internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz. internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.
Ortadoğu Su Sorunları ve Türkiye  
II.BÖLÜM
ORTADOĞU'DAKİ SULARIN HİDROPOLİTİK VE TEKNİK DEĞERLENDİRİLMESİ


        Ortadoğu'daki Sular ve Hidropolitik Farklılıklar 
        Ortadoğu'da su sorunları incelenirken; su miktarları, hidrolojik özellikleri, coğrafi ve hidropolitik konumları büyük farklılıklar gösteren Fırat, Dicle, Asi, Ürdün (Şeria), Litani ve Nil nehirlerinin detaylı bir şekilde irdelenmesi gerekmektedir. 

        Bu nehirlerden; Fırat ve Dicle'nin toplam su potansiyeli yaklaşık Nil Nehri'ne eşit ve yıllık ortalaması 87.7 milyar m3'tür. Ürdün Nehri'nin ise yıllık ortalama su miktarı 1.4 milyar m3 olup, Fırat-Dicle havzasının veya Nil Nehri'nin taşıdığı yıllık su miktarının ancak % 1.5'na tekabül etmektedir. Bu küçük nehrin havzası, bağımsızlıklarını 1940'lı yılların içinde elde eden 4 devlet; İsrail, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında paylaşılmış ve bu devletler yarım asra yakın bir süre birbirleriyle mücadele ederek bugünlere gelmişlerdir. Özerk Filistin yönetiminin Batı Şeria ve Gazze'de kurulması ile bölgede beşinci bir devlet daha doğmaktadır. 

        Dünyanın en uzun ve drenaj alanı bakımından dördüncü büyük nehri olan Nil Nehri'nin su toplama havzası 9 ülke arasında bölünmüştür. Nil Nehri'nin sularına hiçbir katkısı bulunmayan Mısır, yıllık ortalama su miktarı 84 milyar m3 olan Nil Nehri sularının % 70' inin kendisine ait olduğunu iddia etmektedir. Sudan'la 1959 yılında yaptığı bir anlaşma ile bu hususu garanti etmeye çalışmıştır. 

        Dicle ve Fırat nehirleri ise, ilerde çeşitli bölümlerde ayrıntılı bir şekilde açıklanacağı üzere, tamamen farklı özellikleri haizdir. Türkiye, Suriye ve Irak'ın kıyıdaş olduğu her iki nehrin toplam su miktarı yaklaşık olarak Nil'e eşittir ve üç ülkenin de su ihtiyaçlarını karşılayacak bir kapasiteye sahiptir. Ancak Ortadoğu gibi karışık bir politik coğrafya içinde sular konusu incelenirken, bu iki nehre ilişkin teknik gerçekler dikkate alınmıyarak, konular daima uluslararası politikanın girift problemlerine çekilmektedir. Fırat ve Dicle nehirlerindeki şartlar İsrail, Ürdün, Filistin ve Suriye tarafından kullanılan ve ciddi su sorunları yaşanan Şeria (Ürdün) Nehri ile eşdeğer tutularak, bu havzada zaman zaman savaşlara neden olan olayların, tamamen yanlış bir benzetmeyle Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımı ile ilgili olarak da yaşanacağı ifade edilmektedir.  

        Lübnan'da Bekaa Vadisi'nden doğan Asi Nehri, büyük ölçüde Suriye topraklarında tüketildikten sonra, Türkiye sınırları içinde Akdeniz'e dökülmektedir. Yıllık ortalama su miktarı 2.5 milyar m3 olan Asi Nehri, Fırat'ın % 8'i oranında su taşımaktadır. Suriye bir memba ülkesi olarak; Asi'nin sularını kullanırken, Türkiye'nin ihtiyacını dikkate almamakta ve yaz aylarında Amik Ovası'nda büyük bir sıkıntı yaşanmaktadır. 

        Litani Nehri, Lübnan topraklarından doğmakta ve yine bu ülke sınırları içinde denize ulaşmaktadır. Yıllık su miktarı 700 milyon m3 olan Litani'nin Ürdün Nehri'ne çevrilerek, bu nehrin takviyesi fikri, zaman zaman, İsrail tarafından ortaya atılmıştır. Bu nedenle, Fırat Nehri'nin binde ikisi, Ürdün Nehri'nin % 50'si oranında su taşıyan Litani, Arab-İsrail ihtilafında sık sık gündeme gelmiştir.  

        Yukarıda farklı özelliklerine kısaca değinilen nehirleri bir bütün olarak ele alarak, Ortadoğu'nun su sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bu yaklaşım, konuları daha da karmaşık hale getirecektir. Örneğin, Fırat Nehri'nden Suriye'ye saniyede 500 m3 'ün %1'i oranında; 5 m3/s daha fazla su vererek, Suriye'nin Ürdün Nehri'nin kolu olan Yarmuk'tan kullanımlarını önlemek ve Yarmuk'un Ürdün ve İsrail'e tahsisi önerilmektedir. Bu hususun gerçekleştirilmesi gerek teknik, gerekse uluslararası hukuk yönünden mümkün değildir. 

        Fırat Nehri'nden bırakılan saniyede 500 m3'ün % 1'i oranında ve sınırdaki suyun ölçülmesindeki hata sınırları içindeki ilave su, nehir yatağında çok kısa mesafeler içinde gerek sızma gerekse buharlaşma ile kayıp olacaktır. 

        Fırat Nehri, Türkiye, Suriye ve Irak arasında sınır aşan bir sudur. Belirtilen devletler dışında, diğer ülkelerin bu sulardan yararlanmaları uluslararası hukuka göre söz konusu olamaz.  

        Uygulanma imkânı olmayan böyle bir öneri, Fırat Nehri'nin kullanımına ilişkin Suriye tarafından yaratılan sorunları, Ortadoğu'nun diğer su sorunları içine çekerek çözümleri daha da güçleştirecektir. 

        Sonuç olarak, Ortadoğu'yu hidrolojik bakımdan bir bütün olarak kabul etmeye imkân bulunmamaktadır. Fırat, Dicle, Asi, Ürdün, Litani ve Nil nehirlerini, ayrı ayrı ele alarak değerlendirmek ve çözümler üretmek gerekmektedir. 

Şekil: 4– Fırat - Dicle Havzası

        Fırat-Dicle Havzası 

        Havzanın Hidrolojik Özellikleri 
        Erzurum yakınlarından doğan Fırat Nehri, Murat ve Karasu kollarının birleşim noktasından, Dicle Nehri'ne ulaşıncaya kadar yaklaşık 2.330 km. uzunluğundadır. Büyük ölçüde Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki karlarla beslenen Fırat Nehri'ne, Keban Barajı'nın altında iki önemli kol olan Tohma ve Göksu nehirleri katılmaktadır. Türk sınırını terkettiği noktada, 1937-1993 yıllarını kapsayan ölçümlere göre, Fırat Nehri'nin ortalama yıllık su miktarı 31.6 milyar m3'tür. Suriye sınırları içinde Habur kolunu ve Türkiye'den gelen Sacır sularını alan Fırat Nehri'nin, Suriye ile Irak arasındaki sınırda yıllık su potansiyeli 35 milyar m3'e ulaşmaktadır. Suriye'nin katkısı sadece 3,4 milyar m3'tür. Irak topraklarından ise hiçbir katkı olmamaktadır. Belirtilen rakamlara göre, Fırat Nehri sularının yaklaşık % 90'nı Türkiye topraklarında, %10'u ise Suriye'de oluşmaktadır. 

        Fırat Nehri akımları, gerek yıllar arasında gerekse bir yıl içinde mevsimsel olarak, büyük değişimler gösterir. Fırat Nehri üzerinde, Suriye sınırı yakınlarındaki Birecik akım gözlem istasyonunun verilerine göre sınırda ortalama yıllık akım 31,6 milyar m3 ise de, 1937-1993 yılları arasında, Keban Barajı devreye girmeden önce, iki önemli kurak dönem yer almaktadır. Birinci kurak dönem 1958-62 yıllarını kapsamakta olup, 1961 yılında sınırda yıllık akım 14,9 milyar m3'e kadar düşmüştür. Bu değer uzun yıllar ortalamasının %47'sine tekabül etmektedir. İkinci kurak periyot ise, 1970 yılında başlayarak 1975 yılında sona ermiştir. Belirtilen dönemin en kurak yılı olan 1973'te, yıllık akım 18,8 milyar m3'e kadar azalmıştır. Bu değer uzun yıllar ortalamasının %59'unu teşkil etmektedir. İki çok kurak zaman diliminde de, Keban Barajı işletmede olmadığı için, kuraklığın olumsuz etkileri, aşağı kıyıdaş ülkeler olan Suriye ve Irak'ta hissedilmiştir. Keban Barajı'nın inşasından sonra, Türkiye'de olduğu kadar Suriye ve Irak'ta da kurak yılların etkisi azalmıştır. Örneğin; çok kurak bir yıl olan 1989'da Keban Barajı olmasaydı, sınırdan yılda 20.8 milyar m3 su aşağıya intikal edecek iken, bu miktar barajın düzenleme etkisi nedeniyle 4.7 milyar m3 artarak 25.7 milyar m3'e ulaşmıştır.  

        Diğer taraftan Fırat Nehri'nde tespit edilen en yüksek akımlar, 1969 yılında 56.4 milyar m3, 1988 yılında ise 57.7 milyar m3 olmuştur. Bu değerler sırasıyla uzun yıllar ortalamasının % 178 ve % 183'üne tekabül etmektedir. 

        Bir yıl içinde mevsimsel değişimler de çok büyük olup yüksek akımlar Nisan ve Mayıs aylarında, en düşük akımlar ise genelde Eylül ayında oluşmaktadır. Aylık değişimler, uzun dönem aylık ortalamaların % 530 ile % 16'sı arasında bir salınım göstermektedir. 

        Elazığ yakınlarında doğan Dicle Nehri, Fırat ile birleşinciye kadar yaklaşık 1840 km. yol katetmektedir. Türkiye sınırları içinde Batman, Ilısu, Botan ve Garzan gibi büyük sularla beslenen Dicle ana kolunun, Türkiye - Suriye sınırındaki Cizre akım rasat istasyonu verilerine göre, ortalama yıllık akım miktarı 16.2 milyar m3 'tür. Dicle 30 km. kadar Türkiye-Suriye sınırını oluşturduktan sonra Irak'a girmektedir. Dicle'nin bir yan kolu durumunda olan ve kısa bir mesafe içerisinde Türkiye - Irak sınırını oluşturan Hezil suyu ile Hakkari'den doğan Büyük Zap suları ise, Irak topraklarında Dicle Nehri'ne birleşmekte ve Türkiye'nin toplam katkısı 21.3 milyar m3'e ulaşmaktadır. Dicle Nehri'ne Irak içinde doğudaki Zagros dağlarından, çok sayıda su katılmaktadır. Bunların en önemlileri; Küçük Zap, Adhaym ve Diyala'dır. Belirtilen nehirlerin ve diğer suların Irak toprakları içinde Dicle'ye katkısı 31.4 milyar m3'tür. Türkiye'den gelen 21.3 milyar m3 ile birlikte, Dicle Nehri'nin Fırat'la birleşmeden önceki toplam su potansiyeli 52.7 milyar m3 'e ulaşmaktadır. 

        Dicle Nehri akımları da, Fırat'a benzer şekilde, yıllar arasında ve mevsimsel olarak büyük değişimler göstermektedir. Nitekim, Dicle ana kolu üzerinde Suriye sınırında 1946-94 yılları arasında ortalama yıllık akım 16.2 milyar m3 iken, 1973 yılında 9.6 milyar m3 'e düşmüş (ortalamanın % 59'i); 1969 yılında ise 34.3 milyar m3 'e, ortalamanın % 212'ine yükselmiştir. Belirtilen bu değişimlerin Türkiye'deki depolamalarla düzenlenmesinin aşağı kıyıdaş ülkelerde yarattığı çok olumlu etkiler, müteakip paragraflarda ayrıntılı olarak incelenecektir. (Her iki nehrin ortalama akımlarında yıllık ve aylık değişimler Şekil-5 ve Şekil-6'da gösterilmiştir). 

        Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşmeden önce ortalama yıllık akım miktarları ve bu miktarlara kıyıdaş-ülkelerin katkıları (Tablo: 1'de) özetlenmiştir. 
 

ORTALAMA YILLIK AKIMLAR VE KIYIDAŞ-ÜLKELERİN KATKILARI 
Tablo:1

        1/ Beaumont, P.,Ortadoğu'da Sınır Değiştiren Su Sorunları, Bilkent Universitesi, 2-3 Eylül 1991, s.12 
        2/ Kolar , J., Ortadoğu'da Su Kaynakları, Canadian Journal of Devolopment Studies, Special Issue,1992 s.108 
        3/ Devlet Su itleri Genel Müdürlüğü (DSİ) 

        Tablo incelendiğinde Fırat Nehri'ne Türkiye'nin katkısı % 90, Suriye'nin % 10, Irak'ın ise sıfır; Dicle'ye Türkiye'nin katkısının % 40, Irak'ın % 60, Suriye'nin ise sıfır olduğu görülmektedir. Fırat ve Dicle'nin toplamı ele alındığı takdirde , Suriye'nin katkısı sadece %4'tür. 

        Ürdün Nehri'ne Arab Ülkelerinin katkısının %77 olduğunu belirterek , suların bir kota sistemiyle İsrail ile bölüştürülmesine prensip olarak karşı çıkan Suriye (Naff T., Matson C.R.,1984 s.40), Fırat'a katkısı sadece %10 olmasına rağmen ve Türkiye Fırat Nehri sularının yaklaşık yarısını 1987 Protokolu ile Suriye ve Irak'a tahsis ettiği halde, bu tahsise itiraz etmektedir. 

        Belirtilen hususlar, Arab Birliği'nin ve Arab basınının sık sık kullandığı "Arab suları (!)" ifadesinin yanlışlığını açıkca ortaya koymaktadır. Atatürk Barajı'nda su tutulması aşamasında, kısa süreli su kesintisinin teknik gerekçeleri üzerinde açıklamalarda bulunmak üzere, çeşitli Arab ülkelerinde yapılan temaslar çerçevesinde, Libya'ya yapılan resmi ziyarette, Libya Lideri Kaddafi ile kitabın yazarınında katıldığı toplantıda, Kaddafi'nin açıklamaları Arab yaklaşımını sergilemesi bakımından ilginçtir.  

        Kaddafi, Arab Suları olarak tanımladığı nehirleri üç gruba ayırmaktadır: 
        – Arab ülkelerinden kaynaklanan ve bu ülkelerin topraklarında akan fakat gasp edilmiş sular, Ürdün nehri gibi, 
        – Arab ülkelerine karşı olumsuz tutum sergileyen devletlerin sınırları içinde doğup, Arab ülkelerinin topraklarından geçen Arab suları, buna bir örnek olarak Nil Nehri'nin membaındaki Etopya'nın yaklaşımı gösterilmiş, bu çerçevede İsrail desteği ile Etopya'da yapılacağı iddia edilen barajlara atıfta bulunulmuştur, 

       – Türkiye gibi Arablar'a müzahir ülkelerden kaynaklannan sular, 

        Her ne kadar Kaddafi Türkiye'nin Arab ülkelerine yardımcı olduğunu açıkça belirtmişse de, Ortadoğu'daki bütün suları Arab Suları sınıfına sokmuştur.  

        Nehirlere gelen suyu işlenmiş bir maddeye benzetirsek, yağışlar yani kar ve yağmur bunun hammaddesini oluşturur. Fırat ve Dicle nehirlerinin suları büyük ölçüde eriyen karlardan meydana gelmektedir. Türkiye bu iki nehrin havzasında kış aylarında, gerek kırsal yerleşimlerin birbirleri ile gerekse kentlerle bağlantısını sağlamak için yoğun bir kar mücadelesi yapmaktadır. Ayrıca enerji nakil hatları ile haberleşme ağlarının korunması ve taşkınlara karşı alınan önlemlerin, Türkiye'ye maliyeti her yıl trilyonları bulmaktadır. 

        Her nimet bir külfet karşılığıdır. Dolayısıyla doğayla yaptığı mücadele oranında, ülkelerin su kaynaklarından öncelikle yarar sağlamaları en doğal haklarıdır.  

        Uluslararası hukukla ilgili açıklamalarda değinileceği gibi, Uluslararası Hukuk Derneği'nin, suların hakça ve makul kullanımının saptanmasına ilişkin olarak belirttiği ilkeler arasında, kıyıdaş ülkelerin suların oluşumuna katkısı en önemli faktörlerden birisidir. Konu bu çerçevede değerlendirildiğinde, Arabların yaklaşımının ne derecede teknik verilerden uzak ve gerçek dışı olduğu ortaya çıkmaktadır.  

Şekil: 5– Fırat ve Dicle nehirlerinde yıllık akımların değişimi
Şekil: 6–Fırat ve Dicle nehirlerinde aylık akımların değişimi

        Türkiye'deki Barajların Etkileri 
        Fırat ve Dicle nehirlerinde su miktarının gerek yıllar arasında gerekse bir yıl içinde mevsimsel olarak büyük değişimler göstermesi, Türkiye'deki barajların inşasından önce, Fırat-Dicle havzalarında büyük boyutlarda tarihsel taşkınlar ve kuraklıkların yaşanmasına neden olmuştur. Bu taşkın ve kuraklıklar özellikle Suriye ve Irak'ta görülmüştür. 

        Profesör Garbrecht Fırat ve Dicle nehirlerinin akımlarındaki değişimlerin, mansap ülkelerindeki etkilerini aşağıdaki şekilde ifade etmiştir: (Goldsmith, Hilyard,1984) 

        ...Fırat ve Dicle taşkınları çok şiddetli olup, havzadaki tarımsal üretim yönünden yanlış zamanda meydana gelmektedir. Nisan-Haziran arasında oluşan taşkınlar, yaz mahsulleri için çok geç ve kışın ekilen mahsuller için ise çok erkendir. Diğer taraftan, ovalar çok düşük meyilli 1/26000), geçirimsiz bir toprak yapısına sahip olduğu için ve tabii drenaj eksikliği nedeniyle, su birikintileri ve tuzlanma meydana gelmektedir. 

        Suriye ve Irak'ta Fırat ve Dicle nehirlerini çevreleyen ovalar, su seviyelerinin artması ile taşkın alanları haline dönüşmektedir. Basra Körfezi yakınlarındaki göl ve ıslak alanlar, kurak mevsimde 8.288 km2'ye kadar küçülürken, ilkbahar taşkınlarında 28.490 km2'ye kadar artarak, sulama alanlarını kaplamaktadır. 

        1946 yılı taşkınında, Irak'ta 90.650 km2 alan su altında kalmış, büyük can ve mal kayıpları meydana gelmiştir. Diğer taraftan 1958-62 ve 1970-75 kurak periyotları Irak ve Suriye'de tarımsal üretimin büyük ölçüde düşmesine neden olmuştur. (Naff, Matson, 1984) 

        Geniş hacimli depolama tesisleriyle, nehirlerin doğal özellikleri üzerinde önemli değişiklikler meydana getirmek mümkündür. Bu tesislerle yıllar arasında su aktarımı yapılarak, yağışlı yıllarda kullanılamayan sular, kurak dönemler için biriktirilerek su ihtiyaçları karşılanırken, taşkın suları depolanarak zararları önlenmektedir. Suriye ve Irak'ta topoğrafik koşullar büyük barajların inşasına müsait olmadığı gibi, baraj gölünden çok büyük miktarlardaki buharlaşmalar önemli su kayıplarına da neden olmaktadır. 

        Sınır değiştiren sulara ilişkin olarak memba ve mansap ülkeleri arasında yapılan görüşmelerde, membada inşa edilen barajların yarattığı olumlu etkiler daima ortaya konularak vurgulanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile Meksika arasında Kolorado Nehri'ne ilişkin resmi görüşmelerde, Meksika yılda 4 milyar 439 milyon m3 su talep etmiştir. Buna karşılık bir memba ülkesi olan ABD, talep edilen miktarın ancak % 42'si olan 1 milyar 864 milyon m3 su vermeyi kabul etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, talebin yarısından daha az su tahsisinin gerekçesini, Haziran 1941 tarihli notasında aşağıdaki şekilde açıklamıştır: (Whiteman,M.M.) 

        Kolarado Nehri'nden Meksika'ya verilmesi teklif edilen su, büyük miktarlardaki düzensiz doğal akıştan – 1930 yılında Meksika tarafından talep edilen 3.600.000 acre-feet (4 milyar 439 milyon m3) – daha kıymetlidir. Nehrin senelik akışındaki büyük değişimler ve Boulder Barajı'nın kuraklığı önlemedeki önemli etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. 

        Boulder Barajı olmasaydı, 1937, 1939 ve 1940 yıllarında yaşanan kuraklıktan daha şiddetli bir kuraklıkla karşılaşılacaktı. Ayrıca Boulder Barajının inşaat ve bakımı masraflarına katılmayan Meksika'ya su belirtilen plan gereğince verilecek olup, depolamaya ilişkin masraflar talep edilmeyecektir. 

        Amerika Birleşik Devletleri Dişişleri Bakanlığı'nın 11 Şubat 1942 tarihli notasında ise, aşağıdaki ifadeler yer almıştır:(Bilen,Ö.,1994) 

        Kontrol edilen düzenli akımların, daha büyük miktarlardaki düzensiz akıştan fazla değeri haiz olduğunu düşünen Dişişleri Bakanlığı, Meksika'nın geçmiş taleplerinden fazlasının karşılandığı görüşünde bulunmaktadır.  

        Fırat Nehri'nin Türkiye'deki barajlar inşa edilmeden önceki doğal şartları ile, barajlar inşa edildikten sonraki düzenli akım şartları mukayese edildiğinde; gerek taşkın doğuran ortalamanın çok üstündeki, gerekse kuraklığa neden olan ortalamanın altındaki akımların meydana gelme olasılığının büyük ölçüde azaldığı görülmektedir.  

        Suriye'de en büyük depolama tesisi olan Tabka Barajı'nın aktif, yani her yıl yenilenen hacmi 9 milyar m3 olup, Fırat Nehri'nin yıllık ortalama doğal akımlarının ancak % 30'una tekabül etmektedir. Tabka Barajı'nın birbirini takip eden çok kurak veya çok yağışlı dönemlerde etkin bir düzenleme yapması mümkün değildir. Bu nedenle, Türkiye'deki barajlar olmasaydı, taşkın suları büyük zararlar vererek Basra Körfezi'ne depolanamadan ulaşacak, kurak dönemlerde ise eskiden olduğu gibi su sıkıntısı ile karşılaşılacaktı. 

        Türkiye'de sırasıyla; Keban, Karakaya, Atatürk barajları inşa edilmiş, Birecik Barajı inşa halinde bulunmaktadır. Fırat üzerinde Suriye sınırına yakın son baraj Karkamış'ın inşaatına ise Mayıs 1996 tarihinde başlanmıştır. Tüm sistemin aktif (kullanılabilir) hacimleri toplamı ise 47.6 milyar m3 olup, Fırat'ın ortalama yıllık suyunun (31.6 milyar m3) 1.5 katıdır. Bu büyük hacmin Suriye ve Irak'a sağladığı düzenli su sağlama imkanı gözardı edilemez. Belirtilen düzenlemeyi sağlayan tüm barajlar Fırat Nehri'nin boy kesiti üzerinde (Şekil 7)'de gösterilmiştir. 

        Türkiye'deki barajların işletilmesi ise, daima yukarıda açıklanan faydaların meydana gelmesini sağlayacak yönde olmuştur. Örnek olarak, kurak bir yıl olan 1989 yılının kısa bir incelemesi yapılmıştır. Fırat Nehri'nin Türkiye'deki su toplama havzasının yaklaşık % 70'ini Keban barajı kontrol etmektedir. En çok su gelen Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında kuraklık nedeniyle, aylık ortalama akımların sırasıyla % 43, % 22 ve % 28'i Keban Barajı'na girmiştir. Keban Barajı'na normal yıllarda belirtilen aylarda gelen su miktarı 9 milyar m3 iken 1989 yılında 4 milyar m3'e düşmüştür. Eğer Keban Barajı olmasaydı, yani doğal şartlarda, sınırdan ancak 20.8 milyar m3 su geçecekti. Halbuki Keban Barajı o şekilde işletilmiştir ki, sınırdan geçen su miktarı bir yıl içinde 25.7 milyar m3'e yükselmiştir. Belirtilen rakamlar yıllık toplamdır. Aylık dağılım gözden geçirilirse, sulama suyu ihtiyacının en yoğun olduğu Temmuz ve Ağustos aylarında, doğal şartlarda sınırdan saniyede 160 m3 (ayda 414 milyon m3) su Suriye'ye intikal edecekti. Halbuki Keban-Karakaya sisteminden saniyede 180 m3 (ayda 467 milyon m3) ilave su verilerek, bu iki ayda sınırdan geçen su miktarı, saniyede 340 m3'e çıkarılmış ve bu şekilde mansap ülkelerinin kuraklıktan etkilenmemesi sağlanmıştır. 

        Açıklanan bu gerçeklere rağmen, Ortadoğu'da her olaya politik bir gözle bakıldığının tipik örneklerinden birisi de N.Beschorner tarafından Su ve Ortadoğu'da ıstikrarsızlık başlıklı yayında ''.....akımların düzenlenmesi hidrolojik yönden faydalı fakat politik yönden geçersizdir'' ifadesi ile sergilenmektedir. Buna karşılık, İndüs Nehri'ne ilişkin olarak Pakistan ile Hindistan arasındaki ihtilafa ait görüşlerini açıklayan Tennessee Valley Authority Başkanların'dan David E.Lilienthal (Biswas,A.K,1992), ''İndüs Nehri sularının kullanılması ve geliştirilmesi ile ilgili sorunların, fonksiyonel bir plan çerçevesinde politik yaklaşım ve meselelerden arındırılarak çözülmesi" gerektiğini vurgulamaktadır.  
  

Şekil: 7– Fırat Nehri üzerindeki barajlar

        Toprak Kaynakları ve Tarımsal Su Kullanımı 
        Irak topraklarından Dicle'ye intikal eden su miktarı ile ilgili olarak çeşitli yayınlarda farklı değerler verilmektedir. Bu nedenle, Dicle Nehri'nin toplam yıllık akım miktarı 52.7 milyar m3 ile 49.2 milyar m3 arasında değişen rakamlarla ifade edilmektedir. Fakat asıl büyük farklılık ve tartışma, Suriye ve Irak'taki sulanabilir nitelikteki toprak varlığının miktarı üzerinde yoğunlaşmaktadır.  

        Sulama; Türkiye, Suriye ve Irak'ta, diğer bir çok ülkede olduğu gibi, en çok su tüketen bir sektördür. Halen kullanılmakta ve ilerde kullanılacak olan sulama suyunun miktarı, sulamaya elverişli olan tarımsal arazi miktarına bağlı bulunmaktadır. Bu noktada cevaplanması gereken soru şudur: Türkiye, Suriye ve Irak'ta sulamaya uygun tarımsal arazi miktarı nedir? 

        Uluslararası hukukça benimsenen suyun hakkaniyete uygun ve akılcı kullanımına (equitable and reasonable utilization of water) yönelik bir anlaşmaya varılabilmesi için tarafların sulanabilir arazi miktarları üzerinde uzlaşmaları gerekmektedir. Suriye ve Irak'ın resmi toplantılarda ifade ettikleri rakamlarla, yabancı uzmanlarca verilen değerler arasında büyük bir uyumsuzluk bulunmaktadır.  

        Örneğin Prof. Kolars aşağıdaki hususları vurgulamaktadır: (Bilen,Ö.,1994 ,s.110) 

        Birbiri ile çelişen raporlar ve veriler, Suriye'de Fırat Nehri'nden sulanan alanların tespitini güçleştirmektedir. Jipsli topraklar nedeniyle ilk olarak 640.000 hektar olarak planlanan sulamanın büyük bir kısmından vaz geçilmiştir. 

        Tabka Barajı ile sulanması düşünülen araziler 1983'ten önce 345.000 hektara ve bilahare 240.000 hektara indirilmiştir. Alman firmaları tarafından hatalı yapılan toprak araştırmaları, jipsli toprakların gerek kanallar üzerindeki etkileri gerekse suyun toprağa tatbikine ilişkin hususlarda Suriye'lilere uyarıcı olmamıştır. Ruslar tarafından 150.000 hektar olarak düşünülen Rasafah projesinden vazgeçilmiştir. 1985-1986 yıllarında Fırat Nehri vadisinde sulanan toprak miktarı 12.000 hektarı devlet eliyle, 196 000 hektarı da çiftçiler tarafından yapılan sulamalar olmak üzere, toplam 208.000 hektardan fazla değildir. Ayrıca Fırat vadisindeki geniş ve verimli toprakların bir kısmı Esat Baraj Gölü'nün suları altında kalmış, bir kısmı ise yetersiz drenaj ve tuzlanma nedeniyle kullanılamaz hale gelmiştir. Suriye'nin tarımsal planları kuru tarıma ve Habur vadisindeki projelere daha büyük önem vermektedir. 

        Prof. Naff (1984, s.97) ise, Suriye resmi makamlarının özel beyanlarına atıfta bulunarak, hektar başına 4.000 ile 10.000 $ arasında değişen araz 

        USAID Raporu (Kolars,1991 s.89) ilk planlamada öngörülen 640.000 hektarın ancak yarısının sulanabileceğini açıklamaktadır. Prof. Beaumont (1992,s.180), Suriye'nin sulama projesi geliştirebileceği alanlarla ilgili rakamların çelişkiler içerdiğini vurgulayarak en son tahminlerin 400.000 hektar ile 800.000 hektar arasında değiştiğini ifade etmektedir. Diğer taraftan, Irak'ın Dicle-Fırat havzasında inşa edeceğini belirttiği 2 milyon hektarlık projeye ilişkin hiçbir bilgi bulunmadığı gibi bu alanın ne kadarının Fırat'tan sulanacağı da belli değildir. (Beamount,1992 s.180) 

        Suriye'nin ve Irak'ın, Fırat Nehri'nden sulayacaklarını iddia ettikleri ve Ortak Teknik Komite toplantılarında verdikleri rakamlar ise 773.000 ve 1.952.000 hektardır. Çeşitli yayın ve araştırmalarda verilen rakamlar ile yukarıda belirtilen değerler arasında büyük bir çelişki bulunmaktadır. 
        Suriye'de sulanabilir toprak varlığı 400.000 hektar alınır ve hektar başına yüzeysel sulama metodlarıyla yılda 12.000 m3 su sullanılacağı kabul edilirse, su tüketimi 4.8 milyar m3 olmaktadır. Halbuki, Suriye'nin sulanabilir nitelikte olduğunu iddia ettiği 773.000 hektarın ihtiyacı ise 9.3 milyar m3'tür. 

        (Tablo: 2)'de, yukarda belirtilen çelitkiler özetlenmittir: 

SURİYE VE IRAK'DA SULAMA ALANLARINA İLİŞKİN ÇELİŞKİLİ VERİLER
Tablo: 2

        Kaynak:(Bilen,Ö.1994,s.83) 
        1/ Ortak Teknik Komite'ye 1982 ve 1983 yıllarında verilen rakamlar  

        Sonuç olarak, Suriye ve Irakı'n tek taraflı beyan ettikleri ve bu konudaki yayınlarda belirtilen verilerle çelişkileri açıklanan tarımsal su ihtiyaçlarını esas alarak, Türkiye'deki barajların sağladığı düzenli su imkanı dikkate alınmadan, Fırat Nehri'nin doğal akımlarının oransal bir şekilde taksimi isteğinin teknik ve hakkaniyet prensiplerine uygun bir esası bulunmamaktadır. 

        Dicle Nehrinden Fırat Nehrine Su Aktarılması 
        Dicle ve Fırat nehirleri Basra Körfezi'nin yaklaşık 180 km kuzeyinde birleşmekte, Şattül-Arab adını alarak Körfeze dökülmektedir. Diğer bir ifadeyle, bu iki nehir 180 km uzunluğundaki Şattül-Arab ana kolunun iki yan uzantısı durumundadır. Irak topraklarında özellikle Şattül-Arab'a yaklaştıkça, su ayrım çizgisini saptamak çok güçleşmektedir. Bu nedenle ilgili yayınlarda Dicle ve Fırat nehirlerinin su toplama havzası müştereken ve 884.000 km2 olarak verilmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanmış olan Uluslararası Nehir Havzaları Listesi'nde yukarıda verilen rakam gösterilmiştir. 

        Fırat ve Dicle nehirleri arasında, Irak toprakları içinde hiç bir doğal engel, herhangi bir yükselti bulunmamaktadır. İki nehir yer yer birbirine çok yaklaşmakta, Fırat'tan ve Dicle'den sulanan alanları birbirinden ayırmak dahi güçleşmektedir.  

        Belirtilen bu husus, Fırat-Dicle Sisteminin en önemli teknik özelliğini oluşturmaktadır. Söz konusu teknik imkândan faydalanarak, iki nehri çeşitli noktalarda bağlamak ve Dicle'nin fazla sularını Fırat'a aktarmak kolaylıkla mümkündür. Bu nedenle Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımını tartışırken, her iki nehrin 87,7 milyar m3 olan toplam potansiyelini gözönünde bulundurmak ve birlikte değerlendirmek gerekmektedir.  

        Dicle Nehri'nin yıllık ortalama su miktarı 52.7 milyar m3 olup, Fırat Nehri'nin 35 milyar m3 kapasitesi ile mukayese edildiğinde, 1.5 misli daha fazla olduğu görülmektedir. Tamamen Irak toprakları içinde 31.4 milyar m3 su Dicle'ye katılmaktadır. 

        Toprak kaynakları bakımından Fırat ve Dicle nehirleri karşılaştırıldığında, Fırat Nehri'nden Türkiye'de sulanacak alan 1.654.000 hektar, Suriye'nin ve Irak'ın gerçek değerlerinden çok abartılı olarak resmen açıkladıkları miktarlar ise sırasıyla 773 000 ve 1.952.000 hektardır. Resmi rakamlar gözönüne alındığında, Fırat'tan sulanması öngörülen toplam alan 4.379.000 hektara ulaşmaktadır. Dicle Nehri'nden sulanacak alanlar ise; Türkiye'de 602.000 hektar, Suriye'de 200.000 ve Irak'ta 3.819.000 hektar olmak üzere, toplam 4.621.000 hektardır. Dicle Nehri'nin su potansiyeli Fırat'a göre çok daha fazla (1.5 misli) olduğu halde, bu iki nehirden sulanacak alanlar birbirine çok yakın olup Dicle Nehri'nde ihtiyaçlara göre su fazlalığı mevcuttur. 

        Su kullanımları ile mevcut akımları mukayese eden Prof. Kolars, Dicle Nehrin'de tüm kullanımlardan sonra artan su miktarını yılda 11.9 milyar m3 olarak saptamıştır. Prof. Kolars hesaplarında doğal akımları 49.2 milyar m3 kabul ederek bu sonuca varmıştır. Prof. Beamont tarafından verilen ve doğal akımların yılda ortalama 52.7 milyar m3 olduğu esas alınarak yapılacak bir su denge hesabında artan su miktarı 15.4 milyar m3 'e ulaşmaktadır. Bu miktarın yarısının yani 7.7 milyar m3'ünün Dicle Nehri'nden Fırat Nehri'ne iletilmesi ile çok kurak zaman dilimlerinde Fırat'ta oluşması muhtemel su eksikliğinin tamamen karşılanması mümkündür. Esasen yukarda belirtilen su transferi, Bağdat'ın kuzeyinde Tharthar kanal projesi ile Iraklılar tarafından 1988 yılında gerçekleştirilmiş bulunmaktadır (Dhanoun,1988). (Şekil-8)'de, Dicle ile Fırat arasındaki iletim projesi gösterilmiştir. 

        Belirtilen bu hususlar sadece Türk uzmanlarınca mı ortaya konulmaktadır? 

        Sorunun yanıtını aramak için, konuyla ilgili yabancı kaynaklara göz atılmasında yarar görülmektedir.  

        Prof. Beaumont ve Prof. Anderson'dan alıntılar, bu iki nehir arasında su naklinin önemini açıkça vurgulamaktadır. 

        Dicle Nehri'nden Türkiye ve Suriye'nin kullanımları sınırlı olup bu nehre ilişkin kullanımlar nedeniyle uluslararası sorunlar doğması ihtimali azdır. Irak Dicle Nehri'nden çok büyük ölçüde faydalanabilir. Thartar Gölü vasıtasıyla Dicle sularının bir kısmını Fırat'ın su kaynaklarını artırmak için çevirme olanağına sahip bulunmaktadır. (Beaumont, P., 1978, s.42) 

        Irak geniş ölçüde , Dicle nehri sularını kullanmak imkanına sahip olup Thartar kanal projesi ile Dicle'nin Sularını Thartar tabii çukuruna ileterek taşkınları önlemeyi ve iletim kanalını Fırat'a kadar uzatarak bir nehirden diğerine su aktarmayı planlamıştır. (Anderson, E.W. ,1986, s.19) 

        İki nehrin birleştirilmesi için Thartar doğal çukurunun dışında da çeşitli seçenekler bulunmaktadır. Bu seçenekler Suriye bakımından büyük önem taşımaktadır. Örneğin, Dicle'nin Türkiye ile sınır teşkil ettiği bölgede yapılacak bir pompajla suyun Suriye sınırları içinde Fırat'ın Habur koluna ulaştırılması mümkün bulunmaktadır. 

        Diğer bir seçenek ise, Dicle üzerinde Irak'ta inşa edilmiş olan Musul Baraj Gölü'nden alınan su ile Fırat Nehri üzerinde Irak'taki Hadita Barajı'nın takviye edilmesidir. 

        Belirtilen projeler, üç ülke arasında yeni işbirliği sahaları açması bakımından da büyük önem taşımaktadır. 

        Belirtilen çok açık teknik verilere rağmen, Suriye ve Irak, bu nehirlerin ayrı ayrı ele alınması ve su tahsislerinin ayrı ayrı yapılması konusunda niçin ısrar etmektedir? 

        Irak, Türkiye ve Suriye'nin Dicle Nehri'nden tüketici amaçla kullanımlarının Fırat'a göre fazla olmayacağını ve Dicle'den yararlanma imkanının büyük ölçüde kendisinde kalacağını düşünerek, Fırat Nehri'nden de azami ölçüde pay almaya çalışmaktadır. Suriye ise, fazla suyu kendi santrallarından geçireceği için, Irak'ın bu tutumunu destekleyerek, Irak'ın Fırat üzerindeki çıkarlarının, kendi çıkarları ile uyum içinde olduğunu değerlendirmektedir.  

        Daha önce belirtildiği gibi, Fırat ve Dicle'yi Şattül-Arab Nehri'nin 2 büyük kolu olarak ele alarak, iki kol arasında su nakline imkan sağlayacak proje fikri, Hindistan ve Pakistan arasında İndüs Nehri'ne ilişkin ihtilafın 1960 yılında çözümünde de benimsenmiştir. 

        Aşağıda, 1960 İndüs Anlaşması'nın ana unsurunu teşkil eden sınır aşan nehirler arasında su nakli fikri açıklanmış ve bazı benzerlikler vurgulanmıştır. 

        Tibet yaylalarından doğan, yıllık ortalama su miktarı 208 milyar m3 ile dünyanın büyük nehirlerinden birisi olan İndüs Nehri'nin kapasitesi Fırat ve Dicle'nin toplam kapasitesinin yaklaşık 2.2 mislidir. Ayrı ayrı bir büyük nehir ölçeğinde olan 5 büyük kolun (Jhelum, Chenab, Ravi, Beas ve Sutlej) birleşiminden oluşan İndüs, Pençab Ovası (Beş-su Ovası) ve İndüs vadisindeki sahaları sulamaktadır. 

        Pakistan ve Hindistan'ın 1947 yılında bağımsızlıklarını kazanmalarını takiben, yeni siyasal sınırlar Pençab Ovası'nda yer alan sulama kanallarını ve suları bölerek önemli sorunlar yaratmış ve Hindistan yukarı-kıyıdaş ülke konumuna geçmiştir. İhtilafın başlangıç aşamasında Pakistan, mevcut sulama sistemleri daha önce hangi nehirlerden su alıyorsa, aynı şartların devamında ısrarlı olmuştur. 

        Pakistan ve Hindistan'ın isteği üzerine sorunu inceleyen Dünya Bankası uzmanları aşağıdaki sonuca varmıştır: (FAO, 1970, s.13) 

        Pakistan'ın anlayışına göre, mevcut kullanımların aynı su kaynaklarından devam etmesi gerekmektedir. Buna karşılık Hindistan'ın öngördüğü plan ise, mevcut kullanımların devam etmesi, ancak su ihtiyacının aynı kaynaklardan karşılanmasına ihtiyaç olmadığı yönündedir. Mevcut sulamaların halen kullanılan kaynaklardan karşılanması; suyun verimli bir şekilde kullanılmasına mani olmaktadır. 

        Sonuç olarak, Dünya Bankası mevcut kullanımların aynı su kaynağından idame ettirilmesi yönündeki yaklaşımın, adil ve kapsamlı bir plan oluşturulmasını önlediği görüşünü taşımaktadır. 

        Bilahare Pakistan ısrarlı tutumundan vazgeçerek, daha önce Ravi, Beas ve Sutlej nehirlerinden sulanan sahaların, Pakistan'a tahsis edilen Jhenum ve Chenab nehirlerinden sulanmasını kabul etmiştir. Ancak, kaynak değişikliğini gerçekleştirebilmek için gerek söz konusu nehirler gerekse sulama sahaları arasında bağlantı kanalları inşa etmek gerekmiştir. 

        Fırat ve Dicle nehirleri ile İndüs Nehri için açıklanan plan karşılaştırılırsa, Irak Dicle nehrinden artan suların Fırat'a aktarılmasını kabul etmemekte, İndüs Nehri örneğinde verilen Dünya Bankası raporundaki ifade ile Fırat Nehri'ndeki mevcut kullanımların yine aynı su kaynağı yani Fırat'tan karşılanması gerektiği hususunda ısrarlı davranarak çözüm yolunu tıkamaktadır. Bu yaklaşım yukarıda belirtilen nedenlerle Suriye'ce de desteklenmektedir. 

Şekil: 8–Tartar Projesi Dicle'den Fırat'a su nakli

        Türkiye, Suriye ve Irak'ta Kişi Başına Düşen Yıllık Su Miktarı  
        Kişi başına m3 olarak yıllık ortalama su miktarı ( m3/kişi/yıl ), ülkeler arasında su kaynakları bakımından karşılaştırma yapılırken zaman zaman başvurulan bir birimdir. Nüfusun, söz konusu ülkeye yağan yağışlarla beslenen su potansiyeline bölünmesiyle bulunan bu rakamı kullanarak, bir ülkenin su zengini olup olmadığına karar verirken, bazı hususların önemle gözönünde bulundurulması gerekmektedir. 

        Çok düzensiz yağış ve akış şartları, su kaynaklarının ekonomik olarak değerlendirilmesini sınırlayan bir faktördür. Belirtilen koşullar barajların büyük hacimlerde tesis edilmesini gerektirmektedir. Ekonomik ve jeolojik sorunları artıran bu unsur, bazı hallerde projenin yapılmasını tamamen engellemekte ve söz konusu su kaynağından faydalanılması büyük ölçüde kısıtlanmış olmaktadır. Nehirleri düzensiz akım şartlarını içeren ülkelerde, toplam su potansiyeli ile faydalanılabilir su potansiyeli arasındaki fark çok büyüktür. Dolayısıyla kişi başına düşen toplam su potansiyeli ile faydalanılabilir su potansiyeli arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Belirtilen husus açık şekilde Türkiye'de görülmektedir. Türkiye'nin toplam ortalama yıllık su miktarı yeraltı suları dahil, Suriye ve Irak'a bırakılan 16 milyar m3 düşüldükten sonra 182 milyar m3 iken, faydalanılabilir olarak saptanan miktar 91 milyar m3'tür. Buna göre 1996 yılı nüfus tahmini 63.221.000 (DİE) esas alınarak yapılacak bir hesaplamada yukardaki iki farklı rakama göre bulunacak kişi başına su miktarı sırasıyla 2.879 m3/kişi/yıl ve 1.439 m3/kişi/yıl' dır. 

        Uluslararası yayınlarda kişi başına düşen su miktarının hesabında faydalanılabilecek su miktarı yerine, tüm ülke potansiyelinin alınmasının ana nedeni, özellikle gelişmemiş ülkelerde, kullanılabilecek su potansiyelinin tespitine ilişkin teknik çalışmaların çok yetersiz olmasıdır. Ayrıca bir çok ülke de emniyetli olarak çekilebilecek yeraltı su rezervi saptanmamış olup, uluslararası literatürde verilen değerler genelde yeraltı su varlığını içermemektedir.  

        Verilerdeki eksiklikler nedeniyle, birtakım kabullerle hesaplanan tüm ülkeye ait yüzeysel su potansiyelinin, su kaynaklarının bölgesel dağılımı düzensiz ülkelerde, kişi başına su miktarını yapay olarak yüksek gösterdiği bilinmelidir. Örneğin, Trakya ve İç Anadolu bölgelerinde sulanabilir toprak varlığına göre su kaynakları çok kısıtlı iken, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde tam tersi bir tablo vardır. Bu günden görülebilir bir gelecek içersinde, teknik ve ekonomik bakımdan çok büyük su transferleri yapmak imkanı da bulunmamaktadır. Ülke fiziksel boyutları küçüldükçe ve bölgesel iklim farklılıkları azaldıkça, toplam ve kullanılabilir su potansiyelleri birbirine yaklaşmaktadır. Ancak Türkiye'de toplam ve faydalanılabilir su varlığı arasındaki fark büyük olup, diğer ülkelerle mukayesede, kişi başına faydalanılabilir su varlığının esas alınması gerekmektedir. 

        Aşağıda önce üç ülkenin nüfus tahminleri yapılmış, sonra su potansiyelleri göz önünde bulundurularak, kişi başına düşen yıllık su varlıkları tahmin edilmiştir.  

        Kıyıdaş Ülkelerde 1990-2020 Yılları Arası Nüfus Değişimi  
        Suriye ve Irak'a ilişkin nüfus tahminlerinde, US Army Corps of Engineers tarafından hazırlanan ''Water In the Sand:A Survey of Middle East Water Issues'' isimli yayından faydalanılmıştır. Söz konusu yayında, Suriye ve Irak için yıllık ortalama nüfus artış hızları % 3.8 ve % 3.9, Türkiye için ise % 2.1 olarak verilmiştir. Dünya artış ortalaması % 1.8 olup, Suriye ve Irak'ın bu ortalamanın çok üstünde olduğu görülmektedir. 

        Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda (1996-2000), 2000 yılında Türkiye nüfusunun 67.332.000'e ulaşacağı ve yıllık nüfus artış hızının ise 2000'li yıllarda % 1.5'e düşeceği tahmin edilmiştir. Bu verilere göre, 2010 ve 2020 yıllar için tahmin yazar tarafından yapılmış, sonuçlar aşağıdaki tabloda özetlenmiştir.  

NÜFUS TAHMİNLERİ
Tablo: 3

        Türkiye'nin Su Kaynakları  
        Türkiye'de ortalama yağış miktarı 643 mm olup, yağışların gerek zaman içinde gerekse bölgelere göre dağılımı büyük değişimler göstermektedir. Örneğin, bazı kesimlerde yağış 220 mm'ye kadar düşerken, Doğu Karadeniz'de 2500 mm'ye ulaşmaktadır. Toplam yüzeysel akış miktarı yılda 186 milyar m3 olan Türkiye'de, Fırat ve Dicle nehirleri bu miktarın yaklaşık dörtte birini oluşturmaktadır. Fırat ve Dicle havzasında, özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki 1.6 milyon hektarlık tarımsal potansiyel de gözönüne alındığında, bu iki nehrin Türkiye'nin tüm su varlığı içindeki büyük önemi açıkça ortaya çıkmaktadır. Master plan düzeyinde yapılan ayrıntılı çalışmalar, Türkiye'de 26 havzada 186 milyar m3 yüzeysel akışın, ancak 95 milyar m3'ünden faydalanılabileceğini ortaya koymuştur. Bu miktarın 16 milyar m3'ünün Fırat Nehri'nden aşağı kıyıdaş-ülkelere tahsis edildiği düşünülürse, iç tüketim için kalan yüzeysel su miktarı 79 milyar m3'tür. 

        Emniyetli yeraltı suyu verimi ise yılda 12 milyar m3' olup, yeraltı suları ile birlikte Türkiye'nin faydalanılabilir toplam yıllık su potansiyeli 91 milyar m3'e ulaşmaktadır. Toplam su potansiyeli ise yeraltı su kaynakları ile birlikte, Fırat nehrinden verilen 16 milyar m3 düşüldükten sonra, 182 milyar m3'tür.  

        Suriye'nin Su Kaynakları 
        Suriye ile 1987 yılında bağıtlanan protokola göre, Türkiye sınırda ayda ortalama 500 m3/s (yılda 15 milyar 768 milyon m3 veya yaklaşık olarak 16 milyar m3) suyu, Suriye ve Irak'a tahsis etmiştir. Bilahare Suriye ile Irak arasında varılan mutabakat çerçevesinde, bırakılan su miktarının %42'sinin Suriye, % 58'inin Irak'ta kullanılması hususunda iki ülke arasında uzlaşmaya varılmış ve bu uzlatma bir protokola bağlanmıştır. Belirtilen esaslar çerçevesinde, Suriye'ye intikal eden su miktarı 6.72 milyar m3, Irak'a intikal eden ise 9.28 milyar m3'tür. 

        Suriye'nin iç suları ve sınır aşan sular dahil su kaynakları ise (Tablo: 4)'de gösterilmiştir: 

SURİYE'NİN SU KAYNAKLARI (Milyon m3/yıl)
        Tablo 4
        Kaynak:M.Wakil, IWRA,Vol. 18,No.1,1993 
        1 / M.Wakil tarafından verilen tabloda Suriye'nin Fırat'tan aldığı su miktarı 13 milyar m3 olarak gösterilmişse de, 1987 protokoluna göre bu rakam , yazar tarafından, 6.72 milyar olarak alınmiştır. 
        2 / Dicle nehri yazar tarafından eklenmiştir.Bu tahminde ,Suriye'nin Dicleden sulamayı düşündüğü 200.000 hektar alan ve Türk-Suriye sınırındaki doğal akım şartları esas alınmıştır.  

        Dicle'nin Türkiye ile Suriye arasında sınır oluşturduğu kesimde, Suriye'nin bu nehirden de faydalanma imkanı bulunmaktadır. Dicle bu bölgede sınır aşan sulardan farklı olarak, iki ülke arasında sınır teşkil etmektedir. Bu nedenle, yapacağı tesisler ve alabileceği su miktarları konusunda öncelikle Türkiye ile uzlaşma sağlaması gerekmektedir. Sınır teşkil eden bölgede mevcut doğal akımlar gözönüne alındığında Suriye'nin yaklaşık 2.5 milyar m3 sudan faydalanabileceği tahmin edilmektedir. Ayrıca Suriye, Dicle Nehri'ni kullanarak 200.000 hektarlık bir alanda sulama yapmayı planladığını açıklamıştır. Bu nedenle, Suriye'nin su potansiyeli içinde Dicle'den kullanmayı düşündüğü su miktarının da gösterilmesi gerekmektedir. 

        Irak'ın Su Kaynakları 
        Daha önce belirtildiği üzere Dicle Nehri'ne Irak topraklarında 31.4 milyar m3 su katılmakta olup, Türkiye'nin ve Suriye'nin kullanımlarından sonra, Irak'a intikal edecek Dicle Nehri'nin ana kolunun taşıdığı sularla birlikte bu nehirden Irak'ın faydalanabileceği su miktarı yılda 35.1 milyar m3tür. Fırat'tan tahsis edilen 9.3 milyar m3 su ile birlikte Irak'ın toplam su potansiyeli 44.4 milyar m3'e ulaşmaktadır. Irak'ın yeraltı su potansiyeli hakkında – yabancı yayınlar dahil – hiçbir bilgi bulunmadığı için kişi başına su miktarının hesaplanmasında dikkate alınamamıştır. 

        Sonuç olarak Türkiye, Suriye ve Irak 'ın yukarda verilen nüfus projeksiyonları ile toplam yıllık su potansiyelleri gözönünde bulundurularak, kişi başına mevcut su varlığı (Tablo: 5)'de özetlenmiştir. 

        KİŞİ BAŞINA ORTALAMA YILLIK SU MİKTARI (m3)
        Tablo: 5

        Parentez içindeki değerler, Türkiye için faydalanılabilir su potansiyeli olan 91 milyar m3 yıllık su miktarı esas alınarak hesaplanmıştır. Fırat Nehri'nin tamamen, Dicle nehrinin ise büyük ölçüde düzenlendiği ve her iki ülkede topografik şartların söz konusu suların ülke genelinde tarıma tahsisini mümkün kıldığı dikkate alınırsa; Suriye ve Irak'ta kullanılabilir su potansiyelinin, tüm su potansiyeline eşdeğer olduğu kabul edilebilir. Kişi başına su miktarı 1000 m3 civarında ve altında olan ülkelerde önemli su sorunları ile karşılaşılacağı genelde kabul edilmektedir. Buna göre, her üç ülke de 2020 yıllarında yaklaşık olarak aynı şartlara haiz olacaktır.  

        Çevre Sorunları 
        Zaman zaman Basra Körfezi'ndeki balık ölümlerinin nedeni olarak, Türkiye'nin Fırat Nehri'nden yaptığı kullanımlardan dönen sular gösterilmektedir. Türkiye'deki kullanımlar halen son derece sınırlı olup Fırat ve Dicle nehirlerinin toplam su potansiyeli 87.7 milyar m3'ün %1'ne bile ulaşmamaktadır. Buna karşılık Basra Körfezi kıyısındaki petrol işleme tesislerinin, Irak ve Suriye'deki çok tuzlu toprakların sulanması sonucunda dönen drenaj sularının ve Irak-Kuveyt Savaşı sırasında tahrip edilen tesislerden doğan kirliliğin göz ardı edilerek, yaklaşık 3000 km membada nedenler aramanın konuların ne ölçüde yanlış takdim edilmeye çalışıldığının son derece açık göstergesidir. Ayrıca, Türkiye'de Fırat-Dicle havzasında, sanayi atıklarından ileri gelen bir kirlenmede söz konusu değildir. 

        Suriye ve Irak'ta toprağın doğal yapısında bulunan yüksek orandaki tuz, sulamayı takiben dönen sularla, Fırat ve Dicle nehirlerine intikal etmektedir. Irak Toprak ve Arazi ıslahı Genel Müdürlüğü'nün bir yayınında (Harran,T.,1973 s.1), Orta ve Güney Irak'ta toprakların % 90'ında tuzluluk seviyesinin çok yüksek olduğu belirtilerek, bu bölgelerde Ortadoğu ülkelerindeki ortalama birim alan verimlerinden çok daha düşük ürün elde edildiği açıklanmaktadır. Erik Eckholm Güney Irak'taki alanları tanımlarken, tıpkı arazi üzerine yeni kar düşmüş gibi parlamaktaydı ifadesini kullanmıştır. (Goldsmith, Hildyard,1984,s.140) 

        M.M. Gabaly iklimin çok sıcak ve buharlaşmanın yağışlara göre fazla olması nedenleriyle, Suriye'de bir çok bölgede toprağın tuzlu olduğunu vurgulamaktadır. (Goldsmith, Hilyard, 1984,s.140) 

        Türkiye'de ise şartlar çok daha farklıdır. Fırat ve Dicle nehirlerinin membaında su ve toprak kalitesi yüksek olup sulamadan dönen sular, hiç bir işleme tabi tutulmadan tekrar sulamada kullanılabilecek niteliktedir. Kolarado Nehri, Amerika Birleşik Devletleri içinde yoğun kullanımlardan sonra, Meksika sınırına ulaştığında, taşıdığı tuz miktarı 2800 ppm'e çıkmaktadır. (ppm miligram litre olarak tuz miktarını göstermektedir). Yuma tuz arıtma tesisi ile bu miktar 800 ppm'e düşürülmektedir. Diğer bir ifade ile sınırda Türkiye'nin komşularına intikal edecek suyun tuzluluk miktarı, Amerika Birleşik Devletleri'nin Meksika'ya arıtarak vereceği su için öngörülenden daha düşüktür. Ayrıca, Türkiye dönüş sularının bir kısmını kendi toprakları içersinde kullanmayı ve bu şekilde Atatürk Barajı'ndan sulamaya çevrilecek suların miktarını azaltarak, gerek Atatürk Barajı gerekse bu barajın altındaki diğer tesislerden daha çok enerji üretmeyi planlamaktadır.  

        Gelecek yıllarda Atatürk Barajı çevresindeki sahaların sulanmasından oluşacak dönüş suları ise, doğrudan Fırat Nehri ana koluna değil baraj gölüne girecek ve burada baraj gölünün çok geniş hacmi içerisinde büyük ölçüde seyreltilecektir. 

        Prof.Kolars (Kolars, J., 1993, s.36) yukarda belirtilen hususları teyiden şu açıklamayı yapmaktadır: 

        Suriye tuzlanma yönünden Türkiye'den çok az etkilenecektir. Suriyet oprakları jipsli ve tuzlu bir yapıya sahip olup, uygun şartlarda yıkanması ve temizlenmesi sonucunda Fırat Nehri'ne dönecek erimiş tuzlar, Irak toprakları üzerinde büyük sorunlar meydana getirecektir. 

        Sonuç olarak, Fırat-Dicle havzasındaki ülkelerin su kullanımlarının yarattığı çevre sorunları, dünyadaki bütün akarsu havzalarında görülen çevre sorunlarından daha kötü değildir. Özellikle Suriye ve Irak'taki drenaj sistemleri çok yetersiz olup pek çok problemin temelinde bu yetersizlik yatmaktadır. 

        Yazarın da katıldığı 1993 yılında Mısır'da yapılan "Ortadoğu Suları" konulu toplantıda, katılan konuşmacılardan birisi, Türkiye'nin Fırat Nehri'ndeki kullanımlarının Basra Körfezi'nde balık üretimlerini düşürdüğünü ve balık ölümlerine neden olduğunu iddia etmiştir. Şattülarab'taki Fırat ve Dicle nehirlerinin toplam potansiyelinin %1'ini bile kullanmayan Türkiye'nin böyle bir olaya neden olması mümkün değildir. Ancak yapılan yorum, konuların dünya kamuoyuna ne şekilde takdim edilmeye çalışıldığını göstermek bakımından çok ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Bu konuşma üzerine söz alan kitabın yazarı, teknik açıklamalarını takiben, her olayın nedenini memba ülkelerinde aramanın ne ölçüde abartılmış olduğunun folklorik bir üslüb içinde izah edilmesine yardımcı olmak ve olayın ancak bir mizah konusu olabileceğini vurgulamak üzere, büyük Türk bilgesi Nasreddin Hoca'nın aşağıdaki fıkrasını hatırlatarak konuşmasına son vermiştir:.. 

        ''Bir gün Nasrettin Hoca'nın kayınvalidesi, nehir kıyısında çamaşırlarını yıkarken gelen ani bir selin etkisiyle suya kapılır. Konu hemen Hocaya iletilir ve Hoca büyük bir telaş ve endişe içinde nehre koşarak, kayınvalidesinin suya kapıldığı noktaya gider. Kendisine yardımcı olanların tamamını nehrin aşağısına gönderirken, kendisi ise, nehrin yukarı kısımlarında aramaya başlar. Bunu görenler Hoca'ya ; 
        – 'Hoca nasıl olur da suya kapılan birisi nehrin akış yukarısına gider?' diye sorarlar. Hoca 'nın cevabı ise ilginçtir:  
        – 'Kayınvalidem iyi bir insandı, ama hayatta öyle ters işler ve yorumlar yaptı ki, ihtimal zayıf hatta imkansız olsa da nehrin yukarısına doğru da gitmiş olabilir.!' 

        Nasreddin Hoca, ince zeka ve mizah gücüyle bazı olayların ne ölçüde yanlış yorumlanabileceğini açıkça göstermektedir. 

        Uluslararası Hukuk ve Fırat-Dicle Havzası 
        Uluslararası su yollarının ulaşım dışı kullanımı konusundaki hukuk kuralları, henüz tam olarak oluşmuş değildir. Ancak 20. yüzyılın başlarından bu yana, önceleri bilimsel hukuk kuruluşları ve daha sonra da devletler arasında olmak üzere ilginin giderek arttığı görülmektedir. Sınır aşan suların kullanımına ilişkin gelişmelerin zaman içerisinde şekillenmesinde önemli rolü olan iki uç görüş bulunmaktadır. 

        Bunlardan Harmon Doktirini (absolute territorial sovereignty) olarak ifade edilen görüte göre: 

        Devletler kendi topraklarından geçen sınır aşan sular üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilir, hatta bu suyu tamamen kullanarak aşağı-kıyıdaş (mansap) ülkelerine hiç su bırakmayabilir.' 

        Amerika Birleşik Devletleri ile Meksika arasında sınır değiştiren bir su olan Rio Grande Nehri'nin kullanımına ilişkin uyuşmazlıkta, Amerikalı hukukçu Judson Harmon, devletlerin topraklarından geçen sularla ilgili hükümranlık haklarının mutlak olduğunu, sınırlama getirilemeyeceğini ve bu hususun uluslararası hukukun ana ilkesini teşkil ettiğini iddia etmiştir. Harmon doktrini, ABD ile Meksika arasında 1906 yılında imzalanan anlaşmaya hakim olmuştur. Nitekim anlaşmanın 4. maddesi aşağıdaki hususu belirtmektedir (Krishna R.,1970,s.8-9): 

        Bağıtlanan anlaşmaya göre bırakılan sular, Meksika tarafından söz konusu sulara ilişkin olarak yapılmış taleplerin Birleşik Devletler'ce tanındığı anlamını taşımamaktadır. 

        Bu maddeyi izleyen 5. madde de ise aşağıdaki ifadeler yer almıştır: 

        Rio Grande sularının anlaşmaya taraf olan Birleşik Devletler'ce çevrilmesi sonucunda, Meksika'daki toprak sahiplerinin maruz kalabileceği zararları gerekçe göstererek yapılacak talep ve iddiaların hukuki dayanağı bulunmadığı gibi, bu anlaşma ile genel bir ilke ve emsalin vazedildiği de kabul edilmemektedir. 

        Rio Grande Anlaşması'nı takiben, Kanada ile Amerika Birleşik Devletleri arasında 1909 tarihinde bağıtlanan, Sınır Suları Anlaşması'nda da Harmon ilkesi hakim olmakla birlikte bazı sınırlı değişiklikler yapılmıştır. 

        Harmon Doktiri'nine karşılık olarak, aşağı-kıyıdaş (mansap) ülkeleri, diğer bir uç görüş olarak sınır aşan suların doğal şartlarında yukarı-kıyıdaş (memba) ülkelerce hiçbir değişiklik yapılamayacağı (absolute teritorial integrity) tezi ortaya atılmıştır.  

        Bu görüşlerden birisi, aşağı kıyıdaş devletlerin, diğeri ise yukarı-kıyıdaş devletlerin, bu çok önemli doğal kaynaktan faydalanmalarını önlemekte olduğundan, zamanla ülkelerin iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşama istekleri geliştikçe, her iki radikal tezin de geçerliliği olmadığı, kıyıdaş ülkelerin (riparian countries) sudan yararlanma haklarının bulunduğu genel bir kabul görmüştür. Belirtilen iki görüşü uzlaştırmaya yönelik çabalar, özellikle 1950'li yıllardan itibaren yoğunlaşmış ve konu çeşitli uluslararası toplantılarda ele alınmıştır. Söz konusu girişimlerden biri, resmi statüsü bulunmayan Uluslararası Hukuk Derneğin'ce (ILA) Helsinki'de 1966 yılında alınan ve hukuki bir bağlayıcılığı bulunmayan kararlardır. 

        Helsinki kuralları olarak da isimlendirilen bu kararlar, kıyıdaş ülkeler arasında sudan müşterek faydalanmada hakça ve makul kullanım (equitable and reasonable) kavramını ortaya koymuştur. Bu kavram, aşağı ve yukarı kıyıdaş ülkelerin sınır aşan sulardan makul ve hakça ölçüler içinde faydalanabileceklerini vurgulamaktadır. Ancak belirtilmesi gereken önemli bir husus, hakça kullanım ilkesi sudan eşit miktarlarda faydalanılması anlamını taşımamaktadır. 

        Helsinki kuralları devletlerin yararlanma haklarının değerlendirilmesinde aşağıda verilen bazı ölçütlerin, bunlarla sınırlı olmamak üzere,göz önünde bulundurulabileceğini ifade etmektedir. İlgili öğeler (facteurs pertinents) şu hususları kapsamaktadır: (Caponera, D.A.,1985) 

        – Havzanın coğrafi durumu ve yüzölçümü, 

        – Ülkelerin suya katkısı, 

        – İklim şartları, 

        – Havza sularının mevcut kullanımları , 

        – Ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar, 

        – Havza sularına bağımlı nüfus, 

        – Her havza devletinin ekonomik ve sosyal gereksinmelerine cevap verecek diğer seçeneklerin karşılaştırmalı maliyeti, 

        – Diğer doğal kaynaklar, 

        – Sulardan faydalanmada israf edilen miktar, 

        – Suların kullanımında doğabilecek sorunların giderilmesinde tazminat ödenebilme imkanı , 

        – Bir havza devletinin ihtiyaçlarının diğer havza devletine zarar vermeden karşılanabilme imkanı, 

        Helsinki toplantısından sonra 1970 yılında, ''Uluslararası su yollarının ulaşım dışı amaçlarla kullanılmasına ilişkin hukuku '' düzenlemek ve tedricen geliştirmek amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nca, Devletler Hukuku Komisyonu görevlendirilmiştir. Adı geçen komisyon çalışmalarına ilişkin raporlar, 1974 yılından itibaren, her yıl Birleşmiş Milletler Altıncı Komisyonu'nda ve bu Komisyon'un tavsiye kararına uyarak, Genel Kurul'da bugüne kadar görüşülmüştür. 

        Komisyonun ortaya koyduğu taslak metinde iki ana kavram göze çarpmaktadır.Taslak metnin 5. ve 7. maddelerinde yer alan kavramlar, 

        – Sınır atan sulardan hakça ve makul (equitable and reasonable utilization) ölçüler içinde faydalanma ve, 

        – Kıyıdaş ülkelere önemli ölçüde zarar vermeme (obligation not to cause significant harm) ilkesine uyma olarak, özetlenebilir. 

        Yukarıda değinilen iki ilke, Harmon Doktrini ve sınır aşan suların doğal rejimlerinin değiştirilemiyeceği yönündeki iki uç görüşü uzlaştıran temel bir uluslararası hukuk ilkesi olarak, genel bir onay görmüştür. 

        Suyun kullanımında havza ülkelerine önemli ölçüde zarar vermeme ilkesi, yukarı kıyıdaş ülkeler için olduğu kadar, aşağı-kıyıdaş ülkelerden Suriye ve Irak için de geçerlidir. Birleşmiş Milletler Hukuk Komisyonu raportörlerinden Stephan C.McCafrey bu konuda aşağıdaki yorumu yapmıştır: (McCaffrey S.C., 1951)  

        Su kaynaklarını ilk önce geliştiren bir aşağı-kıyıdaş ülke, daha sonra yukarı-kıyıdaş ülke tarafından ele alınacak projeleri, kendisine zarar vereceğini iddia ederek engelleme hakkına sahip değildir. Sulardan hakça faydalanma ilkesi böyle bir anlayışa cevaz vermemektedir. Kaynağın aşağı-kıyıdaş ülkece önceden geliştirilmesi, sulardan faydalanma ve hakkaniyet esasına göre tahsisinde göz önünde bulundurulacak pek çok faktörden sadece birisidir. 

        Yukarıda da belirtildiği gibi, kazanılmış (kadim) haklara uluslararası hukukça önemli kısıtlamalar getirilmiştir. Bu unsurun pek çok öğe ile birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Sınır aşan sulara ait kazanılmış hakların geçerliliği çok tartışmalı olmakla birlikte, ayrıca bunun tesbitindeki imkansızlıklar da gayet açıktır. Son derece ilkel yöntemlerle sulama yapılan devirlere ilişkin taleplerde, bu kullanımlara esas olarak hangi tarihin başlangıç alınacağını saptamak imkansız bulunmaktadır. Ayrıca kadim sulamaların o zaman ki nüfus ve diğer imkânlar gözönüne alındığında, çok düşük seviyelerde olacağı ve yeni geliştirilecek sulama alanları ile mukayese edildiğinde, çok düşük seviyelerde kalacağı hususunun da dikkate alınması gerekmektedir. Bu konuda abartılarak ortaya konulacak rakamların bir geçerliliği bulunmamaktadır. 

        Tarihsel kullanıma ilişkin bu görüşlere rağmen, Yukarı ve Aşağı Kıyıdaş Devletler arasında oluşan uyuşmazlıklarda, aşağı-kıyıdaş ülkeler lehine bir tutum takınılmasının, hakça-makul su kullanım ilkesine ters düştüğü tarafsız gözlemcilerce de kabul edilmektedir. Örneğin, Prof. Beaumont bu konudaki görüşlerini aşağıdaki şekilde ifade etmektedir: (Beaumont,P.,1992,s.182) 

        Şimdiye kadar sulama suyu ile ilgili kullanımlarda, uluslararası hukukçular aşağı-kıyıdaş ülkelerin haklarına çok fazla ağırlık verirken, aynı ilgiyi yukarı-kıyıdaş ülkelere göstermemişlerdir. Fırat Nehri sularının yaklaşık %90'nı Türkiyede oluşurken, bu hususu kolaylıkla göz ardı etmişlerdir. 

        Türkiye, Suriye ve Irak Arasında Su İlişkilerinin Tarihçesi 
        Türkiye'nin özellikle Fırat Nehri üzerinde her büyük tesisin inşaatına karar vermesi, bu tesisler Keban ve Karakaya Barajı gibi, sadece enerji üretmeye yönelik, yani su tüketmeyecek tesisler olsa bile, Suriye ve Irak'ın itirazlarına neden olmuştur. 

        Güneydoğu Anadolu Bölgesinin ekonomik ve sosyal bakımdan kalkındırılmasına yönelik çabalar, Suriye ve Irak'ın girişimleri ve iddiaları ile bu amacından saptırılarak, Türkiye'nin Ortadoğu'da bir hakimiyet kurma isteği olarak, diğer bölge ülkelerine ve dünya kamuoyuna yansıtılmıştır. Buna dayanarak su savaşları dahil, çeşitli politik senaryolar oluşturulmuş ve Türkiye'nin Fırat ve Dicle üzerinde hiç bir tesis kurmaması istenmiştir. Dolayısıyla su konusundaki ilişkilerin son 50 yıllık süreç içindeki gelişimi; Keban, Karakaya ve Atatürk Barajı gibi tesislerin inşaatlarının başlaması ile yakından ilgili bulunmaktadır. Gerek inşaat aşaması, gerekse bu tesislerin işletmeye girmelerini takiben başlatılan görüşmeler sonucunda, çeşitli protokoller yapılmıştır. Bu aşamalar, aşağıda gösterilmiş ve inceleme konusu yapılmıştır. 

        Keban Barajı'nın İnşasından Önceki Dönem(1964 öncesi) 
        Türkiye ile Irak arasında su sorunlarına değinen ilk belge 1946 Türk-Irak Dostluk anlaşması olmuştur. Anlaşmanın 1 No'lu protokolü, Fırat ve Dicle sularının ve kollarının kontrol edilmesi konusuna ayrılmıştır. Anlaşmada dikkat çekici bir husus, "Düzgün su alma ve yıllık taşkınlar sırasında su basma tehlikesini önlemek amacıyla akımın düzene konması için, Dicle ve Fırat kolları üzerinde taşkın koruma tesislerinin yapılmasının Irak için önemli olduğu" nun belirtilmesidir. Bu ifadeyle, Türkiye'de inşa edilecek depolama tesislerinin her iki ülkenin de menfaatine olacağı vurgulanmaktadır. Protokolde ayrıca hidrolojik bilgi alışverişi ön görülmüş ve bilgi akışı bugüne kadar büyük ölçüde gerçekleştirilmiştir. 1946 yılından Keban Barajı'nın inşasına başlama kararının verildiği 1964 tarihine kadar geçen zaman içinde, su konusuna ilişkin önemli bir gelişme olmamıştır. 

        Keban ve Karakaya Barajlarının İnşaat Dönemi 
        Türkiye'nin Fırat üzerinde Keban Barajı'nı inşa etmeye karar vermesi üzerine Türkiye, Suriye ve Irak arasında su ilişkileri yönünden yeni bir dönem başlamıştır. Bilindiği gibi Keban Barajı, enerji maksatlı olup havzadaki su bütçesini değiştirmeyecek olan bir projedir. Ayrıca Fırat sularının yaklaşık %70'inin düzenlenmesini sağlayarak; gerek Suriye, gerekse Irak'taki tüm depolama tesisleri üzerinde çok olumlu etkiler yaratan bir tesistir. İnşaatın tamamlanmasını takiben, barajın ölü hacim olarak ifade edilen bir bölümünün doldurulması aşamasında, mansaba bırakılması gereken su miktarının saptanmasına ilişkin görüşmeler 1964 yılı içinde başlamıştır. Türkiye tarafından, su tutma aşamasında Keban Barajı'ndan 350 m3/s su bırakılması taahhüt edilmişse de, bu miktarın bilahare 450 m3/s 'ye çıkarılması hususunda 1966 yılında uzlaşma sağlanmıştır. Bu tarihten sonra barajın inşa safhasında, ilişkiler veri alışverişine inhisar etmiş ve üç ülke arasındaki su sorunu tekrar ölü bir döneme girmiştir. 

        Keban ile Suriye'deki Tabka barajlarının inşaatlarının 1974 yılında aynı anda tamamlanması ve her iki barajın da aynı anda doldurulması gereği ciddi sorunların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu dönemde Türkiye daima yapıcı bir tutum içinde olmuş, Suriye ise Irak'a karşı çok katı bir tutum sergilemiştir. Türkiye'nin tüm yükümlülüklerini yerine getirmesine karşılık, Suriye daha önceki taahhütlerine uymayarak, Irak'a Tabka Barajı'ndan çok az bir su bırakmıştır. Nisan 1975 tarihinde Irak, Suriye'yi Arab Birliği'ne de gönderdiği bir nota ile protesto etmiştir (Beschorner, 93). İki Arab ülkesindeki Baas Partisi yönetimlerinin birbirlerine karşı düşmanlıkları, su konusuna da yansımış ve Suriye - Irak ilişkileri çok gerginleşmiştir. Nitekim Irak, Suriye'nin kasıtlı ve düşmanca davranışlarını harp sebebi sayarak, Suriye'ye karşı askeri yaptırım uygulamaya karar vermiş, son anda Suudi Arabistan ve Sovyetler Birliğini'nin girişimleriyle böyle bir müdahale önlenmiştir. 

        Karakaya Barajı inşaatı ise, Keban Barajı inşatının tamamlanmasından hemen sonra başlamıştır. İnşaatın finansmanında aynen Keban barajındaki sorunlarla karşılaşılmıştır. 1975 yılında projenin finansmanına ilişkin hususlar görüşülürken, Dünya Bankası'nın ön koşulları açıklanmış ve Türkiye, Suriye ve Irak arasında sınır aşan sular üzerinde Banka'nın tespit ettiği ve ana hatları belirlenmiş olan bir model üzerinde müzakerelere başlanması önerilmiştir. 

        Komşuları ile ilişkilerini iyi niyet içersinde yürüten ve bu yaklaşımını Keban Barajı inşaatında göstermiş olan Türkiye, enerji amaçlı ve su tüketmeyecek bir tesis olan Karakaya barajının finansmanı ile bir ilgisi bulunmıyan öneriyi kabul etmemiş ve ilgili hükümetlerle teknik düzeyde görüşmeler başlatılmıştır. 

        Keban Barajı gibi Karakaya'da sadece enerji maksatlı bir proje olup su tüketimini etkilememekte, aksine Keban'da sağlanan büyük ölçüdeki düzenlemeye katkıda bulunmaktadır. Bu çerçevede Irak ve Suriye'li teknisyenlerle görüşülerek uzlaşma sağlanmıştır. Eylül 1976 tarihinde Türkiye, Karakaya Barajı'nın dolumu ve işletilmesi aşamalarında, Atatürk Barajı gibi su tüketici bir tesis devreye girinciye kadar geçerli olmak üzere, Fırat Nehri'nin Türkiye'yi terk ettiği noktada 500 m3/s aylık ortalama su bırakacağını tek taraflı olarak beyan etmiştir. 

        Urfa Tünelleri ve Atatürk Barajı İnşaatlarının Başlaması: 
        Fırat Nehri üzerinde Atatürk Barajı inşaatına 1980 ve bu barajdan alınacak suyla 476 000 hektar alanın sulanmasını temin edecek Urfa tünelleri inşaatına 1977 yılında başlanmıştır. Ayrıca Dicle Nehri'nin geliştirilmesi ile ilgili çalışmalar 1980'li yıllardan itibaren artmış, Türkiye Güneydoğu Anadolu'da Fırat ve Dicle nehirlerinden faydalanarak, yörenin kalkınmasına yönelik yoğun bir çaba içine girmiştir. Böylece su sorunlarına ilişkin yeni bir sürece geçilmiştir. 

        Bu gelişmelerin sonucunda 1980'li yıllardan itibaren başta Suriye ve Irak olmak üzere dünya kamuoyunun dikkatinin bu projelere ve Fırat ile Dicle üzerine çekildiğini görmekteyiz. 

        Türkiye'nin tüm su potansiyelinin yaklaşık dörtte birini ve enerji üretim kapasitesinin %27'sini sağlayan Fırat ve Dicle nehirlerinin geliştirilmesi girişimlerine paralel olarak, Fırat ve Dicle nehirleri de Ortadoğu gündeminde yerini almıştır. 

        Türkiye sınır değiştiren suların hakça ve makul olarak kullanılmasını sağlıyacak esasları belirlemek için, üç ülkenin uzmanlarından oluşan bir Ortak Teknik Komite (OTK) kurulmasını kabul etmiştir. Türkiye ile Irak arasında 1980 yılında imzalanan Karma Ekonomik Komisyon protokolüne göre oluşturulan Ortak Teknik Komite'ye ''...her ülkenin sınır aşan sulardan ihtiyacı olan makul ve uygun su miktarının tanımlanmasını sağlıyacak metodu kararlaştırmak..." görevi verilmiştir. Belirtilen görev tanımı çerçevesinde OTK ilk toplantısını 1982 yılında, Türkiye ve Irak'ın katılımı ile yapmış, 1983 yılında Suriye'nin de iştiraki ile toplantılar üçlü olarak yürütülmüştür. Üçlü görüşmeler ;1990 yılında Körfez Savaşı'nın başlamasına kadar yedi yıl devam etmiş, Irak-Kuveyt Savaşı sonunda ortaya çıkan şartlar nedeniyle müzakereler kesilmiştir. 

        Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta, sınır aşan sularla ilgili görüşmelerin uzun zaman alan ve çeşitli zorluklarla dolu uzun bir süreç olduğudur. Nitekim, Amerika Birleşik Devletleri ile Meksika arasında 1900 yıllarında başlayan Kolarada Nehri'ne ilişkin görüşmeler ancak 1946 yılında bir anlaşma ile sonuçlanmış ve yaklaşık yarım asır sürmüttür. Meksika ilk atamada Kolarado Nehri'nden 3 600 000 Acre-Feet (4 milyar 439 milyon m3) su isteyen bir teklifle masaya oturmut, bir memba ülkesi olan ABD ise daha önce belirtilen ve incelenen gerekçelere dayanarak bu talebin %42'sine tekabül eden bir miktarın ancak tahsis edilebileceğini belirtmiştir. Sonuçta, 1 milyar 864 milyon m3 rakamı üzerinde uzlaşma sağlanabilmiştir. 

        Ortak Teknik Komite (OTK) toplantılarının gündemini ilk yıllarda, Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki tesislerin inşaat durumları, hidrolojik ve meteorolojik bilgi alışverişi gibi kısa dönem sorunları oluşturmuştur. OTK'nin görev talimatında belirtilen ve kuruluşunun ana amacını teşkil eden, "Her ülkenin sınır aşan sulardan ihtiyacı olan makul ve uygun su miktarının tanımlanmasını sağlayacak yönteme" ilişkin çözüm planı ise, Türkiye tarafından 1984 yılında beşinci toplantıya sunulmuştur. 

        Ortak Teknik Komite görüşmelerine devam ederken, 1987 yılında Türkiye ve Suriye Başbakanları başkanlığında Karma Ekonomi Komisyonu (KEK) toplantısı yapılmıştır. Bu toplantıda, "Fırat sularının nihai tahsisine kadar, Türkiye - Suriye sınırından yıllık ortalama 500 m3/s su bırakılması ve aylık akımın 500 m3/s'nin altına düştüğü durumlarda farkın gelecek ay kapatılması" hususlarında mutabakat sağlanmıştır. Bu mutabakatı takiben, Suriye ve Irak arasında Türkiye tarafından bırakılan suyun % 42'sinin Suriye ve % 58'inin Irak tarafından kullanılmasını öngören bir protokol yapılmıştır.  

        Atatürk Barajı'nın dolum işlemi aşamasında ve öncesinde, Suriye ve Irak nihai tahsisle ilgili görüşmelere geçilmesi yönünde ısrarlı bir tutum izlemişlerdir. Ancak suyun taraflar arasında nihai tahsisine temel olacak verilerin eksikliği nedeniyle, Türkiye öncelikle bu verilerin toplanması gerektiğini belirtmiştir. 

        Türkiye tarafından 1984 yılında OTK toplantılarına getirilen ve "Fırat-Dicle Havzası Sularının Kullanımına Yönelik Üç Aşamalı Plan" olarak isimlendirilen öneri üzerindeki görüşmeler 1990 yılına kadar devam etmiştir. Bu plan, Fırat ve Dicle nehirlerinin bir bütün olarak ele alınarak; sulanabilir toprak miktarının, su kaynaklarının ve Dicle Nehri'nin fazla sularının Fırat Nehri'ne aktarılması imkanlarının incelenerek, bir mühendislik çalışması içinde bütünleştirilmesini içermektedir. 

        Türkiye'nin önerisine karşı, Suriye ve Irak, Fırat ve Dicle nehirlerinin bir bütün olarak tek havza bazında ele alınmasını ve Dicle Nehri'nden Fırat'a su naklini kabul etmemiş, her iki nehrin ayrı ayrı incelenmesini istemiştir. Ayrıca incelemelerin kapsamı konusunda da uyuşmazlık doğmuttur.  

        İncelemelerin kapsamına ilişkin olarak, Türkiye taraflarca sulanabilir nitelikte olduğu iddia edilen toprakların, her üç ülkenin uzmanlarınca, proje bölgelerinde ortak olarak yapılacak arazi çalışmaları ile kontrol edilmesini ve değerlendirilmesini istemiştir. Suriye ve Irak ise, proje verilerinin arazi kontrolleri yapılmadan sadece masa başında değerlendirilmesini talep etmiştir. 

        Irak ve Suriye'de mevcut ve planlanan sulama tesisleri için talep edilen su miktarları, çok büyük rakamlara ulaşmaktadır. Bu ülkelerce sulanabilir nitelikte olduğu iddia edilen toprak varlığına ilişkin tereddütlere, daha önce ayrıntılı olarak değinilmiş ve bu konudaki çelişkili rakamlar (Tablo: 2)'de özelenmişti. Konu bu çerçevede değerlendirildiğinde yanıtı aranan soru şudur: 

        "Fırat ve Dicle nehirlerinin kıyıdaş ülkeler arasında kullanımında, Suriye ve Irak sulanabilir nitelikteki toprak miktarlarını gerçek değerinden yüksek göstermek suretiyle, sudan mümkün olduğu kadar çok pay almak çabası içinde midirler?" 

        Ortaya konulan tereddüt veya soruya neden olacak çok sayıda veri bulunmakla beraber, bu soruya bir cevap şu olabilir: 

        Hiçbir ülke ekonomik getirisi olmayan bir sulamaya mali kaynak tahsis etmek istemez. Hemen bunun karşıtı diğer cevap ise, bu bir görüşme taktiğidir. Herhangi bir ülke ekonomik ve teknik olarak sulanamaz topraklarını tek taraflı olarak masaya getirir; bu topraklar için de su tahsisini alır ve sonra diğer sektörlerin kullanımına bol miktarda ayırır.  

        Yukarıda belirtilen strateji gözönüne alındığında, sulanabilecek alanların miktarına ilişkin tek taraflı beyanlar yerine, tüm ülkelerin uzmanlarının müşterek çalışmaları ile zaman alıcı bir yöntem olsa da, sulananabilecek alanlar üzerinde uzlaşma sağlanması gerekmektedir.  

        Belirtilen ortak araştırmaları yapmak yerine, Suriye ve Irak, ayrı ayrı veya birlikte hareket ederek konuyu daima uluslararası platforma çekmeyi tercih etmişler; teknik çalışmalardan kaçınarak gerçek dışı beyanlarla konuları çarpıtmışlardır. Bunun örneklerinden birise de Atatürk Barajı'nın doldurulması aşamasında yaşanmıştır.  

        Atatürk Barajı'nın inşaatı tamamlanıp 13 Ocak 1990 tarihinde su tutulması aşamasına gelindiğinde, Suriye ve Irak'ın zarar görmemesi için gerekli tüm önlemlerin alınmasına rağmen, Arab dünyasında ve dünya kamuoyunda, Türkiye'nin kasıtlı olarak suyu kestiği yönünde yoğun bir propaganda faaliyeti yürütülmüştür. Hatta Türkiye'nin Fırat Nehri'nin yatağını değiştirdiği, Fırat Nehri sularının artık Suriye ve Irak'a hiç verilmeyeceği gibi asılsız iddialar ortaya atılmıştır. 

        Bir ay süren su tutma işleminden çok önce resmi kanallarla taraflara bilgi verilmiş, Suriye'li ve Irak'lı uzmanlarla birlikte Atatürk Barajı inşaat sahasına ve Suriye'ye gidilerek bu işlemden zarar görmemeleri için alınan önlemler, Suriye'li ve Irak'lı uzmanlara açıklanmıştır. Nitekim, 1987 protokolünde ön görülen saniyede 500 m3 su yerine, sınırdan 1.5 aydan fazla bir süre 768 m3/s su bırakılarak fazla suyun önceden Suriye ve Irak'taki barajlarda biriktirilmesine imkân sağlanmıştır. Yapılan işlem, tıpkı şehir şebekesindeki arıza nedeniyle, evlerdeki depoların arıza giderilinceye kadar bir süre kullanılarak, su sıkıntısının hissedilmemesine benzetilebilir. Yukarıdaki benzetmeden farklı olarak depolama çok büyük baraj tesislerinde, örneğin Suriye'deki 9 milyar m3 kullanım kapasiteli Tabka Barajı'nda yapılmıştır.  

        Ayrıca Atatürk Barajı ile sınır arasında yaklaşık 80 km'lik mesafe bulunmakta olup, ara havzadan gelen suların miktarı dolum aşamasında saniyede 100 m3 olmuştur. İddia edildiği gibi nehrin tamamen kuruması söz konusu değildir. 

        Sonuç olarak, su tutulmadan önce verilen fazla sularla birlikte sınırdan geçen su miktarı saniyede 500 m3'e ulaşmıştır. Kaldı ki, su tutma işleminin yer aldığı 13 Ocak-12 Şubat arası tarımsal su ihtiyacının en az olduğu bir dönemdir. 

        Atatürk Barajı'nın su tutmaya başlama işleminin bu derece ayrıntılı izaha çalışılmasının ana nedeni ,hâlâ bu konun istismar edilmesidir. Örneğin "Su Savaşları" kitabında aynen: 

        ''Türkiye komşularını etkiliyebileceğini göstermek için su kaynaklarına sahip olmanın verdiği gücü kanıtlamaya çalışmıştır. Türkler bunu barışcı yoldan ve kurnazca yapmışlar ve hareketlerinin politik amacı olduğunu reddetmişlerdir. Türkler'in 1990 Ocak ayında Fırat nehrinin sularını üç haftadan fazla bir süre kesince bu noktayı vurguladığını herkes kabul etmektedir....'' cümleleri yer almaktadır.  

        Su sorunlarını incelemek iddiasında olan, ancak teknik gerçekleri gözardı ederek, sözde politik yorum yaptığını sanan kitabın yazarlarından, John Bulloch'un ayrıca Kürtlerle ilgili ''Dağlardan Başka Dost Yok'' isimli bir yayını da vardır. Aslında bu tip yayınlar teknik verilerden uzak, politik görüşler sergiledikleri için, sık sık kendi aralarında da çelişkilere düşmektedirler. Konuya nisbeten daha doğru bir şekilde yanaşan Natasha Beschorner, ''Ortadoğu'da Su Ve Istikrarsızlık Isimli'' kitabında, Atatürk Barajı'nın ilk doldurulmasında, Suriye ve Irak'ın Fırat Nehri akımlarındaki azalma için bir aylık süreyi çok gördüklerini, onbeş günlük bir sürenin yeterli olacağını belirttiklerini yazmaktadır. Bu ifade ile en azından yapılan işlemin politik bir gaye taşımadığı, teknik bir işlem olduğu kabul edilmekte, sadece süresinin anlaşmazlığa neden olduğu belirtilmektedir. 

        Fırat- Dicle havzasında Türkiye'nin Suriye ve Irak ile su konusunda ki ilişkilerinin tarihçesine değindikten sonra, Türkiye'nin diğer komşuları ile su konusunda ki münasebetlerine eğilmekte fayda görülmektedir. 

        Türkiye'nin Arab Ülkeleri Dışında Su İlişkileri  
        Prof. Oral Sander, ülkelerin dış politikalarının şekillenmesinde, coğrafi konumları ile birlikte komşularının da rol oynadığını belirterek, devletlerin sınır sayıları ile dış politikadaki davranış ve yaklaşımları arasındaki ilişkinin ortaya konulduğunu ifade etmektedir (Prof. Sander,1993). Ayrıca Sander, Richardson'un ''Büyük Kavgaların İstatistiği'' isimli eserine atıfta bulunarak, ülkeleri çevreleyen sınır sayısı ile karşılaşabileceği harb sayısı arasında önemli bir korelasyon olduğunu vurgulamaktadır. 

        Türkiye'nin Yunanistan, Bulgaristan, eski Sovyetler Birliği yeni Bağımsız Devletler Topluluğu (Azerbaycan, Ermenistan), Gürcistan, İran, Irak ve Suriye olmak üzere yedi ülke ile sınırı vardır. Eğer Bağımsız Devletler Topluluğu'na dahil ülkeler ayrı ayrı ele alınırsa sınır sayısı 9'a çıkmaktadır. Most ve Starr'ın belirttikleri gibi (Sander, 1993), 

        '' çok sayıda başka ülkelerle çevrilmiş bir devletin, bu ülkeler tarafından tehdit edilme veya bazı komşuları tarafından tecavüze uğrama riski fazladır.... muhtemel karşıt devletlere karşı kendini korumak mecburiyetindedir. ''  

        Karmaşık sosyal ve politik yapıya sahip pek çok komşu ile çevrilmiş olan devletlerin güvenliklerini sağlamak için kuvvetli ordulara sahip olmalarının yanında, komşuları ile çeşitli güvenlik ve ekonomik işbirliği anlaşmaları yapmaları gerekmektedir. Konu bu çerçevede değerlendirildiğinde, Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgede istikrarın sağlanması bakımından aktif bir rol almasına ihtiyaç vardır. 

        Belirtilen zorunluluktan hareketle, Türkiye sınır aşan ve sınır teşkil eden sular konusunda, komşularıyla işbirliğini geliştirmek için büyük bir çaba göstermiştir. Müteakip bölümlerde bu çabaların somut örnekleri verilmektedir. 

        Türkiye'nin komşuları ile olan ulusal sınırları, bir çok bölgede ya nehirlerle çakışmakta veya kesişmektedir. Uzunluğu 2753 km olan Türkiye sınırlarının % 22'sini nehirler teşkil etmektedir. (Tablo 6)'da sınır teşkil eden sular (wet-boundary) ile toplam kara sınırları gösterilmiştir. 

        TÜRKİYE'NİN SU VE KARA SINIRLARI
        Tablo: 6
    Kaynak: Bilen, Utkay :Comprehensive Water Resources Management-Policies and Analysis of Turkish Experience . World Bank International Workshop ,1991  
        1/ Bağımsız Devletler Topluluğu ( BDT) 

        Türkiye sınırlarının % 22'sini nehirlerin oluşturması nedeniyle sınırların sabitleştirilmesine ilişkin teknik tedbirlerin dışında, suların ortak kullanılmasını öngören çeşitli anlaşmalar yapılmış ve başarı ile uygulanmıştır.  

        – Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında uzun bir sınır teşkil eden Aras Nehri ve bu nehrin kolu olan Arpaçay (Ahuryan)'ın kullanılmasına ilişkin 1927 tarihli ''Sınır Sularından Ortaklaşa Faydalanma'' yı ön gören çerçeve anlaşmaya dayanarak, 1973 yılında Arpaçay Nehri üzerinde Arpaçay (Ahuryan) Barajı'nın Sovyetler Birliği ile müştereken inşası kararlaştırılmıştır. Sınır bölgesinde Türkiye ve Ermenistan topraklarının bir kısmını sular altında bırakan, 510 milyon m3 hacimli baraj inşaatı 1986 yılında tamamlanmıştır. Barajda toplanan suların yarısı Ermenistan, diğer yarısı ise Iğdır Ovası'nın sulanması için Türkiye tarafından kullanılmaktadır. Türkiye-Ermenistan sınırını teşkil eden Aras Nehri bilahare İran topraklarına girmekte olup aynı zamanda sınır aşan su özelliği de taşımaktadır. Bu nedenle Türkiye ve İran arasında da görüşmeler yapılmış ve uzlaşma sağlanmıştır. 

        Soğuk Savaş yıllarının yaşandığı bir dönemde ele alınan projenin, gerek inşaat ve gerekse işletme aşamasında tam bir işbirliği gerçekleştirilmiştir. Türk ve Ermeni teknisyenlerden oluşan Ortak Teknik Komite, barajdan bırakılan suların her yıl ortaklaşa hazırlanan planlar çerçevesinde, Türkiye ve Ermenistan'a çevrilmesini karara bağlamaktadır. 

        – Meriç Nehri, Edirne'nin 20 km kuzeyinden Türkiye topralarına girdikten sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında 180 km sınır teşkil ederek, Enez yakınlarında Ege Denizi'ne dökülmektedir. Meriç taşkınlarına karşı ortaklaşa alınacak önlemleri saptamak üzere, 1951 yılında iki ülkenin uzmanlarının denetiminde, Harza Mühendislik firmasına Meriç Havzası Master Planı hazırlatılmıştır. Söz konusu master planın öngördüğü tesislerden bir kısmı gerçekleştirilmiştir. Ancak bu çalışmaya memba ülkesi olan Bulgaristan katılmadığı için, master plan Meriç Nehri'nin Bulgaristan'da kalan kısmını kapsamamış ve eksik kalmıştır. Bulgaristan'ın membada geliştirdiği projeler, Türkiye'ye intikal eden suların miktarını yaz aylarında çok azalttığı gibi, endüstri ve madencilik sektörlerinin neden olduğu kirlenmeler su kalitesini olumsuz yönde etkilemiştir. 

        Türkiye kış aylarındaki fazla suları Meriç Nehri'nden pompa ederek, kendi toprakları üzerinde inşa ettiği barajları doldurmakta ve suyun miktar olarak azalmasını önleyici yoğun teknik önlemler almaktadır. Ancak çok kurak yıllarda önlemler yetersiz kaldığından, Türkiye Bulgaristan'dan su satın almak zorunda kalmıştır. 

        Sonuç olarak, Türkiye kendisine karşı sık sık düşmanca tavır sergileyen Yunanistan ve Ermenistan'la bile sular konusunda daima bir uzlaşma zemini aramıştır. Türkiye'nin, Suriye ve Irak'la işbirliği yapılmasına ilişkin girişimleri ise aşağıdaki bölümde ele alınmıştır.