TREN  
TREN


            Günün ilk piposunu doldururken 'soğuk' diye geçiriyor aklından. Yağmur yağıyor. Kasım sabahında, hırçın bir rüzgar önüne kattığı yağmuru salonun penceresinde ard arda şaklatıyor. Kurşuni bulutlar gök yüzünü karartmış. İç kapayıcı bir hava. Arabayı servise vermenin tam sırasıydı. Şimdi bu havada kolaysa taksi bul.

            Gri beyaz çizgili kışlık takım elbisenin üzerine vestiyerden aldığı pardesüsünü giyerken kendi kendine konuşmasını sürdürüyordu. Yan tarafta duran şemsiyeyi aldı. Apartmanın dış kapısında şemsiyesini açıp, yağmurla rüzgarın ıslık çalarak dans ettiği sokağa adımını attı.

            'En iyisi caddeye çıkmak, belki orada boş bir taksi bulabilirim' diye geçirdi aklından. İnsanlar yağmurun kamçıladığı caddede bir vasıta bulabilmek için aceleci bir telaşla koşturuyorlardı. Sokağın caddeye açılan ucunda durdu.

            'Bu yöne giden bir araba bulmak imkansız, karşı tarafa geçmeliyim' dedi kendi kendine. Şiddetlenen rüzgarın elinden koparıp almak istediği şemsiyesine sıkı sıkı sarılıp, caddeyi geçmeye başladı. 

            'Karar vermeliyim' diyordu içinden.

            Tam karşı tarafta, Yağmur altındaki caddeyi boydan boya geçmeye çalışan, uzun boylu, beyaz saçlı erkeğin şemsiyesiyle rüzgara karşı verdiği mücadeleyi seyreden, kitaplarını ıslanmasınlar diye sıkıca göğsüne bastırmış, uzun siyah saçları yağmurdan sırıl sıklam, ince uzun boylu genç kız, sol taraftan gelen belediye otobüsünü gördü. Şemsiyesini rüzgara kaptırmamak için ters yöne dönen beyaz saçlı damın otobüsü görmesi mümkün değil. 

             "Dikkat edin"

            diyen çığlığı, ıslak asfaltta fren yapan lastiklerin çıkardığı korkunç, umutsuz haykırışa karıştı. Daha sonra fakülte kantininde olayı arkadaşlarına anlatırken:

            "Sanki diyordu, ağır çekilmiş bir filmi izler gibiydim. İyi giyimli, beyaz saçlı adam, çığlığımı mı yoksa fren sesini mi işitti, kafasını çevirdi ama çok geç. Bir elinde çantası öbüründe şemsiyesi ile öylece dona kaldı. Islak zeminde duramayan otobüs, içi dolu bir çuvalın yüksekden düşerken çıkardığı bir sesle çarpmadan önce yemin ederim bir an sanki gülümsedi."

            Öldüm. Yani öldüğümü biliyorum. Önce ışık dikkatimi çekiyor, sanki aydınlatmak için değil de bazı şeyleri gizlemek için konmuş. Kirli sarı bir ışık. Çevreme bakıyorum. Bir tren de olmalıyım ama bildiğimiz trenlerden farklı. Up uzun, trenden çok oturulacak koltukları çıkarılmış belediye otobüslerine benziyor. Yanımdakiler, sırt sırta iki sıra halinde dizilmişler, bir elleriyle başlarının üzerindeki tutanaklara tutunmuş, önlerinde boydan boya uzanan cama bakıyorlar. Kimse konuşmuyor. Dışarıdaki, katran karası, kop koyu, simsiyah gecede bir şey görmek imkansız. Nereye baktıklarını anlamak için, yüzlerini seçmeye çalışıyorum. Bakışları dışarıya ama neyi gördüklerini anlamak mümkün değil. Daha doğrusu yüzlerinde anlamlandırılabilecek bir ifade yok. Bom boş, sanki biraz hüzünlü ya da bulundukları durumdan pişman olmuş gibiler. Belki de kirli sarı ışıkta gördüklerim, karanlığın yüzlerindeki gölgeleridir. 

            Tekerleklerin rayların ulantı yerlerinden geçerken çıkardığı ritmik ses duyulmuyor ama trenin korkunç bir hızla gittiğini hissediyorum. Karanlık gecenin içerisinde hedefi bilinmeyen ve zamanı olmayan bir ok gibi kayıyor. 

            Yanımdaki, durduğu yerde kımıldıyor ya da bana öyle geldi. Yüzüne bakıyorum;Bom boş ifadenin içerisine sanki belli belirsiz bir iki umut kırıntısı serpiştirilmiş gibi. 

            -Acaba dışarıda birşey mi gördü? Hayır, siyah gecede en ufak bir nokta bile yok.

            Bu sefer diğer yanımdakinin de dikildiği yerde kıpırdadığını fark ediyorum. Tüm trendekilerin birşey beklediği kesin. Yüzümü karanlığa dönüp bekliyorum. Birden bire duruyor tren ama hiç sarsılıp yavaşlamadan olduğu gibi. O anda gözlerimi acıtacak kadar beyaz ışığı görüyorum. Acı beyaz bir aydınlığın önünde duruyoruz. Çok büyük bir tren garına benziyor. Dışarıda binlerce insan var. Daha ötelerde dost bir aydınlığın ışıklandırdığı bir başka tren görülüyor. Bu uzaklıktan açıkça fark edilmiyor ama durduğumuz yere kadar ulaşan belli belirsiz müziği duyabiliyorum.

            Dışarıdakiler bir söz bile etmeden teker teker önümüzden geçiyorlar, bazen durup daha dikkatlice bakıyorlar. Benden üç sıra öndekinin tam karşısında genç bir kadın durdu. Başını kaldırıp içerdekinin gözlerine bakıyor. Birden önündeki cam bölme sadece tek kişinin geçebileceği kadar açılıyor. Sarı benizli, sakalları hafifce uzamış, orta yaşlı, genç adam açılan bölmeden geçerek trenden iner inmez arkasından hemen cam kapı kapandı. Genç kadın elinden tuttuğu adamla birlikte ötelerdeki trene doğru yürümeye başladı. 

            Durduğumuz gibi birdenbire hareket ettik. Tren eskisinden daha korkunç bir hızla, alev renkli bir hançer gibi karanlık geceye daldı. Etrafım tenhalaştı sadece bir kaç kişi kaldık. Bu sefer duracağımızı ben de hissediyorum. Yine hiç sarsılmadan, bir öncekinin tıpa tıp benzeri istasyonun beyaz parlak ışığı önünde duruyoruz. Artık biliyorum. Eğer dışarıdakilerden biri tam önünüzde durur ve gerçek ama tümüyle gerçek ve katıksız bir sevgi ile bakarsa, önünüzdeki cam bölme açılıyor. Dışarıdaki kalabalığın içerisinde tanıdığım kimse var mı diye araştırıyorum. Yine dalıyoruz karanlığa. Benden başka kimse kalmamış. Korkuyorum. Birşeylerin olacağından değil hiçbir şeyin olmayacağından korkuyorum. Belki tam korku değil hissettiklerim. Umutsuzluk. Yapayalnız, trenin sarı karanlığında tek başımayım, belki bir daha hiç durmayacak. Umutsuzluk kadar siyah gecede sonsuza kadar böyle gidecek. Durmadan hemen önce aydınlığı fark ediyorum. İstasyonda sadece birkaç kişi var. Dört kişiler. Uzun boylu genç kadının sadece yüzünü yandan görebiliyorum. Duruşunda tanıdık bir hava var. Bilmekten çok hissediyorum:

            Figen, yarım dönük, karşısındaki, uzun saçlı, atletik yapılı genç adamla konuşuyor. Adamın hemen yanında daha yaşlı biri var, Figen'in annesi olmalı. 8-9 yaşlarında şirin bir kız Figen'in elini tutmuş, trene bakıyor. Annesi ile göz göze geliyoruz:

            -Tamam, diyor sessiz bakışlarıyla endişe etme senin için buradayız.

Dudaklarında aydınlık bir gülümseme ile Figen'in bakışlarını yakalamaya çalışıyor.

            Umutsuzluğu, seferden dönen şovalyenin yorgun zırhı gibi oracıkta bırakıyorum:

            - Şimdi, diyorum kendi kendime, Figen, ta gözlerimin içine benim bile bilmediğim bir sevgiyle bakacak.

            Bu trenin ne kadar az durduğunu biliyorum:

            -Hadi diyorum içimden hadi.....

            Tren sarı benekli, siyah bir pars gibi atılıyor geceye.

            -BEN BURADAYIM

            Diye haykırırken, sessiz çığlığım, karanlık gecede kayboluyor.

............... ----- .................