|
Siyasi partilerin hukukça düzenlenmesinde iki uç alternatif, siyasi partileri hiçbir özel düzenlemeye tabi tutmaksızın dernekler ve benzeri özel hukuk tüzel kişileri ile aynı hukuki çerçeve içinde mütalaa etmek, ya da onları anayasa ve özel bir kanunla düzenleyerek kendilerine özgü bir anayasal statüye bağlamaktır. Aslında siyasi partilerin Anayasa tarafından düzenlenmesi, onların demokratik siyasi hayattaki özel önemlerinden kaynaklanan ve siyasi partilere bu özel önemleriyle orantılı birtakım anayasal güvenceler sağlama amacını güden bir düşüncedir. Diğer bir deyimle bazı anayasa koyucular, siyasi partileri herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinden daha güvenceli bir hukuki statüye kavuşturmak istedikleri içindir ki, onları anayasayla düzenleme yolunu seçmişlerdir. Siyasi partilerin anayasada düzenlenmesi, hemen daima onların özel bir kanunla da düzenlenmesini gerektirir; çünkü anayasada bu düzenlemenin bütün ayrıntılarının belirtilmesi mümkün değildir. Mesela Anayasa eğer siyasi parti faaliyetlerine birtakım yasaklar getiriyorsa, ya da siyasi partilerin denetlenmesi için özel bir usul öngörüyorsa, bu ilkenin ayrıntılarının özel bir kanunla düzenlenmesi elbette gerekecektir. Siyasi partilerin anayasal ve kanuni düzenlenmesi konusunda 1961 ve 1982 T.C. Anayasalarına büyük ölçüde ilham kaynağı olmuş bulunan Federal Almanya'da, anayasadaki ilkeler doğrultusunda 1967 yılında çıkarılan bir kanunla siyasi partiler düzenlenmiştir. Siyasi partiler hakkında özel bir anayasal düzenleme olmaması halinde de kanun koyucu, parti faaliyetlerinin bazı yönlerini bir kanunla düzenlemek isteyebilir. Mesela partilere devletçe mali yardım yapılması, ya da partilerin kamuya ait kitle iletişim araçlarından yararlanmaları veyahut partilerin seçim harcamalarına ve partilere yapılan bağışlara bir üst sınır getirilmesi, ilke olarak benimsendiği takdirde, bunların esaslarının bir kanunla düzenlenmesi zorunlu olacaktır. Aynı şekilde, ABD'de olduğu gibi, seçimli kamu makamları için aday belirleme işlerinin birtakım hukuk kurallarına bağlanması ve kamu denetimi altında cereyan etmesi isteniliyorsa, bunun da kanuni bir düzenlemeyi zorunlu kılacağı açıktır. Görülüyor ki, siyasi partilerin hiçbir özel anayasal ve kanuni düzenlemeye tabi olmamaları düşüncesi, günümüz demokrasileri bakımından gerçekçi değildir. Ancak öte yandan bu kanuni düzenlemelerin aşırı derecede ayrıntılara girmesi özellikle siyasi partilere tek tip bir örgütlenme modeli empoze etmesi, ya da onları adaylarını tek tip bir yöntemle belirlemek zorunda bırakması, çoğulcu demokrasinin mantığı açısından elbette savunulamaz. Siyasi partiler, gevşek ve asgari bir anayasal ve kanuni düzenleme çerçevesinde kendi iç yapılarını ve faaliyetlerini diledikleri gibi belirleyebilmelidirler. Türkiye'de halen yürürlükte olan 22.4.1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun, aşırı derecede ayrıntılı bir düzenlemenin tipik bir örneğini oluşturduğu kuşkusuzdur. Kendisinden esinlendiği Alman Siyasi Partiler Kanunu'nun 41 maddeden oluşmasına karşılık, 124 maddeden oluşan Türk Siyasi Partiler Kanunu, parti tüzüklerine bırakılması son derece normal olan pek çok gereksiz hüküm ihtiva etmektedir. Daha sonra tartışacağımız gibi bu kanun, özellikle partilerin örgütlenmesi ve parti yasakları konusunda, zaten kendileri de aşırı ölçüde yasakçı olan 1982 Anayasası hükümlerinden de daha ileri gitmekte ve parti hayatını adeta bir demir cendere içine sokmaktadır. Bu zihniyetin, aynı Anayasada yer alan ve siyasi partileri "demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları" sayan düşünceyle ne kadar bağdaştığı sorulabilir.
SİYASİ PARTİLERDE ÜYELİK VE ÖRGÜTLENME
Oysa ocak ya da şube birimi üzerinde örgütlenme, Avrupa işçi ve sosyalist partilerinin en önemli örgütsel özelliklerinden birini oluşturur. Genelde komite esasına göre örgütlenen ve üye yazımına pek fazla önem vermeyen sağ partilerin aksine, sosyalist partiler açısından üye yazımı, üyelerle parti arasında sürekli ve yoğun bir ilişkinin sürdürülmesi ve üyelere bir siyasal eğitim verilmesi büyük önem taşır. Genellikle köy ve mahalle gibi dar bir coğrafi bölgede kurulan ve üyelerin birbiriyle sürekli iletişim halinde bulunabileceği ocak, bu amaçların gerçekleştirilmesi bakımından zorunlu bir örgüt birimidir. Üstelik günümüzde ocak temeline dayanan kitle partisi modeli, sadece sosyalist partilerle sınırlı kalmamış, bir çok muhafazakar, liberal veya Hristiyan Demokrat parti tarafından da, her zaman tam bir başarıyla olmasa bile, taklid edilmiştir. Maurice Duverger'nin "soldan gelen bulaşma" olarak adlandırdığı bu olayın tek nedeni, siyasal etkinlik faktörü, yani orta-sınıf partilerinin siyasal mücadelede sosyalist rakiplerinden aşağı kalmama isteği değildir. Komitelerin ve onlara dayanan kadro partilerinin açıkça oligarşik niteliklerine karşılık, herkese açık olan, mali bakımdan üyelerinin aidatlarına dayanan ve liderlerini (hiç değilse teoride) geniş bir üye kitlesinin oylarıyla seçen kitle partisi, siyasal demokrasinin gereklerine çok daha uygundur. Günümüzde demokratik ideoloji, siyasal iktidarın meşruluğunu belirleyen en yaygın inanç olduğuna göre, kitle partisi, Duverger'e göre çağdaş partilerin "meşru" yapı tipidir. Böylece orta-sınıf partilerinin ocak temeline dayanan kitle partisi modelini taklid etmelerinde, çağdaş meşruluk anlayışına verilen bir ödün anlamı da vardır. Görülüyor ki, yürürlükteki Siyasi Partiler Kanunu'muz, Avrupa partilerinin büyük çoğunluğunun benimsediği ve özünde demokratik ideolojiye tamamen uygun olan bir örgütlenme tipinin Türkiye'de gerçekleşmesine imkan vermemektedir. Partilerin örgütlenme modeli büyük ölçüde onların sosyal yapı ve ideolojisiyle ilişkili olduğuna ve Batı demokrasilerinde çeşitli örgütlenme modellerini benimseyen siyasi partiler bir arada bulunduğuna göre, bizde de Siyasi Partiler Kanunu'nun tek tip bir örgütlenme modeli empoze etmekten vazgeçmesi ve partileri bu konuda serbest bırakması uygun olur. Sadece, siyasi partilerin parti içi çalışmalarının demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı bir Anayasa ilkesi (m. 69/3) olduğuna göre, bu ilkeyi hayata geçirebilmek için, Alman Siyasi Partiler Kanunu'nun 8'inci maddesine benzer şekilde, "üye kongresi ve yönetim kurulu, partinin ve yerel örgütlerin zorunlu organlarıdır" yolunda bir hükümle yetinilmesi yeterli olacaktır. Böylece, her kademedeki parti yönetim kurullarının, o kademedeki üye veya delegelerin oluşturduğu parti kongrelerinde beliren üye kitlesi iradesinden kaynaklanması sağlanacaktır. Gene, parti-içi demokrasi ilkesinin gereği olarak üye veya delege kongrelerinde tabii üyelerin belli bir yüzdeyi aşmaması da belirtilmelidir. Bu çok genel ve demokratik çerçeve içinde partiler, kendi örgüt modellerini diledikleri gibi belirleyebilmelidirler. Siyasi Partiler Kanunu'nun parti örgütleriyle ilgili hükümleri, bu genel düzenleme ihtiyacını çok aşan, gereksiz yasaklar ve sınırlamalarla doludur. Birkaç örnek vermek gerekirse, büyük kongrede kimlerin tabii üye olacakları, kongrede bazı karar tekliflerinin kongre üyelerinin en az yirmide biri, bazılarının ise üçte biri tarafından ileri sürülmesi ve ilkin bir komisyonda incelenmesi zorunluluğu (Siyasi Partiler Kanunu, SPK, m.14); parti genel başkanının en çok üç yıl için seçilmesi ve aynı kişinin ara verilmeksizin beş defadan fazla seçilememesi (m.15); büyük kongrece seçilecek merkez organlarının her birinin üye sayısının onbeşten az olamayacağı (m.16); kimlerin il kongresinde tabii üye olacakları, il yönetim kurulu üye sayısının yediden az olamayacağı, il başkanının en çok üç yıl için seçilebilmesi ve aynı kişinin ara verilmeksizin beş defadan fazla seçilememesi, il başkan ve yönetim kuruluna işten el çektirilmesi kararının yetkili kurulun üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla alınması (m.19); ilçe kongrelerinde delege sayısının 400'ü aşamaması, delege seçimlerinde partinin son genel seçimde aldığı oy miktarının esas alınması (oysa parti-içi demokrasi ilkesi, üye sayısının esas alınmasını gerektirirdi) (m.20) bunlar arasında sayılabilir ve elbette bu örneklerin artırılması mümkündür. Buna karşılık, partilerin genel merkez, il ve ilçe organları seçimleri ile il kongresi ve büyük kongre delegelerinin seçimlerinin yargı gözetimi altında yapılması (m.21), geçmişte bu konuda karşılaşılan sorunlar gözönüne alındığında, olumlu karşılanabilir. Parti adaylarının belirlenmesinde kontenjan adaylığı ve merkez yoklaması dışındaki yöntemlerde, aday seçimlerinin, seçim kurullarının yönetim ve denetimi altında yapılması da (m.37) ilke olarak olumludur. Aynı şekilde, disiplin işlerinin düzenlenmesi (m.53-59) ve hakkında geçici ya da kesin ihraç cezası verilen üyeye mahkemede itiraz hakkının tanınması (m. 57), geçmişteki keyfi uygulamalar hatırlandığında, yararlı kabul edilebilir. Ancak, hukuki düzenlemenin ilke olarak olumlu karşılanabileceği durumlarda dahi, aşırı ayrıntılara girmekten kaçınılmalıdır. Siyasi partilerin örgütlenmesiyle ilgili yasak ve kısıtlamaların önemli bir bölümü, doğrudan doğruya Anayasadan doğmakta ve Siyasi Partiler Kanunu'nda tekrarlanmaktadır. Bunlar arasında, siyasi partilerin yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamayacakları; kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremeyecekleri; vakıf kuramayacakları (m.68); kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasi ilişki ve işbirliği içinde bulunamayacakları ve bunlardan maddi yardım alamayacakları (m. 69) yer almaktadır. Şu günlerde TBMM'nde kaldırılmasına ya da hafifletilmesine çalışılan bu anayasal yasakların, siyasi partilerin örgütlenme hürriyetini çok dar bir alana hapsettiği kuşkusuzdur. Bu yasakların, belki toplumu mümkün olduğunca siyasetten uzak tutma, ya da siyasetin alanını mümkün olduğunca daraltma dışında bir mantığı yoktur. Gençlik ve kadın kolları "ayrıcalık yaratan" kuruluşlar değildir; tam tersine, Türk toplumunun yapısı ve gelenekleri nedeniyle, partilerin ana kademelerinde hiçbir zaman yeterince temsil edilemeyen gençlere ve kadınlara, bir siyasal katılma ve siyasal eğitim imkanı sağlamayı amaçlamaktadırlar. Geçmişte de siyasi partilerimizin gençlik ve kadın kollarının bu alanda yararlı hizmetleri olmuştur. İki milyon civarında Türk vatandaşının halen yabancı ülkelerde yaşadığı ve bunların gümrük kapılarında da olsa, oy hakkının 1987 yılından beri tanındığı (3377 sayılı Kanun) düşünülürse, partilerin yurt dışında örgütlenme yasağı nasıl savunulabilir? Partilerin vakıf kurmalarında ne gibi bir sakınca olabilir? Bilindiği gibi Almanya'da partilere bağlı vakıflar, demokrasi eğitimi, parti-içi eğitim, araştırma faaliyetleri ve partilerin dış ilişkilerinin geliştirilmesi açısından son derece önemli ve olumlu bir rol oynamaktadırlar. Diğer bazı Avrupa ülkelerinde de bu tür kuruluşların benzerleri mevcuttur. Daha da önemlisi, Anayasa siyasi partilerin sendika ve kooperatiflerle siyasi ilişki ve işbirliği içinde olmalarını ve onlardan maddi yardım almalarını yasaklamakla, Türkiye'de Avrupa tipi bir sosyal demokrat parti örgütlenmesini tümüyle imkansız kılmıştır. Bilindiği gibi başta İngiliz İşçi Partisi olmak üzere bazı Avrupa sosyalist ve işçi partilerinde bireysel üyelik yanında sendikaların da kollektif olarak partiye üye olmaları mümkündür (Duverger, bu tipe dolaylı partiler adını veriyor) ve hatta bazı partilerde bu tür dolaylı üyeler, üyelerin çoğunluğunu oluşturmaktadır. Dolaylı yapıyı benimsemeyen diğer sosyalist partilerde de, partilerle işçi sendikaları arasında sıkı bir siyasi ilişki ve işbirliği bulunduğu gibi, sendikaların kendi görüşleri doğrultusundaki siyasi partilere maddi yardım yapmaları da doğaldır. Kaldı ki, 1982 Anayasasıyla yasaklanan "yan kuruluşlar" meydana getirme, ya da "yatay örgütlenme", sadece sosyalist partilere özgü bir durum da değildir. Başta Hristiyan Demokrat veya Katolik partiler olmak üzere bazı Avrupa partileri, işçi, köylü, esnaf gibi çeşitli sosyal gruplar içerisinde örgütlenmekte, hatta bu sosyal kesim örgütlerini partinin karar alma mekanizmasına dahil etmektedirler. Kısacası, bütün bu örgütlenme modellerini Türkiye'de gerçekleştirmek mümkün değildir. Bu bağlamda son olarak parti örgütlerinin günümüzde gerçek bir önem taşıyıp taşımadığı sorulabilir. Bir görüşe göre kitle partisi, modern toplumun doğal siyasal örgütlenme tipi değil, bazı ülkelerde sosyo-ekonomik gelişmenin pek de ileri sayılmayacak belli aşamalarında görülen ve bu aşamaların geride bırakılmasıyla birlikte gücünü ve varlık sebebini büyük ölçüde yitirecek olan bir tiptir. Seçim kampanyalarında kitle iletişim araçlarının ve halkla ilişkiler uzmanlarının öneminin arttığı çağdaş dünyada, çok sayıda üyeyi bir araya getiren kitle örgütlerine gerek kalmamıştır. Seçim kampanyası, az sayıda üyeden kurulu bir kadro örgütüyle, hatta seçimden seçime oluşturulacak geçici (ad hoc) kampanya örgütleriyle belki daha da etkin şekilde yürütülebilir. Bu görüş, endüstri-sonrası toplumlar bakımından belli bir geçerlik taşısa bile,Türkiye gibi modernleşmenin henüz orta aşamalarında bulunan ve yüzyüze kişisel ilişkilerin hâlâ büyük önem taşıdığı toplumlarda ne kadar geçerli olacağı tartışılabilir. Bence Refah Partisi'nin 1994 yerel seçimlerindeki başarısı, büyük ölçüde örgütsel çalışmanın bir sonucudur ve Türkiye'de parti örgütlerinin önemlerini hâlâ korumakta olduklarının bir kanıtıdır.
SİYASİ PARTİLERİN ADAY BELİRLEME İŞLERİ
Aday belirleme süreci açısından iki temel ampirik sorun, bu sürecin ne kadar merkezileştiği ve sürece katılımın ne ölçüde yaygın olduğudur. Batı demokrasilerindeki partilerde aday belirleme usulleri çok çeşitlidir. Teorik olarak bir uçta, adayların bütün partili seçmenlerin veya taraftarların oylarıyla belirlenmesi, öteki uçta da tek başına parti lideri tarafından belirlenmesi düşünülebilir. Bu iki uç arasında ise sürecin merkezileşme derecesine göre, adayların seçim çevresindeki tüm parti üyelerince belirlenmesi, seçim çevresindeki parti üyelerinin bir bölümünce (mesela bir delege kongresince) belirlenmesi, partinin bölgesel örgütünce belirlenmesi, partinin ulusal düzeydeki merkez karar organınca belirlenmesi ve ulusal düzeydeki parti-içi hiziplerin liderlerince belirlenmesi gibi çeşitli usuller vardır. Batı partilerinin uygulamasında aday belirleme yetkisi, genellikle iki uç arasındaki bir noktada toplanmıştır. Ranney'e göre "en yaygın usul, ulusal veya bölgesel organların bir tür denetimi altında, seçim çevresi parti örgütlerince belirleme; ondan sonra en yaygın usul ise, seçim çevresi ve bölge örgütlerinin önerilerinin incelenmesinden sonra, ulusal organlarca belirlemedir."(3) Michael Gallagher ve Michael Marsh'ın dokuz demokratik ülkede (Belçika, Büyük Britanya, Fransa, Almanya, İrlanda, İtalya, Japonya, Hollanda ve Norveç) aday belirleme süreçleri üzerindeki karşılaştırmalı incelemeleri de benzer sonuçlar vermiştir. Bu araştırmaya göre aday belirleme sürecini tüm partili seçmenlere veya taraftarlara açan tek belli başlı Batı demokrasisi, ABD'dir. Buna karşılık etkili bir tercihli oy (İtalya), alternatif oy (Avustralya), devredilebilir tek oy (İrlanda) ve devredilemez tek oy (Japonya) sistemleri, seçmenlere aynı partinin ya da değişik partilerin adayları arasında bir tercih yapma imkanı vermek suretiyle, bir dereceye kadar benzer bir fonksiyon ifa edebilir. Adayların, tüm parti üyelerinin katıldığı ön-seçimler yoluyla belirlenmesi yöntemi de çok yaygın değildir. Bu yöntem, başlıca Belçika partilerinde (diğer yöntemlerle bir arada olarak), İngiltere Liberal ve Sosyal Demokrat partilerinde, Hollanda'daki D'66 partisinde kullanılmaktadır; Finlandiya'da da 1978 yılında kanunen zorunlu kılınmıştır. En yaygın yöntem, adayların seçim çevresi parti örgütü üyelerinin bir bölümünce (ya bir delege kongresi veya seçim çevresi örgütü yönetim kurulu tarafından) belirlenmesidir. Bu sistem, İngiliz Muhafazakar ve İşçi partilerinde, Fransız Komünist ve Sosyalist partilerinde, tüm Alman, İrlanda ve Norveç partilerinde, başlıca Belçika (tüm üyelerin katıldığı seçimlerle birlikte olarak), Hollanda ve İtalyan partilerinde uygulanmaktadır. Bu sistemde aday belirleme yetkisinin, partinin seçim çevresi örgütleriyle merkez organları arasında bir şekilde (mesela aday adaylarının önceden parti merkez organının incelemesinden geçirilmesi veya yerel örgütçe belirlenen adayların merkez organınca veto edilebilmesi, ya da adayların bir bölümünün yerel örgütlerce bir bölümünün merkez organlarınca belirlenmesi gibi) bölüşülmesi de mümkündür. Adayların parti merkez organlarınca belirlenmesi yöntemi daha az yaygın olmakla birlikte iki büyük Fransız merkez-sağ partisinde (RPR: Cumhuriyet İçin Birlik ve UDF: Fransız Demokrasisi İçin Birlik), Avusturya Sosyalist Partisi'nde, başlıca İsrail partilerinde,adayların bir bölümü için başlıca İtalyan ve İrlanda partilerinde uygulanmaktadır. Nihayet, adayların belirlenmesinin sadece parti liderine bırakılması, Batı demokrasilerinde çok nadir görülen bir durumdur. Yunanistan'da 1977 yılında Yeni Demokrasi Partisi kongresi, bu yetkiyi parti liderine vermeyi kararlaştırmıştır, aynı uygulama, PASOK'ta da görülmektedir. İtalyan Hristiyan Demokrat Partisi, Japon Liberal Demokratik Parti ve Belçika Hristiyan Halk Partisi'nde (CVP) parti-içi hiziplerin liderlerinin veya partiyle bağlantılı menfaat gruplarının aday gösterme sürecindeki rolleri büyüktür.(4) Aday belirlemenin seçim çevresi parti örgütlerince yapıldığı durumlarda bile, parti üyelerinin bu sürece katılımı önemli farklılıklar gösterebilir. Ampirik araştırmalar, İngiltere, Almanya, İtalya ve Japonya'da aday belirleme sürecine katılan parti üyeleri oranının yüzde 1 civarında olduğunu, bu oranın Norveç'te yüzde 4.5, Hollanda'da yüzde 10 ve Belçika'da yüzde 12'ye çıktığını göstermektedir. Bu oranların, seçmenlerin yüzde kaçına tekabül ettiği ise elbette seçmenlerin hangi oranda parti üyesi olduklarına bağlıdır. Ancak Gallagher ve Marsh'ın araştırması, bu oranın, parti üyelerinin aday belirleme sürecine katılımın en yüksek olduğu Belçika'da bile, seçmen kitlesinin ancak yüzde 2.1'ini oluşturduğunu göstermektedir..(5) Dolayısıyla, ABD dışındaki Batı demokrasilerinde adayların belirlenmesinin yüksek düzeyde bir seçmen veya üye katılımıyla gerçekleştiği söylenemez. Türkiye'de 22.4.1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu (m. 37), adayların belirlenmesinde partinin o seçim çevresindeki bütün kayıtlı üyelerinin katılacağı bir ön-seçim yöntemini zorunlu kılmıştı. 28.3.1986 tarihli ve 3270 sayılı kanun ise, bu konuda partilere daha geniş bir hareket serbestliği vermiştir. Buna göre, "siyasi partiler, milletvekilliği genel veya ara seçimlerinde adaylık için mürcaat eden ve adaylığı uygun bulunanlar arasından,adayların tesbitini, serbest, eşit, gizli oy açık tasnif esasları çerçevesinde, tüzüklerinde belirleyecekleri usul ve esaslardan herhangi biri veya birkaçı ile yapabilirler... Parti tüzüklerinde herhangi bir seçim çevresinde bütün üyelerin iştiraki ile yapacakları ön seçimde bu kanunun ön seçimle ilgili hükümleri uygulanır." Diğer bir deyimle, 3270 sayılı kanun, aday belirleme yönteminin seçilmesini partilerin kendi tüzüklerine bırakmakta, ancak parti tüzükleri bütün parti üyelerinin katılacakları bir ön-seçim yöntemini benimsedikleri takdirde bu ön-seçimlerin, Siyasi Partiler Kanunu'nda yer alan hükümlere göre cereyan edeceğini belirtmektedir. Günümüzde Türkiye'deki siyasi partiler, adaylarını ya merkez organlarınca, ya da seçim çevresi örgütü delegelerinin katıldığı yoklamalar yoluyla belirlemektedirler. Bu yöntemlerden her ikisinin de aday belirlemede oligarşik bir denetimi içerdiği kuşkusuzdur ve her ikisi de çoğu zaman haklı şikayetlere konu olmaktadır. Ancak mevcut yöntemleri eleştirenlerin genellikle önerdikleri bütün kayıtlı üyelerin katılacakları ön-seçim yöntemi de, her derde deva gibi görülmemelidir. Bir defa bu sistem, az önce gördüğümüz gibi, Batı demokrasilerinde de yaygın değildir. İkincisi, aday belirleme sürecine katılanların sayısıyla, sistemin demokratiklik derecesi arasında zorunlu bir doğru orantı kurulamaz; daha doğrusu, böyle bir görüş, çok mekanik bir demokrasi anlayışını yansıtır. Öyle olsaydı, bu sisteme yer vermeyen pek çok Batı demokrasisinin veya siyasi partisinin demokratik olmadığı gibi abartmalı bir sonuca varmak gerekirdi. Üçüncüsü, tüm üyelerin katılacakları bir ön-seçimin gerçekten demokratik bir anlam taşıması, ancak Avrupa'daki anlamında bir kitle partisi modeli içinde mümkündür. Bilindiği gibi bu modelde üye yazımı, üye kayıtlarının düzenli olarak tutulması, üyelerin aidatlarını düzenli olarak ödemeleri, partinin ideolojisine ve disiplinine bağlılıkları, parti kararlarının oluşumuna etkin şekilde katılmaları ve sürekli siyasal eğitim, büyük önem taşır. Diğer bir deyimle, parti ile üye arasında güçlü bir sosyolojik bağ vardır. Türkiye'de ise bu modele göre örgütlenmiş bir parti olmadığı gibi, Siyasi Partiler Kanunu ocakları yasaklamakla zaten bu tür bir örgütlenmeyi mümkün kılmamaktadır. Türkiye'de parti üyeliği kavramı, parti ile üye arasındaki ilişkinin niteliği açısından, daha çok Avrupa partilerindeki "taraftarlık" kavramına tekabül eder. Türkiye'de kayıtlı parti üyelerinin büyük çoğunluğu bakımından, kitle partilerindeki üyelik unsurlarının hiçbiri mevcut değildir. Bu durum değişmedikçe, tüm parti üyelerinin katılacakları ön-seçimlerin zorunlu kılınması hiçbir köklü değişikliğe yol açmayacaktır. Belki aday belirleme sürecine katılanların sayısı biraz artacak, fakat aynı kişisel ve grupsal etkiler, aynı ilkesiz oyunlar ve pazarlıklar, aynı oligarşik kontrol devam edecektir. Bilgisayara dayanan bir üye kütüğünün geliştirilmesi, bugün yerel parti örgütü yoklamalarında rastlanan en bariz yolsuzlukları ortadan kaldırabilecektir ama, üyeliğin sosyoljik anlamını değiştirmekte elbette yeterli olmayacaktır. Öyleyse ne yapmalı? Aday gösterme yöntemleri bakımından günümüzün Batı demokrasilerindeki çeşitlilik ve hiçbir yöntemin ideal olmadığı gerçeği gözönüne alınarak, partileri diledikleri yöntemi seçmekte serbest bırakmaktan başka çare görünmemektedir. Eğer bir gün Türkiye'de siyasi ve hukuki şartlar, gerçek bir üyelik temeline dayanan kitle partilerinin oluşmasına imkan verir, bu tür partiler de ön-seçimler yoluyla aday belirlemede gerçek bir demokratik katılım sağlayabilirlerse, böyle bir yöntemin diğer partilerce de başarılı görülerek taklid edilmesi mümkündür.
SİYASİ PARTİLERİN GELİRLERİ VE HARCAMALARI
Siyasi partilere devletçe yardımda bulunulmasının başlıca gerekçeleri, partilerin özel konumları itibariyle kamu yararına çalışan kuruluşlar olmaları ve devlet yardımının onları mali bakımdan güçlü kişi ve kuruluşlara aşırı ölçüde bağımlı olmaktan kurtarmasıdır. Bu iki amaç, Türk Anayasa Mahkemesi'nin bazı kararlarında da ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi'ne göre Anayasa koyucu, "demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak nitelediği siyasi partileri bir dernek ya da benzeri bir kuruluş saymayıp onların çok ilerisinde ve üstünde" değerlendirmiştir. Siyasi partilerin "halkın demokrasi alanında yetişmesi, olgunlaşması için bir okul hizmeti gördükleri ve demokrasinin oluşum aracı oldukları gözetilirse, demokratik düzenin işleyişi,devletin yönetilmesi yolundaki kolaylaştırıcı ve hazırlayıcı bütün bu benzeri sürekli faaliyetlerin, siyasi partileri kamu yararına çalışan kuruluşlar durumuna getirdiği belirgindir." Partilere devlet yardımı yapılmaması, "onların paraca güçlü kimi kişi ve kuruluşların etki ve baskısı altına düşme tehlikesi ile karşılaşmalarını istemek olur ki, bunun hukuksallığı tartışılır. Parti içi çalışmaların demokrasi esaslarına uygun olması zorunluluğunu zedeleyen böyle bir tehlike ancak devletin yardımıyla giderilebilir. Yardımda bu bakımdan kamu yararının bulunduğu açıkça ortadadır" (E. 1988/39, K. 1989/29, karar tarihi 6.7.1989, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi. Sayı 26, s. 23-29). Siyasi partilere devlet yardımının bu yararlarına karşılık, bu yardımın yeni ve küçük partilerden çok, yerleşik ve büyük partileri yararlandırdığı, böylece zaten sınırlı olan mevcut parti alternatiflerini dondurma eğilimi gösterdiği, parti içinde parti bürokrasisinin ve merkez organlarının gücünü sıradan üyeler ve yerel örgütler zararına arttırdığı ve nihayet parti giderlerinin artmasına sebep olduğu gibi sakıncalar ileri sürülmektedir(6). Bununla birlikte, devlet yardımının yararlarının, sakıncalarından büyük olduğu açıktır. Bu nedenle son on yıllarda partilere devlet yardımı birçok Batı demokrasisinde kabul edilmiştir. Almanya'da devlet yardımı 1959'da partilerin federal parlamentodaki güçleri oranında olmak üzere başlamış, bu uygulamanın 1966 yılında Anayasa Mahkemesince iptali üzerine 1967 tarihli Siyasi Partiler Kanunu ile yeniden düzenlenmiştir. Kanun, federal parlamento seçimlerinde toplam oyların en az yüzde 2.5'ini alan bütün partilere aldıkları oy başına belli bir ödemede bulunulmasını öngörmüştür. Anayasa Mahkemesi, 1972 yılında yüzde 2.5 oranını çok yüksek bularak bunu yüzde 0.5'e indirmiştir. Almanya'da ayrıca, federal seçimlerde yüzde 5'ten fazla oy alan partiler, kendilerine bağlı bir vakıf veya araştırma enstitüsü kurulması için federal devletten ödenek talep edebilirler. Böylece mali bakımdan çok güçlü bir yapıya kavuşan Alman siyasi parti vakıflarının faaliyetlerine daha önce değinmiştik. Siyasi partilere devlet yardımı İsveç'te de 1965 yılında partilerin parlamentodaki sandalye oranları esas alınmak üzere başlatılmış, 1972'de yardımdan yararlanma sınırı, parlamento genel seçimlerindeki oy toplamının yüzde 2.5'ine indirilmiştir(7). Partilere devlet yardımı, 1973'te İsrail'de, 1974'te Kanada ve İtalya'da da kabul edilmiştir (8). Devlet yardımı genellikle partilerin oy veya parlamentodaki sandalye oranlarıyla orantılı olarak yapıldığına göre bunun, büyük ve yerleşik partiler yararına, küçük ve yeni partilerin ise zararına bir eşitsizlik yaratacağı açıktır. Ancak bütün partilere eşit yardımda bulunulması gibi alternatif bir sistem de, hem hakkaniyet kurallarına uymayacağı, hem partiler enflasyonunu hızlandıracağı için, bu eşitsizliğe katlanmaktan başka çare yoktur. Anayasa Mahkememiz de, devlet yardımının milletvekili genel seçimlerindeki yüzde 10'luk genel barajı aşmış olan partiler ve bu barajı aşmamış olmakla birlikte milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların yüzde 7'sinden fazlasını almış bulunan partilerle sınırlandırılmasını Anayasa'daki eşitlik ilkesine aykırı bulmamıştır. Anayasa Mahkemesi'ne göre, "seçimlere katılabilme koşullarını sağlayamayan ve seçimlere katıldığı halde aldığı oyla yeterli oranda seçmen kitlesinin güvenini kazanamadığı anlaşılan bir siyasi partinin milli iradenin oluşmasına, daha büyük seçmenin güvenini kazanan güçlü partiler gibi katkıda bulunacağı düşünülemez. Dava konusu düzenlemeyle partiler arasında bir ayrım yapılmamış, büyüklük ve güçlerine göre sağladıkları kamu yararı gözönünde tutularak farklı davranılmıştır. Bu durum Anayasa'nın 10. maddesine aykırı değildir." (E. 1988/39, K. 1989/29, karar tarihi 6.7.1989, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi.Sayı 26, s. 28). Anayasa Mahkemesi, benzer gerekçelerle, siyasi partilere güçleri oranında, radyo ve televizyonda propaganda yapma hakkını tanıyan kanuni düzenlemeyi de Anayasa'ya aykırı bulmamıştır (E. 1989/17, K. 1987/11, karar tarihi 22.5.1987, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı 23, s. 227-229). Siyasi partilere devlet yardımı konusunda hakkaniyeti daha iyi sağlayabilecek ve büyük partilerin avantajını kısmen sınırlandıracak bir sistem, yardım miktarının bir bölümünü seçime katılan tüm partilere eşit olarak, diğer ve daha büyük bir bölümünü de seçimlerde aldıkları oylarla orantılı olarak dağıtmak olabilir. Türkiye gibi partilerin oy oranlarıyla sandalye oranları arasında büyük farkların bulunduğu bir ülkede, sandalye oranının değil, oy oranının esas alınması gerekir. 1974'de İtalya'da kabul edilen bir kanun, buna benzer bir sistem benimsemiştir. Partilere yardım amacıyla yaratılan iki fondan "Örgüt Fonu"nun dörtte üçü, parlamentoda temsil edilen bütün partilere son genel seçimlerde aldıkları oylar oranında dağıtılmakta, dörtte biri ise tüm ulusal partilere eşit olarak bölüştürülmektedir. Diğer fon olan "Seçim Fonu"nun yüzde 15'i, seçim çevrelerinin üçte ikisinde aday göstermiş ve toplam oyların en az yüzde 2'sini almış olan bütün partilere eşit olarak dağıtılmaktadır(9). Nihayet, partilere devlet yardımının şartlarını ve oranlarını düzenleyen kanunlar, bazı partileri ödüllendirecek, bazı partileri cezalandıracak biçimde sık sık değişmemelidir. Bu, siyasi ahlak açısından fevkalade sakıncalı olduğu gibi, partileri uzun vadeli bir mali planlama yapma imkanından da yoksun bırakır. Partilere devlet yardımında kabul edilecek esaslar, dolaylı bir devlet yardımı sayılabilecek olan, kamuya ait radyo ve televizyon araçlarından seçim propagandasında yararlanmak bakımından da geçerli olmalıdır. Partilerin mali işlerinin kanunla düzenlenmesi konusunda, Batı demokrasilerinde gözlemlenen ikinci bir eğilim, partilerin seçim giderlerinin ve partilere yapılacak bağışların sınırlandırılmasıdır. Bununla, yolsuzlukların önlenmesi, partiler arası yarışta haksız rekabetin engellenmesi ve aşırı giderlerin sınırlandırılması gibi amaçların gerçekleştirilmesine çalışılmıştır. Ancak bu tür yasakların etkili biçimde uygulanabileceği şüphelidir(10). TBMM'inde halen görüşülmekte olan Anayasa değişikliği teklifinin Anayasa Komisyonu'nca kabul edilen 68'inci maddesinin son fıkrasında siyasi partilerin, üye aidatları ve kurulma döneminde kurucularının kanuna uygun olarak yaptıkları bağışlar dışında bağış ve sair mali yardım almalarının yasaklanması, bizce aşırı bir düzenleme ve bir "ifrattan tefrite gidiş"tir. Siyasi partiler sivil toplum kuruluşlarıdır. Vatandaşların, inançlarına uygun bir siyasi partiyi sadece çabalarıyla değil, paraca da desteklemelerinde gayrımeşru ya da siyasi ahlaka aykırı hiçbir taraf yoktur. Bu yönde bir düzenleme, bağışlara makul bir üst sınır getirilmesi ve şeffaflığın sağlanması ile sınırlı tutulmalıdır. Siyasi partilerin mali işleri kanunla düzenlendiği takdirde, bu işlerin yürütme organına bağlı olmayan ve herhangibir siyasi etki altında bulunmayan bağımsız bir kuruluş tarafından denetlenmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. 1982 Anayasası (m.69/4) siyasi partilerin mali denetiminin Anayasa Mahkemesi tarafından yapılacağını belirltmekle yetinmiş, Siyasi Partiler Kanunu da bu konuda ayrıntılı hükümler getirmiştir (m.61-77). Ancak Anayasa Mahkemesi'nin yapısı, bu denetimin hayli biçimsel olmaktan öteye gidebilmesini güçleştirmektedir. Bu itibarla, TBMM'inde görüşülmekte olan Anayasa değişikliği teklifinde Anayasa Mahkemesi'nin, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştay'dan yardım sağlayacağının belirtilmiş olması yerindedir.
SİYASİ PARTİLERİN TABİ OLDUKLARI YASAKLAR
Aslında bugünkü 68'inci maddenin kendisi de, kendi içinde gereksiz tekrarlarla doludur. Siyasi partilerin demokratik ilkelere uyma zorunluluğu kabul edildikten sonra, ayrıca insan haklarına ve millet egemenliğine aykırı hareket edemeyeceklerini, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunamayacaklarını eklemeye lüzum yoktur. Demokrasi kavramı, elbette insan haklarını da, milli egemenliği de, diktatörlüğün yasaklanmasını da içerir. Bütün bu tekrarlar yetmiyormuş gibi, halen TBMM'inde görüşülmekte olan Anayasa değişikliği teklifinin Anayasa Komisyonu tarafından kabul edilen 68'inci madde metnine, siyasi partilerin "eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine" aykırı hareket edemeyecekleri ve suç işlenmesini teşvik edemeyecekleri gibi yeni gereksiz ibareler eklenmiştir. Eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine yer vermeyen bir demokrasi düşünülebilir mi? Bir siyasi partinin veya herhangi bir kişi veya kuruluşun suç işlenmesini teşvik edebilmesi tasavvur edilebilir mi? Tüm hukuk kuralları ve elbette en başta Anayasa, gereksiz sözlerden, eski deyimiyle "haşivler"den arındırılmalıdır. Bizce 68'inci maddenin ilgili fıkralarının, Alman Anayasası'nın 21'inci maddesine benzer şekilde, "siyasi partiler devletin bağımsızlığına, ülke bütünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine zarar verecek veya bunları ortadan kaldıracak yönde faaliyetlerde bulunamazlar" şeklinde yeniden yazılması, amacı sağlamaya kafi gelecektir. Yazım sorunundan çok daha önemlisi, Siyasi Partiler Kanunu ile partilerin amaçlarına ilişkin olarak getirilen yasakların, Anayasa'daki yasak hükmünün çok ötesine taşmasıdır. Oysa, Anayasa'nın getirmemiş olduğu bir yasağın Siyasi Partiler Kanunu'yla getirilmesinin mümkün olmaması gerekir. Bu açıdan, Siyasi Partiler Kanunu'nda Anayasaya uygunluğu çok şüpheli olan bir çok yasak yer almaktadır. Mesela Kanunun 80'inci maddesine göre siyasi partiler "devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler;" diğer bir deyimle federalizmi, hatta muhtemelen bölgesel yönetimi savunmak yasaklanmıştır. Bu yasağın, Anayasadaki "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü" ilkesinin doğal uzantısı olduğunu savunmak güçtür. Türkiye'de federal bir sistemin niçin kurulmaması gerektiği yolunda elbette çok güçlü tarihi, sosyolojik ve siyasi gerekçeler ileri sürülebilir. Ancak federalizmi ya da bölgesel yönetimi savunan bir partinin, mutlaka devletin bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı varsayılamaz. Federalizm, birçok Batı demokrasisinde ülke ve milletin bütünlüğüyle mükemmelen bağdaşabilmektedir. Benzer şekilde, Kanunun 81'inci maddesine göre siyasi partiler "Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar." Bilindiği gibi sosyolojik anlamda azınlık, bir ülke nüfusunun çoğunluğundan, dil, ırk, din ve mezhep gibi objektif farklılıklarla ayrılan bir gruptur. Sosyolojik bakımdan var olmayan bir azınlığı hiçbir siyasi parti suni olarak yaratamayacağı gibi, var olan bir azınlığı tüm siyasi partilerin bu konuda sessiz kalmaları ortadan kaldıramaz. Bu itibarla partilerin bir azınlığı nasıl "yaratabileceklerini" anlamak güçtür. Maddenin yazılış biçimine göre, Türkiye'de mesela Kürt, Alevi, Laz, Çerkes, Boşnak gibi azınlıkların sadece var olduklarını söylemek veya bunların dil ve kültürlerinin korunmasını ve geliştirilmesini savunmak, parti kapatma sebebidir. Aynı maddenin (c) bendine göre partiler, "kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe'den başka dil kullanamazlar." Böylece, iyi derecede Türkçe bilenlerin sayısının pek az olduğu küçük bir köydeki parti propagandalarında, o yörenin dilinin kullanılması bile bir parti kapatma sebebi olabilecektir. Bu yasakların ne ölçüde gerçekçi ve çağdaş demokrasi normlarına ne ölçüde uygun oldukları, elbette tartışmaya son derece açıktır. Siyasi Partiler Kanunu'nun 84'üncü maddesi, partilerin Anayasa'nın 174'üncü maddesinde sayılan inkılap kanunlarının hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını belirtmiştir. Bilindiği gibi Anayasa, bu kanunların TBMM tarafından değiştirilmesini değil, sadece Anayasa'ya aykırılıklarının iddia edilmesini ve dolayısıyla anayasaya uygunluk denetimine konu olmalarını yasaklamıştır. Bu itibarla burada da, Anayasadaki yasağın ötesine geçen bir yasak söz konusudur. Kanunun 89'uncu maddesi, siyasi partilerin "Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136'ıncı maddesi hükmüne aykırı amaç" gütmelerini yasaklamıştır. Din hizmetlerinin bir devlet kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nca görülmesi Türk laiklik modelinin önemli bir unsuru olmakla beraber, bunun laik bir devlet düzeninin gerçekleştirilmesinin tek yolu olduğu söylenemez. Hatta bir görüşe göre devletin din hizmetleri alanından tamamen çekilmesi ve bu hizmetlerin cemaat örgütlerine bırakılması, din-devlet ayrılığı anlamında laikliğin ruhuna daha uygundur. Günümüzde bu görüş, laik devlet ilkesine bağlılıklarından kuşku duyulamayacak bazı çevrelerce de savunulmaktadır. Dolayısıyla bu yasak da, laikliğin korunması amacını aşan bir nitelik taşımaktadır. Nihayet, gerek Anayasa'da (m.69) gerek Siyasi Partiler Kanunu'nda (m.95) yer alan, "kapatılmış bir siyasi parti mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasi parti" kurulamayacağı hükmü, anlamsız ve uygulanması mümkün olmayan bir hükümdür. Partilerin üye sayısı sabit olmadığına ve günden güne değişebileceğine göre, yeni partinin bu yasağı ihlal edip etmediği nasıl denetlenebilecektir. Parti üyeleri her gün sayıma mı tabi tutulacaktır? Üye kayıtlarının son derece düzensiz olduğu bir ülkede böyle bir hüküm nasıl uygulanabilir? Bu hüküm, TBMM'de halen görüşülmekte olan Anayasa değişikliği teklifi ile, isabetli olarak, kaldırılmak istenmektedir.
SONUÇ
(1) E.E. Schattschneider, Party Government (New York:Holt, Tinehart and Winston, 1942), s.64 ve 100 |