|
Mehmet KEÇECİLER
Konya Milletvekili
ANAP Genel Başkan Yardımcısı
Sözlerimin başında, ben de TESAV yöneticilerine ve bilhassa Sayın Erol Tuncer'e, böyle bir toplantıda bana söz verme lütfunda bulunduğu için teşekkür ediyorum. Gerçekten son derece güncel bir konu. Siyasi partilerin iç yapısı ve toplumumuzdaki yerini güzelce irdeleyecek bu tür toplantılar fevkalade faydalıdır. Çünkü, Parlamentoda Anayasa değişikliklerinin yapıldığı şu sırada, Anayasamızın siyasi partilerle ilgili maddeleri de irdelenmekte ve değiştirilmeye çalışılmaktadır. İzniniz olursa, konuşmam içerisinde bu değişikliklerin neler getirdiğini, siyasi partilere ne gibi yenilikler getirdiğini de kısaca vurgulamak istiyorum(*). Belirtilen gündemde ilk olarak, "Siyasi partilerin özel yasayla düzenlenmesi ihtiyacı ve demokrasi konusu"nun ele alınması istenmektedir. Gerçekten de, siyasi partiler –Sayın Tuncer'in de açış konuşmasında belirttiği gibi– demokratik katılımın temel ögeleridir, temel unsurlarıdır. Ayrıca, temsili demokrasinin vazgeçilmez vasıtalarıdır ve milli iradenin oluşmasına sebep olan ve onu sağlayan en önemli kuruluşlardır. Bu itibarla, hiç değilse siyasi parti faaliyetlerinin belli bir çerçevesinin çizilmesinden yanayım, belli bir çerçevesi olmalıdır. Aksi takdirde, bu çerçeve çizilmezse, her şey dilediğince serbest olsun gibi bir hüküm koyarsak, neticede, bu siyasi partilerden iktidar olanı, diğer siyasi partiler aleyhine hükümler geliştirir ve demokrasiyi zedeleyici, kısıtlayıcı sonuçlara doğru gidilebilir. O itibarla, bir devlet garantisi altında, en azından rejim garantisi altında, belli bir çerçevenin oluşturulmasında fayda vardır. Ama, bu çerçeveyi çizerken çok fazla sıkı, rijit davranmamalıyız. Siyasi partilere, mümkün olabildiğince geniş bir saha bırakmalıyız. Yani, Siyasi Partiler Kanunu'nu, öyle her şeyi belirleyen ve bir çok yasaklarla doldurduğumuz bir yasa halinde sunmamalıyız. Nitekim, Anayasamızda, maalesef çok fazla kısıtlamalar var, sınırlandırmalar var. Bu sınırlandırmalar, şimdiki Anayasa değişiklikleriyle bir ölçüde aşılıyor. Siyasi faaliyete nasıl başlanacağı, kaç yaşında başlanacağı gibi hükümler var. Bugüne kadar Anayasamızda mevcut bir çelişki de vardı. İnşallah, bu değişiklikle durum düzelecek. Çünkü, seçme yaşı 20 idi, siyasi partiye girme yaşı 21. Şu anda Anayasa'daki fiili durum bu. Bana göre bir çelişkidir, bir yanlışlıktır; çünkü seçmen yaşını 20 yapıp, siyasi partiye girme yaşını 21 yaptığınız takdirde, bu noktada bir çelişki söz konusu olur. Bu çelişki, bu değişiklikle gideriliyor. Siyasi partilere girme yaşı da, seçme yaşı da 18'e indiriliyor, böylece Anayasamızdaki farklı yaş kavramı ortadan kaldırılıyor. Bana göre siyasi partilerin yeniden çizilecek çerçevesinde, çok fazla yasaklar koymak yerine, siyasi partilerin iç bünyelerinde demokratik olmalarını sağlayacak hükümler konulmalı. Bence siyasi partiler sitemimizin en zayıf tarafı, en çok üzerinde durulması gereken noktası burasıdır. Siyasi parti, iç bünyesinde nasıl demokratik olabilir? Siyasi partiler, kendi iç bünyelerinde kongrelerini yaparlarken, adaylarını belirlerken mutlaka belli kaidelere uymak zorundadırlar, uymalıdırlar. Aksi takdirde, yetkiler siyasi partinin genel merkezine toparlanmakta ve genel merkezde toplanan bu yetkiler, sadece genel başkanlar tarafından kullanılmakta ve netice itibariyle parti içi demokrasi ortadan kalkmaktadır. Şimdi, öyle bir siyasi hayat düşünün ki, partiye üye oluyorsunuz. Gidiyorsunuz yörenizdeki, ilinizdeki, ilçenizdeki, beldenizdeki bütün partililerin oyuyla seçiliyorsunuz, il başkanı oluyorsunuz, il yöneticisi oluyorsunuz, ilçe başkanı, ilçe yöneticisi oluyorsunuz; fakat, genel merkez organları sizi bir çırpıda feshedebiliyor, görevden alabiliyor. Diyor ki; "Sizi görevden aldık, o kongrelerin falan hiç bir kıymeti yok, sizin yerinize falancaları tayin ettik". Siyasi Partiler Kanunumuz, buna başlangıçta bir müeyyide getirmişti, diyordu ki, "Eğer ilçeleri feshederseniz 30 gün içerisinde, illeri feshederseniz 45 gün içerisinde kongreyi yapacaksınız." Peki, yapmazlarsa ne olur? İşte yapmazlarsa, ondan sonra sıkıntı başlıyor. Yapmadıkları takdirde Cumhuriyet Başsavcılığı, o partiler hakkında güya bir takibat yapıyor ve neticede bir ihtar cezası veriyor, "Sen bunu yapmadın, dikkat et, bunlara riayet etmelisin" diyor. Ama partiler baktılar ki bu iş oluyor, hemen hemen bir çok partimiz de –Anayasa Mahkemesi Kararları Resmi Gazete'de yayımlanır, ben onların arşivini tutarım– ihtar almış durumdalar. Ama ihtarları almaya devam ederken, feshetmeye de devam ediyorlar. Şimdi, burası bence çok önemlidir. Yani, bir siyasi partinin kendi iç bünyesinde demokratik olmaması fevkalade sıkıntı verici olur. Çünkü, siyasi partiler demokrasiyle beraber vardırlar, demokrasinin ürünüdürler, demokrasinin olmadığı yerde çoğulcu siyasi parti sisteminden, siyasi parti rekabetinden bahsetmek mümkün değildir. Nitekim biz bunları yaşadık. Askerler geldi, demokrasi kesildi, siyasi partiler de kapatıldı, yok dendi. Siyasi partiler madem ki demokrasiyle beraber vardırlar, o halde kendi iç bünyelerinde, kendi iç faaliyetlerinde mutlaka demokratik olmak zorundadırlar. Bunun bir diğer yansıdığı taraf, aday belirleme noktasıdır. Adayların belirlenmesinde de siyasi partiler, demokratik usul ve kaidelere açık olmalıdırlar. Eğer, siyasi partiler, hakikaten vatandaşın seçme, seçilme hakkını yönlendiren ve onu şekillendiren en önemli kuruluşlar ise, bunların aday belirleme usullerini de mutlaka demokratik bir platforma yerleştirmeleri ve bu platformun da kontrol altında tutulması lazımdır. Mevcut Siyasi Partiler Kanunu'muz, bunun ön seçimle yapılmasını tavsiye eder niteliktedir. Ama, genel hatları itibariyle konuyu siyasi partilerin tüzüklerine bırakmıştır. Yani, siyasi partiler, aday belirleme yöntemlerini kendi tüzükleriyle, diledikleri gibi yapma imkanına sahiptirler, tesbit etme imkanına sahiptirler. Bu, ilk bakışta mantıki, makul gibi görülmektedir. Doğrudur, bir siyasi parti, hür ve serbest bir demokratik düzende kendi aday belirleme yöntemlerini, kendi organları marifetiyle, kendi tüzüğü aracılığıyla dilediği gibi yazar, belirler, vatandaş da bu tüzükleri okur, bunların arasında kendisine en uygun olanı tercih eder diyebilirsiniz. Ama, tatbikatta öyle olmuyor. Bir siyasi parti eğer birinci parti konumundaysa, oradan aday olmak isteyen pek çok insan, partiye müracaat ediyor. Bu müracaat eden insanların, demokratik seçilme hakkı, serbest yarışmayla seçilme hakkı, o siyasi parti tarafından garanti altına alınmalıdır. Siyasi parti yönetimi tarafından, tüzüğü tarafından, garanti altına alınmalıdır. Aksi takdirde, eğer aday belirlemelerinde, yine belli kişilerin vereceği karar esas olursa, netice itibariyle demokrasimiz arzu ettiğimiz ölçüler içerisinde gelişemez. Efendim, bunun örnekleri var mı? Var. Kimse alınmasın. Türkiye'de siyaset maalesef, beşikten mezara kadar yapılmaktadır ve böyle olduğu müddetçe de, yani siyasi partiler kendi iç bünyelerinde ,demokratik olmaya zorlanmadıkları müddetçe, belli kaidelere göre zorlanmadıkları müddetçe, parti liderleri hiç değişmez. Bakın, Türkiye'de siyasi parti genel başkanları –üzerlerinden ihtilal geçse de– daha sonra siyaset açılınca tekrar genel başkan konumuna gelir, otururlar. Sistem, büyük ölçüde aynı liderlerle devam eder, gider. Peki bu liderler kötü mü? Hayır, –yanlış anlaşılmasın– onu söylemek istemiyorum. Elbette ki liderlerin devamlılığında da çeşitli faydalar vardır. Ama, ben liderlerin devamlılığını, siyasi partilerimizin iç faaliyetlerinde, iç dinamiklerinde demokratik olmadıklarının, olmaya zorlanmadıklarının bir göstergesi olarak belirtmek istiyorum. Asıl temas etmek istediğim nokta bu. Şimdi, burada önemli noktalardan bir tanesi de –gerçi arkadaşlarımız temas edecektir ama– partilerin örgütlenme sorunları. Partiler nasıl teşkilatlanacaklar? Siyasi Partiler Kanunumuz, siyasi partileri bir örgütlenme mecburiyetine doğru itmektedir. Yani, seçimlere katılabilmek için belli asgari limitler koymuştur. Bu limitler, eskiden daha fazlaydı. İlk zamanlarda; bir ilin ilçelerinin yarısında örgütlenme zorunluluğu vardı, o üçte bire indirildi. Türkiye'nin en az yarısında örgütlenme zorunluluğu vardı, belli sayılara indirildi. Siyasi partiler Türkiye genelinde mutlaka örgütlenmek zorundadırlar. Mevcut kanunumuz "Bölge bazında siyasi parti kurulamaz" diyor. Bence bugünkü şartlar içerisinde, Türkiye ölçeğinde doğru bir yaklaşımdır. Bütün Türkiye'de örgütleneceksiniz, örgütlenme ihtiyacı duyacaksınız, kapılarınızı vatandaşa açacaksınız ve size müracaat eden insanları da partinize kaydetme noktasında oldukça serbest hareket edeceksiniz. Madem ki siyasi partiler, temsili demokrasinin vasıtasıdırlar, ben de seçme ve seçilme hakkımı siyasi partiler aracılığı ile kullanacağım. Vatandaşlara siyasi partilerin kapılarının açık olması lazımdır. Ama, tatbikatta il ve ilçe teşkilatları kurulduktan sonra, ilçe teşkilatları kongrelerini 400 kişiyle, il teşkilatları da 600 kişiyle yaparlar. 400 kişiden fazlasını kaydetmemeye, kendi arkadaşlarından başkasını, kendisini seçecek insanlardan başkasını partiye sokmamaya –bilhassa büyük partilerde– çok dikkat ederler ve orada büyük sorunlar çıkar. Demek ki, siyasi partiler, iç dinamiklerinde teşkilatlanırken buraya da çok dikkat etmelidirler. Yani, siyasi partilerin üye girişleri açık olmalıdır, şeffaf olmalıdır, partilere rahatça girilebilmelidir. Çünkü, madem ki ben siyasi hakkımı kullanacağım, bu siyasi partiyi de tercih etmişim, oraya üye olabilmeliyim, girebilmeliyim. Müracaatım herhangi bir şekilde, sudan bahanelerle reddedilmemeli. Evet, siyasi partiler serbest olmalıdır, doğrudur. Siyasi partilere öyle çok bağlayıcı yasaklar getirilmemelidir. Parti yasaklarıyla ilgili olarak, Siyasi Partiler Kanunu'muza başlıca iki bölüm konulmuş. Sağa bakmak yasak, sola bakmak yasak, ileriye bakmak yasak, geriye bakmak yasak; her tarafı yasak. Bu yasaklardan yana değilim, bunlar yanlış şeyler, bunlar kaldırılmalı, bunlar asgariye indirilmeli, azaltılmalı. Ama, siyasi partilerin kendi içinde demokratik olmasına yönelik sağlam, kesin işleyen hükümler konulmalı. Savunduğum tez budur. Yani, kendi içinde vatandaşın hakkını arayabileceği, sorabileceği, üyenin hakkını arayıp sorabileceği hükümler konulmalı. Yoksa, bunu siyasi partilerin organlarının takdirine bıraktığımız ölçüde ve müddetçe, bizim siyasi partiler demokrasimizin gelişme şansı olmaz. Neticede ne oluyor? Bakın; ta İttihat Terakki Cemiyeti'nden bu yana görünen odur ki, siyasi partilerin kongreleri yapılıyor, bu kongreden sonra o partinin içerisindeki bir kısım insanlar ayrılıyor, başka bir parti kuruyor. Demokrat Parti bile böyle kuruldu. Yani kongre yapılıyor, kongrede dediğini, arzu ettiğini alamamak, parti içi demokrasinin işlememesinden dolayı sıkıntıya düşmek sebebiyle yeni kurulan siyasi partiler hep ana partiden ayrılmak, bölünmek şeklinde kurulup geliyor. Bu ise, bizim demokrasimizin, siyasi partiler açısından bir noksanıdır ve asıl üzerinde durulması gereken nokta budur. Ben, Anavatan Partisi'nde en uzun süreyle genel başkanlık yardımcılığı yapan arkadaşlarınızdan birisiyim, teşkilat başkanlığı da yaptım, şimdi de yerel yönetim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısıyım, Siyasi Partiler Kanunu'nun her maddesinin tatbikatıyla ilgili, özel hatıralarım vardır, bu konuda tutulmuş arşivlerim falan da vardır. Gördüğüm odur ki; biz Siyasi Partiler Kanunu'muzu elbette ki yasaklardan arındırmalıyız ama, siyasi partilerimizin iç dinamiğini mutlaka demokrasi kurallarının işleyebileceği hale getirmeliyiz. Bu mümkün mü? Bu mümkün; buna imkan verebilecek hükümler bugünkü Siyasi Partiler Kanunu'muzda bile var; ama, onları geliştirmek lazım. Biraz daha üzerine gitmeli, pekiştirilmeli. Aksi takdirde, öyle şeyler olur ki, demokrasiyi azami kılmak için, demokrasiyi en ileri boyutlara götürebilmek için, demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilerin içerisinde çok antidemokratik olaylar meydana gelir. Bu meydana gelen olaylar da, demokrasi adına yapılır. Netice itibariyle millet, siyasi partilerin yaptığını tasdik etmek durumunda kalır.
Bu antidemokratik uygulamalar sonucu çıkan listeleri, millet tasdik etmektedir.
"Efendim, ferden müracaat hakkı yok mu?" Teorik olarak var,
bağımsız olarak istediğiniz yerden gidersiniz, aday olursunuz. Ama, benim
kanaatim odur ki, siyaset ferden yapılan bir iş değildir. Türkiye'de siyaset
ferden yapılan bir iş olmaktan çıkmıştır. Güneydoğu'daki bazı bölgelerimiz
hariç, bazı küçük yerlerimiz hariç, siyaset artık bir parti işidir, bir
ekip işidir, bir arkadaş grubu işidir, bir felsefi beraberlik, siyasi inanç
beraberliği işidir ve sonuçta bir siyasi parti işidir.
Burada dikkat edilmesi gereken –geçmişimizde hakikaten bu istikamete gitmiş bir noktaya daha temas edip, hemen sözlerimi bağlayacağım– şudur; 1950 ile 1960 arasında Demokrat Parti, tüzüğünde bir değişiklik yapmış. Aday belirlerken diyor ki, "Benim ön seçimlerimde, partili üyelerim oy kullanır, artı hangi partiden olursa olsun, herhangi bir göreve seçimle iş başına gelmiş insanlar da oy kullanır. Demokrat Partili olmasalar bile, Muhtarlar, İl Genel Meclisi Üyeleri gelsinler benim ön seçimlerimde oy kullansınlar" gibi, bir tüzük değişikilği yapmış. Fakat bu, çok fazla devam etmemiş, orada kesilmiş. En büyük sıkıntı da, demokrasimizin arada bir askeri ihtilallerle kesilip ,neşv-ü nema bulamaması. Yani, bu güzel tatbikatların gelişememesi. Siyasi partilerimiz bunları devam ettirmeli, aşmalı, daha da ileri boyutlara götürmeli. Yani, aday belirlemeleri, önseçimler sadece parti üyelerinin iştirakiyle yapılmamalı, o siyasi partinin dışında belli kesimlere de açılabilmeli. Böyle bir imkanı veren siyasi parti kazançlı çıkacaktır, ben o kanaatteyim. Yani adaylarını belirlerken sadece kendi partililerine soran değil, toplumun aydın kesimlerine açan parti.. Bir siyasi parti, "Benim ön seçimlerimde üniversite profesörleri oy kullanır, Mimarlar Odası Temsilcileri oy kullanır, Ticaret Odası Temsilcileri oy kullanır, Ziraat Odası Temsilcileri oy kullanır" dese, ne mahzuru var? o parti kazançlı mı çıkar, zararlı mı çıkar? Bunlar düşünülmeli ve bunlara imkan verebilecek bir siyasi yapı oluşturulmalıdır diyor ve sözümü böylece bağlıyorum. (*) Bu kitabın konusunu oluşturan sunuşlar, Vakfımızca gerçekleştirilen sempozyumda, Anayasa Değişikliğinden önce tartışılmıştır. |