|
Türkiye'nin İşbirliği Girişimleri
Ülkeler
arasında karşılıklı güven ve işbirliği ortamı yaratılmasında, ilgili devletlerin
ortak katkıları ile meydana getirilen projelerin büyük rolü bulunmaktadır.
Bu tip projeler işbirliğinin somut göstergeleri olup, Türkiye komşuları
ile sınır sularının kullanılmasına ilişkin çeşitli projeler geliştirmiş
ve uygulamıştır. Arpaçay Nehri üzerinde soğuk savaş yıllarında Sovyetler
Birliği ile ortaklaşa inşa edilen Arpaçay Barajı, bunun güzel bir örneğini
teşkil etmektedir. Bu tecrübelerine dayanarak Türkiye, Suriye ve Irak'a
aşağıda değinilen ortak proje tekliflerinde bulunmuştur.
Suriye'de
Tabka Barajı'nın membaında yer alan ve halen inşa halinde bulunan Teşrin
Barajı'nın yüksekliği 20 m ile sınırlanmıştır. Barajın daha yüksek yapılması
halinde baraj gölü Türk sınırlarını geçmektedir. Türkiye'de ise, sınıra
çok yakın son kademe tesis olan ve işbirliği teklifinin yapıldığı tarihte,
inşasına başlanmamış Karkamış Barajı bulunmaktadır. Bu iki barajın ayrı
ayrı ele alınması yerine, Suriye topraklarında, daha yüksek (yaklaşık 40
m) tek bir baraj ve santralın inşa edilmesinin daha ekonomik olacağı açıklanarak
üretilecek enerjinin iki ülke arasında paylatılması, Suriye'ye Haziran
1988 tarihinde önerilmiştir. Yeni baraja ilişkin yapılabilirlik (fizibilite)
ve kati proje raporlarının hazırlanmasının vakit alacağını ve kendi projelerine
göre derhal inşaata başlamayı istediklerini belirten Suriye, öneriyi kabul
etmemiştir. Türkiye ise, tarafların oluşturacağı teknik bir grup tarafından
yeni baraja ait çalışmaların yapılabileceğini, bu konuda geniş tecrübesi
olduğunu ve çalışmaların kısa bir sürede tamamlanacağını belirtmişse de,
Suriye ortak projeye karşı olan tavrında israr etmiştir.
Sonuçsuz
kalan yukarıdaki girişimden sonra, Türkiye bu kez Dicle Nehri'nin Türkiye
ile Suriye sınır teşkil ettiği kesimde ortak bir baraj inşa edilmesi teklifini
ortaya koymuştur. Aras'ın Arpaçay kolu üzerinde Türkiye Ermenistan sınırında,
soğuk savaş yıllarında müştereken gerçekleştirilen tesisin benzeri olan
proje ile enerji üretilmesi, Türkiye ve Suriye topraklarında sulama yapılması
hedeflenmiştir.
Sınır
teşkil eden sularda, taraflarca ayrı ayrı ele alınacak projelerin doğuracağı
teknik sorunları çok iyi bilen Türkiye; bu teklifi ile söz konusu güçlüklerin
aşılması yönünde büyük bir iyi niyet göstermişse de, Suriye bu öneriye
de olumlu yaklaşmamıştır.
Önceki
bölümlerde ayrıntılı şekilde açıklandığı üzere, Dicle Nehri'nde tarafların
tüm ihtiyaçları karşılandıktan sonra dahi ,önemli miktarda su fazlalığı
bulunmaktadır. Bu fazlalığın Fırat'a aktarılmasını sağlayacak, iki nehir
arasında bağlantı kanallarının projelendirilmesi ve inşasına yönelik işbirliği
teklifi ise, Irak tarafından kabul edilmemittir.
Türkiye'nin
iç suları olan Seyhan ve Ceyhan nehirlerinden, boru hattı ile Ortadoğu'da
sıkıntı çekilen bölgelere su iletilmesini sağlayacak Barış Suyu Projesi'ne
Suriye tarafından karşı çıkılmıştır. Bu projeye ilişkin politik yaklaşımlar
ise kitabın ilgili bölümlerinde incelenmektedir.
Sonuç olarak; Ortadoğu'da karşılıklı bir güven ve işbirliği havası yaratılması
için (confidence building), Türkiye tarafından çeşitli girişimlerde bulunulmuşsa
da, bu girişimlerden bir netice alınamamıştır.
Şekil: 9– Asi (Orontes Nehri)
Asi (Orontes) Nehri
Asi
Nehri, Suriye'nin denetimi altında bulunan Lübnan sınırları içindeki Bekaa
Vadisi'nden doğmakta, Bekaa Vadisi içinde yaklaşık 35 km aktıktan sonra,
Suriye sınırları içinde Homs (Hama) Gölü'ne boşalmaktadır. Bu gölün hemen
altında 20000 hektarlık Hama-Humus sulaması yer almaktadır. Asi Nehri üzerindeki
diğer önemli bir proje ise, 70000 hektarlık bir alanı kapsıyan Ghap sulamasıdır.
Rastan ve Mehardeh barajları ile düzenlenen Asi Nehri suları, büyük ölçüde
bu sulamalarla tüketilmektedir. Ayrıca daha önce kurutulmuş olan 30000
hektarlık yeni bir sahanın sulanması için çalışmalar yürütülmektedir. Asi
Nehri'ne katılan yan kollar üzerindeki çeşitli baraj inşaatları da devam
etmektedir. Toplam yıllık kapasitesi 2.5 milyar m3 olan Asi
Nehri sularının tamamına yakın bir bölümü yukarıda belirtilen projelerle
tüketilmektedir. Türkiye ve Suriye arasında 22 km sınır teşkil eden Asi
Nehri, yaklaşık 100 km Türkiye topraklarında aktıktan sonra, Akdeniz'e
boşalmaktadır. Suriye'nin kullanımları nedeniyle yaz aylarında debisi saniyede
3 m3'e kadar düşen Asi Nehri''nde büyük ölçüde kirlenme problemi
de vardır.
Suriye'nin, Amik Ovası'ndaki sulamaları engelleyen ve uluslararası hukuk
kurallarını hiçe sayan tutumu, Fırat ve Dicle nehirlerine ilişkin Türkiye'nin
yaklaşımı ile karşılaştırılırsa aşağıdaki hususlar ortaya çıkmaktadır:
–
Türkiye 1987 protokolu ile Fırat Nehri sularının yaklaşık yarısını aşağı-kıyıdaş
ülkelere bırakırken, Suriye Asi Nehri sularının tamamını kullanarak, bu
nehirde aşağı-kıyıdaş ülke konumunda olan Türkiye'nin ihtiyaçlarını gözönünde
bulundurmamaktadır.
–
Türkiye, Fırat ve Dicle nehirlerinin hakça ve makul ölçüler içinde kullanımını
sağlamak için Suriye ve Irak'la gerek teknik gerekse politik düzeyde çeşitli
müzakereler yaptığı ve girişimlerde bulunduğu halde, Suriye Asi Nehri ile
ilgili olarak Türkiye ile bir görüşme sürecini başlatmak istememektedir.
–
Türkiye'nin bir parçası olan Hatay'ı kendi toprakları içinde göstererek,
Lübnan'ı da içine alan büyük Suriye'yi yaratmak emellerini taşımaktadır.
Yukarıdaki
hususlar gözönüne alındığında, bir an için, Ortadoğu Coğrafyası'nın değişerek
Türkiye'nin Fırat ve Dicle nehirlerinde bir aşağı-kıyıdaş ülke olması halinde
ne gibi problemlerle karşılaşacağı gayet açık bir şekilde görülmektedir.
Suriye
Asi Nehri'nde memba ülkesi olarak Türkiye'ye karşı takındığı olumsuz tutumun
benzerini, bir Arab ülkesi olan Ürdün'e karşı da sergilemektedir. Suriye,
Ürdün Nehri'nin en önemli kolu olan Yarmuk Nehri'nde Ürdün ve İsrail'e
göre, Asi Nehri'nde olduğu gibi memba ülkesi konumunda bulunmaktadır. Bu
suların kullanımına ait yaklaşımının incelenmesi, Suriye'nin memba ve mansap
ülkesi olarak ortaya koyduğu çelişkileri vurgulaması bakımından önem taşımaktadır.
Yarmuk
Nehri yılda ortalama 500 milyon m3 su taşımakta olup, Ürdün
(Şeria) Nehri'nin en önemli kollarından birisidir. Suriye ve Ürdün arasında
sınır teşkil ettikten sonra kuzeye dönen Yarmuk'un memba kesimleri tamamen
Suriye toprakları içinde yer almaktadır. Ürdün Üniversitesi'nden Prof.
Elias Salameh ve Abu Taleb 1991 tarihinde, Dünya Bankası'nca düzenlenen
seminerde verdikleri tebliğde, Suriye'nin suyu büyük miktarlarda kullandığını
belirterek aşağıda belirtilen açıklamayı yapmaktadırlar:
(Salameh,E.,Abu
Taleb,M.F.,1991 s.44)
Halen, Suriye Johnston planı ile belirlenmiş hissesinden daha fazla su
kullanmakta olup, kullanımlarından çoğu 450 mm'den çok yağış alan yüksek
dağlık bölgelerde ki arazilerin sulanmasına yöneliktir. Bu miktardaki yağış
tarla bitkilerinin, meyva ağaçlarının ve hatta yaz mahsullerinin yetiştirilmesi
için yeterlidir. Ayrıca sulanan alanlar Yarmuk nehri vadisi boyunca çok
dar bir şeritte bozuk bir topoğrafya içinde yer almakta olup tüm projenin
fizibilitesini (yapılabilirliğini) önemli ölçüde azaltmaktadır. İlaveten,
Suriye su kaynakları bakımından zengin bir ülkedir ve Yarmuk hayati bir
önem taşımamaktadır.
Arablar arasındaki dayanışmayı sık sık dile getiren Suriye'nin, Arab su
uzmanlarınca ortaya konulan bu yaklaşımı iki yönden önem taşımaktadır :
–
Suriye, Fırat Nehri'nde olduğu gibi, sulanamaz nitelikte olan topraklara
su tahsis ederek, kullanımlarını yüksek göstermektedir. Bu hususa daha
önceki bölümlerde toprak kaynaklarına ilişkin verilerin incelenmesinde
de değinilmişti.
–
Suriye memba ülkesi olarak, mansap ülkelerinin haklı taleplerine karşı
son derece duyarsız bir tutum içinde bulunmaktadır.
Şekil: 10– Ürdün Nehri ve Su Kaynaklarynın
Geliştirilmesine İlişkin Projeler
Ürdün
(Teria) Nehri
Su
Kaynakları
Ürdün
nehri iki ana bölümden meydana gelmektedir. Yukarı Ürdün olarak isimlendirilen
bölüm, Lübnan dağlarından doğan Dan, Hasbani ve Banias kollarından oluşur.
Bu sulardan Dan İsrail'den, Hasbani Lübnan'dan, Banias ise halen İsrail'in
işgali altında bulunan Golan tepelerinden gelmektedir. Her üç su, İsrail
tarafından kurutularak tarıma açılmış olan Huleh göl ve bataklık alanından
geçerek, deniz seviyesinin 210 m altında bulunan Galile (Tiberias veya
İbranice Kineret olarak da isimlendirilmektedir) Gölü'ne boşalır. (Şekil
-10)
Ürdün
Nehri'nin Galile Gölü'nden Ölüdeniz'e (Lut gölüne) kadar uzanan bölümü,
Aşağı Ürdün Nehri olarak tanımlanmaktadır. Aşağı Ürdün'e, Galile Gölü çıkışında
en büyük kol olan ve Suriye'den doğan Yarmuk Nehri katılmaktadır. Yarmuk
Nehri membada Suriye ile Ürdün, daha aşağıda ise, Ürdün-İsrail arasında
sınır teşkil etmektedir.
Yarmuk
ile Ürdün Nehri'nin birleşim noktasından itibaren, Ürdün Vadisi içerisinde
doğudan ve batıdan gelen sular anakola karışmaktadır.
Toplam
drenaj alanı (su toplama alanı) 18140 km2 olan nehrin su toplama alanının
7216 km2'lik bölümü Ürdün'de, 6445 km2'si Suriye de, 712 km2'si Lübnan'da,
1842 km2'si işgal altındaki Batı Şeria'da, 1925 km2'si ise 1967 yılından
önceki İsrail topraklarında bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen kolların
Ürdün Nehri'ne katkıları (Tablo-7)'de verilmiştir.
ÜRDÜN NEHRİ'NİN SU POTANSİYELİ
Tablo: 7
Kaynak: Naff, T. (1984) tarafından verilen bilgilere dayanarak yazar tarafından
tablolaştırılmıştır.
Ürdün
Nehri dünyanın en çukur noktası olan deniz seviyesinin 395 m altındaki
Ölüdeniz veya Lut Gölü ile birleşmektedir. Ölüdeniz'de tuzluluk çok yüksek
olup (250.000 - 300.000 ppm) Akdeniz'in 7 katıdır. İsminden de anlaşılacağı
gibi, yüksek orandaki tuz herhangi bir canlı hayatın gelişmesine uygun
değildir. Göl dünyanın en zengin potas ve bor minerallerine sahiptir. 1950
yılından önce, Ölüdeniz'e yılda ortalama 1.3 milyar m3 su girmekte,
gelen sular ile buharlaşma dengelendiği için göl seviyesinde önemli bir
değişim olmamaktaydı. Günümüzde ise, Ürdün Nehri'ndeki yoğun su kullanımları
nedeniyle göle katılan su çok azalmış ve Ölüdeniz'de su seviyesi 10 metre
düşmüştür. Bu olay yeraltı su seviyesini de etkilemiştir.
Johnston Planı ve Ürdün Nehri Sularının Kıyıdaş Ülkeler Arasında Tahsisi
Ürdün
Nehri havzasında Ürdün, İsrail, Filistin Özerk Bölgesi (Batı Şeria ve Gazze),
Suriye ve Lübnan yer almaktadır. Lübnan ve Suriye'nin Ürdün Nehri'nden
faydalanma imkanları topografik nedenlerle kısıtlıdır. Ayrıca diğer su
kaynaklarına sahip olmaları nedeniyle de, Ürdün Nehri'ne bağımlılıkları
bulunmamaktadır. Buna karşılık Ürdün, İsrail ve Özerk Filistin'in tek yüzeysel
su kaynağı Ürdün nehri olup, özellikle batı yakasındaki yeraltı su kaynakları
ile birlikte üç ülkenin tüm ihtiyacını sağlamaktadır.
Ürdün
Nehri ve kollarının kullanımı ve tahsisi için, bölgenin Osmanlı İmparatorluğu'nun
yönetimi altında bulunduğu tarihlerden başlayarak, çeşitli projeler hazırlanmıştır.
ÜRDÜN NEHRİ KULLANIMI İÇİN GELİŞTİRİLEN PLANLAR
Tablo: 8
Kaynak: Naff,Matson (1984).
(Tablo
8)'de gösterilen projelerden hiçbirisi üzerinde uzlaşma sağlanamamış ve
1950'li yılların başlarından itibaren Ürdün Nehrine ilişkin konular çeşitli
uluslararası kuruluşların gündeminde yoğun bir şekilde yer almaya başlamıştır.
Havzayı paylaşan ülkelerin ayrı ayrı hazırladıkları planlarla, diğer kıyıdaş
ülkelerin önüne geçmeye çalışması, tehlikeli bir tırmanmaya dönüşmüştür.
Bu gelişmeler üzerine, A.B.D. Cumhurbaşkanı Eisenhower'in özel temsilcisi
Eric Johnston'un girişimleriyle "Johnston Planı" olarak isimlendirilen,
ayrıntılı bir su tahsis planı hazırlanmıştır. Teknik düzeyde genel bir
kabul gören bu çalışma, siyasi bir belge haline gelememittir.
Arab'ların
ve İsrail'in su konularına yaklaşımlarını ve stratejilerini yansıtması
nedeniyle, ABD Cumhurbaşkanı'nın girişimleri ile 1953 yılında başlatılan
görüşme süreci içindeki gelişmeler ilginçtir. Müzakerelerde aşağıdaki 5
ana konu üzerinde durulmuttur:
–
Kıyıdaş ülkelerin su kullanım kotaları,
–
Galile gölünün bir depolama tesisi olarak kullanılması,
–
Ürdün nehri sularının havza dışına iletilmesi,
–
Lübnan'dan doğup bu ülke sınırları içinde denize dökülen Litani Nehri'nin
Ürdün Nehri'ne bağlanarak, her iki suyun toplamının kıyıdaş ülkeler arasında
tahsisi,
–
Uluslararası denetim ve garantilerle ilgili hususlar,
1953
ve 1955 yıllarını içine alan görüşmelerin farklı aşamalarında, tarafların
konuya yaklaşımını sergileyen, çok sayıda plan geliştirilmiştir. (Tablo:
8)
ABD Dışişleri Bakanlığı ve Özel Temsilci Johnston'un ilk aşamada yaklaşımı,
ihtilaf konusu olan ve yukarda belirtilen hususları kapsayan bir ana plan
(main plan) hazırlanması ve bu planın Arablara ve İsrail'e iletilerek tarafların
görüşlerinin alınması yönünde olmuştur. Bu şekilde görüşlerin kristalize
edilerek, ileri aşamalarda uzlaşmaya yaklaşılması hedeflenmiştir.
Ana
plana ilişkin teknik çalışmalar, ABD'nin en büyük teknik kuruluşlarından
birisi olan Tennesse Valley Authority (TVA)'nin denetiminde, Amerikalı
uzmanlarca yapılmıştır. Çalışma sonucunda, her ülkeye ait su kotaları tespit
edilmiş, Ürdün Nehri ve kolları üzerinde çeşitli tesislerin inşası öngörülmüştür.
Teknik çalışmalara, ABD Dışişleri Bakanlığı ile Başkan Eisenhower'in Özel
Temsilcisi de, tarafların politik yaklaşımlarıını saptamak amacıyla, zaman
zaman gözlemci olarak katılmıştır. Ana Plan'da inşası öngörülen tesisler
aşağıda özetlenmiştir:
–
Yukarı Ürdün Nehri'nin Hasbani, Dan ve Banias kolları üzerinde enerji ve
sulama amaçlı barajlar inşa edilmesi,
–
Huleh bataklığının drenajı,
–
Yarmuk üzerinde 175 milyon kapasiteli baraj tesis edilmesi,
–
Yarmuk Nehri sularını Galile Gölü ve Doğu Gor Kanalı'na çevirecek yapıların
inşası,
–
Galile Gölü'nün çıkışına kapak yerleştirerek, gölün depolama tesisi olarak
kullanılması,
–
Ürdün Nehri'nin doğu ve batısındaki sahaların sulanması,
–
Aşağı Ürdün Nehri'nin yan vadileri üzerinde tesis edilecek barajlar ile
sulama yapılması,
Yukarıda
belirtilen tesislerin inşa edileceği kabul edilerek, Ana Plan ilk yaklaşım
olarak İsrail'e 394 milyon m3, Ürdün'e 774 milyon m3,
Suriye'ye ise 45 milyon m3 su tahsis etmiştir. Bu teklife hem
İsrail hem de Araplar itiraz etmiştir.
İsrail,
Galile Gölün'de depolanan suların havza dışına Akdeniz sahiline ve Necef'e
naklini, ayrıca Litani ve Ürdün nehirlerinin birlikte ele alınarak, İsrail
için ana planda öngörülen yaklaşık 400 milyon m3'lük kotanın
800 milyon m3'e çıkarılmasını talep etmiştir.
Lübnan'dan
doğan ve denize dökülen Litani Nehri bir iç su olup, sınır aşan niteliği
taşımamaktadır. Lübnan'ın onayı olmadan Litani Nehri'nin Ürdün'e bağlanması,
uluslararası hukuk ilkelerine göre mümkün değildir. Buna rağmen, her iki
nehrin toplam su potansiyeli esas alınarak, tarafların su kotalarında artış
sağlanması hedeflenmiştir.
Fırat
ve Dicle nehirlerinin birleştirilerek, toplam su potansiyelinin değerlendirilmesine
ilişkin Türk teklifi ile Ürdün ve Litani nehirlerinin birleştirilmesine
yönelik öneri karşılaştırıldığında, aşağıdaki hususlar saptanabilir:
–
Fırat ve Dicle nehirlerinin her ikisi de sınır aşan bir sudur. Uluslararası
hukuk ilkeleri yönünden, Dicle Nehri'ndeki ihtiyaç fazlası suların Fırat'a
aktarılması mümkündür.
–
Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştirilmesinin teknik ve ekonomik yönden
uygunluğu ise, daha önce açıklanmıştır. (Sayfa 67 - 72)
İsrail'in
Ana Plana karşı ortaya konulan teklifi, 1954 yılında ayrıntılı bir şekilde
incelenerek, Cotton Planı olarak isimlendirilen bir çalışma yapılmıştır.
Araplar
ise, Ana Plan'a 1954 yılında ortaya attıkları Arap Planı ile cevap vermişlerdir.
Araplar, esasa ait bir nokta üzerinde durmuş, suların %77'sinin Arap ülkelerinden
doğduğunu belirterek, kota sistemi ile bölüştürülmesine ilke olarak karşı
çıkmışlardır (Naff,T., Matson, C.R., 1984, s.40). Ayrıca İsrail için
önerilen 400 milyon m3 yıllık suyun, 200 milyon m3
ile sınırlandırılmasını teklif etmişlerdir.
Fırat'ın
sularının %90 'ı Türkiye'den geldiği halde, bu suların bir kota sistemi
ile bölüştürülmesini isteyen Araplar'ın, bugünkü tutumları ile 40 yıl önceki
tutumları arasındaki farklılık derhal göze çarpmaktadır.
Görüşmelerin
ilerlemesine paralel olarak İsrail, Litani nehrinin Ürdün Nehri ile birleştirilmesi
yönündeki isteklerinden vazgeçmiş, Arablar ise Ürdün nehri sularının havza
dışında kullanılmasına ilişkin itirazlarını kaldırmıştır. Ancak Arablar,
Yarmuk Nehri sularının Galile Gölü'ne iletilerek burda depolanmasını kabul
etmemişlerdir. Suriye ve Ürdün, Galile Gölü'nün bölgesel bir su kaynağı
olarak değerlendirilmesini ve İsrail'le birlikte ortaklaşa kullanılmasını
önermiştir. Bu öneri ise, İsrail tarafından kabul edilmemiştir. Su kullanımlarının
uluslararası kuruluşlarca denetlenmesi yönündeki Arab teklifi ise İsrail
tarafından reddedilmiştir.
Teknik
konularda genel bir mutabakat sağlandıktan sonra, su kotalarının tahsisine
ilişkin güç bir görüşme süreci başlamıştır. Lübnan'daki Litani Nehri'nin
Ürdün'e bağlanması seçeneği düşünce, İsrail su kotasının yılda 800 milyon
m3'e çıkarılması yönündeki talebinden vazgeçmittir.
Ana
Plan'a dayanarak yeni bir plan şekillendirilmiştir. Birleştirilmiş Johnston
Planı (Unified Johnston Plan) olarak isimlendirilen plana göre; İsrail'e
yılda 400 milyon m3, Ürdün'e 720 milyon m3, Suriye'ye
ise 132 milyon m3 su tahsis edilmiştir. Belirtilen plan tarafların
uzmanlarınca teknik düzeyde kabul edilmiştir. İsrail hükümeti planı onaylamışsa
da Arab siyasi organlarınca tasdik edilmemiş ve siyasi bir belge haline
gelmemiştir.
Arab
teknik uzmanlarca uygun bulunan nihai plana en yoğun itirazlar Suriye'den
gelmiştir. Büyükelçi Johnston, başarısızlıkla sona eren girişimlerinden
üç yıl sonra, New York Times Gazetesi'nde yazdığı bir makalede aşağıdaki
hususları belirtmiştir (Gruen, E. G., 1994).
"İki yıl süren tartışmalardan sonra İsrail'li, Ürdün'lü, Lübnan'lı ve Suriye'li
uzmanlar Birleştirilmiş Johnston Planı'nın önemli ayrıntıları üzerinde
uzlaşmışlardır. Ancak Ekim 1955 tarihinde, Suriye Arab ülkelerinin olduğu
kadar İsrail'in de faydalanacağı projeyi reddetmiştir."
Bilahare
Ürdün Nehri'nin kıyıdaş ülkeler arasında kullanımı, İsrail'in askeri gücü
ile elde ettiği fiili (de-facto) duruma göre oluşmuştur. Bu günkü kullanımlar
Birleştirilmiş Johnston Planın'dan çok farklı olup bu durum mukayeseli
olarak (Tablo 9'da) gösterilmiştir.
ÜRDÜN VE YAMUK NEHİRLERİNİN KULLANIMI
Tablo: 9
Kaynak: 1955 tarihli Jonston Planına Ait Değerler (Naff, T. ve Matson C.
R., 1984, s.42)'den, 1990 yılındaki kullanımlar ise (Salameh, 1991, s.38)'den
alınarak tablo yazar tarafından düzenlenmiştir.
Prof.
T. Naff'ın verdiği değerler esas alınarak, yazar tarafından düzenlenen
(Tablo 7)'ye göre, Ürdün ve Yarmuk nehirlerinin toplam su potansiyeli 1354
milyon m3 ise de, 1955 tarihli Johnston Planı'na göre 1287 milyon
m3 olarak kabul edilmiştir. Aradaki fark, geçen zaman da gözönüne
alındığında makul sınırlar içinde bulunmaktadır.
Yukarıdaki
tabloda gösterildiği gibi, İsrail'in Ürdün Nehri'nin membaında anakol ve
Yarmuk'tan toplam kullandığı su miktarı 640 milyon m3, Ürdün
ve Suriye'nin kullanımları ise 120 ve 170 milyon m3'tür. Özellikle
Ürdün aleyhine oluşan durum açıkca görülmektedir.
Ürdün Nehri'ne İlişkin Projeler
Galile
Gölü İsrail'in ana yüzeysel su kaynağını teşkil etmekte olup, bu gölden
360 metre yüksekliğe pompalanan yılda ortalama 390 milyon m3
su, İsrail'in can damarı konumundaki Ulusal Su Kanalı'na çevrilmektedir.
Akdeniz boyunca yeralan yerleşim merkezleri ile tarım alanlarının ihtiyaçları,
110 km uzayındaki Ulusal Su Kanalı ile karşılanmaktadır. (Israel Water
Sector Review,1990).
Belirtilen
iletim hattının bitim noktasından itibaren yaklaşık 95 km uzunluğunda 2
boru hattı ile su, Necef Çölü'nün içlerine kadar ulaştırılmaktadır. İsrail'de
Galile Gölü çevresindeki alanlarla birlikte, Akdeniz sahili ve Necef'te
toplam 215 000 hektar sulanmaktadır. Galile Gölü'nden itibaren 205 km uzunluğunda
olan Ulusal Su Taşıma sistemi, bazı bölgelerde yeraltı suyu ile takviye
edilmekte ve İsrail'in ürettiği elektrik enerjisinin yaklaşık yedide biri
bu kanal üzerindeki pompaj tesislerinin işletilmesinde kullanılmaktadır.
Ürdün Nehri'nin memba kesimlerindeki suların önemli bir bölümü Galile Gölü'nde
depolanmakta olup, gölden aşağıya çok az su bırakılmaktadır.
Yıllık
ortalama kapasitesi 500 milyon m3 olan Yarmuk Nehri'nin sularının
170 milyon m3'ü Suriye tarafından kullanıldıktan sonra, 100
milyon m3'ü İsrail tarafından Galile Gölü'ne, 120 milyon m3'ü
ise Ürdün topraklarında Doğu Gor (Kral Abdullah) Kanalı'na çevrilmektedir.
Doğu Gor Kanalı'na çevrilen suya ilaveten, Aşağı Ürdün Nehri'ne doğudan
katılan yaklaşık 250 milyon m3 su, çeşitli barajlarla düzenlenerek
Ürdün vadisinde 31.000 hektarlık alan sulanmaktadır. (Salameh,1990 s.12)
Yarmuk Nehri akımlarını düzenleyerek, faydalınalacak su miktarını arttıracak
Maqarin Barajı'nın inşa edilmesi, 1950'li yıllardan beri gündemde ise de,
Suriye, Ürdün ve İsrail arasında barajın düzenleyeceği suların kullanılması
konusunda üçlü uzlaşma sağlanamamıştır. Ayrıca Suriye'nin yapılması düşünülen
baraja gelecek suların önemli bir kısmını, Ürdün'ün haklarını dikkate almadan
kullanması, barajın ekonomik yapılabilirliğini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır.
Bu
konuda Ürdün'lü uzmanların çeşitli yakınmalarına sayfa 105'deki açıklamalarda
değinilmişti.
Yeraltı
Suyu Kaynakları ve Sorunlar
İsrail
Johnston
Planı'nın en önemli eksikliklerinden birisi bölgedeki yeraltı su kaynaklarını
incelememiş olmasıdır.
İsrail'in
toplam su kaynakları 1 milyar 600 milyon m3 'tür (Israel Water
Sector Review, 1990). Bu miktarın 640 milyon m3'ü Ürdün Nehri'nden
(Tablo:9) geri kalan 960 milyon m3'ü ise, yeraltı su kaynaklarından
sağlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, toplam tatlı su kaynaklarının %60'ını
yeraltı suyu, %40'ını ise yüzeysel sular teşkil etmekte olup, tüm bu kaynaklar
geliştirilmiş bulunmaktadır.
İsrail'de,
iki önemli yeraltı suyu bulunduran saha vardır. Teknik dilde ''akifer''
olarak da isimlendirilen bu sahalardan birisi Akdeniz kıyısı boyunca
Gazze Şeridi dahil 120 km uzunluk ve 15 km genişlikte bir bölgeye yayılmıştır
ve sahil akiferi olarak anılır. Diğer yeraltı suyu sahası ise Batı Şeria'dır.
Batı Şeria akiferi, dağlık bölge, doğu ve kuzey akiferleri olmak üzere
üç kısma ayrılmaktadır. İsrail'in Batı Şeria'yı işgalinin en önemli nedeni
bu sahanın sahip olduğu zengin yeraltı su kaynaklarıdır. (Şekil: 10)
Sahilde
yeraltı suyu içeren tabakalar, kıyı şeridi ile Batı Şeria arasında yer
alan dağ silsilesinin batı yüzüne düşen yağışlarla beslenmektedir. İsrail,
kıyı bölgelerindeki yeraltı su kaynaklarının Batı Şeria'dan beslendiğini
belirterek, bu bölgedeki Arablar'ın yeraltı suyu kullanımlarına önemli
ölçüde sınırlama getirmiştir.
Belirtilen
sahalarda yeraltı suyunun dağılımı aşağıda gösterilmiştir: (Israel Water
Sector Review, 1990)
| Akdeniz Sahili |
360 milyon m3 |
| Gazze Şeridi |
60 milyon m3 |
| Diğer Bölgeler |
300 milyon m3 |
| Batı Şeria |
600 milyon m3 |
| Dağlık Bölgeler |
300 milyon m3 |
| Doğu Akiferi |
140 milyon m3 |
| Kuzey Akiferi |
160 milyon m3 |
| İsrail'de Yeraltı Suyu |
960 milyon m3 |
Gazze
ve Batı Şeria'da Filistinliler'in yaklaşık 170 milyon m3 yeraltı
suyu kullanımına müsade edilmekte olup, toplam emniyetli kapasitenin ancak
% 18'ine tekabül etmektedir. İsrail'in kullandığı miktar ise 790 milyon
m3' tür.
Özellikle Gazze Şeridi büyük bir su sıkıntısı içinde bulunmaktadır. Yaklaşık
700000 kişinin 360 km2'de yaşadığı bölgede, km2'ye yaklaşık 2000 kişi düşmekte
olup dünyanın nüfus yoğunluğu en fazla olan yörelerinden birisidir. Bu
bölgede emniyetli olarak çekilebilecek su miktarı yılda 60 milyon m3
ise de, halen 100 milyon m3 su kullanılarak su seviyeleri düşürülmüş
ve deniz suyunun girişimi ile su kalitesi büyük ölçüde bozulmuştur.
Ürdün
Ürdün'ün
her yıl yenilenen toplam yeraltı su potansiyeli 385 milyon m3'tür.
Ayrıca Ürdün'ün güneyinde Suudi Arabistan ile sınır teşkil eden bölgelerde,
kullanım miktarına bağlı olarak bir süre istifade edildikten sonra tükenecek,
yenilenemiyen fosil su yatakları bulunmaktadır. En önemli fosil su kaynağı
olan Disi yeraltı suyunun, 50 yıl süreli yıllık kullanım miktarı 125 milyon
m3'tür. (Bilbeisi, M.,1991,s.13)
Disi
akiferi'nden (akifer yeraltı suyu taşıyan tabakalara verilen bir isimdir)
Akabe şehrine su verilmekte olup, gelecekte Amman şehrinin su ihtiyacının
bir kısmının bu bölgeden karşılanması planlanmıştır.
Disi'de yeraltı suyu taşıyan tabaka Suudi Arabistan toprakları altında
da devam etmektedir. Ürdün sınırından 50 km mesafede Tabuk mevkiinden,
Suudi Arabistan tarafından 1983 yılından itibaren sulama amacıyla yılda
25 milyon m3 su çekilmektedir. Son yıllarda yeraltı suyu çekim
miktarı 250 milyon m3/yıla çıkmış olup 50 yılda biteceği hesaplanmış
olan yeraltı su rezervinin Suudi Arabistan'ın aşırı çekimi nedeniyle 25
yılda tükeneceği tahmin edilmektedir. Bu husus özellikle Ürdün için büyük
önem taşımakta olup, Arablar'ın doğal kaynaklardan faydalanma konusunda
birbirlerine karşı olan tutumlarını sergilemek bakımından dikkat çekici
bir örnek teşkil etmektedir.
Bölgede Nüfus Artışı
Ürdün,
İsrail ve Filistinliler arasında su kullanımına ilişkin sorunları inceleyebilmek
için, öncelikle bölgedeki nüfusun gelecek 30 yıldaki muhtemel değişiminin
araştırılması gerekmektedir.
Birinci
Dünya Savaşı başlangıcında Ürdün, İsrail, Batı Şeria ve Gazze bölgelerinde
tahminen 80000 Yahudi ve 650000 Arab yaşamakta iken, 1990 yılında İsrail'in
nüfusu 4.6 milyona, Ürdün'ün 3.3 ve Özerk Filistin Yönetiminin kurulduğu
Şeria ve Gazze'deki Filistinli Arab nüfusu ise, 1.5 milyona ulaşmıştır.
Mukayese
yılı olarak alınan 1990 yılından itibaren, 2020 yılına kadar geçecek 30
yıllık süreç içersinde, İsrail'e göç edecek nüfus ve bu konuda İsrail Hükümetlerin'ce
belirlenecek politikalar büyük önem taşımaktadır.
Kudüs
Hebrew Üniversitesi Profesörlerinden Hillel H. Shuval, Musevi göçü konusunda
İsrail'in ulusal politika olarak benimsediği yaklaşımını aşağıdaki tekilde
özetlemektedir (Shuval, H., 1992, s.9):
Filistinli'ler İsrail'e, Rusya ve diğer ülkelerden göçlerin durdurulmasını
çeşitli sebepler arasında sınırlı su kaynakları üzerinde yaratacağı sorunları
da belirtilerek istememektedirler. Bu talep İsrail'in iç işlerine kabul
edilemez bir müdahaledir. İsrail, Musevi göçünü ülkenin kuruluşunun nedeni
ve temel taşlarından biri olarak görmekte (.....unrestricted immigration
of Jewish refugees as the foundation stone and raison d'etre of the country..)
ve göçe sınır getirilmesi yönündeki isteği kabul edilemez bulmaktadır.
İsrail'e
2020 yılına kadar 2 milyon kişinin göç ederek nüfusunun 9.3 milyona ulaşacağı
tahmin edilmektedir. Doğal nüfus artış hızı komşusu Arab ülkelerine göre
düşük olan İsrail, bu açığını göçlerle kapamaya çalışmaktadır.
Nüfus
artış hızlarını Filistin'de (Batı Şeria ve Gazze) % 3.4, Ürdün'de % 3.5,
İsrail'de % 1.6 kabul eden Aaron Wolf'un nüfus tahminleri ile Lübnan ve
Suriye için, US Army Corps of Engineers'in öngördüğü nüfuslar esas alınarak
(Tablo 10) düzenlenmittir.
ÜRDÜN HAVZASINDAKİ ÜLKELERİN NÜFUS DEĞİŞİMLERİ
Tablo: 10
Su Arz-Talep Dengesi
Yeraltı
suları yerüstü suları ile birleştirilerek; İsrail, Ürdün ve Özerk Filistin'de
toplam su potansiyeli aşağıdaki tabloda özetlenmittir.(Tablo-11).
TOPLAM SU POTANSİYELİ
Tablo: 11
1,3/ Wolf, A.(1992)
2/ Salameh(1991)
Su
kaynakları ve nüfus oranlanarak yılda kişi başına düşen ortalama su miktarları
ülkelere göre (Tablo-12)'de verilmiştir.
ÜRDÜN HAVZASINDA ÜLKELERE GÖRE KİŞİ BAŞINA
SU MİKTARI
Tablo:12
1/ Suriye için nüfus ve su kaynakları ile ilgili değerler, sayfa 73 ve
75'de verilmittir.
2/ Lübnan'ın su kaynakları ile ilgili değerler, (Hakim, B.1994)'den alınmıştır.
Yeterli
sağlık ve yaşam standartının gereklerini karşılayabilen, minumum içme,
kullanma ve servis sektörleri ihtiyacı yılda kişi başına 100 m3,
buna ilaveten bahçe niteliğindeki sınırlı alanlarda yetiştirilecek bazı
ürünler için ise, yılda kişi başına 25 m3 su tahsisi düşünülerek,
İsrail teknik yetkililerce minumum ihtiyaç yılda kişi başına 125 m3
olarak kabul edilmektedir. (Shuvall, 1992).
Bu
miktar tarım ve sanayi suyu ihtiyaçlarını kapsamamakta içme, kullanma ve
servis sektörleri için tahsis edilen sudan geri dönecek atık suların %65'inin
belirli düzeyde arıtılarak tarımsal ve sanayi ihtiyaçları için kullanılması,
İsrail uzmanlarınca planlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, önümüzdeki yıllarda
kademeli olarak tarımsal su kullanımlarının yerine, içme ve kullanma suyundan
geri dönen suların ikame edilerek, sulama için kullanılan iyi kalite suların,
içme suyuna tahsis edilmesi öngörülmektedir.
(Tablo
12)'de görüldüğü üzere kişi başına su miktarı 2020 yılında; İsrail'de 172
m3'e, Ürdün'de 93 m3'e, Filistin'de ise 43 m3'e
düşmektedir. Bu miktarlar, İsrail'in minumum değer olarak belirlediği 125
m3/kişi/yıl rakamı ile mukayese edilerek (tarımsal ihtiyaçların
dönüş suları ile veya bölgeye getirilecek diğer su kaynakları ile karşılanacağı
düşünülerek) bölgedeki içme ve kullanma suyu açıkları tahmini olarak aşağıda
verilmiştir:
2020
yılında Ürdün'ün su açığı ..............294 milyon m3
2020
yılında Filistin'in su açığı ..............328 milyon m3
Ürdün
ve Filistin Özerk bölgelerinde toplam içme ve kullanma suyu açığının, 2020
yılında 622 milyon m3'e ulaşması beklenmektedir. Belirtilen
açığın karşılanması için ön görülen teknik önlemler aşağıdaki bölümlerde
incelenmektedir. Ancak bu incelemeden önce bütün teknolojik gelişmelere
rağmen en yoğun su tüketen bir sektör olan tarımın, İsrail ekonomisindeki
rolü ve bu husustaki ekonomik değerlendirmelere değinilmesinde yarar görülmektedir.
Tarımın İsrail Ekonomisindeki Rolüne İlişkin Değerlendirmeler
Sanayileşmiş
ve yüksek teknoloji üreten, Gayri Safi Milli Hasılası (GSMH) 1988 yılında
9427 $'a ulaşmış bir ülke olan İsrail'de tarımda istihdam edilen nüfus
oranı % 4.6'dır. Tarımın GSMH içindeki oranı %5'in altındadır. (Israil
Water Sector Review, 1990,s.1-2). İsrail'in su kaynakları kısıtlı olmasına
rağmen, sulama suyu ücretlerini gerçek değerinin çok altında tutması ve
ihtiyacının çok üstünde 215000 hektarlık bir alanda sulu tarım uygulaması,
ekonomik gereklerden ziyade kökeni tarihten gelen dini ve ideolojik nedenlere
dayanmaktadır. İsrail'in tarıma ayırdığı suyun bir bölümünü, Filistinli'lere
tahsis etmesi, Filistin Özerk Yönetiminin karşı karşıya bulunduğu su sorununun
çözümüne büyük katkıda bulunabilir.
İsrail'in uyguladığı su polikasının; bu ülkeye maliyeti üzerinde ekonomistler
ilginç değerlendirmeler yapmaktadır (Wishart,D.,1985). Örneğin Stauffer,
İsrail'in Yukarı Ürdün ve Batı Şeria'dan sağladığı 600-700 milyon m3
suyun maliyetinin yılda 1.2 ile 1.8 milyar dolar arasında değiştiğini belirtmektedir.
Stauffer ayrıca ''İsrail'in su tüketiminin %70'ini tarımsal kullanımın
oluşturmasını, suyun ideolojik değerinin bir göstergesi olarak'' olarak
kabul etmektedir. İsrail gibi gelişmiş bir ekonomiye sahip ülkede, tarım
sektörüne büyük ölçüde mali destek (sübvansiyon) uygulanması nedeniyle,
bu sektörde suyun ekonomik değerini, sıfır olarak alan Stauffer, ''İsrail
toplumunu toprağa bağlamaya yönelik ideolojik yaklaşım sonucunda, suyun
kaçan fırsat maliyetinin (opportunity cost) veya diğer bir ifadeyle , suyun
diğer sektörlerde kullanılmasına kısıt getirmenin maliyetinin çok yüksek
olduğunu" ifade etmektedir. Stauffer, 600-700 milyon m3
suyun her yıl Yukarı Ürdün nehrinden alınması yerine, aynı miktarda suyun
denizden arıtılarak elde edilmesinin maliyetinin de, yılda 1.2 milyar ile
1.8 milyar $ arasında değişeceğini tahmin etmektedir.
Tarımın
diğer sektörlere göre geniş ölçüde desteklenmesi, İsrail'de de tartışmalara
neden olmaktadır. Su çeşitli ekonomik sektörlerde yer alan girdi olup,
her sektörde farklı ekonomik değere haizdir. David Wishart, İsrail'de tarımda
kullanılan suyun endüstri ve servis sektörlerine aktarılması ile daha büyük
bir Gayrisafi Milli Hasıla (GSMH) elde edilebileceğini belirtmektedir.
İsrail,
215.000 hektarlık bir sulama alanında, içme ve kullanma suyundan dönen
suları arıtarak kullanmayı planlamakta olup su sektörüne yapılacak yatırımları
büyük ölçüde bu sahaya yönlendirmeyi düşünmektedir. İsrail'in eriştiği
ekonomik ve teknolojik düzey, önümüzdeki 25 yıllık süreç içersinde, bu
konuda başarılı olabileceğini göstermektedir. Ancak Ürdün ve özellikle
Filistin için, dış finansman ve teknoloji katkısı gerekmektedir.
Ürdün Havzasındaki Şartların Diğer Havzalardan Farkları
Buraya
kadar yapılan analitik incelemeden de görüleceği gibi, Ürdün havzasındaki
şartlar, Fırat -Dicle havzasındaki koşullardan tamamen farklıdır. Bu farklılıklara
politik, sosyal ve teknik yönlerden bakıldığında aşağıdaki hususlar saptanabilir:
–
Son 40 yıllık süreç içerisinde Ürdün Nehri havzasında İsrail ve Arablar
arasında 4 önemli savaş yaşanmış ve hâlâ Devlet sınırları kesinleşmemiş
bulunmaktadır. İsrail su kaynaklarından daha büyük bir hisse elde edebilmek
için sürekli askeri bir çözüm arayışı içinde olmuştur (Hydraulic Imperative
Hypothesis). Buna karşılık, Türkiye, Irak ve Suriye arasındaki politik
hudutlar, 1923 yılında Lozan ve 1939 yılında Hatay antlaşmaları ile nihai
şeklini almıştır.
–
İsrail'e ait olduğu iddia edilen topraklara dönerek yeni bir Devlet yaratılması,
Museviler'ce nesilden nesile intikal ettirilen bir beklenti olmuş ve bu
konuda ideolojik yaklaşımlar tarıma çok büyük önem verilmesini gerektirmiştir
(Ideological Imperative Hypothesis ).
–
Tarımda kullanılan suyun bir bölümünün endüstri ve içme suyu sektörlerine
kaydırılması halinde, İsrail'in gayri safi milli hasılasında daha büyük
bir artış beklenmektedir. Ancak suyun yukarda belirtilen ideolojik değeri,
böyle bir transferi yakın bir gelecekte mümkün kılmamakta, bu ise yörede
sorunları artırmaktadır.
–
Ürdün, İsrail ve Filistin'in yer aldığı bölgede 2020 yılindaki koşullar
gözönüne alındığında, 23 milyon nüfus için 2 milyar 630 milyon m3
su mevcut iken, Suriye'de yaklaşık aynı miktardaki nüfusun faydalanabileceği
su miktarı 20 milyar m3'tür. Ürdün, İsrail ve Filistin'den oluşan
bölgede yer alan tüm su kaynaklarının 7.6 mislidir.
Yukarda saptanan hususlar çerçevesinde konuya bakıldığında, Ürdün Nehri
havzasındaki şartların Fırat-Dicle havzasından çok farklı olduğu, Ortadoğu'daki
suları bir bütün olarak düşünerek genel benzetmelere gitmenin yanlışlığı
açıkça görülmektedir. Savaşlara dönüşen su poblemi ile birlikte, sosyo-ekonomik
pek çok konuyu da içeren Arab-İsrail ihtilafının benzerinin, Fırat-Dicle
havzasında Türkiye ile Suriye ve Irak arasında savaşlar doğuracağını iddia
etmenin bir mesnedi bulunmamaktadır.
Su Açığının Karşılanması
Ürdün
Nehri havzasında nüfus artışına paralel olarak, su açıklarının karşılanması
için, çeşitli seçeneklerden oluşan teknik önlemler üzerinde durulmaktadır.
Ancak sadece su miktarını artırmaya yönelik fiziksel yapıların, artan nüfus,
çok hızlı kentleşme ve çeşitli çevre sorunlarının çözümü için yeterli olmadığı
açıktır. Bölgedeki her ülkenin, su kaynaklarını ekonomik bir şekilde kullanabilmek
için gerekli yasal ve kurumsal önlemleri alması ve bu yönde stratejiler
oluşturması gerekmektedir.
Bütün
ülkelerde su ihtiyaçlarının karşılanması için, öncelikle yüzeysel sular
ve yeraltı sularının oluşturduğu tatlı ve taze su kaynaklarının geliştirilmesine
çalışılır ve bu sulardan faydalanmak için çeşitli tesisler kurulur. Söz
konusu kaynaklar, alışılagelmiş su kaynakları (conventional water resources)
olarak isimlendirilmektedir. Su kaynaklarının geliştirilmesinde ve kullanımında
tasarruf ilkelerine uyulmasına rağmen, ihtiyaçların karşılanamaması halinde,
su arzı ile taleb arasında denge kurulmasını sağlamak için, ekonomik ve
teknik veriler göz önünde bulundurularak aşağıdaki önlemlere müştereken
veya ayrı ayrı başvurulabilir.
–
Deniz suyu, acı sular , içme-kullanma suyu ve sulamadan dönen atık suların
arıtılması,
–
Su sıkıntısı çekilen bölgelere boru hattı-kanal sistemleri ile karadan
su iletmesi veya deniz yoluyla büyük hacimlerde su taşınması,
Belirtilen
seçeneklerin ilk yatırım ve işletme maliyetleri genelde yüksektir. Ancak
uluslararası işbirliği ve ekonomik bakımdan kalkınmış olan ülkelerin katkıları
ile bu güçlükleri aşmak mümkündür.
Su
kaynakları yetersiz bölgelerde uygulanmasına geçilmiş veya planlama aşamasında
bulunan çeşitli projelere aşağıda değinilmektedir. Talebi yönlendirici
kurumsal ve yasal önlemler ise, 3. Bölüm'de ele alınmıştır.
|