I.BÖLÜM
ORTADOĞU
HARİTASININ OLUŞTURULMASINDA TARİHSEL SÜRECE BAKIŞ
Ortadoğu'da Olaylar Göründüklerinden Çok Farklıdır
Birleşmiş
Milletler'ce yapılan bir incelemeye göre dünyada orta ve büyük ölçekte
214 sınır oluşturan veya sınır değiştiren (Biswas, A. K., 1994) su tespit
edilmiş olup, özellikle sınır aşan sulardan faydalanmada ülkeler arasında
pek çok sorun ortaya çıkmıştır. Bunlardan çok azına, bazen yarım asıra
yaklaşan uzun bir görüşme sürecinden sonra geçici veya sürekli bir çözüm
getirilebilmiştir. Devletler arasında, ulaşım dışı amaçlar için kullanımında
uzlaşmaya varılamamış veya halen görüşülmekte olan çeşitli nehirler bulunmaktadır.
Bunun en son örneklerinden birisi, çok ayrıntılı hukuki ve teknik düzenlemelerin
yüzyıllardır uygulandığı Tuna Nehri sularının kullanımıyla ilgili olarak,
Macaristan ve Slovakya arasında doğan ihtilaftır. Tuna Nehri üzerinde inşaatına
başlanan Gabcikova (Bös) Barajı'na ilişkin olarak Macaristan, Slovakya'nın
iki devlet arasındaki uzlaşma ile saptanan su miktarından daha fazlasını
almak istediğini ve bu maksatla nehrin yatağını değiştirdiğini iddia ederek,
1993 yılında Lahey Adalet Divanı'na müracaatta bulunmuştur.
Ayrıca
birçok ülke hızlı nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşmenin beraberinde
getirdiği çeşitli su sorunlarıyla karşı karşıya bulunmaktadır.
Yukarda
belirtilen küresel niteliklerine rağmen, su sorunlarının sürekli olarak
ön plana çıkarıldığı ve üzerinde savaş senaryoları yazılan bölge, karmaşık
bir politik, ekonomik ve sosyal coğrafyaya sahip olan Ortadoğu'dur. Bu
konudaki örneklerden birisi de, Kürtlerle ilgili "Dağlardan Başka Dost
Yok" isimli kitabın da yazarı olan John Bulloch ile Adel Derwish'in
kaleme aldıkları, Türkçe'ye de çevrilmiş olan "Su Savaşları - Ortadoğu'da
Beklenen Çatışma" isimli kitaptır.
Güneydoğu
Anadolu Bölgesi'nin ekonomik ve sosyal bakımdan kalkındırılmasına yönelik
çabalar Suriye, Irak ve bazı Batılı kaynaklarca amacından saptırılarak,
Türkiye'nin Ortadoğu'da bir hakimiyet kurma isteği şeklinde diğer bölge
ülkelerine ve dünya kamu oyuna yansıtılmaya çalışılmıştır. Atatürk Barajı'nda
su tutulması aşamasında nehir yatağına tamamen teknik bir zorunluluk nedeniyle
kısa bir süre su verilememesi, gerçek dışı ifadelerle dolu "Su Savaşları"
kitabında, ''Türkiye komşularını etkileyebileceğini göstermek için su
kaynaklarına sahip olmanın verdiği gücü kanıtlamaya çalışmıştır.Türkler
bunu barışcı yoldan ve kurnazca yapmışlar ve hareketlerinin politik amacı
olduğunu, kuşkusuz kesinlikle reddetmişlerdir. Türklerin 1990 Ocak ayında
Fırat Nehri'nin sularını üç haftadan fazla bir süre kesince bu noktayı
vurguladığını herkes kabul etmektedir....'' cümleleri ile yorumlanmıştır.
Ortadoğu'da
yaşanan olayların göründüklerinden çok farklı olduğunu ortaya koyan çeşitli
örneklerle her an karşılaşmak mümkündür. Mısır, Gazze Şeridi'nde büyük
bir su sıkıntısı içinde yaşıyan Filistinliler'e, Nil Nehri'nin yıllık akımlarının
yüzde biri oranında su vermeye rıza göstermezken, Suriye Yarmuk'ta suyu
tüketerek Ürdün'ü sıkıntıya sokmakta, Suudi Arabistan ise Ürdün sınırındaki
yeraltı suyu ile buğday sulaması yaparak, Ürdünlü'lerin Amman'ın içme suyu
ihtiyacı için kullanmayı planladığı suyu yoketmektedir. Böyle bir tablo
içersinde, Fırat Nehri sularının % 90'nı Türkiye'de oluştuğu ve bu suyun
yarısı Suriye ve Irak'a verildiği halde, başta Suriye olmak üzere bazı
Arab ülkeleri, Türkiye aleyhinde haksız bir kampanya yürütmektedirler.
Diğer
taraftan, su kaynaklarına ilişkin gerçek dışı rakamlar verilerek, sayılar
sık sık politik amaçlara alet edilmektedir. Örneğin Türkiye'nin kullanılabilir
su varlığı, Fırat Nehri'nden Suriye ve Irak'a bir yıl içinde bırakılan
16 milyar m3 düşüldükten sonra, ortalama 91 milyar m3
iken (sayfa 73), bazı yayınlarda 250 milyar m3 olarak gösterilmektedir
(Shuval, H., 1994, s. 295). Lübnanlı su uzmanı Bahzad Hakim tarafından,
ülkesinin su potansiyeli yılda ortalama 3.4 milyar m3 olarak
verilirken (Hakim,B., 1994, s.57), aynı kitapta Profesör H.Shuval tarafından
9 milyar m3 gösterilmekte, Türkiye ve Lübnan su zengini ülkeler
sınıfına dahil edilmek istenmektedir (Shuval, H., 1994, s.295).
Yukarıda
belirtilen çelişkilerin amacını saptayabilmek, pek çok bölgede su sorunları
yaşandığı halde, su oyununun neden bu bölgede sahnelendiğini inceleyebilmek
için, teknik değerlendirmelerden önce, Ortadoğu haritasının nasıl oluşturulduğuna
kısaca göz atılmasında fayda görülmektedir
Bu bölümde,
1897 yılında İsviçre'nin Basel kentindeki ilk Siyonist Kongresi'nden günümüze
kadar geçen süre içerisinde, Ürdün Nehri'nin kullanımına ilişkin Arab-İsrail
ihtilafı vurgulanarak, Ortadoğu'daki devletlerin nasıl oluşturulduğuna
değinilmektedir. Ayrıca 1991 Madrid Konferansı'nı takiben, Ortadoğu Barış
Süreci çok taraflı görüşmeleri çerçevesinde, çalışmaya başlayan Ortadoğu
Su Kaynakları Grubu'nun faaliyetleri de özetlenmektedir.
Ortadoğu Haritasının Oluşturulmasındaki Etkenler
Mısır
ile Hindistan arasında yer alan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun denetimi altında
bulunan bölgelerin, İngiltere'nin Hindistan üzerindeki çıkarlarını tehdit
etmesi, bu ülke ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki politik ilişkilerde
daima önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce
Osmanlı hakimiyetinden İngiltere'nin yönetimine geçmiş olan Mısır'da 1869
yılında açılmış olan Süveyt Kanalı, Hindistan yolu üzerinde deniz ulaşımı
yönünden stratejik bir konuma sahipti ve Süveyş Kanalı'nın Osmanlı İmparatorluğu
ile Almanya'ya karşı korunması özel bir önem taşımaktaydı. Süveyş Kanalı
bu önemini, Ortadoğu'da petrol varlığının büyük boyutlarda ortaya çıkmasına
paralel olarak artırmış, İngiltere'nin Hindistan üzerinde çıkarlarını kaybetmesine
rağmen, stratejik konumunu muhafaza etmiştir. Nitekim 1955 yılında Mısır'da
Nasır rejiminin Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi üzerine, İngiltere ve
Fransa Mısır'a İsrail ile birlikte askeri yaptırım uygulamıştır.
Almanya'nın
mali ve teknik desteği ile inşa edilmiş olan Hicaz demiryolu, henüz savaş
başlamadan İngiltere'nin bu konudaki tedirginliğini artırmış ve Almanya'nın
bölgede hakimiyet kurmasına neden olacak önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir.
İngiliz
İmparatorluğu'nun çıkarlarının korunması için savaşın başlaması ile bölgeye
yönelik askeri tedbirlerle birlikte, harb sonrası Osmanlı toprakları üzerinde
yeni politik sınırların oluşturulması çalışmaları da İngiltere tarafından
başlatılmıştır.
İngiliz
Hükümeti'nin savaş sonrası Ortadoğu'suna ilişkin planları, tampon-devletler
(buffer-states) oluşturulmasını ön görmüştür. İngiltere Savaş Bakanlığı'na
Doğu İşleri Uzmanı Storrs tarafından, 1914 yılı sonlarında yazılan bir
mektupta, Müslüman Filistin Krallığı ve İsrail Devleti kurulması fikirleri
değerlendirilirken, tampon-devletler yaratma kavramı da aşağıdaki şekilde
ortaya konulmuştur (Fromkin,D.,1989, s.143):
Filistin
konusuna ilişkin olarak, yeni toprak ilhakının getireceği ilave sorumlulukları
yüklenmeyi istemeyeceğimizi düşünüyorum, ancak, Ruslar'ın güneye Suriye'ye
inmelerine ya da Lübnan'da kaçınılmaz Fransız himayesinin yayılmasına karşı
olmamız da doğaldır. Fransa Rusya'dan daha iyi bir komşu olursa da, adı
ne kadar dostluk anlaşması olursa olsun hiçbir pakta bel bağlayamayız;
özellikle savaş anıları ile yüklü bir kuşak geçip gittikten sonra. Tampon
devlet istenen bir şeyse de bunu kurabilir miyiz? Ortada Müslüman Filistin
Krallığı'nın kurulabileceği yerli unsur görülmemektedir. İsrail devleti
kuramsal olarak çekici bir fikirdir; ancak Museviler Kudüs'te çoğunlukta
olmakla birlikte Filistin genelinde azınlık olup, nüfusun ancak altıda
birini oluşturmaktadır.
Tampon
devletler meydana getirilmesine ilişkin genel strateji çerçevesinde, zamanın
Savaş Bakanı Kitchener'in Danışmanı Sir Mark Sykes "Savaş Sonrası Ortadoğu"
isimli raporunu Haziran 1915 tarihinde Kabineye sunmuştur. Bunu takiben
Fransa'dan Georges Picot ile Sykes arasında görüşmeler başlamış ve Sykes-Picot
anlaşması olarak isimlendirilen gizli bir uzlaşma sağlanmıştır. Bu uzlaşmaya
göre, kurulacak yeni devletlerden Suriye ve Lübnan'ın Fransa, Ürdün ve
Irak'ın ise İngiltere'nin denetiminde olması, Kudüs ve Filistin'in ise
ayrıntıları bilahare tespit edilecek uluslararası bir statüye kavuşturulması
kararlaştırılmıştır.
Yukarıda
açıklanan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çeşitli eyaletleri üzerinde devletler
oluşturulmasına yönelik plan, esas itibarıyla Hindistan yolu üzerinde gerek
Almanya gerekse Rusya'nın ilerde ortaya çıkabilecek etkinliklerini yok
etmeye yönelikti. Irak'ın, Körfez ülkeleri ve Arab Yarımadası'ndaki petrol
varlığı, o tarihlerde bütün boyutları ile ortaya çıkmış değildi. Birinci
Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında, İngiltere'nin kullandığı petrolün
% 80'i Amerika Birleşik Devletleri'nden geliyordu. İran'ın üretimi ise
düşüktü. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nin 1913'teki petrol üretimi
İran'ın 140 katı düzeyindeydi.
Filistin Sorununun Doğuşu
Kudüs
ve Filistin'in uluslararası bir statüye kavuşturulması yönünde İngiltere
ve Fransa arasındaki mutabakatın ana nedeni, bu bölgede bir Musevi yerleşim
alanı meydana getirilmesi yönünde oluşan görüşlerdi. Politik Siyonizm veya
Filistin'de Ulusal İsrail Devleti'ne dönüş fikri, 1896 yılında Theodor
Herzl tarafından yayınlanan "İsrail Devleti: Musevi Sorununa Çözüm için
Girişim" isimli kitapta ele alınmış ve ilk Siyonist Kongresi 1897 yılında
İsviçre'nin Basel kentinde toplanmıştır. Kıbrıs veya Sina Yarımadası'nın
Musevi nüfusun yerleşimine açılması yönündeki girişimler, Mısır'daki İngiliz
yönetimince benimsenmemiştir. İngiltere'nin Afrika'daki sömürgesi Uganda'dan
yer verilmesi teklifi, Herzl tarafından kabul edilmişse de, 1904 yılında
yapılan 6. Siyonist Toplantısı'nda reddedilmiştir.
Bu girişimleri
takiben ilk somut gelişme, İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un,
İngiliz Parlementosu'nun Musevi üyesi Lord Rotschild'e yazdığı 2 Kasım
1917 tarihli mektubunda görülmektedir. Dışişleri Bakan'ı bu mektubunda
aşağıdaki hususları belirtmiştir: (Mansfield, P., 1991, s.159)
'Krallık
Hükümeti, Filistin'de Museviler için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamakta
olup bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni
yapacaktır. Filistin'deki Musevi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına
ve başka ülkelerde yaşayan Musevilerin hak ve politik statülerine zarar
verilmeyeceği kabul edilmektedir."
Balfour
Deklerasyonu olarak ifade edilen bu resmi açıklama, İsrail Devleti'nin
kurulması yönünde önemli adımlardan birini teşkil etmiştir.
19. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren, özellikle Doğu Avrupa'dan başlayan göç ile
Filistin'deki Musevi nüfusu 1914 yılında yaklaşık 80.000'e ulaşmıştır.
Bu tarihlerde Arap nüfusu ise 650.000 olarak tahmin edilmekteydi. Birinci
Siyonist Kongresi'nden önce Filistinde'ki imkânları incelemek üzere bölgeye
giden Thedor Herzl, Kudüs'de Alman İmparatoru Kayzer Willhem ile karşılaşmıştır.
Bu karşılaşmada, bölgedeki çok sıcak iklimi vurguluyan Kayzer:
"Filistin'in
suya ihtiyacı hem de çok fazla suya ihtiyacı var...."
sözleri
ile ilk defa Filistin'deki su sorununa dikkati çekmittir.(Wolf, A., 1994,
s.10)
Filistin
sınırlarının Sykes-Picot anlaşması ve Balfour deklarasyonu ile açıkça düzenlenmemiş
olması, daha sonraki yıllarda çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden
olmuştur. Ürdün (Şeria) Nehri ile ikiye bölünmüş olan Filistin'de, Akdeniz'le
Ürdün Nehri arasında kalan bölgenin, Musevi yerleşim alanı olarak tanımlanması
gerektiği İngilizler'ce ifade edilmiştir. Daha sonraları Haşimi Ürdün Krallığı
adını alacak olan Ürdün Nehri'nin doğusundaki toprakların ise, İngiltere'nin
denetiminde, Hicaz Emiri Hüseyin'in büyük oğlu Prens Abdullah tarafından
yönetilmesi kararlaştırılmıştır.
Weizmann
Başkanlığında Paris Barış Konferansı'na katılan heyetin ise, başka bir
teklifi vardı. Sınırların tesbitinde gözönünde bulundurulması gereken tarihi,
askeri ve ekonomik unsurları içeren teklife göre, İncil'de belirtilen ''Kuzey'de
Dan suyu kaynaklarından Güneyde Beersheba'ya kadar'' uzanan bölge Musa
Kavmi'nin yurdu olarak tanımlanmıştır. Askeri güvenliğin sağlanması için
güney ve doğuda çöl sahalarının, kuzeyde ise Lübnan ve Hermon dağları arasında
yer alan Bekaa Vadisi'nden kuzeye çıkışa imkân sağlayan toprakların, Musevilerin
yerleşim bölgelerinde yer alması önerilmiştir.
Ekonomik
güvenlik ise, ancak yeterli su kaynaklarına sahip olunarak sağlanabilirdi
ve özellikle Doğu Avrupa'dan göç etmesi planlanan Museviler'in sulu tarım
yaparak toprağa bağlanmaları gerekmekteydi. Bu konuya ilişkin tüm planlar,
Ürdün Nehri'nin kaynakları ile Yarmuk dahil önemli kolları ve bugünkü Lübnan
sınırları içindeki Litani Nehri üzerinde hakimiyet kurulmasına yönelikti.
Paris
barış görüşmelerine su uzmanı olarak katılan Aaron Aaronsohn isimli ziraat
mühendisinin, su sorununa ilişkin olarak, 1919 yılında tespit ettiği hususlar
ilginçtir: (Wolf, A., 1994, s.15)
''Filistin'de
diğer kurak ve yarı kurak bölgelerde olduğu gibi, tüm ekonomik hayat su
teminine bağlı bulunmaktadır. Bu nedenle ülkeyi besleyen su kaynaklarının
güvenliği ile birlikte aynı zamanda suyun tasarruf edilmesi, miktarının
artırılarak enerji üretilmesi sağlanmalıdır. Filistin'in ana su kaynakları
kuzeydeki iki dağlık alandan gelmektedir, Lübnan ve Hermon dağları. Filistin
kuzey ve kuzeydoğudan Hermon silsilesinin uzantıları ve bu dağlardan gelen
sularla çevrelenmiş olup, sınırın su havzalarını da kapsaması ekonomik
ve bilimsel bir gerektir.''
Aaronsohn'un
yukarıda belirtilen görüşleri, Siyonist heyetince benimsenmişse de, Paris
Görüşmeleri sonuç belgelerine yansımamıştır. Nitekim Hayim Weizmann 1921'de
Churchil'e yazdığı mektupta, sonuçtan memnuniyetsizliğini belirterek şu
hususları vurgulamıştır: (Fromkin, D., 1989, s.513)
Fransa
ile varılan uzlaşma, hem Filistin'in Litani'ye çıkmasını engellemiş hem
de Filistin'i Yukarı Şeria, Yarmuk nehirlerinden ve şimdiye kadar Musevilerin
yerleşimi için düşünülen Tiberia Gölü doğusundaki verimli ovalardan yoksun
bırakmıştır.
Ancak
belirtilen su kaynaklarının elde edilmesi için, İsrail Devleti'nin resmen
kurulduğu 1949 yılını takiben, askerî harekat dahil yoğun bir çaba harcanmış
ve büyük ölçüde başarılı olunmuştur.
Ürdün
Nehri'nin kullanılmasına ilişkin olarak, Filistin'in Osmanlı İmparatorluğu'nun
denetimi altında bulunduğu 1913 yıllarından başlayarak, çeşitli planlar
geliştirilmiştir. Filistin'deki bayındırlık hizmetlerinin yürütülmesinden
sorumlu Hıristiyan Arab George Franghia'nın 1913 yılında hazırladığı plan,
Yarmuk Nehri'nin Galile Gölü'ne çevrilmesini ve gölde depolanan suyun bir
kanal ile alınarak Ürdün vadisinde sulama yapılmasını ve ayrıca 2 hidroelektrik
santral tesis edilmesini kapsamaktaydı. Ancak Birinci Dünya Savaşı sonucunda,
Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilmesi ile bu planın uygulanması sona ermiştir.
(Naff, Matson, 1984, s.30). Harbi takiben Filistin'e yerleşmeye başlayan
Museviler ile yerli halkın su ihtiyacının karşılanması için yapılan çalışmalar,
kısa sürede Filistin'e Musevi göçü üzerinde politik bir tartışmaya dönüşmüştür.
Bu tartışma, Filistin'in toprak ve su kaynaklarının ne miktarda bir nüfusun
yerleşimine yeterli olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır. Filistin'in bir Musevi
yerleşim bölgesi olarak İngiltere tarafından resmen tanınmasını takiben,
Ürdün Nehri'nden faydalanmak üzere çeşitli tesislerin inşası İngiliz Hükümeti'ne
önerilmiştir. Bu tekliflerden Rus mühendis Pinhas Rütenberg'in, Ürdün Nehri
vadisinde enerji üretilmesine yönelik imtiyaz hakkı talebi onaylanmıştır.
Böylece su kaynakları geliştirilerek, daha çok sayıda göçmenin Filistine
yerleştirilebileceği kanıtlanmaya çalışılmıştır. Konuya ilişkin olarak
1922 yılında Churchill Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada, söz konusu
girişimi överek aşağıdaki hususları ifade etmiştir: (Fromkin, D., 1989,
s.523)
Arabların
bunu kendi başlarına yapabilecekleri söyleniyor. Buna kim inanır ki? Filistin
Arablara kalsa, Filistin'in sulama ve elektrifikasyonunu bin yılda başaramazlar.
Onlar bir avuç filozof halk olarak, güneşten kavrulmuş çöllerde yaşarken
Şeria nehrinin sularının hiç bir yarar sağlamadan Ölüdenize dökülmesini
seyretmekten mutludurlar.
Birinci
Dünya Savaşı'ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarının paylaşılması
aşamasında, Arab ve Musevi liderler arasında yakın bir işbirliği görülmektedir.
Örneğin, Hicaz Emiri Hüseyin'in küçük oğlu ve Paris Barış Konferansı'na
katılan Arab Heyeti'nin Başkanı Faysal kendisiyle yapılan mülakatta aşağıdaki
hususları belirtmiştir: (Wolf, A., 1994, s.16)
"Semitik
ailenin iki ana bölümünü tetkil eden Arab ve Museviler birbirlerini anlamaktadırlar.
Barış Konferansı'nda karşılıklı görüş alışverişinde bulunarak isteklerinin
karşılanması yönünde, önemli adımlar atacaklarına inanmaktayım".
Faysal
ve Weizmann, karşılıklı ulusal isteklerini ve dostluklarını vurgulayan,
aşağıdaki ortak deklerasyonu 3 Ocak 1919 tarihinde yayınlamışlardır: (Wolf,
A., 1994,s.17)
"Museviler'in
Filistin'e göç etmesini teşvik ve canlandırmak için gerekli tüm tedbirler
alınacak, mümkün olan süratle Musevi göçmenler birbirine yakın yerleşim
alanlarına iskan edileceklerdir. Bu tedbirler alınırken, Arap köylülerin
ve araziyi kiralayanların hakları korunacak ve ekonomik gelişimlerini sağlayacak
şekilde yardımda bulunulacaktır"
Arap yöneticileri
ve Museviler, Avrupalı güçlerle gerek savaş sırasında, gerekse savaşın
hemen akabinde işbirliği yaparak, çok sayıda göçmenin Filistin'e gelmesine
yeşil ışık yakmışlardır.
Siyonistler,
Filistin topraklarının mevcut nüfusun 10 katını alabileceğini, böylece
600.000 Arab'ı yerinden etmeden çok sayıda göçmenin bölgeye yerleştirilmesinin
mümkün olduğunu iddia etmekteydiler.
Nahum
Sokolow 1921 yılında 12. Siyonist Kongresi'ni açarken yaptığı konuşmada,
göçmenlerin "Kutsal Topraklara bir üstünlük ruhu ile gitmediklerini,
buna mukabil çalışkanlık, barış ve alçak gönüllülükle, yeni üretim kaynaklarını
açacaklarını, hem kendileri hem de tüm doğu için yararlı çalışmalar yapacaklarını"
ifade etmiştir. (Fromkin,D., 1989,s.516)
Filistin'de,
1920'li yıllarda verimli toprakların yer aldığı bölgelerde ilkel bir tarım
uygulanmaktaydı. Weizmann'ın açıkladığı Siyonist Planı'na göre, Arab köylülere
ait verimli toprakların çevresi sarılmayacak, kullanılmayan çorak topraklar
bilimsel yöntemlerle işletilerek verimlilikleri artırılacaktı. Ancak gelişmeler
farklı yönde olmuş, Museviler toprak fiyatlarını çok yükselterek cazip
bir piyasa yaratmışlardır. Özellikle zengin Arablar, geniş alanları kapsayan
verimli topraklarını satışa çıkarmışlardır. 1920 ile 1928 arasında Arab
toplumunun seçimle iş başına gelmiş liderlerinin en az dörtte birinin,
şeklen toprak satışına karşı görünmekle beraber, Musevi göçmenlere büyük
paralar karşılığı toprak sattıkları bazı kaynaklarca ifade edilmektedir.
(Fromkin, D.,1989, s. 523)
İngiltere'nin
Filistin'de manda yönetimi kurmasını takip eden yıllarda, 1923-1929 arasında,
Filistin nisbeten sakin bir dönem geçirmiştir. Bu yıllar arasında Musevi
göçünde önemli bir düşüş görülmektedir. Almanya'da 1930'lardan itibaren
Musevi karşıtı hareketlerin gelişmesine paralel olarak Filistin'e göç edenlerin
sayısında da bariz bir artış meydana gelmiştir. Filistin'e yerleşen göçmen
sayısı 1930 yılında 4.000, 1933'te 30.000, 1935'te ise 62.000 olmuştur.
Arab yetkililer,
1935 yılında İngiliz manda yönetimine göçlerin ve toprak satışlarının önlenmesi
yönünde müracatta bulunmuştur. Bu gelişmeleri takiben 1936-1938 yılları
arasında, İngiliz manda yönetimine karşı Filistin'de çeşitli ayaklanmalar
olmuştur. Bu başkaldırının temel nedeni, artan göçlerin bölgede Siyonistlerin
hakimiyetini artıracağı endişesiydi. Konuyu incelemek için gönderilen Lord
Peel başkanlığındaki komisyon, Kudüs ve Hayfa dışında manda yönetiminin
kaldırılarak Filistin'in bir Musevi ve Arap devletine bölünmesini, göçlerin
ise beş yıllık bir süre için yılda 12.000 ile sınırlandırılmasını teklif
etmittir.
Göçe sınır
getirmesi ve düşünülen İsrail Devleti'nin hudutlarını daraltması nedenleriyle,
teklife Musevi yetkililerce sıcak bakılmamıştır. Bilahare İngiliz Hükümeti
yayınladığı beyaz kitapla, Filistin'de Arab ve Yahudilerden oluşan iki
uluslu bir devlet kurulmasını ve göçmen sayısının beş yıl içinde toplam
75.000 olarak dondurulmasını önermiştir. İkinci Dünya Harbi'nin başlaması
nedeniyle konu gündemden düşmüşse de, savaş içinde Nazi yönetiminin soykırım
uygulamaları, harbin hemen akabinde şartları büyük ölçüde değiştirmiştir.
Başkan Truman, İngiltere'ye baş vurarak derhal 100.000 Musevi'nin Filistin'e
girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere temsilcilerinden oluşturulan komisyon,
Nisan 1946 tarihinde Manda yönetiminin devamı, 100.000 göçmenin kabulu
ve mevcudu 65.000 olarak tahmin edilen İsrail Gizli Ordusu'nun silahsızlandırılması
hususlarında karar almışsa da, bu girişim de başarısızlıkla sonuçlanmış
ve konu 1947 yılında İngiltere tarafından Birleşmiş Milletler'e götürülmüştür.
Birleşmiş Milletler, Filistin'in Arab ve İsrail devleti olarak bölünmesini
ve Kudüs'e uluslararası statü verilmesini Kasım 1947 tarihinde kararlaştırmıştır.
Birleşmiş Milletlerin taksim planı, 1917 yılında Museviler'in öngördüğü
sınırlar ile birlikte Şekil-1'de gösterilmiştir.
Filistin
topraklarında bu tarihte yaklaşık 1.269.000 Arab ve 678 000 Musevi yaşamaktaydı.
(Mansfield,P.,1991,s.235). Birleşmiş Milletler tarafından alınan kararı
Arablar kabul etmemiş, Museviler ise olumlu karşılamıştır. Her ne kadar
kendilerine bırakılan toprakların % 55'ini Necef Çölü teşkil ediyorsa da,
bu kararla İsrail Devleti'nin kurulmasına yeşil ışık yakılmış oluyordu.
Belirtilen gelişmeler Arab ve Musevi toplumları arasında çeşitli çatışmalara
neden olmuştur. 14 Mayıs 1948 tarihinde, İngiliz Yüksek Komiseri'nin Filistin'den
ayrılarak Manda yönetiminin resmen sona ermesini takiben, İsrail Devleti'nin
kuruluşu açıklanmıştır. Yeni kurulan İsrail Devleti ile Ürdün, Suriye,
Irak ve Mısır arasında Mayıs 1948 tarihinde başlayan ilk savaş, Ocak 1949
tarihinde sona ermiştir.
Bu savaş
sonucunda, Gazze Şeridi hariç tüm Necef, Galile Gölü ile Küdüs şehrinin
batı kesimi, İsrail'in hakimiyetine geçmiştir. Belirtilen kesimlerde yaşıyan
yaklaşık 750.000 Filistinli Arab, Şeria (Ürdün) Nehri'nin batısındaki ve
Gazze şeridindeki bölgelere göç ederek, uzun yıllar devam edecek olan Filistin
sorununu yaratmıştır. (Şekil-2)'de İlk Arab-İsrail savaşı sonucunda oluşan
sınırlar gösterilmiştir.
Şekil: 1– Filistin için 1919 tarihli Siyonist
teklifi ve 1947 tarihli Birleşmiş Milletler Planı
Şekil: 2– İlk Arab-İsrail Savaşı'ndan sonra,
1949 tarihli sınırlar
Irak'ın Kuruluşu
İngiltere
ve Fransa arasında 1916 yılında varılan ve Sykes-Picot anlaşması olarak
anılan uzlaşma çerçevesinde Irak, İngiltere nüfuz bölgesi olarak tanımlanmış
ve İngiliz Hükümeti ele geçirilen topraklarda oluşturulacak yönetim modellerine
karar vermek üzere, Lord Curson başkanlığında bir komisyonu görevlendirmiştir.
Irak'ın sınırlarının ve politik yapısının oluşturulmasına ilişkin olarak,
12 Mart 1921 tarihinde Mısırdaki İngiliz Yüksek Komiserliği üst düzey memurları
ile Churchill'in danışmanları ve yardımcılarının katıldığı 10 gün süren
toplantı, Kuzey Irak'ın statüsünün görüşülmesi bakımından ayrı bir önem
taşımaktadır. Toplantıda Irak'a ilişkin olarak iki önemli karar alınmıştır
(Fromkin, D., 1989, s.503):
– Hicaz
Emiri Hüseyin'in küçük oğlu Prens Faysal'a Irak tahtının önerilmesi, ancak
bu teklifin İngiltere'den değil yerli halktan gelmiş gibi gösterilmesi
için her türlü çabanın ortaya konması,
– Kuzey
Irak'taki Kürt bölgelerinin Irak sınırlarına katılması veya bağımsız bir
Kürdistan oluşturulması seçenekleri, İngiliz uzmanlar arasında önemli görüş
ayrılıklarına neden olmuş, uzun tartışmalardan sonra İngiltere denetiminde
bağımsız Kürdistan devletinden vazgeçilerek bu bölgelerin Irak sınırları
içine alınması kararlaştırılmıştır.
Günümüzden
75 yıl önce gündeme gelen, ancak o günkü koşullar içinde İngiltere'nin
çıkarları yönünden uygun bulunmayan, Kuzey Irak'ta Bağımsız Kürdistan Devleti
kurulması fikri, Körfez Savaşı'nı takiben yeniden ele alınmıştır. Bu gayeye
yönelik olarak Kuzey Irak'ta yaratılan istikrarsız ortamla, su konusu arasındaki
ilişki zaman zaman gündeme getirilmektedir. Nitekim İngiltere'deki Uluslararası
Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından bastırılan ve Natasha Beschoner
tarafından yazılan ''Ortadoğuda Su ve İstikrarsızlık '' isimli yayında
:
.....Su
sorunları, Kürtler'e otonomi verilmesi ve PKK faaliyetleri gibi bölgesel
güvenlikle ilgili meselelere nazaran gündemde daha az yer tutmaktadır...
Kürtler'in bölgenin su kaynaklarına ilişkin tutumları, genel bağımsızlık
taleplerinden öteye geçmemittir.
şeklinde
yapılan yorumla, su sorununda yeni unsurların zamanla ortaya çıkabileceği
ima edilmektedir. (Beschorner, N. 1992).
Irak su
kaynaklarına ilaveten, çok önemli bir doğal kaynak olan petrole de sahiptir.
Son zamanlarda suyun petrolün önüne geçtiği sık sık dile getirilmekte ise
de; stratejik bütün doğal kaynaklar üzerinde ekonomik güçlerin denetim
kurma çabalarının ortaya konulması bakımından, büyük önem taşıyan petrolün
paylaşılmasına ilişkin tarihsel sürece de kısaca göz atılması gerekmektedir.
Birinci
Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce Osmanlı Hükümeti, yarı hissesi Anglo-Persian,
Royal Dutch Shell ve Alman Deutche Bank 'a ait olan Türk Petrol Şirketi'ne
imtiyaz hakkı tanımış ve yabancı ortaklar Türk şirketinin katılımı olmadan,
Osmanlı topraklarında arama ve üretim yapmamayı taahhüt etmişlerdi.
Ancak ilgili haritalar üzerinde kırmızı hatla sınırlandırılan bazı bölgeler
bu taahhüdün dışında tutulmuş olup söz konusu sahaların zengin petrol yataklarını
kapsadığı daha sonraları anlaşılmıştır. Birinci Dünya Savaşı ve İngiltere'nin
Musul'u işgalini takiben, Alman hisseleri İngiltere'ye geçmiştir.
Sykes-Picot
Anlaşması'nda, Kuzey Irak Fransız nüfuz bölgesi olarak tanımlandığı için,
İngiltere Musul petrolünün çıkarılması ve işletilmesinde Fansa'nın da imtiyaz
sahibi olmasını garanti etmiş ve bu garanti karşılığında Fransa Musul'un
İngiltere tarafından işgalini kabullenmiştir. Amerika Birleşik Devletleri
ise, Ortadoğu'da İngiltere ve Fransa tarafından nüfuz bölgeleri oluşturulmasına
karşı çıkmamakla birlikte, özellikle petrole ilişkin ticari faaliyetlere
müdahale edilmemesini ve Amerika'nın bu yöndeki girişimlerinin engellenmemesini
istemekteydi. Amerikan firması Standart Oil of Newyork (Socony) , 1919
yılında iki mühendisini Irak' a petrol aramak üzere göndermiştir. Bunlardan
birisi yazdığı mektupta (Fromkin, D., 1989, s.534):
"...
pasta o kadar büyük ki, bunun Amerika'ya ait olması için her şey yapılmalıdır.''
şeklinde
görüşlerini belirtmiştir. Mektubun işgal altındaki İstanbul'da İngilizler'ce
ele geçirilmesi üzerine Londra, Irak Yüksek Komiseri Arnold Wilson'a jeologların
petrol aramasının yasaklanması yönünde talimat vermiştir. Bu gelişme nedeniyle
Socony firmasının talebi üzerine, Amerika Dışişleri Bakanlığı İngiltere'yi
protesto etmiştir. Benzeri çıkar çatışmaları bir süre daha devam ettikten
sonra, herbiri %23.75 hisseye sahip Anglo-Persian Oil Company (daha sonraları
BP adını almıştır.); Royal Dutch Shell; Standart Oil of New Jersey ve Socony-Vacuum(Mobil);
Compagnie Française des Petroles firmalarından oluşan çok uluslu Irak Petrol
Şirketi kurulmuş, kalan % 5 hisse ise Ermeni asıllı Gülbenkyan'a verilmiştir.
Irak'ta
1922-1930 yılları arasında İngiliz Manda yönetimi hakim olmuştur.1930 yılında
imzalanan bir anlaşmayla, 25 yıl süreyle her iki ülkenin dış politika alanında
işbirliği yapmaları, İngiltere'nin hava üssüne sahip olması ve Irak ordusunun
İngilizler'ce eğitilmesi kararlaştırılmıştır. Anlaşmayı takiben, 1932 yılında
İngiliz Manda yönetimi resmen sona ermiş ve Irak İngiliz Milletler Topluluğu'nun
bir üyesi olmuştur.
Ancak
halktaki genel kanı, Irak petrollerinin çok uluslu şirketlerin kontrolünde
olması nedeniyle tam bağımsızlığın elde edilemediği yönündeydi. Bağımsızlığı
takiben ordunun desteği ile yönetime gelen Nuri-al Said, Kral'la birlikte
kanlı bir askeri darbe sonucunda öldürülünceye kadar, 1932-1958 yılları
arasında icra yetkilerini büyük ölçüde üzerinde toplamıştır.
General
Kasım'ın 1958 yılında krallık rejimini devirmesini izleyen istikrarsız
bir dönemden sonra, 1968 yılında Irak'ta Baas rejimi yönetime el koymuştur.
Rejimin kuvvetli lideri Saddam Hüseyin, 1972 yılında şirket ortakları ile
mutabakat sağlayarak Irak Petrol Şirketi'ni millileştirmiştir. Böylece
1972 yılında 584 milyon $ olan petrol gelirleri, 1973 yılındaki fiat artışlarının
da etkisiyle 1974 yılında astronomik bir miktarda yükselerek, 7.5 milyar
dolara ulaşmıştır. Ancak İran-Irak, bilahare Irak-Kuveyt savaşları petrol
zenginliğinin büyük ölçüde savaşın finansmanında kullanılmasına neden olmuş
ve bölgede bilinen istikrarsızlıkları doğurmuştur.
Suriye'nin Kuruluşu
Lübnan
dağlarının eteklerinde yerleşmiş olan Hiristiyan topluluklarla çok yakın
ticari temaslar içinde bulunan Fransa'nın, gerek Suriye gerekse Lübnan'da
aktif rol alma isteği Sykes-Picot Anlaşması ile sağlanmıştır. Suriye için
düşünülen yönetim şekli, Fransa'nın mandası altında Hicaz Emiri'nin oğlu
Faysal'ın Kral yapılmasıydı. Ancak Arablar'dan oluşan Suriye Genel Kongresi'nin
1920 yılında Lübnan, Ürdün ve Filistin'i de kapsayan Büyük Suriye'nin bağımsızlığını
ilan etmesi üzerine, Fransa Şam'daki Arab yönetimine el koymuştur. Suriye'yi
üç otonom bölgeye ayıraran Fransa, yerel otonom yönetimler kurmuştur. Bu
olayları takiben, Faysal Suriye'yi terk etmek durumunda kalmış ve Irak
Kralı yapılması kararlaştırılmıştır.
Fransız
Manda Yönetimi Yüksek Komiseri, 1930 yılında Suriye'yi dışişleri ve güvenliğe
ilişkin konularda tamamen Fransız denetimi altında bir Cumhuriyet olarak
ilan etmiş ve parlemento oluşturulmuştur. Suriye'nin tam bağımsızlığını
öngören anlaşma 1936 yılında Suriye parlamentosunca onaylandıysa da, Fransız
Meclisi'nce tasvip görmediği için uygulamaya konulamamıştır. İkinci Dünya
Savaşı yıllarında Fransa'nın bu konuda isteksiz kalmasının en önemli nedeni;
Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan petrol ve Suriye ile Lübnan'ın uzak doğu
hava ulaşım hatları üzerindeki staratejik konumuydu.
Hatay
iline 1937 yılında otonom bir statü tanınmasını takiben, yapılan seçimler
sonucunda oluşan parlamentonun Haziran 1939 yılında Türkiye Cumhuriyeti
ile birleşme kararı alması, Suriye yönetimince tanınmamıştır. Suriye tarafından
hazırlanan haritalarda, Hatay ili Suriye sınırları içinde gösterilmektedir.
Asi Nehri Türkiye sınırları içinde Akdeniz'e döküldüğü ve Türkiye bir aşağı-kıyıdaş
ülke konumunda olduğu halde, Suriye Asi Nehri'ne ilişkin çeşitli sorunların
görüşme konususu yapılmasını istememektedir.
Belirtilen
konu çeşitli yönleri ile ilgili bölümlerde ayrıca incelenecektir.
Çok özet
olarak yukarda değinilen gelişmelerden sonra, İkinci Dünya Savaşı'nı takiben,
Suriye ve Lübnan 1946 yılında bağımsız devlet statüsüne kavuşmuştur.
Arab-İsrail Anlaşmazlığında 1949'dan Günümüze Kadar Gelişmeler
İsrail, kuruluşunu
takiben askeri ve ekonomik gücünü süratle artırmaya başlamıştır. Ayrıca
çıkarılan yasa ile göç büyük ölçüde teşvik edilerek, öncelikle Doğu ve
Orta Avrupa, bilahare Yemen, Irak ve Kuzey Afrika ülkelerinden ilk aşamada
700.000 göçmen İsrail'e gelmiştir. Arap ülkelerinin uyguladığı ekonomik
ambargoya karşı, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nden bağış şeklinde
gelen yardımlar ve Almanya'nın ödediği harp tazminatı ile ekonomik güçlükler
büyük ölçüde aşılmıştır.
İsrail
Devleti'nin kurulmasından sonra, Arablar ve İsrail arasında sürekli barışın
sağlanması, Filistinli göçmenler ve Ürdün Nehri sularının kullanımı olmak
üzere, birbirleri ile yakından ilgili üç önemli konunun, Ortadoğu'nun gündemine
yerleştiğini görmekteyiz. Arab - İsrail ihtilafına çözüm getireceğini belirterek,
Amerika Birleşik Devletleri destekli bir askeri darbe ile 1949 yılında
yönetime gelen Albay Hüsnü Zaim, İsrail Başbakanı David Ben-Gurion'a gönderdiği
gizli mesajda, Suriye'nin barış teklifini iletmiştir. Bu öneri 300.000
Filistin'li göçmenin Suriye'de yerleştirilmesi karşılığında, ateşkes hattında
bazı değişiklikler ile Galile Gölü'nün yarısının Suriye'ye verilmesini
kapsamaktaydı. (Wolf,A.1994). İsrail tarafından bu teklif kabul edilmemiş
ve Hüsnü Zaim bir yıldan az bir süre içersinde karşı darbe ile görevden
uzaklaştırılmıştır.
Ürdün
Nehri sularının kullanımına ilişkin olarak, Arab Devletleri ve İsrail hazırladıkları
projelerini 1951 yılından itibaren açıklamaya başlamışlardır.
Projelere
göre Arap devletleri Ürdün Nehri'nin Hasbani ve Baniyas kolları ile Yarmuk
Nehri üzerinde ortak çalışma başlatırken, İsrail Ulusal Kanal Projesi ile
Galile Gölü'nden aldığı suyu havza dışında Akdeniz kıyılarına ve Necef
Çölü'ne taşıyacağını açıklamıştır.
Yarmuk
Nehri üzerinde Maqarin (Birlik veya Unity) Barajı'nın ve Ürdün Nehri'nin
doğu yakasının sulanmasını sağlıyacak kanalın inşasını öngören anlaşma
Ürdün ile Birleşmiş Milletler Mültecilere Yardım Ajansı arasında, 1953
yılında imzalanmıştır. Bu şekilde geliştirilecek yeni tarım alanlarında,
100.000 Arab mültecinin yerleştirilmesi düşünülmüştür.
İsrail
Ulusal Kanalı'na su alınması ile ilgili inşaatın 1953 yılında İsrail tarafından
başlatılmasını takiben, su alma noktasının yeri konusunda çıkan anlaşmazlık,
Birleşmiş Milletler'e kadar gitmiş ve ateşkes hattı üzerinde silahlı çatışmalar
meydana gelmiştir.
Galile
Gölü'nün kuzeyinde, ateşkes anlaşmasına göre askerden arındırılmış bölge
içinde yer alan; Gesher B'not Ya'akov'dan su alınmasına Suriye'nin itirazı,
BM'ce kabul edilmemiştir. Kararın Sovyetler Birliği'nce 1954 yılında veto
edilmesi üzerine, İsrail su alma noktasını Galile Gölü'nün kuzeybatı sahilinde
bulunan bugünkü yerine almak mecburiyetinde kalmıştır.
Belirtilen
gelişmeler üzerine, ABD Başkanı Eisenhower tarafından 1953 yılında bölgeye
gönderilen özel temsilci Johnston, Ürdün Nehri sularının kullanılmasına
ilişkin olarak daha önce yapılan çeşitli teklif ve incelemeleri, yeni bir
öneri içinde değerlendirerek, Johnston Planı olarak anılan çalışmayı yapmıştır.
Bu çalışma
da devlet sınırları bir an için yok kabul edilerek, havza bir bütün olarak
ele alınmış, su kaynaklarının kullanılmasında en uygun çözümler araştırılmış
ve her ülkeye tahsis edilecek su miktarı tespit edilmiştir.
Johnston
Planı tarafların isteklerini bir ölçüde uzlaştırmakta başarılı olmuştur.
Örneğin, İsrail Lübnan'daki Litani Nehri'nin, Ürdün Nehri ile birlikte
düşünülmesi tezinden vazgeçmiş, Arablar ise Galile Gölü'nden Akdeniz kıyısındaki
bölgelere ve Necef Çölü'ne su götürülmesi için hazırlanan İsrail projesine
itirazlarından vazgeçmişlerdir. Tarafların teknik komitelerince kabul edilen
plan, İsrail Hükümetin'ce Temmuz 1955 tarihinde onaylanmıştır.
Arablar,
siyasi platformda başka bir tutum izleyerek, mülteciler sorununun su konularından
ayrı olarak değerlendirilmesini istemişlerdir. Johnston Planı'nın Nil Nehri'nden
Batı Sina'ya su getirilerek iki milyon mültecinin bu sahaya yerleştirilmesi
yönündeki önerisi, Mısır'daki Nasır yönetimince kabul edilmemiştir. Belirtilen
nedenlerle Arab Birliği Konseyi, söz konusu planı Ekim 1955 tarihinde reddetmiştir.
Günümüzden
40 yıl önce cereyan eden bu olaylarla bugün Fırat ve Dicle için yaşanan
ve tartışılan konular karşılaştırıldığında, çok ilginç noktalar ortaya
çıkmaktadır. Bunları şu şekilde özetliyebiliriz:
– Zaman
zaman Arab toplumunun liderliğine oynayan Mısır, Nil Nehri'nden Filistinli
Araplara su vermeyi kabul etmezken, Arab-İsrail ihtilafının çözümü için,
İsrail ve bazı batılı kaynaklar, Atatürk Baraj Gölü'nden Ürdün Nehri'ne
su iletilmesini önermişlerdir.
– Mülteciler
ve işgal edilmiş toprak konularının su meselesinden ayrı ele alınmasını
isteyen Suriye, bugün terör kartını oynayarak su konularını çözmek istemektedir.
Yukarıda
belirtilen gelişmeler içersinde 1956 yılına gelindiğinde, Ortadoğu'da dikkatleri
başka noktaya çeken bir olay yaşanmıştır. Süveyş Kanalı Mısır'daki Nasır
rejimi tarafından millileştirilerek, İngiltere ve Fransa'nın çıkarlarına
büyük bir darbe vurulmuştur. Millileştirilme kararına bir tepki olarak,
1956 yılında İngiltere, Fransa ve İsrail arasında yapılan gizli anlaşma
çerçevesinde; İsrail, Sina ve Gazze'yi işgal etmiştir. Ancak ABD ve Sovyetler
Birliği'nin müdahalesi sonucunda, Birleşmiş Milletler Kararı ile ateşkes
ilanından sonra İsrail, Sina ve Gazze'den çekilmiştir.
İkinci
Arab-İsrail Savaşı'ndan sonra, 1967 yılında yaşanacak ve Altı Gün Savaşı
olarak da anılan savaşa neden olacak gelişmeler başlamıştır.
Akdeniz
kıyı ovaları ile Necef Çölü'ne, Galile Gölü'nden alınan suyu ileten proje
1964 yılına gelindiğinde büyük ölçüde tamamlanmıştır. Projenin bitirilmesinin
Arab aleminde yarattığı tedirginliğin de etkisiyle, Mısır Devlet Başkanı
Nasır Ocak 1964 tarihinde bölge ve Kuzey Afrika ülkelerinin Devlet Başkanları'nı
ilk Arab Zirve Toplantısı'na çağırmıştır. Toplantının ana gündem maddesini
su konusunda ortak bir staratejinin tartışılması teşkil etmittir. Alınacak
önlemlere ilişkin olarak çeşitli seçenekler tartışılmış, sonuçta Lübnan
ve Suriye topraklarından doğan ve İsrail'in ana su kaynaklarından biri
olan Galile Gölü'nü besleyen Hasbani ve Banias kollarının, Suriye toprakları
içinde Yarmuk Nehri'ne çevrilmesine karar verilmiştir (Naff, T.,Matson,
R., 1984). Böylece İsrail'in bu sulardan faydalanması engellenmek istenmiştir.
Zirve toplantısında, Yarmuk Nehri üzerinde inşa edilecek baraj için, Suriye
ve Ürdün'e mali ve teknik katkı sağlanması da kabul edilmiştir.
Belirtilen
kararlar çerçevesinde başlatılan inşaatları durdurmak gayesiyle 1966 ve
1967 yıllarında, İsrail çeşitli askeri operasyonlar düzenlemiş ve karşılıklı
sınır ihlâlleri tırmanarak devam etmiştir. Bu olayları takiben, Arablar
(Ürdün, Suriye, Mısır) ile İsrail arasında 5 Haziran 1967 tarihinde savaş
başlamıştır. Altı gün süren savaş 10 Haziran'da sona ermiş ve İsrail Sina
Yarımadası, Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Golan tepelerini işgal etmiştir.
Altı
Gün Savaşı olarak isimlendirilen bu savaşın sonucunda, İsrail tarafından
aşağıda belirtilen önemli staratejik üstünlükler sağlanmıştır:
–Ürdün
Nehri'nin membaında bulunan Banias ve Hasbani sularının Yarmuk Nehri'ne
çevrilmesi için Suriye tarafından geliştirilmekte olan proje engellenmiştir.
– Ürdün
Nehri'nin batı yakasının (Museviler tarafından Judeau ve Samaria olarak
isimlendiriliyor) işgali ile İsrail, Ürdün Nehri'nin ana kolu üzerinde
kıyıdaş ülke (riparian ülke) konumu kazanmıştır.
– Batı
Şeria'daki yeraltı su kaynaklarına el konulmuştur.
(Tekil-3)'de
1967 Savaşı sonucunda işgal edilen bölgeler gösterilmiştir.
Savaş
sonucunda yaklaşık 200.000 Filistinli Ürdün Nehri'nin doğu yakasına geçerek,
mülteci sorunlarının daha da artmasına neden olmuştur. Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi 242 sayılı kararı ile İsrail'in işgal ettiği bölgelerden
çekilmesini talep etmişse de, İsrail bu karara uymamış ve denetim altında
tuttuğu bölgelerde yeni yerleşim alanları açarak Avrupa'dan gelen göçmenleri
iskan etmeye devam etmiştir. Batı Şeria'daki yeraltı suları İsrail ulusal
su sistemine bağlanarak, Filistinliler'in yeraltı suyu kullanımına sınırlamalar
getirilmiştir.
Altı Gün
Savaşı'nda Arab ordularının başarısızlığı, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün
(FKÖ) bağımsız bir kuvvet olarak Arab dünyasında etkinliğinin artmasına
neden olmuş ve İsrail'i yoğun bir şekilde taciz etmeye başlamıştır.
Mısır
ve Suriye'nin, işgal edilen bölgeleri geri almak gayesiyle 6 Kasım 1973
tarihinde İsrail'e hücum etmeleriyle son ve dördüncü topyekün Arab-İsrail
Savaşı başlamıştır. Başlangıçta Mısır'ın Sina'da kazandığı başarıları takiben,
Amerika'nın askeri desteği ile toparlanan İsrail, gerek Sina Yarımadası'nda,
gerekse Suriye'de ilerleyerek Şam'a 40 km kadar yaklaşmıştır. Ancak Sovyetler
Birliği'nin müdahalesi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Sovyetler'in
müdahalesini önlemek yönündeki çabaları sonucunda, Güvenlik Konseyi 22
Kasım 1973 tarihinde, 1967 yılındaki Güvenlik Konseyi Kararı'nın uygulanması
ve barış görüşmelerine başlanması koşuluyla ateşkes kararı almıştır.
Savaş
sonrası, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) siyasi bir güç olarak uluslararası
platformlarda yer almaya başlamıştır. Nitekim, 1974 yılında BM Genel Kurulu
Filistinli'lerin egemenlik haklarını tanıyarak FKÖ'ye BM'de gözlemci statüsü
vermiştir.
Yoğunlaşan
barış çabaları neticesinde, Başkan Carter, İsrail ve Mısır Cumhurbaşkanlarının
katılımı ile Eylül 1978 tarihinde Camp-David Zirvesi gerçekleşmiş ve 1979
yılında Washington Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmaya göre, Mısır ile İsrail
arasında 30 yıl devam eden harp hali sona ermiş ve İsrail Sina Yarımadası'ndan
çekilmiştir.
Mısır-İsrail
Barış Anlaşması'nı takiben; 1990 yılının başına kadar İsrail, Filistin
ve Suriye arasındaki ihtilaflar devam etmiştir. Körfez Savaşı'ndan sonra,
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush'un girişimleri ile 30 Ekim 1991
tarihinde Madrid Barış Konferansı toplanmıştır. Konferansın açılışında
Başkan Bush, Arablar ve İsrail arasında ikili görüşmelerin dışında ''ulusal
sınırları aşan ve bölgesel karakter taşıyan silahların kontrolü, su, ekonomik
gelişme, Filistinli mülteciler gibi konuları kapsıyan çok taraflı müzakerelerin
'' yapılmasını önermiştir. Madrid Konferası'nda beş konunun bölgesel
karakteri üzerinde uzlaşma sağlanarak, çeşitli komisyonlar oluşturulmuştur.
Ortadoğu
Barış Süreci Çok Taraflı Görüşmeleri çerçevesinde kurulan çalışma komisyonlardan
birisi, Su Çalışma Grubu'dur. Diğer komisyonlar; Mülteciler Sorunu, Ekonomik
İşbirliği, Çevre Sorunları ve Silahların Kontrolü - Bölgesel Güvenlik konuları
üzerinde çalışmaktadır..
İkili
görüşmelere paralel olarak yürütülen; Arab Devletleri, İsrail, ABD, Rusya,
Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, hatta Yunanistan'ın da dahil
olduğu yirmiden fazla ülkenin katıldığı Su Kaynakları Çalışma Grubu'nun
faaliyetlerine müteakip bölümde değinilmiştir.
Şekil: 3– 1967 Savaşı ile işgal edilen bölgeler
ve 1949 sınırları
Ortadoğu Barış Süreci ve Su Kaynakları Çalışma Grubu
Ortadoğu
ülkelerinin su sorunlarına yaklaşımlarını saptamak için Amerika Birleşik
Devletleri, Japonya, Kanada ve çeşitli Avrupa devletlerinin girişimiyle
Madrid Konferansı öncesi ve sonrasında uluslararası teknik toplantılar
düzenlenmiştir. Bu toplantılarda Fırat ve Dicle nehirleri sık sık gündeme
getirilmiştir. Türkiye'nin su zengini(!) bir ülke olarak su sorunlarını
çözmede kilit bir rol oynayacağı ve Ortadoğuda'ki su kaynaklarının bütün
olarak ele alınması gerektiği görüşleri ortaya atılmıştır. Örneğin, Atatürk
Barajı'ndan bir kanalla alınacak suyun Golan tepelerine getirilmesi ve
buradan hem Yarmuk Nehri'ne su verilmesi, hem de söz konusu kanalın Golan
tepelerinde İsrail ile Suriye arasında bir engel ve sınır teşkil etmesi
önerilmiştir. (Wachtel, B.,1994)
Böyle
bir kanal yapılamasa dahi, Türkiye'nin 1987 protokolüne göre hudutta verdiği
saniyede 500 m3 suyun miktarında, Suriye'nin Yarmuk'tan kullandığı
suya eşdeğer miktarda bir artış yaparak, Yarmuk sularının sadece Ürdün
ve İsrail arasında paylaşılması görüşü ortaya atılmıştır. Bu arada ''Su
Savaşları'' gibi kitaplar ve çeşitli makaleler yazılarak savaş senaryoları
üretilmeye devam edilmiştir.
Moskova'da
organizasyona ilişkin görüşmeleri takiben, Su Çalışma Grubu ilk toplantısını
Mayıs 1992 tarihinde Viyana'da yapmıştır. Bu toplantıdan sonra sırasıyla;
Washington (Eylül 1992), Cenevre (Nisan 1993), Pekin (Ekim 1993), Umman
(Nisan 1994), Atina'da (Aralık 1994) olmak üzere 6 toplantı düzenlenmiştir.
Türkiye söz konusu toplantılara gözlemci olarak katılmıştır.
Toplantıların
gündeminde genel hatları ile aşağıdaki konular yer almıştır:
– Ortadoğu'daki
su açığına karşı alınabilecek kısa ve uzun vadeli teknik önlemler,
– Su
kaynaklarına ilişkin verilerin artırılması ve paylaşılması için yeni bir
kurumsal yapı meydana getirilmesi,
– Uyuşmazlıkların
çözümüne yönelik sistemlerin oluşturulması,
– Su
kaynakları yönetiminde işbirliği imkânlarının araştırılması.
Ortadoğu
Barış Süreci Çok Taraflı Görüşmeleri çerçevesinde oluşturulan Su Çalışma
Grubu'nun faaliyetleri, daha çok yukarda belirtilen teknik konular üzerinde
yoğunlaşmış ise de, zaman zaman politik niyetler ve yaklaşımlar da sergilenmiştir.
Bir Arab
ve Ortadoğu ülkesi olan Mısır'ın Heyet Başkanı Büyükelçi Fevzi el-İbrasi,
grubun ilk toplantısının yapıldığı Viyana'daki birinci oturumda, Nil Nehri'nin
Su Kaynakları Çalışma Grubu'nun faaliyet sahasının dışında tutulması gerektiğini
belirterek, aşağıdaki açıklamada bulunmuştur:
"...Ancak
barış sürecinin başlangıcından beri Mısır'ın katılımı, Nil Nehri'nin çalışma
grubunun uğraşı ve ihtisas sahası dışında olduğu gerçeğine dayanmaktadır..."
Bir Arab
ve Ortadoğu Ülkesi olan Mısır, Nil Nehri'nin Su Kaynakları Çalışma Grubunun
faaliyet sahası dışında tutulması gerektiğini belirtirken, bölge ile coğrafi
bir ilişkisi bulunmayan Yunanistan'ın Dışişleri Bakanı tarafından, Viyana
toplantısından iki yıl sonra 7-9 Aralık 1994 tarihinde Atina'daki toplantıda
yapılan aşağıdaki teklif ilginçtir:
"Yoğun
sorunlar acil çözümler gerektirmektedir. Sadece doğrudan ilgili olan tarafların
temsilcileri değil, ilgili olan tüm tarafların katılımı ile oluşacak bir
uzman komisyonun kurulmasını teklif etmekteyim. Bu komisyonun görevleri
aşağıda belirtilmiştir:
a)
İhraç edilebilecek bol suyu olan ülke ve bölgelerin tespit edilmesi,
b)
Mevcut suyun nakli imkanlarının araştırılması ve planlanması,
c)
Suyun iletilmesine ilitkin ekonomik ve finansal parametreler üzerinde çalışılması,
Bu
çalışma, suyun derhal ve karlı bir şekilde taşınabilmesi için gerekli yöntemleri
teklif edecektir.
Yunanistan
bir an önce çalışmaya başlaması gereken bu grubun oluşturulması için, gerekli
girişimlerde bulunmaya ve ev sahipliği yapmaya hazırdır. "
Bu şekilde,
Yunanistan'da başlatılmış olan yeni süreçte Ortadoğu su politikalarının
oluşturulmasında rol oynamak istemiştir(!)
Ortadoğu
barış sürecinde Suriye, İsrail ile ikili olarak çeşitli görüşmeler yapmış,
ancak su dahil olmak üzere diğer tüm konularda başlatılan çok taraflı görüşmeleri
boykot etmiştir. Suriye, işgal altındaki Arab toprakları ile ilgili konular
çözüme kavuşturulmadan toplantılara katılmayacağını belirtmiştir.
İsrail
ise, işgal ettiği topraklardan çekildikten sonra bu bölgelerdeki su kaynaklarından
faydalanmaya devam etmesini sağlayacak güvence aramıştır. Bu nedenle İsrail,
Golan tepelerinin Suriye'ye iadesi halinde, Baniyas suyunun Suriye topraklarına
çevrilmeyeceği hususunda garanti verilmesini istemittir.
Madrid
Konferansı'nı takiben, ikili barış görüşmeleri çerçevesinde, 13 Eylül 1993
tarihinde Washington'da İsrail ile Filistinliler arasında imzalanan anlaşma
ile önemli bir adım atılmış ise de, henüz çözüme kavuşturulmamış sorunlar
bulunmaktadır. Özerk yönetime ilişkin ''Prensibler deklarasyonu''
, Filistinliler'in Toprak ve Su Yönetimi İdaresi kurmasını ve bu yönetimin
yetki ve sorumluluklarının ortak bir komitece saptanmasını öngörmektedir.
Ayrıca bu komitenin, Batı Teria ve Gazze'de yeraltı su kaynaklarının kullanılması
konusunda denetim görevi de yapması kararlaştırılmıştır. Ancak İsrail denetim
görevi kapsamında, İsrail yerleşim yerlerinde su kullanımına zarar verecek
girişimleri veto etmek yetkisi istemiştir.
Türkiye
ise, çok taraflı görüşmelere bölge ülkesi olarak değil, gözlemci olarak
katılmıştır. Fırat ve Dicle nehirlerinin Kıyıdaş Ülkeler dışında, Ortadoğu'nun
su sıkıntısı çekilen bölgelerinin ihtiyacını karşılayan bir kaynak olarak
düşünülmesinin doğuracağı sorunlar ve Ortadoğu'daki su kaynaklarının hidrolojik
bir bütün olarak ele alınmasının konuları daha da karmaşık hale getireceği
toplantılarda ifade edilmiştir.
|