|
Mehmet DÜLGER
DYP eski Genel Başkan Yardımcısı
Aslında Türkiye'nin bu çeşit zeminlere çok ihtiyacı var. Siyasi partiler, siyaset konusunun tartışılması, öğrenilmesi, öğretilmesi gibi çok önemli bir fonksiyonu yerine getiriyorlar. Gerçekten demokratik haklara sahip olmayı arzulayan bir vatandaş olarak, toplantıyı düzenleyen TESAV yöneticilerine teşekkür arzediyorum. Hepimizin de görevi o olmalı.
Ben, "Partilerin ve Seçim Kampanyalarının Finansmanı" üzerine düşüncelerimi
arzetmek istiyorum.
Bu konuyu gerçekten çok inceledim. Siyasi niteliği olan, siyasi fonksiyon yapmış bulunan, hatta partileri en yüksek sayılacak kademelerinde sorumluluk yüklenmiş olanların rahat ve açık konuşamayacakları bir konudur. Nitekim bunun üzerine eğildiğim zaman, küçük bir ses geldi. Sonra da fazla birşey olmadı. Herşey sessizliğe büründü. Bir basın toplantısı yaptım. Bu basın toplantısında, meseleyi incelediğimi, Türkiye'nin bu işi ciddiyetle ele alması lazim geldiğini ifade ettim. Hukukçu değilim, ama, bu konunun bir hukuk normuna bağlanması gerektiğine inanıyorum. Yapılabilecek bir kanunun içerisinde hangi maddelerin bulunması gerektiğini meydana koyan bir taslak da hazırladım. Sonra, teker teker bütün parti liderlerimizi ziyaret ettim. Onlardan şöyle bir talepte bulundum: "Siyaset ve para konusunu iyice inceledim. Size, meselâ İtalyan mevzuatının neresinde ne olduğunu söyleyebilecek kadar birikimim oldu. Eğer bir teklif hazırlamak istiyorsanız, bilgi birikimine de ihtiyacınız varsa, parti farkı gözetmeksizin, emre âmâdeyim. Ne zaman isterseniz gelir, katkıda bulunurum. Görüşüm şudur; bugün Türk siyasetinin koltuğunda, siyaset değil, ticaret oturuyor. Gelin, ticareti indirip siyaseti yerine oturtalım. Sonra siyaset yapalım. Türkiye'de elbette siyasi tefekkürün gösterdiği istikamette farklılıklar olacaktır. İsteyen istediği istikamette yürüsün. Teklifimi kabul etmekle bir büyük hizmet yapmış olursunuz" dedim. Gerçekten de, bütün parti liderlerimiz çok yakınlık gösterdiler. Onlardan bir tanesi de, halen aramızda bulunan Sayın Doğu Perinçek'tir. Kendisine teşekkür ediyorum. Gerçekten ilgi gösterdiler ve konunun çok önemli olduğunu ifade ettiler. Bu basın toplantımı 30 Kasım 1994 tarihinde yaptım. Aşağı yukarı 7 aya yakın bir zaman geçti, hiç ses yok. Hiçbir yerden bir tepki gelmedi. Gündem doluluğunu kabul ediyorum. Ama, bu konuda hiçbir tepki gelmemiş olmasından dolayı da, en azından, üzüntülerimi ifade etmek istiyorum. Demokrasinin kesin olarak bir fiyatı var. Yani, parti kurmak, çalıştırmak için, seçimlere aday gösterebilmek için, seçilmiş olanların görevlerini yerine getirebilmeleri için, kesin olarak paraya ihtiyaç var. Toplum zenginleşip, modern ve karmaşık bir hale geldikçe de, bu ihtiyaç daha da büyüyor. Bu para bir yerlerden, birilerinden gelecek. Acaba, sadece parti üyelerinden mi gelecek? Bütün vatandaşlardan mı gelecek? Devletten mi gelecek? Şirketlerden mi gelecek? Mesele, izin verilecek kaynakların hangileri olduğuna karar vermekten çok –zira o kaynaklar o kadar da fazla değil– herkesin hüküm vermesini sağlayacak ve iktidar ile paranın tehlikeli karışımı söz konusu olduğunda, yolsuzluk ihtimalini ortadan kaldıracak gerçek bir şeffaflık sağlamaktır. Siyasi hayatın finansmanı bir kurala bağlandığı andan itibaren, hemen akla, partilerin olduğu kadar seçim kampanyalarının da, izin verilen ve yasaklanan kaynaklarının neler olması gerektiği sorusu geliyor. Başka bir deyişle, acaba kamu finansmanına mı başvurmak lazım? Özel finansman mı olmalı? Her ikisi de mi olmalı? Ve, hangi nisbetlerde olmalı? Burada üç nokta var. Bunları biraz derinleştirmek istiyorum. • Birincisi "aidat" konusu. Parti üyelerinin her birinin belirli bir aidat ödemesi.. Bu, netice itibariyle, yetersiz bir kaynak. Elimde Fransa için, 1993 yılı itibariyle, siyasi partilerin kaynaklarını inceleyen bir araştırmadan aldığım rakamlar var. 1990 yılı için, milyon Frank olarak göstermiş. Oran olarak söyleyeyim: mesela, üyelerinin aidat yatırma oranı en yüksek olan Komünist Partisi, aidat ödenmesi yolu ile, gelirinin ancak % 21'ini temin edebiliyor. Sırada onu Sosyalist Parti izliyor: gelirin % 16'sı aidattan.. Bu oranlar, Cumhuriyet İçin Birlik Partisi'nde % 13.9. Parti Républicain için % 5,9, SDS için % 1,9 seviyelerinde seyrediyor. Bu durum, aidatın, gelir olarak, parti bütçesi içinde düşük bir oranda yer aldığını gösteriyor. • İkincisi, "özel finansman" meselesi. Şirketler, sendikalar, menfaat grupları, meslek grupları, hükmî şahsiyetler ile gruplandırılabilecek bu özel finansman kaynakları için önemli olan husus, bu kaynaklara mutlak surette, bir tavan getirilmesi zaruretidir. Bu mümkün olmadığı takdirde, siyaset bünye değiştiriyor, siyasetçi bünye değiştiriyor ve sonunda, halkın isteklerinin dışında, başka istekler öncelik alıyor. • Üçüncüsü, "kamu finansmanı konusu"dur. Bu finansman usulünün kesin bir şeffaflık sağladığı açıktır. Daha âdil, daha eşitlikçi kurallar getirdiği de açıktır. Fakat, partilerin aksiyon özgürlüğünü kısma gibi önemli bir mahzuru da vardır. Ayrıca, kamu finansmanı söz konusu olduğunda, önemli ölçüde vatandaş tepkisi var. "Benim verdiğim vergiden niçin partileri destekliyorsunuz?" tipinde bir tepki ki, hayli meşrû sayılabilir. Tabiî, her kuralın bir sınırı var. Özellikle finansman kadar nazik bir konuda... O kuralı ne ölçüde koyabilirsiniz? Ne kadar dinlenebilir? O kuralın dışına çıkılabilir veya onun koyduğu engelin etrafından dönülür? Kaçınılmaz bir biçimde her kontrolün de bir sınırı vardır. Üstelik, siyasi hayat söz konusu olduğunda, her kontrol, aslında koruma gayesini güttüğü hayat için tehlikeler getirebilir. Yalanları ve yolsuzlukları ortaya çıkarmakta önemli rol oynayan İtalyan ve Fransız hâkimlerinin güçlükleri, canlı bir örnek teşkil eder. Ayrıca, vatandaş nezdinde, "acaba bu partiler, bu siyasetçiler, bir takım karanlık, masa altı işleri çeviren insanlar mı?" diye çok tehlikeli bir eğilim ortaya koyar.
Aslında, tabiî, getirilecek kanunların kuvvetli ve zayıf yönlerinin ötesinde,
hiç olmazsa nisbî bir şeffaflık sağlanmasının ve yolsuzluklara karşı etkili
bir mücadele tesis edilmesinin, vatandaşların, kurumları, seçilenleri ve
partileri denetleme iradesine bağlı olduğunu düşünüyorum.
Paranın siyaset üzerindeki ağırlığı, seçilmişlerin serveti veya sosyal kaynaklarına bağlı olarak ölçülmüyor. Bu ölçü, onlara finans kaynağı sağlayanları esas alıyor. Açık veya gizli, gerçek karar vericilerin de bu finansmanı sağlayanlar olduğu ortaya konuyor. O zaman, vatandaşın ve seçilmiş kişinin katıldıklarını sandıkları kamu hayatı, bir dekor, açık tartışma ve programlar da gözlere bir avuç kül manzarası arzediyor. Milyon, hatta milyarlarla ölçülen bu ağırlıklı eğilim, şüphesiz siyasi ideolojilerin silinmesi veya sağ ile sol arasındaki tartışmanın gölgelenmesi gibi olayların kaynağını teşkil etmekte de önemli rol oynuyor. Zira, paranın ağırlığı ne kadar tayin edici olursa, onu manipüle edenlerin, sadece iktidara ilgi duymaları ve sadece iktidarı hesaba katmaları da o kadar açık olarak ortaya çıkıyor. Para ve siyaset arasındaki ilişkileri incelemekte bazı temel hedefler güttüm. Bunların başında, ülkemizde, içinde bulunduğumuz yüzyılın son seçiminin, mümkün olduğu kadar şeffaf ve düzgün yapılması gerektiği hedefi gelir. 1996 genel seçimleri yüzyılın son seçimi olacak. Normal tarihinde seçim yapacaksak, bir sonraki genel seçimimiz 21. yüzyıla atlıyor. Kamu vicdanını fevkalade rahatsız eden "balta girmemiş orman uygulamaları"na son vermemiz lazım. Diğer bir hedefim de, siyasetçiye duyulması icap eden güveni mutlak surette tazelememiz gerektiğidir. Siyasetçi, 12 Eylül zihniyetinin iddia ettiği gibi bir "karanlık adam" değildir. Bilakis... Hayatını, birikimini, bilgilerini bu memleketin hizmetine bence "en yüksek seviyede hizmet" olan siyaset yolu ile vatadaşına arz etmek isteyen insandır. Başka temel bir hedefim ise, demokrasinin yaygınlaştırılması zaruretidir. Sadece ellerinde imkânlar bulunanlara münhasır kılınacak bir siyasi faaliyetin yaygın olmadığını herkes kabul edecektir.
Ve nihayet, bir diğer temel hedefim de, demokratik kurumların itibarını
yüksek tutmaktır. TBMM olsun, siyasi partiler olsun, onlara bağlı diğer
siyasi kurumlar olsun, halkın nezdinde, bunların bir takım itibarsız ve
arkasında hesaplar bulunan insanların toplandığı yerler olduğu şeklinde,
çoktehlikeli bulduğum bir intibaın doğmaması gerektiğine inanıyorum.
Bunu bir kanun teklifi çerçevesi halinde siyasi parti liderlerine sunduğumu ifade etmiştim. Hassasiyet göstermiş olmaları yanında, hala eyleme geçmemiş olmalarından duyduğum üzüntüyü de yeniden söylemeyi faydalı buluyorum. Demokraside partilerin kudreti, aslında, hür olmalarından gelir. Bu özgürlüğün ölçüsü de, ne denirse densin kaynak bağımsızlığından geçer. Bence Devletin bu bağımsızlığı, hele demokrasisine yeni başlamış,demokrasisi yaralanmış, sıkıntılara girmiş bir memlekette, mutlak surette ele alması lazım geldiğine inanıyorum. Hatırlayacaksınız, son zamanlarda pek çok olay, sadece bizim kamuoyumuzu değil, başka ülkelerin kamuoylarını da rahatsız etti. Bu olaylar, parlamenterlik görevleri ile bağdaşmayan bir takım nazik sorunları ve özelikle, siyasetçiler ile iş âlemi arasındaki ilişkileri ortaya koyuyor. Bu vesile ile, çok samimi olarak, hepimizin savunması icabeden demokratik kurumun parlamento olduğuna inanıyorum. Parlamento'yu herşeyin üzerinde tutmalıyız ve oralarda hepimizi rahatsız edecek bir takım şeyler görülmüş olmasına rağmen, yine ona sahip olmaya devam etmeliyiz. Parlamento'nun şerefini ve etkinliğini daha iyi garanti altına alacak tedbirleri de bulmalıyız. Bugün eğer kamuoyu, uygunsuzluklar üzerinde çok hassas bir duruma gelmişse, bu, daha genel bir konu olan, siyaset âlemi ile para arasındaki ilişkiler konusunun küçük bir parçasını teşkil ediyor. Bu işi tanzim etme zarureti her zamankinden daha öncelikli gibi görünüyor. Tabii, demin arza çalıştığım gibi, bu işi tek bir kanun ile halletme imkanı yok. Konuya başka ülkeler açısından da bir göz atalım, arzu ederseniz.. Siyaset ile para arasındaki ilişkileri ele alıp bir norma bağlamakta en ileri ülke İngiltere.. İngiltere bu konuyu 140 yıl önce tanzim etmiş. Aşağı yukarı 100 yıl önce çıkarılan kanunda, sadece küçük bir değişiklik var. 1914 yılında tesbit edilen toplam harcama tavanını –ki, hem adaylara, hem partilere getirilen bu tavan konusuna biraz sonra geleceğim– daha da düşürüyor. Bu tavan 1914'te 900 küsur İngiliz Lirası iken, 1948 değişikliği ile 400 küsur civarına iniyor. 100 yılın tek değişikliği odur. Maksat, mümkün olan en yaygın şekilde, herkesin siyasetle meşgul olmasını sağlamaktır. Türkiye'de bugün yaygın kanaat, siyasetle meşgul olacak kişinin, mutlaka iyi para sahibi olması gerektiğidir. Bu tartışılmıyor bile.. İşte ben bunu tartışmaya açmak isityorum. Siyaset yaparken, belirli faaliyetler için, elbette kaynağa ihtiyaç vardır ve bu kaynak kolayca bulunabilir. Siyasi faaliyeti mütevazi imkânlarla götürmek hiç de zor değildir. İmkânsız da değildir. Bu para meselesi öylesine birinci safa geliyor ki, onun için "siyaset koltuğunda ticaret oturuyor" diyorum. Bu suretle, gerçek siyaseti, gerçek siyasi tefekkürü çok arkalara bırakmış oluyoruz. Büyük miktarlar harcayarak gelip sorumlu makamlara oturan zevat boş teneke gibi... Tıngır ,tıngır... Siyasette, bu işlerden habersiz olduklarını çok çabuk ortaya çıkaran işler çeviriyorlar. Büyük ididalarla gülünç oluyorlar. İşin feci tarafı, bilmediklerini de bilmiyorlar. Parti içi demokrasinin en önemli problemlerinden birinin de bu olduğuna inanıyorum. Bu, bütün partilerimizin, bence en köklü bir sorunudur. Ben kendi bildiğim ve tecrübesini yaşadığım şeyleri söyleyeyim: Birisi "il başkanı ben olacağım" diyor. Neden? "Çayları ben ısmarlıyorum, lahmacunlar benden, köye gidecek arabaların depolarını ben dolduruyorum". Bu saygıdeğer kişiye, "Şu istihdam konusunda, siz ve partimiz ne gibi çözümler düşünüyor?" veya "Bosna konusunda Türkiye ne yapsa acaba?" diye sorduğumuzda, karşınızda bir duvar.. Cevap yok.. Ama, arkadaşımız pide ve çayları ısmarladı, depoları doldurdu. Yetmez mi? Şüphesiz, böylece yerine getirilmiş hizmet, parti için çok gereklidir, hatta zaruridir, ama siyaset değildir. Üstelik, bu nitelikleri ile parti kademesine yerleşen zat, az bir müddet sonra, parti içindeki dava arkadaşlarına, kendi fabrikasının muhasebecisi veya müstahdemi gibi bakmaya başlıyor. Oysa siyaset çok başka birşeydir. İyi bilenin karşısında sadece servetin bir değer ifade ettiği görülmemiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesi Fransa'nın siyasi tarihine, siyasi dehâ ve şahsiyetinin mühürünü basmış olan "Kaplan" lâkaplı Clemenceau'nun, evinde –odun parası olmadığı için– palto ile oturduğunu herkes bilir.
İşin bu yönü bütün açıklığı ile ortaya konmalı ve siyasetin hakkı verilmelidir.
Yoksa, hakkımızı, hukukumuzu, bir takım adamların eline kaptırmış ve siyaset
ile gerçekten ehil insanların meşgul olmasını engelleyen bir durum karşısında
sessiz ve zelil kalmış oluruz.
"Nasıl oluyor, kardeşim? Nasıl gidiyor?", "Vallahi, fena değil.. Meydanları dolduran mitingler yapıyhoruz, propagandamız her yerde duyuluyor, hareket halindeyiz.", "Pekiyi, bütün bunlar nasıl oluyor?". Oluyor. Hokus-pokus bir şekilde oluyor. Siyasi partilerin finans kaynakları ve harcamaları konusunda, basit de olsa, bazı kurallar getirme zarureti vardır ve bunu aramak boş bir gayret değildir. Başarıldığı takdirde, böyle bir tanzim, siyasi hayatımıza çok büyük düzgünlük ve dürüstlük kazandıracaktır. Partilerin kamu kaynakları ile desteklenmeleri konusunda, bir de, yasama organı veya yerel yönetim için olsun, seçimlerde adayların yaptığı harcamaların hacminin kısıtlanması zarureti var. ATV kanalının "Siyaset Meydanı" programında, halen bir partinin Genel Başkan Yardımcısı olan, takdir ettiğim bir arkadaşım. "Canım, adamın parası varsa, harcamasına kim karışır? Seçimde de istediğini harcar" dedi. Hayır. Harcayamaz! Dünyanın hiçbir demokrasisinde, seçim yarışmasında, isteyenin istediği parayı harcamasına izin verilmemiştir. Yaptığım basın toplantısı vesilesi ile ziyaret ettiğim, yine takdir ettiğim bir parti Genel Başkanı "Herşeyi anlıyorum da, kısıtlama getirmeyi anlamıyorum. Niçin kısıtlama getirilecek? Adayın imkanı varsa harcar. Üstelik bugün medyada propaganda masrafları milyarları buluyor. Gazeteye, televizyona çıkamayan adam seçimde nasıl başarılı olacak?" dedi. Demokratik hiçbir ülkede ,bir adayın, tarifesini ödeyerek, kendi kendisinin reklamını gazete veya televizyonda yaptırmasına izin yok, cevaz yok. Kanun yasaklamış. Televizyon kanalı, adayları, parti temsilcileri olarak çağırıp konuşturabilir. Ona kimsenin bir sözü olamaz. Bunun dışında, milyarlara varacak bir harcama yapmaya imkan tanınmıyor. Seçim harcamaları konusunda, İtalyan, Fransız, İngiliz ve biraz daha az kısıtlayıcı olan Amerikan mevzuatı, adaya çok meşru olan şu soruyu soruyor: "Nereye harcama yapıyorsunuz? Bu harcama kalemleri nelerdir?" Toplanntı yapılacak.Salon kiralanacak. Ses tertibatı konacak. Yol, posta, telefon, baskı masrafları olacak. Bunlar anormal meblağlar tutmayan masraflardır. Harcama kalemlerini kısıtlı tutma açısından, Fransızlar o kadar ileri gitmişler ki, belirli bir seçim bölgesinde, aday, o seçim bölgesinde kayıtlı seçmen sayısının iki mislinden fazla, ne broşür yayınlayabilir, ne bayrak, ne afiş hazırlayabilir. Boyutları kanunla belirlenmiş afişler, belirli yerlere yapıştırılacaktır. Broşür ve bayrakların kullanımı ise, ülkemizde şahit olduğumuz ısraf ile kıyaslanmayacak ölçüde kısıtlanmıştır. Hediye göndermek, yemek davetleri düzenlemek gibi harcama kalemleri kesinlikle yasak. Ayrıca, bütün harcamalar faturalı olarak, bizim Yüksek Seçim Kurulu'na tekabül eden kuruma, mali denetimden geçmiş olarak ibraz edilecek ve isteyen herkes tarafından serbestçe görülüp incelenecek. Bu harcamalar, asla kanunla belirlenmiş bir sınırı aşmayacak. Eğer aşarsa, –Fransız mevzuatı burada bence en ağır ve etkili cezayı öngörmüş– aday seçilmiş olsa dahi seçimi iptal ediliyor. Tabii, hüküm Anayasa Mahkemesi nezdinde temyiz edilebiliyor. Yüksek Mahkeme'nin hükmü ise kesin.
Buna benzer bir yasal tedbirin, ülkemizdeki siyasi hayatın sapmalarını
engelleyecğini, hatırı sayılır bir ahlâk çerçevesi getireceğini düşünüyorum.
Muhtelif harcama kalemlerinin tesbit ve tarifi ile, seçim harcamalarının
kontrolu ve şeffaflığını bir normatif çerçeveye yerleştirmek o kadar da
güç olmasa gerek.. Sadece istemek lazım. Vatandaşımız istiyor.
Partilerin sadece seçim dönemlerinde değil, normal dönemlerde de finansman zarureti vardır. Seçim harcamalarının yüksekliği dolayısı ile, partiler normal dönemlerdeki faaliyetlerini asgaride tutmak isterler. Özellikle küçük partiler, ani alınabilecek bir erken seçim kararı karşısında en fazla güç durum ile karşılaşacak kuruluşlardır. Oysa, partilerin hem siyasi eğitim açısından, hem siyasi ahlakın takibi ve muhafazası açısından çok önemli rolleri vardır. Bu görevlerini eksiksiz olarak yerine getirmeleri lazımdır. Görülüyor ki, ortada bir eşitsizlik faktörü söz konusudur. Adalet duygularımız, bu faktörün ortadan kaldırılmasını gerektiriyor. Siyasi partilerin finansmanında, kamu tarafından yapılacak finansmanın bazı temel ilkelere dayanması doğaldır. Devlet tarafından verilen destek, seçim zamanında doğrudan verilirken, seçim dönemi dışında dolaylı olabilir. Siyasi partilerin statüsünü vakıf statüsü gibi tutmak olabilir. Özellikle yayın konusunda, düşük vergi uygulamak olabilir. Partiye bağış yapan vergi mükelleflerine vergi indirimi uygulamak çözüm olabilir. Bu konu hayli tartışmalıdır. Bir totaliter sistemde, kim olduğu bilinmeyen bir şef, haklarınızı ayaklar altına alırken, hakkınızın ortadan kaldırılmasına çaresiz rıza gösterir, sessiz kalırsınız. Böyle bir sistem yerine, haklarınızın sonuna kadar savunulduğu bir sistem ve onun zeminlerinin yaşaması tercih olunur. Bu zeminin canlı ve etkin kalmasına katkıda bulunanların ödüllendirilmesi, çok da ters birşey olmamalı. Bağışta bulunan, vergi indirimi teşviki ile, açık bir beyanda bulunduğu için, şeffaflık ilkesine de böylece riayet edilmiş olunuyor. Amerika'da uygulanan sistemde, vergi mükellefi, isterse, belirli bir fona bağışta bulunuyor. Sonra o fon, seçim zamanı, partilerin aldıkları oyla orantılı olarak dağıtılıyor. Bu usul, adalet ve şefaflık kurallarını tatmin etme yanında, demokrasinin yaşamasına da hizmet etmektedir. Şüphesiz bu bahiste önemli bir konu da, finans desteğini yapan Devlet'in, vatandaşına karış olan sorumluluğu dolayısı ile, destek verdiği partinin halk nezdindeki temsil gücünden emin olmasıdır. Görüldüğü gibi, demokrasi, özellikle, seçim dönemlerinde adaylar arasında aşırı derecede adaletsiz şartlara rıza göstermemelidir. Yoksa, kendi kendini inkâr eden bir duruma düşer. Siyasi yarışmada, seçim zemininde görünebilmek için, adayların adeta bir fidye ödemeleri gerektiği gibi, kabul edilmesi imkânı olmayan bir duruma meydan verilmemelidir. Ne yazık ki, siyasi yarışmada, ülkemizde, adaylar, halkın önüne, birikimleri, tecrübeleri, siyasi fikirleri ve partilerinin itibarı ile çıkma konusunda büyük güçlüklerle karşı karşıya bulunmaktadırlar. Yarış bu alanda olmuyor. Terazinin bir kefesine bir aday siyasi itibarını ararken, diğeri de banka defterini atıyor ve sıfırı ne kadar bol ise, o kadar ağır çekiyor. Bu konuda ne düşünülürse düşünülsün, partiler de buna "hayır" diyemiyorlar. Bu durumun ülkenin siyasî durumunu adeta zehirlediğini ve halkımızı demokrasiden soğutma noktasına getirdiğini görmenin zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmektedir. Kamuoyunun hassasiyet gösterdiği konulardan birisi de milletvekillerinin maaşları konusudur. Burada birkaç noktayı açıklığa kavuşturmak isterim. Daha önce de ifade ettiğim gibi, demokrasi belirli bir gelir seviyesine ulaşmış toplumların idare tarzıdır. Başka bir deyişle, onun karşılığını ödemek lazımdır. Bu açıdan, bir takım imtiyazlar tanınmasında, onları toplumun ödemesi gereğinde şaşılacak taraf yoktur. İmtiyazların neler olabileceğini merak edenler, Amerikan Kütüphanesi'nde "How the Congress works?" (Kongre nasıl çalışıyor?) isimli kitapta aradıklarını fazlası ile bulabileceklerdir. Milletimizin zihninde yaygın olarak yerleşmiş olan ve milletvekillerinin bazı imtiyazlardan faydalanmasını yersiz bulan kanaatleri gözden geçirmeye ve tartışmaya açmaya ihtiyaç vardır. Söz konusu imtiyazların, herşeyden evvel görevin gereği olduğu kolayca anlaşılacaktır. Herşeyden önce, milletvekili sırf statüsünden doğan bazı harcamalar yapmak zorundadır. Misafir gitttiği yere, akide şekeri yerine Madlen çikolata götürmesi beklenir. Milletvekilinin kapısına gelip de talepte bulunan çok olur. Ben de bir milletvekili çocuğuyum. Yaşadığım sahneleri iyi hatırlıyorum. Milletvekilleri bu talepleri karşılamaya –özellikle ülkemizin şartlarında– adeta mahkûmdurlar. Bu, onların siyasi geleceği açısından da çok önemlidir. Hangi müsteşarın, hangi korgeneralin böyle bir mecburiyeti vardır? Önemli diğer bir konu, milletvekili maaşlarının seviyesidir. Bu seviye sanıldığı kadar yüksek değildir. Mevzuatımıza göre, miletvekili maaşının temeli, en yüksek seviyeli Devlet memurunun –Başbakanlık Müsteşarı– maaşına eşittir. O da aynı zamanda albay maaşıdır. Milletvekili bunun üzerine sadece yolluk alır. Oysa, albayın üstünde, tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral, ordu komutanı, kuvvet komutanı ve Genelkurmay Başkanı vardır. Bu silsilenin maaş durumu ve imtiyazları –nedense– kimsenin zihnini işgal etmez. Cesaret edip te soru soran ve karşılaştırma yapan çıkmaz. Hele, bu konuda en ileri tenkitleri ileri süren medya prenslerinin ne aldığını, hangi miktarlarla transfer edildiklerini, yine ne kimse bilir, ne merak eder, ne de tartışır. Oysa, aralarında birkaç milletvekilinin toplam maaşını küçümseyen yakın dostlarımız var. Başka bir husus ta, çok tartışmalı bir konu olan, milletvekili maaşlarının arttırılmasıdır. Bu konu sadece ülkemizde değil, heryerde tartışılıyor. Meselenin ince tarafı, maaşı alacak olanın o maaşı tayin etme durumunda olmasıdır. Ama, bunun başka yolu da yoktur. ABD'de şöyle bir sistem var: Milletvekili maaşının arttırılması teklifi bir dönemde kabul edilse bile, uygulaması bir sonraki döneme bırakılıyor. Konunun, böyle bir kurala rağmen, uyandırdığı hassasiyete bakınız ki, 140 yıldan bu yana, sistem gereği, kendi yararı için bir teklifte bulunması mümkün olmayan ve maaş arttırma teklifi veren milletvekillerinin hiçbirisi, bir dönem sonra seçilmemiştir. Amerikan sisteminin, bütün risklerine rağmen, ülkemizde tartışmaları azaltacak iyi bir örnek olabileceğidüşüncesindeyim. Ve nihayet, milletvekili emekliliği konusu.. Ülkemizde, biraz da milletvekillerinin beceriksizliği ve basiretsizliği yüzünden örselenmiş ve utanılacak hale gelmiş bir meseledir. Bunları niçin milletvekillerinin açık açık tartışıp, kamuoyunu rahatsız etmeyecek çözümlere bağlamadıklarını hep merak etmişimdir. Zihinleri aydınlatabilmek için şöyle özetleyeyim: Soralım: Bir sivil yüksek memur veya bir tümgeneral veya büyük bir şirketin sorumlusu, bulunduğu faaliyet mukabilinde hiçbir şey almamaya razı olabilir mi? Mesleki faaliyetini sona erdirdiği zaman ortalarda kalmaya razı olur mu? Ortalarda kalan pek çok milletvekili, Bakan ve siyasetçi biliyorum. Üstelik teşriî görevleri için, büro, muayenehane veya benzeri işyerlerini kapadıkları için, yeniden mesleklerine dönmeleri, büyük kayıplar yüzünden, çok zor hatta imkânsız oluyor. Askeri darbe sonuçlarının yarattığı sıkıntılar ise Bosna faciasını aratmaz. ABD'de milletvekili emekliliği için şöyle bir tedbir alınmış. Siyasetçi bir dönem dahi milletvekilliği yapsa, milletvekili emekliliğine hak kazanıyor, ama bu hakkını ancak kanuni emeklilik yaşından itibaren kullanabiliyor. Haydi bizde böyle yapalım ve vatandaş vicdanını rahatsız etmeye bir son verelim. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir vatandaş 35 yaşında "milletvekili emeklisi"nin yüklü bir emekli maaşı almasına rıza göstermez. Hele emekliliğinin henüz hak olarak herkese verilmediği, hak sahiplerinin de kuyruklarda alabildikleri maaşları ne yapacaklarını şaşırdıkları bizim gibi ülkelerde... Milletvekillerinin çok haklı oldukları, fakat tanziminde kesin olarak basiret gösteremedikleri hususlara aydınlık getirmek istedim. Bu nazik konu üzerinde daha anlatılacak pek çok şey var. Belki bir kısmını da, sorulara cevap verirken dile getirme yolu buluruz. Bir konuda yanlış anlaşılmaktan korkarım: benim aradığım, asla, bir yalınayaklar Meclisi, bir fukaralar kategorisinin zümre idaresini teşkil etmek değildir. Herkes, servetine bakılmadan siyasete girebilmeli.. Zengin işadamı da girebilmeli.. O da memlekete hizmet eden bir adam.. Ama ona bazı sınırlar koymalı. ABD'de çok iyi bir tedbir var: varlıklı aday, parasının idaresini bir kayyuma bırakıyor. Adaylığı müddetince, kendi çekine attığı imza geçersiz.. Seçilirse kayyumluk görevi devam ediyor. Haydi, biz de böyle yapalım ve başarılı iş adamlarımızın fikir ve tecrübelerinden istifade edelim. Para ve siyaset ilişkisi meselesini anladığım ve izaha çalıştığım anlamda çözüme kavuşturduğumuz zaman, –ki, bu yolla ancak belirli bir şeffaflık ile yolsuzluk oranında belirli bir düşüş sağlayabileceğiz ve daha önümüzde hayli yol kalacak– siyasetin haşmeti ile oturduğu koltukta, ehil insanlar ülkemize hizmet fırsatını bulacaklardır. Sözlerimi Lord Sentein'in bir sözü ile bitirmek istiyorum. Diyor ki: "Saat tamiratını süpürgecilere yaptıranların, hayal sukutuna uğramaktan şikayete hakları yoktur." Siyaset koltuğuna ehil olmayan adamlar, sırf paraları olduğu için gelip otururlarsa, ne kendinizin, ne ülkenin problemleri için bir çözüm beklemeyin. Başkan: Sayın Dülger'in son derece ilginç ve yararlı konuşmasına teşekkür ediyorum. Bir bilim adamı olarak kendisinden bu konudaki hazırlıklarının en kısa zamanda küçük bir kitap olarak yayımlanmasını diliyorum; çünkü, hakikaten Türkiye'de siyasetin gizli tarafı ve söylenmek istenmeyen, kaçınılan tarafını dile getirdi. Eğer bu hazırlıkları yazılı bir metin haline dönüşürse, bizler de bilim adamı olarak ve sizler de bu konularla ilgili kişiler olarak daha fazla sağlam dökümanlara dayanarak, bu konuları tartışma fırsatını elde edeceğiz. Ben burada rahmetli bir yazarı vurgulamak istiyorum, Sayın Uğur Mumcu bu konuların üzerine çok gidiyordu. Sayın Dülger'in partisi iktidarda ama, kendisi dedi ki, "Bugün iktidarda siyaset yok, ticaret var." Gerçekten bunun doğru boyutları var. Ticaretin siyaseti giderek belirleyici olması, siyasi partilerin üst yönetimini, hatta yeni siyasi partilerin oluşmasını da etkiliyor. Bugün sanırım Türkiye'de çok fazla siyasi parti olmasının arkasında yatan gerçeklerin bir boyutu da budur. Sayın Uğur Mumcu'nun "Ticaret ve Siyaset" diye bir kitabı var. Bunu vurgulamak istiyorum ve de gene bir bilim adamı olarak şunu söylemek istiyorum. Geçen hafta Türkiye'de çok ilginç bir kitap yayımlandı, ismi de "Siyasi Liderlerin Arkasındaki Para Babaları"..İlginç bir kitap. Hitler'i koşulların yaratmadığını, ama Alman endüstrisinin Hitler gibi bir lideri yaratabildiğini vurgulayan, günümüzdeki bazı siyasi gelişmelerdeki zenginlerin ve para kesimlerinin etkisini ele alan bir kitap. Bunu da burada duyurmayı bir görev biliyorum. Sayın Dülger milletvekili değil ama, politikanın içerisinde bir kişi. Oturumun sonunda bir milletvekilini dinleyeceğiz, Sayın Abdullatif Şener, aynı zamanda bir Grup Başkanvekili "Siyasi Partiler ve Demokrasi" İlişkileri üzerinde duracak. Umarım Sayın Dülger'in değindiği konulara da Sayın Şener birazcık yaklaşır. Buyurun Sayın Şener, söz sizin. |