Türkiye İçin Nasıl Bir Seçim Sistemi  
            SİYASAL PARTİ TEMSİLCİLERİNİN ÖNERİLERİ ÜZERİNDE
            GENEL DEĞERLENDİRME 

        Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
            Sayın Başkan, değerli konuklar, 

            Bu ilerleyen saatte sizleri çok fazla sıkmadan, değerli parti temsilcileri ve değerli dinleyiciler tarafından yapılan konuşmalar üzerinde düşüncelerimi arz etmek istiyorum.

            Sözlerime başlamadan önce, bu gün burada TESAV'ın çok büyük bir hizmeti gerçekleştirdiğine işaret etmek istiyorum. İlk kez  _biri dışında_ Parlamentoda temsil edilen bütün partilerimizin temsilcileri, bu toplantıya katıldılar ve son derece kaliteli, son derece olumlu konuşmalar yaptılar. Şüphesiz, bu konuşmalar arasında bazı noktalarda görüş birliği saptanabilirken, bazı noktalarda da farklı görüşler ortaya çıkıyor. Bu, son derece doğaldır. Ama sevindirici bir nokta, bu konuşmaların hiçbirinde, siyasal parti temsilcilerimizin birbirlerini rencide edecek bir ifade kullanmamış olmalarıdır. Bunu, 1983'ten sonra Meclis çatısı altında gerçekleştirilemeyen ve Sayın Reşit Ülker'in değindikleri partilerarası komisyonların bir ön adımı olarak görüyorum. Burada farklı görüşler savunulsa da, hiç olmazsa bir partilerarası diyalog ortamı doğmuştur. Problemler ortaya konmuştur, farklı çözümler ortaya konmuştur. Bunlar üzerinde şüphesiz ileride de verimli tartışmalar olacaktır. O bakımdan gerek bu toplantıyı düzenleyen TESAV'ı, gerek burada son derece değerli görüşleriyle katkıda bulunan, konunun olgunlaşmasına yardım eden siyasî parti temsilcilerimizi kutluyorum. 

            Çeşitli siyasî parti temsilcilerinin, hatta daha sonra söz alanların konuşmalarını birlikte değerlendirince bir nokta belirgin olarak ortaya çıkıyor. O da şu: Bazı partilerimiz _ki bunlar, sayı itibariyle azınlıkta_ istikrar ilkesinin vurgulanmasına, en azından adalet ilkesiyle eşit ağırlıklı olarak vurgulanmasına özen gösterirken; diğer partilerimiz, adalet ilkesini ön planda tutuyorlar. İşte, zaten bütün sorun da burada. Seçim sistemini düzenleyen bütün yasa koyucuların çözmeğe çalıştığı sorun da bu. Ama bunun için mucizevî bir formül yok, bunun için her çağda ve her ülkede geçerli olacak bir çözüm de yok. Yapılabilecek şey, optimum çözümü bulmaktır. Bu iki ilkeyi demokratik ölçülere, ülke gerçeklerine ve ülke koşullarına uygun olarak ülke yararına en iyi biçimde nasıl bir araya getirebiliriz? Aslında bunların ikisi de, ihmal edilebilecek ilkeler değildir. Bütün bu değerlendirmelerde bu noktanın göz önünde bulundurulmasında yarar vardır.

            Şimdi ilk olarak, Anavatan Partisi Temsilcisi Sayın Murat Başeskioğlu'nun konuşması üzerinde durmak istiyorum.

            Seçme ve seçilme yaşı konusunda Sayın Başeskioğlu'nun ifade ettikleri görüşlere tamamıyla katılıyorum. Gerçekten ülkemizde rüşt yaşı olan 18 yaşını dolduran gençlerimizin seçme, 25 yaşını dolduran gençlerimizin milletvekili seçilme yeterliğinin kabulü son derece yerinde olacaktır. Bu, siyasal hayata dinamizm getireceği gibi; gençlere meşru zeminlerde mücadele vermek suretiyle ülke yönetiminde etkili olmak olanağını da sağlayacaktır.

            Seçilme yaşı bakımından başka ülkelerdeki duruma baktığımızda ilginç rakamlarla karşılaşırız. Örneğin bu hafta içinde (8 Kasım 1994 günü) yenilenen ABD Temsilciler Meclisi üyeliği için 25 yaş, keza İtalya'da milletvekili seçilmek için 25 yaş yeterlidir. Fransa'da milletvekili seçilmek için 23 yaş, Almanya'da Federal Meclis, İsveç'de Riksdag  üyeliği için 18 yaş yeterli sayılmıştır. O bakımdan bizde de 25 yaşın  milletvekili seçilme yeterliği için uygun olacağı düşüncesindeyim.

            Birçok konuşmacı, beş yıllık seçim döneminin uzun olduğunu ve dört yıla indirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Bu düşünceye de tamamıyla katılıyorum. Gerçekten beş yıl içinde siyasal, ekonomik ve  toplumsal koşullar önemli ölçüde değişebilir. Zaten beş yılın uzun olduğu yaşanan olaylardan da anlaşılmaktadır. Bazı ülkelerde değil beş yıl, dört yıl bile uzun sayılmaktadır. Örneğin ABD'de Temsilciler Meclisi iki yılda bir, altı yıllık Senato'nun üçte biri her iki yılda bir yenilenmektedir. Belki iki yıl bizim gibi bir ülkenin sık sık seçim atmosferine ve seçim ekonomisine girmesi bakımından sakıncalı olabilir. Ama seçim döneminin eskiden olduğu gibi dört yıla indirilmesinde yarar görüyorum. Bu, ülkemizin siyasal gerçeklerine daha uygun olacaktır.

            Cumhurbaşkanı seçiminin beş yılda bir yapılmasına gelince; benzeri bir uygulama, yine parlamenter sisteme sahip Federal Almanya'da var: Orada da Cumhurbaşkanı beş yıl için seçilir. Fakat orada aynı kişinin arka arkaya iki kez seçilme olanağı var. Bu, şüphesiz düşünülebilecek bir konu. Ancak, bizde cumhurbaşkanlığı süresinin yedi yıl olarak tespit edilmesinin ve aynı kişinin yalnız bir kez seçilebilmesinin de bir nedeni vardır. Bu, onun cumhurbaşkanlığına tekrar seçilme kaygısı olmadan görevini tam bir tarafsızlıkla yapması için verilmiş bir süredir. Beş yıl dediğimiz zaman, acaba aynı kişiye bir defa mı seçilme hakkı tanıyacaksınız, yoksa iki defa mı? Bu noktanın da aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir.

            Cumhurbaşkanı seçimi konusunda benim bir önerim var. Bu, aslında Almanya ve İtalya'daki uygulamalardan esinlenerek geliştirilmiş bir öneridir. Cumhurbaşkanının yalnız TBMM üyeleri tarafından değil, TBMM üyeleri ile il genel meclislerinin kendi üyeleri arasından partilerin ve bağımsızların bu meclislerdeki üye sayılarıyla orantılı olarak, yani nispî temsil ölçülerine göre seçecekleri aynı sayıda il temsilcilerinin katılacağı bir Cumhuriyet Kurultayı tarafından seçilmesinde yarar vardır. Bu, aynı zamanda yerel yönetimleri de güçlendirecektir. Türkiye'de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi için bazı öneriler öne sürülmektedir; bu da, onlar arasında değerlendirilebilir.

            İki turlu seçim sistemi konusunda bu gün burada Sayın ANAP temsilcisi dışında başka parti temsilcilerinden bir öneri gelmedi. Hatta bazıları, bu öneriyi eleştirdiler de. Şüphesiz Anavatan Partisi de, bu öneriyi yaparken son derece içtenlikli olarak iki turlu seçim sistemini ülke yararına görmektedir. Zaten burada hiç kimsenin önerisinin arkasında ülke zararına olabilecek bir sistemi getirme amacı olabileceğini düşünemiyorum. Ama sabahki konuşmamda iki turlu seçim sisteminin sakıncalarını ifade etmeye çalıştım. O konudaki düşüncelerimi koruyorum.

            Bu arada Sayın Başeskioğlu açıklamalarında iki turlu dar bölgeli sistemi, 2-3 milletvekili çıkaracak  dar bölge olarak da düşündüklerini söylediler. Gerçekten Anavatan Partisi'nin yayımladığı "İki Turlu Dar Bölge Seçim Sistemi" kitabında da bu öneri görülmektedir. Ancak literatürde "dar bölge" denildiği zaman kastedilen, hatta bu kitabın başlangıcında yapılan tanımla belirlenen kavram, tek adlı çoğunluk sistemidir. 2-3 milletvekili çıkaracak seçim çevreleri, "dar bölge" değil, "daraltılmış bölge" olur. Çünkü "dar bölge", bir seçim bölgesinden bir kişinin seçildiği çoğunluk sistemidir.

            Eğer buradan ikinci tura sadece en çok oy alan iki adayın katılmasını kabul edecek olursanız, yani örneğin % 15'i, veya _sistemin beşiği Fransa'da olduğu gibi_  % 12.5'u aşan her adayın katılmasına olanak vermezseniz ve bir de bunu 2 milletvekili çıkaracak seçim çevrelerinde yaparsanız; bu, her çevrede aynı partilerin kazanması durumunda ülkeyi iki partili bir sisteme götürür. Böyle bir uygulama, diğer görüşlerin parlamentoda hiç temsil edilmemesine, onların tamamıyla elenmesine neden olabilir. Bu, özellikle hiçbir oyun ziyan olmamasını isteyen sayın parti temsilcileri ve diğer konuşmacıların herhalde üzüntüyle karşılayacağı bir sonuç olacaktır. Fakat böyle bir tehlike vardır. Eğer tek adlı seçim çevreleri olursa ve belli bir oranı aşan bütün adayların ikinci tura katılmasına olanak verilirse, _"dar bölge" sisteminin diğer sakıncaları devam etmekle birlikte_  belki çeşitli seçim çevrelerinden, farklı sonuçların gelmesiyle ülke genelinde bir denge sağlanabilir. Ama 2-3 milletvekili çıkaracak seçim çevrelerinde bu dengenin kaybolması ve ülkede sadece iki partinin Meclis'te temsil edildiği ve diğer  partilerin parlamento dışına itildiği bir durumun ortaya çıkması olasılığı daha fazladır.

            Büyük Birlik Partisi Genel Sekreteri Sayın Esat Bütün, Milletin iradesini Anayasa'ya yansıtamadığından, Anayasa'yı hiçbir zaman Milletin yapamadığından yakındı. Aslında konumuzun dışında olmakla birlikte; sanıyorum ki, bu sözlerle 1961 ve 1982 Anayasalarının askerî müdahalelerden sonra yapılması kastedilmektedir. Bugün sivil bir Meclis, görev başındadır.Yeterli siyasal irade olduktan sonra bu Meclis'in bir yeni Anayasa yapmaması için hiçbir  neden göremiyorum. Bu yapılabilir. Tabiî, şunu da unutmamak gerekir: Yeni Anayasalar, yalnız bizde değil, başka ülkelerde de genellikle bir siyasal bunalımın sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Normal koşullarda Anayasa değişikliği yapılmamakta veya çok küçük değişikliklerle yetinilmektedir. Ama bizde tamamıyla sivillerin yaptığı bir Anayasa olarak 1924 Anayasası'nı da hatırlamak gerekir. Eğer bugün de bir uzlaşma sağlanabilirse, _ki birçok noktalarda sağlanabileceğini düşünüyorum _Anayasa'da değişiklik yapılmaması için hiçbir neden yok.

            Üçte bir milletvekilinin, yani 150 milletvekilinin "Türkiye milletvekili" olarak nispî temsil usulüne göre, 300 milletvekilinin dar bölge veya daraltılmış bölgelerden seçilmesi önerisine gelince; "Türkiye milletvekilliği" kavramının nasıl kavramsal bir çelişki olduğunu, aslında bütün milletvekillerinin Türkiye'yi temsil ettiğini sabahki konuşmamda açıklamıştım.Üstelik böyle bir yöntem, gerek adayların listelerde sıralanması, gerek kazanan adayların belirlenmesi bakımından önemli güçlükler doğurabileceği gibi tamamıyla parti genel merkezlerine bağımlı bir milletvekili tipi de ortaya çıkarabilir. Ayrıca dar bölge veya daraltılmış bölgelerde çoğunluk sistemlerine göre yapılacak seçimlerin  de, eskiden liste usulü çoğunluk sisteminin sakıntılarını yaşamış Türkiye'de yine çoğunluk sistemlerinin sakıncalarını geri getirebileceğinden endişe ederim.

            Barajların azaltılması veya genel baraj oranının düşürülmesi konusunda çeşitli parti temsilcileri görüşlerini ifade ettiler. Bu görüşlere katılıyorum. Zaten Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da çevre barajı kaldırılmış, ülke barajı % 5'e indirilmiştir. Bu, başka ülkelerde de rastlanabilen mâkul bir baraj oranıdır.

            Sayın Atilla Sav, CHP'nin görüşlerini burada zaman darlığı nedeniyle tam olarak ifade edemediler; ama bazı ara çözümler bulunabileceğini, d'Hondt sisteminin ve mâkul bir ülke barajının kendilerince kabul edilebilir olduğunu söylediler. Birçok değerli konuşmacı, d'Hondt sistemini savundu.

            D'Hondt sistemi, dünyada oldukça yaygın bir uygulama alanı bulan, son derece kolay bir hesaplama yöntemidir. Yalnız d'Hondt sisteminin de aslında büyük partilere prim veren bir yöntem olduğunu unutmamak gerekir. O yüzden Türkiye'de 1965'te millî bakiye sistemi uygulanmıştır; halen İskandinav ülkelerinde Sainte-Laguë sistemi uygulanmaktadır. Amaç, küçük partileri biraz daha fazla kollamak, onların parlamentoda biraz daha fazla temsil edilmesini sağlamaktır.

            Fakat Türkiye'de seçim sonuçları üzerinde yaptığımız değerlendirmede görüyoruz ki, çoğu zaman d'Hondt sisteminin büyük partilere sağladığı prim de yeterli olmamaktadır. O nedenle Türkiye'nin d'Hondt sistemine oranla büyük partilere biraz daha fazla prim sağlayan bir sisteme ihtiyacı vardır. Sabahleyin bir örnek dolayısıyla TESAV Başkanı Sayın Erol Tuncer'in tespit ettikleri gibi, benim önerdiğim ve Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da yer alan "1.5'la başlayan yarımşar aralı aritmetik dizi ile bölme" veya "Azalan tam sayılı aritmetik dizi ile  çarpma" yöntemleri, sonuçları itibariyle çoğunluk sistemiyle d'Hondt usulü  nispî temsil arasında, ama nispî temsil sistemine daha yakın bir yerdedir. Zaten bu yöntemler, nispî temsil sisteminin büyük partilere biraz daha prim sağlayan bir biçimi, bir hesaplama tarzı olarak getirilmiştir. D'Hondt sisteminin sağlayabileceği primin bir partinin tek başına iktidar olması için yetmesi olasılığı daha azdır.

            Buna karşı denebilir ki, 1965'te Adalet Partisi millî bakiye sistemi içinde dahi büyük farkla tek başına iktidar oldu. Doğru, ama Adalet Partisi o seçimde % 52.87 oranında oy aldı. Hangi seçim sistemini uygulasaydınız sonuç başka türlü olmazdı. Fakat ondan sonraki seçimlerde oy oranları, bir hayli değişmiştir. Hele bugün başlıca partilerin oy oranları birbirine yakın bir düzeyde,% 20'ler dolayında seyretmektedir. Bu durumda oyların daha fazla dağılmasına yol açabilecek sistemlerden çok, onları biraz toplayabilecek ve aslında birbirlerine yakın görüşleri savunan, ama çeşitli nedenlerden dolayı _o nedenlere girmek istemiyorum_ bir yerde yolları ayrılmış ve ayrı parti olarak örgütlenmiş kuruluşları birleşmeye özendirecek bir sistemde yarar görüyorum.

            Bu arada yeri gelmişken, şunu da söylemek isterim: Türkiye'de siyasal partilerin birleşmesindeki güçlükler ortada. Onun için Siyasî Partiler Kanunu ile Milletvekili Seçimi Kanunu'nda yer alan, siyasî partilerin birbirlerini destekleme yasağı ile ortak liste düzenleme yasağının kaldırılması zamanı gelmiştir. Zaten bu yasaklar, fiilen aşılmıştır. Öyle olunca, bunu bir düzene bağlamak yerinde olacaktır. Belki bu, birlikte çalışacak ve ortak liste düzenleyecek partilerin ileride tam olarak bütünleşmesine de yardımcı olabilir.

            Seçim sistemi, partileri birleşmeye zorlayınca; aynı partinin içinde çeşitli gruplar, çeşitli fraksiyonlar oluşabilir; bu normaldir. Ama bunlar, ayrı partiler olarak örgütlendiği zaman; seçmen oylarının dağılması sonucunda, içlerinden birinin tek başına iktidar olma olanağı kalmamaktadır.

            Bazı konuşmacılar hiçbir oyun ziyan edilmemesi gerektiğini söylediler. Gönül ister ki, Parlamentoda her oy temsil edilsin; ama Türkiye'de 60 milyon insan, 30 milyon seçmen var. TBMM'de ise 450 sandalye var. Temsilî demokrasilerde her oyun parlamentoda temsil edilmesi olanağı yok; ancak belli bir orana, belli bir miktara ulaşmış oyların temsili söz konusu olabilir. Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da bir bakıma bu oran biraz daha yükseltilmektedir; ama bu, ayrı ayrı seçim çevrelerinde, ayrı ayrı illerde güçlü olan partilerin oralardan milletvekili çıkarmasına engel değildir. Sonuç itibariyle çeşitli seçim çevrelerinden gelecek milletvekilleriyle birçok parti, yine bizim önerdiğimiz "1.5'la başlayan yarımşar aralı aritmetik dizi ile bölme" ve "Azalan tam sayılı aritmetik dizi ile çarpma" sistemleri içinde de parlamentoda temsil edilme olanağı bulacaklardır. Fakat bu yöntemler, belki birbirlerine yakın görüşlere sahip partileri bütünleşme yolunda da özendirebilir. Özellikle merkez sağda ve merkez solda birleşmeler olabilir.

            DSP Genel Sekreteri Sayın Faruk Sırakaya'nın açıkladıkları önerilerin bir bölümüne daha önce değindim: Seçme ve seçilme yaşı, dört yıllık seçim dönemi vb.  Bunlar ortak noktalar, bunları desteklediğimi daha önce söyledim.

            Fakat bir partinin tek başına iktidar olabilmesinin Türkiye'nin bugünkü koşullarına daha uygun düştüğünü savunan bir kişi olarak, yeniden millî bakiye sistemine dönülmesini _sistem ne kadar adil olursa olsun_ doğru bulmuyorum. Seçim sisteminin amacı, öncelikle bir iktidar  çıkarmak, ülkeyi yönetecek partiyi belirlemektir. Tabiî, bunun yanında adil bir temsili de sağlamak, iki amacı bağdaştırmak gerekir. "Koalisyonlardan kaçınmamak gerekir" deniyor. Evet, İskandinav ülkelerinde koalisyonlar işliyor; Federal Almanya'da yıllardır aynı koalisyon iş başında. Eğer Türkiye'de de öyle uyumlu koalisyonlar kurulabilirse, buna hiçbir itirazımız yok. Günlük politikaya girmek istemiyorum; ama Türkiye'de yaşanan koalisyon tecrübeleri ortada. Bir değil, birkaç koalisyon tecrübemiz var. Bu koalisyonların ömürleri belli, yaptıkları ve yapamadıkları işler belli. İskandinav ülkeleri veya Federal Almanya gibi köklü demokrasi gelenekleri olan ülkeler bir yana; başka ülkelerde de koalisyonlar, her zaman başarılı çalışamamaktadırlar. O nedenle olabildiğince tek partinin bir hükümet kurması, idealdir. Tabiî, öyle % 25'lerle, % 36'larla değil, en az % 40-45 dolaylarında oy alan bir parti bunu yapabilmelidir. Bugüne kadarki seçim sonuçları üzerinde yaptığımız analizler, bizim getirdiğimiz önerilerin bunu sağlayabileceğini göstermektedir. Eğer bu sağlanamıyorsa, zorunlu olarak koalisyona gidilir; ama koalisyon, bir amaç değil, zorunlu bir istisna olmak gerekir.

            MHP Genel Başkan Yardımcısı Salih Gökçe, oy hakkının kutsal olduğunu söylediler. Elbette, oy hakkı kutsaldır. Sanıyorum ki, bu  toplantıya katılan herkes, bu inancı paylaşmaktadır. Sayın Gökçe, Seçim Kanunu'nun partilerarası mutabakatla değiştirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Bu konuda tamamıyla haklıdırlar. Başka türlü olmaz. Çünkü seçim öyle bir maçtır ki  maça çıkacak takımların oyunun kuralları üzerinde mutabık olmaları gerekir. Fakat bunu da her zaman yüzde yüz sağlamak olanağı yok. Eğer partiler karşılıklı olarak anlayış gösterirlerse, herkes kendi görüşünden belirli bir ölçüde fedakârlık edebilirse, o zaman bir uzlaşma noktası bulunabilir. Ama herkes, kendi görüşünün kabulünde ısrar ederse, o takdirde bu olanak bulunamaz.

            Yine Sayın Gökçe'nin dile getirdikleri vali, millî eğitim müdürü, emniyet müdürü gibi kamu görevlilerinin bulundukları yerlerden aday olmamaları önerisi, üzerinde durulmaya değer. Bu konu, halen Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 18 ve 19. maddelerinde kamu görevlilerinin aday olabilmek için seçimden belirli bir süre öne görevlerinden çekilmeleri biçiminde düzenlenmiştir. Bunun yeterli olmadığı anlaşılıyor. Sanıyorum ki, 306 sayılı eski Milletvekili Seçimi Kanunu'nda bu yolda bir hüküm vardı. Bu tür kamu görevlilerinin görev yaptıkları yerlerden aday olamamaları veya diğer kamu görevlilerine oranla daha uzunca bir süre önce görevlerinden çekilmeleri uygundur. Hatta müsteşar, genel müdür gibi görevleri bütün Türkiye'yi etkileyebilecek kamu görevlilerinin de böyle uzunca bir süre önce çekilmeleri gerekir.

            Millet Partisi Genel Sekreteri Sayın Ali Özdemir, adil seçim düzeni ve açıkça adını koyarak millî bakiye sistemi önerdiler. O konudaki düşüncelerimi daha önce söyledim, tekrarlamaya gerek yok.  Yine Sayın Özdemir'in sözünü ettikleri milletvekillerinin farklı oy sayılarıyla seçilmesi ise, bir yönüyle illerarası temsil adaletsizliğinden kaynaklanıyor. O  nedenle Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da illerin çıkaracağı milletvekili sayısının doğrudan doğruya il nüfusuyla orantılı olarak belirlenmesi öngörülmüştür.

            Refah Partisi Temsilcisi Sayın Ahmet Dökülmez, "adalet" kavramının bütün dünyada bilindiğini, ancak "istikrar" ve "fayda" kavramlarının o kadar açık kavramlar olmadığını ifade ettiler. Tabiî, "adalet" kavramı, hayatın başka alanlarında da ifadesini bulan bir kavramdır. "Fayda" kavramı, başka bağlamlarda başka anlama gelebilir; ama seçim hukuku literatüründe belli bir anlamı vardır. O bakımdan bu yönden bir kavram kargaşası ortaya çıkabileceğini sanmıyorum. Ayrıca "adalet" kavramı da, aslında göreli, izafî  bir kavramdır. Şüphesiz, _kendilerinin de belirttikleri gibi_ mutlak anlamda bir nispîlik olamaz. Nispî temsil sistemlerinde bütün sorun, bunun ne ölçüde gerçekleştirilebileceğidir.  Eğer "fayda" ve "adalet" ilkelerinden birine mutlak üstünlük tanınmazsa, getirilebilecek her çözüm bir sentez olacaktır. Bunlardan birine mutlak üstünlük tanındığı zaman da sabahki konuşmamda değindiğim sakıncalar ortaya çıkmaktadır.

            SHP Genel Sekreter Yardımcısı Sayın Vamık Tekin, 1991 milletvekili genel seçimlerinde uygulanan % 15 tercih şartının sakıncalı olduğunu, bunun bölgecilik yapanlara olanak verdiğini, o nedenle tercih usulünün ancak zorlaştırılmış olarak muhafaza edilebileceğini söylediler. Sayın ANAP Temsilcisi ise, % 15 oranının biraz daha aşağıya çekilmesinin doğru olacağını ifade etmişlerdi. Benim kişisel görüşüm ve Adalet Bakanlığı'ndaki Tasarı'yı hazırlayan Komisyonun görüşü, bugün yürürlükte olan Milletvekili Seçim Kanunu'nda yer alan, fakat şimdiye kadar birtakım geçici ya da özel hükümlerle uygulanması engellenen tercih sisteminin uygun olacağıdır. O nedenle biz, hazırladığımız Tasarı'da Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 28 ve 35. maddelerinde yer alan ve tercih hakkının kullanılabilmesi için adayların en az yarısına işaret konulması ve tercih oyu ile seçilebilmek için ilgili partiye verilen oyların % 25'ini alma hükümlerinin yürürlüğünü sağlamak amacıyla tercih usulünün işlemesini engelleyen geçici maddeleri kaldırmıştık. Sabahki açıklamamda eksik kalan bu noktayı böylece tamamlamış oluyorum.

            Benim görüşümle çok partili rejimlerde seçme hakkının iki unsuru vardır: Birisi parti seçimi, diğeri kişi seçimi. Her şeyden önce seçmen, inandığı idealleri temsil eden bir partiye oy verir. Ancak bu yetmez. Seçmenin oy verdiği partinin aday olarak sunduğu kadro içinde bu idealleri gerçekleştirmeye en yetenekli gördüğü kişileri de tercih işaretiyle belirtmesi uygun olur. O nedenle bugünkü Kanun'da mevcut olan düzenlemenin uygulanmasının uygun olacağını düşünüyorum. Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı da buna olanak vermektedir. Tercih usulü, eskiden de zaman zaman uygulanmıştır. Fakat partilerin bundan belirli bir huzursuzluk duyduklarını, adaylar arasındaki tercih oyu yarışmasının bazı sorunlar yarattığını da biliyorum. Ama _bir arkadaşımızın söylediği gibi_ vatandaş, sadece noter gibi mühür basmak istemiyor, parti kadar seçilen kişi üzerinde de söz hakkına sahip olmak istiyor. Dolayısıyla vatandaşın bu hakkını ve isteğini göz önünde bulundurmak gerekir.

            Yeni Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Reşit Ülker'e benim hakkımda söyledikleri nazik sözleri için teşekkür ederim. Seçim sistemlerinin uzun vadeli etkileri konusunda özellikle Prof. Duverger'nin ortaya koyduğu eğilim yasaları, sabahki konuşmamda yaptığım açıklamalarda da göz önünde bulundurulmuştur.

            Sayın Ülker'in Sempozyum'da uygulanan yöntem konusunda bir itirazları oldu. Tamamıyla haklıdırlar. Gerçekten Tasarı, daha önce parti temsilcilerine ve Sizlere dağıtılmış olsaydı; burada daha yapıcı bir değerlendirme olanağı doğabilirdi. Ancak sanıyorum ki bu Sempozyum, bir başlangıçtır. Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'nın açıklanmasını, Tasarıyı hazırlayan Komisyon olarak biz, hep Adalet Bakanlığı'nın bir işi olarak gördük. Çünkü bu çalışma, Adalet Bakanılğı için yapılmıştır. Siyasal koşulların elverişliliği ölçüsünde Bakanın bunu Hükümet ve Meclis'e intikal ettireceğini umduk. Maalesef olayların gelişme biçimi, buna olanak vermedi. Fakat bu gün böyle bir toplantı yapılınca Tasarı'nın getirdiği yeniliklerden hiç olmazsa özet olarak söz etmeyi uygun gördüm. Sabahki konuşmamda da söylediğim gibi Adalet Bakanlığı, bu Tasarı'yı ve Gerekçe'sini mutlaka bastırıp tartışmaya açmalıdır. Bu günkü toplantı, bu tartışmanın bir başlangıcıdır.

            Ayrıca bu günkü toplantının Meclis'te _ 1980 öncesinde olduğu gibi _ seçim mevzuatında yapılacak değişiklerle ilgili partilerarası bir komisyon kurulması ve seçim sistemi konusunda orada geniş bir mutabakat, bir konsensüs aranması yolunda bir ön toplantı olmasını dilerim. Eğer bu gerçekleşirse, TESAV'ın bunda önemli bir katkısı olacaktır.

            Diğer konuşmacıların sordukları soruların bir bölümü, ilgili parti temsilcilerince cevaplandırıldı. Bana doğrudan doğruya yöneltilen bir tek soru vardı; sanıyorum ki, onu da başka bir vesileyle cevaplandırdım.

            Böylece Sizleri bu geç saatte burada daha fazla alıkoymadan konuşmama son veriyorum. Beni sabırla, anlayışla dinlediğiniz için teşekkürlerimi sunuyorum. Bütün siyasal partilere buraya gönderdikleri temsilcileri eliyle yaptıkları katkılardan dolayı teşekkür ediyorum. Bu günkü toplantının bundan sonra Meclis'in çatısı altında yapılacak çalışmalarla ülke gereksinmelerine, ülke gerçeklerine uygun bir Seçim ve Siyasi Partiler Kanunları Değişiklik Kanunu 'nun çıkarılması yolunda bir adım olmasını diliyorum.

            Ferruh BOZBEYLİ
            Efendim, toplantımız bitmiştir; ancak, müsaade ederseniz ben de birkaç satırla bir şeyler söylemek istiyorum.

            Seçim hukuku açısından demokrasi üç ayak üzerine duruyor; birisi, dürüst bir seçim, ikincisi seçim sonuçlarına samimi bir saygı, üçüncüsü de iktidarların seçimle el değiştirmesi. Bu üç temelden biz, sadece birincisine -yani ufak tefek itirazlara rağmen- memleketimizde artık dürüst bir seçim yapılıyor noktasına vardık. Ama, millî iradeyi yansıtacak olan seçim kanunları konusunda 1946'dan beri hâlâ konuşuyoruz. Ve arkadaşların buyurduğu gibi, herkes kendine uygun bir seçim kanunu yapıyor. Onun için, bu toplantının bence çok büyük bir önemi var. Bütün partiler ve üniversitemizi temsilen arkadaşımız Sayın Türk, görüşleri ortaya koydu. Muhtemelen birçok konularda da bunu yapacağız. İkincisi seçim sonuçlarına samimi bir saygı. Bunda henüz büyük mesafeler aldığımıza ben şahsen inanmıyorum. Eğer istemediğimiz bir partinin reyi çoğalıyorsa, saygıdan ziyade kaygımız çoğalıyor. Oysa bu bir seçimdir. Seçim sonuçlarına samimi bir saygı gerekir. Henüz o noktaya varmış değiliz. Tahammülsüzlük hâlâ var.

            Üçüncüsü, iktidarların seçimle el değiştirmesi meselesidir. Bu bakımdan 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül uzaklarımızda değil. Yani, bütün bu meseleler de ileride, zannediyorum, konuşulacak ve değerlendirilecektir.

            Ben çok mutlu oldum. Hele 30 sene evvel Meclis Başkanlığı yapmış bir insan olarak, beni tekrar buraya Başkanlık kürsüsüne oturttunuz, çok memnun oldum ama, ufak tefek hatalar da yaptım galiba. Beni bağışlayın.

            Ben bu Vakfın yöneticilerine çok teşekkür ederim. Sayın Profesöre de çok teşekkür ederim. Partilerini temsilen konuşan arkadaşlara, beni sabırla dinleyen arkadaşlara ve katkıda bulunan arkadaşlara da teşekkür ederim ve hepinizi saygılarımla selamlarım..