SİYASAL PARTİ TEMSİLCİLERİNİN ÖNERİLERİ ÜZERİNDE
GENEL DEĞERLENDİRME
Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
Sayın Başkan, değerli konuklar,
Bu ilerleyen saatte sizleri çok fazla sıkmadan, değerli parti temsilcileri
ve değerli dinleyiciler tarafından yapılan konuşmalar üzerinde düşüncelerimi
arz etmek istiyorum.
Sözlerime başlamadan önce, bu gün burada TESAV'ın çok büyük bir hizmeti
gerçekleştirdiğine işaret etmek istiyorum. İlk kez _biri dışında_
Parlamentoda temsil edilen bütün partilerimizin temsilcileri, bu toplantıya
katıldılar ve son derece kaliteli, son derece olumlu konuşmalar yaptılar.
Şüphesiz, bu konuşmalar arasında bazı noktalarda görüş birliği saptanabilirken,
bazı noktalarda da farklı görüşler ortaya çıkıyor. Bu, son derece doğaldır.
Ama sevindirici bir nokta, bu konuşmaların hiçbirinde, siyasal parti temsilcilerimizin
birbirlerini rencide edecek bir ifade kullanmamış olmalarıdır. Bunu, 1983'ten
sonra Meclis çatısı altında gerçekleştirilemeyen ve Sayın Reşit Ülker'in
değindikleri partilerarası komisyonların bir ön adımı olarak görüyorum.
Burada farklı görüşler savunulsa da, hiç olmazsa bir partilerarası diyalog
ortamı doğmuştur. Problemler ortaya konmuştur, farklı çözümler ortaya konmuştur.
Bunlar üzerinde şüphesiz ileride de verimli tartışmalar olacaktır. O bakımdan
gerek bu toplantıyı düzenleyen TESAV'ı, gerek burada son derece değerli
görüşleriyle katkıda bulunan, konunun olgunlaşmasına yardım eden siyasî
parti temsilcilerimizi kutluyorum.
Çeşitli siyasî parti temsilcilerinin, hatta daha sonra söz alanların konuşmalarını
birlikte değerlendirince bir nokta belirgin olarak ortaya çıkıyor. O da
şu: Bazı partilerimiz _ki bunlar, sayı itibariyle azınlıkta_ istikrar ilkesinin
vurgulanmasına, en azından adalet ilkesiyle eşit ağırlıklı olarak vurgulanmasına
özen gösterirken; diğer partilerimiz, adalet ilkesini ön planda tutuyorlar.
İşte, zaten bütün sorun da burada. Seçim sistemini düzenleyen bütün yasa
koyucuların çözmeğe çalıştığı sorun da bu. Ama bunun için mucizevî bir
formül yok, bunun için her çağda ve her ülkede geçerli olacak bir çözüm
de yok. Yapılabilecek şey, optimum çözümü bulmaktır. Bu iki ilkeyi demokratik
ölçülere, ülke gerçeklerine ve ülke koşullarına uygun olarak ülke yararına
en iyi biçimde nasıl bir araya getirebiliriz? Aslında bunların ikisi de,
ihmal edilebilecek ilkeler değildir. Bütün bu değerlendirmelerde bu noktanın
göz önünde bulundurulmasında yarar vardır.
Şimdi ilk olarak, Anavatan Partisi Temsilcisi Sayın Murat Başeskioğlu'nun
konuşması üzerinde durmak istiyorum.
Seçme ve seçilme yaşı konusunda Sayın Başeskioğlu'nun ifade ettikleri görüşlere
tamamıyla katılıyorum. Gerçekten ülkemizde rüşt yaşı olan 18 yaşını dolduran
gençlerimizin seçme, 25 yaşını dolduran gençlerimizin milletvekili seçilme
yeterliğinin kabulü son derece yerinde olacaktır. Bu, siyasal hayata dinamizm
getireceği gibi; gençlere meşru zeminlerde mücadele vermek suretiyle ülke
yönetiminde etkili olmak olanağını da sağlayacaktır.
Seçilme yaşı bakımından başka ülkelerdeki duruma baktığımızda ilginç rakamlarla
karşılaşırız. Örneğin bu hafta içinde (8 Kasım 1994 günü) yenilenen ABD
Temsilciler Meclisi üyeliği için 25 yaş, keza İtalya'da milletvekili seçilmek
için 25 yaş yeterlidir. Fransa'da milletvekili seçilmek için 23 yaş, Almanya'da
Federal Meclis, İsveç'de Riksdag üyeliği için 18 yaş yeterli sayılmıştır.
O bakımdan bizde de 25 yaşın milletvekili seçilme yeterliği için
uygun olacağı düşüncesindeyim.
Birçok konuşmacı, beş yıllık seçim döneminin uzun olduğunu ve dört yıla
indirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Bu düşünceye de tamamıyla katılıyorum.
Gerçekten beş yıl içinde siyasal, ekonomik ve toplumsal koşullar
önemli ölçüde değişebilir. Zaten beş yılın uzun olduğu yaşanan olaylardan
da anlaşılmaktadır. Bazı ülkelerde değil beş yıl, dört yıl bile uzun sayılmaktadır.
Örneğin ABD'de Temsilciler Meclisi iki yılda bir, altı yıllık Senato'nun
üçte biri her iki yılda bir yenilenmektedir. Belki iki yıl bizim gibi bir
ülkenin sık sık seçim atmosferine ve seçim ekonomisine girmesi bakımından
sakıncalı olabilir. Ama seçim döneminin eskiden olduğu gibi dört yıla indirilmesinde
yarar görüyorum. Bu, ülkemizin siyasal gerçeklerine daha uygun olacaktır.
Cumhurbaşkanı seçiminin beş yılda bir yapılmasına gelince; benzeri bir
uygulama, yine parlamenter sisteme sahip Federal Almanya'da var: Orada
da Cumhurbaşkanı beş yıl için seçilir. Fakat orada aynı kişinin arka arkaya
iki kez seçilme olanağı var. Bu, şüphesiz düşünülebilecek bir konu. Ancak,
bizde cumhurbaşkanlığı süresinin yedi yıl olarak tespit edilmesinin ve
aynı kişinin yalnız bir kez seçilebilmesinin de bir nedeni vardır. Bu,
onun cumhurbaşkanlığına tekrar seçilme kaygısı olmadan görevini tam bir
tarafsızlıkla yapması için verilmiş bir süredir. Beş yıl dediğimiz zaman,
acaba aynı kişiye bir defa mı seçilme hakkı tanıyacaksınız, yoksa iki defa
mı? Bu noktanın da aydınlığa kavuşturulması gerekmektedir.
Cumhurbaşkanı seçimi konusunda benim bir önerim var. Bu, aslında Almanya
ve İtalya'daki uygulamalardan esinlenerek geliştirilmiş bir öneridir. Cumhurbaşkanının
yalnız TBMM üyeleri tarafından değil, TBMM üyeleri ile il genel meclislerinin
kendi üyeleri arasından partilerin ve bağımsızların bu meclislerdeki üye
sayılarıyla orantılı olarak, yani nispî temsil ölçülerine göre seçecekleri
aynı sayıda il temsilcilerinin katılacağı bir Cumhuriyet Kurultayı tarafından
seçilmesinde yarar vardır. Bu, aynı zamanda yerel yönetimleri de güçlendirecektir.
Türkiye'de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi için bazı öneriler öne sürülmektedir;
bu da, onlar arasında değerlendirilebilir.
İki turlu seçim sistemi konusunda bu gün burada Sayın ANAP temsilcisi dışında
başka parti temsilcilerinden bir öneri gelmedi. Hatta bazıları, bu öneriyi
eleştirdiler de. Şüphesiz Anavatan Partisi de, bu öneriyi yaparken son
derece içtenlikli olarak iki turlu seçim sistemini ülke yararına görmektedir.
Zaten burada hiç kimsenin önerisinin arkasında ülke zararına olabilecek
bir sistemi getirme amacı olabileceğini düşünemiyorum. Ama sabahki konuşmamda
iki turlu seçim sisteminin sakıncalarını ifade etmeye çalıştım. O konudaki
düşüncelerimi koruyorum.
Bu arada Sayın Başeskioğlu açıklamalarında iki turlu dar bölgeli sistemi,
2-3 milletvekili çıkaracak dar bölge olarak da düşündüklerini söylediler.
Gerçekten Anavatan Partisi'nin yayımladığı "İki Turlu Dar Bölge Seçim Sistemi"
kitabında da bu öneri görülmektedir. Ancak literatürde "dar bölge" denildiği
zaman kastedilen, hatta bu kitabın başlangıcında yapılan tanımla belirlenen
kavram, tek adlı çoğunluk sistemidir. 2-3 milletvekili çıkaracak seçim
çevreleri, "dar bölge" değil, "daraltılmış bölge" olur. Çünkü "dar bölge",
bir seçim bölgesinden bir kişinin seçildiği çoğunluk sistemidir.
Eğer buradan ikinci tura sadece en çok oy alan iki adayın katılmasını kabul
edecek olursanız, yani örneğin % 15'i, veya _sistemin beşiği Fransa'da
olduğu gibi_ % 12.5'u aşan her adayın katılmasına olanak vermezseniz
ve bir de bunu 2 milletvekili çıkaracak seçim çevrelerinde yaparsanız;
bu, her çevrede aynı partilerin kazanması durumunda ülkeyi iki partili
bir sisteme götürür. Böyle bir uygulama, diğer görüşlerin parlamentoda
hiç temsil edilmemesine, onların tamamıyla elenmesine neden olabilir. Bu,
özellikle hiçbir oyun ziyan olmamasını isteyen sayın parti temsilcileri
ve diğer konuşmacıların herhalde üzüntüyle karşılayacağı bir sonuç olacaktır.
Fakat böyle bir tehlike vardır. Eğer tek adlı seçim çevreleri olursa ve
belli bir oranı aşan bütün adayların ikinci tura katılmasına olanak verilirse,
_"dar bölge" sisteminin diğer sakıncaları devam etmekle birlikte_
belki çeşitli seçim çevrelerinden, farklı sonuçların gelmesiyle ülke genelinde
bir denge sağlanabilir. Ama 2-3 milletvekili çıkaracak seçim çevrelerinde
bu dengenin kaybolması ve ülkede sadece iki partinin Meclis'te temsil edildiği
ve diğer partilerin parlamento dışına itildiği bir durumun ortaya
çıkması olasılığı daha fazladır.
Büyük Birlik Partisi Genel Sekreteri Sayın Esat Bütün, Milletin iradesini
Anayasa'ya yansıtamadığından, Anayasa'yı hiçbir zaman Milletin yapamadığından
yakındı. Aslında konumuzun dışında olmakla birlikte; sanıyorum ki, bu sözlerle
1961 ve 1982 Anayasalarının askerî müdahalelerden sonra yapılması kastedilmektedir.
Bugün sivil bir Meclis, görev başındadır.Yeterli siyasal irade olduktan
sonra bu Meclis'in bir yeni Anayasa yapmaması için hiçbir neden göremiyorum.
Bu yapılabilir. Tabiî, şunu da unutmamak gerekir: Yeni Anayasalar, yalnız
bizde değil, başka ülkelerde de genellikle bir siyasal bunalımın sonucu
olarak ortaya çıkmışlardır. Normal koşullarda Anayasa değişikliği yapılmamakta
veya çok küçük değişikliklerle yetinilmektedir. Ama bizde tamamıyla sivillerin
yaptığı bir Anayasa olarak 1924 Anayasası'nı da hatırlamak gerekir. Eğer
bugün de bir uzlaşma sağlanabilirse, _ki birçok noktalarda sağlanabileceğini
düşünüyorum _Anayasa'da değişiklik yapılmaması için hiçbir neden yok.
Üçte bir milletvekilinin, yani 150 milletvekilinin "Türkiye milletvekili"
olarak nispî temsil usulüne göre, 300 milletvekilinin dar bölge veya daraltılmış
bölgelerden seçilmesi önerisine gelince; "Türkiye milletvekilliği" kavramının
nasıl kavramsal bir çelişki olduğunu, aslında bütün milletvekillerinin
Türkiye'yi temsil ettiğini sabahki konuşmamda açıklamıştım.Üstelik böyle
bir yöntem, gerek adayların listelerde sıralanması, gerek kazanan adayların
belirlenmesi bakımından önemli güçlükler doğurabileceği gibi tamamıyla
parti genel merkezlerine bağımlı bir milletvekili tipi de ortaya çıkarabilir.
Ayrıca dar bölge veya daraltılmış bölgelerde çoğunluk sistemlerine göre
yapılacak seçimlerin de, eskiden liste usulü çoğunluk sisteminin
sakıntılarını yaşamış Türkiye'de yine çoğunluk sistemlerinin sakıncalarını
geri getirebileceğinden endişe ederim.
Barajların azaltılması veya genel baraj oranının düşürülmesi konusunda
çeşitli parti temsilcileri görüşlerini ifade ettiler. Bu görüşlere katılıyorum.
Zaten Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da çevre barajı kaldırılmış,
ülke barajı % 5'e indirilmiştir. Bu, başka ülkelerde de rastlanabilen mâkul
bir baraj oranıdır.
Sayın Atilla Sav, CHP'nin görüşlerini burada zaman darlığı nedeniyle tam
olarak ifade edemediler; ama bazı ara çözümler bulunabileceğini, d'Hondt
sisteminin ve mâkul bir ülke barajının kendilerince kabul edilebilir olduğunu
söylediler. Birçok değerli konuşmacı, d'Hondt sistemini savundu.
D'Hondt sistemi, dünyada oldukça yaygın bir uygulama alanı bulan, son derece
kolay bir hesaplama yöntemidir. Yalnız d'Hondt sisteminin de aslında büyük
partilere prim veren bir yöntem olduğunu unutmamak gerekir. O yüzden Türkiye'de
1965'te millî bakiye sistemi uygulanmıştır; halen İskandinav ülkelerinde
Sainte-Laguë sistemi uygulanmaktadır. Amaç, küçük partileri biraz daha
fazla kollamak, onların parlamentoda biraz daha fazla temsil edilmesini
sağlamaktır.
Fakat Türkiye'de seçim sonuçları üzerinde yaptığımız değerlendirmede görüyoruz
ki, çoğu zaman d'Hondt sisteminin büyük partilere sağladığı prim de yeterli
olmamaktadır. O nedenle Türkiye'nin d'Hondt sistemine oranla büyük partilere
biraz daha fazla prim sağlayan bir sisteme ihtiyacı vardır. Sabahleyin
bir örnek dolayısıyla TESAV Başkanı Sayın Erol Tuncer'in tespit ettikleri
gibi, benim önerdiğim ve Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da
yer alan "1.5'la başlayan yarımşar aralı aritmetik dizi ile bölme" veya
"Azalan tam sayılı aritmetik dizi ile çarpma" yöntemleri, sonuçları
itibariyle çoğunluk sistemiyle d'Hondt usulü nispî temsil arasında,
ama nispî temsil sistemine daha yakın bir yerdedir. Zaten bu yöntemler,
nispî temsil sisteminin büyük partilere biraz daha prim sağlayan bir biçimi,
bir hesaplama tarzı olarak getirilmiştir. D'Hondt sisteminin sağlayabileceği
primin bir partinin tek başına iktidar olması için yetmesi olasılığı daha
azdır.
Buna karşı denebilir ki, 1965'te Adalet Partisi millî bakiye sistemi içinde
dahi büyük farkla tek başına iktidar oldu. Doğru, ama Adalet Partisi o
seçimde % 52.87 oranında oy aldı. Hangi seçim sistemini uygulasaydınız
sonuç başka türlü olmazdı. Fakat ondan sonraki seçimlerde oy oranları,
bir hayli değişmiştir. Hele bugün başlıca partilerin oy oranları birbirine
yakın bir düzeyde,% 20'ler dolayında seyretmektedir. Bu durumda oyların
daha fazla dağılmasına yol açabilecek sistemlerden çok, onları biraz toplayabilecek
ve aslında birbirlerine yakın görüşleri savunan, ama çeşitli nedenlerden
dolayı _o nedenlere girmek istemiyorum_ bir yerde yolları ayrılmış ve ayrı
parti olarak örgütlenmiş kuruluşları birleşmeye özendirecek bir sistemde
yarar görüyorum.
Bu arada yeri gelmişken, şunu da söylemek isterim: Türkiye'de siyasal partilerin
birleşmesindeki güçlükler ortada. Onun için Siyasî Partiler Kanunu ile
Milletvekili Seçimi Kanunu'nda yer alan, siyasî partilerin birbirlerini
destekleme yasağı ile ortak liste düzenleme yasağının kaldırılması zamanı
gelmiştir. Zaten bu yasaklar, fiilen aşılmıştır. Öyle olunca, bunu bir
düzene bağlamak yerinde olacaktır. Belki bu, birlikte çalışacak ve ortak
liste düzenleyecek partilerin ileride tam olarak bütünleşmesine de yardımcı
olabilir.
Seçim sistemi, partileri birleşmeye zorlayınca; aynı partinin içinde çeşitli
gruplar, çeşitli fraksiyonlar oluşabilir; bu normaldir. Ama bunlar, ayrı
partiler olarak örgütlendiği zaman; seçmen oylarının dağılması sonucunda,
içlerinden birinin tek başına iktidar olma olanağı kalmamaktadır.
Bazı konuşmacılar hiçbir oyun ziyan edilmemesi gerektiğini söylediler.
Gönül ister ki, Parlamentoda her oy temsil edilsin; ama Türkiye'de 60 milyon
insan, 30 milyon seçmen var. TBMM'de ise 450 sandalye var. Temsilî demokrasilerde
her oyun parlamentoda temsil edilmesi olanağı yok; ancak belli bir orana,
belli bir miktara ulaşmış oyların temsili söz konusu olabilir. Adalet Bakanlığı'nda
hazırladığımız Tasarı'da bir bakıma bu oran biraz daha yükseltilmektedir;
ama bu, ayrı ayrı seçim çevrelerinde, ayrı ayrı illerde güçlü olan partilerin
oralardan milletvekili çıkarmasına engel değildir. Sonuç itibariyle çeşitli
seçim çevrelerinden gelecek milletvekilleriyle birçok parti, yine bizim
önerdiğimiz "1.5'la başlayan yarımşar aralı aritmetik dizi ile bölme" ve
"Azalan tam sayılı aritmetik dizi ile çarpma" sistemleri içinde de parlamentoda
temsil edilme olanağı bulacaklardır. Fakat bu yöntemler, belki birbirlerine
yakın görüşlere sahip partileri bütünleşme yolunda da özendirebilir. Özellikle
merkez sağda ve merkez solda birleşmeler olabilir.
DSP Genel Sekreteri Sayın Faruk Sırakaya'nın açıkladıkları önerilerin bir
bölümüne daha önce değindim: Seçme ve seçilme yaşı, dört yıllık seçim dönemi
vb. Bunlar ortak noktalar, bunları desteklediğimi daha önce söyledim.
Fakat bir partinin tek başına iktidar olabilmesinin Türkiye'nin bugünkü
koşullarına daha uygun düştüğünü savunan bir kişi olarak, yeniden millî
bakiye sistemine dönülmesini _sistem ne kadar adil olursa olsun_ doğru
bulmuyorum. Seçim sisteminin amacı, öncelikle bir iktidar çıkarmak,
ülkeyi yönetecek partiyi belirlemektir. Tabiî, bunun yanında adil bir temsili
de sağlamak, iki amacı bağdaştırmak gerekir. "Koalisyonlardan kaçınmamak
gerekir" deniyor. Evet, İskandinav ülkelerinde koalisyonlar işliyor; Federal
Almanya'da yıllardır aynı koalisyon iş başında. Eğer Türkiye'de de öyle
uyumlu koalisyonlar kurulabilirse, buna hiçbir itirazımız yok. Günlük politikaya
girmek istemiyorum; ama Türkiye'de yaşanan koalisyon tecrübeleri ortada.
Bir değil, birkaç koalisyon tecrübemiz var. Bu koalisyonların ömürleri
belli, yaptıkları ve yapamadıkları işler belli. İskandinav ülkeleri veya
Federal Almanya gibi köklü demokrasi gelenekleri olan ülkeler bir yana;
başka ülkelerde de koalisyonlar, her zaman başarılı çalışamamaktadırlar.
O nedenle olabildiğince tek partinin bir hükümet kurması, idealdir. Tabiî,
öyle % 25'lerle, % 36'larla değil, en az % 40-45 dolaylarında oy alan bir
parti bunu yapabilmelidir. Bugüne kadarki seçim sonuçları üzerinde yaptığımız
analizler, bizim getirdiğimiz önerilerin bunu sağlayabileceğini göstermektedir.
Eğer bu sağlanamıyorsa, zorunlu olarak koalisyona gidilir; ama koalisyon,
bir amaç değil, zorunlu bir istisna olmak gerekir.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Salih Gökçe, oy hakkının kutsal olduğunu söylediler.
Elbette, oy hakkı kutsaldır. Sanıyorum ki, bu toplantıya katılan
herkes, bu inancı paylaşmaktadır. Sayın Gökçe, Seçim Kanunu'nun partilerarası
mutabakatla değiştirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Bu konuda tamamıyla
haklıdırlar. Başka türlü olmaz. Çünkü seçim öyle bir maçtır ki maça
çıkacak takımların oyunun kuralları üzerinde mutabık olmaları gerekir.
Fakat bunu da her zaman yüzde yüz sağlamak olanağı yok. Eğer partiler karşılıklı
olarak anlayış gösterirlerse, herkes kendi görüşünden belirli bir ölçüde
fedakârlık edebilirse, o zaman bir uzlaşma noktası bulunabilir. Ama herkes,
kendi görüşünün kabulünde ısrar ederse, o takdirde bu olanak bulunamaz.
Yine Sayın Gökçe'nin dile getirdikleri vali, millî eğitim müdürü, emniyet
müdürü gibi kamu görevlilerinin bulundukları yerlerden aday olmamaları
önerisi, üzerinde durulmaya değer. Bu konu, halen Milletvekili Seçimi Kanunu'nun
18 ve 19. maddelerinde kamu görevlilerinin aday olabilmek için seçimden
belirli bir süre öne görevlerinden çekilmeleri biçiminde düzenlenmiştir.
Bunun yeterli olmadığı anlaşılıyor. Sanıyorum ki, 306 sayılı eski Milletvekili
Seçimi Kanunu'nda bu yolda bir hüküm vardı. Bu tür kamu görevlilerinin
görev yaptıkları yerlerden aday olamamaları veya diğer kamu görevlilerine
oranla daha uzunca bir süre önce görevlerinden çekilmeleri uygundur. Hatta
müsteşar, genel müdür gibi görevleri bütün Türkiye'yi etkileyebilecek kamu
görevlilerinin de böyle uzunca bir süre önce çekilmeleri gerekir.
Millet Partisi Genel Sekreteri Sayın Ali Özdemir, adil seçim düzeni ve
açıkça adını koyarak millî bakiye sistemi önerdiler. O konudaki düşüncelerimi
daha önce söyledim, tekrarlamaya gerek yok. Yine Sayın Özdemir'in
sözünü ettikleri milletvekillerinin farklı oy sayılarıyla seçilmesi ise,
bir yönüyle illerarası temsil adaletsizliğinden kaynaklanıyor. O
nedenle Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da illerin çıkaracağı
milletvekili sayısının doğrudan doğruya il nüfusuyla orantılı olarak belirlenmesi
öngörülmüştür.
Refah Partisi Temsilcisi Sayın Ahmet Dökülmez, "adalet" kavramının bütün
dünyada bilindiğini, ancak "istikrar" ve "fayda" kavramlarının o kadar
açık kavramlar olmadığını ifade ettiler. Tabiî, "adalet" kavramı, hayatın
başka alanlarında da ifadesini bulan bir kavramdır. "Fayda" kavramı, başka
bağlamlarda başka anlama gelebilir; ama seçim hukuku literatüründe belli
bir anlamı vardır. O bakımdan bu yönden bir kavram kargaşası ortaya çıkabileceğini
sanmıyorum. Ayrıca "adalet" kavramı da, aslında göreli, izafî bir
kavramdır. Şüphesiz, _kendilerinin de belirttikleri gibi_ mutlak anlamda
bir nispîlik olamaz. Nispî temsil sistemlerinde bütün sorun, bunun ne ölçüde
gerçekleştirilebileceğidir. Eğer "fayda" ve "adalet" ilkelerinden
birine mutlak üstünlük tanınmazsa, getirilebilecek her çözüm bir sentez
olacaktır. Bunlardan birine mutlak üstünlük tanındığı zaman da sabahki
konuşmamda değindiğim sakıncalar ortaya çıkmaktadır.
SHP Genel Sekreter Yardımcısı Sayın Vamık Tekin, 1991 milletvekili genel
seçimlerinde uygulanan % 15 tercih şartının sakıncalı olduğunu, bunun bölgecilik
yapanlara olanak verdiğini, o nedenle tercih usulünün ancak zorlaştırılmış
olarak muhafaza edilebileceğini söylediler. Sayın ANAP Temsilcisi ise,
% 15 oranının biraz daha aşağıya çekilmesinin doğru olacağını ifade etmişlerdi.
Benim kişisel görüşüm ve Adalet Bakanlığı'ndaki Tasarı'yı hazırlayan Komisyonun
görüşü, bugün yürürlükte olan Milletvekili Seçim Kanunu'nda yer alan, fakat
şimdiye kadar birtakım geçici ya da özel hükümlerle uygulanması engellenen
tercih sisteminin uygun olacağıdır. O nedenle biz, hazırladığımız Tasarı'da
Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 28 ve 35. maddelerinde yer alan ve tercih
hakkının kullanılabilmesi için adayların en az yarısına işaret konulması
ve tercih oyu ile seçilebilmek için ilgili partiye verilen oyların % 25'ini
alma hükümlerinin yürürlüğünü sağlamak amacıyla tercih usulünün işlemesini
engelleyen geçici maddeleri kaldırmıştık. Sabahki açıklamamda eksik kalan
bu noktayı böylece tamamlamış oluyorum.
Benim görüşümle çok partili rejimlerde seçme hakkının iki unsuru vardır:
Birisi parti seçimi, diğeri kişi seçimi. Her şeyden önce seçmen, inandığı
idealleri temsil eden bir partiye oy verir. Ancak bu yetmez. Seçmenin oy
verdiği partinin aday olarak sunduğu kadro içinde bu idealleri gerçekleştirmeye
en yetenekli gördüğü kişileri de tercih işaretiyle belirtmesi uygun olur.
O nedenle bugünkü Kanun'da mevcut olan düzenlemenin uygulanmasının uygun
olacağını düşünüyorum. Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı da buna
olanak vermektedir. Tercih usulü, eskiden de zaman zaman uygulanmıştır.
Fakat partilerin bundan belirli bir huzursuzluk duyduklarını, adaylar arasındaki
tercih oyu yarışmasının bazı sorunlar yarattığını da biliyorum. Ama _bir
arkadaşımızın söylediği gibi_ vatandaş, sadece noter gibi mühür basmak
istemiyor, parti kadar seçilen kişi üzerinde de söz hakkına sahip olmak
istiyor. Dolayısıyla vatandaşın bu hakkını ve isteğini göz önünde bulundurmak
gerekir.
Yeni Parti Genel Başkan Yardımcısı Sayın Reşit Ülker'e benim hakkımda söyledikleri
nazik sözleri için teşekkür ederim. Seçim sistemlerinin uzun vadeli etkileri
konusunda özellikle Prof. Duverger'nin ortaya koyduğu eğilim yasaları,
sabahki konuşmamda yaptığım açıklamalarda da göz önünde bulundurulmuştur.
Sayın Ülker'in Sempozyum'da uygulanan yöntem konusunda bir itirazları oldu.
Tamamıyla haklıdırlar. Gerçekten Tasarı, daha önce parti temsilcilerine
ve Sizlere dağıtılmış olsaydı; burada daha yapıcı bir değerlendirme olanağı
doğabilirdi. Ancak sanıyorum ki bu Sempozyum, bir başlangıçtır. Adalet
Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'nın açıklanmasını, Tasarıyı hazırlayan
Komisyon olarak biz, hep Adalet Bakanlığı'nın bir işi olarak gördük. Çünkü
bu çalışma, Adalet Bakanılğı için yapılmıştır. Siyasal koşulların elverişliliği
ölçüsünde Bakanın bunu Hükümet ve Meclis'e intikal ettireceğini umduk.
Maalesef olayların gelişme biçimi, buna olanak vermedi. Fakat bu gün böyle
bir toplantı yapılınca Tasarı'nın getirdiği yeniliklerden hiç olmazsa özet
olarak söz etmeyi uygun gördüm. Sabahki konuşmamda da söylediğim gibi Adalet
Bakanlığı, bu Tasarı'yı ve Gerekçe'sini mutlaka bastırıp tartışmaya açmalıdır.
Bu günkü toplantı, bu tartışmanın bir başlangıcıdır.
Ayrıca bu günkü toplantının Meclis'te _ 1980 öncesinde olduğu gibi _ seçim
mevzuatında yapılacak değişiklerle ilgili partilerarası bir komisyon kurulması
ve seçim sistemi konusunda orada geniş bir mutabakat, bir konsensüs aranması
yolunda bir ön toplantı olmasını dilerim. Eğer bu gerçekleşirse, TESAV'ın
bunda önemli bir katkısı olacaktır.
Diğer konuşmacıların sordukları soruların bir bölümü, ilgili parti temsilcilerince
cevaplandırıldı. Bana doğrudan doğruya yöneltilen bir tek soru vardı; sanıyorum
ki, onu da başka bir vesileyle cevaplandırdım.
Böylece Sizleri bu geç saatte burada daha fazla alıkoymadan konuşmama son
veriyorum. Beni sabırla, anlayışla dinlediğiniz için teşekkürlerimi sunuyorum.
Bütün siyasal partilere buraya gönderdikleri temsilcileri eliyle yaptıkları
katkılardan dolayı teşekkür ediyorum. Bu günkü toplantının bundan sonra
Meclis'in çatısı altında yapılacak çalışmalarla ülke gereksinmelerine,
ülke gerçeklerine uygun bir Seçim ve Siyasi Partiler Kanunları Değişiklik
Kanunu 'nun çıkarılması yolunda bir adım olmasını diliyorum.
Ferruh BOZBEYLİ
Efendim, toplantımız bitmiştir; ancak, müsaade ederseniz ben de birkaç
satırla bir şeyler söylemek istiyorum.
Seçim hukuku açısından demokrasi üç ayak üzerine duruyor; birisi, dürüst
bir seçim, ikincisi seçim sonuçlarına samimi bir saygı, üçüncüsü de iktidarların
seçimle el değiştirmesi. Bu üç temelden biz, sadece birincisine -yani ufak
tefek itirazlara rağmen- memleketimizde artık dürüst bir seçim yapılıyor
noktasına vardık. Ama, millî iradeyi yansıtacak olan seçim kanunları konusunda
1946'dan beri hâlâ konuşuyoruz. Ve arkadaşların buyurduğu gibi, herkes
kendine uygun bir seçim kanunu yapıyor. Onun için, bu toplantının bence
çok büyük bir önemi var. Bütün partiler ve üniversitemizi temsilen arkadaşımız
Sayın Türk, görüşleri ortaya koydu. Muhtemelen birçok konularda da bunu
yapacağız. İkincisi seçim sonuçlarına samimi bir saygı. Bunda henüz büyük
mesafeler aldığımıza ben şahsen inanmıyorum. Eğer istemediğimiz bir partinin
reyi çoğalıyorsa, saygıdan ziyade kaygımız çoğalıyor. Oysa bu bir seçimdir.
Seçim sonuçlarına samimi bir saygı gerekir. Henüz o noktaya varmış değiliz.
Tahammülsüzlük hâlâ var.
Üçüncüsü, iktidarların seçimle el değiştirmesi meselesidir. Bu bakımdan
27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül uzaklarımızda değil. Yani, bütün bu meseleler
de ileride, zannediyorum, konuşulacak ve değerlendirilecektir.
Ben çok mutlu oldum. Hele 30 sene evvel Meclis Başkanlığı yapmış bir insan
olarak, beni tekrar buraya Başkanlık kürsüsüne oturttunuz, çok memnun oldum
ama, ufak tefek hatalar da yaptım galiba. Beni bağışlayın.
Ben bu Vakfın yöneticilerine çok teşekkür ederim. Sayın Profesöre de çok
teşekkür ederim. Partilerini temsilen konuşan arkadaşlara, beni sabırla
dinleyen arkadaşlara ve katkıda bulunan arkadaşlara da teşekkür ederim
ve hepinizi saygılarımla selamlarım.. |