|
IRMAK HÜKUMETİ
13 Kasım gece geç saatlerde idi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nce
radyolardan bir açıklama yapılarak, Senatör Profesör Sadi Irmak Bey'e hükümeti
kurma görevinin verildiği duyuruldu. 14 Kasım günü, başbakan adayı olarak
Prof. Dr. Sadi Irmak, “Erken seçimi geciktirmek sakıncalı olur, güçlü bir
hükümetin kurulabilmesi için kendilerinden vazgeçilemiyecek olan siyasi
partiler, sorumluluk kabul etmelidirler.” diyor, parti liderlerinden de
bu konuda guruplarını serbest bırakmalarını istiyordu.
Siyasi partiler, guruplarını topluyor, görüşüyor, hükümeti destekleme kararını
bir türlü alamıyorlardı. Başbakan adayı Irmak özetle;
“Zorluklar var, fakat bedbin değilim,
parti liderlerinden en azından gruplarını serbest bırakmalarını istedim.
Gerçi bu düşünülebilecek kararların en olumsuzu olacaktır. Bunu esirgemiyeceklerini
umuyorum. Ama bu cevap bile beni tatmin edecektir. Ne rey veririz ne de
bakan derlerse bu durumun partiler için iyi bir propaganda olmadığını
zannediyorum Bu hususu hesaba katacaklardır.”
diyor, Cumhuriyet Halk Partisi'nden erken
seçim vaadiyle destek aldığını öteki partilerin tereddütü bulunduğunu yetkili
kurullarla temaslarını sürdürdüğünü açıklıyordu.
Cumhuriyet Halk Partisi, erken seçim teklifini meclisde imzaya açmıştı.
Teklifi sadece 187 milletvekili imzaladı. Adalet Partisi, hükümete
üye vermiyordu. Irmak da partiler dışı
bir hükümet kuracağını açıkladı. Parti liderleri aralarında temas
halindeydiler. Güven oyu konusunu hükümetin programını
gördükten sonra karara bağlayacaklarını söylediler. Cumhuriyet Halk Partili
bakanlar kurtuluyoruz diye seviniyorlardı. Nasıl olsa bir hükumet kurulacaktır,
biz hele bir kurtulalım havasındaydılar.
Bari Biz de Helallaşalım
Başbakan Ecevit ve Bakanlar Kurulu 17 kasım günü, Etimesgut Havaalanında
bir araya gelerek, İstanbul'a giden Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ü uğurluyorlardı.
Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ve CHP'li dört bakan dışında Ecevit
kabinesinin bütün üyelerinin bulunduğu uğurlama töreninde bakanlar, yeni
bakanlar kurulunu Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fuat Bayramoğlu'ndan
öğrenmişlerdi. Fuat Bayramoğlu, yeni bakanlar kurulunun listesini Meclis
Başkanı Kemal Güven'e vermişti.
Cumhurbaşkanı'nın uçağı havalandıktan sonra, MSP'li Gıda Tarım ve Hayvancılık
Bakanı Korkut Özal, Başbakan Bülent Ecevit'in yanına gelerek, “Yani şimdi
biz bir daha görüşemiyecek miyiz? Bu günden sonra, tespit edeceğimiz bir
tarihde bir araya gelelim, bir helallaşalım, böylece bir araya gelmeyi
anane haline getirelim, ve bunu sürdürelim” demiştir. Başbakan Bülent Ecevit
bu teklifi olumlu karşılamış, “Olur yapalım.” cevabını vermiştir. MSP'li
diğer bakanlar da Korkut Özal doğrultusundaki görüşlerini belirtmişler,
“yakında bir toplanalım.” demişlerdir.
MSP'li ve CHP'li bakanları neşeli bir şekilde birbirleriyle el sıkışıp
vedalaştıkları görülmüş bu sırada Cumhurbaşkanlığı Sekreteri Fuat Bayramoğlu,
Bülent Ecevit'e Cumhurbaşkanının bir dileğini iletmiş ve şunları söylemiştir,
“Cumhurbaşkanımız, sizin başkanlığınızda bütün kabine üyelerini salı günü
saat 16.00ida, Cumhurbaşkanlığı köşküne davet ettiler. Bir veda toplantısı
yapmak istediler.” demiş. Bakanlar kurulu meclis başkanının elindeki listeye
hep birlikte tekrar göz atmışlar, sonra listeyi alan Ecevit'in Ulaştırma
Bakanı Ferda Güley, hava alanından kapıya doğru yürürken, yanındaki arkadaşlarına
listedeki isimleri yüksek sesle okumuştur.
Irmak Hoca Bana Sürpriz Yapmıştı
Irmak Hoca yabancımız değildi. İstanbul'dan tanırdık. Parti teşkilatında
çalışırken yaptığımız toplantılara onu da davet eder, rica ederdik konuşmalar
yapardı. Doğu ve batı kültürünü incelemiş Atatürk milliyetçisi, coşkulu,
şair ruhlu bir insandı. Bizlerden 20 yaş büyüktü. Kerkük folklörünü çok
sever Nizam'a yakışıklı diye takılırdı. Sohbeti bol babacan bir insandı.
Konuşmalarımız sırasında en çok anlaştığımız konu İnönü hayranlığı idi.
“Atatürk'den sonra İnönü olmasaydı, halimiz nice olurdu” derdi.
17 Kasım günü karşımızdaki kuaföre uzayan saçlarımı kestirmeye gitmiştim.
Yanımızda çalışan Yeter adında bir kız vardı. Dükkana geldi, “Sizi başbakanlık
konutundan arıyorlar Nizamettin beyle konuştular bakan oluyormuşsunuz .”
dedi. Çok şaşırmıştım berber de şaşırmıştı. Kimseyle bu konuda bir görüşme
yapmamıştım.Bu işte bir yanlışlık vardır diye düşünüyordum. Köşk'ü aradım.
Önce Amiral Çoker'le görüştüm, olaylar doğru idi. Sonra Irmak Hoca'yı bağladılar.
Hoca ( Biz ona böyle hitap ederdik ) ;
– “Nermin hanım, hayırlı olsun, sizi
Kültür Bakanı yapıyorum istersen gel konuşalım bunu kabul edeceksin” diyordu.
– “Hocam nerden çıktı bu bakanlık, biliyorsunuz
ben bu işlerden elimi eteğimi çektim. Şimdi TEK'de yönetim kurulu üyesiyim".
– ”Biraz önce Nizamla görüştüm, kapattığımız
bu kapıyı yeniden açacağız,beraber çalışacağız” diyor ve ısrar ediyordu.
Ev halkı da benim kadar şaşırmıştı bu işe. Aslında hükümeti kurmakla görevlendirileceği
beklenen kontenjan senatörü, Zeyyat Baykara'da, Irmak'ın ısrarları karşısında
dayanamamış ve başbakan yardımcılığını kabul etmişti. Sonra kabinenin yapısı
üzerindeki çalışmaları başbaşa yürüttüler. Cumartesi günü sabahtan akşama
kadar Irmak ve Baykara başbakanlık konutunda telefonlarla bakan adaylarını
aradılar. Kimisiyle başbaşa kimisiyle telefonda konuştular. Kimisi kabul
etti, kimisi özür diledi. Nihayet kabinenin iskeleti bir gün sonra ortaya
çıktı. “Hele CGP'nin kabineye girmesiyle Irmak işlerini daha rahat yürütür"
diyenler vardı.
Ben aynı şekilde düşünmüyordum. Nasıl olsa bir kabine kuruluyordu da işleri
yürütmek bu toz duman arasında çok zordu. Turhan Feyzioğlu'nun kıvrak zekası
ve taktikleri bile işe yaramazdı. Seçilmiş parlementonun dışardan seçilmiş
tarafsız bir kabineyi desteklemeyeceği denenmişti daha önceleri. Olsa olsa
bu kabine bir süre hükumet boşluğunu doldurmak amacıyla kurulurdu.
Gazeteler ; “Turhan Feyzioğlu, Dışişleri Bakanlığıinı kabul etmedi,
Eski Başbakan yardımcılarından Kemal Satır ile Eski Maliye Bakanı Ziya
Müezzinoğlu mazeret dilediler. Kabinede ilk kez bir bayan daha yer alıyor
ve Nermin Neftçi , Kültür Bakanı oluyor” diye yazıyorlardı.
Irmak kabinesi bir ucundan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dayalı bulunuyordu.
İçinde senatörler ve bağsız milletvekilleri yanında, üniversite hocaları,bir
kaç bürokrat ve eski politikacılar bulunuyordu.
Başbakan
Prof Sadi Irmak
Başbakan Yardımcısı
Zeyyat Baykara
Devlet Bakanı
Mehmet Özgüneş
Devlet Bakanı
Muslih Fer
Devlet Bakanı
Salih Yıldız
Devlet Bakanı
Hayri Mumcuoğlu
Milli Savunma Bakanı
İlhami Sancar
İçişleri Bakanı
Mukadder Öztekin
Dışişleri Bakanı
Melih Esenbel
Maliye Bakanı
Prof. Bedri Gürsoy
Milli Eğitim Bakanı
Prof. Safa Reisoğlu
Bayındırlık Bakanı
Vefa Tanır
Ticaret Bakanı
Prof. Haluk Cillov
Sağlık Bakanı
Kemal Demir
Gümrük Tekel Bakanı
Doç. Baran Tuncer
Tarım Bakanı
Prof. Reşat Akal
Ulaştırma Bakanı
Sabahattin Özbek
Çalışma Bakanı
Prof. Turhan Esener
Sanayi Bakanı
Mehmet Gölhan
Enerji Bakanı
Erhan Işıl
Turizm Bakanı
İlhan Evliyaoğlu
İmar İskan Bakanı
Selahattin Babüroğlu
Köy İşleri Bakanı
İ. Hakkı Aydınoğlu
Orman Bakanı
Prof. Fikret Saatçioğlu
Gençlik ve Spor Bakanı
Zekai Baloğlu
Kültür Bakanı
Nermin Neftçi
Sosyal Güvenlik Bakanı
Sadık Şide
Hükümet programının hazırlıklarına başlamıştık, Kabinenin bütün bakanları
ciddi bir çalışma içindeydiler. Herhalde bakanların arasında en acıklı
durumda olan bendim. Çünkü, Kültür Bakanlığı'nın, ne kadrosu, ne merkez
teşkilatı kanunu, ne de bütün ünitelerini toplayan bir bütçesi vardı. Sadece
özel kalem müdürü için bir kadro verilmişti. Ben de bu kadroya İnönü'nün
özel sekreteri olan, Gültekin Ozan'ı atadım. Binbir zorlukla da 10
adet müşavir kadrosu alabildim.
Gerçi parlamento kendi ayıbı olmadan 12 Mart dönemi içinde parlamento dışı
bakanlarla çalışmaya biraz alışmıştı ama, bu kez Ecevit hükümetinden sonra,
kendi içinden normal bir hükümeti çıkaramamış olmanın ezikliğini taşıyor
gibi geliyordu. Başbakan dahil birçok öğretim üyesi ile bir kabinenin kurulmuş
olması belki de eski beyin kabinesi günlerini hatırlatmakla kalmayıp parti
liderlerinin artık şapkalarını önlerine koymalarını sağlıyordur diye düşünmüştük
26 Kasım'da liderler toplandılar. 27 Kasım'da okunan hükümet programı parlamentoda
tartışıldıktan sonra, 29 Kasım'daki oylamada, meclis genel kurulu hükümete,
güven oyu vermedi. Başbakan Irmak görevden istifa etti.
Bu kere Ecevit Hükümeti'nde olduğu gibi, yenisi kurulana dek hükümet sorumluluğunu
biz üzerimizde taşıyacaktık. Özet olarak hükümetimiz bir yandan bütçeyi
hazırlayacak, bir yandan da memleketi “yeni hükümet” ya da “seçim hükümeti”
kuruluncaya dek yönetecekti.
29 Kasım Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Korutürk, Bakanlar Kurulu'na riyaset
etti. Bize moral vermeye çalışıyordu. Konuşmasında özet olarak; ”Durumu
olduğundan daha fazla karanlık görmediğini belirtiyor, Türkiye'nin hükümetsiz
sayılamıyacağını söylüyor, iş başındaki bu hükümetin güven oyu almamış
bulunmasına rağmen, istifa etmiş CHP - MSP hükümetinden daha uyumlu çalışabileceğini,”
hatırlatıyor ve şöyle devam ediyordu
“Hükumetiniz, siyasi partilerce açıklanan
genel eğilime uyarak teşekkül etmiştir ve teşekkül tarzı 11 kasım 1974
günü siyasi parti genel başkanları ile yaptığım görüşme zabıtlarının yayınlanması
ile kamuoyuna da açıklanmış bulunmaktadır. Bunlardan çıkardığımız netice,hükumetin
bazı siyasi partilerden katılacak bakanlarla ikmal olunabileceği, hiç değilse
parlementodan güven oyu alabileceği mahiyetinde idi.
Hükumetiniz siyasi partilerin takdirine göre;bir
intikal hükumeti,bir seçim hükumeti ve ya geçici bir hizmet hükumeti olarak
kuruluyordu. Lakin 29 Kasım 1974 günü yapılan güvenoylamasında bilindiği
gibi,yüce meclis hükumetinize güvenoyu vermedi. Hükumet, programındaki
taahüde sağdık kalarak aynı gün istifasını verdi ve bu istifa tarafımdan
kabul edildi.”
diye anlatıyor hükumet kurma görevini yeniden
Prof. Sadi Irmak'a verdiğini söylüyordu. Cumhurbaşkanı konuşmasının sonunda
“Parlementodan çıkarılacak yeni bir hükumeti beklememizi ve bunu çalışarak
yapmamız gerektiğine” değiniyor, kendi konumu ile ilgili olarakta ;
“Türkiye Cumhurbaşkanı devletin devamlılığının
temsilcisidir, vatan ve milletin temsilcisidir. Bu itibarla, Cumhurbaşkanları,
bir evvelki hükumetin çalışma icraatı ile sonraki hükumetin
çalışma icraatı arasında bir köprü hizmeti görür
ve devletin işlerinin devamlılığını temin eder. Yalnız bu noktada şunları
açıklamalıyım ki, Cumhurbaşkanıinın yetkileri, yaşanan günlerin tecrübesinden
yararlanarak ele alınması lazım. Örneğin parlementodan bir hükumet çıkarma
sorunu kilitlenirse,bunda hem millet, hem de Cumhurbaşkanı sadece (bekle-gör
) durumunda bırakılmamalıdır.” diyerek konuşmasını sürdürüyordu.
Özetle bizim hükumetimizin hiç olmassa iç bünyesinde uyumlu bulunduğunu,
Ecevit'in müstafi hükumetindeki gibi, üyelerden bir kısmının meclisi bırakıp
gitme kararı almayacağını söylemek istiyor, bu isteğini çok diplamatik
bir dille sergiliyordu ve cumhurbaşkanlarına böyle siyasi çıkmaza girildiği
zamanlarda, hiç olmassa ülkeyi seçime götürme yetkisinin verilmesi gereğine
işaret ediyordu.
“Ortakları bu derece birbirinden
ayrılmış bir hükumet şüphesiz Türkiye Cumhuriyetiinin mukadderatında bir
icra organı olarak bir gün fazla iktidarda kalmamalı idi. Biz sayın Ecevit
Hükümeti'nin üyelerinin bir kısmının vazifeyi terk edip gitme kararlarını,
diğer kısmının ise, gidenlerin yerini doldurarak vazifede kalma düşüncesinde
olanlarını ve böyle gelişmeleri önlemek istedik ve bu uygulamaya fırsat
vermemek için Prof. Dr. Irmak Hükumeti'ni kurduk ve onları hükumet olarakta
onadık. Bunu da yaparken siyasi partilerilerimizin açık ve zımni teminatına
dayandık” diyordu.
Ecevit ise 15 Aralık'da, “Seçimsiz hiç bir formüle katılamayız ama, seçim
hükümeti kurulmak şartı ile herşeye hazırız” diyordu.
Koltuklarını ne kadar süre işgal edeceklerini bilemeyen biz kabine üyelerinin
bir çoğu, hiç aksatmadan görevlerimizi yapmaya çalışıyor, idari tedbirlerle,
kararnamelerle, fazla uzun vadeli işlere girmeden devlet hayatının günlük
yaşantısında, sanki nöbet tutuyorduk. Ben de kendimi böyle hissediyordum.
Mesela Kıbrıs Türk kesimindeki müzelerden eserler çalınıyor diye haberler
ulaşmıştı. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Hikmet Gürçay'ı,
oradaki kumandanla bir telefon konuşması yaptıktan sonra, Kıbrıs'a gönderdim.
Eğer uygun görürlerse, bizdeki yasaklayıcı kuralları örnek alabileceklerini
ve bunun için gerekli yardımı yapabileceğimizi bildirdim.
Bir yandan illerdeki valiliklere bildiriler çıkartıyor, eski eserler yasasının
tam olarak uygulanması konusuna dikkatlerini çekiyor, ören yerlerinde define
aranmasının yasak edilmesini istiyordum.
Resim sergilerinin açılışlarında sık sık rastladığım Emel Korutürk'ün kimi
sabahlar kahvesini içmeye Köşk'e giderdim. Onunla dertleşirdik. Kültürel
konuları anlayan bir insandı. Zaten basın da bize “Korutürk'ün hükümeti”
adını takmıştı...
Bakanlığın, bakanlık olarak yaşatılması gereğine inanmıştım. Politikacıları
ve kamu oyunu da buna inandıracak bir çalışmanın içine girmek için uğraş
vermeliydik.Hükumetin ömrü buna yetecekmiydi bilemiyordum.
İsmet İnönü birinci ölüm yıldönümünde resmi bir törenle anılıyordu. Bizde
bakanlık olarak bu kadar zengin bir siyasi kültürü programa alabilir,ilaveler
yapabilirdik. Bu gibi durumlarda parlamentonun, şip şak hükümet kurması
görülmemişti. Bütün bu işleri bir iki aylık bir süreye sığdırabilirdik.
Daha hızlı çalışmalıydık. Teşkilata bir nefes ve bir canlılık vermeliydik.
Üzerlerine kül elenmiş gibiydiler. Eğer, bakanlığın ünitelerini, böylesi
bir çalışmanın içine sokabilirsek kabinenin görüntüsüne de bir güç kazandırırız
diye düşünüyordum. Kamuoyu ve basın bizim bakanlığa, biraz da fuzuli bir
kuruluş diye bakıyordu. Kültürel konulara henüz bir ihtiyaç olmaktan çok
adeta bir lüks gibi bakılıyorda, Mustafa Ekmekçi Ankara Notları'nda
;
Geçici Hükümetin Havası...
“Bütün bakanlıkları ele alarak teker
teker inceledim. Bir de Kültür Bakanı'nın neler yapacağını merak
eder dururum ben. İyi mi? Kürsüye çıkıp Erbakan Hoca'ya bir güzel ders
verebilir örneğin.”Bak ben Sadi Irmak Hükümetinde Kültür Bakanıyım. Bir
Türk kadını olarak, Atatürkçülük... Necmettin Erbakan Hoca, alimallah,
doğru, gardroba koşar, pardesüsünü aldığı gibi, pırrrr. Kültür Bakanı bayan
da, önemli bir görevi yerine getirmiş olmaz mı?”
( 23.11.1974, Yeni Ortam )
diye yazıyordu. Örsan Öymen ise, bizim bakanlığa
“masasız bakanlık” adını takıyordu. “Bir kurulup bir kaldırılan bu bakanlığın
bakanı var fakat ne teşkilat kanunu ne de kadrosu. Hatta bir masası bile
yok.” diyordu. Benim inancıma göre, Kültür Bakanlığı çok öncelerden kurulmalıydı.
Irmak Hoca, iyimser bir insandı. Kabinesinin güven oyu alabileceğini düşünmüştü
herhalde. Bu bakanlığın Türk Kültürüne faydalar sağlıyacağına da inanıyordu.
Özel sohbetlerimizde; “Ben hep kültür bakanı olmak isterdim. Bir de baktım
ki tek parti döneminde, İnönü beni çalışma bakanı yapıvermiş ” derdi.
Müsteşarlığın Odasında
İlk gün kendimi bir müsteşarlık odasında bulmuştum, soluk yüzlü perdeler,
eski evlerdekine benzeyen, cilası gitmiş, bir yazı masası, sıradan eski
yüzlü bir-iki koltuk. Burası, her gün rastladığımız, bir devlet memurunun
olağan odasına benziyordu. Ben öyle gösteriş düşkünü bir insanda değildim
ama sanırım, Bakanlıktan önce çalışmış olan kıymetli Müsteşar arkadaşlarımda,
bu makamda kendilerini hep geçici görmüşler ve kişiliklerinden odaya bir
iz bırakmamışlardı.
Özel Kalem Müdürüm Gültekin Ozan'a verilen oda da eski ama antika iki koltuk
ilişmişti gözüme, onlara yeni yüzler geçirttim, tamir ettirdim. Önüme bilmem
hangi Genel müdürden alınmış olan, güzel ve bir bakana layik yazı masası
kondu. Odamdaki pencereye, bir büroya uyacak biçimde, sade, ciddi ama kaliteli
perdeler seçtim, güzel bir perde odayı nasılda dekore etmişti. Bakanlıktaki
Çallı kolleksiyonundan seçilen renkli, yağlıboya Atatürk tablosunu arkamdaki
duvara astırmıştım.
Böylece, yabancı sefirleri, sanatçıları ve herkesi, kabul edebileceğim
bir bakan odasını en ucuzundan ve kendi zevkime göre ortaya çıkardığım
sırada Mustafa Ekmekçi gene yakamı tuttu. “Geçici bir hükumetin üyesi devlete
masraf ettiriyor” anlamına gelen bir yazı yazdı. Bense müsteşarlığın mensuplarına
“üzülmeyin siz buraya bir bakan hanımın gelip oturacağını nereden bilecektiniz.
Zaten bu bakanlıkta yeni kurulan bir bakanlık” diye konuşuyor, onları hoş
gördüğümü söylüyordum.
Başbakanlık binasının alt katında kabinenin toplandığı odada düzenimiz,
herkesin bir birinin yüzünü görebileceği biçimde idi. Ben Sosyal Güvenlik
Bakanı Sadık Şide ile yan yana oturuyordum. İkimizde, kamu oyuna ve medyaya
göre, yeni ihdas edilen, akla gelmeyen sürpriz bakanlar idik. Başbakanın
kürsüsü tek başına hepimizin karşısındaki boşlukta kuruluydu. Birden bire
Türkiye'yi yöneten hükümetin, 27 kişisinden birisi oluveriyordunuz. Kabinenin
topluca çalıştığı zamanlarda ülkenin genel politikasına bir üst düzeyden
bakabilmek, Bakanlıkların sorunlarına geçmeden önce, Başbakanın anlattığı
Türkiye çapındaki genel durumları dinlemek, önemli olaylara eğilip, çaresine
katılmak ve tartışmak çok ilginçti. Sonra önem derecesine göre bakanlıklardaki
meselelere, bakanlıklar arası sorunlara geçiliyordu.
Gündem maddeleri konuşulurken artık bu ekranın size büyük bir sorumluğu,
devleşmiş, ekonomik, sosyal ve siyasal problemleri, yüklediğini anlıyor,
kendi bakanlığınızdaki işlerin bile arka sıralara itilmesine göz yumuyordunuz.
Güvenoyu verilmeyince Başbakan başta olmak üzere kabine üyeleri, hem şaşırmışlar
hemde huzursuz olmuşlardı. Ertesi gün Milli Güvenlik Kurulu toplandı, Kıbrıs'taki
Türk askeri birlikleri teyakkuza geçirildi. Kıbrıs'ın geleceğine yönelik
olarak, görüşmeler isteyen Klerides'in öneri belgesini Türkiye olarak kabul
etmiştik. Gazeteler; siyasi partilerin yeni bir hükümet kuruluşu işini
önümüzdeki günlerde ele alacaklarını, İstanbul'da bir üniversite öğrencisinin
bıçaklanarak öldürüldüğünü, yüksek öğrenim gençliğinin protesto yürüyüşünü,
İnönü'nün 24-25 Aralıkita ölüm yıldönümünde anılacağını yazıyorlardı.
15 Aralık'ta konuşan Ecevit, “Seçimsiz hiç bir formüle katılamayız, seçim
hükümetinin kurulması şartı ile her formüle hazırız” diye tekrarlıyordu.
Diğer partiler ise böyle bir formüle en küçük bir yaklaşım da bulunmuyorlardı.
Yeni bir hükümetin kurulması uzadıkça, bizim Bakanlıktaki çalışmalarımız
koyulaşıyordu. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ndeki, Kütüphaneler Genel
Müdürlüğü'ndeki mevcut yönetmelikleri inceliyor, Tanıtma ve Yayınlar Dairesi
Başkanlığı'nın çalışmalarını izliyordum. Araştırmalarım ve yaklaşımlarım
sırasında devletin içinde bende, yeni yeni bilmediğim konuları öğreniyordum.
Kültür Bakanı Ben
Kültür bakanlığı,konuları açısından çesnisi bol bir bakanlıktı. Bir genel
müdürlüğün konusunun, diğer genel müdürlüklerin konuları ile bir ilgisi
ya da ilintisi yoktu. Böyle olunca da, herbirinin işleri ayrı bir bakanlık
gibi, diğeri kadar önem taşıyordu.
Örneğin Güzel Sanatlarla ilgili bir konuyu çalıştığımız bir sırada, bir
de bakarsınız, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü çok önem taşıyan bir
iş için kapınızı çalmıştır. Ya da Kütüphaneler Genel Müdürü'nün bir
sorunu vardır. Konuların çeşidi bile insanın başını döndürürdü. Allahtan
ki müsteşar vekilim İsmet Parmaksızoğlu sakin, terbiyeli, konulara hakim
bir insandı. Benim çalışma tempoma ayak uyduruyordu.
Görevlerimizi yapmaya başladığımızda zaman zaman güvenoyu almamış bir kabinenin
üyesi olarak bulunduğum için, içimde bir çekingenlik hissederdim. Sanki
haddimiz olamayan bir işi yapıyormuş, ya da hakkımız olmayan bir şeye el
koymuşuz, hukuktaki deyimiyle “fuzuli işgalde” bulunuyormuşuz gibi.. Ama
önümüzde yapılması gereken çok acil ve önemli işler dururken, herşeye boş
vererek oturmak doğru olmazdı. Kısa da sürse, bu devlet görevimizi, yeni
hükumetin kuruluşuna kadar, sorumluluklarımızı yerine getirerek, yasalar
çerçevesindeki yetkilerimizi kullanarak çalışmalıydık. Ülke için önem taşıyan
bu bakanlığın bir çok işleri vardı. Bu konudaki yetkiler bir çok bakanlık
arasında dağılmış olarak duruyordu. Bir teşkilat kanununun yapılması gerekiyordu.
Örneğin Türkiye Avrupa Mimari Mirasını Koruma ve Kullanma (ICOM ) kuruluşunun
üyesi olarak kabul edilmişti. Diğer Avrupa ülkelerinden istendiği gibi
bizden de mimari mirasımızı nasıl koruduğumuzu ve kullandığımıza ait örnekler
isteniyordu.
Müsteşarlık sırasında yazışmaların, bakanlıklararası dolaşması ve bakan
imzalarını toplayabilmesi için beklemesi nedeniyle işler gecikmişti. Siyasi
bunalım ve hükumet istifalarının önem taşıdığı günlerde Avrupa'daki Merkez
Komite ile yazışmalar yapılamamış olduğu için, toplantılara katılamamıştık.
Avrupa ülkeleri bizim kaçırmış olduğumuz toplantılarda kendi mimari miraslarını,
slayt, film, dergi ve maketlerle tanıtıyor, nasıl koruduklarını anlatıyorlardı.
Türkiye, bir daha eline geçmeyecek olan çok önemli bir tanıtma fırsatını,
bir milli propaganda gösterisini kaçırmak üzereydi benim göreve başladığım
sıralarda Ulusal kültürümüzün dünya çapındaki örneklerini, Sinan'ın dehası
ile yaratılan camileri, köprüleri Selçuklular'ın (darüş-şifa) hastahanelerini,
hamamlarını, Osmanlılar'ın hanlarını, anıtsal çeşmelerini, kütüphanelerini,
hanlarını, o zamanlar henüz dünyada eşine rastlanmayan “toplumsal amaçlı”
yapıtlarımızı tanıtabilmenin fırsatını kaçırmak üzereydik
Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki makalesinde “yeni Kültür
Bakanı Neftçi bu uğurda çok yoğun bir çalışmayı başlatmış bulunmaktadır”
diye yazmıştı.
Bakanlar Kurulu kararı ile kurulmuş bulunan komiteyi hemen toplamıştım.
Kampanyayı açan bir konuşma yapmış, komitedeki uzmanların önerilerini dinlemiştim
ama, süre çok kısalmıştı. Uzun boylu gösterimler yapılamıyordu. Ancak Antalyadaki
eski liman ve kale içi evlerinin korunması konusunu acele olarak ele alabilecekler
ve maketlerle tanıtımını yapabileceklerdi. Bu da hükumet bunalımlarının
kültürel konularda, ulusal kültürümüzün tanıtılması konusunda nasıl olumsuzluklar
doğurduğunu ortaya çıkarıyordu. Geçici hükumet kurulmamış bulunsa idi belki
de kampanya açılmayacak, bu kadar tanıtma bile yapılmayacaktı.
Bakanlık görevlerimi yaparken, gösterişten uzak olan, ciddi bir çalışma
temposuna girmeliydim. Böylece politika yapanlar için bir gereksinim olan
kulis dedikodularının yapıldığı yerlerden de uzaklaşmış olurdum. Ev ile
Bakanlık arasında çalışmak ... Bu iki konu bana zaten yetiyordu.
Eşim Nizamettin “Nermin, sen de istifa eden genel müdüre benziyorsun”
diye takılıyor, “Ama ben geçici bir hükumetin kısa süreli bakanıyım” diye
cevap verince, hemen bamtelime basıyor “güvenoyu almamış sözünü cümlenin
başına koyuver” diyordu. Gerçekten de, basının sık sık hatırlattığı “güvenoyu
alamamış bir hükumetin üyesi bulunmayı” insan her olayda düşünüyor, bir
bakıma yapacağı işlere bir hudut çiziyor ve haddini aşmamayı kendi iç dünyasında
bir karara bağlıyordu.
18-20 sene süren politikadaki yaşantım. İnönülü yıllarda geçmişti. İşin
güzel tarafı biz politikayı eşimle birlikte evin içinde de yaşardık. O
partinin olduğu kadar benim de danışmanımdı. Politikanın hududu evin içinde
süregelirdi. Yorucu bir çalışmadan sonra akşamları bir rahatlama havası
içinde sohbet ederdik. Gene böyle bir akşam “Acaba Irmak hoca seni neden
bakan yapıverdi dersin ? diye soruyordu. Bu benimde arada sırada düşündüğüm
ama kimselere açamadığım bir konuydu. Olasılıkları beraberce sıralıyorduk.
–“ Acaba uzun yılların verdiği bir
dostluk kayırmasımıydı ?
–“ Politikadaki yapımı ve inançlarımı bildiği
için mi atanmıştım ?
–“ Yoksa kadın olduğum için kabinenin vitrin
süsü mü oluyordum ?
–“ Beni başkan vekilliği görevimde iyice tanımış
olan Korutürk ailesinin bu işte rolü var mıydı?
Nizamettin “ belkide Feyzioğlu önermiştir” derken ben ilave ediyordum.
“yoksa en kötü olasılıkla ,bütün hayatı boyunca, kendisi Kültür Bakanı
olmayı düşlemiş bulunan Irmak Hoca, başbakan adayı olunca işte elimin altında
nazımın geçeceği bir tanıdık bulunsun ve ben ona her isteğimi yaptırabilirimi
m demişti?"
Belki diyordum Çünkü bakanlıklar vardır, başına o bakanlığın adı ile müsemma
yetişmiş bir kişi getirilir. Örneğin; Sağlık Bakanı bir doktor, Adalet
Bakanı bir hukukçu olurdu. Bir insanın kültürel konulara yaklaşımı olması
başka şeydi, konuya ilişkin uzman olması apayrı bir şey. Kültür bakanlığının
konularında bir tekdüzelik yoktu. Bazı bakanlıklarda olduğu gibi değildi.
İnsan çalıştıkca konunun derinlerine doğru bir ilerleme kaydediyor ve bundan
zevk duyuyordu. Ayrıca Kültür Bakanlığı gösteriş merakı olan bir politikacının
kendisini seçmenlerine ve topluma çok güzel empoze edebileceği,reklamı
bol olan bir bakanlıktı da. Bu ise artık gelen bakanın isteğine göre değişirdi.
Benim böyle bir isteğim de yoktu.
Ben uzun yıllar politikada çalıştığım için, birikimli bir politikacı sayılırdım.
Bu nitelik ise ancak güçlü bir partinin üyesi bulunduğunuz zaman
insanı her çeşit bakanlığa getirebilirdi. Benim artık böyle bir olasılığımda
yoktu.
Bir Konu Bir Konuk
Milliyet Gazetesi'nin o haftaki konuğu bendim. Sorulan sorular, verilen
cevaplar tam bir gazete sahifesini doldurmuştu, en önemli soru ise şuydu
;
–”Bakan olmayı kabul ettiğinize göre
Kültür Bakanlığı'nın Milli Eğitim Bakanlığı dışında, bağımsız bir bakanlık
olarak görev yapmasını hangi görüşlerle açıklayabilirsiniz?”
–”Kültür Bakanlığının lüzumuna bakan olduktan
sonra daha da çok inandım. Bakanlığın yaşaması lazım. Tabi en büyük zaaf
gelecek gidecek iktidarların kendi siyasi görüş açılarından konuyu ele
almaları olabilir. Partiler üstü çağdaş bir kültürün saptanmasına, ihtiyaç
olduğuna kaniyim. Çünkü, gerek Güzel Sanatlarda olsun, gerek diğer kültür
sahalarında olsun hala Atatürk'ün mirasını yiyoruz. Yani bir dar boğazdayız.
Kültürel faaliyetler pahalı oluyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde
henüz bu bir lüks olarak görülüyor. Kültürün zaruretine inanmak lazım.
Zaruretine inanınca onunla hem parasal hemde pilansal açıdan meşgul olmak
gerekir. O zaman da karşımıza plansal açıdan hazırlıksız, parasal açıdan
da yetersiz oluşumuz çıkıyor.” diye cevaplamıştım.
Kültür Bakanı olmak bana göre şöyleydi. Binlerce, yüzlerce yıl öncesinden
kalan çok kıymetli bir emaneti gözümle görüp elimle tutuyor gibiydim. Bu
emanetin maddi manevi değeri bence ölçülemeyecek kadar büyüktü. Sanki bu
hazinenin geçici bekçisiydim. Bırakınız bu hazineye birşeyler katmayı,bunu
koruyabilmek bile başlı başına bir işti. Üstelik biz karınca kararınca
iyi şeyleri de yapmaya kararlıydık.
25 Aralık'ta İsmet İnönü'nün birinci ölüm yıldönümü için hükümetçe resmi
bir program hazırlanıyordu. Bu programa Kültür Bakanlığı olarak katkılarda
bulunmayı istediğimizi Sayın Başbakana açtığım zaman çok sevinmiş “neler
yapabilirsiniz” diye sormuş “İsmet Paşa Türk siyaset kültürüne büyük hizmet
veren insandır, ne yapılsa azdır” diye eklemişti. İnönü için soyut olmayan,
onun kendi yaptıklarını, örneklemeleri somut olarak ele alan, gençlerin
ve gelecek nesillerin hoşlanabileceği, değişik bir anma töreni hazırlamayı
amaçlamıştık.
İnönü'yü Anma Törenleri
İnönü 25 Aralık saat 10.00'da Anıt Kabir'de
kabri başında, resmi bir devlet protokolü ile saygı duruşu yapılarak anılacak,
aynı günün akşamı saat 17.00'de Türk Tarih Kurumu Konferans salonunda,
başta Sayın Başbakan olmak üzere bir çok konuşmacının, İnönü ile ilgili
anılarını anlatması ile sürecekti. Bu bir devlet protokolu idi.
Ayrıca, Ankara Gazeteciler Cemiyeti'nde bir basın
toplantısı düzenleyen Kültür Bakanı Nermin Neftçi, 1946 yılında çıkarılan
İnönü armağanları kanununun işletileceğini söylemiş ve önümüzdeki yıl bu
armağanların gelecek hükümetlerce, dağıtılabilmesi için gerekli çalışmalara
başlandığını bildirmiştir. Kültür Bakanı toplantıda:
“Milli Kütüphanede Bir “İnönü sergisi” açacaklarını,
bu sergide İnönü ile ilgili eserlerin, fotoğrafların bazı kişisel eşyaların
gösterileceğini, 6 Ocak Pazartesi günü saat 20.30 ise de, İnönü'nün sevdiği
eserlerden oluşan bir konser verileceğini, solist olarak Suna Kan,
Ayşegül Sarıcan'ın da konserde yer alacaklarını” bildirmiştir.
İlk İnönü Sergisi
Aile ile görüşmüş yardımlarını istemiştik. Özden Hanım, Mevhibe Hanım'dan
sonra Pembe Köşk'ün bir kısmını müze olarak açmayı düşündüklerini söylüyor.
Sergi içinde her türlü yardıma hazır olduklarını bildiriyordu.
Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Hikmet Gürçay ile her sayfasında bakanlığın
mührünü taşıyan emanet defterini yanıma alarak Pembe Köşk'e gittim. O her
zaman üstüne oturduğu koltuğunu yanında duran tabureyi, üstüne yerleştirieceğimiz
gözlüklerini kulaklığını, okuduğu yabancı dilden dergilerin bir kaçını
ve en önemlisi yanında taşıdığı günlüğünü (hatıra defterini) duvarda asılı
duran Atatürk'ün ayrı kendisinin ayrı kılıç kuşanmış başları kalpaklı resimlerini
ve birçok şeyi, deftere kayderek imzaladık. Bir kopyasını Mevhibe
hanıma verirken, “Merak etmeyin, kendi elimle getirip bu listede olanları
size teslim edeceğim” demiştim. İnönü'nün torunu Güçlü'nün güzel bir köpeği
vardı. Herhalde o da bu evden eşya çıkmasına pek alışkın değildi
ki üzerimize doğru saldırdı. Hayvanı zor tuttular. “
Milli Kütüphane Genel Müdürü Müjgan Cumhur hanım ve Opera'nın dekoratörleri,
eski Milli Kütüphane salonunu bir günde serginin yapılabileceği bir duruma
getirdiler. İç ve dış basında İnönü ile ilgili kitap, broşür, dergi,
resimler ne varsa basılı herşeyi, ortaya çıkardılar dizdiler. Ortada beni
çok şaşırtan bir olay yaşanıyordu. Her vakit beni arkadan destekleyen,
ortalıkta görünmeden, başarılarımda büyük payı olan ve hiç bir zaman makam
odama adımını atmayan eşim Nizam, Opera'nın uzmanları ile birlikte idi.
Dekorasyonla uğraşmak onun hobilerindendi. Eski Milli Kütüphane'nin çok
yüksek bazı tavanlarını kontraplak levhalarla biraz alçaltmak ve bir sergi
salonu havası verebilmek düşüncesi ondan gelmişti.
Sergi salonunu düzenlerken İnönü'nün evindeki çalışma köşesini belirtme
gayreti içinde idik. Atatürk'ün ona verdiği hediyeleri, kılıcını, madalyasını,
oturduğu koltuğunu, yanına gözlüklerini hatıra defterini koyarak gösteriyorduk.
Hatıra defterindeki en ilginç sahifeyi açmıştık. Burada Menderes'i kurtarmak
için Cumhurbaşkanı Gürsel ile olan konuşması noktalanmıştı.
Mevhibe Hanım sergiye herkesten önce geldi. Yanında Özden Hanım ve sanırım
Erdal Bey de vardı. Kitapların önünden geçerken gene “Bunlar ne kadar
çokmuş Paşam” diyerek, Paşası ile konuşuyordu.
Sergilenen 50 küsür senelik bir siyasi yaşantı ile o'nun birikmiş kültürü
idi. Bir köşeye Sabahattin Selek'e yazdırarak imzaladığı söylenen ve Milliyet
Gazetesi'nde yayınlanan özgeçmişini büyüterek asmıştık. Gelen geçen bu
özgeçmişi okuyordu;
Hayat Hikâyem
Bir büyük imparatorluğun çökmekte bulunduğu
kaygusu ve memleketi kurtarmak ödevinde olduğumuz düşüncesi, bizim gençlik
yıllarımızın en unutulmaz hatırasıdır. 60 sene bu hislerin heyecanları,
ümitsizlikleri ve zafer günleri içinde geçmiştir.
İmparatorluğun çöküşü içinde vazife yapmağa
çırpınırken, hesapsız şehitler ve felakete uğrayanlar arasında yaşayarak
çıkmak gibi bir umulmadık olay başımdan geçti. Milli mücadele ben 38 yaşında
iken zaferle bitmiştir. Bu devirden amansız ve kudretli dış düşmanlar karşısında
kendi memleketimizi temsil yetkisi iddia edenlerin, idam fermanını boynumuzda
taşıyarak çıkabildik.
Ümitsiz günleri unutmuş olarak vatanı
yeniden kurtarmak ve yükseltmek azmiyle işe başlanmıştır. Yepyeni bir Türkiye'nin
her sahada temellerini atmak elimize geçen emaneti yüz akı ile yeni kuşaklara
devretmek tek amacımız olmuştur. 1920'den, yani 38 yaşımdan beri memleket
idaresinde birinci derecede mesuliyet taşıyanlar arasındaydım. Doğrudan
doğruya siyasi kudret sahibi olarak 1950'ye kadar, yani 66 yaşına kadar,
Türkiye'nin selameti ve ilerlemesi gibi bir ödev yolunda bulundum.
1950 senesini: Memleketin 100 seneden beri
hasretini çektiği yeni hayat tarzını yüreğimiz ümit ve iftiharla dolu olarak
seçmiş bulunuyoruz. Aklımın erdiği günden beri sıra ile başımdan geçen
aşırı güçlük ve başarı anlarının, bu yeni devirde de birbirini kovaladığını
görüyorum.Bu uzun siyasi hayatı bir cümlede canlandırmak isterim: Bütün
ömür boyunca her zaman elde edilmesi millet için aziz olan bir amaç peşinde
koştum. Bu bana şevk ve kuvvet vermiştir.
Aile hayatımda huzur ve mutluluk hatırası
ile doluyum. Aile içinde dar zamanlarımı genişleten, kasvetli günlerimi
aydınlığa yönelten başlıca desteğim, eşim Bayan İnönü olmuştur. Siyasi
hayatımın bütün üzüntülerini sabırla ve cesaretle karşıladı. Hiçbir sarsıntı
hayatımın bütün üzüntülerini sabırla ve cesaretle karşıladı. Hiçbir sarsıntı
anında ürkmedi. Aile içinde geçimimiz daima anlaşmalı olmuştur. Biz bunun
tılsımını şu usulde bulduk: Bir olaydan hangimiz şikayetçi olur ve ilk
söze başlarsa, ötekimiz susar ve hak verir ve fırtına ne kadar sürse mutlaka
süt liman olarak biter.
Çocuklarımla arkadaş gibi yaşadım. Şimdi
torunlarımla arkadaş gibi anlaşmaya çalışıyorum. Ben, Türklerin
iyi aile hayatına tabiattan istidatlı olduklarına inanmışımdır. Aile saadetinin
temelinin tek evlilik, olduğuna yürekten hükmetmişimdir. İkbalin ve kudretin
en yüce devirlerinde taşınabilecek duyguların en değerlilerine, iktidardan
ayrıldıktan sonra eriştim.
Resmi hizmet yolunun en büyük mükafatı,
resmi hizmetten ayrıldıktan sonra milletten sevgi görmektir.
Bu ikbale ermiş insanların biri olmakla iftihar ederim. Hususi ve
siyasi hayatın hil'atlarından ayrıldıktan sonra sevgi ile karşılanmak bizde
nadir görülmüştür. Muarrızlarımın dahil olarak, bütün siyaset adamlarına
bu ikbali yürekten dilerim.
Geçmiş hayatımın arkadaşlarını, yardımcılarını
ve bana amir mevkiinde bulunmuş olanları saygı ile anıyorum. Beraber çalıştığımız
zamanlarda bana daima rehber ve yardımcı olan büyük Atatürk'e karşı yüreğim
sevgiler ve minnetlerle doludur.
İmza
İsmet İnönü
İnönü Konseri
Kusur işlememeye dikkat etmiştik. Ama protokol meselelerini hiç bilmiyorduk.
Biz bakanlık olarak bilmiyorduk, bizden öncekiler müsteşarlık olarak bilmiyorlardı.
Bu konuda yetişmiş elemanımız da yoktu. Dışişleri bakanlığından yardım
istemiştik. Gene de gücenenler olmuştu. Eski başbakanlardan Ferit Melen,
protokol sırasındaki yerini beğenmemiş biraz gücenmiş, biraz da ayıplamıştı.
Aslında ben, bu İnönü konserini halka açık olarak birkaç gün üst üste yapmak
isterdim. Bu imkansızdır dediler. Başta, eski ve yeni politikacılar olmak
üzere, devlet hayatında önde gelen kişiler, bürokratlar, teknokratlar o
kadar çoktu ki salon bunları bile almayacaktı. Konser için Nimet Arzık
şöyle yazmıştı; "Kimden geliyorsa, iyi bir fikirdi. Değer verdiklerimizi,
vatan millet Sakarya edebiyatının dışında anmak sevdiği bir şeyle, müzikle
anmak bu azınlık üzere yapılmış salonda bile değerleniyordu".
Ne tuhaf, konser salonunun çevresinde bir damla hayat yok, ne ufak bir
işkembeci ne de küçük bir kahve. Konseri sonradan tartışacağımız derme
çatma bir barınak yok... Resmi daireler, spor salonu, o kadar sanatın
yaşamdan uzak olduğunu akla getiriyor. Çok değişken bir mutlu azınlık.
Mesela bir devre bakan olursunuz, o orkestranın burnunuzun dibinde her
müzik aletini ayrı ayrı duyduğunuz yere oturturlar sizi. Kah kapıdan bile
sokmazlar sizi bakanlıktan düştükten sonra.
Kapıda Kültür Bakanı Nermin Neftçi'nin kabulü sıcaktı.
Makam otomobilleri boşalıyordu. 007'ler, 008'ler...
Ortada Ankara'da ilk gördüğüm güzel buket
duruyordu. Üstünde “İnönü'ye saygı”
diye yazıyordu. Konser salonunun holü, vizonun her türlüsünü kullanmış
bir kalabalıkla dolup taşıyordu. Mevhibe İnönü eşinin panolarının altındaydı.
Kimi elini öpüyordu. Dimdikti, bakımlıydı. Paşa onu öyle görmek isterdi,
yosun yeşili şapkası vardı, dümdüz sade siyah paltosuyla..İnsanın içi eziliyordu.
Hep beraber gelmişlerdi konsere. Şimdi kiminle olursa olsun yalnızdı.
Cumhurbaşkanı'nın tam dakikasında gelişinden sonra konser başladı. Senfoni
orkestrası öz özünü aşmıştı. Jean Perrisson'un şefliğinde. Balet gibiydi
şef. Öyle dramatik ajitasyonda değildi. İliğine kadar duyduğunu parmağının
ucuyla aktarıyordu müzisyenlere. “Demek müzik bu kadar iyi çalınsa insanlar
konuşmak, söylemek gereğini duymuyorlar” dedi yanımdaki bir genç kız.
Davetiyelerin ön sözünde Fransız asıllı orkestra şefi şöyle yazmıştı ;
“İnsanın sahip olduğu tüm anlatım
olanakları içinde ırk ve milliyet ayırmaksızın, bütün Dünya insanlarının
anlayabileceği tek dil belki de müzikdir. İsmet İnönü'nün saygıdeğer kişiliği
de işte bu anlayış içinde yer almaktadır... Çok az denilebilecek geçmişte
Cuma konserlerimizin sadık bir dinleyicisi olan İnönü, Ankara'lılar arasında
birinci sırada oturmuş haliyle gözlerimin önündedir. Bu gün kendisini anmamız
sırasıyla, Samuel Barber ile sakin, Motzart ile güleryüzlü, Ulvi Cemal
Erkin ile derin ve duygulu, Bethoven ile de burkucu ve kahramansal olacaktır.
Ama şekli ne olursa olsun, hatırasını anışımız kalbimizin derinliklerinden
gelecektir."
Orkestranın üyeleri ise yazılarında
şöyle diyorlardı ;
“Bizim gözlerimiz onu her zamanki
koltuğunda bir yıldan beri arıyor, göremiyoruz belki, ama hissediyoruz.
Aramızdadır, arkamızdadır. Ve ölümsüz kişilerin insana verdiği bu duyguyla
avunuyoruz. Bu gün onun için çalacağız her notanın içinde yüreğimiz var...”
İnönü için yapılan bu anma törenlerinin nispeten başarılı oluşu ve ilgi
toplaması Bakanlık ünitelerini birbirine yaklaştırmış, birlikte çalışmalarını
sağlamış, teşkilata bir çalışma hevesi vermişti. Bu durumun beni çok sevindirdiğini
söylüyordum genel müdürlere ve daire başkanlarına. Halbuki o günlerde Türkiye'nin
içinde bulunduğu siyasi ortam, düzgün gitmiyordu, hiçte sevindirici bir
manzara vermiyordu.
Yeni Yıl Kutlamaları
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar; “Her çeşit politik ve ideolojik
cereyanların üstünde kalmaya kararlı olan silahlı kuvvetlerimizin memleket
sorunlarından ayrı kalamaycağı şüphesizdir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'ni
korumak ve kollamakla görevli olan silahlı kuvvetlerimiz, yurt içinde ve
yurt dışında cereyan etmekte olan hadiseleri ve aşırı faaliyetleri büyük
sabır ve soğukkanlı bir hassasiyetle takibetmiştir ve etmektedir” diyor
ve Türk Silahlı Kuvvetleriinin duyduğu kaygıyı belirtiyordu . Cumhurbaşkanı
Fahri Korutürk'de yeni yıl kutlamasında özetle; “Siyasi istikrarsızlık
ve hükumet buhranının olduğu gibi, 75 yılınada aktarılmış bulunduğunu”
söylüyor. “CHP ve MSP koalisyonunun istifasından başlayarak, üç ay
geçmesine ve türlü çabalar harcanmasına rağmen 1974 yılını paralemntoya
dayalı bir hükümetle kapatmamız mümkün olmamıştır.... Duyduğum endişeleri
zaman, zaman, yüce milletimize, kahraman silahlı kuvetlerimiz mensuplarına
açıklamakta büyük faydalar mülahaza etmekteyim...” diyerek zorlukları
anlatıyor, yurt içinde ve yurt dışında barış içinde yaşanması temennilerini
tekrarlıyordu.
Başbakan Irmak, konuşmalarında “ülkenin güvenliği sosyal ve iktisadi
kalkınma hedeflerimiz yönünden gerekli, her çeşit tedbirlerin alınmasına
olanak hazırlayacak bir yakınlaşma içinde bütçenin hazırlanmasına gayret
edildiğini bildirerek" yeni yılı kutluyordu.
Ecevit, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı'nın demeçlerinin aksine, çok
iyimser bir yeni yıl mesajı vermiş ve Türk toplumunun kabuğunu çatlatan
bir toplum haline geldiğini söyleyerek özetle “bu çatlamadan
daha sağlıklı bir ortam doğacağına inandığını , bu yeni toplum yapısı içinde,
halkın daha güçlü, insanların özgür ve mutlu olacaklarını” söylemiş “ülkemizde
bunalım ağırlaşmıyor azalıyor” demişti.
Bu beyanatları okuyan vatandaşlar ve bakanlık üyeleri, benden soruyorlardı
“Siz ne dersiniz Sayın Bakanım, Ecevit'in yeni yıl mesajı biraz ters
düşmüyormu diğerlerine?” Onlara Ecevit ve CHP nin düzeni değiştirmek
için çalıştıklarını iktidara gelince bunu yapmak için uğraşacaklarını söylüyordum.
Başbakan Sadi Irmak CHP ile AP'yi birbirine yaklaştırmaya çalışıyor, yeni
bir seçim hükümeti kurabilmek için uğraşıyordu. Ama bunu başaramıyordu.
Siyasi Partilerin Tutumu ve Milli Cephe
Hükumet buhranı devam ediyordu. Ordudan bürokrata, işçisinden işverene,
yoksulundan zenginine, istifa etmiş bulunan kabinenin üyeleri de dahil
olmak üzere herkes kuşkulu bir bekleyiş içinde bulunuyordu. Parlementoya
dayalı normal bir hükumetin kurulamamış olması, devletin ünitelerini genelde
bir disiplinsizliğe,bir tembelliğe itiyordu.halktan %37 nispetinde bir
oy alarak, 186 milletvekili ile kabineye gelen CHP, başarısız MSP'li koalisyondan
sonra, kendisini adeta bir erken seçime kilitlemiş görünüyordu. Ülkenin
içinde bulunduğu ekonomik zorlukları, Kıbrıs sorununun yarım kalan nazik
durumunu unutmuşa benziyor “biz hükumet kurduk olmadı, sorumluluk sadece
bizim üstümüzde değildir. Bizim dışımızdakiler de sorumludurlar” diyerek,
yalnız Parti propagandasına önem veriyor ve içe dönük bir tutum izliyorlardı.
Parlementoda kendisini diğer partilerden soyutlamış görünüyordu. Bir seneye
yakın bir süre içerisinde MSP'li koalisyonun çetin şartları CHP'yi yormuşa
benziyordu. Diğer partilerin yanaşmayacağını bile bile erken seçimde ısrar
etmek bir yandan ona vakit kazandıracak,teşkilata bir derlenip toparlanma,
Ecevit'e bir dinlenme ve yeni politikalar üretme imkanı sağlayacak, bir
yandan da solun tek partisi olarak, işçi partisinden gelecek olan seçmenleri
daha çok kendisine çekerek düzen değişikliği propagandasını ve programını
yeni seçimlere kadar sürdürerek mutlak iktidar olmayı isteyecekti. Ecevit
artık İnönülü zamanlardan kalma devlete destek verme, demokrasiyi gözetme
politikasına pek önem vermiyordu. Rahatlamıştı ve iyimserdi. Yeni yıl konuşmasında
belirttiği gibi; “bunalım ağırlaşmıyor, hafifliyor” diyerek iyimserliğini
ortaya koyuyordu.
Altan Öymen'in kaleminden yazılan anılarını, gazeteyi aldığımda, ülkenin
pek çok problemleri ile birlikte okuyor “Rahşan hanımla nasıl tanıştıklarını,içki
içmediğini, dans etmediğini, konuşmalarını ilkin ona okuduğunu” öğreniyorduk.
Adalet Partisi ile Demokratik Parti ise düşman kardeşler gibiydi. Birbirlerini
eritme politikası içine girmişlerdi. Eski demokrat oyların peşindeydiler.
Milli Selamet Partisi'ne gelince kimse dikkat etmiyordu ama eskisine nazaran
epey kemikleşmiş, kanlanmıştı. Sessiz ve derinden gidiyordu. Cumhuriyet
Halk Partisi gibi laikliğin koruyucusu bir parti tarafından koalisyona
alınmış olması ona çok gelişme olanağı vermişti. Nasıl kurulursa kurulsun
artık hükumete girecekti.,
Parlementodaki partiler arasında en hareketli lider ise, o sıralarda Alparslan
Türkeş'di. MHP lideri Demokrat Parti dışındaki sağ partileri birbirine
yaklaştırarak bir cephe kurabilmek için büyük gayretin içinde görünüyordu.
Süleyman Demirel'in başkanlığında kurulacak olan hükumete elbette kendisi
de girerdi. Eski arkadaşlarımın CGP'si ise seçmen planında son derece zayıflamış
bulunduğunu herhalde kendiside biliyordu. Turhan Feyzioğlu Genel Başkan
olarak partilerarası toplantılardaki görüşmelere teklifler götürerek hükümet
teşkili meselelerinde kendisini gösteriyordu.
Partilerin böylesine dağınık ve sorumsuz tutumları karşısında bizim hükumetimizin
çalışmaları sürüyor,bir kısım insanlarda işte bir hükumet var ya
ne olacak sanki,hiç yoktan iyidir havasını yayıyorlardı.
Nelere İnanmıştık, Nerelere Gelmiştik (İnönü'süz yıllar)
Genel kurul salonunda Bakanlara ayrılmış köşemde otururken, kürsüde beni
hiç ilgilendirmeyen bir konuşmacı bulunuyorsa eğer, kimi sefer eski günlerimi
anımsar düşüncelere dalardım. O günlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nin böyle
sıraları dolduran sayısal bir ağırlığı yoktu. Ama en ön sırada oturan,
kulaklığını kürsüden yana ayarlayan bir Genel Başkan'ı vardı. İsmet İnönü'nün
kişiliğinden hem kendi partisine hemde bütün Genel Kurula yayılan saygıdeğer
bir ağırlık, bir çeşit disiplin, bir hizaya gelme anlayışı ile, devletin
bir parçası olabilme ciddiyeti yayılıyordu çevreye. O'nun kişiliğindeki
bu etkileyicilik sanırım hukuk devletini ve demokratik sistemi sağlıklı
olarak yaşatabilme azminden, bunun için gerekli ve zorunlu olan kuralları
partisi ile birlikte bütün parlemento tarafından da benimsenmesini istemesinden
kaynaklanırdı.
Paşa'nın kişiliğinde, partinin başkanlığı ile birlikte, bir devlet koruyuculuğunun
demokratik bir ölçü ile, yan yana geldiğini Türkiye gerçeklerinden de güç
alarak şekillendiğini ve “bir İnönü politikasına” dönüştüğünü görürdük.
O'na göre, demokratik ve laik karakterli Türk Devleti'nin sağlıklı olarak
yaşatılabilmesi ve çağa açılışını yapabilmesi için partiler, sırasında
partisel çıkarlarından ve takdiklerinden, siyasetçiler ise kişisel isteklerinden
bir süre içinde olsa özveride bulunabilmelidirler. Paşa, ince ayarda kurulmuş
olan, denge sağlayıcı bulunan bu tutumun yeri geldiği zaman, bütün politikacılar
ve parti başkanlarınca da ele alınmasını ve uygulanmasını arzu ederdi.
Böyle ulusal anlamlı bir genel prensibin kabülü, ona göre demokratik hayatımızın
içinde bulunduğu çeşitliliğe hiç zarar vermeden partilerin ayrı ayrı çalışmalarına
ve programlarını uygulamalarına, uzun vadede, güç katacak, ve süreklilik
sağlayacaktır diye düşünürdü.
İçinde bulunduğumuz parlamento ile o günlerinkini karşılaştırıyordum, elimde
olmadan aradaki farklılığa şaşırıp kalıyordum. O günlerde parlementoda
parti grupları vardı. Yasalara uygun çalışırlardı. Parlamentoda Milli Cephe
diye ayrı cepheler kurulmazdı. Hele hele Meclis Genel Kurulu'ndaki şu Bakanlar
Kurulu sıralarında Ecevit Hükumeti'nde ve Irmak Hükumeti'nde olduğu gibi
güvenoyu alamamış ya da istifa etmiş hükumetler aylarca oturmazdı ve o
günlerde dinci akımlar devlete tırmandırılmazdı.
Parlamentoda son zamanlarda “Milli Cephe” diye bir partiler topluluğu oluşturulmaya
çalışılıyordu. İşin komik tarafı bu “Milli Cephe”nin içinde ne Cumhuriyet
Halk Partisi ne de Demokratik Parti vardı. Cephe onların dışında oluşuyor,
onlara karşı kuruluyordu.
Milliyetçilik sözcüğünün bir parlemento kulisi, hükumet kurabilme aracı
olarak kullanılmış olmasına insan gerçekten şaşırıyordu. Cumhuriyet Halk
Partisi milliyetçi değilmiydi. Demokratik Parti neden cepheden ayrı tutuluyordu.
Parlemento'nun kendisi "Milli değil miyd?" Gerçekten biz önceleri
nelere inanmıştık, şimdi nerelere gelmiştik.
Milli Cephe ve CHP'nin Tutumu
Yeni senenin ilk ayında yayınlanan bir karikatür aklımdan çıkmıyordu. Bir
masanın üstünde ortada bir yumak var, yumaktan dört iplik çıkmış. Masanın
başına Süleyman Demirel, Erbakan, Türkeş ve Turhan Feyzioğlu'nun karikatürleri
oturmuştu. Herbirinin elinde birer şiş, yumaktaki ilmiklerle bir şeyler
örüyorlar. Süleyman Demirel'in düşüncesinde ise, ayrı bir köşeden
bakan Bozbeyli’nin karikatürü tepeden onlara bakıyor.
Karikatürdeki liderler “Milli Cephe”yi kurmuşlardı. Ördükleri ise, bana
göre, memleketin kaderiydi.
Milli Cepheciler bir bildiri yayınlamışlardı. Bu bildiri onların ilerde
yapacakları toplantıların ve alacakları kararların bir başlangıcı oluyordu.
Bu ilk deklerasyonunda cephenin ne olup olmadığına değinilmiyor, “seçim
sisteminin sonucu olarak aldığımız oylarla milletin yarısından fazlasını
temsil ediyoruz, bizim dışımızdaki partiler, hükumet kurmak ya da erken
seçime gitme kararı almak için mecliste yeter çoğunluğa sahiptirler. Şu
halde onların sorumluluğu bizden az değildir” diye başlayan bildiri sadece
ilerde birlikte hareket edeceklerini ilan ediyordu o kadar. Cephelerde
iki taraf bulunduğuna göre, acaba “milli”, “gayri milli” olan partiler
mi vardı. Yoksa bu deklerasyon ideolojik bir tartışmayı mı ilan
ediyordu. Orası belli değildi. Bize göre cephe MHP lideri
Alparslan Türkeş'in gayretleri ile, ilerde Süleyman Demirel'in başkanlığında
bir hükumet kurmanın hazırlığı idi. Hedef ise Demokratik Parti'nin içindeki
milletvekilleri idi. Süleyman Demirel'in başkanlığına razı olmayan Demokratik
Parti'yi dize getirmekti. Mesele aslında bu kadar basitti. Bu cephenin
ortaya çıkmasına elbette Cumhuriyet Halk Partisi'nin tutumu da bilmeden
yardımcı olmuştu. Çünkü yeni bir hükumetin kurulmasını önemsemeyen, bu
konuda hiç bir girişimde bulunmayan Cumhuriyet Halk Partisi kendisinden
başka bütün diğer partileri, gerici ve tutucu ilan ediyor, hatta “bu parlemento
siyasal açıdan halktan 10 yıl geride kalmıştır” gibi sözleri ve propagandalarıyla
aslında kendi kendisini parlamento gerçeğinden ayırıyor ve soyutluyordu.
Gene insan dönüp dolaşıp İsmet İnönü'nün bir ilkesini hatırlıyordu
“devletin
sağlıklı olarak yaşatılabilmesi için partiler arasında partisel
çıkarlarından ve takdiklerinden, siyasetçiler ise kişisel isteklerinden
bir süre içinde olsa özveride bulunabilmelidirler.”
Günlük Rutin İşler ve Kilis'te yıkılan Cami
Yeni yılın ilk aylarında da hükumet kurma meselesi hiç bir gelişme göstermiyordu.
Bizde çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Özel Kalem Müdürü'm Gültekin Ozan,
ne de olsa İnönü'nün elinde yetişmiş genç bir adamdı. Çok iyi daktilo yazıyor,
yaptığımız bazı çalışmaları özetleyerek, önceden tanımış bulunduğu bazı
gazetelerin muhabirlerine veriyordu. Örneğin Yeni Ortam Gazetesi'nde
"Türkiye çapında müze müdürlerinin bir seminer düzenledikleri, toplantıya
benimde katılıp izlediğim" haberi vardı. Bu toplantı bizden önce müsteşarlık
zamanında kararlaştırılmıştı. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü uğrayıp
bir görünmemi istiyordu. Gittim ama ayrılamadım, çünkü konu çok mu çok
ilginçti. Dinledikce büyük zevk alıyordum. Dünyadaki müzelerin nasıl
çalıştığı, gelişmiş ülkelerde müzelere çevre halklarının nasıl yardımcı
olduğu, her müzede birer kültür merkezi kurulduğu, halkla ilişkilere gidildiği,
bu konuda müzelerin dergiler çıkardığı, örnek müzelerin filimlerinin
oynatıldığı anlatılıyordu. Bende çok şeyler öğreniyordum. Bakanlığın konuları,
gün geçtikce beni sarmaya başlamıştı.
Bir başka gün Eski Eserler Genel Müdürü telaşla kapımı çalmıştı. “Kilis'te
400 senelik bir cami belediye tarafından yıkılıyor, halk direniyormuş,
ne yapalım biz şimdi ?”, “Eski eser olduğuna dair bakanlıkta kaydı
var mı ?” “evet bizde kaydı var” Durumu hemen İçişleri Bakanı Mukadder
Öztekin'e bildirerek kaymakam kanalı ile işin önüne geçilmesini rica ediyordum.
Bir yandan da genel müdüre, acele olarak Kilis'e gidip
duruma el koymasını, yıkılan parçaların restorasyon için saklanmasını ve
numaralanmasını istiyordum.
Aslında bu olayın birde siyasi yönü vardı; Yıkımı yapan Belediye Başkanı
Cumhuriyet Halk Partili'ymiş. Şehrin girişine meydan açmak istiyormuş halkla
birlikte karşı çıkanlar arasında Milli Selamet Partisi teşkilatı da bulunuyormuş.
Genel Müdür Hikmet Gürçay'ı arayarak “aman bu siyasi yöne sakın karışmayın,
yıkılan bir Selçuklu hamamı ya da Osmanlı hanı da olsa biz bu eserleri
aynı dikkatle koruyacağız” havasında olun tenbihatında bulunuyordum. Meclis'e
gittiğimde Milli Selamet Partisi milletvekillerinin bana özel bir ilgi
gösterdiklerini ve sempati ile baktıklarını gördüm. Belki de bana öyle
geliyordu.
Kilis dönüşünde Hikmet Bey “meseleler bakanlık olarak ele alınınca daha
başka oluyor ve hemen hal yoluna giriyor, eskiden bizi kimse dinlemezdi”
diye konuşuyordu.
Yaşar Kemal Basın Toplantısı Yapmıştı
Düzenlediği basın toplantısında Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı
Yaşar Kemal “il kütüphanelerine alınacak kitaplara sansür konmasını kınıyor,
1000 Temel Eser Danışma Kurulu üyeliğinden çekildiğini açıklıyordu." Konuyu
gazetelerden okuduğum zaman çok şaşırmıştım. Bakanlığım sırasında bu konuda
ne bir yasak konmuş ne de bana bir şikayet bildirilmişti. Tam ben konuyu
kütüphane müdürülerinden araştırırken bu kerede Fakir Baykurt'un aynı mealde
bir itirazı açık mektup şeklinde gazetelere verilmişti.
Kütüphanelere kitap alma eski bir yönetmeliğe göre yapılıyordu. Seçilmesi
kütüphane müdürlerinin yetkisinde bulunuyordu. Yaşar Kemal'in söz konusu
ettiği kitaplar en az bir yıl önce yayınlanan eserlerdi. Olsa olsa bir-iki
kütüphane müdürünün marifeti olabilirdi ve müsteşarlık zamanına aitti.
Hemen el koymuş ve basına şöyle bir açıklama yapmıştım
"Bu seçimin daha objektif ve tutarlı
olabilmesi için, yeni bir yöntem getirmek istiyorum. Bu konudaki genelgeyi
yakında hazırlatacağım. Böylece tek tük de olsa bazı kitapların sübjektif
ölçülerle seçildiği veya sansür edildiği görünümünü kaldırmaya kararlıyım.
Ayrıca dün yapabildiğim kısa inceleme sırasında
SayınYaşar Kemal'in ilan ettiği kitap listesinin Ankara Halk Kütüphanelerinde
bulunduğunu da öğrendim Geri kalan kitaplıklardaki durumu saptamak için
çalışıyoruz. Varsa eksiklikleri gidereceğiz. Objektif ölçülere ve tutarlı
bir kültür politikasına göre kitap seçmek ve devlet kütüphanelerine almak
başka şeydir, sansür koymak ise bambaşka bir şeydir.
Özgürlükçü demokrasiye inanan bir insan olarak,
polis rejimlerinin uyguladıkları sansüre her zaman karşı olduğumuzu beyan
ederim.”
16.01.1975, Yeni Ortam)
Basın Benden Soruyordu
– “Yayın kongresi neden durmadan erteleniyor?”....
– “Siz bu kongrenin faydalarına inanıyormusunuz?”...
– “Sizce bu kongre yayınlarımız ve yazarlarımız
açısından neler getirebilir” Örneğin Milliyet Gazetesi'nden Nilgün Tarkan'ı
şöyle bir konuşma ile cevaplamıştım:
“İlk Yayın Kongresi'nden başlayalım. Bu kongre
I. Neşriyat Kongresi olarak 1939 yılında, yani Türk Harf Devrimi'nin 10.
yıldönümünde toplanmıştır. Elde kitap yok. Atatürk devriminin getirdiği
çağdaşlaşma için okuma ihtiyacı büyük. Kongre çok anlamlı ve faydalı kararlar
alıyor ve her beş yılda bir tekrarlanması da isteniyor. Fakat her nedense,
bu gerçekleşemiyor.
II. Yayın Kongresi ise, toplanma olanakları
bakımından çok talihsiz bir kongre olmuştur. Kongreyi toplamak için ilk
girişim 1972 yılında zamanın Devlet Bakanı Sayın İsmail Arar tarafından
yapılmış, fakat birtakım teknik ve siyasal nedenlerle kongrenin toplanması
ertelenmişti. Bu ertelenme gene seçim, hükümet bunalımları gibi siyasal
nedenlerle bu yıla kadar sürmüştür. Bu yıl, sayın eski Devlet Bakanı Orhan
Eyüboğlu, kongrenin 27 Kasım - 30 Aralık tarihleri arasında toplanması
ihtimaline karşı ilgililere çağrıda bulunmuştu. Fakat bilindiği gibi hükümet
bunalımı ve daha sonra Kültür Müsteşarı Sayın Bozkurt Güvenç'in istifası
ile bu girişimde tamamlanamamıştır”
Bakanlığın ömrü yeterse bu kongreyi toplayarak yayıncıların ve yazarların
sorunlarını dinleyeceğimizi ekliyordum. Zaman zaman diğer illerdeki kültür
ünitelerini de dolaştığım oluyordu. Antalya Müzesi'ne, Bodrum Kalesi'ne
uğramıştım. Çok iyi tanıdığım bu yerlere, bu kere bakan gözüyle bakıyordum.
Adana'da Sabancılar'ın armağanı olan bir kültür merkezi açılıyordu. Güzel
Sanatlar Genel Müdürü ile birlikte açılışta bulunduk. Çocuklar için çalışılacak
yerler ayrılmıştı. Bölümleri dolaştık. Oradan Hatay'a uzanmıştım. Dünyanın
en zengin mozaik müzelerinden biri olan, Hatay Müzesi yeniden tertip ve
tanzim edilmiş olarak hizmete giriyordu. Yeni salonlar ilave edilmişti.
Hatay Valisi ve ben birer konuşma yapmıştık. Konuşmamda müzelerin kültürümüz,
eğitimimiz ve turizmimiz yönünden önemine değinmiştim. Gezimizin sonucunu
yine basından dinleyelim.
Kültür Bakanı Nermin Neftçi'ye hızlı
ve yorulmadan yaptığı geziler sebebiyle, “maratoncu” adı takıldı. Geçen
hafta, Mut, Mersin, Hatay ve Adana'yı bir nefeste gezen ve çevrede incelemelerde
bulunan Neftçi, Adana'dan Ankara'ya uçak ile dönerken heyecanlı dakikalar
geçirdi. Neftçi, en önde oturuyordu, pilot kabininden sesler gelmeye
başlamıştı.
– ”Tahliye kapılarını hazırla”
– ”Aman belli etmeyin, panik olmasın”
– ”Kuleyi haberdar edin”
– ”Gövde üzerine mi ineceğiz?”
Uçağın tekerlekleri bir türlü açılmıyordu.
Pilotlar ve hostesler heyecan içinde oradan oraya koşuyarlardı. Neftçi
soğukkanlı şekilde, tebessümüyle çevrenin telaşını gidermeye çalışıyordu.
Bakan olana heyecanlanmak bile yasaktı.
( Bayram Gazetesi
Benim amatör bir ruhla konulara asıldığımı gören genel müdürlere bir heves
gelmişti. Kapımı çalan rahatlıkla içeri girebiliyor, öyle Bakanı
günlerce beklemek sıkıntısı yaşamıyordu. Sanki bende bir başka genel müdür
gibiydim.
Ocak ayının sonlarına doğru çalışmalarımız daha da hızlandı. Bir
yandan Bütçe Plan Karma Komisyonu'nda Kültür Bakanlığı'nın ilk bütçe taslağını
anlatıyor, bir yandan da “Türkiye Mimari Mirasını Koruma Kampanyası"nı
açıyordum.
Bir Müze Gibi
İlhami Soysal o tarihte Yeni Ortam'da ilk defa bizden yana bir tavır sergileyerek
şunları yazıyordu.
“Haftanın başında Ankara'da yapılan
bir törenle Türkiye Mimari Mirasını Koruma Kampanyası başlatıldı. Bu kampanyayı
bir konuşma ile açan Kültür Bakanı Nermin Neftçi'nin bir görüşü var ki
üstünde önemle durulacak değerde. Neftçi diyorki ; “Kültür Bakanı olarak
ben Türkiye'nin ulusal mimari mirasını koruma kampanyasını açarken şunu
söylemeyi bir görev biliyorum; komşularımızın petrol kaynakları birgün
gelip tükenecektir, halbuki Anadolu yarımadası çok derinlere uzanan kültür
boyutunda çeşitli medeniyetleri içeren ve bunların sentezlerini yapan bir
ülkedir. Bu çeşitlilik Türkiye'nin renkli zenginliğidir. Türkiye henüz
açılmamış bulunan bir çok kültürel zenginlikleri ile bir kültür konservesi
gibidir ve aslında kocaman bir müzedir. Korumasını bilirsek, bunların hayatla
bağlarını kurarsak kültür mirasımızın ve tarihi doğal sitlerimizin tükenmeyen
hazineler olduğunu göreceğiz” Gerçekten Türkiye günün birinde kocaman bir
müze haline getirilebilir. Dünyada kolay kolay eşi bulunamayacak bir müze
ve bu müze Orta Doğu'nun petrol kaynaklarından daha sürekli daha tutarlı
bir gelir kaynağı olabilir. Bu yolda atılacak adımlara dudak bükerek bakmak
yerine soruna daha bir ciddi bakmakta yarar olduğu inancındayız"
“Kim okur, kim dinler..? Denebilir ki sende
üstünde durulacak konunun tam zamanını buldun. Laf kıtlığında asmalar budayayım
demek gibi bir şey bu Kimin umrunda Türkiye mimarisinin mirasını
koruma kampanyası. İnsanların acımasızca suçlandığı öldürüldüğü, kim vurduya
getirildiği, yığınların işsizlikten, açlıktan, kötü beslenmeden, sağlık
koşulları kollanmadığından ölüme terkedildiği kalkınamamış bir toplumda
mimari mirasın sözü mü olur..?
Doğru belki ama bizce konu hükümeti şu mu
kuracak bu mu kuracaktan genede daha tutarlı ve yarınlara dönük bir konu,daha
insancıl bir konu.”
Şubat ayında, bütçe, komisyondan aşağılara Meclislere inecekti. Sayın Başbakan
bütçe konuşmalarını, bakan arkadaşlarımızın aralıksız takip etmelerini
istiyordu. Ayrıca Bakanlık olarak basına söz vermiştik.Yayın Kongresi bekleniyordu.
Bakanlığın bütün üniteleri, bir yandan Kültür Bakanlığı'nın ilk bütçesi
için, bir yandan da yayın kongresine hazırlık yapıyorlardı. Aslında bu
iki konuda rutin işler gibi değildi. Oldukca büyük kültür hareketleriydi.
Genel Müdürlerimle konuşurken “hadi bakalım bu iki konuyu alnımızın akı
ile başarırsak benim programım tamamlanıyor, ondan sonra paydos,emanet
bakanınızdan kurtuluyorsunuz” diyordum. Belli olmazdı, bütçe hazırlanırken
bu arada bir hükumet provası da meydana çıkabilir. Bakarsınız parlamentoya
dayalı bir kabine kurulu verirdi.
Başbakan Küstü mü ?
Bir gün sayın Başbakan'ın, beni üst kattaki çalışma odasında beklediğini
söylediler. Baktım odada kadim aile dostumuz Devlet Bakanı Muslih Fer ile
uzun politika yıllarından arkadaşımız eski Başbakan Ferit Melen ile birlikte
bir masanın başında oturmuşlar, bana da buyur ettiler. Önemli bir konu
olduğunu anlamıştım. Hoşbeşten sonra, Sayın Başbakan sözü bir müsteşar
tayinine getirdiler. Benim bir müsteşar vekili ile idare ettiğimi bildiklerini,
bir müsteşar tayin etmek gerektiğini, bu konuda üzerinde ısrarla
durdukları kıymetli bir arkadaş bulunduğunu anlatıyorlar ve onu bu göreve
atamam konusunda çok istekli görünüyorlardı. Konu sıradan bir teklif değildi,
bir gün önüme konacağını biliyordum. Çünkü yeni atandığım günlerde Turhan
Feyzioğlu ile Ferit Melen tebrike geldiklerinde konuyu açmışlardı.
“Geçici bir kabinede olacak işmi” diye düşünmüş ama onlara “hele bir bakanlığa
ısınalım düşünürüz” cevabını vermiştim.Verilmiş bir söz mü vardı? Yoksa
meselenin bir politik yönü mü bulunuyordu? bilemiyorum. Aslında Müsteşar
Vekilim İsmet Parmaksızoğlu çalışkan ve tarafsız bir insandı. Bu görevi
geçici olarak çok güzel yerine getiriyordu. Böyle zamanlarda tayin meseleleri
ile uğraşmak, hem atayana hem de onun çevresine fayda sağlamaz, aksine
basında şimşekleri çekerdi.
O gün misafirlerimi uğurladıktan sonra sayın Cumhurbaşkanı beni emretmişlerdi.
Topkapı Müzesi'nin alarm tesisatı konusunda ona bir rapor arz edecektim.
Eşleriyle birlikte kültürel konulara ilgileri büyüktü. Konuşma bitince
bir cesaret ona bu konuyu açmış düşüncelerini sormuştum. Bana verdikleri
cevap şu olmuştu; “doğru yoldasınız nasıl münasip görürseniz öyle yapınız”
cevabının hem çok açık hemde diplomatik bir kibarlığı vardı. Yüce mevkilerdekilerin
sarfettiği böylesine sözler değer taşırdı. İnsan bu cevapları cebine atar,
sırası geldiğinde çıkarır kullanırdı. Ben de öyle yaptım.
Başbakan'a bu tayini şu, şu nedenlerle yapamayacağımı anlatmış, “eğer emirleriniz
kesin olursa uhdemdeki o çok kıymetli emanetinizi başka birine vermeniz
için iade edebilirim” demiştim. Irmak Hoca belli etmiyordu ama üzülmüştü.
Aslında bende isteklerine karşı çıktığım için üzülüyordum. Ama başka çarem
de yoktu. Hoca “bu mesele burada kapansın, kol kırılır, yen içinde kalır”
dedi ve bir daha da hiç açmadı. Aynı akşam operanın galasında karşılaştık.
Nizam'la birlikte hürmetlerimizi bildirmek için yaklaştığımızda şair ruhlu
Başbakan ;
Bu hal ne haldır
Gözel ne haldır
Alemi yandırırsan...
diye bir Kerkük hoyratını tekrarlıyor ve
dönüp eşim Nizamettin'e “ siz bu hanımefendi ile nasıl geçiniyorsunuz?”
diye şaka yollu takılıyor ama taşı da gediğine koyuyordu.
II. Yayın Kongresi ve Özgür Düşünce
Demokrasinin bir hayat biçimi olarak yerleşmiş bulunduğu ülkelerde yayın
sorunu devletin müdahalesine gerek kalmadan kendi kendine bir dengeye kavuşarak,normal
yolunu buluyordu. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, iç ve dış bilgilerin
geniş ulusal kitlelere ulaştırılmaması, örgün ve yaygın eğitimin belli
bir seviyeye gelememesi nedeniyle devletin belli bir politika ile ve özgür
düşünceye önem vererek, yayın, basım ve yazarlık konularında bir takım
yasal destekler vermesi, organizasyonlar yapması da gerekiyordu.
Basım ve yayın hayatımızın, özgür düşünce ve demokratik sistemle olan ilişkisi,
bu ilişkinin hem geçmiş hemde gelecek kültürümüze olan etkisi inkar kabul
etmeyecek bir gerçek olarak ortaya çıkmıştı.Ve büyük önem taşıyordu. Ülkede
sokak hareketleri, üniversitelerde ideolojik kavgalar yapılıyordu. Sağ-sol
ayrımı, düşünce planında bir ucundan bakanlığı bile etkisine almıştı.
Sağ-sol anlaşmazlığının, düşünce planında birbirleri ile diyaloglar kurarak,
görev konusunda en iyi anlaşabileceği ortam II. Yayın Kongresi olurdu.
Başbakan'la da konuşarak durmadan ertelenen bu kongreyi 24-27 Ocak tarihlerinde
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu konferans salonunda toplamaya karar
verdik.
Oy kaygısı bulunmayan tarafsız bir hükumet olarak kongreyi, basın ve yayın
hayatımızın sağ ucundan sol ucuna kadar açmalı ve herkesin konuşmasını
sağlamalıydık.
Müsteşar Vekili İsmet Parmaksızoğlu ile Tanıtma ve Yayınlar Daire Başkanı
Mete Tuncay'ı çağırdım. (Son Havadis gazetesine göre birincisi sağda ikincisi
sol kanatta idiler) Müsteşarlık zamanında hazırlanan Yayın Kongresi dosyalarını
okuduğumu, yayın hayatımızın bütün kesimlerini temsil
eden daha çok delegeler istediğimi, hükumetimizinde bu anlayışta olduğunu
bildirdim. İnanamıyorlarmış gibi yüzüme baktılar, ikisininde sokaklardaki
çatışmalar gibi kongrede olay çıkacağından endişeleri vardı “kan dökülür,
çekiniriz” diyorlardı. Aylardan beri müsteşarlıkça kongrenin yapılamama
sebebi artık anlaşılıyordu. Bir süre önce Son Havadis Gazetesi 19/11/1974
tarihinde şöyle yazmaktaydı:
“Ecevit Hükumeti'nin son birkaç güne
sığdırdığı acele tayinlerle kültür müsteşarlığındaki milliyetçi idareci
elemanlar tasviye ediliyordu. Bu tutumun Irmak hükumetnin kültür bakanı
Nermin Neftçi tarafından durdurulacağı tahmin edilirken, olaylar tam tersi
istikamette gelişmeye başlamıştır. Nermin Neftçi ilk iş olarak yıllık iznini
kullanmak isteyen İsmet Parmaksızoğlu'nu bakanlığa davet etmiş ve göreve
devamını istemiştir. İsmet Parmaksızoğlu'nun müsteşar yardımcısı olarak
görevi sürdürmesini isteyen Nermin Neftçi, böylece bakanlıktaki milliyetçileri
tatmin ettiğini düşünerek bu kere Siyasal Bilgiler'in 12 Mart öncesi militan
doçentlerinden Mete Tuncay'a da Orhan Eyüpoğlu'nun hazırladığı kararnameyi
bizzat tebliğ ettirerek, tek suçu milliyetçilik olan Zeki Tütüncü'den
Tanıtma ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı'nı kendisine teslim etmiştir".
diyor ve Bakanlıktaki sağ-sol çatışmasını
körüklüyordu. Ben sadece yapılan tasarrufun üstüne gelmiştim. Hiç bir tayin
yapmamıştım. Güvenoyu almamış bir kabinenin bakanı olarak yeni tayinler
yapmamaya kesinlikle kararlıydım. Geldiğimde ne bulduysam, onlarla çalışmalı
ama hizmeti de ön plana almalıydım.
Doğruydu, İsmet Parmaksızoğlu hem milliyetçi, hem de Atatürkçü idi. O'nu
iyi tanırdım. Mete Tuncay'a gelince; bürokratik tecrübesi fazla olmayan
bilgili ve çalışkan bir insana benziyordu. Özel düşünceleri ve solculuğu
beni ilgilendirmezdi. Hizmete politika karıştırmaması şartı ile ondan istifade
edilirdi. Bunu ona da söylemiştim.
Hemen işe koyuldular, müsteşarlık zamanında kongre ile ilgili bir çok hazırlık
yapılmıştı. Dosyalar tamamdı. Biz delegeleri çoğaltıyor, organizasyon konularını
yeni baştan gözden geçiriyorduk.
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nun konferans salonu bin kişiyi
alabilecekti. Dört gün süre öğlen yemekleri okulun mutfağından yenecekti.
Gönderilen bildiriler (tebliğler) çok fazla idi. Bir kısmı eski tarihli
idi. Onlarla yeniden temaslar kuruluyor, yeni gelenlerle birleştiriliyor,
konularına göre, dokuz ayrı komisyonda görüşülmek üzere ayrılıyordu. Komisyonların
her biri bir sayı ile anılacak ve Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nun
ayrı bir odasında çalışma yapacaktı. Bütün konuşmalar ve komisyon raporları
teyplerle tespit edilecek. En son olarak genel kurulda tartışılıp son şeklini
alacak ve bir kitap olarak basılacaktı.
Gelenleri kapıdan karşılıyordum. Uzun politika yıllarının insanı olduğum
halde amatörce bir heyecan içindeydim.Yaradılışım böyleydi.
Ülkenin dört bir yanından, yayımcılar yazarlar, basımcılar, düşünürler,
üniversite profesörleri, geliyorlar konferans salonundaki yerlerini alıyorlardı.
Aralarında eski dostlarımız, üniversiteden ve liseden hocalarımızda vardı.
Bir kısmı talebeleri olarak benimle övünç duyduklarını söylüyor, beni utandırıyordu.
Açış konuşmamda şunları söylemiştim;
“Türkiye'de yazarın, yayının, dağıtımın
çığ gibi büyüyen problemleri ve birbirleri ile zıtlaşan önemli sorunları
birikmiştir. Bunlara topluca eğilmek gerekirken bu yapılamamıştır.”
İkinci Türk Yayın Kongresi'nin süratle toplanmasına
Kültür Bakanlığı olarak karar verdik. Kongrede gerek esas bakımından ,gerekse
şekil bakımından pek çok eksikler göreceksiniz. Bunların hepsi için sizden
özür diliyorum. Kuruluş halinde bir bakanlığız.Bir yandan hükümet
programı bir yandan da bütçe çalışmalarımızın arasında bu kongreyi toplamış
bulunuyoruz. Çünkü bu kongrenin yapılmasının faydalarına inanıyoruz.Birinci
Yayın Kongresinin Türk toplumuna yararı, Harf Devrimi'nden sonra yetişen
okur-yazar kuşakları bir yayın çabası içinde beslemesidir. O kuşaklara
klasiklerden başlayarak,kitap çevirileri yapmasıdır. Demokratik sistem
içinde yaşayan toplumların düşünce ve sanat ürünlerini , batılı hayat görüşünü
memlekete getirmesidir.
Birinci Yayın Kongresi yirminci yüzyılın ilk yarısındadır. İkinci Yayın
Kongresi ise son yarısında. Arada bir çağ farkı doğmuştur. Çağımızın adı
bir kısmına göre “uzay çağı” bir kısmına göre ise “atom çağı” dır. Adı
ilerde ne olursa olsun, çağımız insan düşüncesinin, kendi bulduğu
öğelerle bilimi ve teknolojiyi kullanarak ilerlediği önemli bir çağdır.
Rejimler çeşitli, ideolojiler ayrı ayrı olabilir. Ama çağımız, hepsininde
kendi kalıplarını aşarak etkilendiği hızlı değişme sürecinin içindedir.
Biz de zaman içinde toplumsal değişmeleri bu açıdan değerlendirmeye alışacağız.
Dünyadaki bu hızlı değişmeler, yayın organlarının sadece yazılı olarak
kalmasını da önlemiş,haberleşme araçlarının süratlenmesi, radyo ve televizyonlarla
ülkeler arası hızlı bir kültür alış verişi başlatmıştır. Üİlkeler bu durum
karşısında hem kendi kültür varlıklarını tanıtabilmek, hem de yozlaşmaları
önleyebilmek için, kültür planlamaları yapmaya başlamışlardır.
Bizimde Anayasamızın 21., 41., 50. ve 129. maddelerinin gereklerine uygun
çağdaş ve aynı zamanda ulusal kültür politikası saptamamız bunu planlamamız
gerekmektedir. Bu planlamada, milli karakter, tabandan alıp, tabana verme
değişkenlikleri ve bütünleştiricilik ilkeleri, tarihi-toplumsallık ve öğreticilik-çağdaşlık
boyutları, özgürce tartışılan bir kültür kurultayınca saptanmalıdır. Kültür
planlamalarında ;
1-Milli hududlarımız içindeki kültür entegrasyonu
süreci ve bütünleştiricilik,
2-Dış ülkelerle olan kültür alış verişi iki
önemli kültür hareketidir.
Özgürlükçü demokratik hayat görüşü yalnız
bir siyasal rejim değil bir sistemdir. Bu sistemin yaşaması ve kökleşmesinde
demokrasi, yayın hayatının katkısı büyüktür. Başka bir deyimle, özgürlükçü
demokrasinin yerleşmesi, güçlenmesi, o ülkelerin bir bakıma basın ve
yayın hayatlarının gücü ile olmuştur.
Bizde İkinci Yayın Kongresi'nde Türk yayın
hayatının birikmiş sorunlarının ortaya dökülmesine aracı olmak istedik.
Çünkü bu sorunların çok ciddi olduğunu biliyoruz.
1-Türkiyeide resmi ve özel yayınlar vardır.
Türkiyeide iki çeşit yayınevi arasında bağlantı yoktur.
2-Adalet mekanizmasının yazar haklarını daha
ciddi ve açık olarak koruması,
3-Sağlam bir yayın hayatının düzenlenmesi
4-Köylere kadar kitap dağıtımının temin edilmesi
5-Yazarlara da sosyal güvence haklarının tanınması
6-Vergi bağışıklıklarının yeni ölçülere göre
ayarlanması
7-Kağıt ve PTT sorunlarına el atılması gerekmektedir.
Bu sorunlar karşısında II. Türk Yayın Kongresi'ni
toplarken Kültür Bakanlığınız olarak iki yöntemle karşı karşıya kaldık.Bu
yöntemlerden birisi, Bakanlığın kongreyi etkileyici bir takım önerilerle
gelmesi ve kendi yargılarını kabul ettirmeye çalışmasıydı. Diğeri ise yayın
hayatının 36 senenin birikimlerine iyice teşhis konması için demokratik
bir ortam içinde bunların söylenmesine aracı olmak, sorunları sahiplerinden
saptamak, önerileri toplamak ve bir kitap haline getirerek gelecek
hükümetlere ışık tutmaktı. Biz ikinci yöntemin daha dürüst daha faydalı
ve içtenlikli olacağına inandık”
( II.Yayın Kongresi, Cilt II s7-10 )
diyor onun için bu ölçüler içinde kongreyi topladığımızı
anlatıyordum. Bu yüzden yapılacak çalışmaları ve eleştirileri beklediğimizi
söylüyordum.
İkinci, üçüncü, dördüncü günler, birer buçuk saatlik yemek molası ve yarımşar
saatlik çay arası dışında delegeler 7-8 saatlik ciddi çalışmalar içine
girdiler. Bir ara “Kongre basılacak” diye bir haber kulaktan kulağa dolaştı.
Gerekli tertibatımız vardı, böyle birşey olmadı. Komisyonlarda kavga gürültü
de çıkmadı. Aksine hiç ummadığımız kişiler yanyana, mesleğe dönük olarak
çalışıyor ve bir çok önerilerde birleşiyorlardı.
Elimdeki listeden Dördüncü Komisyon delegelerine göz gezdiriyorum. Kimler
yok ki ;
Ahmet KABAKLI
Çetin ALTAN
Prof. Dr. Enver Ziya KARAL
Mustafa BAYDAR
Cihat BABAN
Yaşar KEMAL
Tarık BUĞRA
Prof. Dr. Seha MERAY
Prof. Dr. Yaşar KARAYALÇIN
Aslan SAYILGAN
Yaşar Nabi NAYIR
Orhan HANÇERLİOĞLU
Bedi-i FAİK
Lütfi DOĞAN
Osman NEBİOĞLU
Mükerrem Kamil SU
Vedat Nedim TÖR
Prof. Dr. Şerafettin TURAN
Aslında bu kongre zamanına göre oldukca büyük bir kültür hareketi sayılırdı.
Bakanlığımızın bir Basın Danışmanı ve Basın Bürosu da yoktu. Biz ise bu
konularda oldukça acemiydik. Komisyonlarda münakaşalar ve genel kurul tartışmaları
olaysız geçmişti. Patırtı ve gürültü olsaydı herhalde gazete manşetlerine
çıkardık.
Kongreye gönderilen tebliğleri, komisyon raporlarını, Genel Kurul konuşmalarını
toparlıyorduk. Bunların iki ciltlik birer kitap olarak basılması ancak
bizden sonraki yıllarda ve birkaç bakanın gelip gitmesinden sonra gerçekleşebilmişti.
Sanırım bunun sebebi kongrede alınan kararların zamanına kıyasla daha ileri
bir düşünce özgürlüğünü ön plana almasından kaynaklanıyordu. Kongre “bilim
ve sanat eserlerinde her çeşit kısıtlamanın kaldırılması” esasını ortaya
koymuştu. Bu karar Anayasadaki 141-142-163. maddelere aykırı bir tavsiye
idi.
Çok sonraları basılabilen bu kitaplara bakıyorum da, bu kadar uzmanın,bilim
adamlarının ve tanınmış kişilerin ülkemizin düşünce ve yayın hayatındaki
bu ciddi çalışmaları ve oldukça büyük kültür hareketi yeterince duyurulamamış
hiç bir reklamı yapılamamıştı. Sadece bazı dergilerde ve basında birkaç
makalede konu olmuştu. Şevket Rado, Hayat Dergisi'ndeki yazısının sonunda
“bir yayın kongresi toplayarak kendinden önce yapılamayan bir işi,iyi bir
şekilde yapmaya muaffak olan,zamanımızın Kültür Bakanını bu başarısından
dolayı candan tebrik edelim ve bekleyelim” diye bitiriyordu.
06/02/1975 Hayat Dergisi).
Aynı tarihlerde Varlık Dergisiinde Yaşar
Nabi Nayır da ;
“Yayın hayatımızın daha başka yüzlerce sorunu
var. Yurt içi ve dışı kitap gönderme posta sorunları, gerçek değer taşıyan
dergi ve kitapların resmi kitaplıklar için alınarak yayınlanmalarının desteklenmesi,edebiyatı
ve sanatımızı dünyaya tanıtacak yabancı dillerde dergi çıkarılması, TRT
yayınlarında kitap yorumlarına yer verilmesi, halk kitaplıklarının gerçekten
halka yararlı olacak bir düzeye çıkarılması edebiyatçıları özendirecek
yüksek değerde devlet ödülleri kurulması, temel kitaplar basan yayınevlerine
yardım elinin uzatılması ve hepsinin üstünde yazar özgürlüğünün sağlam
inançlar altına alınması ve daha bunlara benzer pek çok önerinin alkışlarla
kabul edildiği bu kongrede alınan kararların sayın kültür ve milli eğitm
bakanlarımızca hemen ele alınması ve bu uğraşların bundan sonra gelecek
bakanlara da örnek olmasını dileriz.
Bu kongrenin ilk hazırlığında emeği geçen
sayın Orhan Eyüboğlu ile kongreyi gerçekleştiren ve dört gününü bu hayırlı
işe ayıran çalışkan ve nazik Kültür Bakanımız Nermin Neftçi'yi
bu yolda harcadıkları emekler için candan kutlarım” diyordu.
Milliyet Gazetesi Kongre'de alınan kararları özetleyen bir sahife düzenlemişti.
Kongre Başkanlık Divanı'da yayınladığı bir bildiri ile, ”Ülkemizi yeniden
karanlık bir döneme sürüklemek isteyen çevrelerin kışkırtmaları ile, yüksek
öğrenim gençliği arasında yoğunluk kazanan, şiddet hareketlerinin mutlaka
önünün alınması ve huzur içinde bir eğitim ortamı kurulması” dileğinde
bulunuyordu.
( 29 Ocak 1975 Milliyet )
Söz konusu çalışmaları içeren kitaplar ise bir-kaç bakan değiştirdikten
sonra,Özal hükumetleri zamanında, Kültür ve Turizm Bakanı olan Sayın İlhan
Evliyaoğlu tarafından 24/11/1987 tarih ve 4845 sayılı onay ile bastırılmıştır.
Olaylar ve Partiler
Celal Bayar eski Demokrat Parti milletvekilleri ile görüşüyor; “Felsefesi
aynı olan partileri birleştirmeliyiz” görüşünü ileri sürüyordu. Bozbeyli
ve Süleyman Demirel ile de temas halinde bulunuyordu. Eski Demokrat Parti
misyonunun Demokratik Parti'den çok Adalet Partisi üzerinde toplanması
olasılığı gittikçe artıyordu. Bir öğrencinin öldüğü, bir çok öğrencinin
yaralandığı üniversitelerin kapatıldığı günleri yaşıyorduk. Ecevit “hükumet
sorunu çözülünceye kadar öğrenime ara verilmesini” öneriyor, son olayların
rejimi yıkmak isteyenlerin tertibi olduğunu söyleyerek,hükumeti yeterli
güvenlik tertiplerini almadığı için eleştiriyordu.
Gençlik olayları mecliste de tartışılıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü
Necdet Uğur, ”olayların sorumlusu, komandoları üniversiteye sokan ve gençleri
kışkırtan MHP'dir " diye konuşuyordu.
Başbakan adayı Sadi Irmak Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet Partisi'ni
bir araya getirerek, bir koalisyon kurabilmek için çok uğraşmış ama başaramamıştı.
Geçici hükümetin üyeleri olarak bizler, ”Milliyetçi Cephe”nin dışında bırakılan
Cumhuriyet Halk Partisi ile, Demokratik Parti'nin hükumeti çok rahat olarak
kurabileceklerine inanıyorduk. Ecevit'le Bozbeyli'nin yanyana gelerek konuşmuş
olmaları bu umudumuzu artırmıştı. Ama bir sonuç çıkmadı. İki partinin milletvekilleri
birbirlerine güvenemiyorlarmış dendi .Aslında 186 milletvekili olan Cumhuriyet
Halk Partisi de bu işe pek gönlünü yatıramıyordu. En son olarak Irmak Cumhuriyet
Halk Partisi destekli DP+ Teknokratlardan kurulu bir erken seçim hükumeti
öneriyor, ondan da bir sonuç elde edilemiyordu. Ertesi gün çıkan Milliyet
Gazetesi'nin birinci sahifesinde Başbakan adayımızın renkli güzel
bir karikatürü vardı. Elinde kocaman bir pankartı taşıyordu.
Pankartın üzerine büyük harflerle "HÜKÜMET İSTİYORUZ" ibaresi yazılmıştı.
Altındaki imza ise gene hükümet idi.
Son Havadis Gazetesi'nde Milliyetçi Cephe'nin Adalet Partisi'nin başkanlığında
kurulacağına ilişkin haberler işleniyor, Adalet Partisi “Milliyetçi Cephe”
çalışmalarının yaygınlaştırılması kararını alıyordu.
Şubat'ın ilk günlerinin önemli haberi; Amerikan yardımının kesilmesi idi.
Başbakan'ın “NATO savunmasına olan katkımızın yeniden düzenlenmesi gereği
ortaya çıkmıştır. Ne Kıbrıs Rum kesimine, ne Yunanistan'a, ne de ABD'ye
verilecek herhangi bir tavizimiz yoktur” diyen bir bildirisi yayınlanmıştı.
Kabine ve Milli Güvenlik Kurulu devamlı toplanıyordu. Washington'a bir
nota çekilmesi kararı alındı. Bu notada özetle ABD Kongresi'nin büyük bir
yanılgı içinde bulunduğu belirtiliyordu.
Son gelişmeler karşısında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk güvenoyu alabilecek
bir hükumetin kurulması isteğini tekrarlıyor, Ecevit, Yunan TV'sine verdiği
demecinde “Türkiye'nin artık ABD'ye güvenemeyeceğini, tek taraflı ortak
güvenlik yüzünden büyük riskler altında kalmaya devam etmesinin anlamsızlaştığını”
söylüyordu. Kissinger, telefonda Dışişleri Bakanı: Büyükelçi Melih Esenbel'i
aramıştı, “ani ve geri dönülmesi imkansız olan kararlardan" kaçınmamızı
söylüyor, kendisinin ve başkan Ford'un "durumu düzeltici uğraş verdiklerini"
bildiriyordu.
Türkiye, durumun NATO'nun sivil ve askeri komitesince incelenmesini istiyor
ve ABD ambargosunun Orta Doğu için vahim sonuç vereceğini öne sürüyordu.
Bir süre sonra NATO'nun isteğimizi kabul etmesi, ülkede iyi karşılanmıştı
biraz nefes almıştık. ABD Kongresi'nin kararına karşı yalnız olmadığımız
meydana çıkıyordu.
Bir yandan dış olaylar,bir yandan anarşik hareketlerin bir iki vilayete
daha sıçrama görüntüleri, dünyadaki ekonomik durgunlukların Türkiye'yi
de etkilemesi siyasi istikrarsızlıkla birleşiyor ve zorluklar yaratıyordu.
Şekere, kömüre, elektriğe yapılan zamlar kapıya gelmiş bekliyordu. Hayatın
her bölümüne yansıyarak pahalılık yaratacaktı. Memur maaşları için
acaba bir kısmı bonolarla mı ödense diye konuşmalar yapıldığını anımsıyorum.
Ülkenin bu durumunda bile partiler birbirini suçluyor, Son Havadis “bütün
bunlar hükumeti bırakıp kaçan Cumhuriyet Halk Partisi'nin mirasıdır” diye
yazılar yazıyor "yokluklar pahalılık, kuyruklar Cumhuriyet Halk Partisi
icadıdır" derken, Ecevit verdiği bir demeçte “yeterince güçlü olmayan bir
hükumet böyle bir dönemin gerekli kıldığı köklü politika tercihlerini yapamaz,
derhal seçime gidilmesi gereklidir” diyordu.
Bizler ise Parlamentoya dayalı, güvenoyu almış normal hükumetler için bile,
son derece zorluklar yaratan şartların karşısında bulunan sıkıntılar içinde
çalışma yapan bir hükumetin üyeleriydik.
Örsan Öymen bizim hükumete, ehliyetsiz araba kullanan şoförler adını takmıştı.
Onu Meclis kulislerinde gördükce sorardık; –”Arkadaş, parlaementoda şoförlere
ehliyet veren bir merci ya da ehliyet almak isteyen usta kimseleri sen
görebiliyormusun ? Biz zaten burnumuzdan soluyoruz, bir de sen mi”. O ise
–”Hadi hadi bir şeyler yapıyorsunuz devam edin, devam edin der" güler geçerdi.
Hükümet gençlerle, komandolar arasında süregelen olayları ordununda yardımıyla
bastırmıştı. Geçici bir süre için üniversite kapanmış TÖB-DER'in afişlerine
el konmuş Tokat MHP İl Başkanı gözaltına alınmış, binalardaki Bozkurt bayrakları
ile aşırı solcu resimler ve sloganları taşıyan pankartlar indirilmişti.
Başbakan, “tedbir alınmasa idi milli facia çıkardı, çok şükür olaylar daha
vahim sonuçlara varmadan önlenebildi” diyordu. Son Havadis Gazetesi Adalet
Partisi'nin sesiydi. Sistematik olarak bir yandan Cumhuriyet Halk Partisi'ne
çatıyor, bir yandan muntazaman “Milli Cephe”yi güçlendirici haberler yayıyor,
arada sırada Irmak kabinesinin içinde huzursuzluk bulunduğunu,bakanlar
arası anlaşmazlıkların arttığını, bazı bakanların Ecevit gibi hükumeti
bırakıp kaçmak istediğini yazıyordu.
Milli Cephe ve Bütçe
Görüşülmekte olan bütçenin hazırlayıcısı Irmak kabinesi idi. Başka bir
deyimle hükümetimiz bütçeyi savunduğuna göre yapılacak tenkitlerin hedefi
de biz olmalıydık. Ama Cumhuriyet Halk Partili ve Demokratik Partili sözcüler
yaptıkları konuşmalarda Milli Cephe'yi hedef alıyor, karşılıklı olarak
çatışıyorlardı. Bütçenin tümü üzerinde konuşma yapan Deniz Baykal sözlerini
şöyle bağlarken, bizede çatmayı unutmamışdı :
“Sayın Başkan, sayın milletvekilleri,
bu bütçeye ret oyu vereceğiz. Anayasaya aykırı olduğu için, harcama hedefinin
çok önemli bir kısmını sağlıklı kaynaklarla karşılayamadığı için,
bütçe harcamaları konusunda gerçek, bütçe gelirleri konusunda sorumluluktan
kaçan bir anlayışla hazırlandığı için bu bütçeye ret oyu vereceğiz. Ret
oyumuz, yalnız bütçeye değildir, demokratik rejimi ve iç barışı tehdit
eden son cinayetlerin ve zorbalıkların adını dahi koymaya cesaret edemeyen
Hükümetin tutumuna da ret oyu vermiş oluyoruz (CHP sıralarından “Bravo”
sesleri, alkışlar). Beş aydan beri Hükümet kuramayan, hükümeti kuramadığı
halde seçim kararı almaktan kaçınan Parlamento çoğunluğunun tutumuna
da ret oyu vermiş oluyoruz”
Adalet Partisi Grubu Sözcüsü Yılmaz
Ergenekon ise ona verdiği cevapta:
“Devletin devamlılığı, parlamentonun işlerliği,
bir Devletin bir hükümete sahip olması, bir milletin organize bir şekilde
yaşamasının şartlarıdır, başka şeyin değil. Bu şartları ortadan kaldırıcı
hiçbir hukuki tasarruf, hiçbir hukuki hüküm Anayasalarda yer alamaz, hiçbir
Anayasa Devletin işlemesini engelleyici bir tarzda yorumlanamaz. Bu itibarla,
parlamentoyu çalışamaz, hükümeti karar veremez, işleyemez hale getirici
yorumlara katılmak mümkün değildir” diyordu.
Aslında hiç güvenoyu almamış bir hükumetin, meclis kararlarına dayanarak,
bütçe hazırlamasının elbetteki hukuki bir garabeti vardı ve bu husus en
başından itibaren, hükumetin icraata başlaması sırasında da tartışılmalı
idi. Bana göre Cumhuriyet Halk Partisi bunu yalnızca söylemekle kalıyor
ve bunu zabıtlara tescil ettirmenin kendisini sorumluluktan kurtaracağını
sanıyordu. Onun yapması gereken parti olarak meclis başkanlığına müracaat
ederek konuyu Anayasa Mahkemesi'ne götürmekti. Böyle bir tutum bir yandan
Cumhuriyet Halk Partisi'ni ve bütün parlamentoyu hukuki bir temel üzerine
oturtmuş görünür ve bizim nev-i şahsına münhasır ( yalnızca kendine benzeyen
) hükumetimizi de kurtarmış olurdu. Bu yola da başvurulmamıştı. Başbakan
Sadi Irmak, Meclis'te yaptığı konuşmada durumu özet olarak parlamentoya
şu sözleriyle açıklıyordu;
“Partiler arasındaki polemiğe, elbette
benim, bitaraf bir hükümet başkanı olarak girmemi istemez ve beklemezsiniz.
Bütçe Komisyonu'nun kuruluşu mevzuu, hükümetin iradesinin, yetkisinin tamamen
dışında, Meclisin yüksek iradesi meselesidir. Meclis'in yüksek iradesi
böyle tecelli etti. Ancak bu sayede bütçe görüşülebildi ve görüşülmeye
devam edilmektedir.”
Cephecilerin 1975 mali yılı bütçesine beyaz oy verecekleri dedikodusu yayılıyordu.
Cumhuriyet Halk Partisi'nden Turan Güneş'in kuliste Necdet Evliyagil'e
;
– ”Bütçeye ne renk oy vereceksiniz?”
diye sorduğunu,
– ”Vallahi bilmiyorum, ama galiba grubu serbest
bırakacağız” cevabını alınca da,
– ”Bırakın şu serbest bırakmayı a canım,
ne demişler kızını serbest bırakırsan ya davulcuya kaçar, ya zurnacıya”
diye izahta bulunduğunu duymayan kalmamıştı.
Milliyet Gazetesi'nde, Politika kazanı o günkü fıkrasının adını “Naylon
Top” koymuştu.;
– Biz seyirciler Milliyetci Cephe
forvetine Çankaya'dan gelecek pası izleye duralım, atı alan üsküdarı, topu
kapanda iktidar kalesini aştı bile..
– Nasıl mı ?
– Görmüyormusunuz? Adamlar golü atıp iktidara
geçti de haberimiz bile yok ,
– Ortada top yokken nasıl gol atılır diye
soracak olursanız hemen cevap verelim,
– ”Politikacılarımızın futbolculuğunu simgeleyen
bir özellikte, topsuz gol atabilmeleridir. Bakın bu iş nasıl oldu: Milliyetçi
Cephe gerçi Parlamentoda bir hükümet kurabilmek için salt çoğunluğu sağlayamadı
ama, bir anayasa yorumu ile, Bütçe Plan Karma Komisyonu'nda çoğunluğu elde
etti ve iktidara doğru yürümeyi sürdürmekte.."
Bütçe tartışmalarındaki karşılıklı suçlamalarla kendilerine Milliyetçi
Cephe adını takan partiler daha çok biribirlerine yaklaşmışlar, CHP
ile DP'yi karşılarına almış, Adalet Partisi ile birleşme yolunu tutarak
hükumetin sağ kanattan kurulabilmesi yolundaki çalışmalarını hızlandırmışlardı.
Gözler gene Demokratik Parti'deydi. Her gün yeni istifalar olacağı ve bunun
Bütçeden sonra başlayacağı söylenmekteydi. Bütçe tasarıları diğer kanun
tekliflerinin aksine önce senatoda görüşülürdü. Sonra Millet Meclisi'nde
müzakere edilerek onaylanır ve son şeklini alırdı.
Senato'da İlk Kez
Aslında 1965 senesinden bu yana 8-9 senedir Meclis'in bütçe çalışmalarına
katılmış ve çoğunda da bir bakanlığın grup adına muhalefet sözcülüğünü
yapmıştım. Bu sefer Meclislerdeki son konuşmalarımı ilk kez senato kürsüsünde
ve partilerdışı bir hükümetin üyesi olarak yapıyordum.
Senatörler; bu seçkinler meclisi üyeleri, Kültür Bakanlığı bütçesine ilgi
duymuşlar ve salondaki sıraları doldurmuşlardı. Her çeşit gerginlikten
ve siyasal çekişmeden uzak olarak bu yeni kurulan bakanlığa ait; iyi hazırlanmış
ve grupları adına şahısları adına ağır başlı konuşmalar yapıyor, yanıtlanması
için sorular soruyorlardı.
Henüz kamuoyunda ve basında hatta Meclis Genel Kurulu'nda, soyut bir deyim
gibi görünen Kültür Bakanlığı bütçesi, bana, senatonun gündeminde ve kürsüsünde
sahibini bulmuş gibi görünmüştü. Meclislerdeki son konuşmalarımı ilk kez
senato kürsünüden yapıyordum.
Türkiye'de, milli hudutlarımız içindeki kültürel yozlaşmayı, dağınıklığı,
çeşitliliği, alt yapı zenginliğini, bakanlığın günlük politikanın üstünde
çalışmaıs gereğini ele alan ve bakanlığın yaşatılmasının lüzumuna değinen
uzun bir konuşmaydı bu.
“Kültür ünitelerimiz uzun süre Milli
Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak çalışmış, çok kısa bir bakanlık olarak
hizmet verdikten sonra da Devlet Bakanlıkları bünyesindeki müsteşarlıklara
dönüştürülmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı'nın işlerinin başından aşması
ve çok geniş kadrolarının bulunması, Devlet Bakanlıklanın da politika açısından
ve çalışma bakımından dolu olmaları sonucu kültür işleri ister istemez
ikinci planda kalmış ve ağır aksak bir çalışma içine itilmiş bazan bir
bakandan olur alabilmek için haftalarca ve aylarca beklemiştir...."
“Halbuki, teknik ve bilimsel gelişmelerle
dünyada uluslar arasında çok hızlı bir kültür alışverişi başlamış, uluslar
kendi kültür varlıklarını koruyabilmek ve onları kendi orijinalleri ölçüsünde
tanıtabilmek için tedbirler almaya, Kültür Bakanlıkları açmaya, kültür
gümrükleri koymaya, kültür haritaları yapmaya başlamışlardır.” diyor. “Bu
durumlar karşısında ülkemizde de kurulmuş bulunan Kültür Bakanlığı'nın
bizden sonra, yaşatılması zaruretine inandığımı anlatıyordum.”
Zabıtlara bakıyorum da, oldukça uzun olan ve geçici bir bakanın gelecek
olanlara bir vasiyetiymiş havasını taşıyan konuşmamı galiba senatörler
beğenmişlerdi bunu beni alkışlamalarından çıkarıyordum. Konuşmamın sonuda
Senato Başkanı Amiral Tekin Arıburun beni kutlamış ve kafetaryaya kahve
ikram etmeye götürmüştü.
Millet Meclisi Genel Kurulu'nda yapılan oylamada 975 mali yılı bütçe dökümanına
136 red bir çekimser ile 230 kabul oyu verilmişti (26 Şubat 1975).
Ertesi gün bütün gazeteler, bütçenin kabulünü manşetten veriyor, bir süre
önce kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin 50 kişilik Kurucu Meclis'ini,
Başbakan adayı Irmak'ın yaptığı teşekkür konuşmasında Meclis'te bütçenin
kabul görmesinin güvenoyu biçiminde anlaşılmaması gerektiğini söylediğini
yazıyordu.
Koltuk
Milliyet Gazetesi'nde Örsan Öymen, Sosyal Güvenlik Bakanı Turan Esener'in
lokavt ve işçi sorunları konusunda nasıl bir uğraş verdiğine değiniyor
ve “Politika Kazanı"nda Başbakan'la o'nun arasında geçen konuşmayı (hakikat
mıdır yoksa yakıştırma mıdır? bilemiyoruz.) fıkra biçiminde işliyordu.
Esener : – ”Sayın Başbakanım, durumu sayın Cumhurbaşkanımıza arz etsenizde
lütfen artık bizi affetseler".
Başbakan: – ”Bütçeden sonra Çankaya Köşkü'nün yeni bir hükümet
kurulması için çalışmalara girişeceğini zannediyorum".
Pek tatmin olmuş gibi görünmeyen,
Esener: – ”Bir başbakan adayı görevlendirilirse mesele yok, bir süre
daha bekleyelim yeni hükümet kuruluncaya kadar, bir süre konmasını rica
etsek bu sürenin sonunda da görevimizden affedilmeyi dilesek gibi birşeyler
söylemeye kalkınca başbakan kaşlarını çatarak “sayın Cumhurbaşkanımızın
hassasiyetini biliyorsunuz, bu konunun daha nazikhane bir biçimde kendilerine
iletilmesi gerekir... Aksi halde bir iltümatom mahiyeti arzeder ki
ben de bunu yapamam” cevabını vermiş. Esener kulisteki arkadaşlarına dert
yanarmış:
– ”Bazıları hiç ayrılmak istemez ama koltuk onları bırakır, bazıları da
bir an önce ayrılmak ister koltuk onlara yapışır, bırakmaz. İnsan ölür,
hastalanır, istifa eder gitmek ister, biz istifa ettik ama ayrılamıyoruz
şu halimize bir bakın” diyormuş.
Çankaya Yine Irmak Demişti
Yeni bir Başbakan adayı beklenirken görev yine Prof. Dr. Sadi Irmak'a verilmişti.
Hoca yeni bir hükumeti kuruncaya kadar biz yerimizde kalmıştık. Halbuki
o günlerde arkadaşlar arasında birbirimizle şakalaşıyor “yol göründü gaziler”
diyor ve politikaya güle güle demeyi bekliyorduk. Kararnamelerle idare
ettiğimiz Bakanlık işlerini günlük çalışmalar durumuna indirmeyi düşündüğümüz
sırada ise görevimiz yine uzuyordu.
Cumhurbaşkanı Korutürk ve Başbakan adayı Irmak bu sefer CHP ile AP'yi de
içine alan, geniş tabanlı bir hükumetin kurulmasını istiyorlardı. Bu hükumet
intikal dönemini atlattıktan sonra, ülkeyi seçime de götürecekti.
Başta AP olmak üzere MSP-MHP ve CGP teklife karşı çıkmakta idiler. Demirel
“Meclisi'n güvenoyu kimsenin cebinde değildir. Ama yasa gereği dört yılda
bir seçim yapılır, bu hükmün altında 'CHP istediği zamanda yapılır' diyen
bir dipnot yoktur” diye konuşuyor ve “tekrar söylüyorum; seçim yapılsa
yine mahçup olacaksınız, sizin alabileceğiniz oy yine budur” cevabını
veriyordu. AP'nin çevresindeki toplanma yoğunlaştığı oranda Demirel sertleşiyor,
ve “CHP ile bir koalisyon hükumetine ancak savaş halinde bulunduğumuz
zaman gidebiliriz” diyebilecek kadar ileri gidiyordu.
CHP ile AP
CHP ile eski DP ve sonraki AP, eskiden beri birbirlerine en küçük
bir yaklaşım,bir anlayış göstermemişlerdi. Sanırım bu tutum bizim henüz
25 senelik genç demokrasimizin en büyük handikapı ve defosuydu.
Bu iki parti aynı ülkenin bağrından vücut bulmalarına karşın,hele ısmet
İnönü'nün ölümünden sonra iki ayrı unsur gibiydiler. Politikayı birbirlerine
karşı durmak sanan iki düşman kardeş gibi sürdürmeyi bir beceri sanıyorlardı.
Türkiye'nin altın yılları, birinin ötekine “faşist”, diğerinin ise berikine
“komünist” damgasını vurmakla geçmişti. İlke sorunlarına hep sadece kendi
partisel gözlükleri ile baktıkları için olacak, gerçekçi çareler de de
birleşememişler, asgari müşterekleri tutturamadıkları için de partiler
demokrasinin erdemli müsbet ölçülerini rejim açısından hep açmazlara sürüklemişlerdi.
CHP'nin MSP'ye yaklaşması bu birleşememenin ve bu rekabetin sonucuydu.
Sosyal ve siyasal açıdan konuya bakıldığında, bana göre en yapılmaması
gereken olasılıktı. Bu olay siyasi hayatımızda yanlış bir çığır açmış,
dinci siyasal akımların umutlarını güçlendirmiş, demokratik yaşantımızda
yeni problemler yaratmıştır.
Ne yazıktır ki, artık tarihten gelme liderlerin ortalıkta kalmadığı ve
henüz çok yeni olan partiler demokrasimizin yetiştirdiği, CHP'nin ve AP'nin
başında bulunan iki genç lider batılı anlamdaki yeni toplum yolumuzun aydınlığı
ve selameti için gerekli bulunan bu çok önemli noktayı hep gözardı etmişler,
sadece kendi partilerinin Türkiye'yi kurtaracağı ön yargısına kapılmışlardı.
Nedense, dış politika sorunları dışında bu iki partinin bir araya gelebilmeleri
mümkün olamıyordu. Dış politikada nasılsa olumlu bir gelenek vardı. Sanırım
bu hususun öncüsü yine İsmet Paşa olmuştu. Partiler birbirlerine danışmadan
hareket etmiyorlardı. İçimden, inşallah bu güzel davranışı, gelecek yıllara
da taşırlar diye düşünürdüm.
Irmak Partilere Mektup Yazıyordu
Başbakan adayı Prof. Dr. Sadi Irmak yeni bir hükumet kurabilmek için, vaktiyle
Ecevit'in yaptığı gibi, bütün partilere mektup yazıyor, çeşitli hükümet
biçimlerini ve bu konudaki alternatifleri sıralayarak bunlardan hangisini
seçersiniz diye soruyordu.
Örneğin; “Herşeye rağmen CHP - AP koalisyonunu benim başkanlığımda düşünebilir
misiniz? CHP'nin ağırlık vereceği bir koalisyona ya da bir Milli Mutabakat
Hükümeti içine girermisiniz? Benim Başkanlığımdaki bir sağ kanat
hükümetine ne dersiniz?” gibi olasılıkları ortaya atarak bir
çeşit nabız yoklamak istiyordu.
Başbakan adayı, partilerin cevabını bekleye dursun, Kıssinger Ankara'ya
gelmişti.
Yardımın makul bir süre sonra açılacağına söz veriyordu. Ecevit Almanya'ya
gitmişti. Bonn'daki Türk vatandaşları tarafından büyük nümayişle karşılanmıştı
. Türkiye'ye yardım konusunda iyi haberlerle döneceği söyleniyordu. Bir
rivayete göre de, acele olarak Türkiye'ye dönmesini, Cumhurbaşkanı Korutürk
istemişti.
Süleyman Demirel, Ecevit'in hükümette resmi bir görevi bulunmadığı halde,
eski bir alışkanlıkla yaptığı, Türkiye'yi bağlayıcı gibi, görünen, bu dış
gezilere çıkmasına ve demeçler vermesine karşı çıkıyor ve Isparta usulü
bir deyim ile ; “ Ecevit henüz Başbakanlık urbalarını galiba üzerinden
atamadı” diye demeç veriyordu.
Ankara gündeminde artık, gündüzleri hükumet akşamları dış yardım ve Kıssinger
konuşulur olmuştu. Bir süre önce Celal Bayar'ın Moda Clup'te eski demokratlarla
yaptığı toplantıdan sonra gazeteler 280 kişinin Adalet Partis'ine geçtiğini
yazıyordu.
Süleyman Demirel, Prof. Dr. Irmak'ın, hükumet teşkili ile ilgili soruları
için “benim mektupla konuşma adetim yoktur” diyor. MSP – MHP
– CGP ile birlikte o da bütün tekliflere karşı olduğunu basın kanalıyla
açıklıyordu. Türkiye'de siyaset yeni bir aşamanın önüne gelmişti. Parlamento
içinde, Süleyman Demirel'in başı çektiği bir sağ kanat hükümetinin kurulabilme
çabaları yoğunluk kazanmıştı. Meclis 18 Mart'a kadar tatile girince, bende
İstanbul'dan başlamak üzere, Kültür Bakanlığı ünitelerine veda etmek ve
bu arada birazda üzerimdeki yorgunlukları atmak ve dinlenebilmek için Nizamla
birlikte bir geziye çıkmıştım.
Yangından Mal Kaçırmak
İstanbul Mart ayının ilkbahara kucak açtığı günleri yaşamaya başlamıştı.
Kuytu köşelerde ağaçlar çiçek açmış, kırlık yerler yeşermişti. Ankara'nın
kupkuru havasından ve politik baskılarından sonra, çok alışkın olduğum
bu yörenin yumuşak, ılık, güneşli havası kıyılardan geçerken denizin
kokusu insanı dinlendiriyordu. Resmi ziyaretlerden arta kalan zamanı eşimle
birlikte arkadaşlarımızın arasında ve yakın akrabalara uğrayarak geçiriyorduk.
Nejat Eczacıbaşı ile Ürgüplü gazetelerden İstanbul'da olduğumuzu öğrenmişlerdi.
Otele telefon ederek bizi Boğaziçiinde bir öğlen yemeğine davet ettiler.
Yemek İstinye sırtlarındaki lokantada yeniyordu. Hava güzel olduğu için
masa dışarda kurulmuştu. Karşı kıyılarda Boğaziçi pembe erguvanları ile
donanmıştı, maviler, yeşiller arasında...
Önce son politik durumları konuştuk. Onlar da parlementonun içinden çok
kısa zaman sonra Süleyman Demirel'in Başbakanlığı ile bir hükumetin kurulmak
üzere olduğuna inanıyorlardı. Söz arasında bana;
– ” Sanki neden bakanlığınız sırasında şu güzel İstanbul Boğazıinı korumaya
almassınız” diye bir soru yönelttiler.
– “Kabineniz tarafsız, üyelerinin büyük çoğunluğu politikadan bir
şey beklemiyor. Bunu yaparsanız ancak siz yaparsınız. Bildiğimiz kadarıyla,
Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu'nun bu konularda eskiden beri
alınmış kararları ve çalışmaları varmış. Ama ellerinden tutacak siyasi
adamı bekliyorlarmış” diye konuşuyorlardı.
Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bir süre önce toplantısına girdiğimi ve çalışmalarını
gördüğümü onlara anlatıyordum. Kurul eski eserleri bile korumada büyük
zorluklar içinde ve baskılar altında idi. Antalya'nın en işlek yerindeki
“Adrianüs Kapısı”nın yanına, yüksek bir apartman dikilmek istendiğini ve
üç kez reddedildiği halde yine gündeme sokulduğunu söylüyordum.
Nejat Eczacıbaşı ile Ürgüplü, İstanbul aşığı olan bu iki insan o günlerde
parlementodan çıkacak olan bir hükumetin, yine “seçmene selam” konusunda
hareket edeceğine, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun kararlarına uymayacağına inanıyorlardı.
Başka bir değimle, "yangından mal kaçırmanın tam zamanı" diyorlardı. Onlara
henüz kamuoyunun bu korumaya alışkın olmadığını, mal-mülk sahiplerinden
tepki gelebileceğini düşündüğümü ama tepkilerden çekinmediğimi, Anıtlar
Yüksek Kurulu'nun bu konuda yüreklendirilmesi gerektiğine olan inancımı
anlatıyordum.
Ertesi günü Anıtlar Yüksek Kurulu ile bir toplantı yapmıştık. Bana, "kısa
zaman içinde teknik konuları tamamlayacak olduklarını" söylemişler, ben
de onlara "zamanın kalmadığını, hükumetten ayrılmamızın eli kulağında olduğunu
acele etmeleri gereğini" hatırlatmıştım. Ankara'ya döndüğümde konuyu başbakana
açtım. Bu konuları iyi bilen bir insandı. Dünyadaki örneklerini gezmiş
görmüştü. Teklife sevindiğini bildirdi. “Yapın hemen yapın, biraz tepki
alırsınız o kadar. Zaman içinde alkışlayanlar çoğalacaktır, yapın, yapın”
dedi. İmar İskan Bakanı Sayın Babüroğluindan da onay almıştık.
Bizim işe el attığımız o günlerde bile birçok köşkler yalılar yıkılmış,
bahçeler bozulmuş, koruların bir bölümü harap olmuş, çeşmeler kurumuş,
kitabeler kırılmıştı. Ne kurtarırsak kardır havası ile çalışmalar tamamlanmıştı.
Buna en çok sevinenler Anıtlar Yüksek Kurulu üyeleri idi. Bir milli kültür
abidesi olan Boğaziçi'ni koruma çalışmalarının yapıldığı sırada Çengelköy
yamaçlarına bir stad oturtulması konusunda bir kampanya başlatılmıştı.
Bazı gazeteler bu kampanyaya destek veriyorlardı.
Stadyumun yapılma kampanyasını açanlar, anfiteatr biçimindeki stadyum merdivenlerinin
sırtların meyline uydurulacağını, zarif bir görüntü ile peyzajı bozmayacağını
ve sluete zarar vermeyeceğini savunuyor, Başbakanı da bu konuya inandırmaya
çalışıyorlardı. Hatta bu stadyumun adının “Irmak Stadyumu” olmasını ortaya
atanlar bile vardı .Anıtlar Yüksek Kurulu'na göre ise bu stadyum Boğaziçi
yamaçlarında bir “beton kavite” oluşturarak peyzajı bozacaktı. İstanbul
Boğazı'nı, tabii ve tarihi bir SİT alanı olarak ilan edeceğimiz şu sırada
bende bu iki zıt düşüncenin arasında kalmıştım. Anıtlar Yüksek Kurulu Başkanı
Prof. Orhan Alsaç'ı Ankara'ya çağırdım. Prof. Ekrem Akurgal, Doç.Dr. Doğan
Kuban'ı da yanımıza aldık, Başbakan'a gittik. Uzmanların bu konudaki görüşlerini
ona anlatmalarını istemiştim. Çünkü niyetimizin yanında bu bir uzmanlık
işiydi. İki saati aşkın toplantı yaptıktan sonra uzmanlar Başbakan'a görüşlerini
anlatırken ben, şair ruhlu Irmak Hocada Boğaz'ın en güzel görüntüsü içinde
anılmak gibi kültüre kaplanmış mütevazi bir isteğe gönül yatırmış olduğunu
sezinliyordum. Orhan Alsaç “Hem estetik olarak hem de teknik olarak
sakıncalıdır köprünün iki ayağında da izdiham olur, trafik tıkanır” diye
anlatıyordu. Sayın Başbakan uzmanlığa önem veren bu dürüst insan, en sonunda
“şimdi gazetelere kampanyayı durdurmaları için telefon ederim, siz merak
etmeyin, haklısınız” cevabını vermişti.
18 Mart 1975 günü,bütün radyolar ve TV haberleri İstanbul Boğazı'nın Kültür
Bakanlığı tarafından tarihi ve tabii anıt olarak korumaya alındığı haberini
verdiler. TRT Genel Müdürü İsmail Cem ve Başdanışmanı Mehmet Barlas, konuyu
tutmuşlardı. Bizim bu konudaki basın özetimizi günlerce TRT'den verdiler.
Bu karar benim bakanlıktaki görevlerimin içinde en son, ama en çok zevk
duyarak imzaladığım bir karar olmuştu. Cumhuriyet Gazetesi'nde “Olaylar
ve Görüşler” köşesinde yazı yazan, Çelik Gülersoy ise özet olarak şöyle
diyordu; Boğaziçi İstanbul'un özel bir tabiat dokusu ve özel bir mimarisi
olan yakın çevresidir. Biliyorsunuz ki en eskilerde (Antikitide) bu doğal
kanal, tüm yeşil örtü ile kaplıydı. Bizans, Galata Kulesi'nde bitiyor ve
sonra yine ormanlar başlıyordu. Boğaziçi'ni kullanmaya Osmanlı Türkleri,
onun bu karekterine fazla dokunmadan açmışlardı. Ormanlar yine denize kadar
iniyor ve yalılar, bir kolyenin incileri gibi kıyılarda diziliyordu. Köyler
ise vadilere yayılmıştı. 17. yüzyılda gelen bir İtalyan rahibi, İstinye'nin
Kızılcık ormanlarından ve sık bağlarından söz etmiştir. Çelik Gülersoy
makalesinde Boğaz'ın doğal güzelliklerine uygun yapılanmanın II.Dünya Harbi'nden
sonra süratle bozulduğunu, villaların yanında tek odalı gecekonduların
yapılmaya başlandığını anlatarak sadece korumaya almakla yani plansız-programsız
yapılanmayı yasaklamakla işlerin yoluna girmiş olamayacağını haklı olarak
bizlere de hatırlatıyordu. Yine de başlangıç için alınmış iyi bir karardı.
“Artık gerisini ve esas koruma görevini bizden sonra gelenler düşünsün”
diyorduk.
Dün Dündür, Bugün Bugündür
Süleyman Demirel Milliyet Gazetesi'ne verdiği demeçte şöyle konuşmuştu:
“Türkiye 1975 yılına istifa etmiş
bir hükumetle girmişti. 1974 yılı bir siyasi bunalım yılıdır. Sorun hükumet
teşkilindeki zorluk, ya da kurulan hükumetlerin kısa ömürlü olmasında değildir.
Başka bir deyimle , hükumet kuruluşundaki zorluğun kaynağı, siyasi iktidarın
müessese olarak zedelenmesi ve neticede siyasi iktidar boşluğunun meydana
gelmesidir. Türkiye bugün hükumet arıyor ve haklı olarak hükumet
buhranından şikayetcidir. İstikrarsızlık bir samyeli gibi herşeyi kurutmuştur.
Çare nedir ? Çareyi kim bulacaktır? sorusuna
doğru olan cevap verilmedikce ve doğru cevabı bulmak istenmedikce ve bulmaktan
kaçındıkca, büyük bunalımların birbirini takip etmesinden kurtulamayız."
Teşhisi böyle koyan Süleyman Demirel çareyi Meclis matematiğinde buluyordu.
Ona “rakamlarla oynamasını iyi bilen bir politikacı” demişlerdi. Hükumetin
Meclis'in içinde saklı olduğuna inanıyor, Demokratik Parti'nin 40 milletvekilini
eriterek kendi partisine katmak için çalışmalarını hızlandırıyordu. Özet
olarak hem içerik bakımından eski bir misyona sahip çıkarak onun yenilenmesini,
hem de partisinden vaktiyle kopan parçanın aslında kişisel nedenlere dayanarak
hareket ettiğini ve yuvaya dönüş hareketinin desteklenmesi gerektiğini
söylüyordu.
Süleyman Demirel şu anda Türkiye'nin içinde bulunduğu zorlukları sıralıyor,
iktisadi durgunluğu, enflasyonu, ticari açığın yükselmesini, döviz rezervlerinin
erimesini işaret ediyor “tek meselenin seçime gitmek olduğunu sanmak
bir gaflettir, hiç bir parti kendi oy ve seçim takdiklerini, Türkiye'nin
bütün meselelerinin önünde ve üstünde görmek hakkına sahip değildir.
Seçim kararı alabilmek için bile, anayasaya dayalı, güvenoyu almış bir
hükumet gereklidir” diyerek hükumet kurabilmek için Turhan Feyzioğlu'nun
takdik bilgisi ve zekasını, Erbakan'ın hükumete girerek dinci akıma güç
verme ihtirasını, Alparslan Türkeş'in, partilerarası mekik dokuyan, bir
ucunda sokağı ideolojik olarak etkilemeye çalışan dinamizmini kullanıyor
ve Celal Bayar'dan da büyük destek görüyordu.
Daha dün, o, 12 Mart askeri darbesinin iktidardan indirdiği Başbakan'dı.
Partisinin içinden bir başka parti türemişti. Rejimin açılışı ile gidilen
genel seçimlerden partisinin küçüldüğünü ve oylarının düştüğünü gören bir
siyaset adamıydı. Bütün bunlar dünde kalmıştı. Bu günse başka bir gündü
ve 20 Mart'da Cumhurbaşkanı Korutürk hükumet kurma görevini o'na
veriyordu.
Görev Demirel'de
Eski demokratlar tavandan ve Türkiye çapında da tabandan başlayarak Adalet
Partisi'nde toplanıyorlardı. Milliyetçi Cephe adını alan partiler topluluğu
bir komisyon kurmuştu. Bu komisyon bir yandan kurulacak olan hükumetin
şeklini görüşüyor, bir yandan da dört partinin anlaştığı bir kanun teklifini
hazırlıyordu. Meclis Başkanlığı'na dört partinin imzalayarak verdiği
bu teklifte partilerin birbirleri ile bir seçim ittifakı yapabilmeleri,
müşterek oy pusulası hazırlayabilmeleri, şayet hükumet güvenoyu alamaz
ise, ilkbaharda bir erken seçime gidilmesi esasları bulunuyordu.
Demirel sık sık demeçler veriyor “Parlamentonun demokratik süreci işleteceğini,
buhranın bittiğini, Türkiye'yi müreffeh ülke yapacaklarını” bildiriyordu.
Adalet Partisi'nin lideri 12 Mart Müdahalesiinin ve onu takiben uygulanan
genel seçimlerin önüne koyduğu zorlukları partisi ile birlikte aşabilmişti.
Sağ siyasal güçler parlamentoda onun çevresinde toplanmıştı.
O'nun elde ettiği bu sonucun gelecek yıllara nasıl yansıyacağını, siyasal
yaşantımıza, müsbet ve menfi açıdan ne gibi sonuçlar getireceğini merak
edenler vardı. Pek çok kimse vazgeçilmez bir lider olarak ortaya yeniden
çıkmasının siyasal hayatımıza olumsuz yansıyacağından, ve sanki bir "liderler
sultası” modasının ve transferler devrinin açılacağından kuşku duyuyor,
o'nun da CHP'nin düştüğü hatayı tekrar ederek dinci akımlara güç katacak
davranışını MSP ile hükumet teşkilini sakıncalı görüyordu. Bizde öyle düşünüyorduk.
İster beğenelim, ister karşı olalım Süleyman Demirel kendisi ve partisi
açısından, zamanı ve fırsatları değerlendirmesini bilmiş, gerçeklere bakarak
çalışmış ve “Süleyman'dan bir daha Başbakan olamaz” yargısını tersine çevirmiştir.
21 Mart 1975 günü AP lideri, Milli Cephedeki partilerin hükümet kurmada
anlaştıklarını ilan ediyordu. Demokratik Parti'den 9 milletvekili,
Sadettin Bilgiç, Nilüfer Gürsoy, Mutlu Menderes ve arkadaşları istifa edince,
güvenoyu meselesi de yoluna girmiş görüntüsü veriyordu. Meclisler güvenoyuna
kadar sürekli çalışma kararı almıştı.
Son Havadis Gazetesi, “Demirel'den Müjdeler” diye manşet atıyor, koalisyonun
programının ana hatlarını veriyordu.
1- Gecekondulara tapu verilmesi,.
2- Küçük esnafın artık defter tutmayacağı,
3- Köylüden elektrik payı alınmayacağı,
4- Muhtarlara aylık verilmesi,
5- Gübre fiatlarının ucuzlayacağı, gibi hususlar
halka duyuruluyordu.
Süleyman Demirel, enflasyonun yükselmesinden, ekonomik durumun daha da
çok bozulmasından korkmuyor, eski seçmen tabanını yeniden kendisine çekebilmek
için bol bol tavizler vereceğe benziyordu...
Ecevit
Ecevit'in 1974'den 1975'e bakışını basına akseden konuşmalarından ve demeçlerinden
özetlersek; O, gelişmeleri şöyle değerlendirmektedir.
“Toplumdaki bu bunalım bir takım sarsıntılar, sıkıntılar getirir. Bir bakıma
bunalımlar toplumdaki büyük değişikliklerin göstergesi olurlar. 1974 yılında
ve daha önce toplumla, geride kalanlar arasında bir iktidar çekişmesi yaşanmıştır.
Bu partilerin birbirleri ile yaptığı bir iktidar mücadelesi olmayıp, halkın
geride kalanlarla yaptığı bir iktidar mücadelesidir. İlerleyen toplumla
geride kalanların çekişmesi nasıl sonuçlanır?" diye sorduğunda “Elbette
halkın istediği biçimde sonuçlanacak. Başka türlüsü düşünülemez” cevabını
veriyordu.
Ecevit 12 Mart askeri müdahalesi süreci içinde İsmet İnönü ile ters düşmüş
ve kurultayda Genel Başkan olmuştu. Rejimi açan ilk genel seçimde CHP parlamentonun
en büyük grubunu kurmuştu. İşçi Partisi'nin kapanmasından sonra Ecevit
solun tek lideri olarak kalmıştı. CGP zayıflamış, o'nun oyları da CHP'ye
kaymıştı.
Kıbrıs Barış Harekatı'nın milli bir heyecana sebep olan başarılı sonucu
MSP ile yaptığı koalisyonun ülkeye zararı dokunan yönlerini ve ekonomik
zorlukların üstünü örtmüş, Ecevit'i eleştirilere hedef olmaktan kurtarmıştı.
Özetlenirse eğer, Ecevit ülke sorunlarına çare araması, olumlu ve gerçekçi
çalışmalarla topluma faydalı işler yapabilmesi için pek çok olanaklara
sahip bir liderdir. Süleyman Demirel'in partisi ile birlikte, 12 Mart sonrasındaki
durumu, Ecevit ile kıyaslanırsa, bir çok gözlemciye göre, Ecevit'in durumu
çok daha parlak ve çok daha şanslı bir lider görüntüsü vermektedir.
Son Havadis Gazetesi, Ecevit'e olan muhalif tutumunun sivri kalemi ile
biraz abartarak, biraz da karikatürize ederek, şöyle yazmıştı :
“Bazı insanların başarıları değerlerine
bağlı olur. Bazı insanlarda bir şanslı yıldızın altında doğarlar. Büyük
ikramiye kazanan birisi “çalıştım çabaladım kazandım ”diyebilir mi? O ancak
bilet aldım der. Kıbrıs Zaferini Genelkurmay, bütün millet, bütün partiler
kazanmış ama avantajını iktidardaki Ecevit toplamıştır Halk o'nu omuzlarda
taşıyor o da kendisini mucize yaratan adam oldum sanıyor”
diye yazıyor ve “Kıbrıs mı Ecevit'i, Ecevit
mi Kıbrıs'ı kurtarmıştır” diye de soruyordu. Elbetteki bu yazılar birer
yakışıksız benzetme ve lüzumsuz sataşmadır.
Elbetteki böyle milli ve askeri bir hareketin başarısında, siyasi iktidarın
da büyük bir payı vardır. Ama o zamandan beri Ecevit, pek çok insanın aklında
Türkiye'ye yeni bir hava getirecek olan şansı parlak bir lider olarak kalmıştır.
Ecevit En Büyük Şansını Kullanmadı
Bize göre ise Ecevit bir daha kimselere nasip olmayacak bir büyük fırsatı
ve şansı değerlendiremeyen veya kendi aklına ve inancına göre değerlendirdiğini
zanneden insandı. Bu inanılmaz şans o'nun eline 12 Mart Askeri Müdahalesi'nin
başlaması sırasında düşmüştü. O bu şansı kısır bir parti görüşü içinde
ve ortanın solu çalışmalarının ona sağladığı başarılı sonuçların etkisi
altında kalarak harcamıştı.
Gelseydi Ecevit, en başta İnönü ile ters düştüğünü söyleyerek, evhamlar
içinde, peşin hüküm vererek, yakın çevresindekilerin etkisi altında istifasını
vermemiş bulunsaydı, hizipler üstü bir politik tutumla İsmet İnönü'nün
“denge politikası” nı destekleseydi,.
Rejimin büsbütün kapanması tehlikesine karşı CHP'nin; birlik, beraberlik
içinde bir bütün görüntü vermesinin tehlikeleri önleyebileceğine inansaydı.
Kurulacak hükumetlerin başına kim getirilirse getirilsin, seçilmiş parlementodan,
bilhassa CHP'den üye vermiş olmanın yeniden seçimlere gidebilme tartışmalarına
bir kolaylık sağlayacağını görmüş bulunsaydı. Bütün bu konularda Genel
Başkan İsmet İnönü ile birlikte hareket edebilseydi belki böyle, şimdiki
gibi birdenbire parlamayacak, belki seçimlerden %33 oy ile CHP'ye
186 milletvekili çıkarılamayacak belki bir iki kez başbakan da olamayacaktı.
Ama Atatürk'ün partisini sonuna kadar yaşatan, Atatürk'ün partisinin temelleri
üzerinde, sağlam bir sol yenileşmenin güvencesini veren lider olarak ortaya
çıkacak, tarihe geçecekti ve solu toparlayacaktı.
İsmet Paşa 20. Kurultay'a kadar destek verdiği ortanın solu programını
başarılı olarak halka anlatan Genel Sekreteri'ne yine destek verecek, sonunda
genel başkanlığı en doğal çizgisi içinde ve moral değerlere uygun biçimde
yine o'na bırakacaktı.
Düşünebiliyor musunuz, Atatürkçü veya Kemalist (aslında benim için farkı
yok) temeller üzerinde gittikçe gelişen sağlam temele dayalı kendi
kendisini durmadan yenileyen, güçlenen bir CHP ve onun genel başkanı olan
Ecevit...
Ecevit istifa ederken acaba, kendisi için, partisi ve ülkesi için çok olumlu
sonuçlar verecek bir yolu kapadığını biliyor muydu? Hiç zannetmiyorum.
İsmet Paşa ile Halk Partisi'nden ayrıldığım zaman Ecevit'le ne kadar yabancı
kaldığımı anlamıştım. Yeni Genel Babaşkan Ecevit'i, Süleyman Demirel'i
izlediğim gibi basından ve uzaktan izliyordum. Artık o'nu tanımakta
zorluk çekiyordum.
Antalya'daki görkemli mitinginde konuşan CHP başkanı, partilerarası mütareke
yapmanın zamanının geldiğini belirtiyor. “Bugünkü ortamda seçimden kaçmak,
halktan kaçmaktır” diyerek, CHP ile Demokratik Parti'nin birbirine daha
çok yaklaşmakta olduğunun görüntüsünü veriyor, Irmak'n son teklifi olan
seçime destekli geniş tabanlı “Milli Koalisyon”a. razı olacaklarını belirtiyordu.
Abdi İpekçi yazdığı makalede “Öyle anlaşılıyor ki, başlangıçta pasif
duran CHP şimdi Milliyetçi Cephe partilerinin iktidar elde etmelerini
önleyecek çabalara girişmek gereğini duymaktadır” diyordu.
Ecevit'in Londra'da bulunduğu İngiltere Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile
Kıbrıs konusunu görüştüğü sıralarda idi. Süleyman Demirel'e verilmiş bulunan
başbakan adaylığı etkisini göstermişti. Demokratik Partili 19 milletvekili,
Bozbeyli ve Ecevit'in yaklaşmasını doğru bulmadıklarını ve destek veremeyeceklerini
söylemişlerdi.
Londra dönüşünde Esenboğa Havalimanı'nda kalabalık partililer ve milletvekillerince
karşılanan CHP lideri yine “İstikrarlı bir dönem için seçim başta gelir”
diyor ve Bozbeyli ile görüşeceğini bildiriyordu. 28 Aralık'ta Milliyet
Gazetesi "Ecevit ve Bozbeyli erken seçimde anlaştılar" diye manşet atmıştı.
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na, Meclis'te görüşülmesini istedikleri
bir erken seçim önergesi vermişlerdi. Sonra reddedilen bu önerge ile iki
parti aslında, Süleyman Demirel'in güvenoyu alıp alamayacağını yoklamakta
idiler.
Bu önergenin oylanmasında cephe oylarının biraz eksilmiş çıkması,(CHP +
DP) anlaşmasına hız vermişti, ümit vermişti.
CHP Genel Sekreteri Orhan Eyüboğlu gazetelerle yaptığı konuşmada: “Hudutsuz
vaatler ve türlü tertiplere rağmen AP liderinin hükümeti kuramayacağını
karşı oyların fazla olacağını” söylüyor, Demirel'in emaneti reddettiği
anda süratle bir hükümetin kurulabileceğini ilan ediyordu. “Hükümet inşa
ediyoruz” sözleri ile Demirel köşke çıkmış, dönüşünde “6 ay süren hükümet
buhranı bitmiştir”diyordu.
Ecevit de, Bozbeyli de, partileri de zamanlamada geç kalmışlardı.
Meclis matematiğini ihmal etmişler, olaylara gerçekçi bir gözle bakamamışlar,
birlikte kurabilecekleri bir hükümet konusundaki fırsatı ve hesabı kaçırmışlardı.
Son pişmanlık fayda vermemişti.
Güvenoyu İstifalar ve Transferler Trafiği
Bakanlık pazarlıkları başlamıştı. Geniş tabanlı dört partinin katılacağı,
çok üyeli, Demirel'in başkanı olacağı, Turhan Feyzioğlu'nun, Erbakan ve
Türkeş'in başbakan yardımcılığına getirileceği bir hükümet kuruluyordu.
Hükümete 16 AP'li, 8 MSP'li, 4 CGP'li, 2 MHP'li bakanın alınacağı ortalığı
karıştırmıştı.
Gazetelere akseden konuşmasında, Ecevit: “Güvenoyu ortada görünüyor”
demişti. İstanbul'dan yeni dönen Bozbeyli ise “Yüzen oylar bakalım
hangi sahile vuracaktır”biçiminde konuşuyordu.
Milletvekilleri sinirliydi, istifalar başlamıştı. Muş Milletvekili Hamdi
Çelebi CGP'den CHPiye transfer olmuştu. CGP'den çatlama sesleri geliyordu.
İstanbul Milletvekili İlhami Sancer de CGP'den ayrılarak CHP'ye girmişti.
Bir çok milletvekili istifasını veriyor, sonra vazgeçerek yeniden partisine
dönebiliyordu. Meclis koridorlarında inanılmaz bir “istifa” bir “transfer”t
rafiği sürüp gidiyordu. Türkiye'nin siyasi tarihinde bu güne değin böylesine
bir duruma rastlanmamıştı.
Milli Cephe'nin güçlenmesi sonucu çok partili bir hükümetin kurulmasında
çalışmış bulunan milletvekillerinin bir çoğu, bakan olabilme sevdasına
kapılmışlardı. Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki ve Demokratik Parti'deki bir
kısım milletvekilleri de hükümetin kendi cenahlarından kurulması olasılığına
bakarak aynı biçimde umutluydular.
Bir gece Muş Milletvekili'nin evine girilmiş, Hasan Değer'e, Meclis bahçesinde,
ağaçlar arasında baskılar yapılmış ve meclis koridorlarında seçmenleri
tarafından tartaklandığı söylenmişti. Gece yarılarına kadar süren Meclis
çalışmaları sırasında, genel kuruldaki partilerarası matematik, “Dama taşlarıyla
oynanırmışcasına” her an değişiyordu.
Gazetede “Meçhul Adam” diye bir haber çıkmıştı. Kulis faaliyetlerinden
hızını alamayan bir seçmen, çalışmakta olan Senato Genel Kurulu'na girmiş,
senatörlerin oturdukları sıralardan birisine ilişmişti. Konuşmaları izleyen
vatandaşın, bir ara heyecanlandığı ve nümayiş yaptığı görülmüş ve farkına
varılarak dışarıya çıkarılmıştı. Meçhul Adam kısa süren senatörlüğünden
biraz şaşkın ayrılırken biraz da memnunmuş.
Ecevit parlamento üyelerinin cangüvenliğinin sağlanması istemi ile,
Meclis Başkanlığıina bir önerge vermiş, Ulus Gazetesi'ne yolladığı demecinde
de “Demirel, Yamalı Bohça bir azınlık hükümeti kurabilmek için sokak zorbalarına
teslim olmuştur. Onlarla işbirliği yapmaktadır” diyor, bu durumun milli
birlik ve demokrasimiz açısından doğuracağı tehlikelere işaret ediyordu.
Politika'nın Kazanı
Örsan Öymen “Politik Fıkra” yazarlığında ustalaşmıştı. Bunca olaydan sonra
politika kazanını yine kaynatıyordu:
Hükümet programı her iki mecliste
okunup bitmişti. Ama milletvekilleri koridor köşelerini tutmuşlar, birbirlerini
marke ediyorlardı. Transfer Borsası öylesine hareketlenmişti ki “ortak
pazara” bile artık pazar denemezdi...
Ortak Pazar dedik te aklımıza geldi.
Sanki 1976 da “Serbest işgücü dolaşımından Türk işçileri de yararlanacak
ve istedikleri ülkeye girip-çıkabilecekler ya politikacılarımız da istedikleri
partiye girip çıkarak serbest oy gücü dolaşımını gerçekleştiriyorlar.
Ellerdeki, Meclis aritmetiğini
gösteren listeler her an değişiyor, transfer avı yeni bir şekle bürünüyor,
birbirlerine gol atmak isteyen partililer, takımlarını kullanmak zorunda
kalıyor ve şüpheli gördüklerini milletvekillerini marke ediyorlardı.
Demokratik Partililerle, Cumhuriyet Halk Partililer
arasındaki koridor konuşmaları;
– Sağlam mısınız ?
– Siz sağlam mısınız ?
diyerek sürüp gidiyor. Aslına bakarsanız
şu günlerde CHP dahil olmak üzere hiçbirisinin sağlam olduğu iddia edilemiyor"
diye yazıyordu.
Meğer gerçekten güven oylaması Ecevit ve Bozbeyli'nin söylediği gibi ortalarda
yüzüyormış. Milli Cephe lehine verilen 222 evet oyu karşısında sadece
218 hayır oyu çıkıyordu.
Ecevit'in Kaçırdığı Bir Şans Daha
Partisi ile birlikte Ecevit, bu seferde önüne kadar gelen bir ikinci şansı,
yalnız kendileri için olmayıp gelecek yıllardaki, ülke için olumlu gelişmeleri
doğuracak bir büyük fırsatı, Milli Cephe karşısında hükumet kurabilme fırsatını
kaçırıyordu.
CGP'deki çatlaklıklar üzerinde hiç durulmamıştı. Gelseydi seçime endeksli,
geniş tabanlı bir hükumeti biraz daha çalışarak kurabilselerdi. Sanırım
ülke açısından daha yararlı olacaklar, siyasetin de görüntüsü partilerin
gelecek yıllardaki durum ve tutumları bir başka biçim de şekillenebilecekti.
Güle Güle Politika
Hürriyet Gazetesi “Bir Günün Hikayesi” sütununa Irmak Hükumeti ile ilgili
olarak; ”Evli evine, köylü köyüne, üniversitesi olan kürsüsüne” diye bir
başlık atmıştı. Bakanların koltuklarını bıraktıktan sonra ne yapacaklarını
ele alıyor, milletvekillerini meclise, senatörleri eski yerlerine, hocaları
ise üniversitelerine yerleştiriyor, “gelin görün ki ortada’da bir kaç
kişi kalıyor” diyerek “örneğin; Nermin Neftçi ne yapacak ? İlhan
Evliyaoğlu ve Mehmet Gölhan ne yapacak” diyor, en önemlisi “dimyata pirince
giderken, evdeki bulgurdan olan Büyükelçi Melih Esenbel, Dışişleri Bakanlığı'ndan
ayrılınca ne yapacak.?" diye soruyordu.
Bu konuda öteki bakan arkadaşlarımı bilmezdim ama benim yerim en baştan
hazırdı. Bu kabinenin kısa ömürlü olacağını düşünerek TEK'deki görevimden
ayrılmamış sadece izin almıştım.
Hükumet üyelerinin hepsi kısa ve geçici bir görev yapacaklarını bilerek
bakanlıkları kabul etmişlerdi.Bu kısa bakanlıklarımız sırasında hepimiz,
biraz sevinmiş, biraz gurur duymuş, biraz da üzülmüştük.
Görevlerimizi yaparken de en iyi niyetlerle sorumluklarımızı yerine getirmeye
çalışmıştık. Her an bitebileceği beklenen bir görevin ciddi bir devlet
anlayışı ile yapılmasının zorluklarını yaşamıştık.
Üstelik bu görevlerimizi yaparken tabandan alabileceğimiz bir güçten, siyasi
bir partinin en küçük bir desteğinden bile yoksun olarak her çeşit eleştirilere
açık olarak sadece kişiliklerimizi ortaya koyuyorduk.
Kendimize göre bakanlıklarda verdiğimiz hizmetlerin yanı sıra, gerek Kıbrıs
Harekatı'ndan sonraki gelişmelerede olsun, gerek anarşik olayların önlenmesinde
ve bastırılmasında olsun alınan kararlarda kabinenin üyeleri olarak hepimiz
olumlu işler yaptığımıza, yalnızca ülkemiz için çalıştığımıza inanıyorduk.
Üstelik hiçbir şey yapmamış olduğumuz bile düşünülse, en azından, partilerin
boş bırakmada bir sakınca görmedikleri, devlet üniteleri olan bakanlıklara
sahip çıkmış, süresi içinde bir bütçeyi parlamentodan geçirebilmiştik.
Bir kısım basının “Şanssız Irmak Hükumeti'nden geriye hoş bir seda kalmamıştır,
yoklar zinciri, zamlar, olaylar kaldı” demelerine karşın biz hepimiz
bir gönül rahatlığı içinde, koyu bir hükumet buhranının sürdüğü bir zamanda,
zamların, yoklukların, olayların üstesinden geldiğimizi herkesin bildiğine,
gördüğüne inanmıştık.
Hukuk Fakültesi'nden sınıf arkadaşımız olan Prof. Turan Esener, eski bir
bakanın koluna girmiş Meclis koridorlarında dolaşırken “ Yahu arkadaş,
şu politika ne biçim şeymiş meğer, siz bu işlere nasıl tahammül edebiliyorsunuz?”
diye soruyor “Hocam bu da bizim işimiz, alışkınız biz hepimiz” cevabını
alıyordu.
Bizde Bindik Bu Tahta, Sallandık Bir Kaç Hafta
Bakanlar Kurulu son toplantılarını yapıyordu. Birlikte önemli devlet görevleri
yapmış, sorumlulukların riskini paylaşmış olmamızın, belli bir politik
görevi birlikte yaşamanın verdiği arkadaşlık ve dostluklarla doluyduk.
Eşlerimizle birlikte gelecekte bu dostluklar daha da koyulaşacağa benzemekte
idi.
Herkes birbirine "hoşcakal" dedi, gelecek yaşantı için başarılar diledi.
Bakanlık odamı toplarken eski milletvekili, ağabeyimin yakın arkadaşı Ahmet
Kutsi Tecer'in “ Bizde bindik bu tahta, sallandık bir kaç hafta” sözünü
hatırlıyordum.
Basın durur mu ? Yine yazıyordu : “Hocalar takımı geldiler, geldikleri
gibi gidiyorlar, aralarında Şubat'ı olduğundan da kısa bulanlar, Koltuğumuza
tam da ısınıyorduk diyenler, Mart'ın gelmesini dört gözle bekleyenler vardır”
gibi yazılar gazetelerde çıktıkca, benim gibi politikadan gelmelere göre,
olağan karşılanıyor ama üniversiteden gelen arkadaşlarca sanırım yadırganıyordu.
Yadırgamaya da hakları vardı diye aramızda konuşuyorduk. Politika alanına
kısa sürede uyum sağlamak kolay iş değildi. İlimle uğraşmaya ders vermeye
hiç benzemezdi.
Sayın Kutsi Tecer'in bir zamanlar söylediği tekerlemesi bir mizah ölçüsü
içindeydi. Bizim kısa süreli bakanlıklarımız için şaka yollu bir benzerliği
de olabilirdi ama uzun yıllar politika yapmış insanlara göre bu uğraştan
ayrılabilmek o kadar da kolay bir iş değildi.
Politikayı Bırakabilmek
Aslında ben, CHP'den İnönü ile birlikte ayrıldığım zaman, politikaya da
güle güle demiştim. Politikayı bırakmak öyle sigarayı bırakmak gibi kolay
bir iş değildi. Siz onu bıraksanızda o bilincinizin altında, bazan günlük
yaşantınızın içinde, gazetenizde, haberlerde, dostlarınızın arasında, rüyalarınızda
ve her yerde bir uzun süre sizinle birlikte yaşıyordu.
Politik nitelikli bir görevi yapmak ayrı şeydi, politikayı bırakabilmek
ise apayrı bir şeydi.Örneğin politikadaki görevinizi bırakmakla, politikayı
da bırakmış olamıyordunuz.
Uzun süre bir partinin içinde görev yapmış inanarak çalışmış, belli üst
düzey görevlere kadar gelebilmişseniz, artık içinizde o eski çalışmalarınızın,
o inandığınız şeylerin, kalıntıları birikmiştir. Siz görevleri bıraksanız,
o kuruluşlardan ayrılsanız bile, bu birikim kişiliğinizle özdeşleşmiş ve
onun bir parçası olmuştur. Eski günlerinizin özlemini duyarsınız, kendinizi
bir boşluğun içine düşmüş gibi görürsünüz, buna alışmak oldukca zordur.
Başkalarını bilmezdim ama ben bu duygular içinde bulunmuştum.
Uzun siyasal yaşantınızdaki eski anıları “nostaljik birer fantazi” olarak
belleğinizin bir köşesine yerleştirirsiniz.Zaman zaman onları anımsamak
insana bir çalışma gücü, bir onurlu sevinç verirdi.
İnönülü yıllarda politika bir takım moral ölçülerine göre yapılırdı. O
zamanlar kişisel ihtiraslar henüz partileri kemirmiyor, aksine parti içi
kurallarla faydalı durumlara dönüşüyor ve kuruluşlara bir dinamizm
getiriyordu. Hatalardan dönmek, özeleştiri yapabilmek erdem sayılıyordu.
Çifte standarda baş vuranlar demogojinin dozunu kaçıranlar ve yalancılar
ayıplanıyordu.
CHP'nin içinde bu kurallara uyarak yetişen pek çok partililer ve yöneticiler
vardı.Partinin tarihten gelme yapısının yanında bu nitelikleri, toplum
içindeki onun saygınlığını bir kat daha artırır, öteki partililer de örnek
olurdu.
Demokratik öykümüz İsmet İnönü'nün demokrasi kapısını açması ile başlamıştı.
Biz henüz çiçeği burnundaki gençler CHP'nin içindeki ufak tefek görevlerini
üstleniyor, karı koca olarak bundan sevinç duyuyorduk. Bu uğraşlar bize,
hukuk kitaplarından yeni okuduğumuz demokrasi sisteminin uygulanmasını
yapıyormuşuz gibi gelmişti. Eşim Nizamettin'le birlikte ben bu yeni hayat
biçiminin ve katıldığımız partinin bize gereksinim duyan şovalyeleri gibiydik.
Derken çocuklarımız oldu. Bir ara ben bıraktım Nizam sürdürdü. Sonra o
yeniden bana devretti.Bizim ev kendisini sanki politikaya adamıştı.
CHP'de çalışabilmek, ülke için çalışmakla
eş değer anlam taşırdı. Kendimizi bir misyonun, bir idealin içinde görürdük.
Yükselen değerlerin bizi sarıp sarmaladığına inanıyorduk. Partiler demokrasisi
ile, bizim politik bilincimizin yaşı aynıydı. İlkemize yeni gelen demokrasi
ile birlikte büyüyor, birlikte yaşlanıyor, olgunlaşıyorduk.
Ben eşiminde destek vermesi ile görevlerim konusunda bir tırmanışın içine
girmiştim. Paşa'nın önderliğinde çalışan bir öğrenciye benzetirdim kendimi,
kadın politikacının az oluşu inanarak yaptığım çalışmalarım tırmanışımı
hızlandırmıştı. İki dönem milletvekilliği yapmış Merkez Yönetim Kurulu'na
kadar yükselebilmiştim.
İnsanın inanarak bu görevleri sürdürmesi inançla eylemin bütünleşmesi bir
ayrı güç oluyor ve başarılara daha kısa yoldan ulaşabilmesini sağlıyordu.
Çocuklarımızda bu havanın içerisinde büyümüşler, genç yaşlarında parti,
particilik nedir, ne değildir anlamışlardı. Bu güzel anılarımın öyküsü,
siyasi hayatımın en uzun ve en değerli kesimini (1950-1970)
kapsar ve 12 Mart'a kadar süre gelir.
İnönüsüz Yıllara Geçiş ve 12 Mart
12 Mart yumuşak bir askeri idare olarak gelmiştir, ama: Siyasi partilerin
yapısında, seçmen planında ve parti liderleri üzerinde uygulanan politikalar
da büyük değişiklikler yapmış, özet olarak demokratik rejimin bazı
profillerinde, normal rejime geçtildikten sonra bile, uzun süre olumsuz
etkiler yaratmıştır.
12 Mart müdahelesi sırasında, ülkemizde demokrasi henüz çok yeniydi. Partiler
demokrasisi içindeki emekleme çağını yaşıyordu. (1950-1971) Yirmi senelik
bir sürecin içinde bulunuyordu. Acemilik uygulamaları sırasında bir de
askeri yönetim kesintisi geçirmişiti. (27 Mayıs Devrimi)
İsmet Paşa, demokrasiyi ülkeye getirmiş insandır. Celal Bayar'ın tabiriyle
"O isteseydi, iki asker gönderir, partileri de kapatırdı" Halbuki,
Onun ideali bu hayat biçiminin ülkede yerleşmesi, sistem olarak maya tutması
ve sürdürülmesidir. Bu nedenle kendisinden sonra da bu sistemi yürütecek
politikacıların yetişmesi O'nun için çok önemlidir. Acemi politikacıların
elindeki uygulama hatalarından her zaman çekinmiştir.
12 Mart Askeri müdahalesinin Parlamento üzerindeki gölgesi, iki yıl sürmüştür.
(1971-1973) Bu süreç içinde İnönü, hükümletler çekilip, yenileri
kurulurken, Başbakanlar değişirken, Anayasanın en önemli maddeleri kaldırılmak
isteniriken, ortaya atılan sorunlarla uğraşmış, bazı anormal
isteklerin, rejimi ilerideki yıllarda büsbütün yolundan çıkarması
olasılığı bulunan tekliflerin kabulünü önlemiş, durmadan düzeltici
ve olumlu çalışmalar yapmıştır.
CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, bu davranışlarıyla askeri müdahalenin nisbeten
az zararla atlatılabilmesindeki en büyük rolü oynamıştır.
Türkiye'nin siyasi kaderindeki varlığı ile, çok büyük zorlukları bulunan
bu yarı askeri yönetimlerin, iki yıl süren geçidinde İsmet Paşa gibi,
hem ordu bünyesini tanıyan, hem de diplomatik kuralları iyi bilen ve potikanın
yurt düzeyinde nabzını her an kontrol eden bir liderin bulunması
bana göre büyük şanstır.
Parlamentonun üzerindeki müdahale gölgesinin bertaraf edilmesinde, İnönü
ömrünün sonralarına rastlayan en çetin politik görevini yapmış, "Üçüncü
İnönü Savaşı"nın kazanılmasında da başarılı olmuştur.
CHP Genel Başkanı İnönü'ye gelince, O, ortanın solunun en öndeki isteklisi
ve sürekli destekcisidir. Yukarıdaki saydığımız zorluklarla uğraşırken,
partisi tarafından yapılacak desteğin, kendisine güç vereceğini söylüyordu.
Bu katkıların esirgenmemesi gerekirken, aksine O'nu bir de kongre
açmazlarının ve teşkilat anlaşmazlıklarının içine doğru çekiyorlardı.
İsmet Paşa'nın yurt çapındaki başarılarına bütün bu çetin engeller
bile mani olamamıştır. Kucağında getirdiği 40 yıllık partisinin zararlı
yollara saptığını görünce, önce genel başkanlıktan sonra da partiden ayrılmıştır.
12 Mart süreci içinde CHP'nin hükümetten ayrılması bardağı taşıran
son damla olmuştu.
Seçimlerden sonra idi ; Senatör İnönü'yü evinde ziyaret etmiştim. Bana
"Meclis Başkanının seçilmesi için bir umut görüyor musun?"
diye sormuştu. Aslında hükümetlerin kurulamamasına üzülüyordu " Kaç
ay oldu hala 12 Marttaki kurulan hükümetler işbaşındalar, bu nasıl olur"diye
konuşuyor, CHP-AP Koalisyonunun ülkeye fayda getireceğini tekrarlıyordu.
Meğer O'nu son görüşümmüş, ölümünden kısa süre sonra, CHP-MSP koalisyonu
kuruldu... 12 Mart'tan çok önceleri parti meclisi toplantıylarında yaptığı
konuşmaları anımsıyordum "Türkiye'ye en büyük tehlike, şeriat yanlılarından,
dinsel siyasal bir akımdan ve irticadan gelebilir" derdi.
Genç milletvekilleri olarak bizler, hepimiz ise, artık sorunların ekonomik
olduğunu, sağ-sol tartışmalarının önem taşıdığını söyler dururduk. |