![]() |
|
Taksiye bininceye kadar, her kadeh kaldırıldığında sadece "kafam iyi" diyordum. Arabanın hareketi ile sarsıldıkça mide bulantısını bastırmak için gözlerimi sıkıca kapatıp arkama yaslanıyorum. Uzanıp pencereyi indirdim. Serin gece havasını içime çekiyorum. "Biraz daha iyiyim" dememe fırsat kalmadan midemden yeni bir dalga yükseliyor, yutkundukca acı safra tadını boğazımda hissediyorum. Arabanın içerisine kusmamak için çıkıp yürümeliyim. Dikiz aynasından gözleyen şöföre; - Dur, diyorum. Ücreti ödeyip, indim. Düşmemek için duvara yaslanıp etrafa bakıyorum. Evin bir sokak ötesinde durmuşuz. Yürümeye başladım, daha doğrusu bir adımı ötekinin önüne koymaya çalışıyorum. Yürümek iyi geliyor, başım dönüyor ama bulantı hissetmiyorum. Hiç kimselerin bulunmadığı sokakta yalnızlıktan sıkılmamak için bir yanıp bir sönen sokak lambası, gölgeleri daha da karartmaktan başka bir işe yaramıyor. Kaç kez belediyeye, TEK'e haber verdim, her seferinde "tamir ettik" demelerinin üzerinden bir gece geçmeden lamba yine bildiğini okumaya devam ediyor. Etraf ne kadar sessiz. Aslında sessizlikten çok, sanki gece nefes almayı unutmuş gibi. Apartmanın giriş kapısında, elimde anahtar, hiç olmazsa bir kedi miyavlaması ya da ne bileyim bir "çıt" duymak için kulak kesiliyorum. Gecede "çıt" bile çıkmıyor. Eğilip, anahtarı kilide uzattım. Başım dönüyor, kilidi tutturamıyorum. Bir elimi kapıya dayayıp, yeniden deniyorum. Bu sefer daha anahtarı yaklaştırmadan sanki kapı benden uzaklaşıyor. Kafamı kaldırdım, sokak lambası ard arda yanıp sönmekten vaz geçmiş ama, bu sefer de sanki yerden bir şey almak ister gibi başını toprağa değirecek kadar eğmiş. Ayağımın altında toprak kaymaya başladı, elimi kapıdan çektim. Bir an sanki her şey eski yerine döndü. Bu kadar sarhoş olmam imkansız. Üstelik mide bulantım yok, başım da dönmüyor. "Deprem" diyorum kendi kendime, daha kelimeye tamamlayamadan, ayağımın altındaki toprak iç çeker gibi kımıldadı, ta derinlerden bir uğultunun gelmekte olduğunu hissediyorum. Buz gibi bir rüzgar, boş sokakta, yerde ne varsa savurup, çöp tenekelerini devirerek esmeye başladı. Bir anda kedi köpek çığlıkları geceyi dolduruyor. Diplerden gelen uğultu korkunç bir gürültü ile patlamadan "istasyona diyorum, kendi kendime istasyona kaçmalıyım" Sokağı geçip, caddeye fırladım. Asfalt bir ucundan tutulup silkelenen halı gibi ayaklarımın altından çekiliyor. Yere kapaklandım. Karşıdaki koca koca, palmiye ağaçları birer kibrit çöpü gibi savruluyor. Düştüğüm yerde kalırsam ard arda devrilen binaların altında ezilmem işten bile değil. Ayağa kalkıp, istasyona doğru yeniden koşmaya başladım. Büyük taş bina, korkunç sarsıntıya direnmeye çalışıyor. Bekleme salonunu geçip vagonların bulunduğu açık araziye geldiğimde, ilkinden daha korkunç bir dalga ile lastik top gibi havaya fırladım. "Tanrım" derken, düştüğüm yerde kendimden geçiyorum. Gözlerimi açtığımda, rayların arasında yatıyordum. Biraz ötemde boş bir vagon yan devrilmiş. Etraf karanlık değil ama aydınlık da değil. Ortalık sisten daha kalın bir toz bulutuyla kaplı. Gri beyaz toz perdesinin gerisinde yıkıntılar fark ediliyor. Harabeye dönmüş koca istasyon binasından tümüyle yıkılmamış duvarlarından arada bir düşen taş parçaları sessizliği, deliyor. Ayağa kalktım, bileğimdeki saat bir yerlere fırlamış, yıkıntılar arasından geçip caddeye çıkıyorum. Asfalt adeta yok olmuş, göz alabildiğine, yıkıntıdan başka bir şey görülmüyor. Oracıkta bir taşın üzerine çöktüm. Mutlaka benden başka kurtulanlar vardır, her halde sabah olunca insanlar bir yerlerden çıkacaklar. Ne kadar oturdum bilmiyorum. Karnım acıktı. Hava ısındı, üzerimdeki ceket fazla geliyor. Yıkıntılar arasında yoruluncaya kadar yürüyorum. Gökyüzünde güneşi görmek mümkün değil, kirli bir grilik her şeyi örtmüş, uzaktaki yangının alevlerinden başka bir şey fark edilmiyor. Patlayan su boruları, sanki kendi aralarında sadece kendilerinin anlayabildiği bir dille konuşuyorlar. Bu kadar zaman hiç kimseye rastlayamamam olacak iş değil. Koca şehrin tüm insanları birden yok olmadı ya. Ne bir kedi ne de köpek etrafta hiç hayvan yok. Yerdeki cola kutusunu almak için duruyorum, biraz ezilmiş ama patlamamış. Oturup ılık colayı içtim. Hava kararmaya başlayınca istasyona geri döndüm. Yıkıntılar arasında bisküvit ve de benzeri yiyecek paketlerini topluyorum. Ayakta kalan vagonlardan birisinin açık kapısından tırmanıp girdim. Yolda bulabildiğim yiyecekleri yiyip, üzerine plastik şişeye doldurduğum suyu içiyorum. Ceketimi yastık yapıp, vagonun tahta zeminine uzandım. Hayvanlar da dahil şehirdeki tüm canlıların tamamı ölmüş olamaz. Gerçi bütün gün ayakta kalmış bir tek sağlam binaya rastlamadım ama koca şehirde tek başıma kalmış olabileceğimi kabullenmek istemiyorum. Ülkenin tamamı bir gecede yok olmadıysa neden hiç helikopter ya da uçak görmedim? Aslında bütün gün bir radyo bulmak için bakındım ama bulamadım. Gece bir sesle uyanıyorum, vagonun sallanmasına bakılırsa daha hafıf sarsıntılarla deprem devam ediyor olmalı. Üç gün, yürüyebildiğim kadar gidip hava kararırken tekrar vagona dönüyorum. Bir kaç kez yıkıntıların arasından iniltiler duyduğumu sanıp, aramama rağmen bir tek canlıya rastlamadım. Sabah kalktığımda ortalık aydınlıktı ama güneş hala gök yüzünde görülmüyordu. Bu, vagonda geçirdiğim dördüncü gün. Bulabildiğim tüm yiyecekleri ve iki plastik su şişesini torbaya koyup şehrin çıkışı sandığım yöne doğru yürümeye başladım. Düz bir yönde gitmek mümkün değil aşamayacağım yıkıntıların etrafından dolanıyorum. Hava kararırken çift şeritli yolun geçtiği köprüye geldim. Köprünün sadece iki taraftaki ayakları kalmış. Derinlerde durgun bir su birikintisi görülüyor, karşıya ulaşmam için suyu aşmam gerek. 'Sabah denerim' deyip, köprü ayaklarının birinin dibine oturdum. Hava kararmaya başladı, aslında ne kadar gündüz ne kadar gece göğe bakarak anlamak mümkün değil. Torbadan çıkardıklarımı yedim. Dört gündür devam eden yangınlar, dünkü yağmurla sönmüş olmalı. Gök yüzü simsiyah, bir tek yıldız bile parıldamıyor. Etrafta bulabildiğim her şeyi altıma serip uzanıyorum. Dalmış olmalıyım. Su sesi ile uyanıyorum. Uzandığım yerde dikildim, aslında su sesinden çok, suda yürüyen ayak seslerine benziyor. Etraf zifiri karanlık. Önce yanıldığımı sandım. Her halde rüzgarla savrulan köprü yıkıntılarının suya düşerken çıkardıkları sesleri duymuş olmalıyım. Ama ayni sesler yeniden başlıyor. Çok belirgin değil ama bu sefer yanılmış olamam, sanki ilerideki karanlığın ötesinden birileri suyun içerisinden yürüyerek bu tarafa doğru geliyor. Kalbim delice çarpmaya başladı. Mutlaka birileri olmalı, ya burada bulunduğumu fark etmeden geçip giderlerse. 'Buradayım' diye bağırmak istiyorum ama heyecandan sesim çıkmıyor. Ayak sesleri durdu. Oturduğum yerden öne eğiliyorum ama karanlığın içinden bir şey görmek mümkün değil. Suyu geçmiş olmalılar. Neden hiç ses duyulmuyor? Ayağa kalktım, o tarafa doğru yürümek üzereyken, hemen önümde üç gölge belirdi. 'Tanrım, bunlar çocuk' yan yana duruyorlar, karanlıktan yüzleri seçilmiyor ama elinde kafası kopuk bir oyuncak bebek tutan kız olmalı, üzerindeki elbiseler paramparça, ayakları çıplak. - Adın ne? Sorumu sanki işitmiyorlar. Üçü birden yan tarafdaki yiyecek torbasına doğru yürümeye başladı. - Aç mısınız? Hiç seslerini çıkarmadan torbanın içerisinde ne varsa yemeye başladılar. Son lokmalarını yutmadan bir yün yumağı gibi birbirlerine sarılıp oracığa kıvrılıverdiler. Olduğum yere çöktüm. - Bu çocuklar nereden çıktı? Neden konuşmuyorlar? Belki de yaşadıkları şok onları bu hale getirdi. Kardeş olmalılar, ya da sadece bir araya geldiler. - Herneyse Kalkıp bulabildiğim şeylerle üzerlerini örtmeye çalışıyorum. Kim bilir ne kadar zamandır yoldalar. Yatar yatmaz uyuduklarına göre yorgun olmalılar. Mukavvaların üzerine uzanırken "sabah diyorum, kendi kendime herhalde konuşmaya başlarlar o zaman nerden geldiklerini öğrenebilirim". Yüzümde gezinen elin temasıyla uyanıyorum. Üçü birden başucuma dikilmişler. Kız uyandığımı fark edince elini çekiyor. -Günaydın! Gülümsemeye çalışıyorum. Hiçbiri cevap vermiyor. Doğrulup oturdum. Yine sabaha benzemeyen gri aydınlık ortalığı ışıtıyor. Güneş sanki yer yüzünü unuttu. Yüzlerine bakıyorum. Yaşadıkları her neyse bu çocukların duygu dünyasını yok etmiş olmalı. En yakındaki kızın saçların'ı okşamak için elimi uzatıyorum. Vahşi bir hayvan gibi geri çekiliyor. İki oğlan üzerime atlamak için ayaklarının üzerinde yay gibi gerilmeye başladı. Duyduğum hırıltılar gırtlaklarından çıkıyor olamaz. İki elimi birden kaldırıp, kızdan uzaklaşırken; -Tamam diyorum, tamam. Sanki vahşileşmiş köpek gibiler. Belki de kıza zarar vereceğimi sandılar. Yiyecek torbasının içerisinde bir şey kalmamış, su şişeleri de boşalmış. Kız hepsinden küçük ama sanki liderleri o. Bir an bile bırakmadığı bebeği öbür eline geçirip, suya doğru işaret ederek o tarafa doğru yürümeye başladı. Oğlanlar sesizce takip ediyorlar. - Belki de diyorum, geldikleri yerde başkaları vardır. Peşlerinden yürümeye başladım. Su göründüğü kadar derin değil. Köprünün öbür ayağına ulaşıp, yıkıntılar arasından tırmanıyoruz. Çocuklar tereddüt etmeden ilerliyorlar, sanki yolu ya da gitmek istedikleri yeri biliyorlar. Etrafta hiç bir canlıya rastlamadan yürüyoruz. Yorulmaya başladım, onlar yaşlarından umulmayan bir enerji ile yola devam ediyorlar. 'Bundan sonra bir adım daha atmam mümkün değil' diye içimden geçirirken, çocuklar ilerideki tepenin ardında kayboldular. Tepeye kadar varıp, orada oturacağım, soluklanmadan daha fazla yürümem mümkün değil. Tepeye vardım, ortalıkta diğerleri görülmüyor, kız biraz ileride tek başına bekliyor. Aşağıda, yıkıntılar arasında iki katlı, oldukca büyük bir bina nasıl olmuşsa ayakta kalmayı başarmış. Karşıdan bakınca, çerçeveleri sökülmüş, camsız pencereleriyle, dişsiz bir ağıza benzeyen binanın çok eski bir yapı olduğu fark ediliyor. Yorgunluğumu unutup kızın peşinden yürüyorum. Kapıdan, oldukça geniş bir salona girdik. Sağlı sollu bir sürü oda kapısız deliklerden bizi gözlüyor. Öbür uçtaki korkuluksuz taş merdivenler ikinci kata çıkıyor olmalı. Bu kadar eski bir binanın daha doğrusu harebenin, koca şehirde tek bir yapı bırakmayan korkunç sarsıntıya direnip ayakta kalabilmesi bir mucize. Tavan yer yer çökmüş, salon da dahil, bakabildiğim odaların hiç birinde eşya namına bir şey yok. O kadar yorgunum ki, üst kata çıkmaktan vaz geçip taş basamakların dibine çöküyorum. Burası soğuk, merdiven altında bir kapı var, soğuk hava alt kattaki bodrumdan geliyor olmalı. Karanlık boşluğun ardında ne olduğunu merak ediyorum ama kımıldayacak halim yok. Dışarıda hava, her zamanki gibi birden karardı. Çocuklar ne zamandır etrafta görülmüyorlar, her halde boş odalardan birine girmişlerdir. Üst kata çıksalar fark ederdim. Etrafta hiç ses duyulmuyor. Oturduğum yerde içim geçmiş olmalı. Omuzuma değen elle uyanıyorum. Kız elma uzatıyor. Bütün gün hiç bir şey yememiştim, elmayı yiyince ne kadar açıktığımı fark ediyorum. Oğlanın uzattığı su şişesinden uzun uzun içiyorum. Üçü birden geldikleri gibi kayboluyorlar. Oracıkta bulduğum karton kutuyu başımın altına koyup, merdivenlerin dibine uzandım. Gözlerimi kapattım. Rüya görüyor olmalıyım. Kalabalığın tam ortasındayım. Üzerimde ne varsa çıkarmışlar. Çırılçıplağım, ellerimle önümü kapamaya çalışıyorum. Sırt üstü yatırmışlar, etrafımdakilerin tamamı çocuk, aralarında kızlar da var. Çıplaklığımdan ya da çocukların yüzlerindeki ifadeden korkuyorum. Gözleri çakmak çakmak, sanki en sevdikleri çilekli pastaya uzanır gibi küçücük dilleriyle dudaklarını yalıyorlar. Mırıldanır gibi bir ses çıkarıyorlar ama hiç birisi konuşmuyor. Sarı saçları kirden birbirine yapışmış en yakındaki kız göğsüme oturup ufacık kollarını boynuma sarıyor. Dudaklarını tam şah damarımın üzerine değdiriyor. Neden korktuğumu bilemiyorum ama panikten kımıldayamıyorum. Etraftakilerin mırıltısı giderek yükselmeye başladı. Ellerimi önümden çekip, göğsümdeki ağırlığı kaldırmak üzereyken, korkunç bir acı ile haykırarak gözlerimi karanlığa açtım. Rüyanın etkisinin geçmesi zaman alıyor. Elimi refleksle boynumdaki ıslaklığa götürüyorum. Nerden çıktığı belli olmayan aydınlık, karanlığı hafifçe aralıyor. Ayaklarımın dibinde, sarışın kız yerden kalkmaya çalışırken yüzünün daha doğrusu ufacık ağzının ve dudaklarının kıpkırmızı olduğunu fark ediyorum. Parmaklarımın ucundaki ıslaklığa bakıyorum, kırmızı. Boynumdaki ılıklık usul usul aşağı iniyor. Çırıl çıplağım, etrafımda kaç çocuk olduğunu göremiyorum ama halkanın gerisinde, karanlığın içerisinden de mırıltılar yükseliyor. Panikle arkamdaki merdivenlere saldırıyorum. Yukarısı daha karanlık, bir şey görmek mümkün değil. Seslerinden peşimden geldikleri belli. Arkamdaki duvara tutunarak el yordamıyla yürümeye çalışıyorum. Duvardaki boşluğa fark edince o tarafa dönüyorum, odalardan birine girmiş olmalıyım. Ayağıma bir şeye takılınca kapaklanıp düşüyorum. Sanki ölü bir fener ortalığı aydınlatıyor. Her yer parçalanmış cesetlerle dolu. Üzerine düştüğümün, gözleri açık, uzun saçları yüzüme değiyor. Dehşetle geri dönüp kakmak isterken, hepsi birden üzerime atılıyorlar. Yüzüme kollarıma, bacaklarıma, yüzlercesi birden yapışıyor. Ufak elleri saçlarıma asılıyor. Sarışın kız, dişlerini boynuma geçirirken, çığlıklarım, boğazımı parçalayan minicik dişlerin arasında kayboluyor. |