Çocukların Dansı

            8 - ÇOCUKLARIN DANSI

            IRMAK

            Henüz okulu açmamıştım. Psikoloji bölümüne girdiğim andan itibaren filizlenmeye başlayan bu arzumu gerçekleştirmeme çok az kalmıştı, ama bununla birlikte başarılı olup olamayacağım, kaç öğrencim olacağı, bu okul öncesi eğitim kurumunu yürütebilip yürütemeyeceğim, borçlarımı ödeyip ödeyemeyeceğim konularındaki belirsizlikler beni rahatsız ediyordu. İşte tam bu sırada geldi Irmak! Bana ümit getirerek geldi, bu yüzden olsa gerek O'na asla kızamadım, yaramazlığını, ayırdedici zekasını zaman zaman öğretmenleri bana kızsa da hep destekledim, belki de bir eğitimcinin asla yapmaması gerekeni yaparak onu şımarttım.

            Okulun içindeki eşyaları düzenlemiş, oyuncakları yerleştirmiştim, bu aşamaya gelene kadar da biricik dayımı epeyce yormuştum. Okulun badana boyasından planının çizimine kadar herşeyle dayım ilgilenmişti, ben sadece mesleki kısmıyla ilgilenmiştim. Herşey yerli yerine oturduktan sonraki günün sabahı eniştem arayıp annesiyle birlikte bir çocuğun okula bakmaya geldiklerini söyledi; yataktan nasıl fırladığımı, üstümü nasıl giyinip kreşin yolunu tuttuğumu ben bile hatırlamıyorum.

            İçeri girdiğimde ilk Irmak'ı gördüm, oyuncaklarla oynuyor, oradan oraya koşturuyordu. Daha sonra da annesini...O sımsıcak gülümsemesiyle bana bakıyordu, sanki ne kadar heyecanlı olduğumu anlamış gibiydi. Onlar kapıdan çıktığında sevinçten uçuyordum, işte tanıdık vasıtasıyla olmayan ilk kaydımı almıştım.Yaramaz, sıcakkanlı, tatlı mı tatlı bir kız çocuğu!

            Okula başladığı ilk günden itibaren yaramazlığı dışında hiç zorluk çıkarmadı bana Irmak. İlk günden itibaren kuralları bilen, herkese hatırlatan ama kendisi asla uygulamayan Irmak okulun neşesi, sesi oldu adeta. Her sabah okula gelince anne ve babasının yaptıklarını anlatırdı, daha sonra tüm çocuklar ondan görerek evde olup biteni birbirlerine anlatmaya başladılar.

            Şimdi biraz da Irmak'ın ailesinden bahsetmek istiyorum. İlk günden itibaren bana güvendiler ve destek verdiler, her zaman için çocuklarına verilen emeğin farkında olan bilinçli insanlardı. Türkiye genelini düşündüğümde, bu yönden Irmak'ı hep şanslı bulmuşumdur; çocuk psikolojisinden anlayan ve daha da önemlisi çocuklarını çok iyi tanıyan anababaya ve büyükanneye sahipti çünkü.

            Hiçbir zaman Irmak'ın özellikle benimsediği bir arkadaşı olmadı, yani özellikle oyun oynadığı veya farklı davrandığı bir çocuk olmadı demek istiyorum. Ama sanırım okulun ilk günlerini paylaştığı Ozan ve Bolkar her zaman onun farkında olduğu, yokluklarını hemen hissettiği arkadaşları oldular. Öğretmeni Tuğba Hanım, Irmak için ''bahçenin dışına geldiği an kendini bize farkettirebilen tek çocuk o'' derdi ve hep onda özel birşeyler olduğunu, diğer çocukların ne onunla ne de onsuz yapamadıklarını söylerdi. Sanırım tüm yaramazlığına, oyun bozanlığına rağmen Irmak'ı özel kılan şey annesinden aldığı sıcakkanlılığı ve babasından aldığı sempatikliğiydi.

            Okula yeni başlayan çocukların da ailelerinin de tanıdığı ilk çocuk olurdu hep. Nasıl yapardı anlamıyorum, bir fırsatını bulur, odama dalar ve sohbete başlayarak kendini tanıtırdı.

            Irmak yalnızca benim için değil, annem için de özel bir çocuktu. Anneme hep''babaanne''derdi, annem de herhalde hiç babaanne olamayacağından mıdır nedir, bu hitap şekline pek sevinirdi. Diyebilirim ki, kendi annesi geldiğinde bile ''babaannesi''geldiği zamanki kadar şımarmaz, ele avuca sığmaz hale gelmezdi.

            Okulda kış boyunca doğal olarak; ateşi yükselen, rahatsızlanan çocuklarımız oldu, hepsi için elimizden geleni yaptık. Ama bu kadar çocuk içinde bana en büyük iki korkuyu Irmak yaşattı. İlki; tuvalet terbiyesini aldığı günlerdeydi. Çocuklarımı karşıma oturtmuş, hikaye okuyordum. Birdenbire Irmak yerinden fırladı ve ''çişim var''diyerek banyoya doğru koşmaya başladı. Bu arada ayağı kapıya takıldı ve burnunu kapının kenarına çarptı, hemen ardından da burnundan bir kaç damla kan geldi. Kucağımda ağlayan Irmak'ı susturmaya çalışırken kanı görünce bağırmamak için kendimi zor tuttum. Irmak biraz sırtüstü uzandı, artık burnundan kan gelmeyeceğine inandığım anda Irmak'ı kucaklayıp okula en yakın polikliniğe gittim. Doktor muayene etti ve önemli birşey olmadığını kanamanın normal olduğunu, verdiği merhemi sürersek tekrarlamayacağını belirtti. O anda ne kadar rahatladığımı ve üstümden nasıl büyük bir yük kalktığını anlatamam. Irmak'ın iyi olduğunu, durumun normal olduğunu öğrenene kadar ve doktor bana ''lütfen ağlamayın; büyütülecek bir şey değil, ailesine söylemeyebilirsiniz''diyene kadar, Irmak'ın ailesine durumu nasıl açıkla-yacağımı ya da onların ne tepki vereceklerini hiç düşünmemiştim.Okula döndüğümüzde annesini aradım ve durumu olduğu gibi anlattım. Annesinin üzüleceğini, meraklanacağını biliyordum ama yapabileceğim başka bir şey yoktu, bu durumu gizlemek eğitimciliği bir yana bırakın, vicdanen benim altından kalkamayacağım bir yük olurdu. Irmak'ın annesine gelince; ilk anda verdiği tepki panik tepkisiydi; ben durumu açıklayınca rahatladı ve asıl ilginç olan o beni rahatlatmaya çalıştı.

            Okulumuz açılalı birbuçuk yıl olmuştu. Çocuklarımız öğle uykusundaydılar ve Irmak uykuya dalalı henüz 15 dakika olmuştu. Birdenbire Irmak uykusunda bağırmaya, ağlamaya başladı. Öğretmeni kucağına aldı; sakinleşmedi. Ben kucağıma alıp odama götürdüm, uzunca bir süre geçtikten sonra biraz sakinleşti ama rüyasında ne gördüğünü bize anlatmıyordu. Sadece ''adam, bıçak, kan'' türünden sözcükler söylüyordu. Televizyonun etkisi diye düşündüm, hala da düşünüyorum; çünkü hayal gücü ne kadar kuvvetli olsa da dıştan bir etki olmadıkça hiç bir çocuk böyle korkunç şeyler hayal etmez. Rahatlaması için annesini aramayı uygun buldum ve aradım, çok telaşlandı tabii. Telefonu kapattıktan sonra bir süre Irmak'la bilgisayar oynadık. İyice sakinleştikten sonra; rüyasını anlattı. Bir adam beni bıçaklamış ve ben ölmüşüm. O anda çocuğun hissettiklerini daha iyi anladım, öldüğüne inandığı ve üzüldüğü ben karşısındayım. Hangisi gerçek, hangisi rüya? O gün akşama kadar Irmak yanıma geldi, gitti; beni öptü.

            Bir okulöncesi eğitim kurumu sahibi ve bir psikolog olarak, sizlere diyebilirim ki çocuklar insana hayatı öğretiyor Çocuğun size olan sevgisini göstermesi için mutlaka size yapışması, yanınızdan ayrılmayıp sürekli sizi öpmesi gerekmez. Irmak'la yaşadığımız bu küçük olay; onun bana olan sevgisinin büyüklüğünü ve bana olan bağlılığını çok iyi anlatmıştır.

            Ömür boyu mutluluklar Irmak!

            OZAN

            Biricik Ozan, sevgili Ozi ve benim Dozi'm! ''Okula başladığı ilk üç haftayla sonraki zamanları birbirine en zıt çocuğun hangisi?'' diye sorarsanız size hiç düşünmeden ''Ozan''ismini veririm. O günleri şu anda kendisi hatırlamıyor, ama o günleri asla unutmayacak beş kişi var. Annesi, ben, Ozan'ın teyzesi, annem ve benim Nuran teyzem!

            Bir anne için çocuğunu bırakıp gitmenin ne kadar zor olduğunu bilirim, hele de o anne Ozan'ın annesi gibi hayatını çocuğuna adamışsa...Biz; çocuklarımızın okula ve bizim düze-nimize alışması için velilerimizden bir ay süre isteriz. Ama bu bir ayı en değişik ve inanılmaz geçiren çocuğum Ozan'dır. Tam üç hafta kafasını masama dayayıp ağladı, yemeklerini zorla yedi, oturarak uyudu ve dört defter dolusu resim (yetişkinlerin karalama dediği türden) yaptı. Üç hafta bitiminde Pazartesi günü; inanılması çok güç biliyorum, hiç ağlamadan okula geldi ve tüm okul kurallarını uygulamaya başladı. Sanki yıllardır okula devam eden bir çocuk gibi davranıyordu. O günden beri Ozan okula hep severek gelir, tüm oyunları çok iyi bilir, tüm kurallara eksiksiz uyar, arkadaşlarıyla çok iyi geçinir ve bize olan sevgisini hep belli eder.

            Ozan okula alıştıktan sonra annesi Ozan'ın konuşmaması yüzünden telaşlanmaya başladı. Gelişim aşamalarını bilen birisi olarak ve halk arasındaki erkek çocuklar kızlardan geç konuşur, gelişimleri 3-6 ay kadar daha geç olur, tezine inanarak Ozan'ın annesine biraz daha beklemeyi önerdim, çünkü Ozan yedi kelimeyi tam ve telaffuzu düzgün olarak söylüyordu. Bizim bekleme kararı almamızdan yaklaşık üç ay sonra Ozan yeni kelimeler söylemeye ve daha sıklıkla konuşmaya başladı. Şu anda Ozan'ı susturmak çok zor.Burada belirtmeden geçemeyeceğim bir nokta Ozan'ın annesinin tutumudur ve bunun herkese örnek olmasını diliyorum.Eğitimci ve psikolog olarak bana güvendi, dinledi ve tüm önerilerimi gözden geçirdi. Dil gelişimini hızlandırmak için yapılması gerekenlerin tümünü, hiç aksatmadan hatta fazlasıyla uyguladı. Çocuğuna yaşıtlarına göre az konuşuyor, diye hiç bir baskı uygulamadı; bunun normal gelişimin bir parçası olduğunu kabul etti. Bana inanmasaydı ve çocuğunun dil gelişiminde aksaklık olduğunu düşünseydi; Ozan doktor doktor gezmek ve annesi yüzünden hiç de haketmediği bir stresi yaşamak zorunda kalacaktı.

            Şimdi size kendimle ilgili bir olaydan bahsetmek isti-yorum. Bahar aylarından birinde rahatsızlandım, çok kötü gribe yakalanmıştım, ateşim 39'dan aşağı düşmüyordu, ilk kez okula çocuklarımın yanına gidemedim ve o gün benim doğumgünümdü. Hiçbir şey yiyemiyor, yutamıyordum. Ateşim düşmüyordu; soğuk su kompleksine de dayanamıyordum. O anda aklıma çocuklarım geldi ve tabii Ozan da! Ateşlendiklerinde, aileleri gelene kadar, telaşla soğuk su kompleksi yapışımı hatırladım; onların ''lütfen Deniz, yapma''sesleriyle. Sonra boğazı ağrırken Ozan'a yemek yedirişimi... Bunları yapmak zorundaydım evet ama kendime yapılmasını kabul etmiyordum. O anda; çocukların ne kadar büyüseler de bizlere bağımlılıklarının fazlalığı beni üzdü. Böyle zamanlarda çocuğun ne kadar yıprandığını bilirim; onun için de uzatmadan bir an önce sonuca ulaşmaya, rahatsızlığa çare bulmaya çalışırım ve tüm yetişkinler gibi kendime uygulanmasını kabul etmediklerimi çocuklarıma uygularım.

            Rahatsızlandığım gün, Ozan'ın annesi telefon etti ve doğumgünüm için pasta aldıklarını, Ozan'ın hevesle beklediğini söyledi. Duyduğum anda; okula gideceğimi söyledim. Tabii evdeki herkes çok kızdı,annemin sert bakışlarına aldırmadan okula gittim ve doğumgünü pastamdaki mumu üfledim. Çocuklarımın tümünün gülümsemesi ve Ozan'ın o sevinci benim için yeterliydi. Akşam daha da hastalandım, ama emeklerimin karşılığı olacak böyle bir günde de yatamazdım ki!

            Ozan'ın teyzesi, annemin en yakın arkadaşlarından biriydi ve Ozan'ın benim okuluma gelme ihtimali daha okul açılmadan vardı. Ama ben asla Ozan'ın okuluma gelmesinin bana Ozan'ın annesi gibi bir arkadaş, sıkıntılarımı paylaştığım bir dost kazandıracağını düşünmemiştim.

            Seninle büyüsen de kopmayacağımıza eminim,benim tatlı Ozi'm! Ömür boyu mutluluklar!

            ECE

            Anlamı kraliçe. Gerçekten de ismin insanların karekterini yansıttığı tezini düşündürüyor. Ece; Irmak'ın teyzesinin kızı ve benim beşinci öğrencim! Bir Cumartesi günü Irmaklarla birlikte geldi okula bakmaya, ama ne bakma! Annesinin kucağından inmeyerek ve ağlayarak. Okula kaydından sonra da değişen tek şey annesinin değil, benim kucağımdan inmemesi oldu. Ece'nin okula alışmasını büyük bir mesleki ve insani başarı olarak görüyorum.

            Okula alışma sürecinde beni en çok yoran öğrencimdir Ece. Veliden istediğimiz bir ay süreyi fazlasıyla aşan ve annesini de bu arada en çok yıpratan çocuğumdur. Ama çocukların çaresizliğinin de bir simgesidir, çünkü tüm çabalarına karşılık şu anda okula severek geliyor.

            Diğer çocuklarla ilişkisine gelince...Bilinçli mi bilinçsiz mi bilemem ama hep yönetmek isteyen, her çocukla arkadaşlık etmeyen, hatta seçtiği insanlar dışında kimseyle konuşmayan bir çocuktur Ece! Dil gelişimini tamamlama süreci de oldukça ilginçtir, kelimeyi tam ve telaffuzu doğru olarak söyleyebileceği ana dek; o kelimeyi bildiğini bile belli etmezdi.

            Ece'nin hala kucak olayına zaafı vardır ve başı sıkıştığı anlarda kullandığı kaçış yolu hep budur. Buradan tüm ebeveynlere sesleniyorum: Çocuğunuzu sevmek demek, sevginizi göstermek demek onu sürekli kucağınıza almak değildir. Çocuğun kendine güven duygusunun oluşumu için; zaman zaman destek olmaksızın, bireysel olarak hareket etmesi, zorluklarla karşılaşması gereklidir. Çocuğunuzu sürekli yanınızda, kucağınızda vb.bulundurmanız onun sosyalleşmesine ket vurur yani engeller. Kucak olayını kaldırdığımız günlerde Ece; son derece kendisine güvensiz ve korkak davranırdı. Hala cesur bir çocuk olduğunu söylemek zor ama şu anda her şeyi deniyor ve çözüm üretebiliyor.

            Huy ve mizaç bakımından Ece'ye benzeyen çocukların ailelerine çok iş düşüyor. Bir kere fazlasıyla sabırlı ve yumuşak olmanız gerekli. Ece'nin babası o zamanlar sürekli şehirdışında olduğu için zorlukların büyük bir kısmını annesi çekti. Ama asla sabrı, hoşgörüyü elden bırakmadı.

            Çocuğunuzla ilgili bir değişim istiyorsanız, hele ki bu değişim onu okula başlatmaksa çok sabırlı ve verici olmanız gereklidir. Sizin yardımlarınız olmazsa eğitimcilerin çabaları boşunadır.

            Benim asil, eşşiz güzel gözlü kızım; sana ömür boyu mutluluklar...

            DİDAR

            Her zaman açık, kocaman yeşil gözler,asla uzamayan kıvırcık saçlar ve sürekli işleyen bir zeka !İşte Didar karşınızda! Okula alışmakta hiç zorlanmayan ama memnun edilebilmesi en zor çocuğum. Zaman zaman ona memnun olmadığı için hak vermiyor değilim; her ne kadar eğitimimizde çocuktan hız alan anlayışı benimsemiş olsak da biraz fazla zeka kıvılcımları gösteren çocuklara eğitim kurumları olarak yetersiz kaldığımız bir gerçektir. Daha doğrusu ülke olarak yetersiz kaldığımız, o zekaları değerlendirip işleyemediğimiz düşüncesindeyim. Bir kere, hiçbir zaman daha fazla değil, bir şeyi öğrenmesi için sadece bir kere söylemeniz veya göstermeniz yeterlidir Didar'a. Onda yerleşmiş bir düşünceyi, kararlılığını yok etmek içinse 50 kere yetersizdir. Memnun edebilmek mümkün mü?

            Ailesi için de (yetişkinlerin deyimiyle) onunla başedebilmek imkansız. Arkadaşlarıyla, öğretmenleriyle hep tartışan ama bir gün gelmese yana yakına aranan çocuk! Irmak gibi; ne onunla ne onsuz! Kendimi çocukların yanında nadiren yetersiz ve kusura bakmayın, aptal hissederim, ama Didar bu hissi yaşattı bana. Yeni yıl takvimlerimiz basılmış, çocuklarımıza hediyeleriyle birlikte dağıtılmıştı ve tabii Didar'a da. Aradan bir-iki hafta geçmişti, Didar odama geldi ve "konuşabilir miyiz?"diye sordu.Koltuğa kuruldu ve ablasının ona ne kadar kötü davrandığını, onu sevmediğini vb.anlatmaya başladı, bir yandan da ağlıyordu."Hem sizin verdiğiniz takvimi de odaya astırmadı, çekmeceme koymuştum; bir de baktım yırtıyor. Kavga ettik, annem de bana kızdı, altı üstü bir takvim dedi" diye anlatmaya devam etti, ben de üzüntüsünü hafifletmek için bir takvim daha verdim. Allah'ım o kadar inandırıcıydı ki. Nereden bilebilirdim Didar'ın odamda duran diğer takvimleri görüp onlardan alabilmek için böyle (plan demeye dilim varmıyor) yaptığını. Akşam annesini aradığımda hiç böyle birşey olmadığını, takvimin asılı olduğunu öğrendiğimde beynimden vurulmuşa döndüm.

Ertesi gün onunla konuşmaya karar verdim ama sonra vazgeçtim. Didar'ın zekasını yavaş yavaş olumlu olarak kullanacağına inandırdım kendimi. Böyle düşünerek ona hiç baskı yapmadım, ailesini de hep uyardım "sorunu yok" diye. Zaten annesi çok yumuşak ve ilgiliydi. Şimdi Didar çok daha uyumlu ve sevecen. Artık okulda da pek fazla sıkılmıyor, biz çok zorunlu haller dışında onu kısıtlamıyor, araştırmacılığını destekliyoruz.

Didar'ın zekasının normal üstü olup olmadığını şu anda belirlemeyi hem çok zor hem de gereksiz buluyorum. Şu anda böyle bir üstünlüğü yakıştırıp, onu baskı altına alarak çocukluğunu yaşayamamasından, üstünlük varsa bunun belirlenip hiçbir şey yapamamanın çaresizliğini yaşamaktan (sanırım ailesi de benimle aynı görüşte),üstün deyip ileride öyle olmadığını görme olasılığının varlığından korkuyorum.

            Didar'cım,hayatın boyunca tüm başarı ve mutluluklar seninle olsun!

            DUYGU - MERVE

            "Anne ı-ı , biz ı-ı , okul ı-ı , getir ı-ı"

            İşte okulumuzun tek yumurta ikizleri! Ve işte okula ilk başladıklarında kurdukları cümlelerden bir örnek !

            Sımsıcak, ilgili bir annenin sıcacık, sevgi dolu çocukları! Benim ise; "canısı, ikizin yarısı"larım. Okula başladıklarında hiç zorluk çekmeden adapte olan iki kardeş. Çok kısa sürede kaydettikleri ilerleme beni bile hayrete düşürdü. Öğrenmeye, arkadaşlığa o kadar açıktılar ki.            Duygu ve Merve, daha sonra keşfettiğimiz iş yapma yetenekleriyle de bizleri büyüledi-ler. Bakıcı anneden güzel yatak topluyor, benden daha güzel masa siliyorlardı. İki çocuk ve bir yığın zorlukları boğuşan anne ve babaları onlara tüm özbakım becerilerini kazandırmıştı. Bize ise; onlara toplum kurallarını öğretmek, ünite konuları aracılığıyla dış dünyayı tanımalarını sağlamak düştü.

            Okula başladıklarında, fiziksel özellikleri gibi, konuşmaları, ağlamaları, giyimleri, huyları, kısacası herşeyleri aynıydı. İkiz çocuklarda çok sık görülen bağımlılık hakimdi. Okula, kurallara tamamıyla adapte olduklarına inandığım anda; bir çok şeyi değiştirmeye başladım. Okulun ilk aylarında ayrı sınıftaydılar, aynı sınıfa geçirdim. Kıyafetlerinin kesinlikle aynı olmaması gerektiğini, farklı renk, farklı modeller giyeceklerini, saçlarını farklı tarıyacaklarını kızlara ve annelerine belirttim. Bunları uygulamaya başlamamızdan iki ay kadar sonrasonuçlarını almaya başladık; kızların huylarının, karekterlerinin farklılığı ortaya çıkmaya başladı. Farklı çocukları arkadaş olarak seçiyorlar, verilen resimleri farklı renklere boyuyorlar, farklı oyunlar oynuyorlardı. Merve, başlangıçta Duygu'ya göre daha baskın karekterdi. Tüm bunlardan sonra Duygu, Merve'nin etkisinden çıktı. Ve gördük ki; Merve anne-babasına, kardeşine, okuluna çok daha düşkün; daha hassas, duygusal. Duygu ise; bağımsız, alıngan ve dikbaşlı.

            İkiz çocuk sahibi olmanın zorluklarını tahmin edebili-yorum. Maddi-manevi anne-baba çok fedakarlık yapmak durumunda kalıyorlar, ancak sonuçlarının buna değdiğine eminim. İkizleriniz varsa; en çok dikkat etmeniz gereken, onların birbirlerinden bağımsız davranabilmelerini sağlamaktır.

            Duygu ve Merve'nin annelerini çocuklarına gösterdiği hoşgörü, özveri için tebrik ediyor, kızlarımın ömür boyu gülmesini diliyorum.