SORULAR - YANITLAR

       Mustafa Nevruz SINACI(*)
            Efendim, ben fazla vaktinizi almadan, müsaade ederseniz soruma geçeceğim.

            Şimdi, burada yapılan konuşmalar esnasında, genellikle ve bilhassa seçim sistemi anlatıldı, seçim sistemlerinin analizi yapıldı. Ancak, ne kadar güzel, ne kadar ideal, insan hakları, demokrasi, hukuk açısından en iyi seçim sistemini ortaya koysak bile, o seçim sistemine esas olacak adayı tespit edecek olan siyasi partidir. Siyasi  partiler yönünden de sorunlar var takdir edersiniz. Bu hiç ele alınmadı. Şimdi ideal bir seçim sisteminde aday verecek olan partilerin durumu dikkate alınmaz, o sisteme muvazi olarak düzeltilmez, o da realize edilmez, demokrasinin, insan haklarının icaplarına uygun birhale getirilmez ise, yarışa çıkacak 450 milletvekili adayının nitelikleri, en uygun normlara ulaştırılmazsa, sonuçta yine kısa bir zamanda sürekli seçim sistemlerini değiştirmek zorunda kalacağız. O bakımdan ben Sayın Hocama şunu soruyorum: Siyasi Partiler Kanunu da, seçim sistemlerine ve seçim kanunlarına eşit bir biçimde, ona muvazi olacak şekilde değiştirilmeli mi? Parti içi demokrasiler daha uygun birşekilde birbirleriyle uyumlaştırılacak biçimde realize edilmeli midir? Edilecekse nasıl yapılmalı? Bu konuya da açıklık getirilirse sevineceğim.

       Soyer ŞİMŞEK(**)
            Bizim platformumuz da, Türkiye'nin bu seçim sistemini kendi içinde acizane tartışmıştır. Bizim de bazı tespitlerimiz vardır, eksik kalan  tespitleri de burada belirtmekte yarar görüyorum. Seçim sisteminin ayrılamaz bir unsuru, il ve ilçe seçim kurullarıdır. Bugün il ve ilçe seçim kurullarının, istenilen verimlilikte çalıştığını hiçbirimiz söyleyemeyiz. O nedenle, Seçim Yasası ile birlikte, il ve ilçe seçim kurullarının görevli hakimleri ve personeli, seçim işlerinin dışında hiçbir iş yapmaması gibi, bir yasal düzenlemenin zorunluluk olduğuna inanıyoruz. Bu il ve ilçe seçim kurulları, bugünkü partilerdeki oligarşik yapılanmanın aşılamamasını da engelleyebilir. Yani, partiler tarafından görevden alma gibi bir yetkinin, parti tüzüğüne uygun çalışma göstermeyen ögürtleri, il ve ilçe seçim kurullarının görevden alması, yasanın, hâkimin görevden alması gündeme getirilebilir. O zaman, Türkiye siyasetini tıkayan üst düzeydeki oligarşik parti yapılanmasının önüne geçmek mümkün olabilir.

            Bugün Türkiye'de sistemde genel olarak bir tıkanma olduğunu hepimiz biliyoruz. Meclise, yürütme, yasama ve denetleme yetkisi verilmiştir; ama, yasama ve denetleme yetkisinin layıkıyla  yapıldığını hiçbirimiz söyleyemeyiz. Türkiye kokmaktadır. Türkiye'de yasaların yerini, illegal örgütlerin koymuş olduğu kurallar almaktadır. Bu acı gerçeği de hepimizin görmesi gerekir.

            Siyasi partilerin bütün amacı, icrada söz sahibi olabilmektir. Belki de bu şekilde yüzde 60'lara kadar ulaşan, devletin ekonomiyi kontrol etme fonksiyonunda pay sahibi olmanın arzusunu, isteklerini görüyoruz. Bu nedenle, bu gerçekler ışığında, acaba Türkiye'de yürütme yetkisini Meclisin dışına almak düşünülmeli midir? Bunu, bu seçkin kuruluşun bir vesileyle tartışmasında yarar görüyoruz. O zaman, sadece yasama ve denetleme fonksiyonunu üstlenen bir Meclisin, çok daha etkin görevler yapabilmesi, sistemdeki tıkanıklığı aşabilmek mümkün olabilir düşüncesini taşıyoruz.

            Şimdi, tabii seçim yasalarını bu noktada değerlendirmek gerekir. Türkiye'de yürütme Meclisin içinde mi olacaktır, yoksa Meclisin dışına mı alınacaktır? Meclisin dışına alınırsa, elbette Seçim Yasası değişmelidir. Ama, Meclis'te bugünkü sistemde bir iyileştirme düşünülüyorsa, o zaman seçim yasaları üzerinde yeni bir fikir cimnastiği yapmakta yarar vardır.

            Şimdi, bu yapılmadığı takdirde, Türkiye'de parlamentonun ve siyaset adamlarının onurunu zedeleyen bir gelişmeyi üzülerek, ileri boyutlarda görüyoruz. Çünkü, her seçim döneminde kendine bir başka seçim çevresi seçen bir takım siyaset gezginleri, Türkiye'de siyasete hakim oluyor. Hatta ve hatta, bugünkü kontenjan milletvekilliği uygulaması sonucunda, yine her seçim döneminde parti değiştirmeyi kendine âdet edinen siyasetin -tabirimi hoşgörün-zennelerinin geliştiğini görüyoruz. Bunlar, Türkiye'de demokratik rejime karşı olan saygıyı zedeleyen çok önemli hususlardır. O nedenle, bu konuyu yaşamsal önemde görüyoruz.

            Türkiye'de istikrarsızlığın bir diğer nedeni, altı ayda bir, iki yılda bir seçimler yapılmasıdır. Türkiye gibi az gelişmiş bir ülkede iki yılda bir yapılan ara seçimler, milletvekili seçimiyle aynı süreye denk getirilmeyen yerel yönetim seçimleri  siyasi istikrarsızlığa ve dolayısıyla kaynak savurganlığına neden olmaktadır. O nedenle yeni bir düzenleme yapılacak ise, mutlaka ve mutlaka,  yerel yönetim seçimleriyle milletvekili seçimlerinin bir arada yapılması gündeme getirilmelidir. Yedek milletvekilliği meselesi de, son derece ciddi bir şekilde düşünülmelidir.

            Tabii Sayın Tuncer'in açıklamalarından da, bilimsel olarak bir gerçeği bir kez daha öğrenmiş bulunuyoruz. Her yıl Seçim Yasası değiştiren bir ülke. Bu, demokratik  rejimin istikrar bulmamasının önündeki en ciddi engellerden bir tanesidir. Bu nedenle bizim önerimiz veya bu konuyu tartışanlara, tartışılması için yapacağımız öneri, Seçim Yasası değişikliklerini Meclis'te üçte iki çoğunlukla yapılması hususunun bağlayıcı hüküm olarak gündeme getirilmesinde veyahut da, Seçim Yasası'nda yapılan değişikliklerin geçmişte bir dönemde olduğu gibi, bir sonraki dönemde mutlaka yürürlüğe gireceği hususunun tartışılmasında yarar görüyoruz.

            Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

       Halil SAY(*) 
            Devlet memuruyum, karnımı oradan doyuruyorum, resim yapıyorum ve şu anda da Türkiye Sanat Kurumu adına konuşuyorum.

            Şimdi, ben kısa olsun diye, vaktinizi çok almamak için görüşlerimden çok, burada edindiğim izlenimlerden doğan aklımdaki soruyu soracağım. Her iki konuşmacı, hem Sayın Tuncer'e hem Sayın Hocam Türk'e.

            Kendileri zaten açık seçik söylüyorlar gibime geliyor, yanılmıyorsam, bağışlasınlar, yahut siz de bağışlayın yanlış anladıysam. Hangi seçim sistemini uygularsanız uygulayın, toplum yararına, eksiksiz toplum yararına, salt toplum yararına bir şey olmuyor. Nitekim, açış konuşmasında Sayın Tuncer ve Sayın Hocam da söylediler, istikrara önem verildiği zaman yarar zedeleniyor, yarara önem verildiği zaman istikrar zedeleniyor. Yani, öylesine bir açmaz içinde bu iş.

            Onun dışında, bana kalsa bu matematiksel sıkıntı; yani bir tabloyu çerçeveleme... Ben çok iyi resim yapamıyorum belki ama, çok güzel bir çerçeveye koyarsam, sergide satışı biraz daha iyi oluyor, onun gibi bir şey oluyor. Matematiksel sıkıntı belli. Ve Türkiye'miz bunu yıllardır da uyguluyor, çeşitlisini uyguluyor; ama, bir türlü ne istikrara ulaşabiliyor ne de yarar bulabiliyor. Türkiye'miz için de bu işin garip yanı bu.

            Şimdi, bir de bence - ben biraz işin sanatsal yönünü de almak istiyorum, tabii belki bu toplantıda konusu olmadığı için değinilmedi ama - daha zararlı yanı var; demokrasinin en önemli unsuru seçim. Seçimdeki insan unsuru önemli. Ben burada da bakıyorum, bu güzel toplulukta Türkiye'mizin en büyük hastalığı Türkiye'nin yarı nüfusu kadın, hiçbir etkinlikte yarı yarıya kadın olmuyor. Dolayısıyla seçimlerde kadınların durumu, seçimlerdeki insanların tümünün durumu, oy verme şeklinde bence önemli.

            Şimdi, bundan çıkarak, ben sorumu şöyle sormak istiyorum: Dünyada yeni yeni filizlenen ve epey de rağbet gören, aslında konuşulması gereken, insanoğlu dünyaya geldiğinden bu yana geçirdiği yönetim biçimlerinden, kölelikten, feodal yönetimden, kapitalizmden yahut sosyalizmden ve sonra diğer sıkıntılar da irdelendiğinde, aslında -ve dünyada da oluyor, bu benim bir buluşum değil, bağışlayın- konuşulması gereken, sıkıntının asıl temelinin, demokrasinin de mi acaba bittiği, yeni bir yönetim biçiminin aranması gerektiği mi? Sorum bu efendim.

       M.Seyfi OKTAY(*) 
            Bana göre, seçim sisteminin çeşitli seçim sistemlerinin demokrasi açısından getirilerini ve götürülerini kamuoyuna mal etmek son derece önem taşıyor. Birçok önemli sonuçları var; ama, bana göre en önemli sonucu; Eğer seçim sistemlerinin getirileri, götürüleri kamuoyuna mal edilirse, siyasi partilerimiz, iktidarlar, artık kendilerine göre, kendi seçim koşullarına göre, kendilerine en büyük avantajı sağlayacak seçim sistemini oluşturmaları açısından çok caydırıcı olur. En önemli sonuçlarından birisi bu diye düşünüyorum.

           Bu kadar geniş bir şekilde seçim sistemlerinin mahzurları veya iyilikleri kamuoyuna mal edilmezse, Meclis içerisinde partiler her seçim döneminde yeni bir seçim sistemini oluşturuyor ve kendine en büyük avantajı sağlayacak sistemi gerçekleştiriyor. Tabii bundan demokrasimiz kaybediyor. İşte o nedenle zannediyorum ki, bu çalışma, elbette ki birçok yönüyle son derece yararlı, ama seçim sistemlerinin halkımıza mal edilmesi, kamuoyuna sunulması, getiri ve götürülerinin gerçekten halkımız tarafından anlaşılması, son derece önemlidir diye düşünüyorum.

            Tabii, seçim deyince, sadece seçim sistemi düşünülmemeli elbette. Seçim demokratik işleyişle, anayasal sistemle, hatta ekonomik sistem ve işleyişle, toplumsal yapımızla, kültür yapımızla yakından ilişkisi olan bir konu. Seçmek, son derece önemli bir olay. Bir insanın, gerçekten beyninde onun seçebilmesine yarayabilecek olgu yoksa, kültür yapısı yoksa, anlayış yoksa, irade yoksa, elbette ki seçim sağlıklı gerçekleşmez. Tabii bütün bunları tartışmak, bu çalışma içerisinde mümkün değil. Tüm anayasal sistemi, toplumsal sistemi değerlendirmek gerekli. O nedenle, sadece burada önemle üzerinde durulan konu, seçim sistemleri ve hatta daha da daraltmak suretiyle ifade edecek olursak, bir seçim sistemi bugün Türkiye'ye en uygun biçimde kalıcı olabilecek, herkesin üzerinde ittifak edebileceği bir seçim sistemini arama konusu, böylesine bir seçim sisteminin ne olabileceği konusu ve değerli Hocamızın zaten sunuşunu "Nasıl Bir Seçim Sistemi?" başlığıyla gerçekleştirmesi de, herhalde bu amacı taşıyor diye düşünüyorum.

            Şimdi, değerli Hocamız, seçim sistemlerini iki bölümde incelediler. Bunlardan birisi, çoğunluk sistemi, diğeri nispî temsil sistemi. Bunların da çeşitli varyasyonlarını incelediler. Gerçekten çok yararlı ve çok doyurucu bir biçimde incelediler. Olumlu yönlerini, olumsuz yönlerini çok açık bir şekilde ifade ettiler.

            Şimdi, seçim sistemi neyi amaçlıyor -çeşitli seçim sistemleri iki şeyi amaçlıyor- bu amaçladıkları duruma göre de seçim sistemleri değişiyor. Birisi, istikrarı, faydayı sağlayan sistem bunu ön plânda tutan sistem çoğunluk sistemi. İkincisi de, temsilde adaleti sağlayan sistem, bu da nispî sistem.Şimdi, ne fayda, yani istikrarı sağlayan sistem tek başına olumlu sonuçlar doğuruyor, ne de diğeri. O halde, bir sentez yapmak zorunluluğu var. Yani, hem istikrarı, hem adaleti dengeli bir biçimde gerçekleştirecek bir sistem. Tabii bu kolay bir şey değil, zor bir olay. Ama, mümkün değilde değil tabii; bu gerçekleştirilebilir. Şimdi, değerli Hocamızın belirttikleri gibi, Bakanlığım dönemimde, tabi demokrasi açısından son derece önem taşıdığı düşünüldüğünde, öncelikle bir seçim sistemi arayışı içerisine girmiştik. Bir hazırlık yapalım diye düşünmüştük ve değerli Hocamızın çok büyük katkılarıyla oluşan bir komisyon gerçekten ciddi bir çalışma yaptı. Şimdi, bu çalışmada, öyle sanıyorum ki, hem istikrarı hem de adaleti birlikte gerçekleştirecek bir sistem oluştu. Değerli Hocamızın çok uzun zamandan beri üzerinde durduğu bir sistem. Bu, Komisyon çalışmalarıyla daha da zenginleştirilmek suretiyle bir sonuca varıldı ve somut olarak bir taslak hazırlandı. Benim şimdi istirhamım o ki, bu çeşitli seçim sistemlerini olumlu yönlerini düşünmek suretiyle bir sentez yapıldı burada. Hem istikrar hem de adaleti gerçekleştirecek bir sistem oluştu. Ben bunun ayrıntılarına girmek istemiyorum ama, mademki Hocamız çeşitli seçim sistemlerini sundular, olumlu, olumsuz yönlerini sundular, şimdi kendilerinin mimarı olduğu böylesine bir sentez oluşturan bu hazırlığın da ana hatlarını, esaslarının ne olduğunu sunarlarsa, bundan sonra üzerinde tartışılacak bir tasarı, bir taslak olarak önem taşıdığı için, daha somut olarak konu üzerinde tartışma bundan sonra da gerçekleşebilir diye düşünüyorum. Eğer lütfederlerse minnettar kalırım.

            Hepinize teşekkür eder, saygılar sunarım.

       Mithat SİRMEN(*)
            Toplumumuzda giderek nostalji ve geçmişe dayalı özlemlerin çoğaldığı bir ortamda ve eski görevlerin daha önem taşıdığı bir atmosferde ben de kendimi eski gazeteci olarak tanıtıyorum. Şu anda devlet memurluğu yapıyorum.

            Benim sadece gerçekten somut olarak bir tek sorum olacak Sayın Türk'e ve dolayısıylada Adalet eski Bakanımız Sayın Oktay'a. Sayın Oktay biraz önce belirttiler, eğer bu bakanlıkları döneminde yapılan seçim sistemleri üzerindeki çalışmayla ilgili taslakta yer alıyor mu bilemiyorum. Benim öğrenmek istediğim: Malumunuz, 1987 yılında veya daha sonraki yıllarda bir Türkiye milletvekilliği gündeme getirilmişti. Özellikle bazı kişilerin, toplumda saygınlığı olan belli mesleklerinde, kariyerlerinde isim yapmış bazı kişileri çeşitli nedenlerle politikaya girememeleri nedeniyle, örneğin bunun başında da herhalde parasal nedenler geliyor. Bugün bir milletvekili seçilmenin maliyetinin iyice yükseldiği bir ortamdayız. Bu gibi kişilerin, toplumda tanınan, bilinen, ama politikaya girmekten ürken, çekinen bazı nedenlerle de kaçınan kişilerin parlamentoya kazandırılması için bir Türkiye milletvekilliğinden söz edilmişti. Sanıyorum o zamanki senaryo veyahut da model, işte bütün partilere toplam 100 milletvekilliği verilsin, aldıkları yüzde oranına göre de bu 100 milletvekilliği bölüşülür. İşte % 20 alan parti 20'sini çıkarır, % 30 alan parti 30'unu çıkarır gibi bir sistemdi. Benim öğrenmek istediğim, böyle bir çalışma, Sayın Oktay dönemindeki o taslakta var mı? Yoksa, bundan sonraki seçim dönemleri için Türkiye milletvekilliği gerçekten gündeme gelebilir mi?  Ve toplumumuzda saygınlığı olan kişilere parlamentonun kapısı biraz daha kolay aranabilir mi?
            Çok teşekkür ederim.

        Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
            Sayın Başkan, değerli konuklar;

            Bu önemli konuda düşüncelerini açıklayan ve soru soran bütün arkadaşlarımıza içtenlikle teşekkür ederim. Sorulan sorulara aynı sırayla cevap vermek yerine önce Sayın Bakan Seyfi Oktay'ın değindikleri ve benim konuşmamda eksik kalan bir noktayı tamamlamak, daha doğru olacak. Konuşmamda Adalet Bakanlığı'nca görevlendirilen bir Uzmanlar Komisyonu olarak bir Seçim ve Siyasî Partiler Kanunu Değişiklik Tasarısı hazırladığımızı, fakat mevcut siyasal koşullar içinde şimdiye değin Hükümete ve Meclis'e intikal ettirilemeyen bu Tasarı'nın Adalet Bakanlığı'nca yayımlanarak tartışmaya açılmasının  yararlı olacağını söylemiştim. Eğer şimdi Tasarı'yı ana çizgileriyle özetleyecek olursam; daha önce soru soran bazı arkadaşlarımız, bu açıklamalarda sorularının cevaplarını bulacaklardır. Gerçi arkadaşlarımızın sorularına da ayrıca cevap vermeğe çalışacağım; fakat önce Tasarı'yla getirilen çözümler açıklanırsa bu konuda daha sağlıklı bir fikir edinmiş olacaksınız.

            1992 sonlarında Adalet Bakanlığı'nca görevlendirilen ve üniversitelerimizde seçim sistemleri konusundaki çalışmalarıyla tanınmış bazı öğretim üyeleri ile seçim hukukunun uygulamasında daha önce il veya ilçe seçim kurulu başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunarak büyük deneyim kazanmış, yüksek düzeyde hâkim sıfatına sahip bürokratlardan oluşan bir Uzmanlar Komisyonu tarafından hazırlanan Seçim ve Siyasî Partiler Kanunları Değişiklik Tasarısı, 13.5.1993 günü Bakanlık Makamına sunulmuştur. Çeşitli seçim sistemlerini Anayasa hükümleri ile şimdiye kadar Türkiye'de ve başka ülkelerde edinilen tecrübelerin ışığında değerlendiren Komisyon, Türkiye'de DYP-SHP Koalisyon Protokolü'nde de, ifadesini bulan siyasal istikrar ve adaletli temsil ilkelerini demokratik ölçülere uygun bir denge içinde gerçekleştiren, bu arada ülke genelinde toplam geçerli oyların % 40-45'ini kazanan partiye tek başına hükümet kurmaya yeterli bir parlamento çoğunluğu elde etme olanağı sağlayan, bu amaçla her seçim çevresinde en çok oy alan parti veya partilere fazla oylarıyla orantılı mâkul bir prim veren bir nispî temsil sistemine gereksinme duyulduğu sonucuna varmıştır. Komisyon'un bu görüşten hareketle hazırladığı Tasarı ile Seçim ve Siyasî Partiler Kanunlarında yapılması öngörülen başlıca değişiklikler şöyle özetlenebilir:

            1. Milletvekili seçimlerinde uygulanan genel baraj, % 10'dan % 5'e indirilmekte; çevre barajı kaldırılmaktadır.

            2.  Seçim çevrelerinde siyasî  partiler ve bağımsız adayların kazandıkları milletvekili sayılarının hesaplanmasında uygulanan "d'Hondt sistemi" yerine, "Türk sistemi" olarak adlandırılabilecek iki yeni alternatif formül önerilmiştir. (Her iki formülü daha önce açıklamaya çalışmıştım.)

            a) "Azalan tam sayılı aritmetik dizi ile çarpma".  Bu formüle göre, bir seçim çevresinde partiler ve bağımsız adayların aldıkları geçerli oy sayıları, o seçim çevresinin çıkaracağı milletvekili sayısından, örneğin 9'dan başlayıp 1'e gelinceye kadar, her defasında 1 sayı azalan bir aritmetik dizi ile çarpılır ve elde edilen çarpımlar, _d'Hondt sisteminde olduğu gibi_ büyükten küçüğe doğru sıralanır. Milletvekillikleri, rakamların büyüklük sırasına göre ilgili partilere ve bağımsız adaylara tahsis olunur.

            b) "1.5'la başlayan yarımşar aralı aritmetik dizi ile bölme". Bu formüle göre, bir seçim çevresinde partiler ve bağımsız adayların aldıkları geçerli oy sayıları 1.5'tan başlayıp, o çevrenin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar 1.5, 2, 2.5, 3, 3.5, 4, 4.5 ... düzeninde yarımşar arayla ilerleyen bir aritmetik dizi ile bölünür. Elde edilen paylar, _yine d'Hondt sisteminde olduğu gibi_ büyükten küçüğe doğru sıralanır ve milletvekillikleri, rakamların büyüklük sırasına göre, ilgili partilere ve bağımsız adaylara tahsis olunur.

            3. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma ve ara seçimlerle ilgili yeni düzenlemede, siyasî partilerin en az bir milletvekili çıkardıkları seçim çevrelerindeki aday listelerinde yer almakla birlikte seçilemeyen adaylar, _hâlâ aynı partiye mensup olmak kaydıyla_ doğal yedek kabul edilmiş; aynı listeden seçilen milletvekillerinden birinin ölümü veya başka nedenlerle TBMM üyeliğinin sona ermesi durumunda listedeki sıraya göre önde  bulunan adaya Yüksek Seçim Kurulu'nca milletvekili tutanağının verilmesi, söz konusu listede göreve çağrılacak başka aday kalmadığı ya da ölen veya üyeliği sona eren milletvekili bağımsız aday olarak seçilmiş bulunduğu takdirde ilgili TBMM üyeliğinin boşalmış sayılması ve ara seçimi hakkındaki hükümlere göre işlem yapılması öngörülmüştür.

            4. İllerin çıkaracakları milletvekili sayıları, her ile önce bir milletvekilliği verilmesi usulü yerine _her il en az bir milletvekili çıkarmak kaydıyla_ doğrudan doğruya il nüfuslarıyla orantılı olarak yeniden düzenlenmiştir.

            5. İllerin küçük seçim çevrelerine bölünmesi usulünden vazgeçilerek, sadece 14 ve daha fazla milletvekili çıkaracak illerin birden çok seçim çevresine ayrılması kabul edilmiştir.

            6. Yurt dışında yaşayan seçmen vatandaşların konsolosluklarda ve gümrük kapılarında kullanacakları oylarla Parlamentoya temsilci göndermelerine olanak sağlamak amacıyla, şimdilik 3 milletvekili çıkaracak ayrı bir "Yurt dışı seçim çevresi" kurulması öngörülmüştür.

            7. Siyasî partilerin milletvekili adaylarının % 90'ının her seçim çevresinde ya ilgili partiye kayıtlı bütün üyelerin ya da parti tüzüğünde yazılı usule göre ilçe ve/veya il kongrelerince seçilmiş temsilcilerin ilçe seçim kurullarının yönetiminde oy kullanacakları bir ön seçimle, % 10'unun merkez yoklamasıyla belirlenmesi kabul edilmiştir. Siyasî partiler, merkez adayı gösterecekleri seçim çevrelerini ve bu adayların listelerde yer alacakları sıraları önseçimden 15 gün önce tespit ve ilân ederek, Yüksek Seçim Kurulu'na bildireceklerdir.

            Buna karşılık, halen bazı seçim çevrelerinde birer milletvekilinin fiilen tek adlı çoğunluk, yani dar bölge sistemine göre seçilmesi sonucunu doğuran "kontenjan adaylığı" usulü kaldırılmaktadır.

            8. Her milletvekili genel seçiminden sonra geçici bütçe yapılması zorunluğunu ortadan kaldırmak ve  kurulacak yeni hükümete kendi programına uygun bir bütçe tasarısı hazırlamak içni yeterli zaman kazandırmak amacıyla, milletvekili genel seçimlerinin Haziran ayının ilk Pazar gününe alınması, Ekim ayının ikinci Pazar günü oy verilmesini öngören şimdiki düzenleme yanında öncelikli bir alternatif olarak önerilmiştir.

            9. Ülkenin uzunca bir süre seçim atmosferi içinde kalmasını önlemek üzere, halen 90 günü aşan seçim süresi 60 güne indirilmektedir.

            10. Buna karşılık seçim propaganda süresi, 10 günden 21 güne çıkarılmaktadır.

            11. TRT radyo ve televizyonlarıyla yayımlanan propaganda konuşmalarının süreleri bakımından siyasî partiler arasında eşitlik ilkesi kabul edilmiştir.

            12. Siyasî partilere Devlet bütçesinden yapılacak yardımlarda ilgili partilerin TBMM'deki sandalye sayıları yerine genel seçimde kazandıkları toplam geçerli oy sayılarının esas alınması öngörülmüştür.

            Evet, Adalet Bakanlığı'nın görevlendirdiği Uzmanlar Komisyonu'nun hazırlamış olduğu 33 madde ve 4 geçici maddelik ayrıntılı Tasarı'nın özeti bu. Eğer bu özet hatırda tutulabilirse, şimdi sorulara sırasıyla vereceğim cevaplar, daha kolay anlaşılabilir.

            Önce Mustafa Nevruz Sınacı'nın sorusuna değineceğim. Sayın Sınacı, bu Sempozyum'da konunun parti içi demokrasi boyutunun ihmal edildiğini söylediler. Haklıdırlar; fakat _gördüğünüz gibi_ bu Sempozyum'da ele aldığımız  boyutunu dahi verilen sürelere sığdırmakta güçlük çektik.

            Parti içi demokrasi, gerçekten konunun çok önemli bir boyutudur. Adayların belirlenmesinde mutlaka parti içi demokrasinin işletilmesi zorunluğu vardır. Öteden beri bu konuda yaptığım çeşitli çalışmalar da aynı yöndedir. İlke olarak Sayın Sınacı ile tamamıyla aynı düşüncedeyim. Bizim Adalet Bakanlığı'nda hazırladığımız Tasarı'da da, milletvekili adaylarının % 90'ının parti örgütünce, ya bütün üyelerin, ya da il ve/veya ilçe kongrelerince bu amaçla seçilmiş temilcilerin katılacağı bir önseçimle belirlenmesi öngörülmüştür. % 10 aday ise, merkez yoklamasıyla belirlenecektir.

            Burada yeri gelmişken Sayın Mithat Sirmen'in sorduğu bir soruya da cevap vermek istiyorum. Biz, "Türkiye milletvekilliği" önerisini ne kavram olarak, ne uygulama biçimi olarak benimsemedik. Çünkü her şeyden önce Anayasamızın 80. maddesine göre, milletvekillerinin hepsi, zaten "seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler." O bakımdan "Türkiye milletvekilliği" gibi ayrı bir kategori yaratılması, kavram olarak doğru değildir. 

            Uygulama biçimine gelince; "Türkiye milletvekilliği için partilerin 75 veya 100, hatta 150'şer kişilik aday listeleri düzenlemeleri ve aldıkları oylara göre bu listelerden milletvekili çıkarmaları önerilmiştir. Bu önerilerde seçmen tabanı olmayan uzmanların Parlamentoya kazandırılması temel amaç olarak gösterilmiştir. Fakat bundan kesme baraj yöntemiyle birlikte uygulandığında büyük partiler için avantaj bekleyenler de olmuştur. Bazı yazarlar ise, bunu dar bölgeli çoğunluk sistemiyle birlikte nispî temsilin bir uygulaması olarak önermektedirler.

            Parlamentoya seçmen tabanı olmayan birtakım değerli uzmanların kazandırılması, güzel bir amaç olmakla birlikte, uygulamada böyle uzun bir listede yer alan adaylardan ancak baştakilerin seçilme şansı olacağı açıktır. Geri kalanların hepsi harcanmış olacaktır. Bu, önerilen sistemin çekiciliğini yitirir. Listelerde belli bir sıra olması zorunluğu vardır ve bu listelerin seçimden önce ilân edilmesi gerekir. Yoksa _bazılarının düşündüğü gibi_ siyasî partilerin sonradan kendi listelerinden istediklerini seçmesi, gerçek bir seçim değil, bir tayin olur. Böyle bir şey, ne Anayasa ile, ne demokratik ilkelerle bağdaşır.

            Öte yandan "Türkiye milletvekilliği", herhangi bir seçim çevresiyle bağlantısı olmayan, bir bakıma ayakları havada yeni bir milletvekili tipi yaratacaktır. Buradan seçilen milletvekilleri, herhangi bir seçim çevresiyle organik  bağlantı içinde olamayacakları için, sonraki seçimlerde de ister istemez yine siyasal parti yönetiminin takdirini bekleyeceklerdir. Merkez yoklamasıyla aday gösterilme, sürekli olarak kullanılmaması gereken bir yoldur. Bu yol, seçmen tabanı olmayan bir değerin siyasete girmesi için bir kez  kullanılabilir. Ama ondan sonra aynı yolun başkalarına açık bırakılması ve bir kez bu yolu kullanan kimsenin daha sonra da kendi gücüyle, yani hangi çevreden aday gösterilmişse o çevreyle organik bağlantı kurarak ve kendisini oradan seçtirerek gelmesi uygun olur. Aksi takdirde tamamıyla genel merkeze bağımlı bir milletvekili tipi ortaya çıkacaktır. Adalet Bakanlığı'ndaki çalışmalarda biz bu öneriyi değerlendirdik; fakat açıklanan nedenlerle benimsemedik.

            Onun yerine biz, milletvekili adaylarının % 90'ının parti örgütünce önseçimle, geri kalan % 10'unun, yani bugünkü TBMM üye tamsayısına göre 45'inin  merkez yoklamasıyla belirlenmesi usulünü benimsedik. Geçmişte de buna benzer bir usül vardı; partiler, milletvekili adaylarının % 5'ini merkez yoklamasıyla belirleyebiliyordu. Fakat geçmişteki uygulamadan farklı, çok önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum. Hazırladığımız Tasarı'da siyasî partilerin merkez yoklamasıyla hangi ilden aday göstereceklerini ve bunun için hangi sıraları kullanacaklarını önseçimden 15 gün önce ilân etmeleri zorunluğunu getirdik. Böylece, hem merkez yoklaması için başvuran adaylar, nerelerden aday gösterilebileceklerini; hem seçim çevrelerinde önseçime giren adaylar, kendilerinin hangi sıralar için yarıştıklarını önceden bileceklerdir. Eskiden önseçim yapıldıktan sonra son dakikada genel merkez tarafından birtakım adayların liste başlarına yerleştirilmesi, parti örgütlerinde büyük huzursuzluk yaratırdı. Bildiğiniz gibi, bu tür genel merkez adaylarına "tepeden inmeci" veya "paraşütçü" gibi adlar dahi verilmiştir. İşte bunu önlemek için biz, önseçimden önce merkez yoklaması olanağının hangi illerden ve hangi sıralarda kullanılacağının ilânını bir çözüm yolu olarak gördük. Sanıyorum ki, "Türkiye milletvekilliği" önerisinden beklenen de, bu sistem içinde daha iyi ve milletvekili statüsüyle bağdaşır biçimde karşılanmış olacaktır.

            Sayın Soyer Şimşek, ilginç önerilerde bulundular; bu arada il ve ilçe seçim kurullarının görevlerini lâyıkıyla yapabilmeleri için hâkimlerin seçim işleri dışında hiçbir iş yapmamaları önerisini getirdiler. Fakat bu öneri, bir Anayasa kuralının tersine çevrilmesi gibi bir durum yaratacaktır. Anayasamızın 140. maddesine göre hâkimler, "kanunla belirtilenlerden başka, resmî ve özel  hiçbir görev alamazlar." Görevi sadece seçim işlerini yönetmek olan bir hâkim tipi, sanıyorum ki Türkiye'nin ihtiyacı değildir. Hâkimler, bu görevi belirli sürelerle yapmaktadırlar. Aynı biçimde Yüksek Seçim Kurulu da, Yargıtay ve Danıştay tarafından seçilen hâkimler tarafından oluşturulmaktadır. Hâkimlerin çok fazla politize olmamaları, politikanın içine çok fazla girmemeleri bakımından bu sistemin devamında yarar vardır. O nedenle bu öneriyi benimseyemiyorum; ama il ve ilçe seçim kurullarının çalışmalarında aksayan diğer yönlerin düzeltilmesi elbette yararlı olur.

            Sayın Şimşek, hâkimlerin tam gün seçim işleriyle görevlendirilmelerine bir başka gerekçe olarak onların gerektiğinde parti yöneticilerini görevden almaya yetkili kılınabilmelerini gösterdiler. Bu düşünceye de katılamıyorum. Çünkü bu, hâkimlerin siyasete çok fazla müdahale etmesi sonucunu doğurabilir. Her siyasal uyuşmazlığın hâkime götürülmesine yol açabilir. Siyasal sorunlar, öncelikle siyasal çözümlerle çözülmelidir. Ancak bir kongre seçimine itiraz edilir veya alınan bir kararda hukuka aykırılık olursa, normal prosedür içinde o seçimin veya kararın iptali söz konusu olabilir; o ayrı bir konu. Fakat hâkimlerin bu ölçüde politikaya sokulmasının doğru olmayacağı düşüncesindeyim.

            Yürütme yetkisinin Meclis'in dışına alınmasıyla ilgili soruya gelince; biliyorsunuz, parlamenter rejimlerde olduğu gibi, bizde de kuvvetler ayrılığı ilkesi vardır. Yani yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden ayrıdır. Ancak sosyolojik bir olguyu da inkâr etmek olanaksızdır. Parlamenter rejimlerin uygulandığı hemen hemen her ülkede, siyasal iktidarla parlamento çoğunluğu özdeştir. Dolayısıyla yürütme organı, zaten  desteğini aldığı, onun güveniyle görevini yaptığı parlamento çoğunluğundan genellikle istediği yasayı geçirtebilir. Yasama ve yürütme arasında böyle bir özdeşlik ortaya çıkmıştır. Bu, sosyolojik bir olgudur, hukukî bir olgu değildir.

            Eğer bu soruyla Türkiye'de  parlamenter rejimden başkanlık veya yarı başkanlık sistemine geçilmesi kastediliyorsa; bu, köklü bir sistem değişikliğidir. Başkanlık sistemi, öteden beri Amerika Birleşik Devletleri'nde; yarı başkanlık sistemi ise Beşinci Cumhuriyet'ten bu yana Fransa'da başarıyla uygulanmaktadır. Ancak bu ülkelerde de zaman zaman çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin bu hafta 8 Kasım 1994 günü yapılan seçimlerden sonra Demokrat Başkan Clinton, gerek Temsilciler Meclisi'nde, gerek Senato'da Cumhuriyetçi bir çoğunlukla çalışmak zorunda kalacak, çıkarmak istediği yasaları Kongre'den geçirmekte daha çok zorlanacaktır. Fransa'da halen Sosyalist Cumhurbaşkanı Mitterand, bir merkez sağ hükümetle birlikte çalışmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa dışında ise bu sistemler, genellikle başarılı olamamaşlardır. Güney Amerika ülkelerinde başkanlık sistemi, diktatörlüklere ve askeri darbelere yol açmıştır. Demokratik geleneklerin henüz tam olarak yerleşmediği ülkelerde bu tehlike, her zaman vardır. Bu nedenlerle Türkiye'nin şimdiye değin önemli bir tecrübe birikimine sahip olduğu parlamenter rejimi _aksayan yönlerini düzeltmek kaydıyla_ sürdürmeseninin daha uygun olacağı düşüncesindeyim.

            Ara seçimlerin sık sık yapılmasından doğan sakıncaları biz de, hazırlamış olduğumuz Tasarı'yla gidermeye çalıştık. Tasarı'da  _nispî temsil sistemi uygulayan  çeşitli yabancı ülkelerde olduğu gibi_ aday listesinde yer alıp da seçilemeyen adayların doğal yedek olarak kalması ve bir milletvekilinin ölümü, istifası veya bu sıfatının Anayasa'da gösterilen diğer nedenlerle sona ermesi durumunda o kimselerin oradaki sırayla göreve çağrılması öngörülmüştür. Eğer listede başka aday kalmaz ya da ölen veya istifa eden milletvekili bağımsız aday olarak seçilmiş ise, o takdirde ara seçimi yapılacaktır.

            Eğer Tasarı, daha öne yasalaşabilmiş olsaydı; 4 Aralık 1994 günü yapılacak olan ara seçimde seçime gidilecek çevre sayısı, önemli ölçüde azalmış olabilir; belki de henüz ara seçime gerek duyulmayabilirdi. Önerdiğimiz sistem, ara seçim gereksinmesini büyük ölçüde azaltacak; daha önemlisi, Meclis'in sürekli olarak üye tam sayısıyla çalışmasına olanak verecektir.

            Bu sistemi benimsememizin bir nedeni de, özellikle nispî temsil sistemlerinde bazen parlamento çoğunluklarının birkaç sandalyelik bir farka dayanmasıdır. Hatta bu durum, çoğunluk sistemlerinde bile ortaya çıkabilmektedir. Nitekim konuşmamda İngiltere'den örnek vermiştim. İktidarın bir-iki milletvekili farkıyla belirlendiği bu kritik durumlarda Meclis'in olabildiğince üye  tam sayısıyla görev yapması büyük önem taşımaktadır. O bakımdanda biz, milletvekillerinden birinin ölümü veya başka bir nedenle görevinin sona ermesi durumunda derhal yerine doğal yedek durumunda olan adayın çağrılması sistemini benimsedik.

            Yerel genel ve Parlamento genel seçimlerinin bir arada yapılması düşüncesine gelince; bu da, zaman zaman Türkiye'de önerilen bir sistemdir. Fakat, ben öteden beri bu düşünceye karşıyım. Her şeyden önce bu sistem, ilk uygulanışı dışında ondan bekleneni vermeyecektir. Diyelim ki belli bir tarihte yerel genel ve Parlamento genel seçimlerini birlikte yaptık. Parlamentonun ve yerel yönetimlerin çalışma koşulları farklıdır. Parlamentoda yaşanan bunalımlar farklıdır. Örneğin bir hükümet krizi olabilir, Milletin hakemliğine başvurmak için erken seçim gündeme gelebilir veya Parlamentonun feshi söz konusu olabilir. Eğer paralelliği sağlayacaksanız, o krizle hiç ilgisi olmayan yerel yönetimleri de aynı zamanda feshedeceksiniz ve yeniden seçime sokacaksınız. Ancak bunu anlamlı bulmak olanaksızdır. Parlamentodaki siyasal krizlerin yerel yönetimlere yansıtılmaması gerekir. Bu, yönetimde istikrar ilkesiyle bağdaşmaz. O bakımdan paralellik, sadece balangıçta bir kez gerçekleşir; ama ondan sonra Parlamento seçimlerinin öne alınması veya Parlamentonun feshi dolayısıyla kaybolur. Ayrıca yerel yönetimlerin bir görev süresi güvencesi içinde rahat çalışabilmeleri gerekir. Dolayısıyla yerel genel ve Parlamento genel seçimlerinin birlikte yapılmasında bir yarar yoktur.  Kaldı ki her iki seçim bir arada yapıldığı takdirde yerel seçimlerin bu özelliği de büyük ölçüde kaybolacaktır.

            Burada yerel genel ve Parlamento genel seçimlerinin birlikte veya birbirine yakın tarihlerde yapılmasına olanak vermek amacıyla 1988'de Anayasa'nın 127. maddesinde yapılan değişikliğin halkoylamasında % 65 oranında bir çoğunlukla reddedildiğini de hatırlamak yerinde olacaktır. Yani halkımızın büyük çoğunluğunun tercihi de, bu seçimlerin ayrı ayrı yapılmasından yanadır.

            Seçimlerle ilgili yasaların üçte iki çoğunlukla kabul edilmesi veya bir sonraki dönemde yürürlüğe girmesi önerisine gelince; bu düşünceye de katılamıyorum. Bizim Anayasamızda sadece Anayasa değişiklikleri, Cumhurbaşkanı ve TBMM Başkanı seçimleri, Hükümetin güvensizlik oyuyla düşürülmesi, TBMM üyeliğinin düşürülmesi gibi belli konular için nitelikli çoğunluklar öngörülmüştür. Üçte iki çoğunluk gibi çok yüksek bir yetersayının aranması, seçim kanunlarının fiilen bir daha değiştirilememesi sonucunu doğurur. Çok ideal bir seçim kanunu, bütün dönemlerin gereksinmelerini karşılayacak bir seçim kanunu yaptığınızdan emin olmalısınız ki, böyle bir hüküm koyabilesiniz. Oysa koşullar süratle değişebilmektedir. Benim burada önermiş olduğum sistem dahi, Türkiye'nin belirli bir dönemdeki koşulları göz önünde tutularak önerilmiş bir sistemdir. İleride koşullar değişebilir ve yeni sentezlere gidilebilir. Toplumsal  dinamizmi aksatmamak gerekir. O bakımdan sonraki değişiklikleri zorlaştıracak yetersayıların doğru olacağı kanısında değilim.

            Bir sonraki dönemde uygulama konusuna gelince;  bu, Meclis'in şimdi, yani 19. dönemde yapacağı bir kanunun 20. dönem sonunda, 21. dönem için uygulanması demektir. Bir kanunun yürürlüğe girmesi için beş yıl beklemenin anlamı yok. Sanıyorum ki arkadaşımızın düşüncesindeki hareket noktası, ufuktaki seçimi düşünerek seçim kanunu yapılmasını önlemektir. O noktada haklı bir yön var. Aslında biz de arzu ederdik ki, hazırladığımız Tasarı, seçimin henüz ufukta olmadığı bir dönemde görüşülsün; kısa vadeli hesaplar, "Bu sistem bana ne getirir, benden ne götürür?" hesapları yapılmadan, objektif bir biçimde ülke koşulları, Anayasa ilkeleri, dünyadaki uygulamalar göz önünde bulundurularak değerlendirilsin ve öylece bir sonuca varılsın. 4 Aralık 1994 ara seçimlerinden sonra ne olacağını, bir erken genel seçimin gündeme gelip gelmeyeceğini bilemiyorum. Tabiî, seçimin hemen arifesinde Seçim Kanunu'nun değiştirilmesi sakıncalıdır. Ama bunu önlemek için yapılacak değişikliğin bir sonraki dönemde uygulamaya konulmasının da doğru olacağını sanmıyorum. O da, yine bugünü düşünerek getirilen, kısa vadeli bir düşünce içinde kalan bir çözüm olur.

            Halil Say  arkadaşım, kadınların bu toplantıya veya genel olarak politikaya yeterli ilgi göstermediklerini söyledi. Fakat ben, burada yeterince hanım dinleyici görüyorum. Kadınların siyasal hayatta yeterli ölçüde yer almadıkları ise, bir gerçektir. Türkiye'nin Başbakanının bir hanım olması, bir şey değiştirmez. Türkiye'den daha az gelişmiş durumda olan bazı ülkelerde dahi hanım başbakanlar var. Ama bu, o ülkelerde kadınların siyasette etkili oldukları anlamına gelmemektedir. Türkiye'de de gelmemektedir. Kadınların siyasal hayata daha aktif, daha etkili bir biçimde katılabilmeleri için gerekli düzenlemelerin yapılması, bu arada  _bazı Avrupa ülkelerinde özellikle sosyal demokrat partilerce uygulandığı gibi_ kadınlara sadece parti örgütünde çalışmak için değil, aynı zamanda milletvekili seçimlerinde de belli bir kontenjan ayrılması uygun olacaktır.

            Halil Say arkadaşımın bir sorusu da şuydu: "Acaba demokrasi bitti mi? Yeni bir yönetim biçimi aramalı mı? " Bu soruya isterseniz Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'in artık bir özdeyiş haline gelen "Demokratik rejim içinde çareler tükenmez" sözüyle cevap vermeğe başlayayım. Evet, çareler tükenmez. Demokrasi, hiçbir sorunun bulunmadığı, bütün sorunların çözülmüş olduğu bir rejim demek değildir. Demokrasi, insanların sürekli bir arayış içinde yeni sorunlar için yeni çözümler üretebilecekleri, o konuda özgür oldukları bir rejim demektir. O nedenle ortaya çıkan sorunlardan, zaman zaman içine düştüğümüz bunalımlardan, sıkıntılardan yılmamak; bunlara çözüm getirmek durumundayız. Burada Churchill'in "Demokrasi, diğer bütün kötü rejimler yanında en az kötü olanıdır." yolundaki sözünü hatırlamak, yerinde olacaktır.

            Şüphesiz, demokrasinin şikâyet edilecek tarafları da vardır. Ama demokrasi, diğer rejimlerin yanında sakıncaları en az, üstelik insan onuruna en uygun olanıdır. O bakımdan bizim yeni bir seçim sistemi arayışımız da, zaten "Demokratik rejimi, ülkemizin koşullarına uygun olarak en iyi biçimde nasıl işletebiliriz?" anlamında bir çabanın ifadesidir. Bu arayışları sürdürürsek herhalde en uygun olanı bulabiliriz. Umutsuzluğa düşmeğe gerek yok. Hiçbir zaman demokrasinin bittiğini düşünmüyorum ve kabul etmiyorum.

            Halil SAY
            Ben sistem kusurludur diyorum, yahut da bu bir yutturmacadır, demokrasi değildir.

            Prof. Dr. Hikmet Sami TÜRK
            Bugüne kadar bulunabilen sistemlerin hiçbiri, kusursuz değildir; hiçbiri tam değildir. En başta söyledim, hangi sistemi önerirseniz önerin, _benim önerdiklerim dahil_ hepsinin eksik ve kusurlu yanları vardır. Toplumsal sorunlardaki bütün çözümler böyledir. Ama olabildiğince en iyisini bulmak, hiç değilse belli bir dönemde en iyisini uygulamaya çalışmak gerekir. Yoksa yüzde yüz kusursuz bir çözüm bulunması söz konusu değildir.

            Efendim, benim şimdilik söyleyeceklerim bu kadar; çok teşekkür ediyorum.