Demokrasinin Kilit Taşı  
IRMAK HÜKUMETİ

            13 Kasım gece geç saatlerde idi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nce radyolardan bir açıklama yapılarak, Senatör Profesör Sadi Irmak Bey'e hükümeti kurma görevinin verildiği duyuruldu. 14 Kasım günü, başbakan adayı olarak  Prof. Dr. Sadi Irmak, “Erken seçimi geciktirmek sakıncalı olur, güçlü bir hükümetin kurulabilmesi için kendilerinden vazgeçilemiyecek olan siyasi partiler, sorumluluk kabul etmelidirler.” diyor, parti liderlerinden de bu konuda guruplarını serbest bırakmalarını istiyordu.

            Siyasi partiler, guruplarını topluyor, görüşüyor, hükümeti destekleme kararını bir türlü alamıyorlardı. Başbakan adayı Irmak özetle;
 

“Zorluklar var, fakat bedbin değilim, parti liderlerinden en azından gruplarını serbest bırakmalarını istedim. Gerçi bu düşünülebilecek kararların en olumsuzu olacaktır. Bunu esirgemiyeceklerini umuyorum. Ama bu cevap bile beni tatmin edecektir. Ne rey veririz ne de bakan  derlerse bu durumun partiler için iyi bir propaganda olmadığını zannediyorum Bu hususu hesaba katacaklardır.”


diyor, Cumhuriyet Halk Partisi'nden erken seçim vaadiyle destek aldığını öteki partilerin tereddütü bulunduğunu yetkili kurullarla temaslarını sürdürdüğünü açıklıyordu.

            Cumhuriyet Halk Partisi, erken seçim teklifini meclisde imzaya açmıştı. Teklifi sadece 187 milletvekili  imzaladı.  Adalet Partisi, hükümete  üye  vermiyordu.  Irmak  da  partiler  dışı  bir hükümet kuracağını açıkladı. Parti liderleri aralarında  temas  halindeydiler.  Güven  oyu  konusunu hükümetin programını gördükten sonra karara bağlayacaklarını söylediler. Cumhuriyet Halk Partili bakanlar kurtuluyoruz diye seviniyorlardı. Nasıl olsa bir hükumet kurulacaktır, biz hele bir kurtulalım havasındaydılar.

            Bari Biz de Helallaşalım
            Başbakan Ecevit ve Bakanlar  Kurulu 17 kasım günü, Etimesgut Havaalanında bir araya gelerek, İstanbul'a giden Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ü uğurluyorlardı.  Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ve CHP'li dört bakan dışında Ecevit kabinesinin bütün üyelerinin bulunduğu uğurlama töreninde bakanlar, yeni bakanlar kurulunu Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fuat Bayramoğlu'ndan öğrenmişlerdi. Fuat Bayramoğlu, yeni bakanlar kurulunun listesini Meclis Başkanı Kemal Güven'e vermişti.

            Cumhurbaşkanı'nın uçağı havalandıktan sonra, MSP'li Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Korkut Özal, Başbakan Bülent Ecevit'in yanına gelerek, “Yani şimdi biz bir daha görüşemiyecek miyiz? Bu günden sonra, tespit edeceğimiz bir tarihde bir araya gelelim, bir helallaşalım, böylece bir araya gelmeyi anane haline getirelim, ve bunu sürdürelim” demiştir. Başbakan Bülent Ecevit bu teklifi olumlu karşılamış, “Olur yapalım.” cevabını vermiştir. MSP'li diğer bakanlar da Korkut Özal doğrultusundaki görüşlerini belirtmişler, “yakında bir toplanalım.” demişlerdir.

            MSP'li ve CHP'li bakanları neşeli bir şekilde birbirleriyle el sıkışıp vedalaştıkları görülmüş bu sırada Cumhurbaşkanlığı Sekreteri Fuat Bayramoğlu, Bülent Ecevit'e Cumhurbaşkanının bir dileğini iletmiş ve şunları söylemiştir, “Cumhurbaşkanımız, sizin başkanlığınızda bütün kabine üyelerini salı günü saat 16.00ida, Cumhurbaşkanlığı köşküne davet ettiler. Bir veda toplantısı yapmak istediler.” demiş. Bakanlar kurulu meclis başkanının elindeki listeye hep birlikte tekrar göz atmışlar, sonra listeyi alan Ecevit'in Ulaştırma Bakanı Ferda Güley, hava alanından kapıya doğru yürürken, yanındaki arkadaşlarına listedeki isimleri yüksek sesle okumuştur.

            Irmak Hoca  Bana Sürpriz Yapmıştı
            Irmak Hoca yabancımız değildi. İstanbul'dan tanırdık. Parti teşkilatında çalışırken yaptığımız toplantılara onu da davet eder, rica ederdik konuşmalar yapardı. Doğu ve batı kültürünü incelemiş Atatürk milliyetçisi, coşkulu, şair ruhlu bir insandı. Bizlerden 20 yaş büyüktü. Kerkük folklörünü çok sever Nizam'a yakışıklı diye takılırdı. Sohbeti bol babacan bir insandı. Konuşmalarımız sırasında en çok anlaştığımız konu İnönü hayranlığı idi. “Atatürk'den sonra İnönü olmasaydı, halimiz nice olurdu” derdi.

            17 Kasım günü karşımızdaki kuaföre uzayan saçlarımı kestirmeye gitmiştim. Yanımızda çalışan Yeter adında bir kız vardı. Dükkana geldi, “Sizi başbakanlık konutundan arıyorlar Nizamettin beyle konuştular bakan oluyormuşsunuz .” dedi. Çok şaşırmıştım berber de şaşırmıştı. Kimseyle bu konuda bir görüşme yapmamıştım.Bu işte bir yanlışlık vardır diye düşünüyordum. Köşk'ü aradım. Önce Amiral Çoker'le görüştüm, olaylar doğru idi. Sonra Irmak Hoca'yı bağladılar. Hoca ( Biz ona böyle hitap ederdik ) ;
 

– “Nermin hanım, hayırlı olsun, sizi Kültür Bakanı yapıyorum istersen gel konuşalım bunu kabul edeceksin” diyordu.

– “Hocam nerden çıktı bu bakanlık, biliyorsunuz ben bu işlerden elimi eteğimi çektim. Şimdi TEK'de yönetim kurulu üyesiyim".

– ”Biraz önce Nizamla görüştüm, kapattığımız bu kapıyı yeniden açacağız,beraber çalışacağız” diyor ve ısrar ediyordu.


            Ev halkı da benim kadar şaşırmıştı bu işe. Aslında hükümeti kurmakla görevlendirileceği beklenen kontenjan senatörü, Zeyyat Baykara'da, Irmak'ın ısrarları karşısında dayanamamış ve başbakan yardımcılığını kabul etmişti. Sonra kabinenin yapısı üzerindeki çalışmaları başbaşa yürüttüler. Cumartesi günü sabahtan akşama kadar Irmak ve Baykara başbakanlık konutunda telefonlarla bakan adaylarını aradılar. Kimisiyle başbaşa kimisiyle telefonda konuştular. Kimisi kabul etti, kimisi özür diledi. Nihayet kabinenin iskeleti bir gün sonra ortaya çıktı. “Hele CGP'nin kabineye girmesiyle Irmak işlerini daha rahat yürütür" diyenler vardı.

            Ben aynı şekilde düşünmüyordum. Nasıl olsa bir kabine kuruluyordu da işleri yürütmek bu toz duman arasında çok zordu. Turhan Feyzioğlu'nun kıvrak zekası ve taktikleri bile işe yaramazdı. Seçilmiş parlementonun dışardan seçilmiş tarafsız bir kabineyi desteklemeyeceği denenmişti daha önceleri. Olsa olsa bu kabine bir süre hükumet boşluğunu doldurmak amacıyla kurulurdu.

            Gazeteler ; “Turhan Feyzioğlu, Dışişleri Bakanlığıinı kabul etmedi, Eski Başbakan yardımcılarından Kemal Satır ile Eski Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu mazeret dilediler. Kabinede ilk kez bir bayan daha yer alıyor ve Nermin Neftçi , Kültür Bakanı oluyor” diye yazıyorlardı.

            Irmak kabinesi bir ucundan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dayalı bulunuyordu. İçinde senatörler ve bağsız milletvekilleri yanında, üniversite hocaları,bir kaç bürokrat ve eski politikacılar bulunuyordu.
 

Başbakan                              Prof Sadi Irmak
Başbakan Yardımcısı            Zeyyat Baykara
Devlet Bakanı                        Mehmet Özgüneş
Devlet Bakanı                        Muslih Fer
Devlet Bakanı                        Salih Yıldız
Devlet Bakanı                        Hayri Mumcuoğlu
Milli Savunma Bakanı           İlhami Sancar
İçişleri Bakanı                        Mukadder Öztekin
Dışişleri  Bakanı                     Melih Esenbel
Maliye Bakanı                         Prof. Bedri Gürsoy
Milli Eğitim Bakanı                 Prof. Safa Reisoğlu
Bayındırlık Bakanı                   Vefa Tanır
Ticaret Bakanı                        Prof. Haluk Cillov
Sağlık Bakanı                         Kemal Demir
Gümrük Tekel Bakanı            Doç. Baran Tuncer
Tarım Bakanı                          Prof. Reşat Akal
Ulaştırma Bakanı                    Sabahattin Özbek
Çalışma Bakanı                      Prof. Turhan Esener
Sanayi Bakanı                        Mehmet Gölhan
Enerji Bakanı                          Erhan Işıl
Turizm Bakanı                        İlhan Evliyaoğlu
İmar İskan Bakanı                  Selahattin Babüroğlu
Köy İşleri Bakanı                    İ. Hakkı Aydınoğlu
Orman Bakanı                        Prof. Fikret Saatçioğlu
Gençlik ve Spor Bakanı        Zekai Baloğlu
Kültür Bakanı                          Nermin Neftçi
Sosyal Güvenlik Bakanı        Sadık Şide


            Hükümet programının hazırlıklarına başlamıştık, Kabinenin bütün bakanları ciddi bir çalışma içindeydiler. Herhalde bakanların arasında en acıklı durumda olan bendim. Çünkü, Kültür Bakanlığı'nın, ne kadrosu, ne merkez teşkilatı kanunu, ne de bütün ünitelerini toplayan bir bütçesi vardı. Sadece özel kalem müdürü için bir kadro verilmişti. Ben de bu kadroya İnönü'nün özel sekreteri olan, Gültekin Ozan'ı atadım.  Binbir zorlukla da 10 adet müşavir kadrosu alabildim.

            Gerçi parlamento kendi ayıbı olmadan 12 Mart dönemi içinde parlamento dışı bakanlarla çalışmaya biraz alışmıştı ama, bu kez Ecevit hükümetinden sonra, kendi içinden normal bir hükümeti çıkaramamış olmanın ezikliğini taşıyor gibi geliyordu. Başbakan dahil birçok öğretim üyesi ile bir kabinenin kurulmuş olması belki de eski beyin kabinesi günlerini hatırlatmakla kalmayıp parti liderlerinin artık şapkalarını önlerine koymalarını sağlıyordur diye düşünmüştük  26 Kasım'da liderler toplandılar. 27 Kasım'da okunan hükümet programı parlamentoda tartışıldıktan sonra, 29 Kasım'daki oylamada, meclis genel kurulu hükümete, güven oyu vermedi. Başbakan Irmak görevden istifa etti.

            Bu kere Ecevit Hükümeti'nde olduğu gibi, yenisi kurulana dek hükümet sorumluluğunu biz üzerimizde taşıyacaktık. Özet olarak hükümetimiz bir yandan bütçeyi hazırlayacak, bir yandan da memleketi “yeni hükümet” ya da “seçim hükümeti” kuruluncaya dek yönetecekti.

            29 Kasım Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Korutürk, Bakanlar Kurulu'na riyaset etti. Bize moral vermeye çalışıyordu. Konuşmasında özet olarak; ”Durumu olduğundan daha fazla karanlık görmediğini belirtiyor, Türkiye'nin hükümetsiz sayılamıyacağını söylüyor, iş başındaki bu hükümetin güven oyu almamış bulunmasına rağmen, istifa etmiş CHP - MSP hükümetinden daha uyumlu çalışabileceğini,” hatırlatıyor  ve  şöyle devam ediyordu
 

“Hükumetiniz, siyasi partilerce açıklanan genel eğilime uyarak teşekkül etmiştir ve teşekkül tarzı 11 kasım 1974 günü siyasi parti genel başkanları ile yaptığım görüşme zabıtlarının yayınlanması ile kamuoyuna da açıklanmış bulunmaktadır. Bunlardan çıkardığımız netice,hükumetin bazı siyasi partilerden katılacak bakanlarla ikmal olunabileceği, hiç değilse parlementodan güven oyu alabileceği  mahiyetinde idi.

Hükumetiniz siyasi partilerin takdirine göre;bir intikal hükumeti,bir seçim hükumeti ve ya geçici bir hizmet hükumeti olarak kuruluyordu. Lakin 29 Kasım 1974 günü yapılan güvenoylamasında bilindiği gibi,yüce meclis hükumetinize güvenoyu vermedi. Hükumet, programındaki  taahüde sağdık kalarak aynı gün istifasını verdi ve bu istifa tarafımdan kabul edildi.”


diye anlatıyor hükumet kurma görevini yeniden Prof. Sadi Irmak'a verdiğini söylüyordu. Cumhurbaşkanı konuşmasının sonunda “Parlementodan çıkarılacak yeni bir hükumeti beklememizi ve bunu çalışarak yapmamız gerektiğine” değiniyor, kendi konumu ile ilgili olarakta ;
 

“Türkiye Cumhurbaşkanı devletin devamlılığının temsilcisidir, vatan ve milletin temsilcisidir. Bu itibarla, Cumhurbaşkanları, bir evvelki hükumetin çalışma icraatı ile  sonraki  hükumetin  çalışma  icraatı  arasında  bir  köprü hizmeti görür ve devletin işlerinin devamlılığını temin eder. Yalnız bu noktada şunları açıklamalıyım ki, Cumhurbaşkanıinın yetkileri, yaşanan günlerin tecrübesinden yararlanarak ele alınması lazım. Örneğin parlementodan bir hükumet çıkarma sorunu kilitlenirse,bunda hem millet, hem de Cumhurbaşkanı sadece (bekle-gör ) durumunda bırakılmamalıdır.” diyerek konuşmasını sürdürüyordu.


            Özetle bizim hükumetimizin hiç olmassa iç bünyesinde uyumlu bulunduğunu, Ecevit'in müstafi hükumetindeki gibi, üyelerden bir kısmının meclisi bırakıp gitme kararı almayacağını söylemek istiyor, bu isteğini çok diplamatik bir dille sergiliyordu ve cumhurbaşkanlarına böyle siyasi çıkmaza girildiği zamanlarda, hiç olmassa ülkeyi seçime götürme yetkisinin verilmesi gereğine işaret ediyordu.
 

“Ortakları bu derece birbirinden ayrılmış bir hükumet şüphesiz Türkiye Cumhuriyetiinin mukadderatında bir icra organı olarak bir gün fazla iktidarda kalmamalı idi. Biz sayın Ecevit Hükümeti'nin üyelerinin bir kısmının vazifeyi terk edip gitme kararlarını, diğer kısmının ise, gidenlerin yerini doldurarak vazifede kalma düşüncesinde olanlarını ve böyle gelişmeleri önlemek istedik ve bu uygulamaya fırsat vermemek için Prof. Dr. Irmak Hükumeti'ni kurduk ve onları hükumet olarakta onadık. Bunu da yaparken siyasi partilerilerimizin açık ve zımni teminatına dayandık” diyordu.


            Ecevit ise 15 Aralık'da, “Seçimsiz hiç bir formüle katılamayız ama, seçim hükümeti kurulmak şartı ile herşeye hazırız”  diyordu.

            Koltuklarını ne kadar süre işgal edeceklerini bilemeyen biz kabine üyelerinin bir çoğu, hiç aksatmadan görevlerimizi yapmaya çalışıyor, idari tedbirlerle, kararnamelerle, fazla uzun vadeli işlere girmeden devlet hayatının günlük yaşantısında, sanki nöbet tutuyorduk. Ben de kendimi böyle hissediyordum. Mesela Kıbrıs Türk kesimindeki müzelerden eserler çalınıyor diye haberler ulaşmıştı. Eski Eserler ve Müzeler  Genel Müdürü  Hikmet Gürçay'ı, oradaki kumandanla bir telefon konuşması yaptıktan sonra, Kıbrıs'a gönderdim. Eğer uygun görürlerse, bizdeki  yasaklayıcı kuralları örnek alabileceklerini ve bunun için gerekli yardımı yapabileceğimizi bildirdim.

            Bir yandan illerdeki valiliklere bildiriler çıkartıyor, eski eserler yasasının tam olarak uygulanması konusuna dikkatlerini çekiyor, ören yerlerinde define aranmasının yasak edilmesini istiyordum.

            Resim sergilerinin açılışlarında sık sık rastladığım Emel Korutürk'ün kimi sabahlar kahvesini içmeye Köşk'e giderdim. Onunla dertleşirdik. Kültürel konuları anlayan bir insandı. Zaten basın da bize “Korutürk'ün hükümeti” adını takmıştı...

            Bakanlığın, bakanlık olarak yaşatılması gereğine inanmıştım. Politikacıları ve kamu oyunu da buna inandıracak bir çalışmanın içine girmek için uğraş vermeliydik.Hükumetin ömrü buna yetecekmiydi bilemiyordum.

            İsmet İnönü birinci ölüm yıldönümünde resmi bir törenle anılıyordu. Bizde bakanlık olarak bu kadar zengin bir siyasi kültürü programa alabilir,ilaveler  yapabilirdik. Bu gibi durumlarda  parlamentonun, şip şak hükümet kurması görülmemişti. Bütün bu işleri bir iki aylık bir süreye sığdırabilirdik. Daha hızlı çalışmalıydık. Teşkilata bir nefes ve bir canlılık vermeliydik. Üzerlerine kül elenmiş gibiydiler. Eğer, bakanlığın ünitelerini, böylesi bir çalışmanın içine sokabilirsek kabinenin görüntüsüne de bir güç kazandırırız diye düşünüyordum. Kamuoyu ve basın bizim bakanlığa, biraz da fuzuli bir kuruluş diye bakıyordu. Kültürel konulara henüz bir ihtiyaç olmaktan çok adeta bir lüks gibi bakılıyorda, Mustafa Ekmekçi  Ankara Notları'nda ;

                                                            Geçici Hükümetin Havası...

“Bütün bakanlıkları ele alarak teker teker inceledim. Bir de Kültür Bakanı'nın  neler yapacağını merak eder dururum ben. İyi mi? Kürsüye çıkıp Erbakan Hoca'ya bir güzel ders verebilir örneğin.”Bak ben Sadi Irmak Hükümetinde Kültür Bakanıyım. Bir Türk kadını olarak,  Atatürkçülük... Necmettin Erbakan Hoca, alimallah, doğru, gardroba koşar, pardesüsünü aldığı gibi, pırrrr. Kültür Bakanı bayan da, önemli bir görevi yerine getirmiş olmaz mı?”
                                                                                                                    ( 23.11.1974, Yeni Ortam )

diye yazıyordu. Örsan Öymen ise, bizim bakanlığa “masasız bakanlık” adını takıyordu. “Bir kurulup bir kaldırılan bu bakanlığın bakanı var fakat ne teşkilat kanunu ne de kadrosu. Hatta bir masası bile yok.” diyordu. Benim inancıma göre, Kültür Bakanlığı çok öncelerden kurulmalıydı. Irmak Hoca, iyimser bir insandı. Kabinesinin güven oyu alabileceğini düşünmüştü  herhalde. Bu bakanlığın Türk Kültürüne faydalar sağlıyacağına da inanıyordu. Özel sohbetlerimizde; “Ben hep kültür bakanı olmak isterdim. Bir de baktım ki tek parti döneminde, İnönü beni çalışma bakanı yapıvermiş ” derdi.
 

            Müsteşarlığın Odasında
            İlk gün kendimi bir müsteşarlık odasında bulmuştum, soluk yüzlü perdeler, eski evlerdekine benzeyen, cilası gitmiş, bir yazı masası, sıradan eski yüzlü bir-iki koltuk. Burası, her gün rastladığımız, bir devlet memurunun olağan odasına benziyordu. Ben öyle gösteriş düşkünü bir insanda değildim ama sanırım, Bakanlıktan önce çalışmış olan kıymetli Müsteşar arkadaşlarımda, bu makamda kendilerini hep geçici görmüşler ve kişiliklerinden odaya bir iz bırakmamışlardı.

            Özel Kalem Müdürüm Gültekin Ozan'a verilen oda da eski ama antika iki koltuk ilişmişti gözüme, onlara yeni yüzler geçirttim, tamir ettirdim. Önüme bilmem hangi Genel müdürden alınmış olan, güzel ve bir bakana layik yazı masası kondu. Odamdaki pencereye, bir büroya uyacak biçimde, sade, ciddi ama kaliteli perdeler seçtim, güzel bir perde odayı nasılda dekore etmişti. Bakanlıktaki Çallı kolleksiyonundan seçilen renkli, yağlıboya Atatürk tablosunu arkamdaki duvara astırmıştım.

            Böylece, yabancı sefirleri, sanatçıları ve herkesi, kabul edebileceğim bir bakan odasını en ucuzundan ve kendi zevkime göre ortaya çıkardığım sırada Mustafa Ekmekçi gene yakamı tuttu. “Geçici bir hükumetin üyesi devlete masraf ettiriyor” anlamına gelen bir yazı yazdı. Bense müsteşarlığın mensuplarına “üzülmeyin siz buraya bir bakan hanımın gelip oturacağını nereden bilecektiniz. Zaten bu bakanlıkta yeni kurulan bir bakanlık” diye konuşuyor, onları hoş gördüğümü söylüyordum.

            Başbakanlık binasının alt katında kabinenin toplandığı odada düzenimiz, herkesin bir birinin yüzünü görebileceği biçimde idi. Ben Sosyal Güvenlik Bakanı Sadık Şide ile yan yana oturuyordum. İkimizde, kamu oyuna ve medyaya göre, yeni ihdas edilen, akla gelmeyen sürpriz bakanlar idik. Başbakanın kürsüsü tek başına hepimizin karşısındaki boşlukta kuruluydu. Birden bire Türkiye'yi yöneten hükümetin, 27 kişisinden birisi oluveriyordunuz. Kabinenin topluca çalıştığı zamanlarda ülkenin genel politikasına bir üst düzeyden bakabilmek, Bakanlıkların sorunlarına geçmeden önce, Başbakanın anlattığı Türkiye çapındaki genel durumları dinlemek, önemli olaylara eğilip, çaresine katılmak ve tartışmak çok ilginçti. Sonra önem derecesine göre bakanlıklardaki meselelere, bakanlıklar arası sorunlara geçiliyordu.

            Gündem maddeleri konuşulurken artık bu ekranın size büyük bir sorumluğu, devleşmiş, ekonomik, sosyal ve siyasal problemleri, yüklediğini anlıyor, kendi bakanlığınızdaki işlerin bile arka sıralara itilmesine göz yumuyordunuz.

            Güvenoyu verilmeyince Başbakan başta olmak üzere kabine üyeleri, hem şaşırmışlar hemde huzursuz olmuşlardı. Ertesi gün Milli Güvenlik Kurulu toplandı, Kıbrıs'taki Türk askeri birlikleri teyakkuza geçirildi. Kıbrıs'ın geleceğine yönelik olarak, görüşmeler isteyen Klerides'in öneri belgesini Türkiye olarak kabul etmiştik. Gazeteler; siyasi partilerin yeni bir hükümet kuruluşu işini önümüzdeki günlerde ele alacaklarını, İstanbul'da bir üniversite öğrencisinin bıçaklanarak öldürüldüğünü, yüksek öğrenim gençliğinin protesto yürüyüşünü, İnönü'nün 24-25 Aralıkita ölüm yıldönümünde anılacağını yazıyorlardı.

            15 Aralık'ta konuşan Ecevit, “Seçimsiz hiç bir formüle katılamayız, seçim hükümetinin kurulması şartı ile her formüle hazırız”  diye tekrarlıyordu. Diğer partiler ise böyle bir formüle en küçük bir yaklaşım da bulunmuyorlardı. Yeni bir hükümetin kurulması uzadıkça, bizim Bakanlıktaki çalışmalarımız koyulaşıyordu. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ndeki, Kütüphaneler Genel Müdürlüğü'ndeki mevcut yönetmelikleri inceliyor, Tanıtma ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı'nın çalışmalarını izliyordum. Araştırmalarım ve yaklaşımlarım sırasında devletin içinde bende, yeni yeni bilmediğim konuları öğreniyordum.
 

            Kültür Bakanı Ben
            Kültür bakanlığı,konuları açısından çesnisi bol bir bakanlıktı. Bir genel müdürlüğün konusunun, diğer genel müdürlüklerin konuları ile bir ilgisi ya da ilintisi yoktu. Böyle olunca da, herbirinin işleri ayrı bir bakanlık gibi, diğeri kadar önem taşıyordu.

            Örneğin Güzel Sanatlarla ilgili bir konuyu çalıştığımız bir sırada, bir de bakarsınız, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü çok önem taşıyan bir iş  için kapınızı çalmıştır. Ya da Kütüphaneler Genel Müdürü'nün bir sorunu vardır. Konuların çeşidi bile insanın başını döndürürdü. Allahtan ki müsteşar vekilim İsmet Parmaksızoğlu sakin, terbiyeli, konulara hakim bir insandı. Benim çalışma tempoma ayak uyduruyordu.

            Görevlerimizi yapmaya başladığımızda zaman zaman güvenoyu almamış bir kabinenin üyesi olarak bulunduğum için, içimde bir çekingenlik hissederdim. Sanki haddimiz olamayan bir işi yapıyormuş, ya da hakkımız olmayan bir şeye el koymuşuz, hukuktaki deyimiyle “fuzuli işgalde” bulunuyormuşuz gibi.. Ama önümüzde yapılması gereken çok acil ve önemli işler dururken, herşeye boş vererek oturmak doğru olmazdı. Kısa da sürse, bu devlet görevimizi, yeni  hükumetin kuruluşuna kadar, sorumluluklarımızı yerine getirerek, yasalar çerçevesindeki yetkilerimizi kullanarak çalışmalıydık. Ülke için önem taşıyan bu bakanlığın bir çok işleri vardı. Bu konudaki yetkiler bir çok bakanlık arasında dağılmış olarak duruyordu. Bir teşkilat kanununun yapılması gerekiyordu. Örneğin Türkiye Avrupa Mimari Mirasını Koruma ve Kullanma (ICOM ) kuruluşunun üyesi olarak kabul edilmişti. Diğer Avrupa ülkelerinden istendiği gibi bizden de mimari mirasımızı nasıl koruduğumuzu ve kullandığımıza ait örnekler isteniyordu.

            Müsteşarlık sırasında yazışmaların, bakanlıklararası dolaşması ve bakan imzalarını toplayabilmesi için beklemesi nedeniyle işler gecikmişti. Siyasi bunalım ve hükumet istifalarının önem taşıdığı günlerde Avrupa'daki Merkez Komite ile yazışmalar yapılamamış olduğu için, toplantılara katılamamıştık.  Avrupa ülkeleri bizim kaçırmış olduğumuz toplantılarda kendi mimari miraslarını, slayt, film, dergi ve maketlerle tanıtıyor, nasıl koruduklarını anlatıyorlardı.

            Türkiye, bir daha eline geçmeyecek olan çok önemli bir tanıtma fırsatını, bir milli propaganda gösterisini kaçırmak üzereydi benim göreve başladığım sıralarda Ulusal kültürümüzün dünya çapındaki örneklerini, Sinan'ın dehası ile yaratılan camileri, köprüleri Selçuklular'ın (darüş-şifa) hastahanelerini, hamamlarını, Osmanlılar'ın hanlarını, anıtsal çeşmelerini, kütüphanelerini,  hanlarını, o zamanlar henüz dünyada eşine rastlanmayan “toplumsal amaçlı” yapıtlarımızı tanıtabilmenin fırsatını kaçırmak üzereydik

            Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki makalesinde “yeni Kültür Bakanı Neftçi  bu uğurda çok yoğun bir çalışmayı başlatmış bulunmaktadır”  diye yazmıştı.

            Bakanlar Kurulu kararı ile kurulmuş bulunan komiteyi hemen toplamıştım. Kampanyayı açan bir konuşma yapmış, komitedeki uzmanların önerilerini dinlemiştim ama, süre çok kısalmıştı. Uzun boylu gösterimler yapılamıyordu. Ancak Antalyadaki eski liman ve kale içi evlerinin korunması konusunu acele olarak ele alabilecekler ve maketlerle tanıtımını yapabileceklerdi. Bu da hükumet bunalımlarının kültürel konularda, ulusal kültürümüzün tanıtılması konusunda nasıl olumsuzluklar doğurduğunu ortaya çıkarıyordu. Geçici hükumet kurulmamış bulunsa idi belki de kampanya açılmayacak, bu kadar tanıtma bile yapılmayacaktı.

            Bakanlık görevlerimi yaparken, gösterişten uzak olan, ciddi bir çalışma temposuna girmeliydim. Böylece politika yapanlar için bir gereksinim olan kulis dedikodularının yapıldığı yerlerden de uzaklaşmış olurdum. Ev ile Bakanlık arasında çalışmak ... Bu iki konu bana zaten yetiyordu.

            Eşim Nizamettin “Nermin,  sen de istifa eden genel müdüre benziyorsun”  diye takılıyor, “Ama ben geçici bir hükumetin kısa süreli bakanıyım” diye cevap verince, hemen bamtelime basıyor “güvenoyu almamış sözünü cümlenin başına koyuver” diyordu. Gerçekten de, basının sık sık hatırlattığı “güvenoyu alamamış bir hükumetin üyesi bulunmayı” insan her olayda düşünüyor, bir bakıma yapacağı işlere bir hudut çiziyor ve haddini aşmamayı kendi iç dünyasında bir karara bağlıyordu.

            18-20 sene süren politikadaki yaşantım. İnönülü yıllarda geçmişti. İşin güzel tarafı biz politikayı eşimle birlikte evin içinde de yaşardık. O partinin olduğu kadar benim de danışmanımdı. Politikanın hududu evin içinde süregelirdi. Yorucu bir çalışmadan sonra akşamları bir rahatlama havası içinde sohbet ederdik. Gene böyle bir akşam “Acaba Irmak hoca seni neden bakan yapıverdi dersin ? diye soruyordu. Bu benimde arada sırada düşündüğüm ama kimselere açamadığım bir konuydu. Olasılıkları beraberce sıralıyorduk.
 

–“ Acaba uzun yılların verdiği bir dostluk kayırmasımıydı ?

–“ Politikadaki yapımı ve inançlarımı bildiği için mi atanmıştım ?

–“ Yoksa kadın olduğum için kabinenin vitrin süsü mü oluyordum ?

–“ Beni başkan vekilliği görevimde iyice tanımış olan Korutürk ailesinin bu işte rolü var mıydı?


            Nizamettin “ belkide Feyzioğlu önermiştir” derken ben ilave ediyordum. “yoksa en kötü olasılıkla ,bütün hayatı boyunca, kendisi Kültür Bakanı olmayı düşlemiş bulunan Irmak Hoca, başbakan adayı olunca işte elimin altında nazımın geçeceği bir tanıdık bulunsun ve ben ona her isteğimi yaptırabilirimi m demişti?"

            Belki diyordum Çünkü bakanlıklar vardır, başına o bakanlığın adı ile müsemma yetişmiş bir kişi getirilir. Örneğin; Sağlık Bakanı bir doktor, Adalet Bakanı bir hukukçu olurdu. Bir insanın kültürel konulara yaklaşımı olması başka şeydi, konuya ilişkin uzman olması apayrı bir şey. Kültür bakanlığının konularında bir tekdüzelik yoktu. Bazı bakanlıklarda olduğu gibi değildi. İnsan çalıştıkca konunun derinlerine doğru bir ilerleme kaydediyor ve bundan zevk duyuyordu. Ayrıca Kültür Bakanlığı gösteriş merakı olan bir politikacının kendisini seçmenlerine ve topluma çok güzel empoze edebileceği,reklamı bol olan bir bakanlıktı da. Bu ise artık gelen bakanın isteğine göre değişirdi. Benim böyle bir isteğim de yoktu.

            Ben uzun yıllar politikada çalıştığım için, birikimli bir politikacı sayılırdım. Bu nitelik ise ancak güçlü bir partinin üyesi bulunduğunuz  zaman insanı her çeşit bakanlığa getirebilirdi. Benim artık böyle bir olasılığımda yoktu.
 

            Bir Konu Bir Konuk
            Milliyet Gazetesi'nin o haftaki konuğu bendim. Sorulan sorular, verilen cevaplar tam bir gazete sahifesini doldurmuştu, en önemli soru ise şuydu ;
 

–”Bakan olmayı kabul ettiğinize göre Kültür Bakanlığı'nın Milli Eğitim Bakanlığı dışında, bağımsız bir bakanlık olarak görev yapmasını hangi görüşlerle açıklayabilirsiniz?”

–”Kültür Bakanlığının lüzumuna bakan olduktan sonra daha da çok inandım. Bakanlığın yaşaması lazım. Tabi en büyük zaaf gelecek gidecek iktidarların kendi siyasi görüş açılarından konuyu ele almaları olabilir. Partiler üstü çağdaş bir kültürün saptanmasına, ihtiyaç olduğuna kaniyim. Çünkü, gerek Güzel Sanatlarda olsun, gerek diğer kültür sahalarında olsun hala Atatürk'ün mirasını yiyoruz. Yani bir dar boğazdayız. Kültürel faaliyetler pahalı oluyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde henüz bu bir lüks olarak görülüyor. Kültürün zaruretine inanmak lazım. Zaruretine inanınca onunla hem parasal hemde pilansal açıdan meşgul olmak gerekir. O zaman da karşımıza plansal açıdan hazırlıksız, parasal açıdan da yetersiz oluşumuz çıkıyor.” diye cevaplamıştım.


            Kültür Bakanı olmak bana göre şöyleydi. Binlerce, yüzlerce yıl öncesinden kalan çok kıymetli bir emaneti gözümle görüp elimle tutuyor gibiydim. Bu emanetin maddi manevi değeri bence ölçülemeyecek kadar büyüktü. Sanki bu hazinenin geçici bekçisiydim. Bırakınız bu hazineye birşeyler katmayı,bunu koruyabilmek bile başlı başına bir işti. Üstelik biz karınca kararınca iyi şeyleri de yapmaya kararlıydık.

            25 Aralık'ta İsmet İnönü'nün birinci ölüm yıldönümü için hükümetçe resmi bir program hazırlanıyordu. Bu programa Kültür Bakanlığı olarak katkılarda bulunmayı istediğimizi Sayın Başbakana açtığım zaman çok sevinmiş “neler yapabilirsiniz” diye sormuş “İsmet Paşa Türk siyaset kültürüne büyük hizmet veren insandır, ne yapılsa azdır” diye eklemişti. İnönü için soyut olmayan, onun kendi yaptıklarını, örneklemeleri somut olarak ele alan, gençlerin ve gelecek nesillerin hoşlanabileceği, değişik bir anma töreni hazırlamayı amaçlamıştık.
 

            İnönü'yü Anma Törenleri

İnönü 25 Aralık saat 10.00'da Anıt Kabir'de kabri başında, resmi bir devlet protokolü ile saygı duruşu yapılarak anılacak, aynı günün akşamı saat 17.00'de Türk Tarih Kurumu Konferans salonunda, başta Sayın Başbakan olmak üzere bir çok konuşmacının, İnönü ile ilgili anılarını anlatması ile sürecekti. Bu bir devlet protokolu idi.

Ayrıca, Ankara Gazeteciler Cemiyeti'nde bir basın toplantısı düzenleyen Kültür Bakanı Nermin Neftçi, 1946 yılında çıkarılan İnönü armağanları kanununun işletileceğini söylemiş ve önümüzdeki yıl bu armağanların gelecek hükümetlerce, dağıtılabilmesi için gerekli çalışmalara başlandığını bildirmiştir. Kültür Bakanı toplantıda:

“Milli Kütüphanede Bir “İnönü sergisi” açacaklarını, bu sergide İnönü ile ilgili eserlerin, fotoğrafların bazı kişisel eşyaların gösterileceğini, 6 Ocak Pazartesi günü saat 20.30 ise de, İnönü'nün sevdiği eserlerden oluşan bir konser verileceğini, solist olarak Suna Kan,  Ayşegül Sarıcan'ın da konserde yer alacaklarını”  bildirmiştir.

            İlk İnönü Sergisi
            Aile ile görüşmüş yardımlarını istemiştik. Özden Hanım, Mevhibe Hanım'dan sonra Pembe Köşk'ün bir kısmını müze olarak açmayı düşündüklerini söylüyor. Sergi içinde her türlü yardıma hazır  olduklarını bildiriyordu.

            Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Hikmet Gürçay ile her sayfasında bakanlığın mührünü taşıyan emanet defterini yanıma alarak Pembe Köşk'e gittim. O her zaman üstüne oturduğu koltuğunu yanında duran tabureyi, üstüne yerleştirieceğimiz gözlüklerini kulaklığını, okuduğu yabancı dilden dergilerin bir kaçını ve en önemlisi yanında taşıdığı günlüğünü (hatıra defterini) duvarda asılı duran Atatürk'ün ayrı kendisinin ayrı kılıç kuşanmış başları kalpaklı resimlerini ve birçok  şeyi, deftere kayderek imzaladık. Bir kopyasını Mevhibe hanıma verirken, “Merak etmeyin, kendi elimle getirip bu listede olanları size teslim edeceğim” demiştim. İnönü'nün torunu Güçlü'nün güzel bir köpeği vardı. Herhalde o da bu evden eşya çıkmasına pek alışkın değildi  ki üzerimize doğru saldırdı. Hayvanı zor tuttular. “

            Milli Kütüphane Genel Müdürü Müjgan Cumhur hanım ve Opera'nın dekoratörleri, eski Milli Kütüphane salonunu bir günde serginin yapılabileceği bir duruma getirdiler. İç ve dış basında İnönü ile ilgili kitap,  broşür, dergi, resimler ne varsa basılı herşeyi, ortaya çıkardılar dizdiler. Ortada beni çok şaşırtan bir olay yaşanıyordu. Her vakit beni arkadan destekleyen, ortalıkta görünmeden, başarılarımda büyük payı olan ve hiç bir zaman makam odama adımını atmayan eşim Nizam, Opera'nın uzmanları ile birlikte idi. Dekorasyonla uğraşmak onun hobilerindendi. Eski Milli Kütüphane'nin çok yüksek bazı tavanlarını kontraplak levhalarla biraz alçaltmak ve bir sergi salonu havası verebilmek düşüncesi ondan gelmişti.

            Sergi salonunu düzenlerken İnönü'nün evindeki çalışma köşesini belirtme gayreti içinde idik. Atatürk'ün ona verdiği hediyeleri, kılıcını, madalyasını, oturduğu koltuğunu, yanına gözlüklerini hatıra defterini koyarak gösteriyorduk. Hatıra defterindeki en ilginç sahifeyi açmıştık. Burada Menderes'i kurtarmak için Cumhurbaşkanı Gürsel ile olan konuşması noktalanmıştı.

            Mevhibe Hanım sergiye herkesten önce geldi. Yanında Özden Hanım ve sanırım Erdal Bey de vardı. Kitapların önünden geçerken gene  “Bunlar ne kadar çokmuş Paşam” diyerek, Paşası ile konuşuyordu.

            Sergilenen 50 küsür senelik bir siyasi yaşantı ile o'nun birikmiş kültürü idi. Bir köşeye Sabahattin Selek'e yazdırarak imzaladığı söylenen ve Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan özgeçmişini büyüterek asmıştık. Gelen geçen bu özgeçmişi okuyordu;
 

Hayat Hikâyem
Bir büyük imparatorluğun çökmekte bulunduğu kaygusu ve memleketi kurtarmak ödevinde olduğumuz düşüncesi, bizim gençlik yıllarımızın en unutulmaz hatırasıdır. 60 sene bu hislerin heyecanları, ümitsizlikleri ve zafer günleri içinde geçmiştir.

İmparatorluğun çöküşü içinde vazife yapmağa çırpınırken, hesapsız şehitler ve felakete uğrayanlar arasında yaşayarak çıkmak gibi bir umulmadık olay başımdan geçti. Milli mücadele ben 38 yaşında iken zaferle bitmiştir. Bu devirden amansız ve kudretli dış düşmanlar karşısında kendi memleketimizi temsil yetkisi iddia edenlerin, idam fermanını boynumuzda taşıyarak çıkabildik.

Ümitsiz  günleri unutmuş olarak vatanı yeniden kurtarmak ve yükseltmek azmiyle işe başlanmıştır. Yepyeni bir Türkiye'nin her sahada temellerini atmak elimize geçen emaneti yüz akı ile yeni kuşaklara devretmek tek amacımız olmuştur. 1920'den, yani 38 yaşımdan beri memleket idaresinde birinci derecede mesuliyet taşıyanlar arasındaydım. Doğrudan doğruya siyasi kudret sahibi olarak 1950'ye kadar, yani 66 yaşına kadar, Türkiye'nin selameti ve ilerlemesi gibi bir ödev yolunda bulundum.

1950 senesini: Memleketin 100 seneden beri hasretini çektiği yeni hayat tarzını yüreğimiz ümit ve iftiharla dolu olarak seçmiş bulunuyoruz. Aklımın erdiği günden beri sıra ile başımdan geçen aşırı güçlük ve başarı anlarının, bu yeni devirde de birbirini kovaladığını görüyorum.Bu uzun siyasi hayatı bir cümlede canlandırmak isterim: Bütün ömür boyunca her zaman elde edilmesi millet için aziz olan bir amaç peşinde koştum. Bu bana şevk ve kuvvet vermiştir.

Aile hayatımda huzur ve mutluluk hatırası ile doluyum. Aile içinde dar zamanlarımı genişleten, kasvetli günlerimi aydınlığa yönelten başlıca desteğim, eşim Bayan İnönü olmuştur. Siyasi hayatımın bütün üzüntülerini sabırla ve cesaretle karşıladı. Hiçbir sarsıntı hayatımın bütün üzüntülerini sabırla ve cesaretle karşıladı. Hiçbir sarsıntı anında ürkmedi. Aile içinde geçimimiz daima anlaşmalı olmuştur. Biz bunun tılsımını şu usulde bulduk: Bir olaydan hangimiz şikayetçi olur ve ilk söze başlarsa, ötekimiz susar ve hak verir ve fırtına ne kadar sürse mutlaka süt liman olarak biter.

Çocuklarımla arkadaş gibi yaşadım. Şimdi torunlarımla arkadaş gibi anlaşmaya çalışıyorum.  Ben,  Türklerin iyi aile hayatına tabiattan istidatlı olduklarına inanmışımdır. Aile saadetinin temelinin tek evlilik, olduğuna yürekten hükmetmişimdir. İkbalin ve kudretin en yüce devirlerinde taşınabilecek duyguların en değerlilerine, iktidardan ayrıldıktan sonra eriştim.

Resmi  hizmet yolunun en büyük mükafatı,  resmi  hizmetten  ayrıldıktan  sonra milletten sevgi görmektir.  Bu  ikbale ermiş insanların biri olmakla iftihar ederim. Hususi ve siyasi hayatın hil'atlarından ayrıldıktan sonra sevgi ile karşılanmak bizde nadir görülmüştür. Muarrızlarımın dahil olarak, bütün siyaset adamlarına bu ikbali yürekten dilerim.

Geçmiş hayatımın arkadaşlarını, yardımcılarını ve bana amir mevkiinde bulunmuş olanları saygı ile anıyorum. Beraber çalıştığımız zamanlarda bana daima rehber ve yardımcı olan büyük Atatürk'e karşı yüreğim sevgiler ve minnetlerle doludur.

                                                                            İmza
                                                                     İsmet İnönü
 

            İnönü Konseri
            Kusur işlememeye dikkat etmiştik. Ama protokol meselelerini hiç bilmiyorduk. Biz bakanlık olarak bilmiyorduk, bizden öncekiler müsteşarlık olarak bilmiyorlardı. Bu konuda yetişmiş elemanımız da yoktu. Dışişleri bakanlığından yardım istemiştik. Gene de gücenenler olmuştu. Eski başbakanlardan Ferit Melen, protokol sırasındaki yerini beğenmemiş biraz gücenmiş, biraz da ayıplamıştı.

            Aslında ben, bu İnönü konserini halka açık olarak birkaç gün üst üste yapmak isterdim. Bu imkansızdır dediler. Başta, eski ve yeni politikacılar olmak üzere, devlet hayatında önde gelen kişiler, bürokratlar, teknokratlar o kadar çoktu ki salon bunları bile almayacaktı. Konser için Nimet Arzık şöyle yazmıştı; "Kimden geliyorsa, iyi bir fikirdi. Değer verdiklerimizi, vatan millet Sakarya edebiyatının dışında anmak sevdiği bir şeyle, müzikle anmak bu azınlık üzere yapılmış salonda bile değerleniyordu".

            Ne tuhaf, konser salonunun çevresinde bir damla hayat yok, ne ufak bir işkembeci ne de küçük bir kahve. Konseri sonradan tartışacağımız derme çatma bir barınak yok... Resmi daireler, spor salonu, o kadar  sanatın yaşamdan uzak olduğunu akla getiriyor. Çok değişken bir mutlu azınlık. Mesela bir devre bakan olursunuz, o orkestranın burnunuzun dibinde her müzik aletini ayrı ayrı duyduğunuz yere oturturlar sizi. Kah kapıdan bile sokmazlar sizi bakanlıktan düştükten sonra.

            Kapıda Kültür Bakanı  Nermin Neftçi'nin  kabulü  sıcaktı.  Makam  otomobilleri  boşalıyordu.  007'ler,  008'ler... Ortada  Ankara'da  ilk  gördüğüm güzel  buket  duruyordu.  Üstünde   “İnönü'ye   saygı”  diye  yazıyordu. Konser salonunun holü, vizonun her türlüsünü kullanmış bir kalabalıkla dolup taşıyordu. Mevhibe İnönü eşinin panolarının altındaydı. Kimi elini öpüyordu. Dimdikti, bakımlıydı. Paşa onu öyle görmek isterdi, yosun yeşili şapkası vardı, dümdüz sade siyah paltosuyla..İnsanın içi eziliyordu. Hep beraber gelmişlerdi konsere. Şimdi kiminle olursa olsun yalnızdı.

            Cumhurbaşkanı'nın tam dakikasında gelişinden sonra konser başladı. Senfoni orkestrası öz özünü aşmıştı. Jean Perrisson'un şefliğinde. Balet gibiydi şef. Öyle dramatik ajitasyonda değildi. İliğine kadar duyduğunu parmağının ucuyla aktarıyordu müzisyenlere. “Demek müzik bu kadar iyi çalınsa insanlar konuşmak, söylemek gereğini duymuyorlar” dedi yanımdaki bir genç kız.

            Davetiyelerin ön sözünde Fransız asıllı orkestra şefi şöyle yazmıştı ;
 

“İnsanın sahip olduğu tüm anlatım olanakları içinde ırk ve milliyet ayırmaksızın, bütün Dünya insanlarının anlayabileceği tek dil belki de müzikdir. İsmet İnönü'nün saygıdeğer kişiliği de işte bu anlayış içinde yer almaktadır... Çok az denilebilecek geçmişte Cuma konserlerimizin sadık bir dinleyicisi olan İnönü, Ankara'lılar arasında birinci sırada oturmuş haliyle gözlerimin önündedir. Bu gün kendisini anmamız sırasıyla, Samuel Barber ile sakin, Motzart ile güleryüzlü, Ulvi Cemal Erkin ile derin ve duygulu, Bethoven ile de burkucu ve kahramansal olacaktır. Ama şekli ne olursa olsun, hatırasını anışımız kalbimizin derinliklerinden gelecektir."
Orkestranın üyeleri ise yazılarında şöyle diyorlardı ;
“Bizim gözlerimiz onu her zamanki koltuğunda bir yıldan beri arıyor, göremiyoruz belki, ama hissediyoruz. Aramızdadır, arkamızdadır. Ve ölümsüz kişilerin insana verdiği bu duyguyla avunuyoruz. Bu gün onun için çalacağız her notanın içinde yüreğimiz var...”


            İnönü için yapılan bu anma törenlerinin nispeten başarılı oluşu ve ilgi toplaması Bakanlık ünitelerini birbirine yaklaştırmış, birlikte çalışmalarını sağlamış, teşkilata bir çalışma hevesi vermişti. Bu durumun beni çok sevindirdiğini söylüyordum genel müdürlere ve daire başkanlarına. Halbuki o günlerde Türkiye'nin içinde bulunduğu siyasi ortam, düzgün gitmiyordu, hiçte sevindirici bir manzara vermiyordu.
 

            Yeni Yıl Kutlamaları
            Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar; “Her çeşit politik ve ideolojik cereyanların üstünde kalmaya kararlı olan silahlı kuvvetlerimizin memleket sorunlarından ayrı kalamaycağı şüphesizdir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamakla görevli olan silahlı kuvvetlerimiz, yurt içinde ve yurt dışında cereyan etmekte olan hadiseleri ve aşırı faaliyetleri büyük sabır ve soğukkanlı bir hassasiyetle takibetmiştir ve etmektedir” diyor ve Türk Silahlı Kuvvetleriinin duyduğu kaygıyı belirtiyordu . Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'de yeni yıl kutlamasında  özetle; “Siyasi istikrarsızlık ve hükumet buhranının olduğu gibi, 75 yılınada aktarılmış bulunduğunu” söylüyor. “CHP  ve MSP koalisyonunun istifasından başlayarak, üç ay geçmesine  ve türlü çabalar harcanmasına rağmen 1974 yılını paralemntoya dayalı bir hükümetle kapatmamız mümkün olmamıştır.... Duyduğum endişeleri zaman, zaman, yüce milletimize, kahraman silahlı kuvetlerimiz mensuplarına açıklamakta büyük faydalar mülahaza etmekteyim...” diyerek zorlukları anlatıyor, yurt içinde ve yurt dışında barış içinde yaşanması temennilerini tekrarlıyordu.

            Başbakan Irmak, konuşmalarında “ülkenin güvenliği sosyal ve iktisadi kalkınma hedeflerimiz yönünden gerekli, her çeşit tedbirlerin alınmasına olanak hazırlayacak bir yakınlaşma içinde bütçenin hazırlanmasına gayret edildiğini bildirerek" yeni yılı kutluyordu.

            Ecevit, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı'nın demeçlerinin aksine, çok iyimser bir yeni yıl mesajı vermiş ve Türk toplumunun kabuğunu çatlatan bir toplum haline geldiğini  söyleyerek özetle “bu çatlamadan  daha sağlıklı bir ortam doğacağına inandığını , bu yeni toplum yapısı içinde, halkın daha güçlü, insanların özgür ve mutlu olacaklarını” söylemiş “ülkemizde bunalım ağırlaşmıyor azalıyor” demişti.

            Bu beyanatları okuyan vatandaşlar ve bakanlık üyeleri, benden soruyorlardı “Siz ne dersiniz Sayın Bakanım, Ecevit'in yeni yıl mesajı biraz ters düşmüyormu diğerlerine?” Onlara  Ecevit ve CHP nin düzeni değiştirmek için çalıştıklarını iktidara gelince bunu yapmak için uğraşacaklarını söylüyordum.

            Başbakan Sadi Irmak CHP ile AP'yi birbirine yaklaştırmaya çalışıyor, yeni bir seçim hükümeti kurabilmek için uğraşıyordu. Ama bunu başaramıyordu.
 

            Siyasi Partilerin Tutumu ve Milli Cephe
            Hükumet buhranı devam ediyordu. Ordudan bürokrata, işçisinden işverene, yoksulundan zenginine, istifa etmiş bulunan kabinenin üyeleri de dahil olmak üzere herkes kuşkulu bir bekleyiş içinde bulunuyordu. Parlementoya dayalı normal bir hükumetin kurulamamış olması, devletin ünitelerini genelde bir disiplinsizliğe,bir tembelliğe itiyordu.halktan %37 nispetinde bir oy alarak, 186 milletvekili ile kabineye gelen CHP, başarısız MSP'li koalisyondan sonra, kendisini adeta bir erken seçime kilitlemiş görünüyordu. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik zorlukları, Kıbrıs sorununun yarım kalan nazik durumunu unutmuşa benziyor “biz hükumet kurduk olmadı, sorumluluk sadece bizim üstümüzde değildir. Bizim dışımızdakiler de sorumludurlar” diyerek, yalnız Parti propagandasına önem veriyor ve içe dönük bir tutum izliyorlardı.

            Parlementoda kendisini diğer partilerden soyutlamış görünüyordu. Bir seneye yakın bir süre içerisinde MSP'li koalisyonun çetin şartları CHP'yi yormuşa benziyordu. Diğer partilerin yanaşmayacağını bile bile erken seçimde ısrar etmek bir yandan ona vakit kazandıracak,teşkilata bir derlenip toparlanma, Ecevit'e bir dinlenme ve yeni politikalar üretme imkanı sağlayacak, bir yandan da solun tek partisi olarak, işçi partisinden gelecek olan seçmenleri daha çok kendisine çekerek düzen değişikliği propagandasını ve programını yeni seçimlere kadar sürdürerek mutlak iktidar olmayı isteyecekti. Ecevit artık İnönülü zamanlardan kalma devlete destek verme, demokrasiyi gözetme politikasına pek önem vermiyordu. Rahatlamıştı ve iyimserdi. Yeni yıl konuşmasında belirttiği gibi; “bunalım ağırlaşmıyor, hafifliyor” diyerek iyimserliğini ortaya koyuyordu.

            Altan Öymen'in kaleminden yazılan anılarını, gazeteyi aldığımda, ülkenin pek çok problemleri ile birlikte okuyor  “Rahşan hanımla nasıl tanıştıklarını,içki içmediğini, dans etmediğini, konuşmalarını ilkin ona okuduğunu” öğreniyorduk.  Adalet Partisi ile Demokratik Parti ise düşman kardeşler gibiydi. Birbirlerini eritme politikası içine girmişlerdi. Eski demokrat oyların peşindeydiler.

            Milli Selamet Partisi'ne gelince kimse dikkat etmiyordu ama eskisine nazaran epey kemikleşmiş, kanlanmıştı. Sessiz ve derinden gidiyordu. Cumhuriyet Halk Partisi gibi laikliğin koruyucusu bir parti tarafından koalisyona alınmış olması ona çok gelişme olanağı vermişti. Nasıl kurulursa kurulsun artık hükumete girecekti.,

            Parlementodaki partiler arasında en hareketli lider ise, o sıralarda Alparslan Türkeş'di. MHP lideri Demokrat Parti dışındaki sağ partileri birbirine yaklaştırarak bir cephe kurabilmek için büyük gayretin içinde görünüyordu. Süleyman Demirel'in başkanlığında kurulacak olan hükumete elbette kendisi de girerdi. Eski arkadaşlarımın CGP'si ise seçmen planında son derece zayıflamış bulunduğunu herhalde kendiside biliyordu. Turhan Feyzioğlu Genel Başkan  olarak partilerarası toplantılardaki görüşmelere teklifler götürerek hükümet teşkili meselelerinde kendisini gösteriyordu.

            Partilerin böylesine dağınık ve sorumsuz tutumları karşısında bizim hükumetimizin çalışmaları sürüyor,bir kısım insanlarda işte bir  hükumet var ya ne olacak sanki,hiç yoktan iyidir havasını yayıyorlardı.
 

            Nelere İnanmıştık, Nerelere Gelmiştik  (İnönü'süz yıllar)
            Genel kurul salonunda Bakanlara ayrılmış köşemde otururken, kürsüde beni hiç ilgilendirmeyen bir konuşmacı bulunuyorsa eğer, kimi sefer eski günlerimi anımsar düşüncelere dalardım. O günlerde Cumhuriyet Halk Partisi'nin böyle sıraları dolduran sayısal bir ağırlığı yoktu. Ama en ön sırada oturan, kulaklığını kürsüden yana ayarlayan bir Genel Başkan'ı vardı. İsmet İnönü'nün kişiliğinden hem kendi partisine hemde bütün Genel Kurula yayılan saygıdeğer bir ağırlık, bir çeşit disiplin, bir hizaya gelme anlayışı ile, devletin bir parçası olabilme ciddiyeti yayılıyordu çevreye. O'nun kişiliğindeki bu etkileyicilik sanırım hukuk devletini ve demokratik sistemi sağlıklı olarak yaşatabilme azminden, bunun için gerekli ve zorunlu olan kuralları partisi ile birlikte bütün parlemento tarafından da benimsenmesini istemesinden kaynaklanırdı.

            Paşa'nın kişiliğinde, partinin başkanlığı ile birlikte, bir devlet koruyuculuğunun demokratik bir ölçü ile, yan yana geldiğini Türkiye gerçeklerinden de güç alarak şekillendiğini ve “bir İnönü politikasına” dönüştüğünü görürdük. O'na göre, demokratik ve laik karakterli Türk Devleti'nin sağlıklı olarak yaşatılabilmesi  ve çağa açılışını yapabilmesi için partiler, sırasında partisel çıkarlarından ve takdiklerinden, siyasetçiler ise kişisel isteklerinden bir süre içinde olsa özveride bulunabilmelidirler. Paşa, ince ayarda kurulmuş olan, denge sağlayıcı bulunan bu tutumun yeri geldiği zaman, bütün politikacılar ve parti başkanlarınca da ele alınmasını ve uygulanmasını arzu ederdi. Böyle ulusal anlamlı bir genel prensibin kabülü, ona göre demokratik hayatımızın içinde bulunduğu çeşitliliğe hiç zarar vermeden partilerin ayrı ayrı çalışmalarına ve programlarını uygulamalarına, uzun vadede, güç katacak, ve süreklilik sağlayacaktır diye düşünürdü.

            İçinde bulunduğumuz parlamento ile o günlerinkini karşılaştırıyordum, elimde olmadan aradaki farklılığa şaşırıp kalıyordum. O günlerde parlementoda parti grupları vardı. Yasalara uygun çalışırlardı. Parlamentoda Milli Cephe diye ayrı cepheler kurulmazdı. Hele hele Meclis Genel Kurulu'ndaki şu Bakanlar Kurulu sıralarında Ecevit Hükumeti'nde ve Irmak Hükumeti'nde olduğu gibi güvenoyu alamamış ya da istifa etmiş hükumetler aylarca oturmazdı ve o günlerde dinci akımlar devlete tırmandırılmazdı.

            Parlamentoda son zamanlarda “Milli Cephe” diye bir partiler topluluğu oluşturulmaya çalışılıyordu. İşin komik tarafı bu “Milli Cephe”nin içinde ne Cumhuriyet Halk Partisi ne de Demokratik Parti vardı. Cephe onların dışında oluşuyor, onlara karşı kuruluyordu.

            Milliyetçilik sözcüğünün bir parlemento kulisi, hükumet kurabilme aracı olarak kullanılmış olmasına insan gerçekten şaşırıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi milliyetçi değilmiydi. Demokratik Parti neden cepheden ayrı tutuluyordu. Parlemento'nun kendisi "Milli değil miyd?"  Gerçekten biz önceleri nelere inanmıştık, şimdi nerelere gelmiştik.
 

            Milli Cephe  ve CHP'nin Tutumu
            Yeni senenin ilk ayında yayınlanan bir karikatür aklımdan çıkmıyordu. Bir masanın üstünde ortada bir yumak var, yumaktan dört iplik çıkmış. Masanın başına Süleyman Demirel, Erbakan, Türkeş ve Turhan Feyzioğlu'nun karikatürleri oturmuştu. Herbirinin elinde birer şiş, yumaktaki ilmiklerle bir şeyler örüyorlar.  Süleyman Demirel'in düşüncesinde ise, ayrı bir köşeden bakan Bozbeyli’nin karikatürü tepeden onlara bakıyor.

            Karikatürdeki liderler “Milli Cephe”yi kurmuşlardı. Ördükleri ise, bana göre, memleketin kaderiydi.

            Milli Cepheciler bir bildiri yayınlamışlardı. Bu bildiri onların ilerde yapacakları toplantıların ve alacakları kararların bir başlangıcı oluyordu. Bu ilk deklerasyonunda cephenin ne olup olmadığına değinilmiyor, “seçim sisteminin sonucu olarak aldığımız oylarla milletin yarısından fazlasını temsil ediyoruz, bizim dışımızdaki partiler, hükumet kurmak ya da erken seçime gitme kararı almak için mecliste yeter çoğunluğa sahiptirler. Şu halde onların sorumluluğu bizden az değildir” diye başlayan bildiri sadece ilerde birlikte hareket edeceklerini ilan ediyordu o kadar. Cephelerde iki taraf bulunduğuna göre, acaba “milli”, “gayri milli” olan partiler mi vardı. Yoksa bu deklerasyon ideolojik bir tartışmayı mı  ilan  ediyordu. Orası belli değildi.  Bize göre  cephe MHP  lideri  Alparslan  Türkeş'in gayretleri ile, ilerde Süleyman Demirel'in başkanlığında bir hükumet kurmanın hazırlığı idi. Hedef ise Demokratik Parti'nin içindeki milletvekilleri idi. Süleyman Demirel'in başkanlığına razı olmayan Demokratik Parti'yi dize getirmekti. Mesele aslında bu kadar  basitti. Bu cephenin ortaya çıkmasına elbette Cumhuriyet Halk Partisi'nin tutumu da bilmeden yardımcı olmuştu. Çünkü yeni bir hükumetin kurulmasını önemsemeyen, bu konuda hiç bir girişimde bulunmayan Cumhuriyet Halk Partisi kendisinden başka bütün diğer partileri, gerici ve tutucu ilan ediyor, hatta “bu parlemento siyasal açıdan halktan 10 yıl geride kalmıştır” gibi sözleri ve propagandalarıyla aslında kendi kendisini parlamento gerçeğinden ayırıyor ve soyutluyordu.

            Gene insan dönüp dolaşıp İsmet İnönü'nün bir ilkesini hatırlıyordu “devletin sağlıklı olarak yaşatılabilmesi için partiler arasında partisel çıkarlarından ve takdiklerinden, siyasetçiler ise kişisel isteklerinden bir süre içinde olsa özveride bulunabilmelidirler.”
 

            Günlük Rutin İşler ve Kilis'te yıkılan Cami
            Yeni yılın ilk aylarında da hükumet kurma meselesi hiç bir gelişme göstermiyordu. Bizde çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Özel Kalem Müdürü'm Gültekin Ozan, ne de olsa İnönü'nün elinde yetişmiş genç bir adamdı. Çok iyi daktilo yazıyor, yaptığımız bazı çalışmaları özetleyerek, önceden tanımış bulunduğu bazı gazetelerin muhabirlerine veriyordu. Örneğin Yeni Ortam Gazetesi'nde  "Türkiye çapında müze müdürlerinin bir seminer düzenledikleri, toplantıya benimde katılıp izlediğim" haberi vardı. Bu toplantı bizden önce müsteşarlık zamanında kararlaştırılmıştı. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü uğrayıp bir görünmemi istiyordu. Gittim ama ayrılamadım, çünkü konu çok mu çok ilginçti. Dinledikce büyük zevk alıyordum. Dünyadaki  müzelerin nasıl çalıştığı, gelişmiş ülkelerde müzelere çevre halklarının nasıl yardımcı olduğu, her müzede birer kültür merkezi kurulduğu, halkla ilişkilere gidildiği, bu konuda müzelerin dergiler çıkardığı, örnek müzelerin  filimlerinin oynatıldığı anlatılıyordu. Bende çok şeyler öğreniyordum. Bakanlığın konuları, gün geçtikce beni sarmaya başlamıştı.

            Bir başka gün Eski Eserler Genel Müdürü telaşla kapımı çalmıştı. “Kilis'te 400 senelik bir cami belediye tarafından yıkılıyor, halk direniyormuş, ne yapalım biz şimdi ?”,  “Eski eser olduğuna dair bakanlıkta kaydı var mı ?” “evet bizde kaydı var” Durumu hemen İçişleri Bakanı Mukadder Öztekin'e bildirerek kaymakam kanalı ile işin önüne geçilmesini rica ediyordum. Bir yandan da genel  müdüre, acele olarak  Kilis'e  gidip  duruma el koymasını, yıkılan parçaların restorasyon için saklanmasını ve numaralanmasını istiyordum.

            Aslında bu olayın birde siyasi yönü vardı; Yıkımı yapan Belediye Başkanı Cumhuriyet Halk Partili'ymiş. Şehrin girişine meydan açmak istiyormuş halkla birlikte karşı çıkanlar arasında Milli Selamet Partisi teşkilatı da bulunuyormuş. Genel Müdür Hikmet Gürçay'ı arayarak “aman bu siyasi yöne sakın karışmayın, yıkılan bir Selçuklu hamamı ya da Osmanlı hanı da olsa biz bu eserleri aynı dikkatle koruyacağız” havasında olun tenbihatında bulunuyordum. Meclis'e gittiğimde Milli Selamet Partisi milletvekillerinin bana özel bir ilgi gösterdiklerini ve sempati ile baktıklarını gördüm. Belki de bana öyle geliyordu.

            Kilis dönüşünde Hikmet Bey “meseleler bakanlık olarak ele alınınca daha başka oluyor ve hemen hal yoluna giriyor, eskiden bizi kimse dinlemezdi” diye konuşuyordu.
 

            Yaşar Kemal Basın Toplantısı Yapmıştı
            Düzenlediği basın toplantısında Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı Yaşar Kemal “il kütüphanelerine alınacak kitaplara sansür konmasını kınıyor, 1000 Temel Eser Danışma Kurulu üyeliğinden çekildiğini açıklıyordu." Konuyu gazetelerden okuduğum zaman çok şaşırmıştım. Bakanlığım sırasında bu konuda ne bir yasak konmuş ne de bana bir şikayet bildirilmişti. Tam ben konuyu kütüphane müdürülerinden araştırırken bu kerede Fakir Baykurt'un aynı mealde bir itirazı açık mektup şeklinde gazetelere verilmişti.

            Kütüphanelere kitap alma eski bir yönetmeliğe göre yapılıyordu. Seçilmesi kütüphane müdürlerinin yetkisinde bulunuyordu. Yaşar Kemal'in söz konusu ettiği kitaplar en az bir yıl önce yayınlanan eserlerdi. Olsa olsa bir-iki kütüphane müdürünün marifeti olabilirdi ve müsteşarlık zamanına aitti. Hemen el koymuş ve basına şöyle bir açıklama yapmıştım
 

"Bu seçimin daha objektif ve tutarlı olabilmesi için, yeni bir yöntem getirmek istiyorum. Bu konudaki genelgeyi yakında hazırlatacağım. Böylece tek tük de olsa bazı kitapların sübjektif ölçülerle seçildiği veya sansür edildiği görünümünü kaldırmaya kararlıyım.

Ayrıca dün yapabildiğim kısa inceleme sırasında SayınYaşar Kemal'in ilan ettiği kitap listesinin Ankara Halk Kütüphanelerinde bulunduğunu da öğrendim Geri kalan kitaplıklardaki durumu saptamak için çalışıyoruz. Varsa eksiklikleri gidereceğiz. Objektif ölçülere ve tutarlı bir kültür politikasına göre kitap seçmek ve devlet kütüphanelerine almak başka şeydir, sansür koymak  ise bambaşka bir şeydir.

Özgürlükçü demokrasiye inanan bir insan olarak, polis rejimlerinin uyguladıkları sansüre her zaman karşı olduğumuzu beyan ederim.”

                                                                                                            16.01.1975, Yeni Ortam)
 

            Basın Benden Soruyordu

– “Yayın kongresi neden durmadan erteleniyor?”....

– “Siz bu kongrenin faydalarına inanıyormusunuz?”...

– “Sizce bu kongre yayınlarımız ve yazarlarımız açısından neler getirebilir” Örneğin Milliyet Gazetesi'nden Nilgün Tarkan'ı şöyle bir konuşma ile cevaplamıştım:

“İlk Yayın Kongresi'nden başlayalım. Bu kongre I. Neşriyat Kongresi olarak 1939 yılında, yani Türk Harf Devrimi'nin 10. yıldönümünde toplanmıştır. Elde kitap yok. Atatürk devriminin getirdiği çağdaşlaşma için okuma ihtiyacı büyük. Kongre çok anlamlı ve faydalı kararlar alıyor ve her beş yılda bir tekrarlanması da isteniyor. Fakat her nedense, bu gerçekleşemiyor.

II. Yayın Kongresi ise, toplanma olanakları bakımından çok talihsiz bir kongre olmuştur. Kongreyi toplamak için ilk girişim 1972 yılında zamanın Devlet Bakanı Sayın İsmail Arar tarafından yapılmış, fakat birtakım teknik ve siyasal nedenlerle kongrenin toplanması ertelenmişti. Bu ertelenme gene seçim, hükümet bunalımları gibi siyasal nedenlerle bu yıla kadar sürmüştür. Bu yıl, sayın eski Devlet Bakanı Orhan Eyüboğlu, kongrenin 27 Kasım - 30 Aralık tarihleri arasında toplanması ihtimaline karşı ilgililere çağrıda bulunmuştu. Fakat bilindiği gibi hükümet bunalımı ve daha sonra Kültür Müsteşarı Sayın Bozkurt Güvenç'in istifası ile bu girişimde tamamlanamamıştır”


            Bakanlığın ömrü yeterse bu kongreyi toplayarak yayıncıların ve yazarların sorunlarını dinleyeceğimizi ekliyordum. Zaman zaman diğer illerdeki kültür ünitelerini de dolaştığım oluyordu. Antalya Müzesi'ne, Bodrum Kalesi'ne uğramıştım. Çok iyi tanıdığım bu yerlere, bu kere bakan gözüyle bakıyordum.

            Adana'da Sabancılar'ın armağanı olan bir kültür merkezi açılıyordu. Güzel Sanatlar Genel Müdürü ile birlikte açılışta bulunduk. Çocuklar için çalışılacak yerler ayrılmıştı. Bölümleri dolaştık. Oradan Hatay'a uzanmıştım. Dünyanın en zengin mozaik müzelerinden biri olan, Hatay Müzesi yeniden tertip ve tanzim edilmiş olarak hizmete giriyordu. Yeni salonlar ilave edilmişti. Hatay Valisi ve ben birer konuşma yapmıştık. Konuşmamda müzelerin kültürümüz, eğitimimiz ve turizmimiz yönünden önemine değinmiştim. Gezimizin sonucunu yine basından dinleyelim.
 

Kültür Bakanı Nermin Neftçi'ye hızlı ve yorulmadan yaptığı geziler sebebiyle, “maratoncu” adı takıldı. Geçen hafta, Mut, Mersin, Hatay ve Adana'yı bir nefeste gezen ve çevrede incelemelerde bulunan Neftçi, Adana'dan Ankara'ya uçak ile dönerken heyecanlı dakikalar geçirdi. Neftçi, en önde  oturuyordu, pilot kabininden sesler gelmeye başlamıştı.

– ”Tahliye kapılarını hazırla”

– ”Aman belli etmeyin,  panik olmasın”

– ”Kuleyi haberdar edin”

– ”Gövde üzerine mi ineceğiz?”

Uçağın tekerlekleri bir türlü açılmıyordu. Pilotlar ve hostesler heyecan içinde oradan oraya koşuyarlardı. Neftçi soğukkanlı şekilde, tebessümüyle çevrenin telaşını gidermeye çalışıyordu. Bakan olana heyecanlanmak bile yasaktı.

                                                      ( Bayram Gazetesi

            Benim amatör bir ruhla konulara asıldığımı gören genel müdürlere bir heves gelmişti. Kapımı çalan rahatlıkla  içeri girebiliyor, öyle Bakanı günlerce beklemek sıkıntısı yaşamıyordu. Sanki bende bir başka genel müdür gibiydim.

            Ocak ayının sonlarına doğru çalışmalarımız daha da hızlandı.  Bir yandan Bütçe Plan Karma Komisyonu'nda Kültür Bakanlığı'nın ilk bütçe taslağını anlatıyor, bir yandan da “Türkiye Mimari Mirasını Koruma Kampanyası"nı açıyordum.
 

            Bir Müze Gibi
            İlhami Soysal o tarihte Yeni Ortam'da ilk defa bizden yana bir tavır sergileyerek şunları yazıyordu.
 

“Haftanın başında Ankara'da yapılan bir törenle Türkiye Mimari Mirasını Koruma Kampanyası başlatıldı. Bu kampanyayı bir konuşma ile açan Kültür Bakanı Nermin Neftçi'nin bir görüşü var ki üstünde önemle durulacak değerde. Neftçi diyorki ; “Kültür Bakanı olarak ben Türkiye'nin ulusal mimari mirasını koruma kampanyasını açarken şunu söylemeyi bir görev biliyorum; komşularımızın petrol kaynakları birgün gelip tükenecektir, halbuki Anadolu yarımadası çok derinlere uzanan kültür boyutunda çeşitli medeniyetleri içeren ve bunların sentezlerini yapan bir ülkedir. Bu çeşitlilik Türkiye'nin renkli zenginliğidir. Türkiye henüz açılmamış bulunan bir çok kültürel zenginlikleri ile bir kültür konservesi gibidir ve aslında kocaman bir müzedir. Korumasını bilirsek, bunların hayatla bağlarını kurarsak kültür mirasımızın ve tarihi doğal sitlerimizin tükenmeyen hazineler olduğunu göreceğiz” Gerçekten Türkiye günün birinde kocaman bir müze haline getirilebilir. Dünyada kolay kolay eşi bulunamayacak bir müze ve bu müze Orta Doğu'nun petrol kaynaklarından daha sürekli daha tutarlı bir gelir kaynağı olabilir. Bu yolda atılacak adımlara dudak bükerek bakmak yerine soruna daha bir ciddi bakmakta yarar olduğu inancındayız"

“Kim okur, kim dinler..? Denebilir ki sende üstünde durulacak konunun tam zamanını buldun. Laf kıtlığında asmalar budayayım demek gibi bir şey bu Kimin umrunda Türkiye  mimarisinin mirasını koruma kampanyası. İnsanların acımasızca suçlandığı öldürüldüğü, kim vurduya getirildiği, yığınların işsizlikten, açlıktan, kötü beslenmeden, sağlık koşulları kollanmadığından ölüme terkedildiği kalkınamamış bir toplumda mimari mirasın sözü mü olur..?

Doğru belki ama bizce konu hükümeti şu mu kuracak bu mu kuracaktan genede daha tutarlı ve yarınlara dönük bir konu,daha insancıl  bir konu.”


            Şubat ayında, bütçe, komisyondan aşağılara Meclislere inecekti. Sayın Başbakan bütçe konuşmalarını, bakan arkadaşlarımızın aralıksız takip etmelerini istiyordu. Ayrıca Bakanlık olarak basına söz vermiştik.Yayın Kongresi bekleniyordu. Bakanlığın bütün üniteleri, bir yandan Kültür Bakanlığı'nın ilk bütçesi için, bir yandan da yayın kongresine hazırlık yapıyorlardı. Aslında bu iki konuda rutin işler gibi değildi. Oldukca büyük kültür hareketleriydi. Genel Müdürlerimle konuşurken “hadi bakalım bu iki konuyu alnımızın akı ile başarırsak benim programım tamamlanıyor, ondan sonra  paydos,emanet bakanınızdan kurtuluyorsunuz” diyordum. Belli olmazdı, bütçe hazırlanırken bu arada bir hükumet provası da meydana çıkabilir. Bakarsınız parlamentoya dayalı bir kabine kurulu verirdi.
 

            Başbakan Küstü mü ?
            Bir gün sayın Başbakan'ın, beni üst kattaki çalışma odasında beklediğini söylediler. Baktım odada kadim aile dostumuz Devlet Bakanı Muslih Fer ile uzun politika yıllarından arkadaşımız eski Başbakan Ferit Melen ile birlikte bir masanın başında oturmuşlar, bana da buyur ettiler. Önemli bir konu olduğunu anlamıştım. Hoşbeşten sonra, Sayın Başbakan sözü bir müsteşar tayinine getirdiler. Benim bir müsteşar vekili ile idare ettiğimi bildiklerini, bir  müsteşar tayin etmek gerektiğini, bu konuda üzerinde ısrarla durdukları kıymetli bir arkadaş bulunduğunu anlatıyorlar ve onu bu göreve atamam konusunda çok istekli görünüyorlardı. Konu sıradan bir teklif değildi, bir gün önüme konacağını biliyordum. Çünkü yeni atandığım günlerde Turhan Feyzioğlu ile Ferit Melen  tebrike geldiklerinde konuyu açmışlardı. “Geçici bir kabinede olacak işmi” diye düşünmüş ama onlara “hele bir bakanlığa ısınalım düşünürüz” cevabını vermiştim.Verilmiş bir söz mü vardı? Yoksa meselenin bir politik yönü mü bulunuyordu? bilemiyorum. Aslında Müsteşar Vekilim İsmet Parmaksızoğlu çalışkan ve tarafsız bir insandı. Bu görevi geçici olarak çok güzel yerine getiriyordu. Böyle zamanlarda tayin meseleleri ile uğraşmak, hem atayana hem de onun çevresine fayda sağlamaz, aksine basında şimşekleri çekerdi.

            O gün misafirlerimi uğurladıktan sonra sayın Cumhurbaşkanı beni emretmişlerdi. Topkapı Müzesi'nin alarm tesisatı konusunda ona bir rapor arz edecektim. Eşleriyle birlikte kültürel konulara ilgileri büyüktü. Konuşma bitince bir cesaret ona bu konuyu açmış düşüncelerini sormuştum. Bana verdikleri cevap şu olmuştu; “doğru yoldasınız nasıl münasip görürseniz öyle yapınız” cevabının hem çok açık hemde diplomatik bir kibarlığı vardı. Yüce mevkilerdekilerin sarfettiği böylesine sözler değer taşırdı. İnsan bu cevapları cebine atar, sırası geldiğinde çıkarır kullanırdı. Ben de öyle yaptım.

            Başbakan'a bu tayini şu, şu nedenlerle yapamayacağımı anlatmış, “eğer emirleriniz kesin olursa uhdemdeki o çok kıymetli emanetinizi başka birine vermeniz için iade edebilirim” demiştim. Irmak Hoca belli etmiyordu ama üzülmüştü. Aslında bende isteklerine karşı çıktığım için üzülüyordum. Ama başka çarem de yoktu. Hoca “bu mesele burada kapansın, kol kırılır, yen içinde kalır” dedi ve bir daha da hiç açmadı. Aynı akşam operanın galasında karşılaştık. Nizam'la birlikte hürmetlerimizi bildirmek için yaklaştığımızda şair ruhlu Başbakan ;
 

Bu hal ne haldır

Gözel ne haldır

Alemi yandırırsan...


diye bir Kerkük hoyratını tekrarlıyor ve dönüp eşim Nizamettin'e “ siz bu hanımefendi ile nasıl geçiniyorsunuz?” diye şaka yollu takılıyor ama taşı da gediğine koyuyordu.
 

            II. Yayın Kongresi ve Özgür Düşünce
            Demokrasinin bir hayat biçimi olarak yerleşmiş bulunduğu ülkelerde yayın sorunu devletin müdahalesine gerek kalmadan kendi kendine bir dengeye kavuşarak,normal yolunu buluyordu. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, iç ve dış bilgilerin geniş ulusal kitlelere ulaştırılmaması, örgün ve yaygın eğitimin belli bir seviyeye gelememesi nedeniyle devletin belli bir politika ile ve özgür düşünceye önem vererek, yayın, basım ve yazarlık konularında bir takım yasal destekler vermesi, organizasyonlar  yapması da gerekiyordu.

            Basım ve yayın hayatımızın, özgür düşünce ve demokratik sistemle olan ilişkisi, bu ilişkinin hem geçmiş hemde gelecek kültürümüze olan etkisi inkar kabul etmeyecek bir gerçek olarak ortaya çıkmıştı.Ve büyük önem taşıyordu. Ülkede sokak hareketleri, üniversitelerde ideolojik kavgalar yapılıyordu. Sağ-sol ayrımı, düşünce planında bir  ucundan bakanlığı bile etkisine almıştı.

            Sağ-sol anlaşmazlığının, düşünce planında birbirleri ile diyaloglar kurarak, görev konusunda en iyi anlaşabileceği ortam II. Yayın Kongresi olurdu. Başbakan'la da konuşarak durmadan ertelenen bu kongreyi 24-27 Ocak tarihlerinde Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu konferans salonunda toplamaya karar verdik.

            Oy kaygısı bulunmayan tarafsız bir hükumet olarak kongreyi, basın ve yayın hayatımızın sağ ucundan sol ucuna kadar açmalı ve herkesin konuşmasını sağlamalıydık.

            Müsteşar Vekili İsmet Parmaksızoğlu ile Tanıtma ve Yayınlar Daire Başkanı Mete Tuncay'ı çağırdım. (Son Havadis gazetesine göre birincisi sağda ikincisi sol kanatta idiler) Müsteşarlık zamanında hazırlanan Yayın Kongresi dosyalarını okuduğumu,  yayın  hayatımızın  bütün kesimlerini temsil eden daha çok delegeler istediğimi, hükumetimizinde bu anlayışta olduğunu bildirdim. İnanamıyorlarmış gibi yüzüme baktılar, ikisininde sokaklardaki çatışmalar gibi kongrede olay çıkacağından endişeleri vardı “kan dökülür, çekiniriz” diyorlardı. Aylardan beri müsteşarlıkça kongrenin yapılamama sebebi artık anlaşılıyordu. Bir süre önce Son Havadis Gazetesi 19/11/1974 tarihinde şöyle yazmaktaydı:
 

“Ecevit Hükumeti'nin son birkaç güne sığdırdığı acele tayinlerle kültür müsteşarlığındaki milliyetçi idareci elemanlar tasviye ediliyordu. Bu tutumun Irmak hükumetnin kültür bakanı Nermin Neftçi tarafından durdurulacağı tahmin edilirken, olaylar tam tersi istikamette gelişmeye başlamıştır. Nermin Neftçi ilk iş olarak yıllık iznini kullanmak isteyen İsmet Parmaksızoğlu'nu bakanlığa davet etmiş ve göreve devamını istemiştir. İsmet Parmaksızoğlu'nun müsteşar yardımcısı olarak görevi sürdürmesini isteyen Nermin Neftçi, böylece bakanlıktaki milliyetçileri tatmin ettiğini düşünerek bu kere Siyasal Bilgiler'in 12 Mart öncesi militan doçentlerinden Mete Tuncay'a da Orhan Eyüpoğlu'nun hazırladığı kararnameyi bizzat tebliğ ettirerek, tek suçu milliyetçilik olan Zeki Tütüncü'den  Tanıtma ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı'nı kendisine teslim etmiştir".


diyor ve Bakanlıktaki sağ-sol çatışmasını körüklüyordu. Ben sadece yapılan tasarrufun üstüne gelmiştim. Hiç bir tayin yapmamıştım. Güvenoyu almamış bir kabinenin bakanı olarak yeni tayinler yapmamaya kesinlikle kararlıydım. Geldiğimde ne bulduysam, onlarla çalışmalı ama hizmeti de ön plana almalıydım.

            Doğruydu, İsmet Parmaksızoğlu hem milliyetçi, hem de Atatürkçü idi. O'nu iyi tanırdım. Mete Tuncay'a gelince; bürokratik tecrübesi fazla olmayan bilgili ve çalışkan bir insana benziyordu. Özel düşünceleri ve solculuğu beni ilgilendirmezdi. Hizmete politika karıştırmaması şartı ile ondan istifade edilirdi. Bunu ona da söylemiştim.

            Hemen işe koyuldular, müsteşarlık zamanında kongre ile ilgili bir çok hazırlık yapılmıştı. Dosyalar tamamdı. Biz delegeleri çoğaltıyor, organizasyon konularını yeni baştan gözden geçiriyorduk.

            Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nun konferans salonu bin kişiyi alabilecekti. Dört gün süre öğlen yemekleri okulun mutfağından yenecekti. Gönderilen bildiriler (tebliğler) çok fazla idi. Bir kısmı eski tarihli  idi. Onlarla yeniden temaslar kuruluyor, yeni gelenlerle birleştiriliyor, konularına göre, dokuz ayrı komisyonda görüşülmek üzere ayrılıyordu. Komisyonların her biri bir sayı ile anılacak ve Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nun ayrı bir odasında çalışma yapacaktı. Bütün konuşmalar ve komisyon raporları teyplerle tespit edilecek. En son olarak genel kurulda tartışılıp son şeklini alacak ve bir kitap olarak basılacaktı.

            Gelenleri kapıdan karşılıyordum. Uzun politika yıllarının insanı olduğum halde amatörce bir  heyecan içindeydim.Yaradılışım böyleydi.

            Ülkenin dört bir yanından, yayımcılar yazarlar, basımcılar, düşünürler, üniversite profesörleri, geliyorlar konferans salonundaki yerlerini alıyorlardı. Aralarında eski dostlarımız, üniversiteden ve liseden hocalarımızda vardı. Bir kısmı talebeleri olarak benimle övünç duyduklarını söylüyor, beni utandırıyordu. Açış konuşmamda şunları söylemiştim;
 

“Türkiye'de yazarın, yayının, dağıtımın çığ gibi büyüyen problemleri ve birbirleri ile zıtlaşan önemli sorunları birikmiştir. Bunlara topluca eğilmek gerekirken bu yapılamamıştır.”

İkinci Türk Yayın Kongresi'nin süratle toplanmasına Kültür Bakanlığı olarak karar verdik. Kongrede gerek esas bakımından ,gerekse şekil bakımından pek çok eksikler göreceksiniz. Bunların hepsi için sizden özür diliyorum. Kuruluş halinde bir bakanlığız.Bir yandan hükümet  programı bir yandan da bütçe çalışmalarımızın arasında bu kongreyi toplamış bulunuyoruz. Çünkü bu kongrenin yapılmasının faydalarına inanıyoruz.Birinci Yayın Kongresinin Türk toplumuna yararı, Harf Devrimi'nden sonra yetişen okur-yazar kuşakları bir yayın çabası içinde beslemesidir. O kuşaklara klasiklerden başlayarak,kitap çevirileri yapmasıdır. Demokratik sistem içinde yaşayan toplumların düşünce ve sanat ürünlerini , batılı hayat görüşünü memlekete getirmesidir.

            Birinci Yayın Kongresi yirminci yüzyılın ilk yarısındadır. İkinci Yayın Kongresi ise son yarısında. Arada bir çağ farkı doğmuştur. Çağımızın adı bir kısmına göre “uzay çağı” bir kısmına göre ise “atom çağı” dır. Adı ilerde  ne olursa olsun, çağımız insan düşüncesinin, kendi bulduğu öğelerle bilimi ve teknolojiyi kullanarak ilerlediği önemli bir çağdır. Rejimler çeşitli, ideolojiler ayrı ayrı olabilir. Ama çağımız, hepsininde kendi kalıplarını aşarak etkilendiği  hızlı değişme sürecinin içindedir. Biz de zaman içinde toplumsal değişmeleri bu açıdan değerlendirmeye alışacağız.

            Dünyadaki bu hızlı değişmeler, yayın organlarının sadece yazılı olarak kalmasını da önlemiş,haberleşme araçlarının süratlenmesi, radyo ve televizyonlarla ülkeler arası hızlı bir kültür alış verişi başlatmıştır. Üİlkeler bu durum karşısında hem kendi kültür varlıklarını tanıtabilmek, hem de yozlaşmaları önleyebilmek için, kültür planlamaları yapmaya başlamışlardır.

            Bizimde Anayasamızın 21., 41., 50. ve 129. maddelerinin gereklerine uygun çağdaş ve aynı zamanda ulusal kültür politikası saptamamız bunu planlamamız gerekmektedir. Bu planlamada, milli karakter, tabandan alıp, tabana verme değişkenlikleri ve bütünleştiricilik ilkeleri, tarihi-toplumsallık ve öğreticilik-çağdaşlık boyutları, özgürce tartışılan bir kültür kurultayınca saptanmalıdır. Kültür planlamalarında ;

1-Milli hududlarımız içindeki kültür entegrasyonu süreci ve bütünleştiricilik,

2-Dış ülkelerle olan kültür alış verişi iki önemli kültür hareketidir.

Özgürlükçü demokratik hayat görüşü yalnız bir siyasal rejim değil bir sistemdir. Bu sistemin yaşaması ve kökleşmesinde demokrasi, yayın hayatının katkısı büyüktür. Başka bir deyimle, özgürlükçü demokrasinin yerleşmesi, güçlenmesi, o ülkelerin bir bakıma basın ve  yayın hayatlarının gücü ile olmuştur.

Bizde İkinci Yayın Kongresi'nde Türk yayın hayatının birikmiş sorunlarının ortaya dökülmesine aracı olmak istedik. Çünkü bu sorunların çok ciddi olduğunu biliyoruz.

1-Türkiyeide resmi ve özel yayınlar vardır. Türkiyeide iki çeşit yayınevi arasında bağlantı yoktur.

2-Adalet mekanizmasının yazar haklarını daha ciddi ve açık olarak koruması,

3-Sağlam bir yayın hayatının düzenlenmesi

4-Köylere kadar kitap dağıtımının temin edilmesi

5-Yazarlara da sosyal güvence haklarının tanınması

6-Vergi bağışıklıklarının yeni ölçülere göre ayarlanması

7-Kağıt ve PTT sorunlarına el atılması gerekmektedir.

Bu sorunlar karşısında II. Türk Yayın Kongresi'ni toplarken Kültür Bakanlığınız olarak iki yöntemle karşı karşıya kaldık.Bu yöntemlerden birisi, Bakanlığın kongreyi etkileyici bir takım önerilerle gelmesi ve kendi yargılarını kabul ettirmeye çalışmasıydı. Diğeri ise yayın hayatının 36 senenin birikimlerine iyice teşhis konması için demokratik bir ortam içinde bunların söylenmesine aracı olmak, sorunları sahiplerinden saptamak, önerileri toplamak ve bir kitap haline getirerek  gelecek hükümetlere ışık tutmaktı. Biz ikinci yöntemin daha dürüst daha faydalı ve içtenlikli olacağına inandık”

                                                                                           ( II.Yayın Kongresi, Cilt II s7-10 )

diyor onun için bu ölçüler içinde kongreyi topladığımızı anlatıyordum. Bu yüzden yapılacak çalışmaları ve eleştirileri beklediğimizi söylüyordum.

            İkinci, üçüncü, dördüncü günler, birer buçuk saatlik yemek molası ve yarımşar saatlik çay arası dışında delegeler 7-8 saatlik ciddi çalışmalar içine girdiler. Bir ara “Kongre basılacak” diye bir haber kulaktan kulağa dolaştı. Gerekli tertibatımız vardı, böyle birşey olmadı. Komisyonlarda kavga gürültü de çıkmadı. Aksine hiç ummadığımız kişiler yanyana, mesleğe dönük olarak çalışıyor ve bir çok önerilerde birleşiyorlardı.

            Elimdeki listeden Dördüncü Komisyon delegelerine göz gezdiriyorum. Kimler yok ki ;
 

Ahmet KABAKLI                               Çetin ALTAN
Prof. Dr. Enver Ziya KARAL            Mustafa BAYDAR
Cihat BABAN                                    Yaşar KEMAL
Tarık BUĞRA                                     Prof. Dr. Seha MERAY
Prof. Dr. Yaşar KARAYALÇIN         Aslan SAYILGAN
Yaşar Nabi NAYIR                             Orhan HANÇERLİOĞLU
Bedi-i FAİK                                         Lütfi DOĞAN
Osman NEBİOĞLU                            Mükerrem Kamil SU
Vedat Nedim TÖR                              Prof. Dr. Şerafettin TURAN


            Aslında bu kongre zamanına göre oldukca büyük bir kültür hareketi sayılırdı. Bakanlığımızın bir Basın Danışmanı ve Basın Bürosu da yoktu. Biz ise bu konularda oldukça acemiydik. Komisyonlarda münakaşalar ve genel kurul tartışmaları olaysız geçmişti. Patırtı ve gürültü olsaydı herhalde gazete manşetlerine çıkardık.

            Kongreye gönderilen tebliğleri, komisyon raporlarını, Genel Kurul konuşmalarını toparlıyorduk. Bunların iki ciltlik birer kitap olarak basılması ancak bizden sonraki yıllarda ve birkaç bakanın gelip gitmesinden sonra gerçekleşebilmişti. Sanırım bunun sebebi kongrede alınan kararların zamanına kıyasla daha ileri bir düşünce özgürlüğünü ön plana almasından kaynaklanıyordu. Kongre “bilim ve sanat eserlerinde her çeşit kısıtlamanın kaldırılması” esasını ortaya koymuştu. Bu karar Anayasadaki 141-142-163. maddelere aykırı bir tavsiye idi.

            Çok sonraları basılabilen bu kitaplara bakıyorum da, bu kadar uzmanın,bilim adamlarının ve tanınmış kişilerin ülkemizin düşünce ve yayın hayatındaki bu ciddi çalışmaları ve oldukça büyük kültür hareketi yeterince duyurulamamış hiç bir reklamı yapılamamıştı. Sadece bazı dergilerde ve basında birkaç makalede konu olmuştu. Şevket Rado, Hayat Dergisi'ndeki yazısının sonunda “bir yayın kongresi toplayarak kendinden önce yapılamayan bir işi,iyi bir şekilde yapmaya muaffak olan,zamanımızın Kültür Bakanını bu başarısından dolayı candan tebrik edelim ve bekleyelim” diye bitiriyordu.
                                                      06/02/1975 Hayat Dergisi).
 

Aynı tarihlerde Varlık Dergisiinde Yaşar Nabi Nayır da ;

“Yayın hayatımızın daha başka yüzlerce sorunu var. Yurt içi ve dışı kitap gönderme posta sorunları, gerçek değer taşıyan dergi ve kitapların resmi kitaplıklar için alınarak yayınlanmalarının desteklenmesi,edebiyatı ve sanatımızı dünyaya tanıtacak yabancı dillerde dergi çıkarılması, TRT yayınlarında kitap yorumlarına yer verilmesi, halk kitaplıklarının gerçekten halka yararlı olacak bir düzeye çıkarılması edebiyatçıları özendirecek yüksek değerde devlet ödülleri kurulması, temel kitaplar basan yayınevlerine yardım elinin uzatılması ve hepsinin üstünde yazar özgürlüğünün sağlam inançlar altına alınması ve daha bunlara benzer pek çok önerinin alkışlarla kabul edildiği bu kongrede alınan kararların sayın kültür ve milli eğitm bakanlarımızca hemen ele alınması ve bu uğraşların bundan sonra gelecek bakanlara da örnek olmasını dileriz.

Bu kongrenin ilk hazırlığında emeği geçen sayın Orhan Eyüboğlu ile kongreyi gerçekleştiren ve dört gününü bu hayırlı işe ayıran çalışkan ve  nazik  Kültür Bakanımız Nermin Neftçi'yi bu yolda harcadıkları emekler için candan kutlarım” diyordu.


            Milliyet Gazetesi Kongre'de alınan kararları özetleyen bir sahife düzenlemişti. Kongre Başkanlık Divanı'da yayınladığı bir bildiri ile, ”Ülkemizi yeniden karanlık bir döneme sürüklemek isteyen çevrelerin kışkırtmaları ile, yüksek öğrenim gençliği arasında yoğunluk kazanan, şiddet hareketlerinin mutlaka önünün alınması ve  huzur içinde bir eğitim ortamı kurulması” dileğinde bulunuyordu.
                                                    ( 29 Ocak 1975  Milliyet )

            Söz konusu çalışmaları içeren kitaplar ise bir-kaç bakan değiştirdikten sonra,Özal hükumetleri zamanında, Kültür ve Turizm Bakanı olan Sayın İlhan Evliyaoğlu tarafından 24/11/1987 tarih ve 4845 sayılı onay ile bastırılmıştır.
 

            Olaylar ve Partiler
            Celal Bayar eski Demokrat Parti milletvekilleri ile görüşüyor; “Felsefesi aynı olan partileri birleştirmeliyiz” görüşünü ileri sürüyordu. Bozbeyli ve Süleyman Demirel ile de temas halinde bulunuyordu. Eski Demokrat Parti misyonunun Demokratik Parti'den çok Adalet Partisi üzerinde toplanması olasılığı gittikçe artıyordu. Bir öğrencinin öldüğü, bir çok öğrencinin yaralandığı üniversitelerin kapatıldığı günleri yaşıyorduk. Ecevit “hükumet sorunu çözülünceye kadar öğrenime ara verilmesini” öneriyor, son olayların rejimi yıkmak isteyenlerin tertibi olduğunu söyleyerek,hükumeti yeterli güvenlik tertiplerini almadığı için eleştiriyordu.

            Gençlik olayları mecliste de tartışılıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü Necdet Uğur, ”olayların sorumlusu, komandoları üniversiteye sokan ve gençleri kışkırtan MHP'dir " diye konuşuyordu.

            Başbakan adayı Sadi Irmak Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet Partisi'ni bir araya getirerek, bir koalisyon kurabilmek için çok uğraşmış ama başaramamıştı. Geçici hükümetin üyeleri olarak bizler, ”Milliyetçi Cephe”nin dışında bırakılan Cumhuriyet Halk Partisi ile, Demokratik Parti'nin hükumeti çok rahat olarak kurabileceklerine inanıyorduk. Ecevit'le Bozbeyli'nin yanyana gelerek konuşmuş olmaları bu umudumuzu artırmıştı. Ama bir sonuç çıkmadı. İki partinin milletvekilleri birbirlerine güvenemiyorlarmış dendi .Aslında 186 milletvekili olan Cumhuriyet Halk Partisi de bu işe pek gönlünü yatıramıyordu. En son olarak Irmak Cumhuriyet Halk Partisi destekli DP+ Teknokratlardan kurulu bir erken seçim hükumeti öneriyor, ondan da bir sonuç elde edilemiyordu. Ertesi gün çıkan Milliyet Gazetesi'nin birinci sahifesinde Başbakan  adayımızın renkli güzel  bir  karikatürü  vardı. Elinde kocaman bir pankartı taşıyordu. Pankartın üzerine büyük harflerle "HÜKÜMET İSTİYORUZ" ibaresi yazılmıştı.  Altındaki imza ise gene hükümet idi.

            Son Havadis Gazetesi'nde Milliyetçi Cephe'nin Adalet Partisi'nin başkanlığında kurulacağına ilişkin haberler işleniyor, Adalet Partisi “Milliyetçi Cephe” çalışmalarının yaygınlaştırılması kararını alıyordu.

            Şubat'ın ilk günlerinin önemli haberi; Amerikan yardımının kesilmesi idi. Başbakan'ın “NATO savunmasına olan katkımızın yeniden düzenlenmesi gereği  ortaya çıkmıştır. Ne Kıbrıs Rum kesimine, ne Yunanistan'a, ne de ABD'ye verilecek herhangi bir tavizimiz yoktur” diyen bir bildirisi yayınlanmıştı. Kabine ve Milli Güvenlik Kurulu devamlı toplanıyordu. Washington'a bir nota çekilmesi kararı alındı. Bu notada özetle ABD Kongresi'nin büyük bir yanılgı içinde bulunduğu belirtiliyordu.

            Son gelişmeler karşısında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk güvenoyu alabilecek bir hükumetin kurulması isteğini tekrarlıyor, Ecevit, Yunan TV'sine verdiği demecinde “Türkiye'nin artık ABD'ye güvenemeyeceğini, tek taraflı ortak güvenlik yüzünden büyük riskler altında kalmaya devam etmesinin anlamsızlaştığını” söylüyordu. Kissinger, telefonda Dışişleri Bakanı: Büyükelçi Melih Esenbel'i aramıştı, “ani ve geri dönülmesi imkansız olan kararlardan" kaçınmamızı söylüyor, kendisinin ve başkan Ford'un "durumu düzeltici uğraş verdiklerini"  bildiriyordu.

            Türkiye, durumun NATO'nun sivil ve askeri komitesince incelenmesini istiyor ve ABD ambargosunun Orta Doğu için vahim sonuç vereceğini öne sürüyordu. Bir süre sonra NATO'nun isteğimizi kabul etmesi, ülkede iyi karşılanmıştı biraz nefes almıştık. ABD Kongresi'nin kararına karşı yalnız olmadığımız meydana çıkıyordu.

            Bir yandan dış olaylar,bir yandan anarşik hareketlerin bir iki vilayete  daha sıçrama görüntüleri, dünyadaki ekonomik durgunlukların Türkiye'yi de etkilemesi siyasi istikrarsızlıkla birleşiyor ve zorluklar yaratıyordu. Şekere, kömüre, elektriğe yapılan zamlar kapıya gelmiş bekliyordu. Hayatın her bölümüne yansıyarak  pahalılık yaratacaktı. Memur maaşları için acaba bir kısmı bonolarla mı ödense diye konuşmalar yapıldığını anımsıyorum. Ülkenin bu durumunda bile partiler birbirini suçluyor, Son Havadis “bütün bunlar hükumeti bırakıp kaçan Cumhuriyet Halk Partisi'nin mirasıdır” diye yazılar yazıyor "yokluklar pahalılık, kuyruklar Cumhuriyet Halk Partisi icadıdır" derken, Ecevit verdiği bir demeçte “yeterince güçlü olmayan bir hükumet böyle bir dönemin gerekli kıldığı köklü politika tercihlerini yapamaz, derhal seçime gidilmesi gereklidir”  diyordu.

            Bizler ise Parlamentoya dayalı, güvenoyu almış normal hükumetler için bile, son derece zorluklar yaratan şartların karşısında bulunan sıkıntılar içinde çalışma yapan bir hükumetin üyeleriydik.

            Örsan Öymen bizim hükumete, ehliyetsiz araba kullanan şoförler adını takmıştı. Onu Meclis kulislerinde gördükce sorardık; –”Arkadaş, parlaementoda şoförlere ehliyet veren bir merci ya da ehliyet almak isteyen usta kimseleri sen görebiliyormusun ? Biz zaten burnumuzdan soluyoruz, bir de sen mi”. O ise –”Hadi hadi bir şeyler yapıyorsunuz devam edin, devam edin der" güler geçerdi.

            Hükümet gençlerle, komandolar arasında süregelen olayları ordununda yardımıyla bastırmıştı. Geçici bir süre için üniversite kapanmış TÖB-DER'in afişlerine el konmuş Tokat MHP İl Başkanı gözaltına alınmış, binalardaki Bozkurt bayrakları ile aşırı solcu resimler ve sloganları taşıyan pankartlar indirilmişti.

            Başbakan, “tedbir alınmasa idi milli facia çıkardı, çok şükür olaylar daha vahim sonuçlara varmadan önlenebildi” diyordu. Son Havadis Gazetesi Adalet Partisi'nin sesiydi. Sistematik olarak bir yandan Cumhuriyet Halk Partisi'ne çatıyor, bir yandan muntazaman “Milli Cephe”yi güçlendirici haberler yayıyor, arada sırada Irmak kabinesinin içinde huzursuzluk bulunduğunu,bakanlar arası anlaşmazlıkların arttığını, bazı bakanların Ecevit gibi hükumeti bırakıp kaçmak istediğini yazıyordu.
 

            Milli Cephe ve Bütçe
            Görüşülmekte olan bütçenin hazırlayıcısı Irmak kabinesi idi. Başka bir deyimle hükümetimiz bütçeyi savunduğuna göre yapılacak tenkitlerin hedefi de biz olmalıydık. Ama Cumhuriyet Halk Partili ve Demokratik Partili sözcüler yaptıkları konuşmalarda Milli Cephe'yi hedef alıyor, karşılıklı olarak çatışıyorlardı. Bütçenin tümü üzerinde konuşma yapan Deniz Baykal sözlerini şöyle bağlarken, bizede çatmayı  unutmamışdı :
 

“Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, bu bütçeye ret oyu vereceğiz. Anayasaya aykırı olduğu için, harcama hedefinin çok önemli bir kısmını sağlıklı  kaynaklarla karşılayamadığı için, bütçe harcamaları konusunda gerçek, bütçe gelirleri konusunda sorumluluktan kaçan bir anlayışla hazırlandığı için bu bütçeye ret oyu vereceğiz. Ret oyumuz, yalnız bütçeye değildir, demokratik rejimi ve iç barışı tehdit eden son cinayetlerin ve zorbalıkların adını dahi koymaya cesaret edemeyen Hükümetin tutumuna da ret oyu vermiş oluyoruz (CHP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar). Beş aydan beri Hükümet kuramayan, hükümeti kuramadığı halde  seçim kararı almaktan kaçınan Parlamento çoğunluğunun tutumuna da ret oyu vermiş oluyoruz”
Adalet Partisi Grubu Sözcüsü Yılmaz Ergenekon ise ona verdiği cevapta:
“Devletin devamlılığı, parlamentonun işlerliği, bir Devletin bir hükümete sahip olması, bir milletin organize bir şekilde yaşamasının şartlarıdır, başka şeyin değil. Bu şartları ortadan kaldırıcı hiçbir hukuki tasarruf, hiçbir hukuki hüküm Anayasalarda yer alamaz, hiçbir Anayasa Devletin işlemesini engelleyici bir tarzda yorumlanamaz. Bu itibarla, parlamentoyu çalışamaz, hükümeti karar veremez, işleyemez hale getirici yorumlara katılmak mümkün değildir” diyordu.


            Aslında hiç güvenoyu almamış bir hükumetin, meclis kararlarına dayanarak, bütçe hazırlamasının elbetteki hukuki bir garabeti vardı ve bu husus en başından itibaren, hükumetin icraata başlaması sırasında da tartışılmalı idi. Bana göre Cumhuriyet Halk Partisi bunu yalnızca söylemekle kalıyor ve bunu zabıtlara tescil ettirmenin kendisini sorumluluktan kurtaracağını  sanıyordu. Onun yapması gereken parti olarak meclis başkanlığına müracaat ederek konuyu Anayasa Mahkemesi'ne götürmekti. Böyle bir tutum bir yandan Cumhuriyet Halk Partisi'ni ve bütün parlamentoyu hukuki bir temel üzerine oturtmuş görünür ve bizim nev-i şahsına münhasır ( yalnızca kendine benzeyen ) hükumetimizi de kurtarmış olurdu. Bu yola da başvurulmamıştı. Başbakan Sadi Irmak, Meclis'te yaptığı konuşmada durumu özet olarak parlamentoya şu sözleriyle açıklıyordu;
 

“Partiler arasındaki polemiğe, elbette benim, bitaraf bir hükümet başkanı olarak girmemi istemez ve beklemezsiniz. Bütçe Komisyonu'nun kuruluşu mevzuu, hükümetin iradesinin, yetkisinin tamamen dışında, Meclisin yüksek iradesi meselesidir. Meclis'in yüksek iradesi böyle tecelli etti.  Ancak bu sayede bütçe görüşülebildi ve görüşülmeye devam edilmektedir.”


            Cephecilerin 1975 mali yılı bütçesine beyaz oy verecekleri dedikodusu yayılıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi'nden Turan Güneş'in kuliste Necdet Evliyagil'e ;
 

– ”Bütçeye ne renk oy vereceksiniz?” diye sorduğunu,

– ”Vallahi bilmiyorum, ama galiba grubu serbest bırakacağız” cevabını alınca da,

– ”Bırakın şu serbest bırakmayı  a canım, ne demişler kızını serbest bırakırsan ya davulcuya kaçar, ya zurnacıya” diye izahta bulunduğunu duymayan kalmamıştı.


            Milliyet Gazetesi'nde,  Politika kazanı o günkü fıkrasının adını “Naylon Top” koymuştu.;
 

– Biz seyirciler Milliyetci Cephe forvetine Çankaya'dan gelecek pası izleye duralım, atı alan üsküdarı, topu kapanda iktidar kalesini aştı bile..

– Nasıl mı ?

– Görmüyormusunuz? Adamlar golü atıp iktidara geçti de haberimiz bile yok ,

– Ortada top yokken nasıl gol atılır diye soracak olursanız hemen cevap verelim,

– ”Politikacılarımızın futbolculuğunu simgeleyen bir özellikte, topsuz gol atabilmeleridir. Bakın bu iş nasıl oldu: Milliyetçi Cephe gerçi Parlamentoda bir hükümet kurabilmek için salt çoğunluğu sağlayamadı ama, bir anayasa yorumu ile, Bütçe Plan Karma Komisyonu'nda çoğunluğu elde etti ve iktidara doğru yürümeyi sürdürmekte.."


            Bütçe tartışmalarındaki karşılıklı suçlamalarla kendilerine Milliyetçi Cephe adını takan partiler daha çok  biribirlerine yaklaşmışlar, CHP ile DP'yi karşılarına almış, Adalet Partisi ile birleşme yolunu tutarak hükumetin sağ kanattan kurulabilmesi yolundaki çalışmalarını hızlandırmışlardı. Gözler gene Demokratik Parti'deydi. Her gün yeni istifalar olacağı ve bunun Bütçeden sonra başlayacağı söylenmekteydi. Bütçe tasarıları diğer kanun tekliflerinin aksine önce senatoda görüşülürdü. Sonra Millet Meclisi'nde müzakere edilerek onaylanır ve son şeklini alırdı.
 

            Senato'da İlk Kez
            Aslında 1965 senesinden bu yana 8-9 senedir Meclis'in bütçe çalışmalarına katılmış ve çoğunda da bir bakanlığın grup adına muhalefet sözcülüğünü yapmıştım. Bu sefer Meclislerdeki son konuşmalarımı ilk kez senato kürsüsünde ve partilerdışı bir hükümetin üyesi olarak yapıyordum.

            Senatörler; bu seçkinler meclisi üyeleri, Kültür Bakanlığı bütçesine ilgi duymuşlar ve salondaki sıraları doldurmuşlardı. Her çeşit gerginlikten ve siyasal çekişmeden uzak olarak bu yeni kurulan bakanlığa ait; iyi hazırlanmış ve grupları adına şahısları adına ağır başlı konuşmalar yapıyor, yanıtlanması için sorular soruyorlardı.

            Henüz kamuoyunda ve basında hatta Meclis Genel Kurulu'nda, soyut bir deyim gibi görünen Kültür Bakanlığı bütçesi, bana, senatonun gündeminde ve kürsüsünde sahibini bulmuş gibi görünmüştü. Meclislerdeki son konuşmalarımı ilk kez senato kürsünüden yapıyordum.

            Türkiye'de, milli hudutlarımız içindeki kültürel yozlaşmayı, dağınıklığı, çeşitliliği, alt yapı zenginliğini, bakanlığın günlük politikanın üstünde çalışmaıs gereğini ele alan ve bakanlığın yaşatılmasının lüzumuna değinen uzun bir konuşmaydı bu.
 

“Kültür ünitelerimiz uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak çalışmış, çok kısa bir bakanlık olarak hizmet verdikten sonra da Devlet Bakanlıkları bünyesindeki müsteşarlıklara dönüştürülmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı'nın işlerinin başından aşması ve çok geniş kadrolarının bulunması, Devlet Bakanlıklanın da politika açısından ve çalışma bakımından dolu olmaları sonucu kültür işleri ister istemez ikinci planda kalmış ve ağır aksak bir çalışma içine itilmiş bazan bir bakandan olur alabilmek için haftalarca ve aylarca beklemiştir...."

“Halbuki, teknik ve bilimsel gelişmelerle dünyada uluslar arasında çok hızlı bir kültür alışverişi başlamış, uluslar kendi kültür varlıklarını koruyabilmek ve onları kendi orijinalleri ölçüsünde tanıtabilmek için tedbirler almaya, Kültür Bakanlıkları açmaya, kültür gümrükleri koymaya, kültür haritaları yapmaya başlamışlardır.” diyor. “Bu durumlar karşısında ülkemizde de kurulmuş bulunan Kültür Bakanlığı'nın bizden sonra, yaşatılması zaruretine inandığımı anlatıyordum.”


            Zabıtlara bakıyorum da, oldukça uzun olan ve geçici bir bakanın gelecek olanlara bir vasiyetiymiş havasını taşıyan konuşmamı galiba senatörler beğenmişlerdi bunu beni alkışlamalarından çıkarıyordum. Konuşmamın sonuda Senato Başkanı Amiral Tekin Arıburun beni kutlamış ve kafetaryaya kahve ikram etmeye götürmüştü.

            Millet Meclisi Genel Kurulu'nda yapılan oylamada 975 mali yılı bütçe dökümanına 136 red bir çekimser ile 230 kabul oyu verilmişti (26 Şubat 1975).

            Ertesi gün bütün gazeteler, bütçenin kabulünü manşetten veriyor, bir süre önce kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin 50 kişilik Kurucu Meclis'ini, Başbakan adayı Irmak'ın yaptığı teşekkür konuşmasında Meclis'te bütçenin kabul görmesinin güvenoyu biçiminde anlaşılmaması gerektiğini söylediğini yazıyordu.
 

            Koltuk
            Milliyet Gazetesi'nde Örsan Öymen, Sosyal Güvenlik Bakanı Turan Esener'in lokavt ve işçi sorunları konusunda nasıl bir uğraş verdiğine değiniyor ve “Politika Kazanı"nda Başbakan'la o'nun arasında geçen konuşmayı (hakikat mıdır yoksa yakıştırma mıdır?  bilemiyoruz.) fıkra biçiminde işliyordu.

            Esener : – ”Sayın Başbakanım, durumu sayın Cumhurbaşkanımıza arz etsenizde lütfen artık bizi affetseler".

            Başbakan: –  ”Bütçeden sonra Çankaya Köşkü'nün yeni bir hükümet kurulması için çalışmalara girişeceğini zannediyorum".

            Pek tatmin olmuş gibi görünmeyen,

            Esener: – ”Bir başbakan adayı görevlendirilirse mesele yok, bir süre daha bekleyelim yeni hükümet kuruluncaya kadar, bir süre konmasını rica etsek bu sürenin sonunda da görevimizden affedilmeyi dilesek gibi birşeyler söylemeye kalkınca başbakan kaşlarını çatarak “sayın Cumhurbaşkanımızın hassasiyetini biliyorsunuz, bu konunun daha nazikhane bir biçimde kendilerine iletilmesi gerekir...  Aksi halde bir iltümatom mahiyeti arzeder ki ben de bunu yapamam” cevabını vermiş. Esener kulisteki arkadaşlarına dert yanarmış:

            – ”Bazıları hiç ayrılmak istemez ama koltuk onları bırakır, bazıları da bir an önce ayrılmak ister koltuk onlara yapışır, bırakmaz. İnsan ölür, hastalanır, istifa eder gitmek ister, biz istifa ettik ama ayrılamıyoruz şu halimize bir bakın” diyormuş.
 

            Çankaya Yine Irmak Demişti
            Yeni bir Başbakan adayı beklenirken görev yine Prof. Dr. Sadi Irmak'a verilmişti. Hoca yeni bir hükumeti kuruncaya kadar biz yerimizde kalmıştık. Halbuki o günlerde arkadaşlar arasında birbirimizle şakalaşıyor “yol göründü gaziler”  diyor ve politikaya güle güle demeyi bekliyorduk. Kararnamelerle idare ettiğimiz Bakanlık işlerini günlük çalışmalar durumuna indirmeyi düşündüğümüz sırada ise görevimiz yine uzuyordu.

            Cumhurbaşkanı Korutürk ve Başbakan adayı Irmak bu sefer CHP ile AP'yi de içine alan, geniş tabanlı bir hükumetin kurulmasını istiyorlardı. Bu hükumet intikal dönemini atlattıktan sonra, ülkeyi seçime de götürecekti.

            Başta AP olmak üzere MSP-MHP ve CGP teklife karşı çıkmakta idiler. Demirel “Meclisi'n güvenoyu kimsenin cebinde değildir. Ama yasa gereği dört yılda bir seçim yapılır, bu hükmün altında 'CHP istediği zamanda yapılır' diyen bir dipnot yoktur” diye konuşuyor ve “tekrar söylüyorum; seçim yapılsa yine mahçup olacaksınız, sizin alabileceğiniz oy yine budur” cevabını veriyordu. AP'nin çevresindeki toplanma yoğunlaştığı oranda Demirel sertleşiyor, ve “CHP ile bir koalisyon hükumetine ancak savaş halinde bulunduğumuz zaman gidebiliriz”  diyebilecek kadar ileri gidiyordu.
 

            CHP ile  AP
            CHP ile eski DP  ve sonraki AP, eskiden beri birbirlerine en küçük bir yaklaşım,bir anlayış göstermemişlerdi. Sanırım bu tutum bizim henüz 25 senelik genç demokrasimizin en büyük handikapı ve defosuydu.

            Bu iki parti aynı ülkenin bağrından vücut bulmalarına karşın,hele ısmet İnönü'nün ölümünden sonra iki ayrı unsur gibiydiler. Politikayı birbirlerine karşı durmak sanan iki düşman kardeş gibi sürdürmeyi bir beceri sanıyorlardı. Türkiye'nin altın yılları, birinin ötekine “faşist”, diğerinin ise berikine “komünist” damgasını vurmakla geçmişti. İlke sorunlarına hep sadece kendi partisel gözlükleri ile baktıkları için olacak, gerçekçi çareler de de birleşememişler, asgari müşterekleri tutturamadıkları için de partiler demokrasinin erdemli müsbet ölçülerini rejim açısından hep açmazlara sürüklemişlerdi.

            CHP'nin MSP'ye yaklaşması bu birleşememenin ve bu rekabetin sonucuydu. Sosyal ve siyasal açıdan konuya bakıldığında, bana göre en yapılmaması gereken olasılıktı. Bu olay siyasi hayatımızda yanlış bir çığır açmış, dinci siyasal akımların umutlarını güçlendirmiş, demokratik yaşantımızda yeni problemler yaratmıştır.

            Ne yazıktır ki, artık tarihten gelme liderlerin ortalıkta kalmadığı ve henüz çok yeni olan partiler demokrasimizin yetiştirdiği, CHP'nin ve AP'nin başında bulunan iki genç lider batılı anlamdaki yeni toplum yolumuzun aydınlığı ve selameti için gerekli bulunan bu çok önemli noktayı hep gözardı etmişler, sadece kendi partilerinin Türkiye'yi kurtaracağı ön yargısına kapılmışlardı. Nedense, dış politika sorunları dışında bu iki partinin bir araya gelebilmeleri mümkün olamıyordu. Dış politikada nasılsa olumlu bir gelenek vardı. Sanırım bu hususun öncüsü yine İsmet Paşa olmuştu. Partiler birbirlerine danışmadan hareket etmiyorlardı. İçimden, inşallah bu güzel davranışı, gelecek yıllara da taşırlar diye düşünürdüm.
 

            Irmak Partilere Mektup Yazıyordu
            Başbakan adayı Prof. Dr. Sadi Irmak yeni bir hükumet kurabilmek için, vaktiyle Ecevit'in yaptığı gibi, bütün partilere mektup yazıyor, çeşitli hükümet biçimlerini ve bu konudaki alternatifleri sıralayarak bunlardan hangisini seçersiniz diye soruyordu.

            Örneğin; “Herşeye rağmen CHP - AP koalisyonunu benim başkanlığımda düşünebilir misiniz? CHP'nin ağırlık vereceği bir koalisyona ya da bir Milli Mutabakat Hükümeti içine girermisiniz? Benim Başkanlığımdaki bir sağ kanat  hükümetine ne dersiniz?”  gibi olasılıkları ortaya atarak bir çeşit nabız yoklamak istiyordu.

            Başbakan adayı, partilerin cevabını bekleye dursun, Kıssinger Ankara'ya gelmişti.

            Yardımın makul bir süre sonra açılacağına söz veriyordu. Ecevit Almanya'ya gitmişti. Bonn'daki Türk vatandaşları tarafından büyük nümayişle karşılanmıştı . Türkiye'ye yardım konusunda iyi haberlerle döneceği söyleniyordu. Bir rivayete göre de, acele olarak Türkiye'ye dönmesini, Cumhurbaşkanı Korutürk istemişti.

            Süleyman Demirel, Ecevit'in hükümette resmi bir görevi bulunmadığı halde, eski bir alışkanlıkla yaptığı, Türkiye'yi bağlayıcı gibi, görünen, bu dış gezilere çıkmasına ve demeçler vermesine karşı çıkıyor ve Isparta usulü bir deyim ile ; “ Ecevit henüz Başbakanlık urbalarını galiba üzerinden atamadı” diye demeç veriyordu.

            Ankara gündeminde artık, gündüzleri hükumet akşamları dış yardım ve Kıssinger konuşulur olmuştu. Bir süre önce Celal Bayar'ın Moda Clup'te eski demokratlarla yaptığı toplantıdan sonra gazeteler 280 kişinin Adalet Partis'ine geçtiğini yazıyordu.

            Süleyman Demirel, Prof. Dr. Irmak'ın, hükumet teşkili ile ilgili soruları için  “benim mektupla konuşma adetim yoktur” diyor. MSP – MHP – CGP ile birlikte o da bütün tekliflere karşı olduğunu basın kanalıyla açıklıyordu. Türkiye'de siyaset yeni bir aşamanın önüne gelmişti. Parlamento içinde, Süleyman Demirel'in başı çektiği bir sağ kanat hükümetinin kurulabilme çabaları yoğunluk kazanmıştı. Meclis 18 Mart'a kadar tatile girince, bende İstanbul'dan başlamak üzere, Kültür Bakanlığı ünitelerine veda etmek ve bu arada birazda üzerimdeki yorgunlukları atmak ve dinlenebilmek için Nizamla birlikte bir geziye çıkmıştım.
 

            Yangından Mal Kaçırmak
            İstanbul Mart ayının ilkbahara kucak açtığı günleri yaşamaya başlamıştı. Kuytu köşelerde ağaçlar çiçek açmış, kırlık yerler yeşermişti. Ankara'nın kupkuru havasından ve politik baskılarından sonra, çok alışkın olduğum bu yörenin yumuşak, ılık,  güneşli havası kıyılardan geçerken denizin kokusu insanı dinlendiriyordu. Resmi ziyaretlerden arta kalan zamanı eşimle birlikte arkadaşlarımızın arasında ve yakın akrabalara uğrayarak geçiriyorduk.

            Nejat Eczacıbaşı ile Ürgüplü gazetelerden İstanbul'da olduğumuzu öğrenmişlerdi. Otele telefon ederek bizi Boğaziçiinde bir öğlen yemeğine davet ettiler. Yemek İstinye sırtlarındaki lokantada yeniyordu. Hava güzel olduğu için masa dışarda kurulmuştu. Karşı kıyılarda Boğaziçi pembe erguvanları ile donanmıştı, maviler, yeşiller arasında...

            Önce son politik durumları konuştuk. Onlar da parlementonun içinden çok kısa zaman sonra Süleyman Demirel'in Başbakanlığı ile bir hükumetin kurulmak üzere olduğuna inanıyorlardı. Söz arasında bana;

            – ” Sanki neden bakanlığınız sırasında şu güzel İstanbul Boğazıinı korumaya almassınız” diye bir soru yönelttiler.

            –  “Kabineniz tarafsız, üyelerinin büyük çoğunluğu politikadan bir şey beklemiyor. Bunu yaparsanız ancak siz yaparsınız. Bildiğimiz kadarıyla, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu'nun bu konularda eskiden beri alınmış kararları ve çalışmaları varmış. Ama ellerinden tutacak siyasi adamı bekliyorlarmış” diye konuşuyorlardı.

            Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bir süre önce toplantısına girdiğimi ve çalışmalarını gördüğümü onlara anlatıyordum. Kurul eski eserleri bile korumada büyük zorluklar içinde ve baskılar altında idi. Antalya'nın en işlek yerindeki “Adrianüs Kapısı”nın yanına, yüksek bir apartman dikilmek istendiğini ve üç kez reddedildiği halde yine gündeme sokulduğunu söylüyordum.

           Nejat Eczacıbaşı ile Ürgüplü, İstanbul aşığı olan bu iki insan o günlerde parlementodan çıkacak olan bir  hükumetin, yine “seçmene selam” konusunda hareket edeceğine, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun kararlarına uymayacağına inanıyorlardı. Başka bir değimle, "yangından mal kaçırmanın tam zamanı" diyorlardı. Onlara henüz kamuoyunun bu korumaya alışkın olmadığını, mal-mülk sahiplerinden tepki gelebileceğini düşündüğümü ama tepkilerden çekinmediğimi, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bu konuda yüreklendirilmesi gerektiğine olan inancımı anlatıyordum.

            Ertesi günü Anıtlar Yüksek Kurulu ile bir toplantı yapmıştık. Bana, "kısa zaman içinde teknik konuları tamamlayacak olduklarını" söylemişler, ben de onlara "zamanın kalmadığını, hükumetten ayrılmamızın eli kulağında olduğunu acele etmeleri gereğini" hatırlatmıştım. Ankara'ya döndüğümde konuyu başbakana açtım. Bu konuları iyi bilen bir insandı. Dünyadaki örneklerini gezmiş görmüştü. Teklife sevindiğini bildirdi. “Yapın hemen yapın, biraz tepki alırsınız o kadar. Zaman içinde alkışlayanlar çoğalacaktır, yapın, yapın” dedi. İmar İskan Bakanı Sayın Babüroğluindan da onay almıştık.

            Bizim işe el attığımız o günlerde bile birçok köşkler  yalılar yıkılmış, bahçeler  bozulmuş, koruların bir bölümü harap olmuş, çeşmeler kurumuş, kitabeler kırılmıştı. Ne kurtarırsak kardır havası ile çalışmalar tamamlanmıştı. Buna en çok sevinenler Anıtlar Yüksek Kurulu üyeleri idi. Bir milli kültür abidesi olan Boğaziçi'ni koruma çalışmalarının yapıldığı sırada Çengelköy yamaçlarına bir stad oturtulması konusunda bir kampanya başlatılmıştı. Bazı gazeteler bu kampanyaya destek veriyorlardı.

            Stadyumun yapılma kampanyasını açanlar, anfiteatr biçimindeki stadyum merdivenlerinin sırtların meyline uydurulacağını, zarif bir görüntü ile peyzajı bozmayacağını ve sluete zarar vermeyeceğini savunuyor, Başbakanı da bu konuya inandırmaya çalışıyorlardı. Hatta bu stadyumun adının “Irmak Stadyumu” olmasını ortaya atanlar bile vardı .Anıtlar Yüksek Kurulu'na göre ise bu stadyum Boğaziçi yamaçlarında bir “beton kavite” oluşturarak peyzajı bozacaktı. İstanbul Boğazı'nı, tabii ve tarihi bir SİT alanı olarak ilan edeceğimiz şu sırada bende bu iki zıt düşüncenin arasında kalmıştım. Anıtlar Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Orhan Alsaç'ı Ankara'ya çağırdım. Prof. Ekrem Akurgal, Doç.Dr. Doğan Kuban'ı da yanımıza aldık, Başbakan'a gittik. Uzmanların bu konudaki görüşlerini ona anlatmalarını istemiştim. Çünkü niyetimizin yanında bu bir uzmanlık işiydi. İki saati aşkın toplantı yaptıktan sonra uzmanlar Başbakan'a görüşlerini anlatırken ben, şair ruhlu Irmak Hocada Boğaz'ın en güzel görüntüsü içinde anılmak gibi kültüre kaplanmış mütevazi bir isteğe gönül yatırmış olduğunu sezinliyordum. Orhan Alsaç  “Hem estetik olarak hem de teknik olarak sakıncalıdır köprünün iki ayağında da izdiham olur, trafik tıkanır” diye anlatıyordu. Sayın Başbakan uzmanlığa önem veren bu dürüst insan, en sonunda “şimdi gazetelere kampanyayı durdurmaları için telefon ederim, siz merak etmeyin, haklısınız” cevabını vermişti.

            18 Mart 1975 günü,bütün radyolar ve TV haberleri İstanbul Boğazı'nın Kültür Bakanlığı tarafından tarihi ve tabii anıt olarak korumaya alındığı haberini verdiler. TRT Genel Müdürü İsmail Cem ve Başdanışmanı Mehmet Barlas, konuyu tutmuşlardı. Bizim bu konudaki basın özetimizi günlerce TRT'den verdiler.

            Bu karar benim bakanlıktaki görevlerimin içinde en son, ama en çok zevk duyarak imzaladığım bir karar olmuştu. Cumhuriyet Gazetesi'nde “Olaylar ve Görüşler” köşesinde yazı yazan, Çelik Gülersoy ise özet olarak şöyle diyordu; Boğaziçi İstanbul'un özel bir tabiat dokusu ve özel bir mimarisi olan yakın çevresidir. Biliyorsunuz ki en eskilerde (Antikitide) bu doğal kanal, tüm yeşil örtü ile kaplıydı. Bizans, Galata Kulesi'nde bitiyor ve sonra yine ormanlar başlıyordu. Boğaziçi'ni kullanmaya Osmanlı Türkleri, onun bu karekterine fazla dokunmadan açmışlardı. Ormanlar yine denize kadar iniyor ve yalılar, bir kolyenin incileri gibi kıyılarda diziliyordu. Köyler ise vadilere yayılmıştı. 17. yüzyılda gelen bir İtalyan rahibi, İstinye'nin Kızılcık ormanlarından ve sık bağlarından söz etmiştir. Çelik Gülersoy  makalesinde Boğaz'ın doğal güzelliklerine uygun yapılanmanın II.Dünya Harbi'nden sonra süratle bozulduğunu, villaların yanında tek odalı gecekonduların yapılmaya başlandığını anlatarak sadece korumaya almakla yani plansız-programsız yapılanmayı yasaklamakla işlerin yoluna girmiş olamayacağını haklı olarak bizlere de hatırlatıyordu. Yine de başlangıç için alınmış iyi bir karardı. “Artık gerisini ve esas koruma görevini bizden sonra gelenler düşünsün” diyorduk.
 

            Dün Dündür, Bugün Bugündür
            Süleyman Demirel Milliyet Gazetesi'ne verdiği demeçte şöyle konuşmuştu:
 

“Türkiye 1975 yılına istifa etmiş bir hükumetle girmişti. 1974 yılı bir siyasi bunalım yılıdır. Sorun hükumet teşkilindeki zorluk, ya da kurulan hükumetlerin kısa ömürlü olmasında değildir. Başka bir deyimle , hükumet kuruluşundaki zorluğun kaynağı, siyasi iktidarın müessese olarak zedelenmesi ve neticede siyasi iktidar boşluğunun meydana gelmesidir. Türkiye bugün hükumet arıyor ve haklı olarak hükumet  buhranından şikayetcidir. İstikrarsızlık bir samyeli gibi herşeyi kurutmuştur.

Çare nedir ? Çareyi kim bulacaktır? sorusuna doğru olan cevap verilmedikce ve doğru cevabı bulmak istenmedikce ve bulmaktan kaçındıkca, büyük bunalımların birbirini takip etmesinden kurtulamayız."


            Teşhisi böyle koyan Süleyman Demirel çareyi Meclis matematiğinde buluyordu. Ona “rakamlarla oynamasını iyi bilen bir politikacı” demişlerdi. Hükumetin Meclis'in içinde saklı olduğuna inanıyor, Demokratik Parti'nin 40 milletvekilini eriterek kendi partisine katmak için çalışmalarını hızlandırıyordu. Özet olarak hem içerik bakımından eski bir misyona sahip çıkarak onun yenilenmesini, hem de partisinden vaktiyle kopan parçanın aslında kişisel nedenlere dayanarak hareket ettiğini ve yuvaya dönüş hareketinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu.

            Süleyman Demirel şu anda Türkiye'nin içinde bulunduğu zorlukları sıralıyor, iktisadi durgunluğu, enflasyonu, ticari açığın yükselmesini, döviz rezervlerinin erimesini işaret ediyor “tek meselenin seçime gitmek olduğunu sanmak bir gaflettir, hiç bir parti kendi oy ve seçim takdiklerini, Türkiye'nin bütün meselelerinin önünde ve üstünde görmek  hakkına sahip değildir. Seçim kararı alabilmek için bile, anayasaya dayalı, güvenoyu almış bir hükumet gereklidir” diyerek hükumet kurabilmek için Turhan Feyzioğlu'nun takdik bilgisi ve zekasını, Erbakan'ın hükumete girerek dinci akıma güç verme ihtirasını, Alparslan Türkeş'in, partilerarası mekik dokuyan, bir ucunda sokağı ideolojik olarak etkilemeye çalışan dinamizmini kullanıyor ve Celal Bayar'dan da büyük destek görüyordu.

            Daha dün, o, 12 Mart askeri darbesinin iktidardan indirdiği Başbakan'dı. Partisinin içinden bir başka parti türemişti. Rejimin açılışı ile gidilen  genel seçimlerden partisinin küçüldüğünü ve oylarının düştüğünü gören bir siyaset adamıydı. Bütün bunlar dünde kalmıştı. Bu günse başka bir gündü ve 20 Mart'da Cumhurbaşkanı Korutürk  hükumet kurma görevini o'na veriyordu.
 

            Görev Demirel'de
            Eski demokratlar tavandan ve Türkiye çapında da tabandan başlayarak Adalet Partisi'nde toplanıyorlardı. Milliyetçi Cephe adını alan partiler topluluğu bir komisyon kurmuştu. Bu komisyon bir yandan kurulacak olan hükumetin şeklini görüşüyor, bir yandan da dört partinin anlaştığı bir kanun teklifini hazırlıyordu. Meclis Başkanlığı'na  dört partinin imzalayarak verdiği bu teklifte partilerin birbirleri ile bir seçim ittifakı yapabilmeleri, müşterek oy pusulası hazırlayabilmeleri, şayet hükumet güvenoyu alamaz ise, ilkbaharda bir erken seçime gidilmesi esasları bulunuyordu.

            Demirel sık sık demeçler veriyor “Parlamentonun demokratik süreci işleteceğini, buhranın bittiğini, Türkiye'yi müreffeh ülke yapacaklarını” bildiriyordu.  Adalet Partisi'nin lideri 12 Mart Müdahalesiinin ve onu takiben uygulanan genel seçimlerin önüne koyduğu zorlukları partisi ile birlikte aşabilmişti. Sağ siyasal güçler parlamentoda onun çevresinde toplanmıştı.

            O'nun elde ettiği bu sonucun gelecek yıllara nasıl yansıyacağını, siyasal yaşantımıza, müsbet ve menfi açıdan ne gibi sonuçlar getireceğini merak edenler vardı. Pek çok kimse vazgeçilmez bir lider olarak ortaya yeniden çıkmasının siyasal hayatımıza olumsuz yansıyacağından, ve sanki bir "liderler sultası” modasının ve transferler devrinin açılacağından kuşku duyuyor, o'nun da CHP'nin düştüğü hatayı tekrar ederek dinci akımlara güç katacak davranışını MSP ile hükumet teşkilini sakıncalı görüyordu. Bizde öyle düşünüyorduk.

            İster beğenelim, ister karşı olalım Süleyman Demirel kendisi ve partisi açısından, zamanı ve fırsatları değerlendirmesini bilmiş, gerçeklere bakarak çalışmış ve “Süleyman'dan bir daha Başbakan olamaz” yargısını tersine çevirmiştir.

            21 Mart 1975 günü AP lideri,  Milli Cephedeki partilerin hükümet kurmada anlaştıklarını ilan ediyordu. Demokratik Parti'den 9  milletvekili, Sadettin Bilgiç, Nilüfer Gürsoy, Mutlu Menderes ve arkadaşları istifa edince, güvenoyu meselesi de yoluna girmiş görüntüsü veriyordu. Meclisler güvenoyuna kadar sürekli çalışma kararı almıştı.

            Son Havadis Gazetesi, “Demirel'den Müjdeler” diye manşet atıyor, koalisyonun programının ana hatlarını veriyordu.
 

1- Gecekondulara tapu verilmesi,.

2- Küçük esnafın artık defter tutmayacağı,

3- Köylüden elektrik payı alınmayacağı,

4- Muhtarlara aylık verilmesi,

5- Gübre fiatlarının ucuzlayacağı, gibi hususlar  halka duyuruluyordu.


            Süleyman Demirel, enflasyonun yükselmesinden, ekonomik durumun daha da çok bozulmasından korkmuyor, eski seçmen tabanını yeniden kendisine çekebilmek için bol bol tavizler vereceğe benziyordu...
 

            Ecevit
            Ecevit'in 1974'den 1975'e bakışını basına akseden konuşmalarından ve demeçlerinden özetlersek;  O,  gelişmeleri şöyle değerlendirmektedir.

            “Toplumdaki bu bunalım bir takım sarsıntılar, sıkıntılar getirir. Bir bakıma bunalımlar toplumdaki büyük değişikliklerin göstergesi olurlar. 1974 yılında ve daha önce toplumla, geride kalanlar arasında bir iktidar çekişmesi yaşanmıştır. Bu partilerin birbirleri ile yaptığı bir iktidar mücadelesi olmayıp, halkın geride kalanlarla yaptığı bir iktidar mücadelesidir. İlerleyen toplumla geride kalanların çekişmesi nasıl sonuçlanır?"  diye sorduğunda “Elbette halkın istediği biçimde sonuçlanacak. Başka türlüsü düşünülemez” cevabını veriyordu.

            Ecevit 12 Mart askeri müdahalesi süreci içinde İsmet İnönü ile ters düşmüş  ve kurultayda Genel Başkan olmuştu. Rejimi açan ilk genel seçimde CHP parlamentonun en büyük grubunu kurmuştu. İşçi Partisi'nin kapanmasından sonra Ecevit solun tek lideri olarak kalmıştı. CGP zayıflamış, o'nun oyları da CHP'ye kaymıştı.

            Kıbrıs Barış Harekatı'nın milli bir heyecana sebep olan başarılı sonucu MSP ile yaptığı koalisyonun ülkeye zararı dokunan yönlerini ve ekonomik zorlukların üstünü örtmüş, Ecevit'i eleştirilere hedef olmaktan kurtarmıştı.

            Özetlenirse eğer, Ecevit ülke sorunlarına çare araması, olumlu ve gerçekçi çalışmalarla topluma faydalı işler yapabilmesi için pek çok olanaklara sahip bir liderdir. Süleyman Demirel'in partisi ile birlikte, 12 Mart sonrasındaki durumu, Ecevit ile kıyaslanırsa, bir çok gözlemciye göre, Ecevit'in durumu çok daha parlak ve çok daha şanslı bir lider görüntüsü vermektedir.

            Son Havadis Gazetesi, Ecevit'e olan muhalif tutumunun sivri kalemi ile biraz abartarak, biraz da karikatürize ederek, şöyle yazmıştı :
 

“Bazı insanların başarıları değerlerine bağlı olur. Bazı insanlarda bir şanslı yıldızın altında doğarlar. Büyük ikramiye kazanan birisi “çalıştım çabaladım kazandım ”diyebilir mi? O ancak bilet aldım der. Kıbrıs Zaferini Genelkurmay, bütün millet, bütün partiler kazanmış ama avantajını iktidardaki Ecevit toplamıştır Halk o'nu omuzlarda taşıyor o da kendisini mucize yaratan adam oldum sanıyor”


diye yazıyor ve “Kıbrıs mı Ecevit'i, Ecevit mi Kıbrıs'ı kurtarmıştır” diye de soruyordu. Elbetteki bu yazılar birer yakışıksız benzetme ve lüzumsuz sataşmadır.

            Elbetteki böyle milli ve askeri bir hareketin başarısında, siyasi iktidarın da büyük bir payı vardır. Ama o zamandan beri Ecevit, pek çok insanın aklında Türkiye'ye yeni bir hava getirecek olan şansı parlak bir lider olarak kalmıştır.
 

            Ecevit En Büyük Şansını Kullanmadı
            Bize göre ise Ecevit bir daha kimselere nasip olmayacak bir büyük fırsatı ve şansı değerlendiremeyen veya kendi aklına ve inancına göre değerlendirdiğini zanneden insandı. Bu inanılmaz şans o'nun eline 12 Mart Askeri Müdahalesi'nin başlaması sırasında düşmüştü. O bu şansı kısır bir parti görüşü içinde ve ortanın solu çalışmalarının ona sağladığı başarılı sonuçların etkisi altında kalarak harcamıştı.

            Gelseydi Ecevit, en başta İnönü ile ters düştüğünü söyleyerek, evhamlar içinde, peşin hüküm vererek, yakın çevresindekilerin etkisi altında istifasını vermemiş bulunsaydı, hizipler üstü bir politik tutumla İsmet İnönü'nün “denge politikası” nı destekleseydi,.

            Rejimin büsbütün kapanması tehlikesine karşı CHP'nin; birlik, beraberlik içinde bir bütün görüntü vermesinin tehlikeleri önleyebileceğine inansaydı. Kurulacak hükumetlerin başına kim getirilirse getirilsin, seçilmiş parlementodan, bilhassa CHP'den üye vermiş olmanın yeniden seçimlere gidebilme tartışmalarına bir kolaylık sağlayacağını görmüş bulunsaydı. Bütün bu konularda Genel Başkan İsmet İnönü ile birlikte hareket edebilseydi belki böyle, şimdiki gibi  birdenbire parlamayacak, belki seçimlerden %33 oy ile CHP'ye 186 milletvekili çıkarılamayacak belki bir iki kez başbakan da olamayacaktı. Ama Atatürk'ün partisini sonuna kadar yaşatan, Atatürk'ün partisinin temelleri üzerinde, sağlam bir sol yenileşmenin güvencesini veren lider olarak ortaya çıkacak, tarihe geçecekti ve solu toparlayacaktı.

            İsmet Paşa 20. Kurultay'a kadar destek verdiği ortanın solu programını başarılı olarak halka anlatan Genel Sekreteri'ne yine destek verecek, sonunda genel başkanlığı en doğal çizgisi içinde ve moral değerlere uygun biçimde yine o'na bırakacaktı.

            Düşünebiliyor musunuz, Atatürkçü veya Kemalist (aslında benim için farkı yok) temeller  üzerinde gittikçe gelişen sağlam temele dayalı kendi kendisini durmadan yenileyen, güçlenen bir CHP ve onun genel başkanı olan Ecevit...

            Ecevit istifa ederken acaba, kendisi için, partisi ve ülkesi için çok olumlu sonuçlar verecek bir yolu kapadığını biliyor muydu? Hiç zannetmiyorum.

            İsmet Paşa ile Halk Partisi'nden ayrıldığım zaman Ecevit'le ne kadar yabancı kaldığımı anlamıştım. Yeni Genel Babaşkan Ecevit'i, Süleyman Demirel'i izlediğim gibi basından ve uzaktan izliyordum.  Artık o'nu tanımakta zorluk çekiyordum.

            Antalya'daki görkemli mitinginde konuşan CHP başkanı, partilerarası mütareke yapmanın zamanının geldiğini belirtiyor. “Bugünkü ortamda seçimden kaçmak, halktan kaçmaktır” diyerek, CHP ile Demokratik Parti'nin birbirine daha çok yaklaşmakta olduğunun görüntüsünü veriyor, Irmak'n son teklifi olan seçime destekli geniş tabanlı “Milli Koalisyon”a. razı olacaklarını belirtiyordu.

            Abdi İpekçi yazdığı  makalede “Öyle anlaşılıyor ki, başlangıçta pasif duran CHP şimdi Milliyetçi Cephe  partilerinin iktidar elde etmelerini önleyecek çabalara girişmek gereğini duymaktadır” diyordu.

            Ecevit'in Londra'da bulunduğu İngiltere Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile Kıbrıs konusunu görüştüğü sıralarda idi. Süleyman Demirel'e verilmiş bulunan başbakan adaylığı etkisini göstermişti. Demokratik Partili 19 milletvekili, Bozbeyli ve Ecevit'in yaklaşmasını doğru bulmadıklarını ve destek veremeyeceklerini söylemişlerdi.

            Londra dönüşünde Esenboğa Havalimanı'nda kalabalık partililer ve milletvekillerince karşılanan CHP lideri yine “İstikrarlı bir dönem için seçim başta gelir” diyor ve Bozbeyli ile görüşeceğini bildiriyordu. 28 Aralık'ta Milliyet Gazetesi "Ecevit ve Bozbeyli erken seçimde anlaştılar" diye manşet atmıştı. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na, Meclis'te görüşülmesini istedikleri bir erken seçim önergesi vermişlerdi. Sonra reddedilen bu önerge ile iki parti aslında, Süleyman Demirel'in güvenoyu alıp alamayacağını yoklamakta idiler.

            Bu önergenin oylanmasında cephe oylarının biraz eksilmiş çıkması,(CHP + DP) anlaşmasına hız vermişti, ümit vermişti.

            CHP Genel Sekreteri Orhan Eyüboğlu gazetelerle yaptığı konuşmada: “Hudutsuz vaatler ve türlü tertiplere rağmen AP liderinin hükümeti kuramayacağını karşı oyların fazla olacağını” söylüyor, Demirel'in emaneti reddettiği anda süratle bir hükümetin kurulabileceğini ilan ediyordu. “Hükümet inşa ediyoruz” sözleri ile Demirel köşke çıkmış, dönüşünde “6 ay süren hükümet buhranı bitmiştir”diyordu.

            Ecevit de, Bozbeyli de,  partileri de zamanlamada geç kalmışlardı. Meclis  matematiğini ihmal etmişler, olaylara gerçekçi bir gözle bakamamışlar, birlikte kurabilecekleri bir hükümet konusundaki fırsatı ve hesabı kaçırmışlardı. Son pişmanlık fayda vermemişti.
 

            Güvenoyu İstifalar ve Transferler Trafiği
            Bakanlık pazarlıkları başlamıştı. Geniş tabanlı dört partinin katılacağı, çok üyeli, Demirel'in başkanı olacağı, Turhan Feyzioğlu'nun, Erbakan ve Türkeş'in başbakan yardımcılığına getirileceği bir hükümet kuruluyordu. Hükümete 16 AP'li, 8 MSP'li, 4 CGP'li, 2 MHP'li bakanın alınacağı ortalığı karıştırmıştı.

            Gazetelere akseden konuşmasında, Ecevit: “Güvenoyu ortada görünüyor” demişti. İstanbul'dan yeni dönen Bozbeyli ise “Yüzen oylar bakalım hangi sahile vuracaktır”biçiminde konuşuyordu.

            Milletvekilleri sinirliydi, istifalar başlamıştı. Muş Milletvekili Hamdi Çelebi CGP'den CHPiye transfer olmuştu. CGP'den çatlama sesleri geliyordu. İstanbul Milletvekili İlhami Sancer de CGP'den ayrılarak CHP'ye girmişti.

            Bir çok milletvekili istifasını veriyor, sonra vazgeçerek yeniden partisine dönebiliyordu. Meclis koridorlarında inanılmaz bir “istifa” bir “transfer”t rafiği sürüp gidiyordu. Türkiye'nin siyasi tarihinde bu güne değin böylesine bir duruma rastlanmamıştı.

            Milli Cephe'nin güçlenmesi sonucu çok partili bir hükümetin kurulmasında çalışmış bulunan milletvekillerinin bir çoğu, bakan olabilme sevdasına kapılmışlardı. Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki ve Demokratik Parti'deki bir kısım milletvekilleri de hükümetin kendi cenahlarından kurulması olasılığına bakarak aynı biçimde umutluydular.

            Bir gece Muş Milletvekili'nin evine girilmiş, Hasan Değer'e, Meclis bahçesinde, ağaçlar arasında baskılar yapılmış ve meclis koridorlarında seçmenleri tarafından tartaklandığı söylenmişti. Gece yarılarına kadar süren Meclis çalışmaları sırasında, genel kuruldaki partilerarası matematik, “Dama taşlarıyla oynanırmışcasına” her an değişiyordu.

            Gazetede “Meçhul Adam” diye bir haber çıkmıştı. Kulis faaliyetlerinden hızını alamayan bir seçmen, çalışmakta olan Senato Genel Kurulu'na girmiş, senatörlerin oturdukları sıralardan birisine ilişmişti. Konuşmaları izleyen vatandaşın, bir ara heyecanlandığı ve nümayiş yaptığı görülmüş ve farkına varılarak dışarıya çıkarılmıştı. Meçhul Adam kısa süren senatörlüğünden biraz şaşkın ayrılırken biraz da memnunmuş.

            Ecevit parlamento üyelerinin cangüvenliğinin sağlanması  istemi ile, Meclis Başkanlığıina bir önerge vermiş, Ulus Gazetesi'ne yolladığı demecinde de “Demirel, Yamalı Bohça bir azınlık hükümeti kurabilmek için sokak zorbalarına teslim olmuştur. Onlarla işbirliği yapmaktadır” diyor, bu durumun milli birlik ve demokrasimiz açısından doğuracağı tehlikelere işaret ediyordu.
 

            Politika'nın Kazanı
            Örsan Öymen “Politik Fıkra” yazarlığında ustalaşmıştı. Bunca olaydan sonra politika kazanını yine kaynatıyordu:
 

Hükümet programı her iki mecliste okunup bitmişti. Ama milletvekilleri koridor köşelerini tutmuşlar, birbirlerini marke ediyorlardı. Transfer Borsası öylesine  hareketlenmişti ki “ortak  pazara”  bile artık  pazar denemezdi...

Ortak  Pazar dedik te aklımıza geldi. Sanki 1976 da “Serbest işgücü dolaşımından Türk işçileri de yararlanacak ve istedikleri ülkeye girip-çıkabilecekler ya politikacılarımız da istedikleri partiye girip çıkarak serbest oy gücü dolaşımını gerçekleştiriyorlar.

   Ellerdeki, Meclis aritmetiğini gösteren listeler her an değişiyor, transfer avı yeni bir şekle bürünüyor, birbirlerine gol atmak isteyen partililer, takımlarını kullanmak zorunda kalıyor ve şüpheli gördüklerini milletvekillerini marke ediyorlardı.

Demokratik Partililerle, Cumhuriyet Halk Partililer arasındaki koridor konuşmaları;

–  Sağlam mısınız ?

–  Siz sağlam mısınız ?


diyerek sürüp gidiyor. Aslına bakarsanız şu günlerde CHP dahil olmak üzere hiçbirisinin sağlam olduğu iddia edilemiyor" diye yazıyordu.

            Meğer gerçekten güven oylaması Ecevit ve Bozbeyli'nin söylediği gibi ortalarda yüzüyormış. Milli  Cephe lehine verilen 222 evet oyu karşısında sadece 218  hayır oyu çıkıyordu.
 

            Ecevit'in Kaçırdığı Bir Şans Daha
            Partisi ile birlikte Ecevit, bu seferde önüne kadar gelen bir ikinci şansı, yalnız kendileri için olmayıp gelecek yıllardaki, ülke için olumlu gelişmeleri doğuracak bir büyük fırsatı, Milli Cephe karşısında hükumet kurabilme fırsatını kaçırıyordu.

            CGP'deki çatlaklıklar üzerinde hiç durulmamıştı. Gelseydi seçime endeksli, geniş tabanlı bir hükumeti biraz daha çalışarak kurabilselerdi. Sanırım ülke açısından daha yararlı olacaklar, siyasetin de görüntüsü partilerin gelecek yıllardaki durum ve tutumları bir başka biçim de şekillenebilecekti.
 

            Güle Güle Politika
            Hürriyet Gazetesi “Bir Günün Hikayesi” sütununa Irmak Hükumeti ile ilgili olarak; ”Evli evine, köylü köyüne, üniversitesi olan kürsüsüne” diye bir başlık atmıştı. Bakanların koltuklarını bıraktıktan sonra ne yapacaklarını ele alıyor, milletvekillerini meclise, senatörleri eski yerlerine, hocaları ise üniversitelerine yerleştiriyor, “gelin görün ki ortada’da bir kaç kişi kalıyor” diyerek “örneğin; Nermin Neftçi ne yapacak ? İlhan Evliyaoğlu ve Mehmet Gölhan ne yapacak” diyor, en önemlisi “dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olan Büyükelçi Melih Esenbel, Dışişleri Bakanlığı'ndan ayrılınca ne yapacak.?" diye soruyordu.

            Bu konuda öteki bakan arkadaşlarımı bilmezdim ama benim yerim en baştan hazırdı. Bu kabinenin kısa ömürlü olacağını düşünerek TEK'deki görevimden ayrılmamış sadece izin almıştım.

            Hükumet üyelerinin hepsi kısa ve geçici bir görev yapacaklarını bilerek bakanlıkları kabul etmişlerdi.Bu kısa bakanlıklarımız sırasında hepimiz, biraz sevinmiş, biraz gurur duymuş, biraz da üzülmüştük.

            Görevlerimizi yaparken de en iyi niyetlerle sorumluklarımızı yerine getirmeye çalışmıştık. Her an bitebileceği beklenen bir görevin ciddi bir devlet anlayışı ile yapılmasının zorluklarını yaşamıştık.

            Üstelik bu görevlerimizi yaparken tabandan alabileceğimiz bir güçten, siyasi bir partinin en küçük bir desteğinden bile yoksun olarak her çeşit eleştirilere açık olarak sadece kişiliklerimizi ortaya koyuyorduk.

            Kendimize göre bakanlıklarda verdiğimiz hizmetlerin yanı sıra, gerek Kıbrıs Harekatı'ndan sonraki gelişmelerede olsun, gerek anarşik olayların önlenmesinde ve bastırılmasında olsun alınan kararlarda kabinenin üyeleri olarak hepimiz olumlu işler yaptığımıza, yalnızca ülkemiz için çalıştığımıza inanıyorduk. Üstelik hiçbir şey yapmamış olduğumuz bile düşünülse, en azından, partilerin boş bırakmada bir sakınca görmedikleri, devlet üniteleri olan bakanlıklara sahip çıkmış, süresi içinde bir  bütçeyi parlamentodan geçirebilmiştik.

            Bir kısım basının “Şanssız Irmak Hükumeti'nden geriye hoş bir seda kalmamıştır, yoklar zinciri, zamlar, olaylar kaldı” demelerine karşın biz hepimiz bir gönül rahatlığı içinde, koyu bir hükumet buhranının sürdüğü bir zamanda, zamların, yoklukların, olayların üstesinden geldiğimizi herkesin bildiğine, gördüğüne inanmıştık.

            Hukuk Fakültesi'nden sınıf arkadaşımız olan Prof. Turan Esener, eski bir bakanın koluna girmiş Meclis koridorlarında dolaşırken “ Yahu arkadaş, şu politika ne biçim şeymiş meğer, siz bu işlere nasıl tahammül  edebiliyorsunuz?”  diye soruyor “Hocam bu da bizim işimiz, alışkınız biz hepimiz” cevabını alıyordu.
 

            Bizde Bindik Bu Tahta, Sallandık Bir Kaç Hafta
            Bakanlar Kurulu son toplantılarını yapıyordu. Birlikte önemli devlet görevleri yapmış, sorumlulukların riskini paylaşmış olmamızın, belli bir politik görevi birlikte yaşamanın verdiği arkadaşlık ve dostluklarla doluyduk. Eşlerimizle birlikte gelecekte bu dostluklar daha da koyulaşacağa benzemekte idi.

            Herkes birbirine "hoşcakal" dedi, gelecek yaşantı için başarılar diledi. Bakanlık odamı toplarken eski milletvekili, ağabeyimin yakın arkadaşı Ahmet Kutsi Tecer'in “ Bizde bindik bu tahta, sallandık bir kaç hafta” sözünü hatırlıyordum.

            Basın durur mu ? Yine yazıyordu : “Hocalar takımı geldiler, geldikleri gibi gidiyorlar, aralarında Şubat'ı olduğundan da kısa bulanlar, Koltuğumuza tam da ısınıyorduk diyenler, Mart'ın gelmesini dört gözle bekleyenler vardır” gibi yazılar gazetelerde çıktıkca, benim gibi politikadan gelmelere göre, olağan karşılanıyor ama üniversiteden gelen arkadaşlarca sanırım yadırganıyordu. Yadırgamaya da hakları vardı diye aramızda konuşuyorduk. Politika alanına kısa sürede uyum sağlamak kolay iş değildi. İlimle uğraşmaya ders vermeye hiç benzemezdi.

            Sayın Kutsi Tecer'in bir zamanlar söylediği tekerlemesi bir mizah ölçüsü içindeydi. Bizim kısa süreli bakanlıklarımız için şaka yollu bir benzerliği de olabilirdi ama uzun yıllar politika yapmış insanlara göre bu uğraştan ayrılabilmek o kadar da kolay bir iş değildi.
 

            Politikayı Bırakabilmek
            Aslında ben, CHP'den İnönü ile birlikte ayrıldığım zaman, politikaya da güle güle demiştim. Politikayı bırakmak öyle sigarayı bırakmak gibi kolay bir iş değildi. Siz onu bıraksanızda o bilincinizin altında, bazan günlük yaşantınızın içinde, gazetenizde, haberlerde, dostlarınızın arasında, rüyalarınızda ve her yerde bir uzun süre sizinle birlikte yaşıyordu.

            Politik nitelikli bir görevi yapmak ayrı şeydi, politikayı bırakabilmek ise apayrı bir şeydi.Örneğin politikadaki görevinizi bırakmakla, politikayı da bırakmış olamıyordunuz.

            Uzun süre bir partinin içinde görev yapmış inanarak çalışmış, belli üst düzey görevlere kadar gelebilmişseniz, artık içinizde o eski çalışmalarınızın, o inandığınız şeylerin, kalıntıları birikmiştir. Siz görevleri bıraksanız, o kuruluşlardan ayrılsanız bile, bu birikim kişiliğinizle özdeşleşmiş ve onun bir parçası olmuştur. Eski günlerinizin özlemini duyarsınız, kendinizi bir boşluğun içine düşmüş gibi görürsünüz, buna alışmak oldukca zordur. Başkalarını bilmezdim ama ben bu duygular içinde bulunmuştum.

            Uzun siyasal yaşantınızdaki eski anıları “nostaljik birer fantazi” olarak belleğinizin bir köşesine yerleştirirsiniz.Zaman zaman onları anımsamak insana bir çalışma gücü, bir onurlu sevinç verirdi.

            İnönülü yıllarda politika bir takım moral ölçülerine göre yapılırdı. O zamanlar kişisel ihtiraslar henüz partileri kemirmiyor, aksine parti içi kurallarla faydalı durumlara dönüşüyor  ve kuruluşlara bir dinamizm getiriyordu. Hatalardan dönmek, özeleştiri yapabilmek erdem sayılıyordu. Çifte standarda baş vuranlar demogojinin dozunu kaçıranlar ve yalancılar ayıplanıyordu.

            CHP'nin içinde bu kurallara uyarak yetişen pek çok partililer ve yöneticiler vardı.Partinin tarihten gelme yapısının yanında bu nitelikleri, toplum içindeki onun saygınlığını bir kat daha artırır, öteki partililer de örnek olurdu.

            Demokratik öykümüz İsmet İnönü'nün demokrasi kapısını açması ile başlamıştı. Biz henüz çiçeği burnundaki gençler CHP'nin içindeki ufak tefek görevlerini üstleniyor, karı koca olarak bundan sevinç duyuyorduk. Bu uğraşlar bize, hukuk kitaplarından yeni okuduğumuz demokrasi sisteminin uygulanmasını yapıyormuşuz gibi gelmişti. Eşim Nizamettin'le birlikte ben bu yeni hayat biçiminin ve katıldığımız partinin bize gereksinim duyan şovalyeleri gibiydik. Derken çocuklarımız oldu. Bir ara ben bıraktım Nizam sürdürdü. Sonra o yeniden bana devretti.Bizim ev kendisini sanki politikaya adamıştı.

            CHP'de  çalışabilmek,  ülke  için  çalışmakla  eş değer anlam taşırdı. Kendimizi bir misyonun, bir idealin içinde görürdük. Yükselen değerlerin bizi sarıp sarmaladığına inanıyorduk. Partiler demokrasisi ile, bizim politik bilincimizin yaşı aynıydı. İlkemize yeni gelen demokrasi ile birlikte büyüyor, birlikte yaşlanıyor, olgunlaşıyorduk.

            Ben eşiminde destek vermesi ile görevlerim konusunda bir tırmanışın içine girmiştim. Paşa'nın önderliğinde çalışan bir öğrenciye benzetirdim kendimi, kadın politikacının az oluşu inanarak yaptığım çalışmalarım tırmanışımı hızlandırmıştı. İki dönem milletvekilliği yapmış Merkez Yönetim Kurulu'na kadar yükselebilmiştim.

            İnsanın inanarak bu görevleri sürdürmesi inançla eylemin bütünleşmesi bir ayrı güç oluyor ve başarılara daha kısa yoldan ulaşabilmesini sağlıyordu. Çocuklarımızda bu havanın içerisinde büyümüşler, genç yaşlarında parti, particilik nedir, ne değildir anlamışlardı. Bu güzel anılarımın öyküsü, siyasi hayatımın en uzun ve en değerli  kesimini  (1950-1970) kapsar ve 12 Mart'a kadar süre gelir.
 

            İnönüsüz  Yıllara  Geçiş ve 12 Mart
            12 Mart yumuşak bir askeri idare olarak gelmiştir, ama: Siyasi partilerin yapısında, seçmen planında ve parti liderleri üzerinde uygulanan politikalar da büyük değişiklikler  yapmış, özet olarak demokratik rejimin bazı profillerinde, normal rejime geçtildikten sonra bile, uzun süre olumsuz etkiler yaratmıştır.

            12 Mart müdahelesi sırasında, ülkemizde demokrasi henüz çok yeniydi. Partiler demokrasisi içindeki emekleme çağını yaşıyordu. (1950-1971) Yirmi senelik bir sürecin içinde bulunuyordu. Acemilik uygulamaları sırasında bir de askeri yönetim kesintisi  geçirmişiti. (27 Mayıs Devrimi)

            İsmet Paşa, demokrasiyi ülkeye getirmiş insandır. Celal Bayar'ın tabiriyle "O isteseydi, iki asker gönderir, partileri de kapatırdı"  Halbuki, Onun ideali bu hayat biçiminin ülkede yerleşmesi, sistem olarak maya tutması ve sürdürülmesidir. Bu nedenle kendisinden sonra da bu sistemi yürütecek politikacıların yetişmesi  O'nun için çok önemlidir.  Acemi politikacıların elindeki uygulama hatalarından her zaman çekinmiştir.

            12 Mart Askeri müdahalesinin Parlamento üzerindeki gölgesi, iki yıl sürmüştür. (1971-1973) Bu süreç içinde İnönü, hükümletler  çekilip, yenileri kurulurken, Başbakanlar değişirken, Anayasanın en önemli maddeleri kaldırılmak  isteniriken,  ortaya  atılan sorunlarla uğraşmış, bazı anormal isteklerin, rejimi ilerideki yıllarda büsbütün yolundan çıkarması  olasılığı  bulunan tekliflerin kabulünü önlemiş, durmadan düzeltici ve olumlu çalışmalar yapmıştır.

            CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, bu davranışlarıyla askeri müdahalenin nisbeten az zararla atlatılabilmesindeki en büyük rolü oynamıştır.

            Türkiye'nin siyasi kaderindeki varlığı ile, çok büyük zorlukları bulunan bu yarı askeri yönetimlerin, iki yıl süren  geçidinde İsmet Paşa gibi, hem ordu bünyesini tanıyan, hem de diplomatik kuralları iyi bilen ve potikanın yurt düzeyinde  nabzını her an kontrol eden bir liderin bulunması bana göre büyük şanstır.

            Parlamentonun üzerindeki müdahale gölgesinin bertaraf edilmesinde, İnönü ömrünün sonralarına rastlayan en çetin politik görevini yapmış, "Üçüncü İnönü Savaşı"nın  kazanılmasında da başarılı olmuştur.

            CHP Genel Başkanı İnönü'ye gelince, O, ortanın solunun en öndeki isteklisi ve sürekli destekcisidir. Yukarıdaki  saydığımız zorluklarla uğraşırken, partisi  tarafından yapılacak desteğin, kendisine güç vereceğini söylüyordu. Bu katkıların  esirgenmemesi gerekirken, aksine O'nu bir de kongre açmazlarının ve teşkilat anlaşmazlıklarının içine doğru çekiyorlardı.

            İsmet  Paşa'nın yurt çapındaki başarılarına bütün bu çetin engeller bile mani olamamıştır. Kucağında getirdiği 40 yıllık partisinin zararlı yollara saptığını görünce, önce genel başkanlıktan sonra da partiden ayrılmıştır. 12 Mart süreci içinde CHP'nin hükümetten ayrılması  bardağı taşıran son damla olmuştu.

            Seçimlerden sonra idi ; Senatör İnönü'yü evinde ziyaret etmiştim. Bana "Meclis Başkanının seçilmesi için bir umut görüyor musun?" diye sormuştu. Aslında hükümetlerin kurulamamasına üzülüyordu " Kaç ay oldu hala 12 Marttaki kurulan hükümetler işbaşındalar, bu nasıl olur"diye konuşuyor, CHP-AP Koalisyonunun ülkeye fayda getireceğini tekrarlıyordu.

            Meğer O'nu son görüşümmüş, ölümünden  kısa süre sonra, CHP-MSP koalisyonu kuruldu... 12 Mart'tan çok önceleri parti meclisi toplantıylarında yaptığı konuşmaları anımsıyordum "Türkiye'ye en büyük tehlike, şeriat yanlılarından, dinsel siyasal  bir akımdan ve irticadan gelebilir" derdi. Genç milletvekilleri olarak bizler, hepimiz ise, artık sorunların ekonomik olduğunu, sağ-sol tartışmalarının önem taşıdığını söyler dururduk.