OTOBÜS  
OTOBÜS

            Elinde sönmüş piposu pencerenin önünde dikilirken ‘Bu yağmur dinmeyecek’ dedi kendi kendine. Bileğindeki saate göz attı;19.45. ‘Neredeyse bir saattir yağıyor’. 

            Dışarıda, başlangıçtaki hızını hiç kesmeden, caddeyi kırbaçlayarak yağan yağmur var gücüyle devam ediyordu. O saate kadar evlerine ulaşamayanlar sığınacak bir yerler bulmuş, koca caddede arada sırada geçen arabaların dışında kimsecikler görülmüyordu. Daha fazla beklemenin yağmuru inadından vazgeçirmek için bir çare olmayacağına karar verince, kapının yanındaki portmantodan pardesüsünü alıp giydi, büronun tüm ışıklarını söndürüp mutfaktaki ocağın yanıp yanmadığını son bir kez daha kontrol ettikten sonra siyah antika şemsiyesini alıp çıktı. Kapıyı kilitleyip, asansörün çağırma düğmesine bastı, ikinci katta duran asansörün kapısını açıp binerken “caddenin karşısındaki otobüs durağına kadar yürümeliyim” diye geçirdi içinden.

            İş hanının çıkışında evrak çantasını bacaklarının arasına sıkıştırıp, şemsiyesini açtı. Yağmurun şiddeti sanki aşağıya inene kadar daha da artmıştı. Rüzgarın kırbacıyla çılgına dönen yağmur, tek başına, bir elinde şemsiyesi, öbüründe çantasıyla caddede karşıdan karşıya geçmeye çalışan yabancıya olanca öfkesiyle saldırdı. Kendinden çok, yağmurun ve rüzgarın sırt sırta verip elinden kapmaya çalıştıkları şemsiyesini koruma derdine düşen Orhan gelip geçen arabaların arasından kendini güçlükle karşı tarafa attı. Durağın altına sığındı ama rüzgarın keyfine göre oynamaktan adeta sadistçe bir zevk alan yağmurdan korunmanın mümkünü yoktu. Rüzgara kaptırmamak için sıkı sıkı yapıştığı şemsiyeyi “acaba kapatsam mı?” diye geçirdi aklından. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında elinde kapalı şemsiye ile dikilmenin uygun olmayacağına karar verip vaz geçti. Ayaklarını, sırtını neresini açık bulursa orasını kırbaçlayan yağmurla baş başa durakta yapayalnız kalmıştı. ‘Ne olur boş bir taksi geçse’ diye düşündü ama daha cümlesini bitirmeden bu yağmurda böyle bir şeyi hayal etmenin bile ne kadar saçma olduğunu görüp omuzlarını silkti. “Tek çarem otobüs ama onun da ne zaman geleceğini tanrı bilir” der demez, adeta bir gemi gibi yağmuru yararak çıkan otobüs önünde durdu. Bir çabayla şemsiyesini kapatıp bindikten sonra çıkarması kolay olur diye gömleğinin göğüs cebine yerleştirdiği bileti çıkartıp kutuya attı. Otobüs hareket edince şemsiyesini öbür eline alıp düşmemek için tutamaklardan birine yapıştı. ‘Dolu olur sanıyordum ama kimseler yokmuş’ diye geçirdi aklından. Kendinden başka ayrı ayrı sıralara oturmuş üç yolcu daha vardı. Dengesini bulur bulmaz arka tarafa  doğru yürüyüp tek kişilik koltuklardan birine oturdu. Çantasıyla şemsiyeyi bacaklarının arasına yere bıraktı. Pencereden yağmur perdesini aralamaya çalışan arabaların ölgün farları dışında bir şey görmek mümkün değildi. Arkasına yaslanıp, gözlerini kaparken “Birazdan evde olurum” diye düşündü. Hareket halindeki aracın durmasıyla gözlerini açtı. “Dalmış olmalıyım” diye geçirdi aklından. Oturduğu yerden doğrulup etrafına bakındı, ‘benden başka kimseler kalmamış’ diye söylendi kendi kendine herhalde uyumuş olmalıyım, iyi ama şoför nerede? Belki de son durağa geldik o da arabayı park edip gitti. Oturduğu yerden kalkıp ön tarafa doğru yürümeye başladı. Şoför tarafındaki açık kapıdan dışarı çıktı. Alaca karanlık gecede yağmurun artık yağmadığını fark etti. Yağmur durmuştu ama ne gece ne de tam gündüz olmayan alaca karanlıkta sadece önünde durduğu otobüsü hayal meyal fark edebildiğini, onun ötesinin sisin ardında kaybolduğunu gördü. “Nerede olduğunu bilmediğini, ama mutlaka doğup büyüdüğü, Üniversiteye gittiği, hukuk fakültesini bitirip avukatlık stajını tamamladıktan sonra iki arkadaşıyla birlikte açtıkları hukuk bürosunun bulunduğu kentte bir yerlerde olması gerektiğini” düşündü. Belki de araba arıza yapmıştı, iyi ama ona neden haber vermemişler ya da diğer yolcularla birlikte inmesini neden söylememişler di? Herhalde tüm bunların mantıklı bir izahı olmalıydı. ‘Bütün geceyi burada geçiremem, olan biteni açıklayacak birilerini bulmalıyım’ diyerek arabanın arkasına doğru yürüdü. Arabanın diğer tarafına geçince, ileride iki ya da üç ölgün sokak lambasının sisin içerisinde bir görünüp bir kaybolduğunu fark etti. Birazcık rahatlayarak ‘ Mutlaka birileri olmalı’ diye söylendi, o tarafa doğru yürümeye başladı. Adım attıkça ayaklarının altındaki zeminin, şehir insanının alışık olduğu sert asfalt yüzeyi olmadığını hissetti. “Tarla ya da kumsala benzer bir yerde olmalıyım” diye düşündü. Yürüdüğü zemine bakınca dizlerine kadar sisin içerisinde olduğunu ve onun gerisinde bir şeyin fark edilmediğini gördü. Çömelip ayaklarının dibinden bir avuç toprak aldı. Elindeki şey kuma benzemiyordu ama onun gibi ince taneliydi. Çürümüş insan ya da hayvan ölüsünü çağrıştıran iğrenç kokunun elindeki nesneden geldiğini anlayınca avucunu açtı, iki elini birbirine sürtüp kokudan kurtulmaya çalıştı. Belki de bulunduğu yerin yakınında bir hayvan ölmüştü. Belki de çöplük gibi bir yerin yakınındaydı ya da bir mezarlığın.

            Mezarlık düşüncesiyle kalbinin atışlarının hızlandığını hissetti. Adımlarını sıklaştırıp lambaların olduğu tarafa doğru koşmaya başladı. Temposu artıkça nefesi daralmaya başladı. Olabildiğince hızlı koşmaya çalışırken, “pipoyu bırakmalıyım” diye geçirdi aklından. Ne kadar zamandır ve ne tarafa koştuğunu bilmiyordu, sadece ileride sisin ardında bir görünüp bir kaybolan ışıklara ulaşmaya çalışıyordu. Ciğerleri göğsünde patlayacak gibiydi. Bir adım daha atacak hali kalmamıştı, ‘ daha fazla devam edemeyeceğim ‘ dedi kendi kendine. Etrafını çevreleyen sisin içerisinden ayak seslerini duyunca tüm yorgunluğuna ve nefes nefese kalmasına aldırmayarak yeniden koşmaya başladı ama duyduğu ayak seslerinin kendisininkiyle eş zamanlı olduğunu hemen fark etti. Durunca işittiği sesler kesildi. ‘Kendi ayak seslerim’ diye söylendi, dikildiği zemine sertçe bastı, ‘evet asfalta çıkmış olmalıyım’. Bildiği bir şeyi görmeden hissetmek bile biraz olsun rahatlatmıştı. Elleriyle dizlerini kavrayıp derin derin nefes almaya başladı, solukları düzenleşince doğruldu. Sis sanki biraz açılmıştı. İki tarafında bahçe içerisinde evlerin bulunduğu upuzun bir caddede, ölgün ışığı ile sadece dibini aydınlatan bir sokak lambasının altında dikildiğini fark etti. Evlerin pencerelerinden yansıyan ışıklar belki biraz solgundu ama en azından içeride birilerinin bulunduğu umudunu veriyordu. Neredeyse tüm cephesini kaplayan pencerelerinden süzülen ışıkla ön taraftaki çimenliği aydınlatan en yakınındaki eve doğru yürümeye başladı. Çakıl taşı döşeli garaj yolunu geçince bel hizasından başlayan pencerenin önünde durup, içeriye baktı. Büyük evin geniş salonu, çocuklar da dahil her yaştan insanla doluydu. Kadınlı erkekli grupların çoğunluğu ayakta, bir kısmı da masalarda oturuyordu. ‘İçeride bir parti veriliyor olmalı’ diye geçirdi aklından, ‘ama neden müzik sesi yok, belki de camlar ses geçirmiyordur ?’ Çimenlerin üzerinden yürüyerek, pencereleri boydan boya geçip, üzeri ağaç oymalarla bezenmiş büyük kapının önüne geldi. Zil ya da kapı tokmağına benzer bir şey ararken, kapının açık olduğunu fark etti, hafifçe aralayıp içeri girdi. Ölgün sarı-beyaz bir ışığın iyice aydınlatamadığı  koca salonda müzik sesi de dahil çıt çıkmıyordu. Birden sessizliğin ne kadar ürkütücü olduğunu fark etti. Koku diye geçirdi aklından ’Ayni iğrenç koku burada da var’. Hiç kimse konuşmuyordu, içeriye girdiğinin farkına varan bile olmamıştı. En yakınındaki masada oturan çifte dikkatlice bakınca ürkütücü olanın sadece koku olmadığını, salonda bulunanlarında en az koku kadar korkunç olduklarını anladı. En kötü taraf saçlarıydı, masada oturan kadının saçları kafa derisinden çıkmamış da sanki tüm saçları döküldükten sonra, yeniden kafa tasına yapıştırılmış gibiydi. Yeniden yapıştırılırken saçların bir kısmı kaybolmuş olmalıydı. Çünkü; başında yer yer alttaki kafatası görülüyordu. Erkeklerde pek farklı değildi ama en korkuncu çocuklardı. Masada kadınla erkeğin arasında oturan 10-11 yaşlarındaki çocuğun başında gelişi güzel yapıştırılmış iki üç tutam saç dışında tüm kafa tası çırıl çıplak görülüyordu. Bütün cesaretini toplayıp ‘acaba bana yardım edebilir misiniz’ diye sormak üzere iken, üçünün birden başlarını kaldırıp ayni anda kendisine baktıklarını fark etti. Aman allahım gözleri!!

            Hemen iki adım önündeki masada oturan kadın, erkek ve çocuğun, her üçünün de gözleri korkunçtu. Kıpkırmızı birer çift kor tanesi gibiydi. O kadar kırmızıydı ki, göz aklarını ya da göz bebeklerini fark etmek mümkün değildi. Birden salonda bulunan herkesin sessizce, ayni anda kendisine baktıklarını fark etti. Kasıklarından yükselen korku midesine taş gibi oturdu. Kupkuru ağzında tükrüğünü yutmaya uğraşıyordu. Bir adım geri attı, sırtının kapının kenarına dayandığını hissetti. Bacakları kurşun gibi ağırlaşmıştı, kendini güçlükle dışarı atabildi. Tekrar ayni pencerenin önünden geçmeye cesareti yoktu. Dosdoğru çimenlerin üzerinden boydan boya yürüyüp, caddenin kenarına geldi. Arkasına döndü, salonun evin bir cephesini  boydan boya kaplayan dar uzun pencerelerinden sızan ışık hemen ön taraftaki soluk yeşil çimenliği aydınlatmaya devam ediyordu. Kapıya baktı, hafif aralık, geniş meşe kapı tıpkı bıraktığı gibi duruyordu. ‘Tanrım ben neredeyim ?’ dedi kendi kendine. Kenarında dikilmekte olduğu caddenin karşı tarafındaki evlere baktı. Caddeyi geçip, hemen karşısındaki, pencerelerinden hiç ışık görünmeyene değil, onun yanındaki eve doğru yöneldi. Caddeyle ev arasındaki çimenliği geçip, içeriden gelen ışıkla aydınlanan küçük pencerenin önüne doğru yürüdü. Burası evin mutfağı olmalıydı. Buz dolabı, tezgah her şey düşüncesini doğruluyordu. Mutfak masasında oturan, 9-10 yaşlarında, biri kız diğeri erkek çocuğu daha sonra fark etti. Pencerenin önünden yan taraftaki kapıya doğru yürümek üzere iken, çocuklar ikisi birden başlarını pencereye doğru çevirdiler. Aydınlıktan çıkmak için iki adım geriledi. ‘Ayni gözler’ dedi kendi kendine. Arkasına bakmadan bulunduğu yerden ayrılıp, cadde de yukarı doğru yürümeye başladı. Gecede çıt çıkmıyordu. Önce sesin nereden geldiğini anlayamadı.  İki kumaşın bir birine sürtünmesine ya da ağır kumaştan yapılmış bayan tuvaletinin kadife bir koltuğa değdiğinde çıkardığı sese benziyordu. Olduğu yerde biraz daha kulak kabartınca duyduğu hışırtının giderek arttığını fark etti. Arkasına baktı. İlk girdiği evden başlayarak, geçtiği tüm evlerin kapıları açılmış, içeridekiler kendilerinden önce caddede yukarı doğru yürüyen kalabalığa birer ikişer katılıyorlardı. İlk anda nereye gittiklerini anlamadı. ‘Benim için geliyorlar’ dedi kendi kendine. Koşmaya başladı, caddeden ayrılıp önüne çıkan ilk sokağa saptı sonra sağa döndü. Gittikçe dikleşen dar sokakta yukarı doğru olabildiğince hızlı yürümeye çalıştı. Hışırtıyı duyamıyordu ama arkasından geldiklerinden emindi. Dik yokuşun tepesine vardığında nefes nefese kalmıştı, soluklanmak için durdu. Nedenini düşünmeden sol tarafındaki dar patikaya saptı. Önüne çıkan alçak çitten atlayıp, duvarın dibine oturdu. Burası bir çiftlik olmalıydı, oturduğu yerde çiftliğin ahırı ya da anbarı. Kalkıp duvara tutunarak uca kadar yürüdü. Köşeye varıp öbür tarafa döndü, yarı karanlık gecede hiç bir şey görünmüyordu. Omzuna dokunan eli hissettiğinde kalbinin durduğunu sandı. Can havliyle geriye döndü. Uzun boylu genç kadının, arkasından vuran ölgün ışık, kısa kesilmiş açık sarı renk saçlarını fark edilecek kadar aydınlatıyordu.

            - Özür dilerim,

            dedi genç kadın;

            - Sizi korkutmak itememiştim.

            Duyduğu insan sesi, çöl sıcağında hayal bile edilemeyen serin bir meltem gibi kulaklarında yankılandı.

            -Aslında korkmadım desem yalan olur,

            diye yanıtladı Orhan, elini uzatırken;

            -Ben Orhan

            - Sibel,

            diye yanıtladı genç kadın uzatılan eli sıkarken.

            Sessiz alaca karanlık gecede el ele durmalarının pek bir garip olduğunu düşünen Orhan, Sibel’in elini bırakıp;

            - Oturalım mı?

            Diye sordu. Sırtlarını duvara verip yan yana oturdular. Orhan yanındaki kadının uzun ve biçimli bacaklarına daha fazla bakmamak için piposunu arandı.

            -Otobüste unutmuş olmalıyım

            -Efendim?

            Dedi Sibel.

            - Ben,

            diye devam etti Orhan aceleyle;

            -Buraya bir otobüsle geldim. Daha doğrusu eve gitmek için bürodan çıkıp otobüse binmiştim…

            cümlesini tamamlamadan oturduğu yerde yan döndü;

            -Evleri yani içlerinde yaşayanları gördünüz mü?

            -Evet,

            diye yanıtladı Sibel bakışlarını kaçırıp.

            -Arabamla arkadaşıma gidiyordum, çok yağmur yağıyordu. Arabam arıza yapmış olmalı. Evet evlerin içinde oturanları gördüm, yani dışarıdan. Çok korktum buraya nasıl geldim bilmiyorum. Sizi de onlardan biri sandım ama değilsiniz.

            Orhan, Sibel’den çok kendini rahatlatmak için atıldı;

            - Hayır, değilim. Yani ben avukatım, iki arkadaşımla beraber hukuk büromuz var. Tek başıma şehrin en güzel semtlerinden birinde yaşıyorum. Arabam bakımda olmasa o otobüse binmezdim. Peki ama biz nerdeyiz?

            -Bilmiyorum,

            diye yanıtladı Sibel;

            - Çok korkuyorum.

            Uzanıp Sibel’in elini tuttu.

            - Ben de korkuyorum,

            dedi Orhan;

            -Ama nasıl olsa sabah olacak.

            Bileğine göz attı, saati yoktu. “Bir yerlerde düşürmüş olmalıyım” diye düşündü. Ne geceye nede gündüze benzemeyen sisli karanlığa bakıp, Sibel’den çok kendi korkusunu unutmak için;

            - Kendinden bahset,

            dedi.

            - Ben talebeyim,

            diye başladı Sibel;

            - Eğitim fakültesinde okuyorum. Bu son senem, gelecek yıl bitiyor.

            - Sonra ne yapmayı düşünüyorsun?

            Diye sordu Orhan.

            - Bilemiyorum,
dedi Sibel, aslında ne yapacağını değil “sonra” kavramının ne kadar gerçek olduğunu bilemiyordu.

            Suskunluğun daha fazla sürmesinden korkan Orhan;

            - Arkadaşıma gidiyorum demiştin. Erkek arkadaşın mı?

            - Hayır,

            diye yanıtladı Sibel,

            - Fakülteden bir kız arkadaşım.

            - Ama mutlaka erkek arkadaşın vardır?

            -Elbette fakültede erkek arkadaşlarım var.

            -Öylesi değil, özel birisi?

            Cevaplamadan bir süre durakladı Sibel “fakülte, kantin sohbetleri, arkadaşlar” neden önceki yaşamı sanki çok ama çok gerilerde kalmıştı? Neden onları düşündükçe, sanki bir daha hiç ama hiç göremeyecekmiş gibi hüzünleniyordu?

            - Seni üzeceğini bilseydim sormazdım.

            -Yo hayır,

            diye atıldı Sibel;

            -Sen üzmedin. Aslında neden üzüldüğümü bilmiyorum. Yani hayır, özel bir erkek arkadaşım yoktu.

            - Neden? Çok güzelsin.

            -Teşekkür ederim. Bilmiyorum, belki de bu sorunun cevabı yoktur.

            - O zaman hiç aşık olmadın?

            - Evet,

            diye yanıtladı Sibel.

            -Biliyor musun, ben de,

            diye başladı Orhan ve devam etti;

            - Elbette birkaç kadın tanıdım ama aşk? Hayır. Biliyormusun hep çok seveceğim, yani aşık olacağım birinin karşıma çıkacağını hayal ederdim.

            - Nasıl birisi?

            diye sordu Sibel.

            Hiç düşünmeden yanıtladı Orhan;

            -Senin gibi…

            ama sözlerini bitiremedi. Sibel’in tutmakta olduğu elini sıktığını hissedince onun da ayni sesleri işittiğini anladı. İki kumaşın birbirine sürtünmesine benzeyen hışırtı, bu sefer önden, yanlarından, üç bir taraflarından geliyordu. Çaresizce bir birlerine baktılar, “gözleri mavi” diye geçirdi aklından Orhan.

            Önlerindeki açıklıkta sislerin içinden önce birer ikişer çıkan çocukları gördüler. Peşlerinden diğerleri dalga dalga geliyordu, “tıpkı çekirgeler gibi” diye düşündü Orhan. ‘Bizim için geliyorlar’ dedi Sibel sessizce kendi kendine. En öndeki iki çocuk, ellerini uzatsa değecek kadar yaklaşmıştı. Kalktılar, Orhan, uzanıp öteki elini de tuttu. Ayakta, birşey söylemeden kaçmanın mümkün olmadığını, umud etmenin bile olanaksız olduğunu birbirlerinin gözlerinde ayni anda okudular. Sibel’in kolları boynuna dolanırken Orhan beline sarıldı. Son bir kez daha umudu ve geleceği hayal etmek arzusuyla dudakları birleşti. Sibel’in aklından geçen son düşünce “Neden bu kadar soğuk” oldu.

            Yoğun bakım odasını terk eden uzun boylu, kısa kızıl saçlı hemşire, gecenin bu saatinde hiç kimselerin olmadığı uzun koridoru bir baştan geçip hastanenin ön kapısından dışarı çıktı. Ufuk çizgisinde belirginleşmeye başlayan aydınlığı görünce ‘Ne geceydi’ dedi kendi kendine !Sabah olmak üzere’.

            Bileğindeki saate göz attı sabahın 4.oo’ü, nöbeti biteli iki saat olmuş. Sabaha kadar süren yağmur dinmiş, seherle birlikte çıkan esinti, şehrin çok ötelerinden önüne kattığı yağmurla ıslanmış toprak kokusunu buralara kadar getiriyordu. Ellerini beyaz hemşire önlüğünün ceplerine sokup, toprak kokusunu derin derin ciğerlerine çekerken ‘Ne şans dedi kendi kendine, tamam yağmurda frenleri tutmayan otobüsün altına alıp sürüklediği spor arabadaki genç kızın kurtulma umudu yoktu ama hayatını kaybeden genç adama ne demeli? O kadar yolcu içinden sadece birisi ölsün? Genç kız gerçekten çok güzeldi. Hele gözleri ne kadar mavi’.

            Arkasını döndü “mavi bir lens alsam mı” diye geçirdi aklından, sonra omuzlarını silkip hastaneye girdi.

............... ----- .................