|
13 Kasım gece geç saatlerde idi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nce radyolardan bir açıklama yapılarak, Senatör Profesör Sadi Irmak Bey'e hükümeti kurma görevinin verildiği duyuruldu. 14 Kasım günü, başbakan adayı olarak Prof. Dr. Sadi Irmak, “Erken seçimi geciktirmek sakıncalı olur, güçlü bir hükümetin kurulabilmesi için kendilerinden vazgeçilemiyecek olan siyasi partiler, sorumluluk kabul etmelidirler.” diyor, parti liderlerinden de bu konuda guruplarını serbest bırakmalarını istiyordu.
Siyasi partiler, guruplarını topluyor, görüşüyor, hükümeti destekleme kararını
bir türlü alamıyorlardı. Başbakan adayı Irmak özetle;
“Zorluklar var, fakat bedbin değilim, parti liderlerinden en azından gruplarını serbest bırakmalarını istedim. Gerçi bu düşünülebilecek kararların en olumsuzu olacaktır. Bunu esirgemiyeceklerini umuyorum. Ama bu cevap bile beni tatmin edecektir. Ne rey veririz ne de bakan derlerse bu durumun partiler için iyi bir propaganda olmadığını zannediyorum Bu hususu hesaba katacaklardır.”
Cumhuriyet Halk Partisi, erken seçim teklifini meclisde imzaya açmıştı. Teklifi sadece 187 milletvekili imzaladı. Adalet Partisi, hükümete üye vermiyordu. Irmak da partiler dışı bir hükümet kuracağını açıkladı. Parti liderleri aralarında temas halindeydiler. Güven oyu konusunu hükümetin programını gördükten sonra karara bağlayacaklarını söylediler. Cumhuriyet Halk Partili bakanlar kurtuluyoruz diye seviniyorlardı. Nasıl olsa bir hükumet kurulacaktır, biz hele bir kurtulalım havasındaydılar.
Bari Biz de Helallaşalım
Cumhurbaşkanı'nın uçağı havalandıktan sonra, MSP'li Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Korkut Özal, Başbakan Bülent Ecevit'in yanına gelerek, “Yani şimdi biz bir daha görüşemiyecek miyiz? Bu günden sonra, tespit edeceğimiz bir tarihde bir araya gelelim, bir helallaşalım, böylece bir araya gelmeyi anane haline getirelim, ve bunu sürdürelim” demiştir. Başbakan Bülent Ecevit bu teklifi olumlu karşılamış, “Olur yapalım.” cevabını vermiştir. MSP'li diğer bakanlar da Korkut Özal doğrultusundaki görüşlerini belirtmişler, “yakında bir toplanalım.” demişlerdir. MSP'li ve CHP'li bakanları neşeli bir şekilde birbirleriyle el sıkışıp vedalaştıkları görülmüş bu sırada Cumhurbaşkanlığı Sekreteri Fuat Bayramoğlu, Bülent Ecevit'e Cumhurbaşkanının bir dileğini iletmiş ve şunları söylemiştir, “Cumhurbaşkanımız, sizin başkanlığınızda bütün kabine üyelerini salı günü saat 16.00ida, Cumhurbaşkanlığı köşküne davet ettiler. Bir veda toplantısı yapmak istediler.” demiş. Bakanlar kurulu meclis başkanının elindeki listeye hep birlikte tekrar göz atmışlar, sonra listeyi alan Ecevit'in Ulaştırma Bakanı Ferda Güley, hava alanından kapıya doğru yürürken, yanındaki arkadaşlarına listedeki isimleri yüksek sesle okumuştur.
Irmak Hoca Bana Sürpriz Yapmıştı
17 Kasım günü karşımızdaki kuaföre uzayan saçlarımı kestirmeye gitmiştim.
Yanımızda çalışan Yeter adında bir kız vardı. Dükkana geldi, “Sizi başbakanlık
konutundan arıyorlar Nizamettin beyle konuştular bakan oluyormuşsunuz .”
dedi. Çok şaşırmıştım berber de şaşırmıştı. Kimseyle bu konuda bir görüşme
yapmamıştım.Bu işte bir yanlışlık vardır diye düşünüyordum. Köşk'ü aradım.
Önce Amiral Çoker'le görüştüm, olaylar doğru idi. Sonra Irmak Hoca'yı bağladılar.
Hoca ( Biz ona böyle hitap ederdik ) ;
– “Nermin hanım, hayırlı olsun, sizi Kültür Bakanı yapıyorum istersen gel konuşalım bunu kabul edeceksin” diyordu.
Ben aynı şekilde düşünmüyordum. Nasıl olsa bir kabine kuruluyordu da işleri yürütmek bu toz duman arasında çok zordu. Turhan Feyzioğlu'nun kıvrak zekası ve taktikleri bile işe yaramazdı. Seçilmiş parlementonun dışardan seçilmiş tarafsız bir kabineyi desteklemeyeceği denenmişti daha önceleri. Olsa olsa bu kabine bir süre hükumet boşluğunu doldurmak amacıyla kurulurdu. Gazeteler ; “Turhan Feyzioğlu, Dışişleri Bakanlığıinı kabul etmedi, Eski Başbakan yardımcılarından Kemal Satır ile Eski Maliye Bakanı Ziya Müezzinoğlu mazeret dilediler. Kabinede ilk kez bir bayan daha yer alıyor ve Nermin Neftçi , Kültür Bakanı oluyor” diye yazıyorlardı.
Irmak kabinesi bir ucundan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dayalı bulunuyordu.
İçinde senatörler ve bağsız milletvekilleri yanında, üniversite hocaları,bir
kaç bürokrat ve eski politikacılar bulunuyordu.
Başbakan Prof Sadi Irmak
Gerçi parlamento kendi ayıbı olmadan 12 Mart dönemi içinde parlamento dışı bakanlarla çalışmaya biraz alışmıştı ama, bu kez Ecevit hükümetinden sonra, kendi içinden normal bir hükümeti çıkaramamış olmanın ezikliğini taşıyor gibi geliyordu. Başbakan dahil birçok öğretim üyesi ile bir kabinenin kurulmuş olması belki de eski beyin kabinesi günlerini hatırlatmakla kalmayıp parti liderlerinin artık şapkalarını önlerine koymalarını sağlıyordur diye düşünmüştük 26 Kasım'da liderler toplandılar. 27 Kasım'da okunan hükümet programı parlamentoda tartışıldıktan sonra, 29 Kasım'daki oylamada, meclis genel kurulu hükümete, güven oyu vermedi. Başbakan Irmak görevden istifa etti. Bu kere Ecevit Hükümeti'nde olduğu gibi, yenisi kurulana dek hükümet sorumluluğunu biz üzerimizde taşıyacaktık. Özet olarak hükümetimiz bir yandan bütçeyi hazırlayacak, bir yandan da memleketi “yeni hükümet” ya da “seçim hükümeti” kuruluncaya dek yönetecekti.
29 Kasım Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Korutürk, Bakanlar Kurulu'na riyaset
etti. Bize moral vermeye çalışıyordu. Konuşmasında özet olarak; ”Durumu
olduğundan daha fazla karanlık görmediğini belirtiyor, Türkiye'nin hükümetsiz
sayılamıyacağını söylüyor, iş başındaki bu hükümetin güven oyu almamış
bulunmasına rağmen, istifa etmiş CHP - MSP hükümetinden daha uyumlu çalışabileceğini,”
hatırlatıyor ve şöyle devam ediyordu
“Hükumetiniz, siyasi partilerce açıklanan genel eğilime uyarak teşekkül etmiştir ve teşekkül tarzı 11 kasım 1974 günü siyasi parti genel başkanları ile yaptığım görüşme zabıtlarının yayınlanması ile kamuoyuna da açıklanmış bulunmaktadır. Bunlardan çıkardığımız netice,hükumetin bazı siyasi partilerden katılacak bakanlarla ikmal olunabileceği, hiç değilse parlementodan güven oyu alabileceği mahiyetinde idi.
“Türkiye Cumhurbaşkanı devletin devamlılığının temsilcisidir, vatan ve milletin temsilcisidir. Bu itibarla, Cumhurbaşkanları, bir evvelki hükumetin çalışma icraatı ile sonraki hükumetin çalışma icraatı arasında bir köprü hizmeti görür ve devletin işlerinin devamlılığını temin eder. Yalnız bu noktada şunları açıklamalıyım ki, Cumhurbaşkanıinın yetkileri, yaşanan günlerin tecrübesinden yararlanarak ele alınması lazım. Örneğin parlementodan bir hükumet çıkarma sorunu kilitlenirse,bunda hem millet, hem de Cumhurbaşkanı sadece (bekle-gör ) durumunda bırakılmamalıdır.” diyerek konuşmasını sürdürüyordu.
“Ortakları bu derece birbirinden ayrılmış bir hükumet şüphesiz Türkiye Cumhuriyetiinin mukadderatında bir icra organı olarak bir gün fazla iktidarda kalmamalı idi. Biz sayın Ecevit Hükümeti'nin üyelerinin bir kısmının vazifeyi terk edip gitme kararlarını, diğer kısmının ise, gidenlerin yerini doldurarak vazifede kalma düşüncesinde olanlarını ve böyle gelişmeleri önlemek istedik ve bu uygulamaya fırsat vermemek için Prof. Dr. Irmak Hükumeti'ni kurduk ve onları hükumet olarakta onadık. Bunu da yaparken siyasi partilerilerimizin açık ve zımni teminatına dayandık” diyordu.
Koltuklarını ne kadar süre işgal edeceklerini bilemeyen biz kabine üyelerinin bir çoğu, hiç aksatmadan görevlerimizi yapmaya çalışıyor, idari tedbirlerle, kararnamelerle, fazla uzun vadeli işlere girmeden devlet hayatının günlük yaşantısında, sanki nöbet tutuyorduk. Ben de kendimi böyle hissediyordum. Mesela Kıbrıs Türk kesimindeki müzelerden eserler çalınıyor diye haberler ulaşmıştı. Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Hikmet Gürçay'ı, oradaki kumandanla bir telefon konuşması yaptıktan sonra, Kıbrıs'a gönderdim. Eğer uygun görürlerse, bizdeki yasaklayıcı kuralları örnek alabileceklerini ve bunun için gerekli yardımı yapabileceğimizi bildirdim. Bir yandan illerdeki valiliklere bildiriler çıkartıyor, eski eserler yasasının tam olarak uygulanması konusuna dikkatlerini çekiyor, ören yerlerinde define aranmasının yasak edilmesini istiyordum. Resim sergilerinin açılışlarında sık sık rastladığım Emel Korutürk'ün kimi sabahlar kahvesini içmeye Köşk'e giderdim. Onunla dertleşirdik. Kültürel konuları anlayan bir insandı. Zaten basın da bize “Korutürk'ün hükümeti” adını takmıştı... Bakanlığın, bakanlık olarak yaşatılması gereğine inanmıştım. Politikacıları ve kamu oyunu da buna inandıracak bir çalışmanın içine girmek için uğraş vermeliydik.Hükumetin ömrü buna yetecekmiydi bilemiyordum. İsmet İnönü birinci ölüm yıldönümünde resmi bir törenle anılıyordu. Bizde bakanlık olarak bu kadar zengin bir siyasi kültürü programa alabilir,ilaveler yapabilirdik. Bu gibi durumlarda parlamentonun, şip şak hükümet kurması görülmemişti. Bütün bu işleri bir iki aylık bir süreye sığdırabilirdik. Daha hızlı çalışmalıydık. Teşkilata bir nefes ve bir canlılık vermeliydik. Üzerlerine kül elenmiş gibiydiler. Eğer, bakanlığın ünitelerini, böylesi bir çalışmanın içine sokabilirsek kabinenin görüntüsüne de bir güç kazandırırız diye düşünüyordum. Kamuoyu ve basın bizim bakanlığa, biraz da fuzuli bir kuruluş diye bakıyordu. Kültürel konulara henüz bir ihtiyaç olmaktan çok adeta bir lüks gibi bakılıyorda, Mustafa Ekmekçi Ankara Notları'nda ; Geçici Hükümetin Havası... “Bütün bakanlıkları ele alarak teker teker inceledim. Bir de Kültür Bakanı'nın neler yapacağını merak eder dururum ben. İyi mi? Kürsüye çıkıp Erbakan Hoca'ya bir güzel ders verebilir örneğin.”Bak ben Sadi Irmak Hükümetinde Kültür Bakanıyım. Bir Türk kadını olarak, Atatürkçülük... Necmettin Erbakan Hoca, alimallah, doğru, gardroba koşar, pardesüsünü aldığı gibi, pırrrr. Kültür Bakanı bayan da, önemli bir görevi yerine getirmiş olmaz mı?”( 23.11.1974, Yeni Ortam ) diye yazıyordu. Örsan Öymen ise, bizim bakanlığa
“masasız bakanlık” adını takıyordu. “Bir kurulup bir kaldırılan bu bakanlığın
bakanı var fakat ne teşkilat kanunu ne de kadrosu. Hatta bir masası bile
yok.” diyordu. Benim inancıma göre, Kültür Bakanlığı çok öncelerden kurulmalıydı.
Irmak Hoca, iyimser bir insandı. Kabinesinin güven oyu alabileceğini düşünmüştü
herhalde. Bu bakanlığın Türk Kültürüne faydalar sağlıyacağına da inanıyordu.
Özel sohbetlerimizde; “Ben hep kültür bakanı olmak isterdim. Bir de baktım
ki tek parti döneminde, İnönü beni çalışma bakanı yapıvermiş ” derdi.
Müsteşarlığın Odasında
Özel Kalem Müdürüm Gültekin Ozan'a verilen oda da eski ama antika iki koltuk ilişmişti gözüme, onlara yeni yüzler geçirttim, tamir ettirdim. Önüme bilmem hangi Genel müdürden alınmış olan, güzel ve bir bakana layik yazı masası kondu. Odamdaki pencereye, bir büroya uyacak biçimde, sade, ciddi ama kaliteli perdeler seçtim, güzel bir perde odayı nasılda dekore etmişti. Bakanlıktaki Çallı kolleksiyonundan seçilen renkli, yağlıboya Atatürk tablosunu arkamdaki duvara astırmıştım. Böylece, yabancı sefirleri, sanatçıları ve herkesi, kabul edebileceğim bir bakan odasını en ucuzundan ve kendi zevkime göre ortaya çıkardığım sırada Mustafa Ekmekçi gene yakamı tuttu. “Geçici bir hükumetin üyesi devlete masraf ettiriyor” anlamına gelen bir yazı yazdı. Bense müsteşarlığın mensuplarına “üzülmeyin siz buraya bir bakan hanımın gelip oturacağını nereden bilecektiniz. Zaten bu bakanlıkta yeni kurulan bir bakanlık” diye konuşuyor, onları hoş gördüğümü söylüyordum. Başbakanlık binasının alt katında kabinenin toplandığı odada düzenimiz, herkesin bir birinin yüzünü görebileceği biçimde idi. Ben Sosyal Güvenlik Bakanı Sadık Şide ile yan yana oturuyordum. İkimizde, kamu oyuna ve medyaya göre, yeni ihdas edilen, akla gelmeyen sürpriz bakanlar idik. Başbakanın kürsüsü tek başına hepimizin karşısındaki boşlukta kuruluydu. Birden bire Türkiye'yi yöneten hükümetin, 27 kişisinden birisi oluveriyordunuz. Kabinenin topluca çalıştığı zamanlarda ülkenin genel politikasına bir üst düzeyden bakabilmek, Bakanlıkların sorunlarına geçmeden önce, Başbakanın anlattığı Türkiye çapındaki genel durumları dinlemek, önemli olaylara eğilip, çaresine katılmak ve tartışmak çok ilginçti. Sonra önem derecesine göre bakanlıklardaki meselelere, bakanlıklar arası sorunlara geçiliyordu. Gündem maddeleri konuşulurken artık bu ekranın size büyük bir sorumluğu, devleşmiş, ekonomik, sosyal ve siyasal problemleri, yüklediğini anlıyor, kendi bakanlığınızdaki işlerin bile arka sıralara itilmesine göz yumuyordunuz. Güvenoyu verilmeyince Başbakan başta olmak üzere kabine üyeleri, hem şaşırmışlar hemde huzursuz olmuşlardı. Ertesi gün Milli Güvenlik Kurulu toplandı, Kıbrıs'taki Türk askeri birlikleri teyakkuza geçirildi. Kıbrıs'ın geleceğine yönelik olarak, görüşmeler isteyen Klerides'in öneri belgesini Türkiye olarak kabul etmiştik. Gazeteler; siyasi partilerin yeni bir hükümet kuruluşu işini önümüzdeki günlerde ele alacaklarını, İstanbul'da bir üniversite öğrencisinin bıçaklanarak öldürüldüğünü, yüksek öğrenim gençliğinin protesto yürüyüşünü, İnönü'nün 24-25 Aralıkita ölüm yıldönümünde anılacağını yazıyorlardı.
15 Aralık'ta konuşan Ecevit, “Seçimsiz hiç bir formüle katılamayız, seçim
hükümetinin kurulması şartı ile her formüle hazırız” diye tekrarlıyordu.
Diğer partiler ise böyle bir formüle en küçük bir yaklaşım da bulunmuyorlardı.
Yeni bir hükümetin kurulması uzadıkça, bizim Bakanlıktaki çalışmalarımız
koyulaşıyordu. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ndeki, Kütüphaneler Genel
Müdürlüğü'ndeki mevcut yönetmelikleri inceliyor, Tanıtma ve Yayınlar Dairesi
Başkanlığı'nın çalışmalarını izliyordum. Araştırmalarım ve yaklaşımlarım
sırasında devletin içinde bende, yeni yeni bilmediğim konuları öğreniyordum.
Kültür Bakanı Ben
Örneğin Güzel Sanatlarla ilgili bir konuyu çalıştığımız bir sırada, bir de bakarsınız, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü çok önem taşıyan bir iş için kapınızı çalmıştır. Ya da Kütüphaneler Genel Müdürü'nün bir sorunu vardır. Konuların çeşidi bile insanın başını döndürürdü. Allahtan ki müsteşar vekilim İsmet Parmaksızoğlu sakin, terbiyeli, konulara hakim bir insandı. Benim çalışma tempoma ayak uyduruyordu. Görevlerimizi yapmaya başladığımızda zaman zaman güvenoyu almamış bir kabinenin üyesi olarak bulunduğum için, içimde bir çekingenlik hissederdim. Sanki haddimiz olamayan bir işi yapıyormuş, ya da hakkımız olmayan bir şeye el koymuşuz, hukuktaki deyimiyle “fuzuli işgalde” bulunuyormuşuz gibi.. Ama önümüzde yapılması gereken çok acil ve önemli işler dururken, herşeye boş vererek oturmak doğru olmazdı. Kısa da sürse, bu devlet görevimizi, yeni hükumetin kuruluşuna kadar, sorumluluklarımızı yerine getirerek, yasalar çerçevesindeki yetkilerimizi kullanarak çalışmalıydık. Ülke için önem taşıyan bu bakanlığın bir çok işleri vardı. Bu konudaki yetkiler bir çok bakanlık arasında dağılmış olarak duruyordu. Bir teşkilat kanununun yapılması gerekiyordu. Örneğin Türkiye Avrupa Mimari Mirasını Koruma ve Kullanma (ICOM ) kuruluşunun üyesi olarak kabul edilmişti. Diğer Avrupa ülkelerinden istendiği gibi bizden de mimari mirasımızı nasıl koruduğumuzu ve kullandığımıza ait örnekler isteniyordu. Müsteşarlık sırasında yazışmaların, bakanlıklararası dolaşması ve bakan imzalarını toplayabilmesi için beklemesi nedeniyle işler gecikmişti. Siyasi bunalım ve hükumet istifalarının önem taşıdığı günlerde Avrupa'daki Merkez Komite ile yazışmalar yapılamamış olduğu için, toplantılara katılamamıştık. Avrupa ülkeleri bizim kaçırmış olduğumuz toplantılarda kendi mimari miraslarını, slayt, film, dergi ve maketlerle tanıtıyor, nasıl koruduklarını anlatıyorlardı. Türkiye, bir daha eline geçmeyecek olan çok önemli bir tanıtma fırsatını, bir milli propaganda gösterisini kaçırmak üzereydi benim göreve başladığım sıralarda Ulusal kültürümüzün dünya çapındaki örneklerini, Sinan'ın dehası ile yaratılan camileri, köprüleri Selçuklular'ın (darüş-şifa) hastahanelerini, hamamlarını, Osmanlılar'ın hanlarını, anıtsal çeşmelerini, kütüphanelerini, hanlarını, o zamanlar henüz dünyada eşine rastlanmayan “toplumsal amaçlı” yapıtlarımızı tanıtabilmenin fırsatını kaçırmak üzereydik Prof. Dr. Ekrem Akurgal, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki makalesinde “yeni Kültür Bakanı Neftçi bu uğurda çok yoğun bir çalışmayı başlatmış bulunmaktadır” diye yazmıştı. Bakanlar Kurulu kararı ile kurulmuş bulunan komiteyi hemen toplamıştım. Kampanyayı açan bir konuşma yapmış, komitedeki uzmanların önerilerini dinlemiştim ama, süre çok kısalmıştı. Uzun boylu gösterimler yapılamıyordu. Ancak Antalyadaki eski liman ve kale içi evlerinin korunması konusunu acele olarak ele alabilecekler ve maketlerle tanıtımını yapabileceklerdi. Bu da hükumet bunalımlarının kültürel konularda, ulusal kültürümüzün tanıtılması konusunda nasıl olumsuzluklar doğurduğunu ortaya çıkarıyordu. Geçici hükumet kurulmamış bulunsa idi belki de kampanya açılmayacak, bu kadar tanıtma bile yapılmayacaktı. Bakanlık görevlerimi yaparken, gösterişten uzak olan, ciddi bir çalışma temposuna girmeliydim. Böylece politika yapanlar için bir gereksinim olan kulis dedikodularının yapıldığı yerlerden de uzaklaşmış olurdum. Ev ile Bakanlık arasında çalışmak ... Bu iki konu bana zaten yetiyordu. Eşim Nizamettin “Nermin, sen de istifa eden genel müdüre benziyorsun” diye takılıyor, “Ama ben geçici bir hükumetin kısa süreli bakanıyım” diye cevap verince, hemen bamtelime basıyor “güvenoyu almamış sözünü cümlenin başına koyuver” diyordu. Gerçekten de, basının sık sık hatırlattığı “güvenoyu alamamış bir hükumetin üyesi bulunmayı” insan her olayda düşünüyor, bir bakıma yapacağı işlere bir hudut çiziyor ve haddini aşmamayı kendi iç dünyasında bir karara bağlıyordu.
18-20 sene süren politikadaki yaşantım. İnönülü yıllarda geçmişti. İşin
güzel tarafı biz politikayı eşimle birlikte evin içinde de yaşardık. O
partinin olduğu kadar benim de danışmanımdı. Politikanın hududu evin içinde
süregelirdi. Yorucu bir çalışmadan sonra akşamları bir rahatlama havası
içinde sohbet ederdik. Gene böyle bir akşam “Acaba Irmak hoca seni neden
bakan yapıverdi dersin ? diye soruyordu. Bu benimde arada sırada düşündüğüm
ama kimselere açamadığım bir konuydu. Olasılıkları beraberce sıralıyorduk.
–“ Acaba uzun yılların verdiği bir dostluk kayırmasımıydı ?
Belki diyordum Çünkü bakanlıklar vardır, başına o bakanlığın adı ile müsemma yetişmiş bir kişi getirilir. Örneğin; Sağlık Bakanı bir doktor, Adalet Bakanı bir hukukçu olurdu. Bir insanın kültürel konulara yaklaşımı olması başka şeydi, konuya ilişkin uzman olması apayrı bir şey. Kültür bakanlığının konularında bir tekdüzelik yoktu. Bazı bakanlıklarda olduğu gibi değildi. İnsan çalıştıkca konunun derinlerine doğru bir ilerleme kaydediyor ve bundan zevk duyuyordu. Ayrıca Kültür Bakanlığı gösteriş merakı olan bir politikacının kendisini seçmenlerine ve topluma çok güzel empoze edebileceği,reklamı bol olan bir bakanlıktı da. Bu ise artık gelen bakanın isteğine göre değişirdi. Benim böyle bir isteğim de yoktu.
Ben uzun yıllar politikada çalıştığım için, birikimli bir politikacı sayılırdım.
Bu nitelik ise ancak güçlü bir partinin üyesi bulunduğunuz zaman
insanı her çeşit bakanlığa getirebilirdi. Benim artık böyle bir olasılığımda
yoktu.
Bir Konu Bir Konuk
–”Bakan olmayı kabul ettiğinize göre Kültür Bakanlığı'nın Milli Eğitim Bakanlığı dışında, bağımsız bir bakanlık olarak görev yapmasını hangi görüşlerle açıklayabilirsiniz?”
25 Aralık'ta İsmet İnönü'nün birinci ölüm yıldönümü için hükümetçe resmi
bir program hazırlanıyordu. Bu programa Kültür Bakanlığı olarak katkılarda
bulunmayı istediğimizi Sayın Başbakana açtığım zaman çok sevinmiş “neler
yapabilirsiniz” diye sormuş “İsmet Paşa Türk siyaset kültürüne büyük hizmet
veren insandır, ne yapılsa azdır” diye eklemişti. İnönü için soyut olmayan,
onun kendi yaptıklarını, örneklemeleri somut olarak ele alan, gençlerin
ve gelecek nesillerin hoşlanabileceği, değişik bir anma töreni hazırlamayı
amaçlamıştık.
İnönü'yü Anma Törenleri İnönü 25 Aralık saat 10.00'da Anıt Kabir'de kabri başında, resmi bir devlet protokolü ile saygı duruşu yapılarak anılacak, aynı günün akşamı saat 17.00'de Türk Tarih Kurumu Konferans salonunda, başta Sayın Başbakan olmak üzere bir çok konuşmacının, İnönü ile ilgili anılarını anlatması ile sürecekti. Bu bir devlet protokolu idi.
İlk İnönü Sergisi
Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü Hikmet Gürçay ile her sayfasında bakanlığın mührünü taşıyan emanet defterini yanıma alarak Pembe Köşk'e gittim. O her zaman üstüne oturduğu koltuğunu yanında duran tabureyi, üstüne yerleştirieceğimiz gözlüklerini kulaklığını, okuduğu yabancı dilden dergilerin bir kaçını ve en önemlisi yanında taşıdığı günlüğünü (hatıra defterini) duvarda asılı duran Atatürk'ün ayrı kendisinin ayrı kılıç kuşanmış başları kalpaklı resimlerini ve birçok şeyi, deftere kayderek imzaladık. Bir kopyasını Mevhibe hanıma verirken, “Merak etmeyin, kendi elimle getirip bu listede olanları size teslim edeceğim” demiştim. İnönü'nün torunu Güçlü'nün güzel bir köpeği vardı. Herhalde o da bu evden eşya çıkmasına pek alışkın değildi ki üzerimize doğru saldırdı. Hayvanı zor tuttular. “ Milli Kütüphane Genel Müdürü Müjgan Cumhur hanım ve Opera'nın dekoratörleri, eski Milli Kütüphane salonunu bir günde serginin yapılabileceği bir duruma getirdiler. İç ve dış basında İnönü ile ilgili kitap, broşür, dergi, resimler ne varsa basılı herşeyi, ortaya çıkardılar dizdiler. Ortada beni çok şaşırtan bir olay yaşanıyordu. Her vakit beni arkadan destekleyen, ortalıkta görünmeden, başarılarımda büyük payı olan ve hiç bir zaman makam odama adımını atmayan eşim Nizam, Opera'nın uzmanları ile birlikte idi. Dekorasyonla uğraşmak onun hobilerindendi. Eski Milli Kütüphane'nin çok yüksek bazı tavanlarını kontraplak levhalarla biraz alçaltmak ve bir sergi salonu havası verebilmek düşüncesi ondan gelmişti. Sergi salonunu düzenlerken İnönü'nün evindeki çalışma köşesini belirtme gayreti içinde idik. Atatürk'ün ona verdiği hediyeleri, kılıcını, madalyasını, oturduğu koltuğunu, yanına gözlüklerini hatıra defterini koyarak gösteriyorduk. Hatıra defterindeki en ilginç sahifeyi açmıştık. Burada Menderes'i kurtarmak için Cumhurbaşkanı Gürsel ile olan konuşması noktalanmıştı. Mevhibe Hanım sergiye herkesten önce geldi. Yanında Özden Hanım ve sanırım Erdal Bey de vardı. Kitapların önünden geçerken gene “Bunlar ne kadar çokmuş Paşam” diyerek, Paşası ile konuşuyordu.
Sergilenen 50 küsür senelik bir siyasi yaşantı ile o'nun birikmiş kültürü
idi. Bir köşeye Sabahattin Selek'e yazdırarak imzaladığı söylenen ve Milliyet
Gazetesi'nde yayınlanan özgeçmişini büyüterek asmıştık. Gelen geçen bu
özgeçmişi okuyordu;
Hayat Hikâyemİmza İsmet İnönü
İnönü Konseri
Aslında ben, bu İnönü konserini halka açık olarak birkaç gün üst üste yapmak isterdim. Bu imkansızdır dediler. Başta, eski ve yeni politikacılar olmak üzere, devlet hayatında önde gelen kişiler, bürokratlar, teknokratlar o kadar çoktu ki salon bunları bile almayacaktı. Konser için Nimet Arzık şöyle yazmıştı; "Kimden geliyorsa, iyi bir fikirdi. Değer verdiklerimizi, vatan millet Sakarya edebiyatının dışında anmak sevdiği bir şeyle, müzikle anmak bu azınlık üzere yapılmış salonda bile değerleniyordu". Ne tuhaf, konser salonunun çevresinde bir damla hayat yok, ne ufak bir işkembeci ne de küçük bir kahve. Konseri sonradan tartışacağımız derme çatma bir barınak yok... Resmi daireler, spor salonu, o kadar sanatın yaşamdan uzak olduğunu akla getiriyor. Çok değişken bir mutlu azınlık. Mesela bir devre bakan olursunuz, o orkestranın burnunuzun dibinde her müzik aletini ayrı ayrı duyduğunuz yere oturturlar sizi. Kah kapıdan bile sokmazlar sizi bakanlıktan düştükten sonra. Kapıda Kültür Bakanı Nermin Neftçi'nin kabulü sıcaktı. Makam otomobilleri boşalıyordu. 007'ler, 008'ler... Ortada Ankara'da ilk gördüğüm güzel buket duruyordu. Üstünde “İnönü'ye saygı” diye yazıyordu. Konser salonunun holü, vizonun her türlüsünü kullanmış bir kalabalıkla dolup taşıyordu. Mevhibe İnönü eşinin panolarının altındaydı. Kimi elini öpüyordu. Dimdikti, bakımlıydı. Paşa onu öyle görmek isterdi, yosun yeşili şapkası vardı, dümdüz sade siyah paltosuyla..İnsanın içi eziliyordu. Hep beraber gelmişlerdi konsere. Şimdi kiminle olursa olsun yalnızdı. Cumhurbaşkanı'nın tam dakikasında gelişinden sonra konser başladı. Senfoni orkestrası öz özünü aşmıştı. Jean Perrisson'un şefliğinde. Balet gibiydi şef. Öyle dramatik ajitasyonda değildi. İliğine kadar duyduğunu parmağının ucuyla aktarıyordu müzisyenlere. “Demek müzik bu kadar iyi çalınsa insanlar konuşmak, söylemek gereğini duymuyorlar” dedi yanımdaki bir genç kız.
Davetiyelerin ön sözünde Fransız asıllı orkestra şefi şöyle yazmıştı ;
“İnsanın sahip olduğu tüm anlatım olanakları içinde ırk ve milliyet ayırmaksızın, bütün Dünya insanlarının anlayabileceği tek dil belki de müzikdir. İsmet İnönü'nün saygıdeğer kişiliği de işte bu anlayış içinde yer almaktadır... Çok az denilebilecek geçmişte Cuma konserlerimizin sadık bir dinleyicisi olan İnönü, Ankara'lılar arasında birinci sırada oturmuş haliyle gözlerimin önündedir. Bu gün kendisini anmamız sırasıyla, Samuel Barber ile sakin, Motzart ile güleryüzlü, Ulvi Cemal Erkin ile derin ve duygulu, Bethoven ile de burkucu ve kahramansal olacaktır. Ama şekli ne olursa olsun, hatırasını anışımız kalbimizin derinliklerinden gelecektir." Orkestranın üyeleri ise yazılarında şöyle diyorlardı ; “Bizim gözlerimiz onu her zamanki koltuğunda bir yıldan beri arıyor, göremiyoruz belki, ama hissediyoruz. Aramızdadır, arkamızdadır. Ve ölümsüz kişilerin insana verdiği bu duyguyla avunuyoruz. Bu gün onun için çalacağız her notanın içinde yüreğimiz var...”
Yeni Yıl Kutlamaları
Başbakan Irmak, konuşmalarında “ülkenin güvenliği sosyal ve iktisadi kalkınma hedeflerimiz yönünden gerekli, her çeşit tedbirlerin alınmasına olanak hazırlayacak bir yakınlaşma içinde bütçenin hazırlanmasına gayret edildiğini bildirerek" yeni yılı kutluyordu. Ecevit, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı'nın demeçlerinin aksine, çok iyimser bir yeni yıl mesajı vermiş ve Türk toplumunun kabuğunu çatlatan bir toplum haline geldiğini söyleyerek özetle “bu çatlamadan daha sağlıklı bir ortam doğacağına inandığını , bu yeni toplum yapısı içinde, halkın daha güçlü, insanların özgür ve mutlu olacaklarını” söylemiş “ülkemizde bunalım ağırlaşmıyor azalıyor” demişti. Bu beyanatları okuyan vatandaşlar ve bakanlık üyeleri, benden soruyorlardı “Siz ne dersiniz Sayın Bakanım, Ecevit'in yeni yıl mesajı biraz ters düşmüyormu diğerlerine?” Onlara Ecevit ve CHP nin düzeni değiştirmek için çalıştıklarını iktidara gelince bunu yapmak için uğraşacaklarını söylüyordum.
Başbakan Sadi Irmak CHP ile AP'yi birbirine yaklaştırmaya çalışıyor, yeni
bir seçim hükümeti kurabilmek için uğraşıyordu. Ama bunu başaramıyordu.
Siyasi Partilerin Tutumu ve Milli Cephe
Parlementoda kendisini diğer partilerden soyutlamış görünüyordu. Bir seneye yakın bir süre içerisinde MSP'li koalisyonun çetin şartları CHP'yi yormuşa benziyordu. Diğer partilerin yanaşmayacağını bile bile erken seçimde ısrar etmek bir yandan ona vakit kazandıracak,teşkilata bir derlenip toparlanma, Ecevit'e bir dinlenme ve yeni politikalar üretme imkanı sağlayacak, bir yandan da solun tek partisi olarak, işçi partisinden gelecek olan seçmenleri daha çok kendisine çekerek düzen değişikliği propagandasını ve programını yeni seçimlere kadar sürdürerek mutlak iktidar olmayı isteyecekti. Ecevit artık İnönülü zamanlardan kalma devlete destek verme, demokrasiyi gözetme politikasına pek önem vermiyordu. Rahatlamıştı ve iyimserdi. Yeni yıl konuşmasında belirttiği gibi; “bunalım ağırlaşmıyor, hafifliyor” diyerek iyimserliğini ortaya koyuyordu. Altan Öymen'in kaleminden yazılan anılarını, gazeteyi aldığımda, ülkenin pek çok problemleri ile birlikte okuyor “Rahşan hanımla nasıl tanıştıklarını,içki içmediğini, dans etmediğini, konuşmalarını ilkin ona okuduğunu” öğreniyorduk. Adalet Partisi ile Demokratik Parti ise düşman kardeşler gibiydi. Birbirlerini eritme politikası içine girmişlerdi. Eski demokrat oyların peşindeydiler. Milli Selamet Partisi'ne gelince kimse dikkat etmiyordu ama eskisine nazaran epey kemikleşmiş, kanlanmıştı. Sessiz ve derinden gidiyordu. Cumhuriyet Halk Partisi gibi laikliğin koruyucusu bir parti tarafından koalisyona alınmış olması ona çok gelişme olanağı vermişti. Nasıl kurulursa kurulsun artık hükumete girecekti., Parlementodaki partiler arasında en hareketli lider ise, o sıralarda Alparslan Türkeş'di. MHP lideri Demokrat Parti dışındaki sağ partileri birbirine yaklaştırarak bir cephe kurabilmek için büyük gayretin içinde görünüyordu. Süleyman Demirel'in başkanlığında kurulacak olan hükumete elbette kendisi de girerdi. Eski arkadaşlarımın CGP'si ise seçmen planında son derece zayıflamış bulunduğunu herhalde kendiside biliyordu. Turhan Feyzioğlu Genel Başkan olarak partilerarası toplantılardaki görüşmelere teklifler götürerek hükümet teşkili meselelerinde kendisini gösteriyordu.
Partilerin böylesine dağınık ve sorumsuz tutumları karşısında bizim hükumetimizin
çalışmaları sürüyor,bir kısım insanlarda işte bir hükumet var ya
ne olacak sanki,hiç yoktan iyidir havasını yayıyorlardı.
Nelere İnanmıştık, Nerelere Gelmiştik (İnönü'süz yıllar)
Paşa'nın kişiliğinde, partinin başkanlığı ile birlikte, bir devlet koruyuculuğunun demokratik bir ölçü ile, yan yana geldiğini Türkiye gerçeklerinden de güç alarak şekillendiğini ve “bir İnönü politikasına” dönüştüğünü görürdük. O'na göre, demokratik ve laik karakterli Türk Devleti'nin sağlıklı olarak yaşatılabilmesi ve çağa açılışını yapabilmesi için partiler, sırasında partisel çıkarlarından ve takdiklerinden, siyasetçiler ise kişisel isteklerinden bir süre içinde olsa özveride bulunabilmelidirler. Paşa, ince ayarda kurulmuş olan, denge sağlayıcı bulunan bu tutumun yeri geldiği zaman, bütün politikacılar ve parti başkanlarınca da ele alınmasını ve uygulanmasını arzu ederdi. Böyle ulusal anlamlı bir genel prensibin kabülü, ona göre demokratik hayatımızın içinde bulunduğu çeşitliliğe hiç zarar vermeden partilerin ayrı ayrı çalışmalarına ve programlarını uygulamalarına, uzun vadede, güç katacak, ve süreklilik sağlayacaktır diye düşünürdü. İçinde bulunduğumuz parlamento ile o günlerinkini karşılaştırıyordum, elimde olmadan aradaki farklılığa şaşırıp kalıyordum. O günlerde parlementoda parti grupları vardı. Yasalara uygun çalışırlardı. Parlamentoda Milli Cephe diye ayrı cepheler kurulmazdı. Hele hele Meclis Genel Kurulu'ndaki şu Bakanlar Kurulu sıralarında Ecevit Hükumeti'nde ve Irmak Hükumeti'nde olduğu gibi güvenoyu alamamış ya da istifa etmiş hükumetler aylarca oturmazdı ve o günlerde dinci akımlar devlete tırmandırılmazdı. Parlamentoda son zamanlarda “Milli Cephe” diye bir partiler topluluğu oluşturulmaya çalışılıyordu. İşin komik tarafı bu “Milli Cephe”nin içinde ne Cumhuriyet Halk Partisi ne de Demokratik Parti vardı. Cephe onların dışında oluşuyor, onlara karşı kuruluyordu.
Milliyetçilik sözcüğünün bir parlemento kulisi, hükumet kurabilme aracı
olarak kullanılmış olmasına insan gerçekten şaşırıyordu. Cumhuriyet Halk
Partisi milliyetçi değilmiydi. Demokratik Parti neden cepheden ayrı tutuluyordu.
Parlemento'nun kendisi "Milli değil miyd?" Gerçekten biz önceleri
nelere inanmıştık, şimdi nerelere gelmiştik.
Milli Cephe ve CHP'nin Tutumu
Karikatürdeki liderler “Milli Cephe”yi kurmuşlardı. Ördükleri ise, bana göre, memleketin kaderiydi. Milli Cepheciler bir bildiri yayınlamışlardı. Bu bildiri onların ilerde yapacakları toplantıların ve alacakları kararların bir başlangıcı oluyordu. Bu ilk deklerasyonunda cephenin ne olup olmadığına değinilmiyor, “seçim sisteminin sonucu olarak aldığımız oylarla milletin yarısından fazlasını temsil ediyoruz, bizim dışımızdaki partiler, hükumet kurmak ya da erken seçime gitme kararı almak için mecliste yeter çoğunluğa sahiptirler. Şu halde onların sorumluluğu bizden az değildir” diye başlayan bildiri sadece ilerde birlikte hareket edeceklerini ilan ediyordu o kadar. Cephelerde iki taraf bulunduğuna göre, acaba “milli”, “gayri milli” olan partiler mi vardı. Yoksa bu deklerasyon ideolojik bir tartışmayı mı ilan ediyordu. Orası belli değildi. Bize göre cephe MHP lideri Alparslan Türkeş'in gayretleri ile, ilerde Süleyman Demirel'in başkanlığında bir hükumet kurmanın hazırlığı idi. Hedef ise Demokratik Parti'nin içindeki milletvekilleri idi. Süleyman Demirel'in başkanlığına razı olmayan Demokratik Parti'yi dize getirmekti. Mesele aslında bu kadar basitti. Bu cephenin ortaya çıkmasına elbette Cumhuriyet Halk Partisi'nin tutumu da bilmeden yardımcı olmuştu. Çünkü yeni bir hükumetin kurulmasını önemsemeyen, bu konuda hiç bir girişimde bulunmayan Cumhuriyet Halk Partisi kendisinden başka bütün diğer partileri, gerici ve tutucu ilan ediyor, hatta “bu parlemento siyasal açıdan halktan 10 yıl geride kalmıştır” gibi sözleri ve propagandalarıyla aslında kendi kendisini parlamento gerçeğinden ayırıyor ve soyutluyordu.
Gene insan dönüp dolaşıp İsmet İnönü'nün bir ilkesini hatırlıyordu
“devletin
sağlıklı olarak yaşatılabilmesi için partiler arasında partisel
çıkarlarından ve takdiklerinden, siyasetçiler ise kişisel isteklerinden
bir süre içinde olsa özveride bulunabilmelidirler.”
Günlük Rutin İşler ve Kilis'te yıkılan Cami
Bir başka gün Eski Eserler Genel Müdürü telaşla kapımı çalmıştı. “Kilis'te 400 senelik bir cami belediye tarafından yıkılıyor, halk direniyormuş, ne yapalım biz şimdi ?”, “Eski eser olduğuna dair bakanlıkta kaydı var mı ?” “evet bizde kaydı var” Durumu hemen İçişleri Bakanı Mukadder Öztekin'e bildirerek kaymakam kanalı ile işin önüne geçilmesini rica ediyordum. Bir yandan da genel müdüre, acele olarak Kilis'e gidip duruma el koymasını, yıkılan parçaların restorasyon için saklanmasını ve numaralanmasını istiyordum. Aslında bu olayın birde siyasi yönü vardı; Yıkımı yapan Belediye Başkanı Cumhuriyet Halk Partili'ymiş. Şehrin girişine meydan açmak istiyormuş halkla birlikte karşı çıkanlar arasında Milli Selamet Partisi teşkilatı da bulunuyormuş. Genel Müdür Hikmet Gürçay'ı arayarak “aman bu siyasi yöne sakın karışmayın, yıkılan bir Selçuklu hamamı ya da Osmanlı hanı da olsa biz bu eserleri aynı dikkatle koruyacağız” havasında olun tenbihatında bulunuyordum. Meclis'e gittiğimde Milli Selamet Partisi milletvekillerinin bana özel bir ilgi gösterdiklerini ve sempati ile baktıklarını gördüm. Belki de bana öyle geliyordu.
Kilis dönüşünde Hikmet Bey “meseleler bakanlık olarak ele alınınca daha
başka oluyor ve hemen hal yoluna giriyor, eskiden bizi kimse dinlemezdi”
diye konuşuyordu.
Yaşar Kemal Basın Toplantısı Yapmıştı
Kütüphanelere kitap alma eski bir yönetmeliğe göre yapılıyordu. Seçilmesi
kütüphane müdürlerinin yetkisinde bulunuyordu. Yaşar Kemal'in söz konusu
ettiği kitaplar en az bir yıl önce yayınlanan eserlerdi. Olsa olsa bir-iki
kütüphane müdürünün marifeti olabilirdi ve müsteşarlık zamanına aitti.
Hemen el koymuş ve basına şöyle bir açıklama yapmıştım
"Bu seçimin daha objektif ve tutarlı olabilmesi için, yeni bir yöntem getirmek istiyorum. Bu konudaki genelgeyi yakında hazırlatacağım. Böylece tek tük de olsa bazı kitapların sübjektif ölçülerle seçildiği veya sansür edildiği görünümünü kaldırmaya kararlıyım.16.01.1975, Yeni Ortam) Basın Benden Soruyordu – “Yayın kongresi neden durmadan erteleniyor?”....
Adana'da Sabancılar'ın armağanı olan bir kültür merkezi açılıyordu. Güzel
Sanatlar Genel Müdürü ile birlikte açılışta bulunduk. Çocuklar için çalışılacak
yerler ayrılmıştı. Bölümleri dolaştık. Oradan Hatay'a uzanmıştım. Dünyanın
en zengin mozaik müzelerinden biri olan, Hatay Müzesi yeniden tertip ve
tanzim edilmiş olarak hizmete giriyordu. Yeni salonlar ilave edilmişti.
Hatay Valisi ve ben birer konuşma yapmıştık. Konuşmamda müzelerin kültürümüz,
eğitimimiz ve turizmimiz yönünden önemine değinmiştim. Gezimizin sonucunu
yine basından dinleyelim.
Kültür Bakanı Nermin Neftçi'ye hızlı ve yorulmadan yaptığı geziler sebebiyle, “maratoncu” adı takıldı. Geçen hafta, Mut, Mersin, Hatay ve Adana'yı bir nefeste gezen ve çevrede incelemelerde bulunan Neftçi, Adana'dan Ankara'ya uçak ile dönerken heyecanlı dakikalar geçirdi. Neftçi, en önde oturuyordu, pilot kabininden sesler gelmeye başlamıştı.( Bayram Gazetesi Benim amatör bir ruhla konulara asıldığımı gören genel müdürlere bir heves gelmişti. Kapımı çalan rahatlıkla içeri girebiliyor, öyle Bakanı günlerce beklemek sıkıntısı yaşamıyordu. Sanki bende bir başka genel müdür gibiydim.
Ocak ayının sonlarına doğru çalışmalarımız daha da hızlandı. Bir
yandan Bütçe Plan Karma Komisyonu'nda Kültür Bakanlığı'nın ilk bütçe taslağını
anlatıyor, bir yandan da “Türkiye Mimari Mirasını Koruma Kampanyası"nı
açıyordum.
Bir Müze Gibi
“Haftanın başında Ankara'da yapılan bir törenle Türkiye Mimari Mirasını Koruma Kampanyası başlatıldı. Bu kampanyayı bir konuşma ile açan Kültür Bakanı Nermin Neftçi'nin bir görüşü var ki üstünde önemle durulacak değerde. Neftçi diyorki ; “Kültür Bakanı olarak ben Türkiye'nin ulusal mimari mirasını koruma kampanyasını açarken şunu söylemeyi bir görev biliyorum; komşularımızın petrol kaynakları birgün gelip tükenecektir, halbuki Anadolu yarımadası çok derinlere uzanan kültür boyutunda çeşitli medeniyetleri içeren ve bunların sentezlerini yapan bir ülkedir. Bu çeşitlilik Türkiye'nin renkli zenginliğidir. Türkiye henüz açılmamış bulunan bir çok kültürel zenginlikleri ile bir kültür konservesi gibidir ve aslında kocaman bir müzedir. Korumasını bilirsek, bunların hayatla bağlarını kurarsak kültür mirasımızın ve tarihi doğal sitlerimizin tükenmeyen hazineler olduğunu göreceğiz” Gerçekten Türkiye günün birinde kocaman bir müze haline getirilebilir. Dünyada kolay kolay eşi bulunamayacak bir müze ve bu müze Orta Doğu'nun petrol kaynaklarından daha sürekli daha tutarlı bir gelir kaynağı olabilir. Bu yolda atılacak adımlara dudak bükerek bakmak yerine soruna daha bir ciddi bakmakta yarar olduğu inancındayız"
Başbakan Küstü mü ?
O gün misafirlerimi uğurladıktan sonra sayın Cumhurbaşkanı beni emretmişlerdi. Topkapı Müzesi'nin alarm tesisatı konusunda ona bir rapor arz edecektim. Eşleriyle birlikte kültürel konulara ilgileri büyüktü. Konuşma bitince bir cesaret ona bu konuyu açmış düşüncelerini sormuştum. Bana verdikleri cevap şu olmuştu; “doğru yoldasınız nasıl münasip görürseniz öyle yapınız” cevabının hem çok açık hemde diplomatik bir kibarlığı vardı. Yüce mevkilerdekilerin sarfettiği böylesine sözler değer taşırdı. İnsan bu cevapları cebine atar, sırası geldiğinde çıkarır kullanırdı. Ben de öyle yaptım.
Başbakan'a bu tayini şu, şu nedenlerle yapamayacağımı anlatmış, “eğer emirleriniz
kesin olursa uhdemdeki o çok kıymetli emanetinizi başka birine vermeniz
için iade edebilirim” demiştim. Irmak Hoca belli etmiyordu ama üzülmüştü.
Aslında bende isteklerine karşı çıktığım için üzülüyordum. Ama başka çarem
de yoktu. Hoca “bu mesele burada kapansın, kol kırılır, yen içinde kalır”
dedi ve bir daha da hiç açmadı. Aynı akşam operanın galasında karşılaştık.
Nizam'la birlikte hürmetlerimizi bildirmek için yaklaştığımızda şair ruhlu
Başbakan ;
Bu hal ne haldır
II. Yayın Kongresi ve Özgür Düşünce
Basım ve yayın hayatımızın, özgür düşünce ve demokratik sistemle olan ilişkisi, bu ilişkinin hem geçmiş hemde gelecek kültürümüze olan etkisi inkar kabul etmeyecek bir gerçek olarak ortaya çıkmıştı.Ve büyük önem taşıyordu. Ülkede sokak hareketleri, üniversitelerde ideolojik kavgalar yapılıyordu. Sağ-sol ayrımı, düşünce planında bir ucundan bakanlığı bile etkisine almıştı. Sağ-sol anlaşmazlığının, düşünce planında birbirleri ile diyaloglar kurarak, görev konusunda en iyi anlaşabileceği ortam II. Yayın Kongresi olurdu. Başbakan'la da konuşarak durmadan ertelenen bu kongreyi 24-27 Ocak tarihlerinde Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu konferans salonunda toplamaya karar verdik. Oy kaygısı bulunmayan tarafsız bir hükumet olarak kongreyi, basın ve yayın hayatımızın sağ ucundan sol ucuna kadar açmalı ve herkesin konuşmasını sağlamalıydık.
Müsteşar Vekili İsmet Parmaksızoğlu ile Tanıtma ve Yayınlar Daire Başkanı
Mete Tuncay'ı çağırdım. (Son Havadis gazetesine göre birincisi sağda ikincisi
sol kanatta idiler) Müsteşarlık zamanında hazırlanan Yayın Kongresi dosyalarını
okuduğumu, yayın hayatımızın bütün kesimlerini temsil
eden daha çok delegeler istediğimi, hükumetimizinde bu anlayışta olduğunu
bildirdim. İnanamıyorlarmış gibi yüzüme baktılar, ikisininde sokaklardaki
çatışmalar gibi kongrede olay çıkacağından endişeleri vardı “kan dökülür,
çekiniriz” diyorlardı. Aylardan beri müsteşarlıkça kongrenin yapılamama
sebebi artık anlaşılıyordu. Bir süre önce Son Havadis Gazetesi 19/11/1974
tarihinde şöyle yazmaktaydı:
“Ecevit Hükumeti'nin son birkaç güne sığdırdığı acele tayinlerle kültür müsteşarlığındaki milliyetçi idareci elemanlar tasviye ediliyordu. Bu tutumun Irmak hükumetnin kültür bakanı Nermin Neftçi tarafından durdurulacağı tahmin edilirken, olaylar tam tersi istikamette gelişmeye başlamıştır. Nermin Neftçi ilk iş olarak yıllık iznini kullanmak isteyen İsmet Parmaksızoğlu'nu bakanlığa davet etmiş ve göreve devamını istemiştir. İsmet Parmaksızoğlu'nun müsteşar yardımcısı olarak görevi sürdürmesini isteyen Nermin Neftçi, böylece bakanlıktaki milliyetçileri tatmin ettiğini düşünerek bu kere Siyasal Bilgiler'in 12 Mart öncesi militan doçentlerinden Mete Tuncay'a da Orhan Eyüpoğlu'nun hazırladığı kararnameyi bizzat tebliğ ettirerek, tek suçu milliyetçilik olan Zeki Tütüncü'den Tanıtma ve Yayınlar Dairesi Başkanlığı'nı kendisine teslim etmiştir".
Doğruydu, İsmet Parmaksızoğlu hem milliyetçi, hem de Atatürkçü idi. O'nu iyi tanırdım. Mete Tuncay'a gelince; bürokratik tecrübesi fazla olmayan bilgili ve çalışkan bir insana benziyordu. Özel düşünceleri ve solculuğu beni ilgilendirmezdi. Hizmete politika karıştırmaması şartı ile ondan istifade edilirdi. Bunu ona da söylemiştim. Hemen işe koyuldular, müsteşarlık zamanında kongre ile ilgili bir çok hazırlık yapılmıştı. Dosyalar tamamdı. Biz delegeleri çoğaltıyor, organizasyon konularını yeni baştan gözden geçiriyorduk. Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nun konferans salonu bin kişiyi alabilecekti. Dört gün süre öğlen yemekleri okulun mutfağından yenecekti. Gönderilen bildiriler (tebliğler) çok fazla idi. Bir kısmı eski tarihli idi. Onlarla yeniden temaslar kuruluyor, yeni gelenlerle birleştiriliyor, konularına göre, dokuz ayrı komisyonda görüşülmek üzere ayrılıyordu. Komisyonların her biri bir sayı ile anılacak ve Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nun ayrı bir odasında çalışma yapacaktı. Bütün konuşmalar ve komisyon raporları teyplerle tespit edilecek. En son olarak genel kurulda tartışılıp son şeklini alacak ve bir kitap olarak basılacaktı. Gelenleri kapıdan karşılıyordum. Uzun politika yıllarının insanı olduğum halde amatörce bir heyecan içindeydim.Yaradılışım böyleydi.
Ülkenin dört bir yanından, yayımcılar yazarlar, basımcılar, düşünürler,
üniversite profesörleri, geliyorlar konferans salonundaki yerlerini alıyorlardı.
Aralarında eski dostlarımız, üniversiteden ve liseden hocalarımızda vardı.
Bir kısmı talebeleri olarak benimle övünç duyduklarını söylüyor, beni utandırıyordu.
Açış konuşmamda şunları söylemiştim;
“Türkiye'de yazarın, yayının, dağıtımın çığ gibi büyüyen problemleri ve birbirleri ile zıtlaşan önemli sorunları birikmiştir. Bunlara topluca eğilmek gerekirken bu yapılamamıştır.” Birinci Yayın Kongresi yirminci yüzyılın ilk yarısındadır. İkinci Yayın Kongresi ise son yarısında. Arada bir çağ farkı doğmuştur. Çağımızın adı bir kısmına göre “uzay çağı” bir kısmına göre ise “atom çağı” dır. Adı ilerde ne olursa olsun, çağımız insan düşüncesinin, kendi bulduğu öğelerle bilimi ve teknolojiyi kullanarak ilerlediği önemli bir çağdır. Rejimler çeşitli, ideolojiler ayrı ayrı olabilir. Ama çağımız, hepsininde kendi kalıplarını aşarak etkilendiği hızlı değişme sürecinin içindedir. Biz de zaman içinde toplumsal değişmeleri bu açıdan değerlendirmeye alışacağız.( II.Yayın Kongresi, Cilt II s7-10 ) diyor onun için bu ölçüler içinde kongreyi topladığımızı anlatıyordum. Bu yüzden yapılacak çalışmaları ve eleştirileri beklediğimizi söylüyordum. İkinci, üçüncü, dördüncü günler, birer buçuk saatlik yemek molası ve yarımşar saatlik çay arası dışında delegeler 7-8 saatlik ciddi çalışmalar içine girdiler. Bir ara “Kongre basılacak” diye bir haber kulaktan kulağa dolaştı. Gerekli tertibatımız vardı, böyle birşey olmadı. Komisyonlarda kavga gürültü de çıkmadı. Aksine hiç ummadığımız kişiler yanyana, mesleğe dönük olarak çalışıyor ve bir çok önerilerde birleşiyorlardı.
Elimdeki listeden Dördüncü Komisyon delegelerine göz gezdiriyorum. Kimler
yok ki ;
Ahmet KABAKLI Çetin ALTAN
Kongreye gönderilen tebliğleri, komisyon raporlarını, Genel Kurul konuşmalarını toparlıyorduk. Bunların iki ciltlik birer kitap olarak basılması ancak bizden sonraki yıllarda ve birkaç bakanın gelip gitmesinden sonra gerçekleşebilmişti. Sanırım bunun sebebi kongrede alınan kararların zamanına kıyasla daha ileri bir düşünce özgürlüğünü ön plana almasından kaynaklanıyordu. Kongre “bilim ve sanat eserlerinde her çeşit kısıtlamanın kaldırılması” esasını ortaya koymuştu. Bu karar Anayasadaki 141-142-163. maddelere aykırı bir tavsiye idi.
Çok sonraları basılabilen bu kitaplara bakıyorum da, bu kadar uzmanın,bilim
adamlarının ve tanınmış kişilerin ülkemizin düşünce ve yayın hayatındaki
bu ciddi çalışmaları ve oldukça büyük kültür hareketi yeterince duyurulamamış
hiç bir reklamı yapılamamıştı. Sadece bazı dergilerde ve basında birkaç
makalede konu olmuştu. Şevket Rado, Hayat Dergisi'ndeki yazısının sonunda
“bir yayın kongresi toplayarak kendinden önce yapılamayan bir işi,iyi bir
şekilde yapmaya muaffak olan,zamanımızın Kültür Bakanını bu başarısından
dolayı candan tebrik edelim ve bekleyelim” diye bitiriyordu.
Aynı tarihlerde Varlık Dergisiinde Yaşar Nabi Nayır da ;
Söz konusu çalışmaları içeren kitaplar ise bir-kaç bakan değiştirdikten
sonra,Özal hükumetleri zamanında, Kültür ve Turizm Bakanı olan Sayın İlhan
Evliyaoğlu tarafından 24/11/1987 tarih ve 4845 sayılı onay ile bastırılmıştır.
Olaylar ve Partiler
Gençlik olayları mecliste de tartışılıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü Necdet Uğur, ”olayların sorumlusu, komandoları üniversiteye sokan ve gençleri kışkırtan MHP'dir " diye konuşuyordu. Başbakan adayı Sadi Irmak Cumhuriyet Halk Partisi ile Adalet Partisi'ni bir araya getirerek, bir koalisyon kurabilmek için çok uğraşmış ama başaramamıştı. Geçici hükümetin üyeleri olarak bizler, ”Milliyetçi Cephe”nin dışında bırakılan Cumhuriyet Halk Partisi ile, Demokratik Parti'nin hükumeti çok rahat olarak kurabileceklerine inanıyorduk. Ecevit'le Bozbeyli'nin yanyana gelerek konuşmuş olmaları bu umudumuzu artırmıştı. Ama bir sonuç çıkmadı. İki partinin milletvekilleri birbirlerine güvenemiyorlarmış dendi .Aslında 186 milletvekili olan Cumhuriyet Halk Partisi de bu işe pek gönlünü yatıramıyordu. En son olarak Irmak Cumhuriyet Halk Partisi destekli DP+ Teknokratlardan kurulu bir erken seçim hükumeti öneriyor, ondan da bir sonuç elde edilemiyordu. Ertesi gün çıkan Milliyet Gazetesi'nin birinci sahifesinde Başbakan adayımızın renkli güzel bir karikatürü vardı. Elinde kocaman bir pankartı taşıyordu. Pankartın üzerine büyük harflerle "HÜKÜMET İSTİYORUZ" ibaresi yazılmıştı. Altındaki imza ise gene hükümet idi. Son Havadis Gazetesi'nde Milliyetçi Cephe'nin Adalet Partisi'nin başkanlığında kurulacağına ilişkin haberler işleniyor, Adalet Partisi “Milliyetçi Cephe” çalışmalarının yaygınlaştırılması kararını alıyordu. Şubat'ın ilk günlerinin önemli haberi; Amerikan yardımının kesilmesi idi. Başbakan'ın “NATO savunmasına olan katkımızın yeniden düzenlenmesi gereği ortaya çıkmıştır. Ne Kıbrıs Rum kesimine, ne Yunanistan'a, ne de ABD'ye verilecek herhangi bir tavizimiz yoktur” diyen bir bildirisi yayınlanmıştı. Kabine ve Milli Güvenlik Kurulu devamlı toplanıyordu. Washington'a bir nota çekilmesi kararı alındı. Bu notada özetle ABD Kongresi'nin büyük bir yanılgı içinde bulunduğu belirtiliyordu. Son gelişmeler karşısında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk güvenoyu alabilecek bir hükumetin kurulması isteğini tekrarlıyor, Ecevit, Yunan TV'sine verdiği demecinde “Türkiye'nin artık ABD'ye güvenemeyeceğini, tek taraflı ortak güvenlik yüzünden büyük riskler altında kalmaya devam etmesinin anlamsızlaştığını” söylüyordu. Kissinger, telefonda Dışişleri Bakanı: Büyükelçi Melih Esenbel'i aramıştı, “ani ve geri dönülmesi imkansız olan kararlardan" kaçınmamızı söylüyor, kendisinin ve başkan Ford'un "durumu düzeltici uğraş verdiklerini" bildiriyordu. Türkiye, durumun NATO'nun sivil ve askeri komitesince incelenmesini istiyor ve ABD ambargosunun Orta Doğu için vahim sonuç vereceğini öne sürüyordu. Bir süre sonra NATO'nun isteğimizi kabul etmesi, ülkede iyi karşılanmıştı biraz nefes almıştık. ABD Kongresi'nin kararına karşı yalnız olmadığımız meydana çıkıyordu. Bir yandan dış olaylar,bir yandan anarşik hareketlerin bir iki vilayete daha sıçrama görüntüleri, dünyadaki ekonomik durgunlukların Türkiye'yi de etkilemesi siyasi istikrarsızlıkla birleşiyor ve zorluklar yaratıyordu. Şekere, kömüre, elektriğe yapılan zamlar kapıya gelmiş bekliyordu. Hayatın her bölümüne yansıyarak pahalılık yaratacaktı. Memur maaşları için acaba bir kısmı bonolarla mı ödense diye konuşmalar yapıldığını anımsıyorum. Ülkenin bu durumunda bile partiler birbirini suçluyor, Son Havadis “bütün bunlar hükumeti bırakıp kaçan Cumhuriyet Halk Partisi'nin mirasıdır” diye yazılar yazıyor "yokluklar pahalılık, kuyruklar Cumhuriyet Halk Partisi icadıdır" derken, Ecevit verdiği bir demeçte “yeterince güçlü olmayan bir hükumet böyle bir dönemin gerekli kıldığı köklü politika tercihlerini yapamaz, derhal seçime gidilmesi gereklidir” diyordu. Bizler ise Parlamentoya dayalı, güvenoyu almış normal hükumetler için bile, son derece zorluklar yaratan şartların karşısında bulunan sıkıntılar içinde çalışma yapan bir hükumetin üyeleriydik. Örsan Öymen bizim hükumete, ehliyetsiz araba kullanan şoförler adını takmıştı. Onu Meclis kulislerinde gördükce sorardık; –”Arkadaş, parlaementoda şoförlere ehliyet veren bir merci ya da ehliyet almak isteyen usta kimseleri sen görebiliyormusun ? Biz zaten burnumuzdan soluyoruz, bir de sen mi”. O ise –”Hadi hadi bir şeyler yapıyorsunuz devam edin, devam edin der" güler geçerdi. Hükümet gençlerle, komandolar arasında süregelen olayları ordununda yardımıyla bastırmıştı. Geçici bir süre için üniversite kapanmış TÖB-DER'in afişlerine el konmuş Tokat MHP İl Başkanı gözaltına alınmış, binalardaki Bozkurt bayrakları ile aşırı solcu resimler ve sloganları taşıyan pankartlar indirilmişti.
Başbakan, “tedbir alınmasa idi milli facia çıkardı, çok şükür olaylar daha
vahim sonuçlara varmadan önlenebildi” diyordu. Son Havadis Gazetesi Adalet
Partisi'nin sesiydi. Sistematik olarak bir yandan Cumhuriyet Halk Partisi'ne
çatıyor, bir yandan muntazaman “Milli Cephe”yi güçlendirici haberler yayıyor,
arada sırada Irmak kabinesinin içinde huzursuzluk bulunduğunu,bakanlar
arası anlaşmazlıkların arttığını, bazı bakanların Ecevit gibi hükumeti
bırakıp kaçmak istediğini yazıyordu.
Milli Cephe ve Bütçe
“Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, bu bütçeye ret oyu vereceğiz. Anayasaya aykırı olduğu için, harcama hedefinin çok önemli bir kısmını sağlıklı kaynaklarla karşılayamadığı için, bütçe harcamaları konusunda gerçek, bütçe gelirleri konusunda sorumluluktan kaçan bir anlayışla hazırlandığı için bu bütçeye ret oyu vereceğiz. Ret oyumuz, yalnız bütçeye değildir, demokratik rejimi ve iç barışı tehdit eden son cinayetlerin ve zorbalıkların adını dahi koymaya cesaret edemeyen Hükümetin tutumuna da ret oyu vermiş oluyoruz (CHP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar). Beş aydan beri Hükümet kuramayan, hükümeti kuramadığı halde seçim kararı almaktan kaçınan Parlamento çoğunluğunun tutumuna da ret oyu vermiş oluyoruz” Adalet Partisi Grubu Sözcüsü Yılmaz Ergenekon ise ona verdiği cevapta:
“Partiler arasındaki polemiğe, elbette benim, bitaraf bir hükümet başkanı olarak girmemi istemez ve beklemezsiniz. Bütçe Komisyonu'nun kuruluşu mevzuu, hükümetin iradesinin, yetkisinin tamamen dışında, Meclisin yüksek iradesi meselesidir. Meclis'in yüksek iradesi böyle tecelli etti. Ancak bu sayede bütçe görüşülebildi ve görüşülmeye devam edilmektedir.”
– ”Bütçeye ne renk oy vereceksiniz?” diye sorduğunu,
– Biz seyirciler Milliyetci Cephe forvetine Çankaya'dan gelecek pası izleye duralım, atı alan üsküdarı, topu kapanda iktidar kalesini aştı bile..
Senato'da İlk Kez
Senatörler; bu seçkinler meclisi üyeleri, Kültür Bakanlığı bütçesine ilgi duymuşlar ve salondaki sıraları doldurmuşlardı. Her çeşit gerginlikten ve siyasal çekişmeden uzak olarak bu yeni kurulan bakanlığa ait; iyi hazırlanmış ve grupları adına şahısları adına ağır başlı konuşmalar yapıyor, yanıtlanması için sorular soruyorlardı. Henüz kamuoyunda ve basında hatta Meclis Genel Kurulu'nda, soyut bir deyim gibi görünen Kültür Bakanlığı bütçesi, bana, senatonun gündeminde ve kürsüsünde sahibini bulmuş gibi görünmüştü. Meclislerdeki son konuşmalarımı ilk kez senato kürsünüden yapıyordum.
Türkiye'de, milli hudutlarımız içindeki kültürel yozlaşmayı, dağınıklığı,
çeşitliliği, alt yapı zenginliğini, bakanlığın günlük politikanın üstünde
çalışmaıs gereğini ele alan ve bakanlığın yaşatılmasının lüzumuna değinen
uzun bir konuşmaydı bu.
“Kültür ünitelerimiz uzun süre Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak çalışmış, çok kısa bir bakanlık olarak hizmet verdikten sonra da Devlet Bakanlıkları bünyesindeki müsteşarlıklara dönüştürülmüştür. Milli Eğitim Bakanlığı'nın işlerinin başından aşması ve çok geniş kadrolarının bulunması, Devlet Bakanlıklanın da politika açısından ve çalışma bakımından dolu olmaları sonucu kültür işleri ister istemez ikinci planda kalmış ve ağır aksak bir çalışma içine itilmiş bazan bir bakandan olur alabilmek için haftalarca ve aylarca beklemiştir...."
Millet Meclisi Genel Kurulu'nda yapılan oylamada 975 mali yılı bütçe dökümanına 136 red bir çekimser ile 230 kabul oyu verilmişti (26 Şubat 1975).
Ertesi gün bütün gazeteler, bütçenin kabulünü manşetten veriyor, bir süre
önce kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin 50 kişilik Kurucu Meclis'ini,
Başbakan adayı Irmak'ın yaptığı teşekkür konuşmasında Meclis'te bütçenin
kabul görmesinin güvenoyu biçiminde anlaşılmaması gerektiğini söylediğini
yazıyordu.
Koltuk
Esener : – ”Sayın Başbakanım, durumu sayın Cumhurbaşkanımıza arz etsenizde lütfen artık bizi affetseler". Başbakan: – ”Bütçeden sonra Çankaya Köşkü'nün yeni bir hükümet kurulması için çalışmalara girişeceğini zannediyorum". Pek tatmin olmuş gibi görünmeyen, Esener: – ”Bir başbakan adayı görevlendirilirse mesele yok, bir süre daha bekleyelim yeni hükümet kuruluncaya kadar, bir süre konmasını rica etsek bu sürenin sonunda da görevimizden affedilmeyi dilesek gibi birşeyler söylemeye kalkınca başbakan kaşlarını çatarak “sayın Cumhurbaşkanımızın hassasiyetini biliyorsunuz, bu konunun daha nazikhane bir biçimde kendilerine iletilmesi gerekir... Aksi halde bir iltümatom mahiyeti arzeder ki ben de bunu yapamam” cevabını vermiş. Esener kulisteki arkadaşlarına dert yanarmış:
– ”Bazıları hiç ayrılmak istemez ama koltuk onları bırakır, bazıları da
bir an önce ayrılmak ister koltuk onlara yapışır, bırakmaz. İnsan ölür,
hastalanır, istifa eder gitmek ister, biz istifa ettik ama ayrılamıyoruz
şu halimize bir bakın” diyormuş.
Çankaya Yine Irmak Demişti
Cumhurbaşkanı Korutürk ve Başbakan adayı Irmak bu sefer CHP ile AP'yi de içine alan, geniş tabanlı bir hükumetin kurulmasını istiyorlardı. Bu hükumet intikal dönemini atlattıktan sonra, ülkeyi seçime de götürecekti.
Başta AP olmak üzere MSP-MHP ve CGP teklife karşı çıkmakta idiler. Demirel
“Meclisi'n güvenoyu kimsenin cebinde değildir. Ama yasa gereği dört yılda
bir seçim yapılır, bu hükmün altında 'CHP istediği zamanda yapılır' diyen
bir dipnot yoktur” diye konuşuyor ve “tekrar söylüyorum; seçim yapılsa
yine mahçup olacaksınız, sizin alabileceğiniz oy yine budur” cevabını
veriyordu. AP'nin çevresindeki toplanma yoğunlaştığı oranda Demirel sertleşiyor,
ve “CHP ile bir koalisyon hükumetine ancak savaş halinde bulunduğumuz
zaman gidebiliriz” diyebilecek kadar ileri gidiyordu.
CHP ile AP
Bu iki parti aynı ülkenin bağrından vücut bulmalarına karşın,hele ısmet İnönü'nün ölümünden sonra iki ayrı unsur gibiydiler. Politikayı birbirlerine karşı durmak sanan iki düşman kardeş gibi sürdürmeyi bir beceri sanıyorlardı. Türkiye'nin altın yılları, birinin ötekine “faşist”, diğerinin ise berikine “komünist” damgasını vurmakla geçmişti. İlke sorunlarına hep sadece kendi partisel gözlükleri ile baktıkları için olacak, gerçekçi çareler de de birleşememişler, asgari müşterekleri tutturamadıkları için de partiler demokrasinin erdemli müsbet ölçülerini rejim açısından hep açmazlara sürüklemişlerdi. CHP'nin MSP'ye yaklaşması bu birleşememenin ve bu rekabetin sonucuydu. Sosyal ve siyasal açıdan konuya bakıldığında, bana göre en yapılmaması gereken olasılıktı. Bu olay siyasi hayatımızda yanlış bir çığır açmış, dinci siyasal akımların umutlarını güçlendirmiş, demokratik yaşantımızda yeni problemler yaratmıştır.
Ne yazıktır ki, artık tarihten gelme liderlerin ortalıkta kalmadığı ve
henüz çok yeni olan partiler demokrasimizin yetiştirdiği, CHP'nin ve AP'nin
başında bulunan iki genç lider batılı anlamdaki yeni toplum yolumuzun aydınlığı
ve selameti için gerekli bulunan bu çok önemli noktayı hep gözardı etmişler,
sadece kendi partilerinin Türkiye'yi kurtaracağı ön yargısına kapılmışlardı.
Nedense, dış politika sorunları dışında bu iki partinin bir araya gelebilmeleri
mümkün olamıyordu. Dış politikada nasılsa olumlu bir gelenek vardı. Sanırım
bu hususun öncüsü yine İsmet Paşa olmuştu. Partiler birbirlerine danışmadan
hareket etmiyorlardı. İçimden, inşallah bu güzel davranışı, gelecek yıllara
da taşırlar diye düşünürdüm.
Irmak Partilere Mektup Yazıyordu
Örneğin; “Herşeye rağmen CHP - AP koalisyonunu benim başkanlığımda düşünebilir misiniz? CHP'nin ağırlık vereceği bir koalisyona ya da bir Milli Mutabakat Hükümeti içine girermisiniz? Benim Başkanlığımdaki bir sağ kanat hükümetine ne dersiniz?” gibi olasılıkları ortaya atarak bir çeşit nabız yoklamak istiyordu. Başbakan adayı, partilerin cevabını bekleye dursun, Kıssinger Ankara'ya gelmişti. Yardımın makul bir süre sonra açılacağına söz veriyordu. Ecevit Almanya'ya gitmişti. Bonn'daki Türk vatandaşları tarafından büyük nümayişle karşılanmıştı . Türkiye'ye yardım konusunda iyi haberlerle döneceği söyleniyordu. Bir rivayete göre de, acele olarak Türkiye'ye dönmesini, Cumhurbaşkanı Korutürk istemişti. Süleyman Demirel, Ecevit'in hükümette resmi bir görevi bulunmadığı halde, eski bir alışkanlıkla yaptığı, Türkiye'yi bağlayıcı gibi, görünen, bu dış gezilere çıkmasına ve demeçler vermesine karşı çıkıyor ve Isparta usulü bir deyim ile ; “ Ecevit henüz Başbakanlık urbalarını galiba üzerinden atamadı” diye demeç veriyordu. Ankara gündeminde artık, gündüzleri hükumet akşamları dış yardım ve Kıssinger konuşulur olmuştu. Bir süre önce Celal Bayar'ın Moda Clup'te eski demokratlarla yaptığı toplantıdan sonra gazeteler 280 kişinin Adalet Partis'ine geçtiğini yazıyordu.
Süleyman Demirel, Prof. Dr. Irmak'ın, hükumet teşkili ile ilgili soruları
için “benim mektupla konuşma adetim yoktur” diyor. MSP – MHP
– CGP ile birlikte o da bütün tekliflere karşı olduğunu basın kanalıyla
açıklıyordu. Türkiye'de siyaset yeni bir aşamanın önüne gelmişti. Parlamento
içinde, Süleyman Demirel'in başı çektiği bir sağ kanat hükümetinin kurulabilme
çabaları yoğunluk kazanmıştı. Meclis 18 Mart'a kadar tatile girince, bende
İstanbul'dan başlamak üzere, Kültür Bakanlığı ünitelerine veda etmek ve
bu arada birazda üzerimdeki yorgunlukları atmak ve dinlenebilmek için Nizamla
birlikte bir geziye çıkmıştım.
Yangından Mal Kaçırmak
Nejat Eczacıbaşı ile Ürgüplü gazetelerden İstanbul'da olduğumuzu öğrenmişlerdi. Otele telefon ederek bizi Boğaziçiinde bir öğlen yemeğine davet ettiler. Yemek İstinye sırtlarındaki lokantada yeniyordu. Hava güzel olduğu için masa dışarda kurulmuştu. Karşı kıyılarda Boğaziçi pembe erguvanları ile donanmıştı, maviler, yeşiller arasında... Önce son politik durumları konuştuk. Onlar da parlementonun içinden çok kısa zaman sonra Süleyman Demirel'in Başbakanlığı ile bir hükumetin kurulmak üzere olduğuna inanıyorlardı. Söz arasında bana; – ” Sanki neden bakanlığınız sırasında şu güzel İstanbul Boğazıinı korumaya almassınız” diye bir soru yönelttiler. – “Kabineniz tarafsız, üyelerinin büyük çoğunluğu politikadan bir şey beklemiyor. Bunu yaparsanız ancak siz yaparsınız. Bildiğimiz kadarıyla, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu'nun bu konularda eskiden beri alınmış kararları ve çalışmaları varmış. Ama ellerinden tutacak siyasi adamı bekliyorlarmış” diye konuşuyorlardı. Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bir süre önce toplantısına girdiğimi ve çalışmalarını gördüğümü onlara anlatıyordum. Kurul eski eserleri bile korumada büyük zorluklar içinde ve baskılar altında idi. Antalya'nın en işlek yerindeki “Adrianüs Kapısı”nın yanına, yüksek bir apartman dikilmek istendiğini ve üç kez reddedildiği halde yine gündeme sokulduğunu söylüyordum. Nejat Eczacıbaşı ile Ürgüplü, İstanbul aşığı olan bu iki insan o günlerde parlementodan çıkacak olan bir hükumetin, yine “seçmene selam” konusunda hareket edeceğine, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun kararlarına uymayacağına inanıyorlardı. Başka bir değimle, "yangından mal kaçırmanın tam zamanı" diyorlardı. Onlara henüz kamuoyunun bu korumaya alışkın olmadığını, mal-mülk sahiplerinden tepki gelebileceğini düşündüğümü ama tepkilerden çekinmediğimi, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun bu konuda yüreklendirilmesi gerektiğine olan inancımı anlatıyordum. Ertesi günü Anıtlar Yüksek Kurulu ile bir toplantı yapmıştık. Bana, "kısa zaman içinde teknik konuları tamamlayacak olduklarını" söylemişler, ben de onlara "zamanın kalmadığını, hükumetten ayrılmamızın eli kulağında olduğunu acele etmeleri gereğini" hatırlatmıştım. Ankara'ya döndüğümde konuyu başbakana açtım. Bu konuları iyi bilen bir insandı. Dünyadaki örneklerini gezmiş görmüştü. Teklife sevindiğini bildirdi. “Yapın hemen yapın, biraz tepki alırsınız o kadar. Zaman içinde alkışlayanlar çoğalacaktır, yapın, yapın” dedi. İmar İskan Bakanı Sayın Babüroğluindan da onay almıştık. Bizim işe el attığımız o günlerde bile birçok köşkler yalılar yıkılmış, bahçeler bozulmuş, koruların bir bölümü harap olmuş, çeşmeler kurumuş, kitabeler kırılmıştı. Ne kurtarırsak kardır havası ile çalışmalar tamamlanmıştı. Buna en çok sevinenler Anıtlar Yüksek Kurulu üyeleri idi. Bir milli kültür abidesi olan Boğaziçi'ni koruma çalışmalarının yapıldığı sırada Çengelköy yamaçlarına bir stad oturtulması konusunda bir kampanya başlatılmıştı. Bazı gazeteler bu kampanyaya destek veriyorlardı. Stadyumun yapılma kampanyasını açanlar, anfiteatr biçimindeki stadyum merdivenlerinin sırtların meyline uydurulacağını, zarif bir görüntü ile peyzajı bozmayacağını ve sluete zarar vermeyeceğini savunuyor, Başbakanı da bu konuya inandırmaya çalışıyorlardı. Hatta bu stadyumun adının “Irmak Stadyumu” olmasını ortaya atanlar bile vardı .Anıtlar Yüksek Kurulu'na göre ise bu stadyum Boğaziçi yamaçlarında bir “beton kavite” oluşturarak peyzajı bozacaktı. İstanbul Boğazı'nı, tabii ve tarihi bir SİT alanı olarak ilan edeceğimiz şu sırada bende bu iki zıt düşüncenin arasında kalmıştım. Anıtlar Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Orhan Alsaç'ı Ankara'ya çağırdım. Prof. Ekrem Akurgal, Doç.Dr. Doğan Kuban'ı da yanımıza aldık, Başbakan'a gittik. Uzmanların bu konudaki görüşlerini ona anlatmalarını istemiştim. Çünkü niyetimizin yanında bu bir uzmanlık işiydi. İki saati aşkın toplantı yaptıktan sonra uzmanlar Başbakan'a görüşlerini anlatırken ben, şair ruhlu Irmak Hocada Boğaz'ın en güzel görüntüsü içinde anılmak gibi kültüre kaplanmış mütevazi bir isteğe gönül yatırmış olduğunu sezinliyordum. Orhan Alsaç “Hem estetik olarak hem de teknik olarak sakıncalıdır köprünün iki ayağında da izdiham olur, trafik tıkanır” diye anlatıyordu. Sayın Başbakan uzmanlığa önem veren bu dürüst insan, en sonunda “şimdi gazetelere kampanyayı durdurmaları için telefon ederim, siz merak etmeyin, haklısınız” cevabını vermişti. 18 Mart 1975 günü,bütün radyolar ve TV haberleri İstanbul Boğazı'nın Kültür Bakanlığı tarafından tarihi ve tabii anıt olarak korumaya alındığı haberini verdiler. TRT Genel Müdürü İsmail Cem ve Başdanışmanı Mehmet Barlas, konuyu tutmuşlardı. Bizim bu konudaki basın özetimizi günlerce TRT'den verdiler.
Bu karar benim bakanlıktaki görevlerimin içinde en son, ama en çok zevk
duyarak imzaladığım bir karar olmuştu. Cumhuriyet Gazetesi'nde “Olaylar
ve Görüşler” köşesinde yazı yazan, Çelik Gülersoy ise özet olarak şöyle
diyordu; Boğaziçi İstanbul'un özel bir tabiat dokusu ve özel bir mimarisi
olan yakın çevresidir. Biliyorsunuz ki en eskilerde (Antikitide) bu doğal
kanal, tüm yeşil örtü ile kaplıydı. Bizans, Galata Kulesi'nde bitiyor ve
sonra yine ormanlar başlıyordu. Boğaziçi'ni kullanmaya Osmanlı Türkleri,
onun bu karekterine fazla dokunmadan açmışlardı. Ormanlar yine denize kadar
iniyor ve yalılar, bir kolyenin incileri gibi kıyılarda diziliyordu. Köyler
ise vadilere yayılmıştı. 17. yüzyılda gelen bir İtalyan rahibi, İstinye'nin
Kızılcık ormanlarından ve sık bağlarından söz etmiştir. Çelik Gülersoy
makalesinde Boğaz'ın doğal güzelliklerine uygun yapılanmanın II.Dünya Harbi'nden
sonra süratle bozulduğunu, villaların yanında tek odalı gecekonduların
yapılmaya başlandığını anlatarak sadece korumaya almakla yani plansız-programsız
yapılanmayı yasaklamakla işlerin yoluna girmiş olamayacağını haklı olarak
bizlere de hatırlatıyordu. Yine de başlangıç için alınmış iyi bir karardı.
“Artık gerisini ve esas koruma görevini bizden sonra gelenler düşünsün”
diyorduk.
Dün Dündür, Bugün Bugündür
“Türkiye 1975 yılına istifa etmiş bir hükumetle girmişti. 1974 yılı bir siyasi bunalım yılıdır. Sorun hükumet teşkilindeki zorluk, ya da kurulan hükumetlerin kısa ömürlü olmasında değildir. Başka bir deyimle , hükumet kuruluşundaki zorluğun kaynağı, siyasi iktidarın müessese olarak zedelenmesi ve neticede siyasi iktidar boşluğunun meydana gelmesidir. Türkiye bugün hükumet arıyor ve haklı olarak hükumet buhranından şikayetcidir. İstikrarsızlık bir samyeli gibi herşeyi kurutmuştur.
Süleyman Demirel şu anda Türkiye'nin içinde bulunduğu zorlukları sıralıyor, iktisadi durgunluğu, enflasyonu, ticari açığın yükselmesini, döviz rezervlerinin erimesini işaret ediyor “tek meselenin seçime gitmek olduğunu sanmak bir gaflettir, hiç bir parti kendi oy ve seçim takdiklerini, Türkiye'nin bütün meselelerinin önünde ve üstünde görmek hakkına sahip değildir. Seçim kararı alabilmek için bile, anayasaya dayalı, güvenoyu almış bir hükumet gereklidir” diyerek hükumet kurabilmek için Turhan Feyzioğlu'nun takdik bilgisi ve zekasını, Erbakan'ın hükumete girerek dinci akıma güç verme ihtirasını, Alparslan Türkeş'in, partilerarası mekik dokuyan, bir ucunda sokağı ideolojik olarak etkilemeye çalışan dinamizmini kullanıyor ve Celal Bayar'dan da büyük destek görüyordu.
Daha dün, o, 12 Mart askeri darbesinin iktidardan indirdiği Başbakan'dı.
Partisinin içinden bir başka parti türemişti. Rejimin açılışı ile gidilen
genel seçimlerden partisinin küçüldüğünü ve oylarının düştüğünü gören bir
siyaset adamıydı. Bütün bunlar dünde kalmıştı. Bu günse başka bir gündü
ve 20 Mart'da Cumhurbaşkanı Korutürk hükumet kurma görevini o'na
veriyordu.
Görev Demirel'de
Demirel sık sık demeçler veriyor “Parlamentonun demokratik süreci işleteceğini, buhranın bittiğini, Türkiye'yi müreffeh ülke yapacaklarını” bildiriyordu. Adalet Partisi'nin lideri 12 Mart Müdahalesiinin ve onu takiben uygulanan genel seçimlerin önüne koyduğu zorlukları partisi ile birlikte aşabilmişti. Sağ siyasal güçler parlamentoda onun çevresinde toplanmıştı. O'nun elde ettiği bu sonucun gelecek yıllara nasıl yansıyacağını, siyasal yaşantımıza, müsbet ve menfi açıdan ne gibi sonuçlar getireceğini merak edenler vardı. Pek çok kimse vazgeçilmez bir lider olarak ortaya yeniden çıkmasının siyasal hayatımıza olumsuz yansıyacağından, ve sanki bir "liderler sultası” modasının ve transferler devrinin açılacağından kuşku duyuyor, o'nun da CHP'nin düştüğü hatayı tekrar ederek dinci akımlara güç katacak davranışını MSP ile hükumet teşkilini sakıncalı görüyordu. Bizde öyle düşünüyorduk. İster beğenelim, ister karşı olalım Süleyman Demirel kendisi ve partisi açısından, zamanı ve fırsatları değerlendirmesini bilmiş, gerçeklere bakarak çalışmış ve “Süleyman'dan bir daha Başbakan olamaz” yargısını tersine çevirmiştir. 21 Mart 1975 günü AP lideri, Milli Cephedeki partilerin hükümet kurmada anlaştıklarını ilan ediyordu. Demokratik Parti'den 9 milletvekili, Sadettin Bilgiç, Nilüfer Gürsoy, Mutlu Menderes ve arkadaşları istifa edince, güvenoyu meselesi de yoluna girmiş görüntüsü veriyordu. Meclisler güvenoyuna kadar sürekli çalışma kararı almıştı.
Son Havadis Gazetesi, “Demirel'den Müjdeler” diye manşet atıyor, koalisyonun
programının ana hatlarını veriyordu.
1- Gecekondulara tapu verilmesi,.
Ecevit
“Toplumdaki bu bunalım bir takım sarsıntılar, sıkıntılar getirir. Bir bakıma bunalımlar toplumdaki büyük değişikliklerin göstergesi olurlar. 1974 yılında ve daha önce toplumla, geride kalanlar arasında bir iktidar çekişmesi yaşanmıştır. Bu partilerin birbirleri ile yaptığı bir iktidar mücadelesi olmayıp, halkın geride kalanlarla yaptığı bir iktidar mücadelesidir. İlerleyen toplumla geride kalanların çekişmesi nasıl sonuçlanır?" diye sorduğunda “Elbette halkın istediği biçimde sonuçlanacak. Başka türlüsü düşünülemez” cevabını veriyordu. Ecevit 12 Mart askeri müdahalesi süreci içinde İsmet İnönü ile ters düşmüş ve kurultayda Genel Başkan olmuştu. Rejimi açan ilk genel seçimde CHP parlamentonun en büyük grubunu kurmuştu. İşçi Partisi'nin kapanmasından sonra Ecevit solun tek lideri olarak kalmıştı. CGP zayıflamış, o'nun oyları da CHP'ye kaymıştı. Kıbrıs Barış Harekatı'nın milli bir heyecana sebep olan başarılı sonucu MSP ile yaptığı koalisyonun ülkeye zararı dokunan yönlerini ve ekonomik zorlukların üstünü örtmüş, Ecevit'i eleştirilere hedef olmaktan kurtarmıştı. Özetlenirse eğer, Ecevit ülke sorunlarına çare araması, olumlu ve gerçekçi çalışmalarla topluma faydalı işler yapabilmesi için pek çok olanaklara sahip bir liderdir. Süleyman Demirel'in partisi ile birlikte, 12 Mart sonrasındaki durumu, Ecevit ile kıyaslanırsa, bir çok gözlemciye göre, Ecevit'in durumu çok daha parlak ve çok daha şanslı bir lider görüntüsü vermektedir.
Son Havadis Gazetesi, Ecevit'e olan muhalif tutumunun sivri kalemi ile
biraz abartarak, biraz da karikatürize ederek, şöyle yazmıştı :
“Bazı insanların başarıları değerlerine bağlı olur. Bazı insanlarda bir şanslı yıldızın altında doğarlar. Büyük ikramiye kazanan birisi “çalıştım çabaladım kazandım ”diyebilir mi? O ancak bilet aldım der. Kıbrıs Zaferini Genelkurmay, bütün millet, bütün partiler kazanmış ama avantajını iktidardaki Ecevit toplamıştır Halk o'nu omuzlarda taşıyor o da kendisini mucize yaratan adam oldum sanıyor”
Elbetteki böyle milli ve askeri bir hareketin başarısında, siyasi iktidarın
da büyük bir payı vardır. Ama o zamandan beri Ecevit, pek çok insanın aklında
Türkiye'ye yeni bir hava getirecek olan şansı parlak bir lider olarak kalmıştır.
Ecevit En Büyük Şansını Kullanmadı
Gelseydi Ecevit, en başta İnönü ile ters düştüğünü söyleyerek, evhamlar içinde, peşin hüküm vererek, yakın çevresindekilerin etkisi altında istifasını vermemiş bulunsaydı, hizipler üstü bir politik tutumla İsmet İnönü'nün “denge politikası” nı destekleseydi,. Rejimin büsbütün kapanması tehlikesine karşı CHP'nin; birlik, beraberlik içinde bir bütün görüntü vermesinin tehlikeleri önleyebileceğine inansaydı. Kurulacak hükumetlerin başına kim getirilirse getirilsin, seçilmiş parlementodan, bilhassa CHP'den üye vermiş olmanın yeniden seçimlere gidebilme tartışmalarına bir kolaylık sağlayacağını görmüş bulunsaydı. Bütün bu konularda Genel Başkan İsmet İnönü ile birlikte hareket edebilseydi belki böyle, şimdiki gibi birdenbire parlamayacak, belki seçimlerden %33 oy ile CHP'ye 186 milletvekili çıkarılamayacak belki bir iki kez başbakan da olamayacaktı. Ama Atatürk'ün partisini sonuna kadar yaşatan, Atatürk'ün partisinin temelleri üzerinde, sağlam bir sol yenileşmenin güvencesini veren lider olarak ortaya çıkacak, tarihe geçecekti ve solu toparlayacaktı. İsmet Paşa 20. Kurultay'a kadar destek verdiği ortanın solu programını başarılı olarak halka anlatan Genel Sekreteri'ne yine destek verecek, sonunda genel başkanlığı en doğal çizgisi içinde ve moral değerlere uygun biçimde yine o'na bırakacaktı. Düşünebiliyor musunuz, Atatürkçü veya Kemalist (aslında benim için farkı yok) temeller üzerinde gittikçe gelişen sağlam temele dayalı kendi kendisini durmadan yenileyen, güçlenen bir CHP ve onun genel başkanı olan Ecevit... Ecevit istifa ederken acaba, kendisi için, partisi ve ülkesi için çok olumlu sonuçlar verecek bir yolu kapadığını biliyor muydu? Hiç zannetmiyorum. İsmet Paşa ile Halk Partisi'nden ayrıldığım zaman Ecevit'le ne kadar yabancı kaldığımı anlamıştım. Yeni Genel Babaşkan Ecevit'i, Süleyman Demirel'i izlediğim gibi basından ve uzaktan izliyordum. Artık o'nu tanımakta zorluk çekiyordum. Antalya'daki görkemli mitinginde konuşan CHP başkanı, partilerarası mütareke yapmanın zamanının geldiğini belirtiyor. “Bugünkü ortamda seçimden kaçmak, halktan kaçmaktır” diyerek, CHP ile Demokratik Parti'nin birbirine daha çok yaklaşmakta olduğunun görüntüsünü veriyor, Irmak'n son teklifi olan seçime destekli geniş tabanlı “Milli Koalisyon”a. razı olacaklarını belirtiyordu. Abdi İpekçi yazdığı makalede “Öyle anlaşılıyor ki, başlangıçta pasif duran CHP şimdi Milliyetçi Cephe partilerinin iktidar elde etmelerini önleyecek çabalara girişmek gereğini duymaktadır” diyordu. Ecevit'in Londra'da bulunduğu İngiltere Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile Kıbrıs konusunu görüştüğü sıralarda idi. Süleyman Demirel'e verilmiş bulunan başbakan adaylığı etkisini göstermişti. Demokratik Partili 19 milletvekili, Bozbeyli ve Ecevit'in yaklaşmasını doğru bulmadıklarını ve destek veremeyeceklerini söylemişlerdi. Londra dönüşünde Esenboğa Havalimanı'nda kalabalık partililer ve milletvekillerince karşılanan CHP lideri yine “İstikrarlı bir dönem için seçim başta gelir” diyor ve Bozbeyli ile görüşeceğini bildiriyordu. 28 Aralık'ta Milliyet Gazetesi "Ecevit ve Bozbeyli erken seçimde anlaştılar" diye manşet atmıştı. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na, Meclis'te görüşülmesini istedikleri bir erken seçim önergesi vermişlerdi. Sonra reddedilen bu önerge ile iki parti aslında, Süleyman Demirel'in güvenoyu alıp alamayacağını yoklamakta idiler. Bu önergenin oylanmasında cephe oylarının biraz eksilmiş çıkması,(CHP + DP) anlaşmasına hız vermişti, ümit vermişti. CHP Genel Sekreteri Orhan Eyüboğlu gazetelerle yaptığı konuşmada: “Hudutsuz vaatler ve türlü tertiplere rağmen AP liderinin hükümeti kuramayacağını karşı oyların fazla olacağını” söylüyor, Demirel'in emaneti reddettiği anda süratle bir hükümetin kurulabileceğini ilan ediyordu. “Hükümet inşa ediyoruz” sözleri ile Demirel köşke çıkmış, dönüşünde “6 ay süren hükümet buhranı bitmiştir”diyordu.
Ecevit de, Bozbeyli de, partileri de zamanlamada geç kalmışlardı.
Meclis matematiğini ihmal etmişler, olaylara gerçekçi bir gözle bakamamışlar,
birlikte kurabilecekleri bir hükümet konusundaki fırsatı ve hesabı kaçırmışlardı.
Son pişmanlık fayda vermemişti.
Güvenoyu İstifalar ve Transferler Trafiği
Gazetelere akseden konuşmasında, Ecevit: “Güvenoyu ortada görünüyor” demişti. İstanbul'dan yeni dönen Bozbeyli ise “Yüzen oylar bakalım hangi sahile vuracaktır”biçiminde konuşuyordu. Milletvekilleri sinirliydi, istifalar başlamıştı. Muş Milletvekili Hamdi Çelebi CGP'den CHPiye transfer olmuştu. CGP'den çatlama sesleri geliyordu. İstanbul Milletvekili İlhami Sancer de CGP'den ayrılarak CHP'ye girmişti. Bir çok milletvekili istifasını veriyor, sonra vazgeçerek yeniden partisine dönebiliyordu. Meclis koridorlarında inanılmaz bir “istifa” bir “transfer”t rafiği sürüp gidiyordu. Türkiye'nin siyasi tarihinde bu güne değin böylesine bir duruma rastlanmamıştı. Milli Cephe'nin güçlenmesi sonucu çok partili bir hükümetin kurulmasında çalışmış bulunan milletvekillerinin bir çoğu, bakan olabilme sevdasına kapılmışlardı. Cumhuriyet Halk Partisi'ndeki ve Demokratik Parti'deki bir kısım milletvekilleri de hükümetin kendi cenahlarından kurulması olasılığına bakarak aynı biçimde umutluydular. Bir gece Muş Milletvekili'nin evine girilmiş, Hasan Değer'e, Meclis bahçesinde, ağaçlar arasında baskılar yapılmış ve meclis koridorlarında seçmenleri tarafından tartaklandığı söylenmişti. Gece yarılarına kadar süren Meclis çalışmaları sırasında, genel kuruldaki partilerarası matematik, “Dama taşlarıyla oynanırmışcasına” her an değişiyordu. Gazetede “Meçhul Adam” diye bir haber çıkmıştı. Kulis faaliyetlerinden hızını alamayan bir seçmen, çalışmakta olan Senato Genel Kurulu'na girmiş, senatörlerin oturdukları sıralardan birisine ilişmişti. Konuşmaları izleyen vatandaşın, bir ara heyecanlandığı ve nümayiş yaptığı görülmüş ve farkına varılarak dışarıya çıkarılmıştı. Meçhul Adam kısa süren senatörlüğünden biraz şaşkın ayrılırken biraz da memnunmuş.
Ecevit parlamento üyelerinin cangüvenliğinin sağlanması istemi ile,
Meclis Başkanlığıina bir önerge vermiş, Ulus Gazetesi'ne yolladığı demecinde
de “Demirel, Yamalı Bohça bir azınlık hükümeti kurabilmek için sokak zorbalarına
teslim olmuştur. Onlarla işbirliği yapmaktadır” diyor, bu durumun milli
birlik ve demokrasimiz açısından doğuracağı tehlikelere işaret ediyordu.
Politika'nın Kazanı
Hükümet programı her iki mecliste okunup bitmişti. Ama milletvekilleri koridor köşelerini tutmuşlar, birbirlerini marke ediyorlardı. Transfer Borsası öylesine hareketlenmişti ki “ortak pazara” bile artık pazar denemezdi...
Meğer gerçekten güven oylaması Ecevit ve Bozbeyli'nin söylediği gibi ortalarda
yüzüyormış. Milli Cephe lehine verilen 222 evet oyu karşısında sadece
218 hayır oyu çıkıyordu.
Ecevit'in Kaçırdığı Bir Şans Daha
CGP'deki çatlaklıklar üzerinde hiç durulmamıştı. Gelseydi seçime endeksli,
geniş tabanlı bir hükumeti biraz daha çalışarak kurabilselerdi. Sanırım
ülke açısından daha yararlı olacaklar, siyasetin de görüntüsü partilerin
gelecek yıllardaki durum ve tutumları bir başka biçim de şekillenebilecekti.
Güle Güle Politika
Bu konuda öteki bakan arkadaşlarımı bilmezdim ama benim yerim en baştan hazırdı. Bu kabinenin kısa ömürlü olacağını düşünerek TEK'deki görevimden ayrılmamış sadece izin almıştım. Hükumet üyelerinin hepsi kısa ve geçici bir görev yapacaklarını bilerek bakanlıkları kabul etmişlerdi.Bu kısa bakanlıklarımız sırasında hepimiz, biraz sevinmiş, biraz gurur duymuş, biraz da üzülmüştük. Görevlerimizi yaparken de en iyi niyetlerle sorumluklarımızı yerine getirmeye çalışmıştık. Her an bitebileceği beklenen bir görevin ciddi bir devlet anlayışı ile yapılmasının zorluklarını yaşamıştık. Üstelik bu görevlerimizi yaparken tabandan alabileceğimiz bir güçten, siyasi bir partinin en küçük bir desteğinden bile yoksun olarak her çeşit eleştirilere açık olarak sadece kişiliklerimizi ortaya koyuyorduk. Kendimize göre bakanlıklarda verdiğimiz hizmetlerin yanı sıra, gerek Kıbrıs Harekatı'ndan sonraki gelişmelerede olsun, gerek anarşik olayların önlenmesinde ve bastırılmasında olsun alınan kararlarda kabinenin üyeleri olarak hepimiz olumlu işler yaptığımıza, yalnızca ülkemiz için çalıştığımıza inanıyorduk. Üstelik hiçbir şey yapmamış olduğumuz bile düşünülse, en azından, partilerin boş bırakmada bir sakınca görmedikleri, devlet üniteleri olan bakanlıklara sahip çıkmış, süresi içinde bir bütçeyi parlamentodan geçirebilmiştik. Bir kısım basının “Şanssız Irmak Hükumeti'nden geriye hoş bir seda kalmamıştır, yoklar zinciri, zamlar, olaylar kaldı” demelerine karşın biz hepimiz bir gönül rahatlığı içinde, koyu bir hükumet buhranının sürdüğü bir zamanda, zamların, yoklukların, olayların üstesinden geldiğimizi herkesin bildiğine, gördüğüne inanmıştık.
Hukuk Fakültesi'nden sınıf arkadaşımız olan Prof. Turan Esener, eski bir
bakanın koluna girmiş Meclis koridorlarında dolaşırken “ Yahu arkadaş,
şu politika ne biçim şeymiş meğer, siz bu işlere nasıl tahammül edebiliyorsunuz?”
diye soruyor “Hocam bu da bizim işimiz, alışkınız biz hepimiz” cevabını
alıyordu.
Bizde Bindik Bu Tahta, Sallandık Bir Kaç Hafta
Herkes birbirine "hoşcakal" dedi, gelecek yaşantı için başarılar diledi. Bakanlık odamı toplarken eski milletvekili, ağabeyimin yakın arkadaşı Ahmet Kutsi Tecer'in “ Bizde bindik bu tahta, sallandık bir kaç hafta” sözünü hatırlıyordum. Basın durur mu ? Yine yazıyordu : “Hocalar takımı geldiler, geldikleri gibi gidiyorlar, aralarında Şubat'ı olduğundan da kısa bulanlar, Koltuğumuza tam da ısınıyorduk diyenler, Mart'ın gelmesini dört gözle bekleyenler vardır” gibi yazılar gazetelerde çıktıkca, benim gibi politikadan gelmelere göre, olağan karşılanıyor ama üniversiteden gelen arkadaşlarca sanırım yadırganıyordu. Yadırgamaya da hakları vardı diye aramızda konuşuyorduk. Politika alanına kısa sürede uyum sağlamak kolay iş değildi. İlimle uğraşmaya ders vermeye hiç benzemezdi.
Sayın Kutsi Tecer'in bir zamanlar söylediği tekerlemesi bir mizah ölçüsü
içindeydi. Bizim kısa süreli bakanlıklarımız için şaka yollu bir benzerliği
de olabilirdi ama uzun yıllar politika yapmış insanlara göre bu uğraştan
ayrılabilmek o kadar da kolay bir iş değildi.
Politikayı Bırakabilmek
Politik nitelikli bir görevi yapmak ayrı şeydi, politikayı bırakabilmek ise apayrı bir şeydi.Örneğin politikadaki görevinizi bırakmakla, politikayı da bırakmış olamıyordunuz. Uzun süre bir partinin içinde görev yapmış inanarak çalışmış, belli üst düzey görevlere kadar gelebilmişseniz, artık içinizde o eski çalışmalarınızın, o inandığınız şeylerin, kalıntıları birikmiştir. Siz görevleri bıraksanız, o kuruluşlardan ayrılsanız bile, bu birikim kişiliğinizle özdeşleşmiş ve onun bir parçası olmuştur. Eski günlerinizin özlemini duyarsınız, kendinizi bir boşluğun içine düşmüş gibi görürsünüz, buna alışmak oldukca zordur. Başkalarını bilmezdim ama ben bu duygular içinde bulunmuştum. Uzun siyasal yaşantınızdaki eski anıları “nostaljik birer fantazi” olarak belleğinizin bir köşesine yerleştirirsiniz.Zaman zaman onları anımsamak insana bir çalışma gücü, bir onurlu sevinç verirdi. İnönülü yıllarda politika bir takım moral ölçülerine göre yapılırdı. O zamanlar kişisel ihtiraslar henüz partileri kemirmiyor, aksine parti içi kurallarla faydalı durumlara dönüşüyor ve kuruluşlara bir dinamizm getiriyordu. Hatalardan dönmek, özeleştiri yapabilmek erdem sayılıyordu. Çifte standarda baş vuranlar demogojinin dozunu kaçıranlar ve yalancılar ayıplanıyordu. CHP'nin içinde bu kurallara uyarak yetişen pek çok partililer ve yöneticiler vardı.Partinin tarihten gelme yapısının yanında bu nitelikleri, toplum içindeki onun saygınlığını bir kat daha artırır, öteki partililer de örnek olurdu. Demokratik öykümüz İsmet İnönü'nün demokrasi kapısını açması ile başlamıştı. Biz henüz çiçeği burnundaki gençler CHP'nin içindeki ufak tefek görevlerini üstleniyor, karı koca olarak bundan sevinç duyuyorduk. Bu uğraşlar bize, hukuk kitaplarından yeni okuduğumuz demokrasi sisteminin uygulanmasını yapıyormuşuz gibi gelmişti. Eşim Nizamettin'le birlikte ben bu yeni hayat biçiminin ve katıldığımız partinin bize gereksinim duyan şovalyeleri gibiydik. Derken çocuklarımız oldu. Bir ara ben bıraktım Nizam sürdürdü. Sonra o yeniden bana devretti.Bizim ev kendisini sanki politikaya adamıştı. CHP'de çalışabilmek, ülke için çalışmakla eş değer anlam taşırdı. Kendimizi bir misyonun, bir idealin içinde görürdük. Yükselen değerlerin bizi sarıp sarmaladığına inanıyorduk. Partiler demokrasisi ile, bizim politik bilincimizin yaşı aynıydı. İlkemize yeni gelen demokrasi ile birlikte büyüyor, birlikte yaşlanıyor, olgunlaşıyorduk. Ben eşiminde destek vermesi ile görevlerim konusunda bir tırmanışın içine girmiştim. Paşa'nın önderliğinde çalışan bir öğrenciye benzetirdim kendimi, kadın politikacının az oluşu inanarak yaptığım çalışmalarım tırmanışımı hızlandırmıştı. İki dönem milletvekilliği yapmış Merkez Yönetim Kurulu'na kadar yükselebilmiştim.
İnsanın inanarak bu görevleri sürdürmesi inançla eylemin bütünleşmesi bir
ayrı güç oluyor ve başarılara daha kısa yoldan ulaşabilmesini sağlıyordu.
Çocuklarımızda bu havanın içerisinde büyümüşler, genç yaşlarında parti,
particilik nedir, ne değildir anlamışlardı. Bu güzel anılarımın öyküsü,
siyasi hayatımın en uzun ve en değerli kesimini (1950-1970)
kapsar ve 12 Mart'a kadar süre gelir.
İnönüsüz Yıllara Geçiş ve 12 Mart
12 Mart müdahelesi sırasında, ülkemizde demokrasi henüz çok yeniydi. Partiler demokrasisi içindeki emekleme çağını yaşıyordu. (1950-1971) Yirmi senelik bir sürecin içinde bulunuyordu. Acemilik uygulamaları sırasında bir de askeri yönetim kesintisi geçirmişiti. (27 Mayıs Devrimi) İsmet Paşa, demokrasiyi ülkeye getirmiş insandır. Celal Bayar'ın tabiriyle "O isteseydi, iki asker gönderir, partileri de kapatırdı" Halbuki, Onun ideali bu hayat biçiminin ülkede yerleşmesi, sistem olarak maya tutması ve sürdürülmesidir. Bu nedenle kendisinden sonra da bu sistemi yürütecek politikacıların yetişmesi O'nun için çok önemlidir. Acemi politikacıların elindeki uygulama hatalarından her zaman çekinmiştir. 12 Mart Askeri müdahalesinin Parlamento üzerindeki gölgesi, iki yıl sürmüştür. (1971-1973) Bu süreç içinde İnönü, hükümletler çekilip, yenileri kurulurken, Başbakanlar değişirken, Anayasanın en önemli maddeleri kaldırılmak isteniriken, ortaya atılan sorunlarla uğraşmış, bazı anormal isteklerin, rejimi ilerideki yıllarda büsbütün yolundan çıkarması olasılığı bulunan tekliflerin kabulünü önlemiş, durmadan düzeltici ve olumlu çalışmalar yapmıştır. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, bu davranışlarıyla askeri müdahalenin nisbeten az zararla atlatılabilmesindeki en büyük rolü oynamıştır. Türkiye'nin siyasi kaderindeki varlığı ile, çok büyük zorlukları bulunan bu yarı askeri yönetimlerin, iki yıl süren geçidinde İsmet Paşa gibi, hem ordu bünyesini tanıyan, hem de diplomatik kuralları iyi bilen ve potikanın yurt düzeyinde nabzını her an kontrol eden bir liderin bulunması bana göre büyük şanstır. Parlamentonun üzerindeki müdahale gölgesinin bertaraf edilmesinde, İnönü ömrünün sonralarına rastlayan en çetin politik görevini yapmış, "Üçüncü İnönü Savaşı"nın kazanılmasında da başarılı olmuştur. CHP Genel Başkanı İnönü'ye gelince, O, ortanın solunun en öndeki isteklisi ve sürekli destekcisidir. Yukarıdaki saydığımız zorluklarla uğraşırken, partisi tarafından yapılacak desteğin, kendisine güç vereceğini söylüyordu. Bu katkıların esirgenmemesi gerekirken, aksine O'nu bir de kongre açmazlarının ve teşkilat anlaşmazlıklarının içine doğru çekiyorlardı. İsmet Paşa'nın yurt çapındaki başarılarına bütün bu çetin engeller bile mani olamamıştır. Kucağında getirdiği 40 yıllık partisinin zararlı yollara saptığını görünce, önce genel başkanlıktan sonra da partiden ayrılmıştır. 12 Mart süreci içinde CHP'nin hükümetten ayrılması bardağı taşıran son damla olmuştu. Seçimlerden sonra idi ; Senatör İnönü'yü evinde ziyaret etmiştim. Bana "Meclis Başkanının seçilmesi için bir umut görüyor musun?" diye sormuştu. Aslında hükümetlerin kurulamamasına üzülüyordu " Kaç ay oldu hala 12 Marttaki kurulan hükümetler işbaşındalar, bu nasıl olur"diye konuşuyor, CHP-AP Koalisyonunun ülkeye fayda getireceğini tekrarlıyordu. Meğer O'nu son görüşümmüş, ölümünden kısa süre sonra, CHP-MSP koalisyonu kuruldu... 12 Mart'tan çok önceleri parti meclisi toplantıylarında yaptığı konuşmaları anımsıyordum "Türkiye'ye en büyük tehlike, şeriat yanlılarından, dinsel siyasal bir akımdan ve irticadan gelebilir" derdi. Genç milletvekilleri olarak bizler, hepimiz ise, artık sorunların ekonomik olduğunu, sağ-sol tartışmalarının önem taşıdığını söyler dururduk. |