak istediğim bir başka konu, siyasi partilerle vatandaşlar ve sivil kitle örgütlerinin ilişkileridir. Halen TBMM gündeminde bulunan Anayasa değişikliği paketinde de bu ilişkilerle ilgili yeni düzenlemeler var. Bu açıdan bazı noktalara dikkat çekmek istiyorum. 1982 Anayasası'na göre 20 yaşına giren her Türk vatandaşı seçme hakkına (m. 67), 21 yaşını ikmal edenler de siyasi partilere üye olma hakkına (m. 68) sahiptir. Son Anayasa değişikliği teklifiyle gerek üyelik, gerekse seçme yaşı onkesize indirilmektedir.  Ayrıca Anayasada derneklerle, sendikalarla ilgili siyaset yasağı vardır. Dernekler kurulur, ama siyasi faaliyetlere giremezler. Sendikalar siyasi partilerle ilişki içinde olamazlar. Şu andaki Anayasa değişikliğiyle bu durum düzeltilmeye çalışılmaktadır. Siyasi partilerin yan kuruluşlar kurmaları; kadın kolları, gençlik kolları gibi yatay örgütlenmeye gitmeleri yasaktır. Öğretim elemanlarının, yükseköğretim öğrencilerinin siyasi partilere üyelikleri de aynı şekilde bu Anayasa değişikliğiyle gündeme gelmiştir. Yani siyasal katılımın artırılması amaçlanmaktadır. Ancak bu değişikliklerle siyasal katılım artırılmaya çalışılırken, 1982 Anayasasındaki temel haklarla ilgili yasaklar sürdürülmektedir. Bu yasaklamalar devam ederken siyasal katılımdaki genişlemenin rahatlık sağlamayacağı açıktır. 

            Önemli bir nokta da, siyasi partilerin gelir ve giderleriyle ilgilidir. Sayın Dülger, bu konuda ayrıntılı ve doyurucu açıklamalarda bulundular. Ben bir  noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bu anda siyasi partilerin gelirleri üç kalemden oluşuyor. Birincisi iç gelirlerdir. Üye aidatları ve benzeri gelirlerdir. İkincisi, Hazine yardımlarıdır. Üçüncüsü ise, bağış ve yardımlardır. Bağışlarla ilgili olarak Anayasada birtakım sınırlamalar var. Örneğin, sendikalar partilere bağışta bulunamazlar. Ancak Anayasa değişikliğiyle ilgili yeni teklifte, 6. madde yeniden düzenlenirken, "Siyasi partiler, kanuna ve tüzüklere uygun olarak üyelerinden aldıkları aidat ve kurulma döneminde kurucularının kanuna uygun olarak yaptıkları bağışlar dışında bağış ve sair mali yardım alamazlar" denilmektedir. Yani bağışlar adeta tamamıyla siyasi partilerin gelir kaynakları arasından çıkarılmaya çalışılmaktadır. Sayın Dülger'in bu konuya bakışı nedir? Alabilirsek memnun olurum. 

            Ben, diğer bir konu olarak da, siyasi partilerle ilgili yasaklara değinmek istiyorum. Şimdi özellikle Siyasi Partiler Kanunun 78 inci maddesi ve devamındaki maddelere baktığımızda, siyasi partilerle ilgili önemli birtakım yasaklamalar görüyoruz. Bu yasaklamaların büyük bir bölümü Anayasada da zikredilmektedir ve yasaklar tamamı itibariyle zaten Anayasada yer alan yasaklara dayanmaktadır. Bu yasaklamaların en önemli bölümünü, resmi ideolojinin korunmasına yönelik olarak oluşturulan yasaklar meydana getirmektedir. Ve bu noktada çok büyük ayrıntılar ve sınırlamalara yer verildiği görülmektedir. Aslında, böylesine bir resmi ön kabulle bunu dayatmaya yönelik çok belirleyici ve ayrıntılı yasaklamalara gitmenin sağlıklı olduğu kanaatinde değilim. Belli bir düşüncenin, belli bir değerin teminatı, aslında toplumun bizatihi kendisi olmalıdır. Böylesine katı ve ayrıntılı yasaklamanın doğrudan doğruya resmi ideolojiye sahip güçlerin kendilerinden emin olmamaları, dayanak olarak, güvence olarak toplumun bizatihi kendisini görmemeleri olarak algılamak mümkündür. 

            Aslına bakarsanız resmi ideoloji ve hakim ideoloji iki ayrı kavram. Ama, resmi ideolojinin hakim ideoloji haline dönüşemediği ülkelerde bu tür yasakçılığın, engellerin ve sansürün daha yaygın bir şekilde yer aldığı bilinen bir gerçektir. Özellikle Batı toplumlarında, ABD'de ve diğer Avrupa ülkelerinde, topluma hakim değerler, aynı zamanda resmi ideoloji olduğu için, yani hakim ideoloji haline dönüştüğü için, bu tip yasaklamaların, ideolojik nitelikte engellerin fazla yer almadığını görürüz. Hatta, örneğin ABD'de en önemli sorunlardan biri, toplumsal olarak zenci sorunu olduğu halde, bu sorunu en ayrıntılı ve en sivri uçlarına kadar kendi filmleriyle, birtakım kitle iletişim araçları vasıtasıyla yayınlayabilirler, bir yasakla bir engelle karşılaşmaz. Ama, Türkiye gibi, resmi ideolojinin kendisinden emin olmadığı ve kendisini öyle hissetmediği dönemlerde, ülkelerde bu dayatmaların ağırlık kazandığını görmekteyiz ki, bana kalırsa Türkiye'nin bu dönemi, bu sapmayı, bu anlayışı aşması gerekir. Toplumun kendi iradesine güvenmesi gerekir ve Siyasi Partiler Kanunu'nda yer alan böylesine ayrıntılı birtakım yasaklamaların ve kısıtlamaların hem Anayasa'dan hem de Siyasi Partiler Kanunu'ndan çıkarılması lazım. 
  
            Aslına bakarsanız, Siyasi Partiler Kanunu'nda yer alan birtakım yasaklamalar fiilen aşılmıştır, fiilen uygulama imkanına sahip değildir. Ancak, hem kanunda hem de Anayasada fiilen aşınmış bulunan bu yasaklamalar halen devam etmektedir ki, toplum belli bir düzeye geldiğinde, toplum bu hukuk metinlerini aştıysa, onun artık terk edilmesi gerektiği kanaatinde olduğumu burada ifade etmek istiyorum. 

            (*) Son Anayasa değişikleriyle bu sınırlar genişletilmiştir.