|
Elindeki anahtarları birer birer kapının kilidinde denerken, ‘Neden bir keresinde de doğru anahtarı bulamam?’ diye geçirdi aklından. Sonunda daha doğrusu her zamanki gibi sonuncu anahtarla kapıyı açabildi. Sendelerken düşmemek için pervaza yaslandı. Girişteki elektrik düğmesine basınca parlayan ampul ışığından gözlerini korumak için başını öne eğdi. Paltosunu ve ayakkabılarını oracıkta çıkarıp, salona geçti. Köşedeki lambayı yakıp, küçük el çantasından piposunu çıkardı. Kibritin olmadığını fark edince , oturduğu koltuktan güçlükle doğrulup mutfağa yöneldi. Salona geri dönüp, ayni koltuğa oturmadan piposunu yakmak için çıkardığı kibrit elinde öylece kalakaldı. - Olamaz, diye söylendi kendi kendine. -Yani bu kadar fazla içmiş olamam, ya da o kadar fazla içtim ki yanlışlıkla başkasının dairesine girdim. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığına kendisini inandırmak için duvardaki resimler de dahil tüm salonun eşyasını yeniden ve olabildiğince dikkatli gözden geçirdi. - Hayır, yani evet, burası yıllardan beri oturduğum dairenin eski bir terlik teki kadar tanıdık salonu. Duvardaki resimler de dahil hepsini ben aldım. Daire benim dairem, salondaki eşyalar da benim. O zaman karşımdaki divanda oturan kim? Elbette, bu akşam ayni masada içtiğimiz doktor ne diyordu? Çok fazla içen kronik alkolikler hayal görmeye başlarlarmış. Aslında hiç de az içmediğime göre hayal görüyor olmalıyım. Şimdi gözlerimi kapadığımda divandaki hayal de yok olacak. Gözlerini sıkıca kapatıp, bir elinde yakılmamış pipo, öbüründe kibrit paketi, alkol bulutları arasında sallanmadan dikilmeye çalıştı. Köşe lambasının loş ışığında gözlerini yeniden açtığında divandaki hayaletin hiç kımıldamadan oturduğunu gördü. - Tamam, dedi kendi kendine, - şimdi tüm ışıkları açtığımda her şey eskisi gibi olacak. Bütün lambaları yakınca, salon gecenin o saatinde hiç de alışık olmadığı parlak ışık altında adeta iç geçirdi. - Hayır, hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Daha doğrusu divanda, elinde piposu ile bacak bacak üstüne atmış oturan hariç hemen her şey parlak salon ışıkları altında aynıydı. - İstermisin, eve hırsız girmiş olsun? Hadi canım sen de. Hangi hırsız girdiği evin salonundaki divanda mülk sahibi gibi bacak bacak üstüne atıp oturur? -Aslında hiç de yabancı gelmiyor, dedi kendi kendine. -Daha doğrusu tanıdık bir havası var, üzerindekileri sanki bir yerden tanıyorum. Ceket, pantolon hatta taktığı kravat bile tanıdık. Hem de çok bildik. Birden kafasını öne eğip, üzerindekilere alıcı gözle yeniden baktı. -Hayır, sadece benzemekle kalmıyor, adeta aynısı, daha doğrusı Siyamlı ikizler kadar benzeri. Bir tarafa çarpılmış kravatının sarkan ucunu eline alıp, ilk defa görüyor gibi desenlerini incelemeye başladı. - Hiç şüphem yok, bu kravat karşımda oturanın taktığının tıpatıp benzeri. - Neden oturmuyorsun? Divanda, bir elinde piposu, bacak bacak üstüne atmış oturan hayaletten çıkan ses, pırılı pırıl aydınlık salonun ortasına bomba gibi düştü. Oracıktaki tek kişilik koltuğun üzerine adeta çökerken; - Aman tanrım aklımı kaçırıyor olmalıyım, diye mırıldandı kendi kendine, - hayalet konuşuyor. Hayır aklımı kaçırmış olmalıyım, hayaletlerin konuşması imkansız. Tanrım sen beni koru. Kımıldayabilecek cesareti olsa her şeyi bırakıp kaçacaktı ama parmağını bile kıpırtadacak gücü bulamadı kendinde. Hayalet sorduğu sorunun cevabını almak istercesine gözlerini dikmiş öylesine bakıyordu. Kendisini birden bire rüyasında banyodaki aynanın karşısında sandı. - Evet rüya görüyorum. Tabii ki, rüya olmalı, karşımdaki de aynadaki hayalim. İkizim kadar bana benzediğine neden şaşıyorum? Elbette, herkesin aynadaki hayali tıpa tıp kendisinin benzeridir. Başka türlü olması mümkün değil. Koltuğa çöktü. Ayaklarının dibine düşürdüğü kibriti alıp piposunu yakan, hayalet; -Eğer ağzını kapatırsan daha rahat edersin, diye yeniden konuştu. Salonu dolduran tütün kokusunu hissedince, elinde sıkı sıkı tuttuğu piposunu kendiliğinden ağzına götürdü. Hayaletin uzattığı kibriti alıp, piposunu ateşledi. Sonuna gelen kibrit elini yakmasaydı hala kendini rüyada sanmaya devam edecekti. Bir telaşla söndürdüğü kibriti, hemen önündeki sehpanın üzerinde duran kül tablasına bıraktı. - Rüya görmüyorsun, dedi hayalet aklından geçenleri okurmuşcasına: - Ben senin gölgenim. İnanması kolay değil, biliyorum ama işte öyle. Sen ana karnından ilk ışığa çıktığın zaman ben de seninle beraber doğdum, sonra birlikte büyüdük, şimdi de karşındayım. Elbette tüm gölgeler, sahiplerinin yaşadığı ölümlüler dünyasına isteyince dönemezler. -Sen benim gölgem misin? Kelimeler, sanki kendiliğinden döküldü dudaklarından. - Elbette. Bak böylesi daha iyi, yavaş yavaş gölgenin de senin gibi yaşadığına inanmalısın. - Peki, şimdiye kadar yani 45 senedir neredeydin? -Aslında iyi bir soru. Şöyle söyliyeyim, her isteyen gölge ölümlüler yani sizin dünyanıza gelemez. - O zaman sen nasıl geldin? - Nereden nasıl geldim, yani gölgeler dünyasından mı? Evet, evrendeki ya da kainattaki tüm gölgelerin ortak bir rüyası vardır;Ölümlüler dünyasına kısa bir süre için de olsa dönebilmek. Ama dedim ya her gölgenin bu arzusu yerine getirilmez. - Benim gölgen olduğun için mi bir ayrıcalık tanıdılar? - Öyle mi dersin, senin ayrıcalığın mı var? - Bilmiyorum ama şimdiye kadar hiç kimsenin gölgesi ile tanıştığını duymadım. En azından tanıdığım hiçkimsenin. Elindeki piposunu sehpanın üzerindeki kül tablasının yanına koyarken: - Olabilir, diye yanıtladı gölge. Birden “Ben ne yapıyorum?” diye sordu kendi kendine karşımda oturan ve tıpkı bana benzeyen birisi gölgem olduğunu iddia ediyor ve ben de onunla tartışıyorum. Tüm bunların bir rüya olduğundan eminim, biraz sonra daha doğrusu uyanır uyanmaz her şey eskisi gibi olacak. Şimdi pipomu bırakıp yatmaya gidiyorum. Piposunu masanın üzerine bıraktı, iki eliyle koltuğun kenarını kavrayıp kalkarken; - Benim de uykum geldi, dedi karşısındaki. Tek kişilik yatağında uyandığında, yatağın kenarına sarkıttığı ayaklarıyla görmeden terliklerini ararken “başım çatlıyor” diye söylendi kendi kendine, çok içmiş olmalıyım. Bulamayacağını anlayınca vaz geçti, tüyleri çoktan dökülmüş halının üzerine basa basa mutfağa yöneldi. - Kahve kokusuna uyanmış olmalıyım, Mutfaktan gelen yeni pişirilmiş kahve kokusunu içine çekerken birden olduğu yerde kala kaldı. - İyi ama kahveyi kim pişiriyor? Sorusunu bitiremeden dün gece olanca çıplaklığı ile gözlerinin önünde canlandı. - Uyumadan önce salonda gölgem olduğunu söyleyen bir hayaletle konuşuyordum. Yatak odası ile mutfak arasındaki koridoru koşarcasına geçip mutfağın kapısına vardığında bayılmamak için kapınının pervazına yaslandı. - Kimsin sen? Arkası kapıya dönük, ocakta kahve pişiren ve üzerinde tıpkı kendisi gibi beyaz atletle mavi çiçekli boxer bulunan yabancı kafasını çevirmeden; - Günaydın, diye yanıtladı. “Dün akşam ses tonuna dikkat etmemişim” diye geçirdi aklından ne kadar da benimkine benziyor. Masanın üzerindeki fincanlara elindeki cezveden kahve boşaltan yabancı: -Ben aspirin içeceğim. Sen de istermisn? Diye sordu. Gerçi çıplak gün ışığında ona hayalet demek ne kadar doğru bilemem ama “Evet bu dün geceki hayalet “ dedi, kendi kendine. Kahvenin davet edici kokusuna daha fazla dayanamayıp, fincanı aldı. Gölge elindeki köpüren aspirini bardağın içerisene atıp karşısındaki sandalyeye oturdu: - Aspirin istemediğinden emin misin? - Hayır aspirin ya da başka bir şey istemiyorum. Tek istediğim senin geldiğin yere dönmen. - Beni iyi dinle, buraya yani ölümlüler dünyasına bir kerecik olsun dönebilmek için aklım erdiğinden beri yani en azından 30-35 senedir uğraşıyorum. Neden her şeyi olduğu gibi kabullenip rahatlamıyorsun? - Rahatlayayım mı? Sizin öbür tarafta nasıl olur bilmiyorum ama burada yani ölümlüler dünyasında ikizinle ya da gölgen olduğunu söyleyen ikizinle şıp diye karşılaşamazsın. Fincanında kalan kahveyi bir yudumda bitirdi. Canı pipo çekti ama kendini oturduğu sandalyeden kalkamayacak kadar yorgun hissediyordu. - Ben getiririm zaten kendiminkini de alacaktım. - İyi olur, der demez kendi kendine konuşmadığını fark etti; -Neyi getirirsin? - Pipoları. Haklısın, diye devam etti Gölge; - Biliyorum kabul etmesi zor. Alışması daha da güç. İsteren sen rahatına bak, pipolarımızı getireyim ve kahvaltıyı hazırlarken sana her şeyi anlatayım. Cevap beklemeden kalktı, masanın üzerindeki fincanları lavabonun içerisine koyduktan sonra salona doğru yürüdü. Her zamanki bardağına koyduğu çayın demi de şekeri de tam istediği gibiydi. Gölge’nin özenle hazırladığı kahvaltılarını bitirip karşılıklı pipolarını yaktıktan sonra: - Bu günün Cumartesi olması ne kadar iyi, diye başladı Gölge; - Lale ile ilk buluştuğun o cumartesini hatırlıyormusun? -Elbette hatırlıyorum. İyi de sen Lale’yi nereden biliyorun? - İstersen senin için bir daha tekrarlayayım. Ben senin gölgenim. Ana rahminden ilk gün ışığına çıktığın andan beri seninle birlikteyim. Lale’yi de biliyorum, tüm öteki yaşadıklarını da. - Ona aşıktım. Daha doğrusu ilk aşık olduğum kadın ya da kız oydu. - Hadi canım sen de. Hiç de aşık değildin. En azından başlangıçta, tek düşündüğün kızı eve atıp sevişmekti. Elindeki çay bardağı dudaklarına değmeden öylece havada kaldı. - Ne demek oluyor bu şimdi? - Bak, gölgelerin, duyguları, arzuları, istekleri olmadığını sanıyorsan aldanıyorsun. Onlar da tıpkı asılları gibi ayni duygulara sahiptirler. Sen bir kadına arzu ile baktığın zaman, ayni isteğin tıpkısını ben de hissediyorum. - O zaman yanılıyorsun. Çünkü, ben Lale’ye aşıktım. - Sonra belki. Ama başlangıçta değil. Daha doğrusu aranızdaki ilişki, -belki de aramızdaki ilişki demeliyim-, bittikten çok sonra sen kafanda yarattığın bir duyguya aşık oldun. - Hiç de değil…. Tartışmayı kesmek istercesine çalmaya başlayan telefonun sesiyle sözünü tamalayamadan, çay bardağını masaya bırakıp kalktı. Başının zonklamasından kurtulmak için ellerini sıkıca şakaklarına bastırıp, inatla çalmasını sürdüren telefona doğru yürüdü. Ahizeyi kaldırıp “Efendim derken bir eli hala başındaydı; - Selam Tülin, - hayır hasta değilim. Mutfaktaki gölgesini düşününce “belki de hastayım” diye geçirdi aklından; - Hayır, tabii ki unutmadım. Daha doğrusu hazırlanmaya başladım bile. Saat bir uygun mu? - Tamam, bekliyorum, görüşürüz. Ahizeyi yerine bırakırken “ hay allah, nasıl da aklımdan çıkmış. Bu gün cumartesi ve ben Tülin’I yemeğe çağırdım” diye söylendi kendi kendine. - Tülin di, değil mi? Oracıktaki koltuğa çökerken; -Evet, diye yanıtladı galiba o aspirini içmeliyim ama iki tane lütfen. Gölge, içerisinde aspirinlerin köpürdüğü bardaği aralarındaki sehpanın üzerine koyup karşısındaki koltuğa oturdu: - Bu gün Cumartesi ve sen Tülin’I öğlen evde yemeğe davet ettin? - Doğru. - Mantarlı tavuk sote ve ev makarnası pişireceğini söyledin? - Bu da doğru. - Ama değil yemek yapacak parmağını bile kıpırdatacak halin yok. - Çeneni kaparmısın sen. Sesini yükseltmesiyle kafatasının içerisinde çalmakta olan davulların temposu anki bir kat daha arttı. - Hem sen kendine bir yer bulmalısın. Tülin gelince ona da bu deli saçması gölge hikayesini anlatamam. Ne var? Komik bir şeymi söyledim? Neden gülüyorsun? - Hiç halin yok ama asıl planın yemekten sonra kızla sevişmek ve sen sevişirken yakınında başka birisinin olmasından hoşlanmazsın. Gitmeme gelince, onu hiç dert edinme. Gölgeni, yani beni, senden başka hiç kimse görüp işitemez. - İyi buna sevindim. Saat kaç? -11. - Ben duşa gidiyorum. - Tamam sen keyfine bak. Mantarlı tavuk soteyle makarnayı ben hazırlarım. Kalktığı koltuğa yeniden oturdu: - Ciddi misin? - Elbette. Önce tavaya zeytinyağı koyup, ısınana kadar bekleyeeksin. Sonra küçük küçük doğranmış taze soğanları pembeleşinceye kadar kavuracaksın…. - Tamam tamam. Bildiğin gibi yap. Duş alıp traş olduktan sonra kafatasının içerisindeki davulların eskisi kadar dört nala çalmadıklarını fark etti. Bornozunu üzerine geçirip banyodan çıktı. - Salondaki masayı hazırlamakla iyi etmişsin. Ben de aynen böyle düşünmüştüm. Elindeki şarap kadehlerini iki kişilik servis tabaklarının önüne yerleştirirken Gölge; - Beğendiğine sevindim, diye yanıtladı. - Saat kaç? - Giyinmek için vaktin var. Mantarlı tavuk sote hazır ama ben yemekten önce peynir tabağı ile başlayacağınızı düşündüm. Gerçi buz dolabında beyaz peynir ve slaystan başkası yok ama olsun. - Boş ver. Bundan iyisi can sağlığı. Mumları da yakmamakla iyi etmişin. “V” yaka, uzun kollu, mavi kazağı ile blucinini giyinip yatak odasından çıkmak üzere iken kapının zili çaldı. Otomatın düğmesine basmak için uzandığında yanı başında beliren Gölge’nin de kendisi gibi mavi kazak ve blucin giydiğini fark etti. - Seni görmeyeceğinden emin misin? - Hiç şüphen olmasın. Sana söyledim. Senin dışında hiç kimse beni görüp işitemez. Ayak seslerini duyunca, kapıyı açmadan önce son bir kez portmantonun yanındaki aynada kendini süzdü. - Selam Tülin. Hoşgeldin - Selam. Uzattığı elini sıkıp, yanaklarından öperken, en sevdiği parfümü kullandığını fark etti. Bir an Tülin’in “Aman tanrım bu da kim? Ne kadar da sana benziyor. Yoksa ikiz kardeşin mi?” diye bağıracağını sanarken. Tülin, Gölge’nin yanından geçip, salona doğru yürüdü. - Bacakları çok güzel. Omuz başında fısıldayan Gölge’yi kafasını çevirmeden sessizce yanıtladı: -Kes sesini. Salona girdiğinde, Tülin’in özenle hazırlanmış masayı seyretmekte olduğunu gördü; -Çok güzel hazırlamışsın. - Sen keyfine bak. Ben şarabı getireyim. Mutfağa girdi, buzdolabının yanında duran Gölge, elinde tuttuğu şarap şişesini uzattı; - Umarım, yeteri kadar soğumuştur. Gerçekten Tülin sandığımdan daha güzelmiş, hele göğüleri ve bacakları. Bence, “V” yaka kazakla mini eteği bilerek giymiş. - Bak, yaptığın her şey için teşekkürler ama buraya kadar. Şimdi toz olmanı, buhar olmanı ya da her ne yaparsan yap ama yok olmanı istiyorum. - Hey…. bu kadar kabalaşmanın hiç gereği yok. Unuttun mu ben senin gölgenim. Hem neden telaşlanıyorun. Beni senden başka kime göremez demedim mi. Daha fazla tartışmanın faydasız olacağını anlayınca, elinde şarap şişesi salona döndü. Önce Tülin’in sonra kendi kadehine şarap koydu; - İkimize, - ikimize. - Yeni CD almışsın? Tülin’i yanıtlamadan önce peynir tabağından servis yaptı. - Evet kelepir de indirim vardı oradan aldım. Bilmiyorum hiç gittin mi? Gerçekten ne ararsan var, üstelik fiyatlar da kelimenin tam anlamıyla kelepir. - Hayır. Duydum ama gitmedim. Kadehindeki şarabı bitiren Tülin, her ikisinin tabağını alıp mutfağa yöneldi; - Sen şarap koy, ben servis yaparım. - Tamam. Masanın yan tarafındaki, sehpanın üzerinde duran şarap şişesine uzanırke, Gölge daha atik davranıp kadehleri doldurmaya başladı: - Anlamıyorum. Neden önce sevişip, sonra yemek yemiyorsunuz? - Bana sorarsan, aslında benim istediğim de o, ama adet böyle. Daha doğrusu herkes, en azından benim tanıdıklarımın hepsi, önce yemek yiyip sonra sevişiyorlar. Yani adet böyle. Hiçbir kadına “önce sevişip sonra yemek yiyelim” diye teklif edemezsin ama yemekten sonrasına itiraz edene rastlamadım. - Sence kadınlar çok mu faydacı? - Bak, bunu hiç düşünmemiştim. Ama neden olmasın, en azından bir şekliyle doymuş oluyorlar. Tülin, elindekileri masaya yerleştirip, oturmadan önce;
- Mantarlı tavuk sote gerçekten nefis olmuş,
- Sen hele bir sosu dene. Masadaki sos çanağını alıp, önce Tülin’in sonra kendi tabağındaki mantarlı tavuk sotenin üzerine bolca gezdirdi. Çanağı bırakıp, tatması için bekledi. - Hmm… gerçekten nefis. Bunun tarifini almalıyım. Yanıtlamadan önce şarap kadehine uzandı.
- Biliyormusun, asıl marifet sosda. İşte onun tarifini veremem, yani meslek
sırrı.
‘Sorun yok’ diye fısıldadı kulağının dibindeki ses: -‘İstersen şimdi verebilirim’ Boğazında kalan lokmayı yutabilmek için kadehindeki şarabı bir dikişte bitirdi. ‘Aman tanrım diye geçirdi aklından ya duyduysa?’ ‘Korkma duyamaz’ diye fısıldadı ses yeniden. Gerçekten Tülin, başını tabağına eğmiş, tavuk sotenin tadını çıkararak yemeğine devam ediyordu. Tabağındaki son lokmayı da bitirip, arkasına yaslandı; - Gerçekten son on yılda yediğim en güzel tavuk soteydi. - Beğendiğine sevindim. Tülin tabakları alıp kalktı; - Makarnayı getireyim. - Benimki az olsun, lütfen. Tülin’in boşaltığı koltuğa Gölge, geçip oturdu: - Gerçekten çok güzel. Biliyormusun en fazla gözlerinden hoşlandım, ne kadar koyu siyah ve iri. Belki biraz esmer denebilir ama teni gerçekten kadife gibi. Üstelik çok genç. Ne dersin, sence 24 yaşında var mı? - Gölge mi, yoksa sadece benim gördüğüm bir hayal misin bilemiyorum ama lütfen sessiz ol. Onu korkutacak bir şey yapma. - 24 yaşında mı? - Bilmiyorum. - Neden sinirleniyorsun? - Sinirlenmiyorum, sadece… - Sözünü tamamlamasına fırsat vermeden Gölge atıldı; - Sadece kızı yatağa atmak istiyorsun ve bunun için de her şeyin yolunda gitmesi gerek. Sence bir şişe beyaz Çankaya şarabı yeterli olacak mı? Yoksa öbür şişeyi de soğutayım mı? - Ne istersen yap. Tamam haklısın. Tülin’le sevişmek istiyorum kabul. Yani bütün istediğim bu. - İşte böyle. Unutma, sen ne hisseder ya da aklından ne geçirirsen ben de aynısını hisediyorum. Makarna tabaklarını masaya koyduktan sonra Tülin karşısındaki sandelyeye oturdu: - Neyin var? - Efendim? Benim mi? Yo hayır, yani bir şey yok. Aslında makarnayı biraz fazla koymuşsun ama olsun. Daha fazla konuşmamak için önündeki makarnalara bir iştahla saldırdı. - Her şey gerçekten çok güzel olmuş. - Beğendiğine sevindim, deyip, Tülin’in elindeki tabakları alarak tekrar masanın üzerine koydu; - Neden herşeyi olduğu gibi bırakmıyoruz. Sadece yarısı dolu şarap şişesi ile kadehleri alıp, TV’nin karşısındaki iki kişilik divana oturdu. Elindekileri sehpanın üzerine bıraktı. Yarıdan biraz fazla doldurduğu kadehlerden birini yanına oturan Tülin’e uzattı. Şarabından bir yudum alıp, piposunu doldurmaya başladı; - Aslında şaşıyorum. Tülin’in soru sormasına fırsat vermeden devam etti; - Yanı seni tanıyalı ne kadar kısa süre geçti. Ama bilemiyorum. Belki de ilk kez böylesi başıma geliyor. Elbette. Bu güne kadar pek çok kadınla tanıştım. Benim de hayatımda bir kaç kadın oldu ama dedim ya böylesi ilk kez oluyor. Sol kolunu, divanın üzerinden Tülin’in arkasına doğru uzatıp uzatmamayı düşünürken; - Nasıl yani? Diye soran sesle irkildi. Başını kaldırınca. Tülin’in sol tarafında divanın kolluğuna ilişmiş sakin sakin piposunu tüttüren Gölge’yi gördü. Dilinin ucuna kadar gelen “ne demek ‘Nasıl yani’ yi son anda yuttu. Başı öne eğik, elindeki kadehe falcının geleceği gösteren sihirli küresiymiş gibi bakan Tülin’in aradaki sessizlikten tedirgin olmaması için; - Neden içmiyorsun? Diye sordu. Cevabı beklemeden, kadehindekileri bir dikişte bitirdikten sonra boşalan şişeyi alıp kalktı; - Şimdi geliyorum. Kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez ne kadar anlamsız olduklarını fark etti ama çaresiz boş şişeyle mutfağa yöneldi. Kapıyı arkasından usulca kapatıp iki adımda elinde şarap şişesiyle buz dolabının yanında dikilmekte olan Gölge’nin yanına vardı; - Sen ne yapmaya çalışıyorsun? Burun buruna geldiği sahibinin nefesinden kurtulmak için bir adım geri atan Gölge, elindeki dolu şişeyi teslim olurcasına havaya kaldırdı; - Tamam tamam. Bu kadar öfkelenmene gerek yok. Ben sadece ‘Nasıl yani’ dedim. Gölge’nin tuttuğu dolu şişeyi alırken, öbür elindeki boşu uzattı: - Ne demek ‘Nasıl yani?’ - Bak, hem kızıyor hem soruyorsun. - Evet soruyorum? -Hani sen ‘ilk kez böylesi oluyor’ dedin ya.. - Evet dedim. - İşte bende onun için sordum “Nasıl yani”. Bu güne kadar kaç kadınla tanıştıysan hepsine ayni şeyi söylüyorsun. Hani ilk kez başıma geliyor” falan gibi. - Ne olmuş? - Ne demek ‘Ne olmuş?’. Bal gibi yalan söylüyorsun. Hiç de başına ilk kez gelmiyor. Hem başına bir şeyin geldiği de yok. Bütün istediğin onunla sevişmek. Yanına otururken, piponu doldurmak bahanesiyle bacaklarına nasıl baktığını fark etmediğimi mi sanıyorun? - Ban bak, gölgeler dünyasının en kara Gölge’si, inşallah gidişin olurda gelişin olmaz. Tülin’le ne yapıp yapmayacağım ve de neresine bakacağım sadece beni ilgilendirir. Hem her kadın için ayrı hikaye uydurulacak diye bir kanun mu var? - Benim anlamadığım da bu. Neden hikaye uyduruyorsun? - Bana bak kara Gölge… - Bana kara deme. - Tamam tamam, beyaz Gölge. Hatta yüce Katmandu’nun dorukları kadar beyaz Gölge. Usül böyle, Yani adet olmuş. Aslında Tülin’in istediği de sevişmek. Aksi olsa, kendinden iki kat yaşlı tek başına yaşayan birinin evinde işi ne. Ama kadınlar arada duygusal bir ilşki olmadan daha doğrusu bir şeyler hissetmeden yatağa gitmezler. - Ama sen gidiyorsun. Tülin ile aranızda bir şeyler olmadığını, ona karşı gerçekten birşeyler hissetmediğini biliyorum. - Onu beğeniyorum. - Sen sütyen takan ya da takmayan tüm dişi yaratıkları beğeniyorun - Evet, erkekler böyle ama kadınlar farklı. - Ne demek ‘Farklı?’ - Erkekler birlikte olduğu kadına karşı duygusal olarak bir şeyler hissetmese de onunla sevişebilir. Ama kadınlar mutlaka hissetmeli. -Sen kadınla ona karşı bir şey hissetmeden sevişebiliyorsun ama kadının seninle sevişebilmesi için mutlaka bir şeyler hissetmesi lazım? Ve sen sadece bu nedenle, ona karşı bir şeyler hissettiğine inandırmak için Tülin’le öyle konuşuyorsun? - Ölümlüler dünyasına hoş geldin. Aynen öyle. - Peki ama ya o da sadece seni inandırmak için öyle davranıyorsa? - Olmaz öyle şey. Mutfakta gereğinden uzun kaldığını düşünüp salona döndü. Geldiğini fark eden Tülin’e, elindeki şişeyi gösterip; - Bazen, bu mantarları neden yapıyorlar merak ediyorum?Çıkana kadar beni bir hayli uğraştırdı, dedi. Boşalan kadehleri doldurduktan sonra yanına oturdu. Sehpanın üzerinden aldığı piposunu yeniden doldurmadan yaktı; - İşlerin nasıl? Tülin kadehini sehpanın üzerine bırakıp hafifçe yan döndü; - Rahatım yerinde, biliyorsun şirketin merkezi İstanbul’da. “Nereden bileyim diye geçirdi aklından. Hatta ne şirketi olduğunu bile bilmiyorum” ama bir şey söylemeden ilgi ile dinlermiş gibi piposuyla uğraşmayı sürdürdü. - İstanbul’dakiler ayda ya da iki ayda bir geliyorlar. Buradaki tüm işleri ben idare ediyorum, diye devam etti Tülin: - Aslında boşandıktan sonra bir müddet evde oturdum ama bence çalışmak daha iyi. Uzanıp, Tülin’in boşalan kadehini doldurdu; - Sigara ister misin? Gerçi ben kullanmıyorum ama istersen bir yerlerden sıgara bulabilirim. - Hayır teşekkür ederim, diye yanıtladı Tülin; - Aslında arada sırada içiyorum ama şart değil. - Olur mu. Ben şimdi bulurum, deyip ayağa kalktı. Müzik setinin yanındaki kütüphaneye yürüdü; - Buralarda bir yerlerde olacaktı. Camlı dolabı açıp, Malboro paketini çıkardı; - İşte. Söylemiştim. Yerine dönmeden, müzik setine bakıp; - Müzik dinlemek ister misin? Diye sordu. Tülin, kalkıp müzik setinin yan tarafında düzgünce sıralanmış CD’lerin içerisinden iki tanesini aldı. İlk baktığını yerine koydu: - Bunu çalalım. İkisi de ayakta yüzyüzeydiler. Sigara paketini kütüphanenin rafına bıraktı. Tülin’in elinden CD’yi alıp paketin yanına koydu. Önce bir elini tuttu sonra öbürünü. El ele öylece ayakta duruyorlardı. - Ben… diye başladı ama devam edemedi. Tülin’in kolları boynundaydı, beline sarıldı. Omzunu ve boynunu öpmeye başladı. Tülin, başını geriye atınca dudak dudağa geldiler, önce yavaşça sonra var gücüyle öptü. Dili alevden bir hançer gibi ağzının içinde yalazlanmaya başladı. “Gözlüklerim diye geçirdi aklından gözlüklerimi çıkarmalıyım”. Nefes almak için dudakları ayrıldığında çıkardığı gözlüklerini Malboro ile CD’nin yanına koydu. Elini süveterin altına sokup memesini tuttu. Yeniden dudak dudağaydılar. Süveterini çıkardı, eğilip arkasından sütyeninin kopçalarını çözdü. Ufak ve sert göğüslerini ezmek istercesine sarıldı. - Yatak odasına gidelim, diye kulağına fısıldadı Tülin. El ele yatak odasına geldiler. Kemerini çözmek için elini bıraktı. Tülin, mini eteğini ayaklarının dibine salıp, örtüleri açılmamış yatağın üzerine uzandı. Elinden tutup üzerine çekti. Dudaklarını öptü. Sonra boynunu, göğsünü. Memesinin sertleşmiş ucunu ağzına alıp emmeye başladı. Tülin kalçalarını yukarı doğru bastırınca tüm ağırlığıyla üzerine abandı. - Banyoya gitmeliyim. Önce sesin nerden geldiğini anlamadı. Başını kaldırınca Tülin gülümseyerek yineledi; - Hemen gelirim. Altından, bir yılan balığı gibi süzülüp, uzun bacakları üzerinde yaylanarak kapıya yöneldi. Örtülerin altına girince donunu çıkarıp yatağın altına doğru iteledi. Ellerini ensesinde kenetleyip, gözlerini açmadan öylece uzandı. - Ne vücut ama. Kapağı açılınca kutudan fırlayan yaylı oyuncaklar gibi ne olduğunu anlayamadan kendini yatağın içinde oturur buldu. Yan tarafında elleri ensesinde kenetlenmiş upuzun uzanan Gölge’yi görünce bir an nerede olduğunu anlayamadı. - Allah belanı versin. Ödümü patlattın. Gölge gözlerini açıp, uzandığı yerde dirseğinin üzerine yan döndü. - Yavaş. Bağırma. Tülin duyacak. - Kim duyarsa duysun. Bağırırım. Aslında dudaklarının titremesini önlemek için yüksek sesle konuşuyordu ama ne yapsa engelleyemiyordu. Üstelik biraz önce demir gibi sert olmasına rağmen şimdi patlak bir balona döndüğünü fark edince korkusu daha da arttı; - Çık yatağımdan. - Tamam. Çıkarım ama bir şartla. - Ne demek “Bir şartla?” - Bu sefer senin yerine ben geçmek istiyorum. - Sen çıldırdın mı? - Hayır çıldırmadım, dedi Gölge, yatağın içinde doğrulup otururken; - Sadece seni, 45 senedir gölgeler aleminde seyredip zevkin doruklarında, bir tarafına sivri bir şeyler sokulmuş gibi naralanmandan bıktım usandım. Ya bir sefer de senin yerine geçmemi kabul edersin ya da Tülin gelince ikimizin arasına yatar. Kim bilir belki de daha çok zevk alır. Ses tonundan Gölge’nin bu sefer ne yaparsa yapsın inadından vazgeçmeyeceğini anlayınca alttan almaya başladı: - Ya anlarsa, yani Tülin fark edere? - Kaç kez söyledim, senin dışında kimse beni göremez. Hem ben tüm sevişme boyunca yerine geçmek istemiyorum ki. Sadece o an geldiğinde yer değiştireceğiz. Başka seçeneği olmadığını anlayınca çaresiz kabullendi. - Tama. Peki o anın geldiğini nasıl anlayacaksın? - Ben sana haber veririm, dedi Gölge. Banyo kapısının açıldığını duyunca, yatağın içerisine kaydı. Gözlerini kapattı. Tülin yanına uzanıp, külotunu çıkarınca, yeniden serleşmeye başladığını hissetti. Sarılır sarılmaz dudaklarını buldu. Omzunun bir hareketi ile üzerine çıkıp, boynunu göğüslerini öpmeye başladı. Tülin, dizlerini büküp, girmesi için bacaklarını açtı. İçindeydi. Bacaklarını sırtında birleştirince diz çöküp, içinde gidip gelmeye başladı. Artık dayanamıyordu. Gelmek üzere iken, sessizlikte, kahkaha kulaklarında bomba gibi patladı. Önce sesin Tülin’den geldiğini sanıp gözlerini açtı. Tülin’in yarı açık ağzından sık sık alıp verdiği nefes seslerinden başka bir şey çıkmıyordu. Hiç durmayan kahkaha bu sefer daha yüksek perdeden çınladı. Başını geri çevirdi. Gölge, tam arkasında, çırılçıplak, bir eli dizinde öbürü karnında, iki büklüm durmaksızın gülüyordu. Nefesini toplamaya çalışarak geriye doğru: - Ne var, diye seslendi. Gölge; - Buradan çok komik gözüküyor, diye yanıtladı. İşte tam o anda tıpkı filmlerdeki gibi, hani adam beton duvardan, balığın suda süzüldüğü gibi geçer ya, işte tıpkı öyle Gölge ile yer değiştirdiklerini hissetti. Gölge Tülin’in bacakları arasına diz çökmüş. Tülin’in bacakları Gölge’nin çıplak sırtında kenetlenmiş. Gölge’nin kalçaları 45 derecelik açı ile odanın tavanını işaretlerken bir yukarı bir aşağı gidip gelmekte. Kendini tutamayıp gülmeye başladı. Bir biri ardına hiç durmaksızın patlayan kahkaha nöbetleri arasında kendi kendine ”Gerçekten buradan komik gözüküyor” diye söylenmeye çalışıyordu. |