Deniz Suyu Arıtma Tesisleri 
        Deniz suyunun ve deniz suyuna nazaran tuzluluk oranı düşük olmasına rağmen, içme ve kullanma suyu olarak istifade edilemeyen yeraltı sularının, tuzdan arındırılmasına yönelik teknoloji Ortadoğu'da petrol zengini ülkelerce geniş ölçüde kullanılmaktadır. Dünyadaki tuz arıtma tesislerinin toplam kapasitesi, 1992 yılı verilerine göre, günde 15.6 milyon m3 (yılda 5.7 milyar m3) olup, bu kapasitenin %24.4'ü Suudi-Arabistan'da, %10.6'sı Birleşik Arab Emirlikleri'nde, %9.1'i Kuveyt'te, %15.2'si Amerika Birleşik Devletleri'nde, %4.1'i Japonya'da geriye kalan %36.6'sı ise çeşitli ülkelere dağılmış bulunmaktadır (Worldwide Desalination Research and Technology Survey, 1994). 

        Yüksek enerji tüketimi nedeniyle tuzlu su arıtma tesisleri, belirtilen petrol zengini Ortadoğu ülkeleri dışında büyük kapasitelerde kullanılmamaktadır. Örneğin, zengin ve yüksek teknolojiye sahip bir ülke olan İsrail'de bile 23 bölgeye dağılmış 33 ünite ile yılda ancak 4 milyon m3 su arıtılabilmektedir. Bu miktar, İsrail'in su kullanımının binde ikisine tekabül etmektedir. 

        İsrail ve Mısır'da; Akdeniz kıyısında, Ürdün'de ise Akabe Körfezi'nde nükleer enerji ile çalışan arıtma tesisleri kurulması yönünde, 1967 Savaşı'ndan sonra başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerde bulunulmuştur. Belirtilen tesislerin toplam arıtma kapasitesi yaklaşık 1 milyar 400 milyon m3 olarak öngörülmüş ve Gazze Şeridi'nde de bir tesis kurulması bilahare bu plana ilave edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri eski Başkanlarından Eisenhower'in 1960'lı yılların ikinci yarısında aktif olarak rol aldığı çabanın hedefi, yeni enerji ve su kaynaklarının sağladığı imkanlarla bölgede ilave sahaların tarımsal kullanıma açılması ve bir milyon Filistinli mültecinin bu sahalara yerleştirilmesiydi. Maliyeti 1967 fiatları ile 1 milyar dolar olarak tahmin edilen projenin, Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu'nca denetlenmesi ve uluslararası özel bir ortaklık eliyle gerçeklettirilmesi dütünülmüttür.  

        Arab, İsrail ve Amerikalı uzmanlardan oluşan teknik bir komite, 1968 yılından başlayarak 1973 yılına kadar çalışmalarını sürdürmüştür. Ancak gerek ekonomik, gerekse bölgeye nükleer teknolojinin getirilmesinin doğuracağı mahsurlara dayanan politik karar sonucunda, projenin uygulanmasından vazgeçilmiştir. 

        Ortadoğu'da deniz ve nisbeten düşük tuz oranlarını içeren yeraltı sularını (acı su) arıtmanın maliyetleri (Tablo 13)'de verilmiştir. 

        ORTADOĞU ÜLKELERİNDE SU ARITMA MALİYETİ
        Tablo: 13
 
        Kaynak: U.S. Army Corps of Engineers, "Water in the Sand: A Survey of Middle East Water Issues", (1991) 
        1 Multi Stage Flash System (Çok Kademeli Açık Sistem)  
        2 Reverse Osmosis (Ters Ozmoz) 

        Suyun arıtılma maliyeti üzerinde etkili olan faktörlerden birisi de deniz suyunun tuzluluğudur. Örneğin Kızıldeniz'in tuzluluğu, Basra körfezinin tuzluluğunden çok daha fazladır. Kızıldeniz suyunun arıtılması, sadece bu faktör göz önüne alındığında, daha pahalı olmaktadır. 

        Yüksek maliyeti nedeniyle, deniz suyundan arıtılan suyun, tarımsal maksatlar için yaygın bir şekilde kullanılması, bugünkü koşullarda mümkün görülmemektedir. Ancak maliyeti düşürecek ucuz teknolojilerin geliştirilmesi yönünde, yoğun bir çaba harcanmaktadır. 

Şekil: 11– Akdeniz ve Kızıldeniz'in Ölüdeniz'e Balğantı Seçenekleri

        Akdeniz ve Kızıldeniz'in Ölüdeniz'e Bağlanması 
        Tuz arıtma tesisleri ile deniz veya yeraltı sularının arıtılmasında çok fazla enerjiye ihtiyaç duyulması, petrol zengini Arab ülkelerinin dışında kalan Ortadoğu ülkelerini, arıtma teknolojisinin kullanılmasında enerji sorununun nasıl çözüleceği hususunda yeni arayışlara yöneltmiştir. Bölgede nükleer enerji santralları tesis edilmesine ilişkin girişimler, daha önce belirtildiği gibi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 

        Muhtemelen 21. yüzyılda ele alınacak ve Akdeniz'le Ölüdeniz'i (Lut Gölü) birbirine bağlayacak olan proje ile, dünyanın en çukur noktasını teşkil eden bölge ve Akdeniz arasındaki 395 metre yükseklik farkından faydalanarak, enerji üretilmesi ve elde edilecek enerjinin tuz arıtma tesislerinin ve sanayinin ihtiyacının karşılanmasında kullanılması amaçlanmaktadır. Proje üzerindeki çalışmalar 1980'li yılların başından itibaren İsrail'de yoğunlaşmıştır. 

        Bağlantı Seçenekleri 
        Çeşitli yönlerden üzerinde yoğun tartışmalar yürütülen projeye ilişkin olarak düşünülen 4 güzergâh (Şekil-11) ve (Tablo 14)'de gösterilmiştir: 

        ÖLÜDENİZ'İN VE AKABE KÖRFEZİ'NİN AKDENİZE BAĞLANTI SEÇENEKLERİ
        Tablo: 14
        Dört seçenek arasında Merkez ve Güney hatları inşaat maliyeti ve projenin çevreye etkisi yönlerinden en uygun olarak gözükmektedir. 

        Merkez iletim hattının toplam uzunluğu 72 km olup, bu uzunluğun 57 km'sini 5 m çapında tünel teşkil etmektedir. 30 km'lik kesimi İsrail topraklarında ,ikinci 42 km'lik bölümü ise işgal edilmiş topraklar içinde kalmaktadır (Özerk Filistin). Gazze Şeridi ile Ein-Bokek arasında kalan güney hattı (2) üzerinde 80 km uzunluğunda tünel inşa edilmesi gerekmektedir. Ancak bu hattın bir bölümü, Filistinlilerin yaşadığı Gazze'de kaldığından, politik nedenlerle, Akdeniz'le kanalın bağlantısı kuzeye kaydırılarak giriş kısmı İsrail toprakları içine alınmıştır (Güney Hattı - 1). Bütün hatların bağlantı noktası, İsrail ile Ürdün 'ün paylaştıkları Ölüdeniz olmaktadır. 

        İsrail'in Önerdiği Proje 
        Tamamen İsrail toprakları içinde kalan Güney Hattı(1) projesi ile yılda üretilecek enerji miktarı 1.4-1.85 milyar kWh (Atatürk Barajı'nın ürettiği enerjinin %20'si) olup, Akdeniz'den yılda yaklaşık 1.23-1.67 milyar m3 su alınarak Ölüdeniz'e taşınacaktır. Projenin toplam maliyeti 1990 yılı fiatları ile 1.9 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir. 

        Akdeniz'den Ölüdeniz'e getirilecek su, gölün seviyesinin 17 metre yükselmesine neden olacağından, gerek Ürdün'e gerekse İsrail'e ait kıyıda bulunan potasyum üretim tesislerinin yeni sahalara nakli gerekmektedir. Projenin potasyum üretiminde % 15 oranında bir azalmaya neden olacağı tahmin edilmektedir. 

        Ürdün'ün Önerdiği Proje 
        İsrail'in ortaya koyduğu projeye karşılık, Ürdün suyun Kızıldeniz kıyısında Akabe Körfezi'nden alınarak yaklaşık 85 km'lik kanalla Ölüdeniz'e getirilmesini önermiştir. Kanal üzerinde çeşitli pompa tesisleri ve ara depolamalar bulunmakta olup enerji üretmek için yaklaşık 395 m seviye farkından faydalanılmaktadır. 

        Projeye İlişkin Politik Ve Çevresel Sorunlar  
        İsrail'in Akdeniz'den getireceği suyun, Ölüdeniz'de önemli ölçüde seviye artışına neden olması ve potasyum üretme tesislerini olduğu kadar, bazı arkeolojik tesisleri de tehdit etmesi, başta Ürdün olmak üzere, diğer Arab ülkelerininde itirazlarına sebep olmuştur. Ayrıca Ürdün'ün de benzeri bir proje üzerinde çalışmaya başlaması, politik gerginliklere ve her iki projenin de ertelenmesine neden olmuştur.  

        Ancak Birleşmiş Milletler tarafından yapılan incelemede, Ölüdeniz seviyesinde yaklaşık 10 metrelik bir yükselmenin (-400 metreden, -390 seviyesine kadar) tarihi eserleri tehdit etmediği saptanmıştır. Ayrıca 10 metre olarak sabit tutulacak bir artışın oluşturduğu geniş su yüzeyinin, buharlaşmayı artırarak, çöl ikliminin hakim olduğu yörede çevre şartlarına olumlu bir etki yapacağı ilgili komisyonca ifade edilmiş ve proje tekrar Ortadoğu'nun gündemine girmiştir. Söz konusu tesisler de elde edilecek enerjinin, arıtma tesislerinde kullanılması ile nisbeten ucuz su elde edilebileceği bazı uzmanlarca ifade edilmektedir. 

        Ölüdeniz'deki su seviyesi –390 m'yi geçmemek koşulu ile yılda elde edilecek 100 milyon m3 arıtılmış suyun üretim maliyetinin 0.64 $ olacağı iddia edilmektedir. Ancak Akdeniz ile Ölüdeniz arasındaki iletim tesislerinin maliyetinin düşük alındığı, deniz suyunun elektirik üretecek donatılar üzerindeki etkilerinin henüz ortaya çıkmadığı, tuzlu suyun arıtılmasında kullanılan ters ozmoz sistemindeki filitrelere ilişkin teknolojinin çok fazla tuzlu sular için henüz gelişmediği gibi hususlar göz önüne alındığında, projenin ekonomik fizibilitesi üzerinde tereddütler bulunmaktadır. 

Şekil: 12– Barış Suyu Projesi

        Barış Suyu Projesi 
        Zamanın Türkiye Başbakanı Turgut Özal tarafından, 1986 yılında ortaya atılmış olan ve Barış Suyu Projesi olarak anılan girişim, Ortadoğu'nun su sorunları ile ilgili gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Türkiye'nin iç suları olan Seyhan ve Ceyhan nehirlerinden, Türkiye'nin tüm ihtiyacı düşüldükten sonra artakalan suyun bir bölümünü teşkil eden; günde 6 milyon m3 suyun, Arab ülkelerine iletilmesini öngören projenin, ön inceleme kademesindeki çalışmaları 1986 yılında yapılmıştır. Bu teklifle, bazı Ortadoğu ülkelerinin su açıklarının kısmen de olsa karşılanmasının çok ötesinde, bölge ülkeleri arasında büyük bir proje etrafında işbirliği ve güven ortamı (confidence building) yaratarak, bölge istikrar ve güvenliğine katkı sağlanması hedeflenmiştir. Maliyeti yaklaşık 20 milyar dolar tahmin edilen ve inşaat aşamasında boru hattının geçtiği her ülkedeki yerel malzeme ve işciliğin kullanılması öngörülen proje, küresel ölçekte alt yapı projeleri listesinde yer alan tesislerden birisidir. 

        Ürdün, Filistin, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin su kaynaklarına katkıda bulunacak olan proje iki boru hattından oluşmaktadır. ( Şekil 12) 

        – Batı hattı olarak isimlendirilen hattın kapasitesi günde 3.5 milyon m3 olup uzunluğu 2700 km dir. Bu hat Türkiye topraklarından çıktıktan sonra Hama, Humus, Halep, Şam, Amman, Yanbu, Medine üzerinden geçerek Mekke'ye ulaşmaktadır. Ön hesaplara göre suyun 1 m3'ünün maliyeti 0.84$' dır. 

        – Doğu hattı ise, Suriye ve Ürdün üzerinden Körfez ülkeleri Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arab Emirliklerine kadar uzanmaktadır. Batı hattına göre daha uzun olup 3900 km'dir. Günlük kapasitesi ilk hesaplara göre 2.5 milyon m3 olarak saptanmıştır. Bu hat ile iletilecek suyun maliyeti 1.07 $/m3 hesaplanmıştır. Doğu hattının maliyeti 12 milyar, Batı Hattının ise 8 milyar dolar olarak tespit edilmiştir. 

        Projenin yatırım bedeli yüksek olduğu için, boru hattının Suudi Arabistan ve Körfez bölgesine uzatılması yerine, en yoğun su sıkıntısının yaşandığı Ürdün'e kadar getirilmesi, böylece daha kısa bir hatla yetinilerek maliyetinin düşürülmesi bazı uzmanlarca teklif edilmiştir. Proje ile iletilmesi öngörülen yıllık su miktarı 2.19 milyar m3 olup Ürdün nehrinin yıllık ortalama su kapasitesinin 1.6 katıdır. Bu yönden özellikle Ürdün ve Filistin'deki su açığının karşılanmasında önemli rol oynayacağı kesindir. 

        Projeye ilişkin ön inceleme aşamasındaki çalışmaların Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde yapılacak ek çalışmalarla geliştirilmesi gerekmektedir. Ancak bu aşamada dahi, Barış Suyu Projesi'nin gerek inşaat, gerekse işletmeye alındıktan sonraki makro-ekonomik etkileri, akademik çevrelerin ilgisini çekmiş; Osaka, Toronto ve Pensilvanya üniversiteleri tarafından ekonomik araştırmalar yapılmıştır. Söz konusu araştırmalar ile projenin Ortadoğu ülkelerinde yaratacağı olumlu ekonomik etkiler ortaya konmuştur.  

        Teknik bakımdan yapılabilirliği saptanan projenin bugünkü koşullar içinde politik fizibilitesine aşağıda değinilmiştir. 

        Barış Suyu Projesine İlişkin Politik Yaklaşımlar 
        Barış suyu boru hattı projesi ortaya atıldığı günlerden itibaren, olumlu ve olumsuz çeşitli politik tepkilerle karşılaşmıştır. Ürdün genelde sıcak bir yaklaşım gösterirken, Suudi-Arabistan ve Suriye olumsuz bir tavır takınmıştır. Ürdün'ün Birleşmiş Milletler Nezdindeki Büyük Elçisi Adnan Abu Adeh, böyle bir proje ile Türkiye'den su temininin önemini açıklarken , Amman'da ki Ekonomik ve Teknik Çalışmalar Merkezi Başkanı Dr.Jawad al Anani projeye desteğini belirtmiştir.(Gruen,G.,E.,1993,s.17) 

        Büyük su sıkıntısı içinde olan ve ilerde bu problemleri daha da artacak Ürdün ve Filistin'in projeyi desteklemelerine karşın, Arab kamuoyunda özellikle Suriye'nin girişimleri ile konu amacından tamamen saptırılarak, Türkiye aleyhinde bir kampanya başlatılmıştır. 

        Bu havayı yansıtmak için, aşağıda Su Savaşları kitabında yer alan gerçek dışı bazı beyanlar aynen alınmıştır. Kitabın yazarları John Bulloch ve Adel Derwish'in: 

        ..... Türkiye şu anda kendini bölgenin gücü olarak görmekte ve etkinliğini eski Sovyetler Birliği'nin Asya Cumhuriyetlerine yaymaya çalışmaktadır. Ayrıca güneye doğruda emelleri vardır....Arablar Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nu canlandırmak istediklerine inanmaktadırlar... 

        görüşünün ne ölçüde yanlış ve ön yargılı bir yaklaşım olduğu açıktır. Bir Arab ülkesi olan Irak'ın diğer bir Arab ülkesi Kuveyt'e saldırısı ile başlayan ve çeşitli Arab ülkelerinin askeri güç dahil Irak'a karşı her türlü güç dahil yaptırım uyguladıkları bir savaşta, Birleşmiş Milletler Kararı gereğince Türkiye'nin Irak petrol hattını kapatması aynı kitapta, ''...Arabların Türkiye'ye su için güvenmeme ön yargılarını desteklemiştir'' şeklinde yorumlanmıştır. Belirtilen yorum, Ortadoğu'da olayların izahında nasıl bir karmaşa yaratılmaya çalışıldığının örneklerinden sadece birisidir. Kaldı ki Suriye üzerinden Akdeniz'e ulaşan Irak petrol boru hattı Suriye tarafından 20 yılı aşkın bir süredir kapalı tutulmaktadır. 

        Boru hattının tamamının Arab toprakları üzerinden geçmesi düşünülmekte olup, İsrail'e su verip vermemeleri tamamen ilgili ülkelerin tercihinde olan bir husustur. Buna rağmen Kahire'de yayınlanan Al Alam Al Yom Dergisi'nin 2 Mayıs 1993 tarihli nüshasında ''Su Krizi: Türkiye İsrail'e Arab suyu satıyor; 2030 yılında Arab bölgesinde 260 milyar m3 su açığı olacak'' başlığı ile yer alan uzun makale, Arab kamuoyunun ne ölçüde yanıltılmaya çalışıldığının ve oynanan politik oyunların diğer bir misalidir. İletilecek suyun yukarda belirtildiği gibi İsrail'e verilip verilmemesi hususunun ilgili ülkelerin tercihinde olmasına ilaveten, suyun tamamen Türkiye sınırları içinde yer alan Seyhan ve Ceyhan nehirlerinden alınması ön görülmüştür. Ayrıca rakamlarla fazlaca ilgisi olmayan okuyucular için şu hususun açıklanmasında yarar görülmektedir. Su açığı olarak ifade edilen 260 milyar m3 rakamı üç ülke topraklarından geçen Fırat-Dicle veya 9 ülkenin ihtiyacını karşılıyan Nil Nehri'nin su potansiyellerinin üç mislinden daha büyük olup, su açıkları inanılmaz boyutlarda abartılarak ve çarpıtılarak sunulmaktadır. 

        Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde deniz suyu arıtma tesislerinin geniş ölçüde kullanıldığı daha önce belirtilmişti. Bu ülkeler gerek ekipman temini gerekse tesislerin işletilmesi aşamalarında, yabancı teknolojiye bağlı bulunmaktadırlar. Bu teknolojiye sahip uluslararası büyük şirketlerin bölgedeki etkinliği ve ticari çıkarları, arıtma teknolojisi dışında su temini yönündeki girişimlere karşı bir lobi oluşturmuştur. Boru hattı projesi ile taşınacak suyun m3 maliyetinin 0.84 ve 1.07 dolar olmasına karşılık, Ölüdeniz kıyısında kurulacak ve Akdeniz-Ölüdeniz iletim sisteminden elde edilecek enerji ile işletilecek arıtma tesislerinden elde edilecek suyun maliyetinin 0.64 dolar olduğu ifade edilmektedir (Murukami, M., Musiake, K.1994 s.117). Arıtma tesisleri ile elde edilecek suyun maliyetlerini düşük gösterme yönünde yoğun bir çaba göze çarpmaktadır. Halbuki bugünkü şartlar içinde genellikle kabul edilen maliyet rakamı, kullanılan teknoloji ve arıtılacak suyun tuzluluğuna bağlı olarak, 1.5 ile 3.0 $/m3 arasında değişmektedir. 

        Sonuç olarak, bölgede bir işbirliği ortamı yaratarak güvenlik ve istikrarı yaratmak amacıyla ve büyük bir iyi niyetle ortaya atılan Barış Suyu Projesi, Ortadoğu'nun karmaşık ortamı içinde tamamen yanlış yönlere çekilmiştir. Projenin uygulanmaması Türkiye için bir kayıp teşkil etmemektedir. Muhakkak ki bu yaklaşımdan en çok zarar görecek olan çeşitli çıkar çekişmeleri ile bölünmüş durumdaki Ortadoğu'dur. 

        Atık Suların Kullanılması ile İlgili Teknolojiler 
        Kanalizasyon sistemine doğrudan intikal eden atık suların içinde erimiş halde çeşitli tuzlar, organik maddeler ve mikro-organizmalar bulunmaktadır. Belirtilen bu maddeler gerek çevre, gerekse sağlık yönünden zararlı olup doğal ortama verilmeden veya tekrar kullanılmadan önce, atık suların tamamen veya kısmen arıtılması gerekmektedir. 

        Arıtılmış atık sular; tarım, endüstri ve kullanma suyu olarak doğal su yerine kullanılabilir. Ancak uygulamadaki çok kesin kalite standartları, atık suların içme suyu olarak kullanılmasını büyük ölçüde kısıtlamaktadır. 

        Bu nedenle İsrail'de ve diğer ülkelerde, içme suyu olarak temiz tabii su kullanılmakta, arıtılmış atık sular ise yalnızca tarım ve sanayiye tahsis edilmektedir. Ortadoğu dahil tüm ülkelerde en fazla su tüketen sektör sulama olup, önemli su açığı ile karşı karşıya bulunan İsrail gibi ülkelerde arıtılmış atık suların tarımda kullanılması yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Örneğin İsrail 2020 yılında, nüfus artışına paralel olarak, tüm doğal suları içme suyuna tahsis ederek, dönüş sularını tarıma aktarmayı planlamaktadır. Atık su kullanımında sulanacak ürün çeşidine göre,yüksek kaliteli suyla yapılması zorunlu sulama (unrestricted irrigation) ile nispeten düşük kaliteli suyla yapılabilen sulama (restricted irrigation) arasında bir ayırım yapılması gerekmektedir. 

        Hiçbir işleme tabi tutulmadan doğrudan kullanılan taze sebze gibi ürünlerde, yüksek standartta arıtmaya tabi tutulmuş suyla sulama yapılması zorunluluğu getirilmiştir. Pamuk, şeker pancarı gibi endüstriyel bitkilerin ve özel işleme tabi tutularak şişelenecek meyve çeşitlerinin sulanmasında ise, nisbeten düşük seviyede arıtılmış suyla sulama yapılmasına izin verilmektedir. Bu konularda çok ayrıntılı standartlar geliştirilmiştir. 

        Atık sulardan arıtma işlemi ile edilecek suyun m3 maliyeti, atık suyun kalitesine tabii olarak değiştiği gibi, aynı zamanda arıtılacak su miktarına da bağlı bulunmaktadır. Maliyete dahil edilmesi gereken diğer çok önemli bir kalem depolama tesisleridir. İçme ve kullanma suyundan faydalanma bütün bir yıl içine dağıldığı halde, sulama ihtiyacı belirli bir süreç örneğin 2 veye 5 ay gibi kısa bir dönemde yoğunlaşmıştır. Bu nedenle sulama talebinin olmadığı dönemler için suyun biriktirilmesi gerekmektedir.  

        İsrail'de 300 milyon m3 atık suyun, 100 milyon m3'ü yüksek kalitede (Dan ve Qishon Arıtma Projeleri) diğer 100 milyon m3'ü ise daha düşük düzeyde arıtılmaktadır. Arıtılan 200 milyon m3 su çeşitli sulama projelerinde kullanılmaktadır. Halen bu miktar tarımda kullanılan suyun %20'sini ve tüm atık suların ise yaklaşık %70'ini teşkil etmektedir. Miktar olarak değilse de oransal olarak, İsrail bu teknolojinin uygulanmasında dünyada birinci sırayı almaktadır. 

        İsrail'de içme suyu ve endüstri sektörlerindeki taleb artışı nedeniyle 2005 yılından önce, tarım sektörüne tahsis edilecek suda %50 oranında bir azalma olacağı tahmin edilmektedir. Sulama suyu ihtiyacının karşılanmasında meydana gelecek açığın, atık sularla karşılanması ve su sektörüne yapılacak yatırımların büyük ölçüde atık suların arıtılmasına yöneltilmesi planlanmaktadır.  

        Deniz Yoluyla Büyük Hacimlerde Su Nakli 
        Deniz yoluyla su taşınması nisbeten küçük hacimlerde ve kuraklık şartları içinde acil ve kısa dönemli bir uygulama olarak göze çarpmaktadır. Örneğin Ron Nehri'nin denize döküldüğü noktadan İspanya'nın doğusuna, kuraklık yaşanan dönemlerde m3'ü 4 dolara su taşınmıştır. Ancak 21. yüzyılda bazı ülkelerde yoğun olarak ortaya çıkacak su açıklarını gidermek için, şimdiden alınması gereken çeşitli önlemler arasında büyük hacimlarda sürekli su taşınması, bir seçenek olarak incelenmeye başlanmıştır. 

        Suudi Arabistan'a Pakistan, Sudan veya Mısır'dan su taşınmasına yönelik olarak yapılan bir araştırmaya göre, Suudi Arabistan'da dünyanın en büyük deniz-suyu arıtma tesisi olan Jubai arıtma tesisinin günlük kapasitesi 910 000 m3'e eşdeğer miktarda suyun deniz yolu ile taşınmasında, en ekonomik seçenek ön inceleme aşamasında Karaçi-Damman hattı olarak saptanmıştır. Bu seçenekte, İndüs Nehri'nin Karaçi'de denize döküldüğü noktadan 300 000 ton (dwt) kapasiteli tankerlerle alınan suyun, Basra Körfezi kıyısında Damman'a 1000 mil (=1600 km) taşınması öngörülmüştür (Farooq, Al-Layla,1987). Yaklaşık Ankara büyüklüğünde bir şehrin günlük ihtiyacına eşdeğer 910 000 m3 suyun sürekli sağlanabilmesi için 17 tankerlik bir filonun oluşturulması gerekmektedir. Terminal noktasında tanker üzerinde suyun birim maliyeti 1985 fiatları ile 0.79 $/m3 olarak saptanmıştır. Bu fiata suyun arıtma ve boşaltma masrafları dahil olmayıp, ham suyun CIF bedelidir. Ancak söz konusu masraflar eklense bile, belirtilen değer, Jubai arıtma tesisinde üretilen suyun birim maliyeti olarak verilen 1.67 $/m3'e göre daha düşüktür. 

        Taşıma maliyetini azaltabilmek için, alışılagelmiş taşıma araçları olan tankerler yerine, daha ekonomik olduğu iddia edilen ve medusa-bag olarak isimlendirilen 1 000 000 m3 hacime kadar su taşıyabilecek ve bir römork eşliğinde çekilecek plastik araçlar önerilmektedir. Ancak konu araştırma aşamasında olup henüz küçük hacimlerde dahi uygulamaya geçilmemiştir. 

        Türkiye'nin Akdeniz sahillerinde gelişen iç ve dış turizim nedeniyle, yaz aylarında artan su ihtiyacının giderilmesinde olduğu kadar, yurt dışından gelebilecek talepleri de karşılamak için, Manavgat Su Temin Projesi başlatılmıştır. Projeye göre, Manavgat yakınlarında sahilden yaklaşık 2 km. mesafede deniz üzerinde inşa edilecek su dolum tesislerine yanaşacak tankerlere, Manavgat Nehri'nden günde 500.000 m3 (yılda 180 milyon m3) su verilecektir. Manavgat Barajı'nın 1 km aşağısından bir yapı ile çevrilecek 6 m3/s (500 000 m3/gün) su, 50 m pompa edilerek tasfiye tesisine ulaştırılacaktır. Günlük kapasitenin yarısı arıtılarak, tasfiye edilmiş ve ham su, 11 km uzunluğunda iki boru hattı ile dolum tesislerine ulaştırılacaktır. 

        Manavgat projesine ilişkin işletme hakkının özel sektöre devredilerek su satış ve dağıtımının özel kuruluşlar eliyle yürütülmesi öngörülmektedir. Proje daha önce de belirtildiği gibi hem Türkiye'nin iç ihtiyaçlarını karşılamaya, hem de ülke dışına su ihracına yöneliktir. Bu nedenle Ortadoğu ülkeleri veya diğer ülkelerin normal piyasa koşulları içersinde sudan faydalanmaları mümkündür.  

        Litani Nehri 

        Su Kaynakları 
        Litani Nehri, Lübnan sınırları içinde Bekaa Vadisi'nde doğup, yine bu ülke sınırlarından denize dökülen bir nehirdir. Diğer bir ifadeyle, Lübnan'ın bir iç suyu olup, sınır teşkil eden veya sınır aşan su niteliği bulunmamaktadır. Ancak Litani Nehri'nin Ürdün Nehri'ne çevrilmesi için, Arablar ve İsrail tarafından birbirinden farklı projeler teklif edilmiş ve bu nedenle Litani Nehri sık sık gündeme gelmiştir. 

Şekil: 13– Litani Nehri

        Birinci Dünya Savaşı'nı takiben 1919 yılında Paris Barış görüşmelerine götürülen Siyonist teklifinde, Litani Havzası Musevi yerleşim bölgeleri içinde gösterilmiştir. (Şekil-1)  

        İsrail Devleti'nin kuruluşunu takiben ilk Cumhurbaşkanı seçilen Hayim Weizmann, çok önceleri 1921 yılında, Churchil'e yazdığı mektupta, "İngiltere ile Fransa arasındaki Sykes-Picot uzlaşmasının, Litani'den Museviler'in faydalanma imkanını ortadan kaldırdığını" ifade etmiştir. 

        Lowdermilk tarafından 1944 yılında hazırlanan planda, Litani Ürdün nehir sisteminin bir parçası olarak ele alınarak, Litani Nehri suyunun %40'ının Ürdün nehrinin bir kolu olan Hasbani'ye aktarılması önerilmiştir. (Şekil-13) 

        Lübnan, Litani Nehri sularından faydalanmada, enerji üretimine öncelik vermiştir. İç savaştan önce Ortadoğu'nun en zengin ülkelerinden olan Lübnan; turizm, ticaret ve hafif sanayi sektörlerine önem vererek, bu sektörlerin enerji ihtiyacını karşılamak için yatırımlara girişmiştir. 

        Yıllık ortalama su miktarı 700 milyon m3 olan Litani nehri üzerinde, Bekaa Vadisinin güney ucunda Qirawn Barajı inşa edilerek nehrin suları düzenlenmiştir. Baraj çıkışında enerji üretildikten sonra alınan su, Awali Nehri'ne bir tünelle çevrilerek bu nehirden de enerji sağlanmıştır. Ayrıca Awali Vadisi'nde 25000 hektarda sulama yapılmaktadır. Litani Nehri sularının %82'si (575 milyon m3) başka nehre çevrildiğinden, geriye ancak 125 milyon m3 su kalmaktadır. 

        Diğer nehirler ve yeraltı su kaynakları birlikte ele alındığında, Lübnan'ın toplam su varlığının yılda ortalama 3 milyar 200 milyon m3 olduğu Lübnan'lı uzmanlarca belirtilmektedir. (Hakim,B.,1994, s.57). Ancak, Kudüs Hebrew Üniversitesi profesörlerinden İsrail'li Shuval Lübnan'ın su varlığını 9 milyar m3 olarak vermektedir. (Shuval,H.,1994 s.295)  

        Biri diğerinin üç misli olan iki sayı, Ortadoğu'da su kaynaklarına ilişkin rakam karmaşasını sergileyen sayısız örneklerden biridir. Niçin bu kadar büyük fark gösteren rakamlar verilmektedir.? İsrail Lübnan'a komşu bir ülkedir ve bu ülkeyi su zengini bir ülke olarak tanıtarak, Lübnan'ın kaynaklarından faydalanmayı uzun dönemi kapsayan bir starateji olarak planlamaktadır. İsrail, 1982 yılında Güney Lübnan'ı işgal ederken, hem bu bölgedeki su kaynaklarından faydalanmayı, hem de FKÖ'nün etkinliğini yok etmeyi düşünmüştür. Buna karşılık, Lübnan su kaynaklarını koruma çabası ile ancak kendine yeterli suya sahip olduğunu iddia etmektedir.  

        Litani Nehri Kullanımına İlişkin Politik Sorunlar 
        Lübnan'ın güneyinde yaklaşık 600 000 Şii Müslüman yaşamakta olup bu bölge Lübnan'ın geri kalmış bir yöresidir. Litani nehri suyunun daha kuzeyde ki bir başka nehre transfer edilmesi ve yörede sulamanın ihmal edilmesi, genelde Hıristiyanlar'ın hakim olduğu merkezi hükümete karşı memnuniyetsizliği artırmış Şii, Sunni, Hıristiyan Arablar ve Dürziler arasında çeşitli sorunlar çıkmıştır.  

        Filistin Kurtulut Örgütü'nün (FKÖ) Ürdün'den çykarılmasını takiben, Güney Lübnan'a yerleşmesi ve İsrail'in Güney Lübnan'ı bombalamaya başlaması yukarda belirtilen nedenlerle birleşince tam bir kaos doğmuş ve Lübnan'da iç savaş başlamıştır. İsrail 1982 yılında Güney Lübnan'a girerek, Litani Nehri'nin aşağı kesimlerini kontrol altına almıştır. Ancak bu bölümdeki su miktarı, Litani kuzeyden başka bir nehre çevrildiği için 125 milyon m3'e düşmekte olup, bu miktardaki suyun İsrail'e transferi ekonomik bulunmamıştır. İsrail'in, işgali takiben bütün teknik planlara el koyarak, yoğun bir mühendislik çalışması yaptığı iddia edilmektedir. Litani üzerinde tam bir hakimiyet kurarak Litani'nin tüm suyu olan 700 milyon m3'e sahip olabilmek için, İsrai'in işgali Bekaa Vadisi'nin orta kesimlerine kadar genişletmesi gerekmekteydi. Ancak öyle bir girişimin askeri risklerini değerlendiren İsrail, işgal ettiği sahaları genişletmekten vaz geçerek, Güney Lübnan'da yaklaşık 40-45 km genişliğinde bir güvenlik alanı oluşturmakla yetinmiştir. 

Şekil: 14– Nil Nehri Havzası

        Nil Nehri 

        Su Kaynakları 
        Mısır ve Sudan, 1959 yılında nihai şeklini alan anlaşma ile, 7 memba ülkesinin, özellikle Nil Nehri akışlarına en büyük katkıda bulunan Etopya'nın kullanımlarına önemli ölçüde sınırlama getirmişlerdir. Afrika'da uzun süre hakimiyet kurmuş olan Avrupa Devletleri ile Mısır'da ve Sudan'daki İngiliz Koloni Yönetiminin çeşitli etki ve girişimleriyle şekillenen 1959 anlaşması, çoğu 20.yüzyılın ikinci yarısında bağımsızlığını elde eden ve henüz politik istikrara kavuşamamış memba ülkeleri ile Mısır arasında, gelecek yüzyıl içinde muhtemelen büyük anlaşmazlıklara neden olacaktır. 

        Mısır'ın, İsrail ile uzun bir sınıra sahip olması, Nil Nehri'nden İsrail veya Filistin özerk bölgesine su getirilmesi yönünde zaman zaman ortaya atılan görüşler ve Mısır'ın, Arab ülkesi olarak Arab-İsrail anlaşmazlığında oynadığı aktif rol nedeniyle, Ortadoğu'ya ilişkin su sorunları incelenirken Nil Nehri de ele alınmaktadır. 

        Burindi, Ruanda, Zaire, Kenya, Tanzanya, Uganda, Etopya, Sudan ve Mısır'dan oluşan 9 Afrika ülkesi arasında paylaşılmış olan Nil nehri havzası 2.9 milyon km2 bir drenaj alanını kapsamakta ve bu alan tüm Afrika kıtasının %10'una karşıt gelmektedir. Dünyanın en uzun nehri Nil, Orta Afrika'dan Akdeniz kıyısına kadar 6825 km yol katetmekte olup Beyaz Nil, Etopya platolarından gelen Mavi Nil kolu ile Sudan sınırları içinde Hartum şehri yakınlarında birleşmektedir. 

        Viktoria Gölü'nden doğan Beyaz Nil, yaklaşık 70000 km2 bir alanı kapsayan dünyanın en geniş bataklık ve ıslak alanına girmektedir. Sudan'ın güneyinde yer alan ve Sud bataklığı olarak isimlendirılen bu sahadaki su kayıplarını önlemek için, Nil'in belirtilen bölgeye girmeden çevrilmesine yönelik Jonglei Kanal Projesi'ne başlanmışsa da, Orta Afrika ve Güney Sudan'daki siyasi istikrasızlıklar nedeniyle devam edilememiştir. Ayrıca Dünya'nın en büyük ıslak alanı olan sahada projenin yaratacağı etkiler, Avrupa'daki çevre kuruluşlarının büyük tepkilerine neden olmuttur. 

        Mısır-Sudan sınırı yakınlarında yıllık ortalama su potansiyeli 84 milyar m3 olan Nil, yaklaşık olarak Fırat ve Dicle nehirlerinin toplam akım miktarına eşdeğer bir potansiyele sahiptir. 84 milyar m3'ün %85'i, 72 milyar m3 su, Etopya platolarından Mavi Nil kolu ile gelmektedir. Diğer 6 ülkenin katkısı ise, 12 milyar m3'tür. Sudan ve Mısır topraklarından ise hiçbir katkı olmamaktadır. 

        Asuan Barajı yapıldıktan sonra meydana gelen geniş göl alanından, (su seviyesine bağlı olarak 3000-6000 km2 arasında değişmektedir) çok sıcak iklim şartları nedeniyle yaklaşık 10 milyar m3 su, buharlaşma ile kaybolmaktadır. Asuan Göl'ünde buharlaşma ile her yıl kaybedilen su miktarı, Ürdün, İsrail ve Özerk Filistin'in toplam yeraltı ve yerüstü su kaynakları olan yaklaşık 2.5 milyar m3 suyun dört mislidir. Nehirlerin aşağı kesimlerinde inşa edilen depolama tesislerinde biriktirilen sular, geniş sahalara yayılarak buharlaşmaya açık su yüzeyi artmaktadır. 

        1959 Nil Anlaşması ve Memba Ülkelerinin Su Hakları 
        Mısır ile Sudan arasında 1959 yılında imzalanan Nil nehrinin sularının paylaşımını öngören anlaşma ile söz konusu nehrin oluşmasına hiç bir katkıda bulunmayan ve Asvan Barajı nedeniyle 10 milyar m3 su kaybına neden olan Mısır, 84 milyar m3 olan tabii akımların %66'sına, Sudan %22'sine sahip olurken, geriye kalan su buharlaşma ile kaybolmaktadır. Aşağıdaki tabloda belirtilen hususlar özetlenmiştir. (Tablo: 15) 

        NİL NEHRİ SULARININ 1959 ANLAŞMASINA GÖRE TAKSİMİ
        Tablo: 15
        Ülkelerin Su 1959 Anlaşmasına Potansiyeline Göre 
 
            Kaynak: Whittington,D.,McClelland, E.(1991) 

        Mısır ve Orta Afrika'daki sömürge yönetimlerinin su gibi önemli bir doğal kaynak üzerindeki keyfi müdahaleleri, bugünkü ve 21.yüzyılda artarak devam edecek olan sorunların temel nedenini teşkil etmektedir.  

        Aşağıda açıklanan 1959 Anlaşması'na kadar geçen sürece göz atılması bu gerçeği açıkca ortaya koyacaktır (Krishna,R. 1986,s.1-28). 

        – Etopya adına hareket eden İtalya ile Mısır'daki İngiliz Koloni yönetimleri arasında 1891 tarihinde imzalanan protokole göre, Etopya'nın Mavi Nil üzerinde Nil Nehri'ne intikal eden suların miktarını değiştirecek hiç bir inşaat faaliyetinde bulunamayacağı belirtilmiştir. 

        – Bu protokolu takiben, Etopya ile İngiltere sömürge yönetimi arasında Etopya'nın sınırlarını saptayan anlaşma 15 Mayıs 1902 tarihinde imzalanmıştır. Söz konusu belge sınırları düzenleyen bir anlaşma olduğu halde, Mavi Nil ve Tana Gölü üzerinde Mısır'a geçecek su miktarında değişiklik yaratacak hiçbir tesis inşa edilmeyeceği, Etopya İmparatoru II. Melenik tarafından taahhüt edilmiştir. 

        – İngiltere, Fransa ve İtalya arasındaki 13 Mayıs 1906 tarihli üçlü anlaşma ve İtalya ile İngiltere arasında 1925 yılında Roma'da teati edilen notalarla, Mısır'ın Nil Nehri'ne ilişkin çıkarları, memba ülkelerinin bu konudaki hakları gözardı edilerek, tekrar teyit edilmiştir. 

        – Mayıs 1929 tarihli Nil Suları Anlaşması, Nil Nehri'nin Hidro-Politik tarihinde özel bir önem taşımaktadır. Anlaşmanın en önemli maddesi aşağıya aynen alınmıştır: 

        ''Sudan ve İngiliz yönetimi altında bulunan diğer ülkelerde, Nil Nehri ve kaynağını teşkil eden göller üzerinde, Mısır'a intikal eden suyun miktarını azaltacak, intikal tarihini geciktirecek veya su seviyelerini düşürecek hiçbir sulama, enerji tesisi inşa edilemez veya tedbir alınamaz. '' 

        – Nil Nehri'nin kullanım rejimini düzenleyen 1929 tarihli Nil Sözleşmesi'ni takiben, bu anlaşmayı destekleyen mahiyette çeşitli protokol ve notaların teatisinden sonra, Mısır ile Sudan arasında suların paylaşımını belirleyen nihai anlaşma 1959 yılında imzalanmıştır. 

        Nil Nehri'nin membaında yer alan Etopya dahil 7 Afrika ülkesinin tüm haklarını gözardı eden anlaşma aşağıdaki önemli hususları içermektedir: 

        – Mısır ve Sudan'a ayrılan yıllık su miktarları hariç, 1929 tarihli anlaşma hükümleri aynen korunmuştur. 

        – Mısır tarafından inşası planlanan ve oluşturduğu göl alanın bir kısmı Sudan toprakları içinde kalan Asvan Barajı'nın yapımı , Sudan tarafından onaylanmıştır. 

        – Asvan Barajı'na giren yıllık su miktarının tamamı, 55.5 milyar m3 Mısır'a, 18.5 milyar m3 Sudan'a olmak üzere paylaştırılmıştır. Sudan'ın kendi kotası içinde kalmak şartıyla, Roseries barajı ile diğer tesisleri yapmasına Mısır tarafından onay verilmiştir. 

        – Mısır ve Sudan'ın membaında yer alan tüm kıyıdaş ülkeler, herhangi bir inşaata başlamadan önce, bu iki ülkenin oluşturduğu Ortak Teknik Komiteye müracaat ederek teknik detayları vermek suretiyle onay almaları gerekmektedir. 

        – Sudan, Mısır'la anlaşarak Sudan'ın güneyinde yer alan bataklık ve ıslak alanlarda su kayıplarını azaltıcı önlemler alabilecektir. 

        Yukarıda kronolojik olarak değinilen anlaşmalar son derece ilginç bir noktayı ortaya çıkarmaktadır. Sömürge veya Koloni yönetimlerinin dayatması ile yapılan ve Nil sularının çok büyük bir kısmını Mısır'a tahsis eden çeşitli anlaşmaların 21.yüzyılda Afrika'da savaşlara neden olacağı, yine bu ülkelerin Staratejik Araştırma Enstitüleri'nce hazırlatılan çeşitli yayınlarda (örneğin Natasha Beshorner tarafından yazılan "Ortadoğu'da Su ve İstikrarsızlık" isimli tebliğ ve "Su Savaşları" isimli kitap) dile getirilmektedir. 

        Tana Gölü çıkışında 1935 yılı içinde bir Amerikan firmasına baraj inşaası için Etopya tarafından izin verilmişse de, 1929 anlaşmasına dayanılarak, inşaat İngiltere tarafından durdurulmuştur. Bu gelişmeden çok sonra, ABD'nin en büyük su kuruluşu olan Bureau of Reclamation'ın yaptığı çalışmalar, Etopya'da 33 adet sulama ve hidroelektrik tesis projesinin yapılabileceğini ortaya koymuştur. Amerika'nın söz konusu projelerle ilgilenmeye başlamasında ki zamanlama dikkat çekmektedir. Sovyet yardımıyla 1960 yıllarında Asvan Barajı'nın inşaatının başlamasını ve Mısır lideri Nasır'ın politik olarak Sovyetler Birliği'ne yakınlaşmasını takiben, Amerika Birleşik Devletleri Etopya'ya söz konusu projelerin hazırlanması için teknik yardımda bulunmaya başlamıştır. Mısır'ın siyasi tutumunun Amerika nezdinde yarattığı tepki, bu şekilde ifade edilmiş ve su konusu, iki süper güç vasıtasıyla uluslararası platforma çekilmiştir. Nitekim Amerika'nın bu ilgisi Nasır'ın yönetimden ayrılması ile azalmıştır. 

        ABD'nin su uzmanlarınca hazırlanan projelerle, Etopya'da 434 000 hektar alanın sulanması ön görülmüştür. Bu miktar halen Mısır'da sulanan 2.6 milyon hektar alanın %17'sine tekabül etmekte olup, Mavi Nil'in kaynağı olan Tana Gölü'nün altında inşa edilecek 4 baraj ile yılda ortalama 25 milyar kilowatt-saat enerji üretmek imkanı bulunmaktadır (Yaklaşık Atatürk ve Asvan Barajı'nın üretim kapasitesitelerinin 3 misli). Belirtilen sulamalar ve baraj göllerinden olan buharlaşmalar nedeniyle, Mısır'a intikal eden su miktarında 4 milyar m3 bir azalma olacağı hesap edilmiştir. Nil Nehri'nin 84 milyar m3 suyunun 72 milyar m3'ü Etopya'da oluştuğu halde, bu ülkenin 4 milyar m3 su kullanması Mısır tarafından engellenmeye çalışılmaktadır. İngiliz ve İtalyan Koloni yönetimlerinin baskısı ile gerçekleştirilen ve yukarı-kıyıdaş ülkelerin tüm haklarını gasbeden bir anlaşma, Etopya'nın haklı taleplerinin reddine gerekçe yapılmaktadır.  

        Diğer taraftan Mısır, Sudan ve Etopya'nın nüfusları 1987 yılı verilerine göre sırasıyla 50, 23 ve 44 milyon olup 2025 yılında Mısır'ın nüfusunun 99, Sudan'ın 56 ve Etopya'nın 122 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir (Whittington, D. ve McCleland E., 1991). Etopya, kişi başına 130 $ Gayri Safi Milli Gelir(1989) ile dünyanın en fakir ülkelerinden birisi olup yukarda belirtilen projeleri gerçekleştirmek mecburiyetinde bulunmaktadır. Etopya'nın içinde bulunduğu siyasi istikrarsızlık, ekonomik ve teknik yetersizlik bugün ve yakın gelecekte aşılamaz görülmektedir.Mısır tarafından (Arab Suyu!) ilan edilen Nil Nehri'nden, açlıkla boğuşan bir ülkenin faydalanmasını önlemenin, ilerde çok daha büyük bölgesel çapta istikrarsızlıklara neden olacağı açıktır.  

Şekil: 16– Kişi Başına GSMH (1989)

        Nil Nehri sularının Etopya tarafından kullanılmasını engellemeye yönelik çalışmalar üzerine, 1957 yılında Etopya Hükümeti egemenlik haklarını vurgulayan aşağıdaki nota ile görüşlerini Mısır'a bildirmiştir: 

        (Weston,H.B.,1980) 

        ''.....Nil Nehri'nin aşağı kesimlerini verimli kılan milli toprak ile birlikte suların %84'ünü tek başına Etopya sağlamaktadır. Etopya'nın toplam su ve diğer kaynaklarına nazaran,bu suların ve toprakların ifade ettiği büyük önem gözönüne alındığında, Etopya Hükümeti 1956 yılında verilen notada belirtilen haklarını ve tutumunu tekrar açıkca ortaya koymak ister. Su dahil bütün doğal kaynaklar üzerindeki kullanım hakkını belirten Etopya, artan nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için, bilimsel tedbirler olarak su kaynaklarını da geliştirecektir." 

        Çeşitli siyasi ve ekonomik çalkantılar içinde bulunan Etopya, gerek mali gerekse teknik yönden büyük bir çıkmaz içinde bulunurken, halen Nil vadisinde 2.2 milyon hektar sahayı sulayan Mısır, çöl bölgelerinin ıslahı ile sulama sahalarını artırmaya yönelmiştir. Mısır toprak ıslahı master planı çerçevesinde, 580000 hektarlık bir alanı öncelikli bölge olarak seçerek, bu alanı orta ve uzun vadede sulama tesisleri ile teçhiz etmeyi planlamaktadır. Söz konusu alan içinde 340 000 hektarlık bir bölgeyi 55.5 milyar m3 su kotası içinde sulamadan dönen sularla geliştirmeyi ön görmektedir. Ancak Mısır'ın ilave sahaları sulamaya açabilmek için, 10 milyar m3 suya daha ihtiyacı olup bu miktarda suyun kaynağı henüz belirsiz bulunmaktadır (Whittington, D.-McClelland, E., 1991, s.10). 

        Sudan'ın güneyindeki Sud bataklığında meydana gelen su kayıplarını azaltmak için, Yukarı Nil Projesi'nin ele alınması düşünülmektedir. Sud bataklığına giren su miktarı yaklaşık 50 milyar m3 olup çıkan su, diğer bir ifadeyle Nil Nehri'ne katkı, ancak 12 milyar m3 olmaktadır. Bu bölgede açılacak Jonglei I ve Jonglei II kanalları ile su kayıplarının en aza indirilmesi planlanmıştır. Mısır ve Sudan'a 3.8 milyar m3 ilave su sağlayacak olan ilk kanalın inşasına 1978 yılında bir Fransız firmasınca başlanmışsa da, 1983 yılında Güney Sudan'daki iç karışıklıklar nedeniyle inşaat durmuş bulunmaktadır.