Demokrasinin Kilit Taşı  
 
 
II. BÖLÜM
AYAK  SESLERİ
              Ulus  Gazetesi'nin  muhabirleri,  gençlik  kolları,  milletvekilleri,  hepimiz olayları anında duyardık.  Sinirlerimiz  haber  alma  konusunda yay gibiydi,  gerilmişti. Merkez  yönetim kurulu sık sık toplanıyordu, gazetelerin yazdıkları haberler ise, bize göre bir gün sonra bayatlamış olarak çıkardı.

              Niğde  öğrenci  yurdunda,  dernek  seçimleri sırasında olay çıkmıştı. Bir kısım öğrenci Siyasal Bilgiler Fakültesinden,  polislere ateş  açmış,  polis  fakülteyi ve öğrenci yurdunun çevresini sarmıştı. Öğrenciler polisleri yurda sokmamak için direnmişler, “Katil iktidar”  diye bağırmışlar  ve ateş etmişlerdi.

              Patlamalar,  tabanca  sesleri ve  kurşun  vınlamaları  çevre evlerden duyuluyormuş. Polis, “sis” ve “göz yaşartıcı” bombaları  kullanarak binalara girmiş.  O  sırada nereden haber almışlarsa,  komandolarda,  olay  yerine  gelerek polise yardımda bulunmuşlar. Çarpışma  sırasında, bazı öğrencilerle üç polis yaralanmış.

              27 Ocak 1971 tarihli  gazeteler ise,  ertesi  gün özet olarak şöyle yazıyordu:
 

"Ellerindeki coplarla fakülte yurduna giren polisler, kız-erkek demeden, önlerine gelen öğrencileri rasgele dövmeye başlamışlar. Olay  yerine gelen Fakülte Dekanı Cahit Talas Emniyet  Genel Müdürü'nü telefonla aramış, "yurtta yüzlerce öğrenci rasgele coplarla dövülmekte ve polis arabalarına bindirilip götürülmektedir. Sebep nedir, suçlu kimlerdir ?. Nereye götürüyorlar bilmiyorum. Lütfen olay yerine siz gelin, birlikte araşıtıralım. Bu arada bana bile hakaretler yağdırıyorlar"


              Beklenen  Emniyet  mensupları bir  türlü  gelmemiş,  çatışma devam etmiştir. Dekan'ın önünde alnı yaralı bir kız çocuk  vardır. Komandolar  öğrencileri  polis arabalarına  sürükleyerek,“Girin Mao'nun piçleri”  diye bağırmaktadırlar.

              Dekan  Talas  bu  kez  Valiyi  arar,  Vali  üniversiteyi  ve öğrencileri suçlamaktadır. Neden sonra olay yerine gelen  Emniyet 1. Şube  Müdürü'nün  gözü önünde de  öğrencilerin  rasgele  polis arabalarına  doldurulduğunu gören Talas, “Aklıma nereden geldi  o şaşkınlıkta  bilemiyorum. Eskiden beri  tanışırız,  Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Cihat Alpan Beyi' aradım  “Lütfen Cihat Bey,  Sayın Cumhurbaşkanımızdan rica ediyorum. Bu olaylara müdahale  etsinler diye yalvardım”  diyormuş.

              CHP  Merkez Yönetim Kurulu tahkik için Şeref  Bakşık'la, Orhan Birgit'i, gruptan da Reşit  İlkeri'i, olay  yerine göndermişti. Olaylar  söylendiğinden de  kötüydü.  Durum  Genel  Başkan'a da iletildi.

              Gazetelerde  “SBF'' nin bildirisi vardı.  “Bütün  kararlar çiğnenerek  ve  suç  işlenerek  yapılan  bir  olaydır. ODTÜ yurdunun  boşaltılması  üzerine   resmi kararla  Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yurdunda  misafir  edilen  Pakistanlı  ve  Kıbrıslı öğrencilerinde  aynı  muamelelere  maruz bırakılmaları,  yurttaki görevli personelin, “parmak koparılmaya varıncaya dek” dövülmeleri ve “devlet malının devletin polisi” tarafından  talan edilmesi işlenen suçların sadece  bir  kısmıdır” deniyordu.

              Olaylar bütün üniversitelerde  vardı. ODTÜ’de,  Hacettepe  Üniversitesi’nde, Ziraat Fakültesi’nde ve sokakta, her yerdeydi. Doğan Avcıoğlu şöyle yazıyordu
 

“Faşizme teşne, Anayasa’dan şikayetçi en geri ve  işbirlikçi sınıflar iktidardadırlar  ve  faşizmin  en  koyusuna  doğru  yol almaktadırlar.  Bundan daha  kötüsü,  Türkiye’nin   koşullarında düşünülemez.  Fakat  ülkemizin davası, kötülerden  en  az  kötüyü seçme  davası  değildir.  Mazlum ülkeler  arasında  ilk kurtuluş savaşını  veren  Türkiyemiz,  en  geri  ve  uydu  ülkeler  safına sürüklenmenin  ayıbını  silebilmek için, kurtuluş  yolunda,  1919 yıllarında olduğu gibi bir sıçrama yapmak zorundadır.  Bu  büyük  kurtuluş  sıçramasını yapabilecek  miyiz?  Uzun  vadede  iyimser  olmakla   birlikte,  yakın  gelecekte bunu  başarabileceğimizi sanmıyoruz."
                                                                                                                                     02. 03. 1971/ Devrim

              Yön Dergisi'nde de o günlerde aynı paralelde yazılar çıkardı.  Bu  yazılarda ağırlıklı olarak, “Bağımsız bir Türkiye”   yeni  bir Kurtuluş Savaşı silkinmesi işlenirdi.

              Sokaklara dökülen, olayların  içindeki  gençler   bu gazeteleri  kapışıyor, okuyor ve  etkisi  altında  kalıyorlardı. Öğretmenlerin  bir kısmı onlarla birlikte idi. Olay liselere de sıçramış Dev-Genç'in uzantısı, “Dev-Lis” kurulmuştu. Analar, babalar pencere önünde okullarından  dönen evlatlarını  bekler olmuştu. Üniversitelerde boykotlar sürüyor, bankalar soyuluyor. Öğretmenler yürüyor , emekliler yürüyor,  sokak yürüyor ve toplum kaynıyordu.

              Fısıtlı gazetesi kulaktan kulağa her yeri; dolaşmakta idi. “Olayların arkasında Deniz Gezmiş varmış” , “Deniz Gezmiş ODTÜ’de saklanıyormuş.”, “Ülkücüler (Komandolar) 50 komando kampında eğitiliyor.”, “Devrimcilerse  Filistin  Kamplarında teröre   hazırlık dersleri alıp yetiştiriliyormuş.”

              Manisa’nın  Börtlüce  Köyü  öğretmeni  Hüseyin  Ergun   köy bütçesini imzalamadı diye yarı çıplak soyulmuş, üzerine  katran dökülmüş,  boynuna  ip geçirilerek  “işte  bakın  görün  bu  bir komünisttir”  diyerek sokaklarda dolaştırılmıştı.

              Toplumdaki  bu  kargaşanın yanında siyasi  partilerin  içide rahat değildi. 20. Kurultay sonrası CHP içinde merkez yönetim  kurulu  ile grup arasındaki geçimsizlik derinleşiyordu.  AP'de Bilgiç'ciler  sorunu  sürüyor.  TİP'de ise Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren ile Behice Boran grubu çekişiyordu.

              Milli  Güvenlik  Kurulu  4.5 saat süren bir  toplantı  yapmış, birlikte  yemek yemişler, sivil üyelerin  ayrılmasından  sonrada askerler uzun bir süre birarada kalmışlardı. Başbakan   Süleyman  Demirel , Kuruldan   çıkarken   kapıdaki gazetecilere “Bu  olayları yapanlar şehir  çetesidir,  bir gün pişman  olacaklar”  diyor, İsmet İnönü ise 30  Ocak  günü  şöyle konuşuyordu ;
 

“Bazı kimselerin savunmak istediği saldırganlar  hiç bir  hak  tanımayan, cemiyette  idare  tarzı  olarak  bildiğimiz kuralların hepsine birden  meydan okuyan  ihtilalci   geçinen insanlardır... Saldırganlar  akıllarını başlarına alsınlar,  kimseyi  kandıramazlar.  Ellerini  kana  bulamasınlar, her kasıt, her yanlışlık nihayet tamir olunur. Kanla biten sonuç ise onarılamaz...özerklik savaş  değildir.   Üniversite özerkliği, bilim  ve düşünce,  hiç  bir  siyasi  baskı altında bulunmamasının  esası,  milletlerin bulduğu bir  yasadır.  Ama,  özet olarak bu  kural  üniversiteyi  silah  deposu  haline  getirmeye  müsaade  etmez, karşıdır”


diyor,  Anayasa'yı, Devleti tahrip  etmek isteyen “bağırıcılar”a sesleniyordu.

              Bütçe çalışmaları  normal  senelerde  bile çok önemlidir. Siyasi  partiler milletvekillerinin Ankara’dan uzaklaşmalarına izin vermezler. Kimi kez oturumlar gece yarısına kadar devam eder ve muhalefetin tenkitlerine, iktidar çokluğu, birtakım savunmalarla cevap verirdi. Genel kuruldaki bütçe muzakerelerinde milletvekilleri, Bütçe Plan Karma Komisyonu'nda  yaptıkları   gibi, seçmene   selam alışkanlıklarını kişisel olarak  sürdüremezler.  Artık Grup sözcüleri, daha çok partilerinin, seçmene selamını ele alırlardı.

              Bu seferki Bütçe müzakerelerinde ise, dönemin bütün özelliği göze çarpmaktadır. Reformların  yapılamayışını  ve anarşinin önlenemeyişini anlatarak, parlamentodaki muhalefet Hükümeti yerden yere vurmaktadır.

              Diyanet  İşleri  bütçesi görüşülürken olay çıktı. CHP’li Başkanvekili  Mustafa Kemal  Palaoğlu, Başkanlık  Kürsüsündeydi. AP’li  İsmail  Hakkı  Şengüler,  "10 yıl - 20 yıl  -  30  yıl  bu memlekette  din  düşmanlığı  yapıldı.  Yavrularımızın  taze dimağlarına  dinsizlik  tohumları ekildi”  biçiminde  bir  konuşma tutturunca, Palaoğlu itiraz etmiş, konuşmayı Atatürk dönemine dil uzatma niteliğinde gördüğü için tavzih  istemiş, konuşmacı  aynı biçimde devam  edincede  Atatürk  hayranlığı ile  ün yapan Başkan Vekili Palaoğlu cübbesini çıkararak genel kurula istifasını vermişti.

              O günlerde Meclis'te  bir  Anayasa  tadil   teklifi,  yeterli imzayı toplayabilmek için elden ele dolaştırılmaktaydı.  Teklifte siyasi partilere Hazine'ce  para  yardımı yapılması ile Milletvekili maaşlarının arttırılması konusu vardı. MYK  olarak  biz, milletvekilleri  maaşları  için  Anayasa teklifi yapılmasını gerekli görmemiştik. Partilere, Hazine yardımı yapılmasından  yanaydık. Ecevit’te “Hazine yardımı olmadan Genel Sekreter olarak  parti yönetemem” diyordu.

              Bir Mart  günü  Meclis’te  1971 yılı bütçesi  97 kırmızı oya karşı 230 güven oyuyla kabul gördü. 3  Mart  günü  Orgeneral  Tağmaç  Hava  Kuvvetleri  binasında yüksek  rütbeli  havacı  kumandanlarla  bir  toplantı   yapmıştı. Onların  şikayetlerini dinlediği, görüşlerini  sorduğu,  huzursuz olan  kumandanları konuşarak yatıştırdığı haberleri hem basında, hemde Meclis kulislerinde dolaşıp duruyordu.

              Eşim Nizamettin, bir koroner spazmı daha geçirmişti. O günlerde doktorumuz  ve dostumuz Turan Akyol, bir süre yatak istirahati vermişti. Kerkük asıllı Korgeneral Abdurrahman Ergeç, Nizam'ın çocukluk arkadaşıdır. Sık görüşürdük. Nizam'ı yoklamaya geldiğinde bize Ordunun  içinde karışıklık bulunduğunu her an  bir  şeyler olabileceğini ima etti. Haber  önemliydi.  Genel  Başkan'a ve Genel Sekreter'e ulaştırılmalıydı.“Onların  çevreleri  geniştir buna benzer haberleri  her yönden alırlar”  diye düşündük gene  de  görevimizi yapmalıydık.  İsmet Paşa ile ilişkilerimiz o tarihte çok resmi  ve mesafeli  idi.  Genel  Sekreteri  atlamak  olmazdı.  Zaten  Genel Sekreter, İnönü ile hergün görüşürdü. En doğrusu Ecevit’e söyleyelim, İnönü’ye bildirmeyi o takdir etsin  dedik.  Öylede yaptık.

              Memleket  karışıktı,  ordu karışıktı.  Mart  ayının  başında Türkiye   Halk Kurtuluş  Ordusu  diye  bildiriler   yayınlanmaya başlanmıştı.  Bu  sırada dört  Amerikalı Gölbaşı'ndan  kaçırıldı. Karşılığında  bütün devrimcilerin serbest bırakılmaları  ve yanısıra 40 bin dolar isteniyordu. Serbest bırakılanlara  soruşturma da  yapılmayacaktı. Bu bildirilerle Devlete  karşı  meydan okunuyordu. İsmet Paşa; ”Tarihimiz böyle örneklere tanık değildir”  diyor; özetle  kaçırılanların  kıllarına dokunulmaksızın salıverilmelerini istiyordu.

              Teröristlerin verdikleri süre tamamlandığında 4 Amerikalı’yı sakladıkları Kavaklıdere’deki  bir apartmandan  serbest bıraktılar.

              Nizam’a yatak  istirahati  iyi gelmişti. Doktoru 2-3 gün  sonra  normal  hayata ve işlerine  dönebileceğini  söyleyince hele,  hele elektrosu da normal görüntü verince çok sevinmiştik. Ben ve  Nizam'ın iki kız kardeşleri, Emel  ve Gülderen, ona  çok  iyi bakmıştık. Doktoru Turan Akyol;  stresten   uzak   durmasını söylemişti.  Sokağın  ve toplumun  yaşadığı  çeşitli   olayların arasında, hele  eşi de aktif politikanın tam ortasında ise,  bir insan stresten  nasıl  uzak durabilirdi?

              Zaten   kendiside  politikanın  içinde değil miydi. Telefonun başının ucundan kaldırılmasına bile razı olmamıştı. Yattığı yerde bütün   gazeteleri   okuyor.   Rüzgarlı Sokak'taki   arkadaşlarla konuşuyor. Yorumlar  yapıyordu. Asıl politikanın proto tipi oydu. Hayatımız  yanlızca  evde  değil politikanın   içinde  de yanyanaydı  ve özdeşleşmişti.
 

          Mart'ın Onikisi
              Sabahları  Ecevit  genellikle  Rüzgarlı  Sokak'ta merkezdeki odasında bulunurdu.  Bende MYK üyesi olarak  her  sabah  merkeze uğramayı adet edinmiştim. O  sabahta içimde Nizam'ın iyileşme sevinci  gidip  partideki haberlere bir kulak kabartayım dedim. Binanın  kapısında  Ecevit’le karşılaştım.  Yanında  Turan Güneş vardı. Parti arabası hazırlanmış onu bekliyordu. Arabaya  binmek  üzereyken  Nizam'ı sordular, “iyileşmesine sevindik”  dediler. Adana'ya gidiyorlarmış. “Ortalık  çok  karışık keşke ayrılmasanız. Ergeç  Paşa'nın sözedişlerini  Genel   Başkana  iletebildiniz   mi?”   diye soracak  oldum. Ecevit sinirliydi. “Nermin Hanım ne yapalım yani biz  parti çalışmasını durduramayız”  gibilerde bir şeyler söyledi ve arabaya bindi.

              Ecevit’in son  zamanlarda  bana  böyle  sinirli   cevaplar  vermesine üzülüyordum. Arada sırada  başkalarına da yapıyormuş. “Üzülme"  derlerdi  "Adam büyük yük altında; hem  bu  hareket  sana mahsus değil,  hepimize böyle davranıyor  zaman  zaman.” Merkezde biraz oyalanıp eve döndüm.

              Nizam  uzanmış  müzik  dinliyordu,  radyodan.  Önünde  gene gazeteler vardı. Radyo  sustu, 13 bülteninin  ilk  haberi  bir muhtıra idi.  Genel  Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç'ın  ve  Kuvvet Komutanlarının imzasını  taşıyordu. Cumhurbaşkanı  ile  TBMM.’ye hitaben yazılmıştı.
 

1- Parlamento  ve  hükümet,  süregelen  tutum,  görüş   ve  icraatıyla, yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve  ekonomik huzursuzluklar  içine sokmuş,  Atatürk’ün  bize  hedef   verdiği  uygarlık  seviyesine  ulaşmak  ümidini kamuoyunda  yitirmiş   ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyetiinin geleceği ağır bir tehlike içine itilmiştir.

2- Türk  Milletiinin  sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetlerin  bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin,  partiler üstü bir anlayışla  Meclislerimizce  değerlendirilerek,  mevcut  anarşik  durumu giderecek ve  anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve  inkılap kanunlarını uygulayacak  kuvvetli ve  inandırıcı  bir  hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili  zaruri görülmektidir.

3- Bu  husus süratle tahakkuk ettirilmediği  takdirde  Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş  olduğu  Türkiye Cumhuriyetini  korumak  ve kollamak  görevini  yerine  getirerek idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır.Bilgilerinize.”


              Nizam  “Eyvah  koptu” dedi, yataktan fırladı  ve  pantalonunu  giymeye başladı.
 

– “Nereye gidiyorsun?”

– “Bir gidip Pembe Köşk'e bakacağım. Sen kal”


dedi ve çıktı. Arkasından “gel, ben gideyim, sen hastasın” diye sesleniyordum. Duymadı bile. Gözümün önünde  27 Mayıs sabahı tankların  pencere  önünden sıra  sıra  geçişleri canlanıyordu. Ama bu bir muhtıra  el  koyma değil  ki, Meclis feshedilmiyor, partiler kapatılmıyor,  Anayasa yürürlükte diye düşündüğümü anımsıyorum.

              Pembe  Köşk'te  Paşa'nın yanında, Kemal Demir, Necdet Uğur,  Metin  Toker varmış. Telefonlarla haber almaya çalışılıyormuş.  Paşa'nın merak ettiği ordunun içindeki durummuş.  Israrla,  Birinci, İkinci  ve Üçüncü  Ordu'nun  durumlarını araştırıyormuş. O  sırada  odanın kapısı açılmış sapsarı  bir  yüzle  Ecevit içeri  girerken  “Paşam karşı çıkmamız gerekiyor”  diye  konuşmuş.  Nizam, “benim  anladığım Paşa eski bir kumandan  olarak  önce ordunun içine  bir teşhis  koymaya çalışıyordu. Birinci  derecede sorumlu  kişilerin  arasında daha fazla bulunmama bilinciyle izin isteyerek oradan ayrıldım, işte durum böyle” demişti. Çok sonraları Ecevit, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki röportajında, Altan Öymen’e o günü anlatırken; ”yolda  gözlerimin yaşardığını hatırlarım, birdenbire  demokrasiye  ve ortanın solu hareketine verdiğimiz bütün emeklerin yok olacağı  kaygısını duydum” demişti

              Başta  İnönü  olmak  üzere  herkes  partide  aynı  kaygıları duyuyordu. Herkes şaşkındı,  üzgündü,  suskundu.  Başbakan   Süleyman Demirel  aynı  gün istifasını verdi. Yeni  hükümet  kurulana  dek görevi sürecekti.
 

          12 Mart ve Meclis
              Millet  Meclisi  Genel  Kurulu’na   girdiğimde   kürsüdeki Başkanvekili  Fikret Turhangil'di. Oturum açıldı: “Bir  sunuş  var” diyerek  muhtırayı okutmaya başladı. Gözüm sağ  balkondaki  şeref  locasına  ilişti,  orada yanlız  başına  oturan  Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Cihat Alpan’dı.   Demokratik  Parti Grup Başkanvekillerinden  Hasan Korkmazcan;  “Muhatap değiliz”  diye bağırdı oturduğu yerden. Başkan,“Muhatap parlamentonun kendisidir, okunacak ve  zapta geçireceğim.”

              Biz CHP’liler Başkan'a, “Hükümet nerede” diye soruyorduk. AP sıralarından, “Oku...Oku” sesleri yükseliyordu. Meclis  Genel  Kurulu’nda  usulden  olmayan  bir diyalogtur başlamıştı. Milletvekilleri   oturduğu   yerden   söz   almadan konuşuyorlar, bağırıyorlar, Başkansa onları cevaplıyordu. Tam bir kargaşa süregeliyordu. Mesajın okunması bittiğinde Bağımsız İçel Milletvekili Celal Kargılı’nın tek başına bir alkış tutturduğu görüldü. Demokratik  Parti'den  Kadri Erogan  yerinden  kalkıp  kürsünün önüne yürüdü. “Sayın  Başkanım  söz istiyorum.  Müzakere  açılsın,  aksi halde, parlamento manevi eza altında bulunduruluyor anlamı çıkar.”Başkan  “Size  hak  vermemek mümkün değil  ancak,  usul açısından, iç tüzük açısından  burada  yaptığımız  sadece  bir sunuştur. Biliyorsunuz, sunuş üzerinde müzakere açılmaz"  diyerek gündemdeki  diğer maddelere geçmişti.

               Tam o sırada Genel  Kurula; CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün yanında Bülent  Ecevit, Necdet Uğur  ve Orhan Birgit ile birlikte girdikleri  görüldü. Sessizce  yerlerine  geçip oturmuşlardı. İçimden şöyle düşünmüştüm, “Bu ince bir davranış tarzı. Galiba muhtırayı dinleyerek  muhatap olmamayı  yeğlemişlerdi. Bu bir çeşit  pasif  direniş gibi  bir şeydi”.  Tesadüf  bu ya  gündem gereği İstiklal Marşı’nın kabul edilişinin 50. yılını kutlama maddesi de sıradaydı. İstiklal  Marşı  şiir  olarak Başkan   tarafından   ayakta  okunuyordu.  Milletvekilleri  de  ayağa  kalkarak  ezberden   ona katıldılar.

              Ne muhtıra okunurken, ne de İstiklal Marşı sırasında Hükümet üyelerinden kimseyi  görememiştik. Sanki  bir  parlamento  oyunu oynarmışız  gibi  geliyordu bana. 12 Mart'ın ayak  sesleri  çoktan beridir duyuluyordu da galiba kapıyı yeni açmıştı. Perde kalkmış, sahnede biz vardık ve parlamentoculuk  oyununu  oynuyorduk. Oyunu ne kadar güzel  oynasak da  parlamentonun   kişiliğindeki  özü bir türlü ortaya çıkaramıyorduk.

              Silahlı  Kuvvetler,  polis, jandarma alarmda idi.  Bu  durum Hükümet kuruluncaya kadar sürecek deniliyordu. İsmet İnönü, “Bütün dikkatim demokratik  rejimin  işlemesi üzerinedir”  dedi. Başka yorum yapmadı.

              Bir  gün sonra, Deniz Gezmiş’in Sivas’da yakalanması  önemli  bir  haberdi.  Diğer  partilerin hükümetle  ilgili  görüşleri de belirmeye başlamıştı. Demokratik  Parti; seçim değil, güçlü  bir  hükümet,  Güven  Partisi  ise, bağımsız  bir  başbakan  ve  milli beraberlik  hükümeti  istiyordu.  AP elinden  iktidarın  alınmış olmasına  rağmen, kurulması muhtemel bir hükümet içinde de dışında da  olsa  destekleme temayülü gösteriyordu.

              Bizim Merkez Yönetim Kurulu, başta  İnönü olmak üzere,  muhtıraya karşı çıkılmasından yanaydık. 14   Mart   günü   Süleyman   Demirel,   “Müşterek   yönetim kurullarını  topladı. Toplantı gizli yapılıyordu.  Dışarı  sızan  haberde  ise  Süleyman Bey, “Sabırlı olmak  gereklidir,  duygusal  davranılmamalıdır” işareti vermiş, bir söylentiye göre de Isparta  usulü, “Ayağımıza bir diken battı onu çıkaracağız” demişti.
 

          CHPinin Olaya Bakışı
              Cumhuriyet  Halk  Partisi’nin  bütün  üst  kurulları  olaya olumsuz bir gözle bakıyorduk. 15  Mart  Pazartesi günü Genel Başkan İnönü, CHP’nin ortak grubunu topladı. Yorgundu. Bir konuşma yaptı, özet olarak,
 

“Biz ordu müdahalesi olur diye hiç bir zaman düşünmedik.  Hiç  birisi ile, hiç bir  münasebetimiz yoktur. Aşırı  uçlar, parlamento  hayatına bir ordu müdahalesi ile nihayet  verilmesini teşvik  etmişler, her  surette  tahrik etmeye çalışmışlardır. Bunların bazıları açıktan aşırı sağcı veya  aşırı solcu  olarak bilinmektedir. Bunlar aşırı fikirlerinin  tatbik edileceği  zaman gelmiştir diye adeta  sevinçten  uçmaktadırlar. Tahmin olunabilir ki bu kadar yakından ordu hareketini takip eden ve onun icraatını  bu kadar tasvip eden insanların ordu ile  daha da çok münasebet aramış olmaları da mümkündür.....”


          Genel Başkan düşüncelerini şöyle bağlıyordu:
 

“Sayın  Cumhurbaşkanı bize fikirlerinizi söyleyin  demiştir. Kendilerine sunmadan  önce yarın  fikirlerimizi  tekrar  sizinle görüşeceğim.  Şimdiden söyleyebilirim ki  parlamento  böyle  bir baskı  altında  kaldıktan  sonra  artık görevini  yapacak  halde değildir.  icranın  emri  altında  bulunan kumandanların  takdir edeceği  veya tenkit edeceği ölçüye göre hükümetler kalacak  veya kalmayacak, böyle bir düzen demokratik düzen değildir. Demokratik düzenin  bir  an  önce avdet etmesi  için  Sayın Cumhurbaşkanına yapacağımız teklif, geçici bir hükümetin kurulmasıdır. Bu hükümet asayişi muhafaza etmekle görevli olsun, seçimi uygulama  görevini de yerine getirsin. Benim bulabildiğim yol, budur.”


              İlhan Selçuk Cumhuriyet Gazetesi'nde; “12 Mart Bildirisi'ni Devrimci çizgide olumlu bir adım” olarak niteliyor  ve  “Cici  Demokrasinin  cılkı  çıktı”  derken,  İlhami Soysal, İsmet Paşa'yı kuyudan adam çıkarmakla suçluyor ve  orduyu, önce onu tasviye etmeye çağırıyordu. Kendilerini  Devrimci  diye  tanıtan  bütün kuruluşlar ve yazarlar  sevinç içindeydiler. Orduyu  kutluyorlar,  reformların ancak ordu kanalı ile yapılabileceğini bildiriyorlardı.

              CHP’nin  resmi  ağzında, reform sözcüğü yoktu. Reform yapmak hazırlık isterdi ve uzun sürerdi. “Bu muhtıra  ile gelen askeri müdahale mümkün olduğu kadar kısa sürmeli ve süratle seçime gidilerek rejim açılmalıydı." deniliyordu

              12 Mart’tan  bu yana  Merkez  Yönetim  Kurulu  üyeleri  olarak hep Rüzgarlı Sokakta'ydık. Ecevit, sık sık  İsmet Paşa’nın  yanına  gidip geliyordu. Genelkurmay  Başkanı  Tağmaç, İsmet Paşa ile görüşmüş izahat vermişti. Bize  göre  bütün  sokak  hareketleri, sokakların yürümesi,  huzursuzluklar  hep,  halkın bir  düzen  değişikliği  istemesinin göstergesi  idi. Ortanın  solu  halk tarafından anlaşılmaya başlamıştı. Seçim olsa idi iktidara geliriz diyorduk. Merkez Yönetim Kurulu olarak,  müdahaleye karşı çıkılmasından yanaydık ve böyle bir kararı  müzakere ediyorduk.

              Aldığımız kararları Ecevit, önündeki defterine not eder hatta üyelerin söylediği düşünceleride özet  olarak  defterine işler,  bütün bu yazıları elini yana yatırarak yazar bize okur. Sonra da emrinde bir çok sekreter bulunduğu  halde,  daktilonun başına geçerek temize çeker, İsmet Paşa'ya götürürdü.

              Dönüşünde  sayfanın üzerinde, silintiler, çizgiler ilaveler görürdük. Yönetim Kurulundaki bazı üyeler bu duruma kızarlardı. Abdi  İpekçi’yi   okuyoruz;  yazısına “Neredesin  Sağduyu” başlığı atmış,
 

              “Adalet Partisi’nde Genel  Başkan  Demirel’in hislerimizle değil aklımızla davranmalıyız yolundaki uyarılarına rağmen esen hava bu sözlerin doğrultusunda  görünmüyor. Genel başkan çözüm yolu için yapılan çalışmaların dışında kalmakla,  partisini bir çeşit obstrüksiyona teşvik eden bir tutum takınmıştır. Anamuhalefet partisinde, Genel Başkan İnönü,  müdahaleden sonra ortaya çıkan şartların demokratik  düzenle  bağdaşmadığını ileri  sürmekte böylelikle muhtıraya cephe almakta ve çıkış  yolu olarak  seçimlere  gidilmesini önermektedir. Öteki partilerin tutumu henüz kesin biçimde belirmemiştir. İçinde  bulunduğumuz günler  birleşme uzlaşma zorunluluğunu getiren günlerdir. Hissi, katı  ve dar görüşlerden kurtulup bu gerçeği geç kalmadan  görmek gerek.”


            Meclis kulislerinde, sigara üstüne  sigara  yakılıyor, fiskoslar,  dedikodular tekrarlanıyordu.  Üyeler  en  yakın arkadaşları  ile  konuşuyordu. Grubun içinde  ise MYK 'nın aksine çeşitli  düşünceler olduğunu görüyordum.
 

– “Hükümete gireriz ne olur yani” diyenler,

– “Hükümete karşı çıkmalıyız, Hükümeti katılmadan destekleriz” biçiminde konuşanlar,

– “Gerekirse  AP  ile koalisyon  bile  kurabiliriz”  kanısını ortaya  sürenlerde
vardı.


              Her kafadan bir  ses çıkarken bir tek noktada düşünceler  birleşiyordu. O da tarafsız bir Başbakanın bulunmasıydı. 24 saat sonra İsmet Paşa Grup toplantısına herzamanki  gibi ucu kurdaleli çantası koltuğunda, küçük  küçük  adımlar atarak geldi. (Bütün milletvekili çantaları  bir  örnek  olduğundan Hanımefendi onunkine bir nişan koymuştu.)  Onu ayakta alkışladık. Kürsüye   çıktı,  bir-iki  öksürdü,  hep  böyle  yapar boğazını temizlerdi konuşmadan önce “Geçen  24 saat   memleket  için  çok  önemli  bir  devreydi”  diye   başladı konuşmasına özet olarak;
 

 “ Fakat  size kalp huzuru ile söyleyebilirim ki, bu  geçen  24 saat  zarfında Türkiye  millet  olarak  bünyesindeki   sarsılmaz metanetinin bir defa daha örneğini vermiştir. Bulanık suda  balık avlamak   isteyecekler   her memlekette bulunabilir. Bizde bulunanların  ümitlerinin  bu  geçen  24  saat  zarfında arttığı tasavvur  edilemez.  Bu iyimser sözlerimin  sebebi  şudur:  Gerek müdahale  etmiş olan ordunun tutumunda, gerek  siyasi  partilerin ayrı   ayrı hepsinin  tutumunda,  memleketin  umumi   hayatında sorumluluk  hissine  ve memlekete  sahip  olmak  ve  bu   önemli çıkmazdan şerefle  ve vatandaşlarımıza  zarar  gelmeden  çıkmak isteği   hakim   olarak yaşamaktadır.   Bugün olayların    ve hazırlıkların  mahiyetini  henüz bilmeksizin çok  iyimser,  ümidi kuvvetli bir halde huzurunuza çıkmış bulunuyorum.”


              CHP  Genel Başkanı  “Memleketi  Hükümetsiz  ve  boşlukta bırakmaya  niyetimiz yok”  diyordu konuşması arasında.  En  önemli sözler  ise; “Cumhurbaşkanının, orduyu Tağmaç’la birlikte  içinde itilaf olmayan sağlam bir şekle sokmaya çalışıyor” olmasıydı. İnönü UPI ajansına verdiği demeçte ise daha açık konuştu;
 

“Bu 24 saat sonrasında, vaziyet ümit verici halde görülüyor. Teşebbüse geçmiş olan  ordunun uzun zamandan  beri  devam  eden ihtiyacın   ve  bunalımın çaresiz  hareketi  olarak   teşebbüste bulunduğu  anlaşılıyor.  Bir an evvel memlekette  tabii  hayatın, demokratik  kuruluşun  işlemesini  istediği anlaşılıyor.   Ordu bünyesi içinde sağlamdır, iç ve dış tehlikelere karşı vazifeye hazır bir  metanetle bekliyoruz. Bu ordu tarafıdır.  Siyasi  partilerin hepsinde sorumluluk hissi öne geçmiştir. Her parti aşırı  uçların tesirine  kapılmadan memlekette  demokratik  rejimin  yürümesini istiyor.  Bugünün  pratik güçlüğü hükümetin  teşkil  edilmesidir. Cumhurbaşkanının  bunda muvaffak olması, her şeyi  halledecek  ve her  şey  yoluna  girecektir. Görüyorsunuz  ki çok  iyimser  bir havadayım. Bu iyimser  havayı  memleketin   umumi havasından alıyorum.”


              Paşa'nın  fikir  değiştirmesine  herkes  şaşırdı. Sonradan öğrendik  ki ordunun içinde de tepeden inmeci bir  cunta  vardır.  Anayasayı  rafa kaldırarak, meclisi feshetmeyi öngören bir  cunta ile uğraşılmıştır. 24  saat  içinde 5 General, 1 Amiral ve  35  Albay  emekli olmuş bir takım genç subaylarında yerleri değiştirilmiş  ve dağıtılmışlardır.

              Cumhurbaşkanı parti liderleri ile görüşmelere başladı.  İnönü, yanına  Ecevit’i  ve Necdet Uğur’u alıp gitti. Sunay, onlara  olayın oluşunu anlatmış  ve  tarafsız  bir başbakan üzerinde durmuştu. Sokaktaki vatandaşla yapılan anketlerde:
 

– Zamanında yapılmış bir müdahaledir.

–  Sorunların üstesinden gelinmesi isteniyor

–  Tarafsız  bir  Başbakan  ile  güçlü sivil  bir  hükümet kurulmalıdır sonucu çıkıyordu.


              Diğer  partilerin de Hükümetle ilgili görüşleri ortaya çıkmaya  başlamıştı.  Demokratik Parti  seçim değil güçlü  bir hükümet, Güven  Partisi  bağımsız  bir Başbakan  ve  "Milli Beraberlik"  hükümeti istiyordu. AP ise iktidarın elinden  alındığı parti olmasına rağmen,  Hükümet içinde de dışında da olsa destekleme eğiliminde görünüyordu.
 

          Erim Başbakan
              Bağımsız Başbakan beklenirken, teklif Nihat Erim’e yapılmıştı. Kumandanlar Nihat Erim’in Atatürkçülüğüne  inanıyor, o'nun  Başbakan olmasını istiyorlarmış. İsmi üzerinde orduda ittifak olduğu söyleniyordu. Erim, İnönü’nün iznini almaya  Pembe Köşk'e geldi: Paşa şaşırmıştı.
 

–   Tarafsızlık  nasıl olacak sen  CHP’ye  kayıtlısın”  dediği  zaman,

–  “Paşam  istifa  ederim.” cevabını almıştı.


              Paşa,  onun  bu görevi istediğini sezmiş olacakki “İstifa etmek ve etmemek  şahsi bir tasarruftur ve kararı insan kendisi verir.” Bu görevin çok güç bir görev olduğunu biliyormusun? Ortada kalmak  ihtimali üzerinde duruyormusun?  demiş ve  Erim’e ancak sivil bir Hükümete  destek  verebileceğini de  söylemişti.  Nihat Erim  bu sözlerden sonra,  kendisinin  Başbakan  olmasına  Paşa'nın ılımlı baktığı anlamını çıkarmıştı.

              Gazeteler "Sabah CHP'li  olan Başbakan akşam  tarafsız  oldu" diyordu. Bizler, parti  meclisi  ve merkez  yönetim  kurulu  üyeleri olarak hepimiz yanlız şaşkın değil aynı zamanda üzüntülüydük.  40 yıllık CHP’li Nihat Erim’i tarafsız Başbakan olarak gören herkes şaşkındı.  Bu tutum, Adalet Partililerin de  akıllarındaki tarafsızlık imajına uygun düşmemişti.

            Erim
              Erim iyi  yetişmiş bir insandı.  Esendal'ın “Gençleştirme  Ekibi”nden parlamentoya  girmiş. Ağabeyim Doç.Dr.  Necmi  Osten'le birlikte  milletvekilliği yapmıştı. ikisi de Galatasaray’da okumuştu. Eşi  Kamile hanımlada görüşürdük.  İlk gençlik yıllarımdan   beri  beni  tanırlardı.  Nikâhımızda   bulunmuşlar, Nizam’la da dost olmuşlardı. Erim’le İsmet Paşa’nın karşı karşıya geldikleri zamanlar olmuştu. Ama, uzun süre Paşa’nın  rahlesinde ders  görenlerdendi.  Her  hareketinden,  Paşa'ya büyük  saygısı ve çekingenliği olduğunu sezinlerdi insan.

               “Devlette  olumlu  hizmetleri  vardır Erim'in”  diye konuşurdu, benden 13 yaş büyük olan ağabeyim. “Nihat, tüm karayollarını sağlam kurdurdu. 1950 senesinde uygulanan seçim kanununa da büyük  emeği  geçti “  diye anlatırdı.

              Yüzünde  her  zaman kibar bir  tebessümü  olan   Nihat  Bey  normal demokratik bir rejim içinde başarılı bir başbakan örneğini rahatlıkla verebilirdi. Kusurlarını çekinmeden söylerdi, "Hafızam  çok  zayıftır , onun için herşeyi  not  alırım” derdi. “Batılı  anlamda  bir sosyalistim” diye ilave ederdi . Ama ortanın solu bütünleşmesine karşı  çıkmış, Ecevit’le birlikte olmamıştı.

              Son  Parti  Meclisi  toplantılarında  ise  Ecevit'le açıktan mücadele vermişti. Kimi kez politik taktikler bir insanda politik düşünceleriyle tam olarak yan yana yürümeyebilir. Kimbilir belkide Nihat Bey de o dönemlerde böyle bir çelişkiyi yaşıyordu. Muhtıranın ona sunduğu  Başbakanlık  koltuğuna   otururken, herhalde en iyi  niyetlerle  ve  hizmet edebileceği   ümidiyle uzatmıştı elini kötü kaderine doğru. Üstelik ona silahlı kuvvetlerimiz Atatürkçü yapısı ile destek  veriyordu.
 

            Yeri miydi,  Zamanı mıydı ?
              19-20 Mart günleri CHP Genel Merkezi'nde çok sinirli bir hava esiyordu. Evde gruba gitmek üzere hazırlanmıştım. Grupta, Hükümete  üye ve güven oyu verip vermeme meseleleri görüşülecekti. Eşime “Böylesi zor bir ortamda  Ecevit'le  Paşa  anlaşarak  problemi çözerler”  diyerek kapıdan çıkmak üzereyken, “Orhan Birgit telefonda” dediler. Orhan; “Nermin, çok önemli. Milletvekili olan Merkez Yönetim Kurulu üyelerine haber  ver, gruba katılmadan merkeze gelinecek.”  Ben, “Nasıl olur Orhan? Grup bizi bekliyor. Bu çok önemli Paşa  da geliyor.” diye karşı koyarken, Orhan;  bunun da çok  önem taşıdığını, Genel Sekreter'in isteği olduğunu bildirdi.

              Gruba  gittim,  toplantı  henüz  başlamamış,  genel  başkan gelmemişti. Seyfi Sadi Pencap, Mustafa Ok, ben ve Murat Öner, bir taksiye binip, Rüzgarlı Sokak'taki Parti Merkezine giderken, yolda,  Pencap, “Ben her gün Turan  Güneş’i  alırım birlikte merkeze ya da Meclis'e gideriz. Bu sabah “beni Ecevit’lere götür”  dedi. Bahçelievler'de Ecevit’in kapısına geldiğimde,  Besim Üstünel’in  arabasını da gördüm. Güneş bana "buyur " bile demedi. Teşekkür edip içeri girdi.” diye anlatıyordu. Bu  duruma  üzülmüştü. “Yahu bizde  merkez  yönetim kurulu  üyesi  değilmiyiz  ha?  Neyiz  biz  lastik damgamıyız” diye söyleniyordu.

              Toplantıya  katıldık.  Ecevit, istifa ediyordu. İstifası önünde idi, yazılmıştı. Üyelere kısa olmak üzere söz veriyordu.  Sıra  bana  gelince, Genel Başkan'ın  haberi olup olmadığını sordum.  Haberi  yokmuş. Bunun  sakıncalarını anlatmaya başladığımda; “Nermin hanım, çok  acelem  var, lütfen kısa kesermisiniz?”dedi. Basın toplantısı için gideceklermiş, artık  mesele  belli olmuştu. Bu istifa  dar  bir  çevrede kararlaştırılmıştı.  Ne İnönü'nün haberi vardı ne de MYK çoğunluğunun. Kala kaldım. Bülent Bey önde, arkada Turan Güneş,  Besim Üstünel ve diğer  yönetim kurulu üyeleri toplantı  odasından dışarı çıktılar. Ben ve Şeref Bakşık gitmemiştik. “Anlaşılan bunların hepsi istifa edecek. Ben  de istifamı yazıp gerekçesiyle birlikte  Paşa’ya götüreyim” diye konuştum  mu?  Yoksa düşündüm mü?  hatırlamıyorum. Arkalarından “siz ne yaptığınızı biliyormusunuz acaba” diye bağırmış, çok sinirlenmiştim. Şeref  Bey  ne yaptı  onu da hatırlamıyorum. Nizam altkattan sesimi duymuş, " ne oluyor.?"  diye yanıma gelmişti.

              Pembe Köşk’te, Paşa  her  zamanki  yerindeydi. Radyodan Ecevit’in  istifa haberi veriliyordu. Onu bu kadar düşünceli ve üzgün hiç görmemiştim.”Paşam”,  dedim. “Bana da sürpriz  oldu, ancak  yetiştirebildim.” ve istifamı uzattım. Yukarıda yazdıklarımı aynen ona anlattım. Hiçbir  şey söylemedi ama,  yüzünden  bütün duygularını okuyordum. Hiç beklemediği  bir davranışla karşı karşıyaydı. En  zor zamanında, çok  ihtiyacı olan insan, güvendiği insan ona kötü  bir  sürpriz  adeta emrivaki yapmışdı. Sofra  hazırlanmıştı,  beni de yemeğe  alıkoydular. İlk  kez Paşa’nın  sofrasında yemek yiyordum.   Yoğurtlu ıspanak ve muhallebiyi anımsıyorum. Sofrada kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Sanki 12 Mart bir kez daha bu evde de patlamıştı. Gazeteler, kumandanların   müdahalesini  Yunan  modeline benzeten  Ecevit’in,  istifa  ettiğini, hareketin  hükümetten  çok ortanın soluna karşı yapılmıştır  dediğini  yazdılar. Toplanan ortak  grupta,  Ecevit ve  Merkez Yönetim  Kurulu üyeleri  beklenmişti. İstifa haberi  gelincede İnönü evine gitmiş ortak grup dağılmış. Ertesi  günün gazetelerinde istifa edenlerin  resimleri  iki  kişinin  eksiği ile çıkmıştı. Şeref Bakşıkla, ben onların arasında değildik.

              Son  Havadis Gazetesi  haberinde; “AP’si bir görüş  saptamağa uğraşıyor. Demokrasiyi dejenere etmeden en kısa zamanda  seçim ile  milli  iradeye dönüş yollarını aramak için İnönü  ile  aynı paralelde,  hükümetin  teşkiline güçlük çıkarmamak.  Fakat  parti haysiyetinden  de  bir  şey  kaybetmeden  bunu  gerçekleştirmeyi düşünmekte. Demirel, partisi içindeki parlamenterlerin durum  ve tutumunu  izleyerek,  soğuk kanlı bir politika yürütmekte” diye yazıyor.  Aynı gazetenin  CHP  ile  ilgili  durum  değerlendirmesinde  ise özet olarak;  “Nihat  Erim’in  başbakan  olarak  tayini, Ecevit ve taraftarlarını  şoke etmişti. Bu durum parti içinde bir  hizbin tutulması, diğerinin  tasfiyesi  şeklinde yorumlanıyor”  deniyordu.

              Ecevit’in  istifası  radyoda da  okununca  bütün  Türkiye’ye yayıldı.  Sokaktaki vatandaş gazete anketlerine  göre,  Başbakan olarak Erim’i tutmuştu. Ama, aydın kesim arasında  CHP’ye inananlar,  12 Mart'ın yarattığı umutsuzluğa bir de bu istifa haberini eklediler ve üzüldüler. Bazı  bürokratlara göre "Ecevit papaza kızıp  oruç  bozmuştu. Hem  canım  bakalım  bu muhtıra  gerçekten  Ecevit’i  mi  karşısına alıyordu. Sanki, ona karşı mı yapılmıştı?  ıktidarı  elinden alınan parti Adalet Partisi bile ne  kadar ölçülü gidiyordu. Ecevit'e de ne oluyor, böyle? " diyenlerde vardı.  Neden sonra , Ecevit, İnönü’ye Prof. Besim Üstünel ile bir istifa  mektubu  gönderdi.

Sayın İsmet İnönü,
CHP Genel Başkanı,
 

 Sayın Başkanım,

Demokratik  rejim için ve CHP için çok hayati  saydığım  bir konuda  görüş ayrılığına düşmüş bulunuyoruz. Bu kadar önemli  bir konuda  sizin  görüşünüze katılmadan Genel  Sekreterlik  görevini yürütmeğe  hakkım olamazdı. Onun için CHP Genel  Sekreterli'ğinden ayrılıyorum.   Bu  güne  kadar  eşsiz önderliğinizle bana   güç kattınız.  Size  sonsuz şükran ve minnet  duygularımı,  yaşadıkça içimde taşıyacağım.Yürekten saygılarımı sunarım.


                                                                                                                                                 Bülent  Ecevit

              Mektup basına yaptığı açıklamalara göre çok kısa yazılmıştı. Ama içten ve saygılıydı.
 

“Ecevit   istifa  kararını  dünkü  basın  toplantısında   şu değerlendirme   ve gerekçelerle  açıklamıştı.  Demokrasi   ile kurultaylarla  önlenemeyeceği görülen bir  hareket,  darbe  ile  önlenmiş,  ortanın  solu  ve  benim,   Demokrasi  ile yenilemeyeceğim  anlaşılmış. Demokrasi kuralları dışına çıkılarak, müdehale belirli bir  amaca ulaşmış , oyun bitmiştir.  Hükümete  katılsak  ve desteklesek, işte CHP’nin işbirliği  ile  çevrilen  bir oyun diyecekler  bu hem CHP’ye hem de orduya zarar  verecekti. Seçimler kaybedildiğinde ise suç ortanın  soluna bağlanacaktı. Hükümete   katılmasak  Memleketi   hükümetsiz   bırakmak istiyorlar, sorumsuzdurlar, kıskançtırlar denecek, gene ortanın solu suçlanacaktır.”
Apdi İpekçi makalesine şöyle devam ediyordu.
“Bu şimdilik duygusal tepkilerle   verilmiş bir  yargı niteliğinde gözükmektedir. Zira 12  Mart Muhtırası'nın ortanın solunu tasviye niyeti ile verildiği ve  o günden bu  güne gelişen olaylar zincirinin, hep aynı  planın uygulamasıyla ilgili bulunduğu  inandırıcı değildir.  Ecevit  belki hatalar yapmış, birleştirici bir lider rolünü gereğince kullanamamış olabilir. Belki yanlış telkinlerin  etkisi altında da kalmıştır. (Bu  hususda kesin  bir  yargıya  sahip değiliz)  Ama  Ecevit’in de siyasi  çekişmelere  alet  edilmemesi kanaatindeyiz.  Korktuğumuz sonuç hiç umulmadık zaman  ve biçimde  gerçekleşti.  Dileğimiz duygusal  gelişmelerin büsbütün olumsuz gelişmelere yön vermemesi, daha serin kanlı ve  uzlaşmacı değerlendirmelerle,  Ecevit’in tekrar aktif  görevlere  dönmesini sağlayacak koşulların yaratılmasıdır.”


              İpekçi  yazılarıyla her  zaman  Ecevit’in  yanında olmuş onu desteklemişti. Onunda kafasında bizler gibi bir İnönü - Ecevit  birlikteliği vardı. 12 Mart aynen bizler gibi  ondaki  bu sentezin orta yerine ve en ince noktasına düşmüştü. İnönü’yü ve İnönü ekolünü iyi anlayan bir yazardı. Yüzde yüz paylaştığım  bazı  yorumları vardır.
 

             Yeni Genel Sekreter
              23  Mart 1971 günü sabahı Rüzgarlı Sokak'taki parti  binasının bütün  odaları Parti Meclisi üyeleri ve milletvekilleri ile  dolu idi.  Ortalıkta  heyecanlı bir kalabalık  vardı.  Konu  Ecevit’in istifası ve yeni seçilecek olan genel sekreterdi. Turan Güneş ile Deniz Baykal  Parti  Meclisi'nden de toptan  çekilmeyi ve  herkesin  istifa etmesini öneriyorlardı. Birçokları  ise  bu ortalığı boş bırakmak olur, doğru değildir, tezini savundular. İnönü o sabah basın mensuplarına “şimdi  gideceğim,  parti meclisi ve genel merkez meselelerinide halledeceğim” demişti. Salondaki  sıralar dolmaya başladı. Ecevit  arka sıralardan birisine oturdu.  Genel  Başkan salona girince çevresine bir göz attı  ve  o'nu görünce, “ha, ha  hoş geldin,  hoş geldin” dedi.
 

Toplantıyı  açtı.  Ecevit’in   veda  mesajı okundu, sonra da.
“Aramızda  fikir   ayrılıkları  olmuştur.   Bunlarda  zaman  zaman birbirimizle ittifak etmişizdir. Bu son seferinde  emrivaki olduğu için bu  sonuç  doğdu. Görüyorsunuz aramızda bir kırgınlık yok. Hizmetlerine teşekkür ederim. İlerde   kendisine vazife düşecektir”


dediği sırada  Ecevit’in salonu  terkettiğini  gördük. Yeni  Genel Sekreter'in seçiminde bulunmak istemiyor diye düşündüm. Ortalıkta iki  aday vardı. Necdet Uğur, İbrahim Öktem.

              İbrahim Öktem, 11 oy aldı. Büyük çoğunluğu  Ecevitçi  olan parti meclisinden Necdet Uğur’a ise sadece üç oy çıkmıştı.  Turan Güneş,  Öktem  için  “Yahu kim soktu bu işi onun  aklına, söyleyin  Allah   aşkına, adaylıktan çekilsin, Paşa  ondan  hiç hazetmez. Eskaza seçilirse çekeceğimiz vardır” diyordu. Parti  Meclisi  üyelerinin düşündüğü ise, hem Paşaiya yakın hemde kendilerine yakın bir kişinin bulunabilmesiydi.  İsmet Paşa; "Saat 18’de yeniden toplanırız" dedi ve toplantıya ara verdi.

              Şeref  Bakşık,  Yaşar Akal, ben ve daha  bir  iki Parti Meclisi Üyesi, bir odada toplanmıştık. Şeref  Bakşık’a ısrar ediyorduk. Bu görevi kabul  etmeliydi. Hem  inanmış bir ortanın solcusu idi. Çok iyi steno bildiği  için Paşa  onu hiç yanından ayırmazdı, severdi de. Aklı başında  nazik bir arkadaşımızdı. Kimseye taife olmazdı. “inancının” adamıydı. Ecevitl'e  de arası iyiydi. Şeref Bakşık’ı Genel Sekreter  yapmak en akıllıca işti. Çok uğraşmıştık. Baştan itiraz etti, "Bu  görevi kabul edemem" dedi. Biz ısrarlı olunca yumuşadı. İlyas Seçkin  ile birlikte  bir  kaç kişi, İnönü’yü ikna etmek  için  Pembe  Köşk’e yollandılar.

              Bir-iki değişen isimle  yeni bir  yönetim  kurulu  listesi yapılmış, Paşa’nın fikride alınmıştı. Genel Başkan bu yeni listeye benim adımı da yazdırmıştı. Sildirdim. Olayların nasıl gelişeceğini biliyordum. İnönü ile Ecevit’in arasında kalmak istemiyordum. Kendisine her zaman çok  güvendiğim hizip  adamı  olmayan  Şeref  Bakşık’a  “Allah  kolaylık  versin” diyordum içimden.

              Açılan  oturumda  Şeref  Bey kolay seçildi.  Zor  bir  görev yüklenmenin bilinci içinde görünüyordu. Daha sonra kurulacak olan Erim Hükumeti'nde “beyin takımı” diye ün salacak olan milletvekilleri belli olmuştu. 26-27  Mart 1971’de Erim, hükümeti ilan  etti :  Sadi  Koçaş, Atilla Karaosmanoğlu, Mehmet Özgüneş, Doğan Kitaplı, İsmail Arar, Ferit Melen, Hamdi Ömeroğlu, Osman Olcay, Sait Naci Ergin, Şinasi Arel,  Cahit Karakaş, Türkan Akyol, H.Özalp, Orhan Dikmen,  Haluk Arık,  Atilla  Sav, İhsan Topaloğlu,  Erol  Akçal, Çilingiroğlu, Selahattin Babüroğlu, Doktor Cevdet Aykan, Özer Derbil ve  Sezai Ergun .

               O günlerde Meclis, muhtıranın gölgesinde de çalışmaktadır. Gruplar toplanıyor. Erim hükümetine verilecek güven oyunun  cinsi tartışılıyor reformlar konuşuluyor, planlama başkanı Başbakan Erim’e raporlar hazırlıyordu.

              Başta İnönü olmak üzere, CHP grubundaki genel kanı, hükümete güven oyu verilmesi,  badirenin   kısa  yoldan   atlatılmasıdır. Ecevit  ise  aslında  güvensizlik  oyu verilmesi veya  grubun serbest  bırakılmasından yanadır.  CHP  grubunda o gün tartışmalı bir toplantı  yapıldı.  ınönü,  Ecevit’e  “Fena  yoldasın, senin yaptığını  bana  Feyzioğlu bile  yapmadı”  diye çıkıştı ve 50’ye karşı 100  oyla  güven  oyu verilmesi kabul edildi.  Abdi İpekçi de yazısında şöyle der;
 

“Ecevit prensip adamı olduğunu demokratik hukuk  kurallarına bağlılıkta taviz  vermez bir anlayış taşıdığını ıspatlamak gereğini duymuş olabilir. Sırf bu açıdan bakınca demokratik hukuk kurallarına  ilkelerine  aykırı düşen  bir hükümete,  güvenoyu verilmemesi  isteği  anlaşılır bir davranıştır. Ancak  bu istek beraberinde  getirdiği  koşullarla  birlikte  değerlendirilmekte, desteklenmesi  güç  bir davranış  niteliği  kazanacaktır. İlk  çıkışta  olayların  kendisini  ve  iktidara   geleceği anlaşılan ortanın solunu bertaraf etmek için hazırlandığını ileri sürmekle inandırıcı olmayan bir teşhisde bulunmuştur. Dün de aynı hatayı   tekrarlamıştır.   Hükümet  programını  tenkit   ederken “1961’den  bu  yana  gördüğümüz en sönük, en sulandırılmış, en anlamsız  ve en boş hükümet programı” olarak nitelemesi. Bununla da  kalmayıp, daha hiçbir icraatta bulunmamış olan  bakanları  ön yargılarla  suçlaması  hem inandırıcı olmayacak hem  de  duygusal nedenlerin  etkisi   altında   bulunduğu şüphesini    büsbütün güçlendirecektir. Ecevit’in dünkü çıkışı, gerek kendisini gerek CHP’yi  önemli gelişmelerin dönemecine getirmiştir. Bunun nasıl olacağını  zaman gösterecek.  Şimdilik belirtmek istediğimiz şudur: Ecevit’i  Türk siyasi hayatında önemli ve olumlu bir lider olarak tanıyoruz. Ona bağlanmış umutlar  ve  inançları  sarsacak  davranışlar, ancak kişiliğine ve savunduğu görüşlere düşman olanları sevindirir.
                                                       (Milliyet,  7 Nisan l97l)

              TBMM’de artık siyasi partilerin grup odaları dolup  dolup boşalıyordu.  Okunan hükümet  programından  sonra  “güven oyu”  meseleleri  tartışılıyordu. Ama bütün milletvekillerinin  neşesi kaçmıştı. Parlamentonun  özünden birşey eksilmişti. Benim de kafam karışıktı. Böyle kritik bir zamanda Parti birlik, bütünlük içinde olmalıydı.  Hele hele Ecevit ile  İnönü’nün  ters düşmesine çok canım sıkılıyordu. Ecevit-İnönü ters  düşmesi, içimdeki  politik dengeye, inanışımdaki güce zarar  veriyordu.  Siyasi  hayatımız, ta.. 50’lilerden  bu yana bir “misyon”un içinde gelişmişti. Politika alanındaki  merdivenleri tırmanmamız,  ancak inançlarımızla birlikte olduğu zaman bir değer yargısı kazanıyordu.

              İnancıma göre; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve CHP'nin kuruluşunda, Atatürk'le birlikte en önde çalışan İsmet Paşa, uzun politika yıllarında, demokrasiye ve rejime adamıştı kendisini.  Hemde ortanın solunu ilk kez ortaya atarak ve ona destek vererek. İsmet Paşa yalnız  Türkiye için değil, CHP içinde büyük bir şanstı.  İnandığım genel başkandı. CHP'nin kuruluşunda olduğu gibi, süregelmesinde, yenileşmesinde parti bütünlüğünün korunmasında da onun bir önder ve kilittaşı adam olarak görürdüm. Ecevit'e güvenmişti, Ecevit ondan çok şeyler öğreniyor ve yetişiyor diye düşünüyordum.
 

Basında bu kez ;

“Ecevit’den  uzak  kalanlar arasında, ortanın soluna bağlılığından  şüphe duyulmayacak  kişiler vardır. Eski genel  sekreterin  yönetiminde  bir klikleşme yarattığı derhal  reddedilebilecek bir iddia değildir.  Kısacası Ecevit ortanın solu ülküsünden taviz  vermemek  uğruna, böyle bir tavizi  vermeden  de oynayabileceği bağdaştırıcı, uzlaştırıcı ve birleştirici rolünü başaramamıştır”

biçiminde yazılar çıkmaktaydı.

              12 Mart'a kadar yürüdüğümüz politika yolu, askeri müdahaleden sonra  birden bire çatallaştı.  O  zamana kadar ortanın solunda olarak  başta İnönücü  ve onun yanında da Ecevitçi idim. Genel  Başkan İsmet İnönü'ye göre, en başta kurulan Türkiye Cumhuriyeti  Devleti tek parti zamanında da ortanın solunda idi. Ekonominin  gelişmesi için lüzumlu hakim, tepeler,  herşey  zaten Devletin  elindeydi. Üretimin her çeşidi KİT’lerle  yapılıyor  ve çok zayıf olan özel girişimcilere gene KİT’lerle üretim yapabilme kuralları öğretiliyordu.

              Paşa’nın  büyük çabası ile ülkesi Batılı anlamda  Demokratik sisteme  geçince  de, serbest ekonomi bilhassa Demokrat Parti zamanlarında güçlenmeye,  bu kesimdeki sermaye  birikimleri oluşmaya başlamıştı.

              İnönü  artık  CHP’nin  adına ve  yapısına fazla  dokunmadan, Atatürkçü  temel üzerinde,  sosyal  demokrat   bir  yapıya kavuşturulması  gereğine   inanıyordu. Yanlız inanmak  değil, bunu  istiyordu da.

              İnönü  ile  Ecevit’in önemli bir olay  karşısında  böyle ayrı düşeceklerini  rüyada bile  görsem inanmazdım. Çünkü bize göre, İnönü’nün güven  veren  ve  gözeten politika şemsiyesi  altında   Ecevit öğreniyor, dinamizmi ile dolaşıyor, dolaşıyor, ortanın solunu anlatıyor ve sınırlarını da  çiziyordu. CHP'nin son ve yeni görüntüsündeki bu beraberlikti önemli olan. Ayrı düşülmesinden ise ülkeye büyük zarar gelecek diye korkuyorduk.
 

             Ecevit'le Dostluğumuz
              O'nu  önceleri  Ulus’taki  yazılarından  tanırdım.  Ama, dikkatimin  ona  doğru daha  çok  çevrilmesi  l96l   yılındadır. TMGT’nin   bir   toplantısında  “Atatürk  ve Doktrin”   konulu konferansını  dinlemiştim.  (Yaşar  Nabi Nayır'ın, “Atatürkçülük Nedir”  adlı kitabında bu  konuşmanın  tam  metni vardır.)

             Ecevit bu konferansında, “Dünya Atatürk'ün, sınıf çatışmasına ve  savaşına gitmeksizin ve doktriner  sosyalizme  bağlanmaksızın, imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir toplum yaratmak düşüncesini yeni yeni kavramaya, böyle bir düşüncenin  uygulanma yeteneğini yeni  yeni  görmeye  başlamıştır”  diyerek  o  günlerde yurdumuzu gezmekte olan Arnold Taynbee’nin “Batı Yarım  Küresi'nin Ekonomisi”  adlı kitabından alıntılar okuyor  ve cihanda  olduğu kadar yurtta da barış isteyen Atatürk’ün ortaya attığı, CHP’sine de bayrak olmuş ilkelerin içinde ki “Devletçilik” ve “Halkçılık”  ilkelerinin de bu konudaki anahtarlar  olduğu esası üzerinde duruyordu. O konferansı ben ve eşim Nizamettin yan yana  oturarak sinemada  dinledik. 61 Anayasası’nın ön gördüğü reformlar düşünülürse, getirilen sosyal haklarla birlikte zaten ortanın solu anlayışı tamamlanıyordu insanın  düşüncesinde.  Ta  o zamandan  başlayarak,  yeni  Anayasa’daki  ekonomik  ve sosyal görüşler Cumhuriyet Halk Partisi’nin yıllar yılı  yaptığı çalışmalardan, birikiminden ve ilk  hedefler beyannamesinden alıntı değilmiydi.

              Kısa  bir süre sonra Ecevit, üyesi bulunduğum CHP il yönetim kurulunu ziyarete geldi. İstanbul ili yönetim kurulu  üyesi olmak o zamanlar   önemli  bir   şeydi. Hangi partiden  olursa  olsun, bazen  Hükümetten  önemli kişiler bize uğrardı. Mesela  bir  gün Ahmet Topaloğlu ziyaretimize gelmişti. Ayrı partilerden olduğumuz halde  Hükümet üyeleri, hepimizin hükumeti oldukları inancı  ile resmi  ziyaretlerde bulunurlardı.

              Çalışma Bakanı Bülent Ecevit'in değişik  bir politikacı tipi vardı, konuşurken, çevresi ile nazik, içten,  ama belli  bir  mesafeden  inandırıcı  bir  ilişki kuruyordu. Tipindeki çekingenliğin   aksine  düşünceleri  ve   konuşması   kararlıydı, cesurdu. Söylediklerine adam akıllı inandığını anlıyordu insan.

              Bize  Bakanlığındaki çalışmaları anlattı. “Grev  ve  lokavt, işçi   hakları,  toplu sözleşmeler, işçinin yönetime katılımı, sendikalar”.  O anlatırken ben konferansında söylediği gibi  küçük  çiftçi,  küçük esnaf ve dar gelirlilerle, işçilerin, ekonomik durumlarını,  bir  sınıf çatışmasına girmeden, düzelebileceği konusundaki  sözlerini düşünüyor üyesi bulunduğum partinin  neler  yapmak istediğini daha da iyi anlıyordum. Kendisine  bu konuda  bakanlığının yayını olup olmadığını sordum. Hemen adresimi aldı. Ankara’ya dönüşünden kısa  bir süre sonra Çalışma Bakanlığı’ndan adıma ve  evimize gönderilen üç cilt halindeki kitaplara,  benimle  birlikte eşim Nizamettin’de şaşırmıştı.

              1965’te milletvekili olduktan sonra, ailece iyi dost olmuştuk. Rahşan Hanım da, kendisi de birikimli insanlardı. Kültür  hazineleri  zengindi.  Dünyayı okuyorlardı. Ecevit şiir  yazar, güzel  konuşur, Rahşan Hanım resim yapardı. Bizim gibi  çayı çok severler, güzel çaydan anlarlardı. Kimi  kere  bize  Kerkük'ten Nizam'ın hısımları “Ceylon” çayı gönderir, bizde “az veren candan” misali  harman  yapmaları için onlarada biraz  ayırırdık. Bazı günler, karı-koca  gelirler akşam çaylarını  bizde içerler, “siz güzel çay yapıyorsunuz" derlerdi Aramız iyiydi. Bizim de onlara gittiğimiz günler  olurdu. Politikanın   dışında her  telden  savururduk. Benim, "O Yakadan Bu Yakaya"  adlı kitabımdan bir tanede onlara vermiştim. Kedileri vardı. En yaşlı kedilerinin  adı  “Hurşit”ti Ecevit;  "Meğer Turan Güneş’in baba adıda Hurşit'miş. Rahşan artık  onun yanında “Hurşit...” diye başlayıp kediyi paylayamıyor”  diyor  kahkaha atıyordu.

              Muş'tan  seçim kazanıpta Ankara’ya dönerken onlar için  güzel bir hediye bulmuştum. Bu küçük bir makine halısı idi. Kaçak  İran malı  duvara  asmak için, üzerinde sıra  sıra rengarenk güzel kediler dizilmişti.  Rahşan  hanım  hediyemi sevmiş, yatak odalarına  asmıştı. Çok küçüktü ama tabloydu. Ecevit  ise o  sıralar esprili ve neşeliydi. “Nermin Hanım bu kediler prezidyum  üyeleri gibi sıralanmışlar” derdi.

              Dostluğumuzun  yanında  ben, Ecevit'den,   acemi  milletvekili olarak çok  şeyler öğrenmişimdir. Bana çok  yardımı  dokunmuştu. Örneğin;  basın toplantısı yapmayı ve basın özetinin gazetelere dağıtılmasında olduğu gibi Varto depreminden sonra önüme düşmüş, beni gazete, gazete dolaştırmıştı. Oğlum Salih’in ameliyat olduğunu işiterek seçim çalışmalarımı  yarım bırakıp Ankara’ya  koştuğumda, beni hava alanından alıp hastaneye götüren Rahşan Hanımdı. Ecevit, o sıralarda seçim bildirgesini hazırlıyordu. Salih'i yoklamaya  geldiğinde, elindeki bildirgenin Doğu Anadolu bölümünü  bize okumuş, düşüncemizi sormuştu. Türk-İş'in Erzurum'da yapılan son genel kurul toplantısında “Halkla  ilişkiler” bölümünü anlatırken,  beni, halkla  en iyi ilişki kuran milletvekillerinden birisi olarak göstermişti.

              20.  Kurultay'ın sonuna kadar  ve 12 Mart'a kadar onun  yanında ve ortanın solunda koşmuştum. Bir kurultay raporunda,  Nizamettin Neftçi’nin gönüllü olarak partiye katkılarından söz açmış ve  ona teşekkür etmişti.  Partiler hukuku ve seçim işleri ile ilgili önemli  konuları, önerileri  ve parti  kağıtlarını genel sekreter  yardımcılarından bile  gelse  Nizamettin'in  parafını  görmeden  imzalamazdı. Bir zamanlar, bir zamanlar  diyorum  çünkü,  politika  alanındaki  dostluklar ne  kadar sıcak ve derin olursa olsun  12  Mart gibi şok etkisi  yapan  olaylarla ve  bu  olayların   ortaya  attığı  yeni  politik esintilerle gölgede  kalıyor  ve  yavaş  yavaş silinebiliyordu.
 

             Politikanın Nefesi Başka Olur
              CHP  içindeki, 12 Mart  olayı, yanlız  Ecevit  ile İsmet  Paşa’nın  ters düşmesi meselesi değildi. Partinin sol  kanadından  ve sağ kanadından birbirlerine karşı olan etkileyici  tezviratlar yapılıyordu. Gittikçe artan fırtınalar  gibi  çok  sert politik rüzgarlar estiriliyordu. Parti yelpazesinin iki  ayrı  ucundan  kalkarak  çatışan  bu  esintiler olmasaydı,  her  türlü  kişisel kırılıp  dökülmelere,   gelecek   endişeleri  ile    toplanmalara tutunacak  dal aramalara rağmen  durum  onarılabilir,  hem  parti  sağ  kanadının  hemde mülkiye cuntasının  etkileri, zararsız bir duruma getirilebilirdi.

              12 Mart'tan önce,  Ecevit’in şahsında yeni ve ümit verici  bir  lider  namzedinin, İsmet   Paşa’nın  yanında  yetiştiği  inancını taşımaktaydık.  Parti politikası, İsmet Paşa  ile sağlamlaşıyor, Ecevit'le  halka  ulaşıyordı. Bu çok başarılı bir  sentezdi.  Paşa bütün  fiziki rahatsızlıklarının yanında yaşına rağmen,  görkemli bir  liderdi.  Dünya  içinde  Türkiye’yi gözlüyor. Demokrasiyi koruyor, gelişmelerin iyi yönde olmasına dikkat ediyor.  Olaylara kendi  kişiliği ile  katkıda  bulunacağına inanıyordu. İsmet Paşa kendini her an  yenileyen canlı bir tarih gibiydi. Onun  tarihten gelme ağırlığının yanında ise herzaman düşünceleri ile  yorumları  ile,  girişimleri ile, kendi kişiliğini ortaya döktüğü, günlük politik havayı etkilediği  görülüyordu. Ecevit’in ona bağlı olmasıyla ve aralarındaki inanç birliği  ile her çeşit zorluklar çözülebilirdi. 12  Mart askeri müdahalesinin, demokrasiye zarar vermeden kısa yoldan atlatılması için partinin birlik beraberlik içinde olmasına inanıyordu. Bu inançları ile Onu rejimin bir sigortası gibi görürdük  eşimle ben.

              Senato tarafında merdivenin başında bir küçük bekleme odası vardır, Ben  ve Reşit  Ülker o odada Ecevit'le  konuşmuş  bütün bunlardan sözetmiştik. Önemli olan 12 Mart badiresinden kurtulmaktı. İsmet  Paşa da en az Ecevit kadar  ortanın  solunda değilmiydi?  Onu Genel Başkan'a karşı çıkarmak isteyenler vardı. Bu tuzağa düşmemeliydi. Dilimiz döndüğü kadar bir ben almıştım  sözü,  bir Reşit  Ülker.  Ecevit, çok nazik tavırlarıyle, “evet,  evet”  demiş bizi sabırla dinlemişti. Kapalıydı, hesaplıydı, düşüncelerimizi aktarmakla kalmıştık, o kadar. Her zamanki içtenliği artık üzerinde yoktu. Bizim genel sekreterlikten ayrılmaması uyarımız hoşuna gitmemişti. Aklımdan, artık bizi yakın çevresi olarak düşünmüyor  belkide güvenmiyor diye geçmişti.

              Ecevit içinde bulunduğumuz  yeni ortamın lideri olduğuna inanmaya başlamıştı. Eski, o karınca ezmez, o en küçük kişisel politik olumsuzluklarla karşılaştığında, istifa etmeye kalkan, Ecevit'in yerine, biraz içine kapanık biraz katı ve sinirli, kendisini gözü kapalı yüzde yüz  destekleyenlere çok önem veren, tavsiye ve tenkit  kabul etmeyen bir yeni Ecevit gelmişti sanki. O artık, hedefe varmak için at değiştiren kumandan havasına bürünmüştü.

              Ortanın solunda olmak için  Ecevit'çi olmak şart  olmuştu. Şeref Bakşık'ın Genel Sekreter olarak ortaya atıldığı Parti Meclisi toplantısında,  yeni  merkez  yönetim kurulu listesinden adımı sildirirken, Paşa'nın onayını almıştım.  Parti meclisinin büyük çoğunluğu Ecevitçi olduğu için zaten beni seçmeyecekti.  Ecevitçilere göre; İsmet Paşa tutkunu bir politikacıydım. Satırcılar ise beni, eski  bir ortanın solcusu ve Ecevit yanlısı olarak görüyorlardı.  Herkes yerini ne kadar da çabuk almıştı. Ecevit'çi olmayanların  vitrinine, İnönü'nün yanına birde Satır tablosu asılmıştı. Bu durum bir kutuplaşmanın kesin görüntüsünü veriyordu.

              Politikada yanlızlığa doğru itildiğimi  seziyordum.  Kimisi sağ kanatta kümelenmiş Satırcı olmuş, kimisi de Ecevit'ten de fazla Ecevitçi ve ortanın solcusu olmuştu.

              Bizim,  ne kadar  olsa da, Doğu patenti taşıyan aşiret alışkanlıklarını bir türlü bırakamadığımız  siyasi partilerimizde,  hizipleşmelerin özel yeri vardır. Bu  hiziplerin başını çekenler kendileri  ile birlikte  olanlardan güç ve destek alır. Onların tutunacağı  dal olurlar.  Çevrelerinde  kümelenen  siyasiler  ise,  politikanın yapısı  gereği  artık geleceğe dönük hesaplara aynı  gözle  bakarak olaylar karşısında birlikte davranırlar.

              Genel  Sekreter  Şeref Bakşık, ortanın solunda  olduğu  için seçilmişti. Ama Ecevit'çi olmamıştı  ve  iki  taraftan  gelecek baskılara hazır değildi. Hizip adamıda değildi. İnönü'ye ve partinin resmi politikasına inanmıştı O da bir süre sonra ortada kalacak ve istifasını verecekti.

              Meclis Genel Kurulu'nda oylanan Hükümet programı 321 kabul, 46 red,  3 çekimser,  74 adette  boş  oy  almıştı.  Ecevit toplantıya girmeyenler arasındaydı.  Ben genel kurula girdim ve olumlu oy kullandım Genel Sekreter Şeref  Bakşık'ta öyle yaptı. O günlerde İpekçi, İnönü ile bir söyleşisinde;
 

–  “Siz başlangıçda tereddüt etmiştiniz. Yani benim bildiğim, başlangıçta   Ecevit’le görüş birliği vardı aranızda. Nihat Bey'in  başbakanlığının  uygun olmadığı  hususunda sonra  siz görüşünüzü değiştirdiniz.”
– “İlk başlangıçta bir mesele olmadı. Nihat  bey istifa edip de hükümeti tespit edince, hükümete alınacak azaların istifa edip etmemeleri üzerinde münakaşa oldu. Bunu tetkik ettik. İstifalarını şart koşarsak, hükümetin teşekkülüne yardım etmemiş olacağız kanaatine vardım. Onun  üzerine  hükümetin  teşekkülü esastır. Demokratik rejime geçmenin tek çaresi bu kalmıştır.  Bu yardımı  yapacağız, bu kanaate vardım. Bu kanaati kabul  ettirdim. Bülent  Bey  ayrı  kalmış olduğunu, iştirak etmediğini söyledi. Beraber  konuştuk sabahleyin bana israr etmedi. Kabul eder  gibi göründü. Kabul edildiğini zannederek meclis grubuna gittim.

Sonra  kendisi bunu izah etti. Eğer istifa etmek  istediğini bana  söylerse  uzun münakaşadan  sonra  yüzü  tutmayacak   diye korktuğu  için benden saklamış olduğunu iyi yürekle  saf  yürekle söyledi   (......)  şimdi  fazla  üzerinde durmuyorum.  Mevcut teşkilatta  kanunsuzluk  hüküm sür-mesini kabul etmem, mutlaka kanun ahkamı,   tüzükler  ahkamı  ve  bir  siyasi  partinin   bütünlüğü kuralları sürecektir, yürüyecektir.

– “Bu son sözünüzü biraz açarmısınız?”
–  “Yani idareden ayrılanlar Halk Partisi  içinde bulunurlar ama, meşru makamların, meclis  grubunun,  teşkilatın, genel  başkanların, herkesin  selahiyeti dahilindeki   idare kurallarını tanımazlar, karşı gelirler , olmaz bu.”
– “Ecevit’te böyle bir şey mi bekliyorsunuz?”

– “Beklemem, beklemediğim gibi Ecevit de yapmaz bunu. Teşkilattan da beklemem. Tabii bir itilaf olmuştur, iltizam  edecekler.  Vefa  göstermekle,  kanuni  mecburiyet hududunu  iyi ayırmak    lazım.   istediğim   bu   hudutlar  içinde  partiyi toparlayacağım. Ecevit’in  kanunsuzlukları   teşvik   edeceğine ihtimal vermiyorum.”


              Gerçekten de İsmet Paşa, Ecevit’in fazla ileri gideceğine tümden kendisine karşı çıkacağına  önceleri  ihtimal vermiyordu.

              23  Nisan’da anarşistlere karşı konuşan Başbakan Erim’in “Tedbirler  balyoz gibi kafalarına inecektir.”  sözü  gazetelerin manşeti  oldu. İnönü, İstanbul  Taşlık’daki evinde, iadeyi ziyarette  bulunan Celal Bayar’la görüştü. 27 Nisan’da, 11 ilde sıkı yönetim  ilan edildi. 28 Nisan’da, Ankara’da  sokağa  çıkma yasağı konuldu. Gazeteler, “İnönü, gece hafif bir kalp  sıkıntısı geçirdi”  diye yazdılar. Kendisine hafifletici ilaçlar verilmiş, doktorlar geceyi evinde geçirmişlerdi.

              29  Nisan’da 6 dernek, iki gazete  kapatılmış.  Dev-Genç’in, Ülkü  Ocakları'nın, Doğu Kültür Derneği'nin bütün evraklarına el konmuştu. 8 Nurcu  yakalanmış, gözaltına alınanların sayısı 447’yi bulmuştu. Kaçırılan  Konsolos  her  yerde aranıyordu. Sonunda ölü bulundu. 24 Mayıs’ta  Konsolos'u kaçıranlar yakalandı.

              Bütün  bu  hengame  arasında  biz  de Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden yeni  mezun oğlumuz Salih’i evlendirdik.

              Arşivlerimizde bir resim var. Bir yıl önce çekilmiş. Ortada İnönü, bir yanında oğlumuz   Salih, öteki  yanında  nişanlısı  Gülden. Paşa, işaret  parmağını kaldırmış, üçü de kahkahayı  basmışlar,  Paşa’nın  meşhur  espirilerinden  biriyle. Resmin altında"Kavgaya kim önce başlarsa o haklıdır" yazıyor

              O gün hanımefendi gümüş kupalarla  şerbet  ikram  etmişti bizlere.   Paşa’nın uğurlu elleriyle yüzüklerinin takılmasını dilemişlerdi.  Hüseyin  Ezer  de  resmini  çekmiş.  Akşam üzeri Gülden’lerin evinde bir kokteyl vardı. Rahşan Hanımla Ecevit  davetlimizdi.

              Nikâh hazırlıklarının başladığı bugünlerde ise  İsmet  Paşa  yeni  gözlüklerine  alışamamıştı,  henüz evden çıkmıyordu. Her insanın gözü önemlidir de İsmet Paşa’nın  gözleri aslında  kulaklarınında yerine geçerdi. Zaman zaman,  Nizam; “Paşa kulaklığını  takmadan  da,  dudaklarıma bakarak benim  ne  dediğimi anlıyor”  demişti. Gözlerindeki önemli  rahatsızlığın onun kişiliğini ne kadar  etkilediğini anlamak için arif  olmak gerekmezdi. Çocuklar nikâh şahidi olarak asıl onu düşündüler, ama teklif  bile edemediler.  Teklif Mevhibe Hanım'a yapıldı. O da kabul etti. Düğün  istemiyorlardı, onun yerine balayına, atalarının memleketi, Kerkük’e  gideceklerdi. Oradanda doktora için Amerika’ya.

              Nikâh günü Mevhibe Hanım, Salih'in,  ODTÜ hocalarından Selim  İlkin de Gülden’in şahidi olmuşlardı. Etraf  çiçekten geçilmiyordu. Ankara’nın ünlülerinden  başka Başbakan, Bakanlar, CHP ileri gelenleri, Ecevitler ve diğer dostlar. Ecevit, Gülden’e “Giysiniz çok güzel” demişti. Nikahta  herkesin yanındaki  ile  konuştuğu konu ise gene günün politikasıydı.
 

             Güney'e Doğru  Bir yeni Sefer
              Nizam, “Hadi” dedi. “İzin al partiden 15-20 gün fazla değil  biz de Kerkük'e gidelim, uğurlayalım. Kimbilir bir daha ne zaman  görüşeceğiz. Çocuklara  haber vermeden bir sürpriz  yapalım.”  Onları  ABD’ye oradan  uğurlarız.  Atladık   Anadol'a. Yollar   güzeldi.  Bir  gece Urfa’da yattık. Turistik otel falan yoktu. En iyi oteliymiş Urfa’nın, alt katında  bar  vardı. Müzik sesi ve gürültüden uyuyamadık. Sabah erkenden yola revan olduk. Çölleri geçerken epey sıcak çektik. Akşama doğru Makbule teyzelerin bahçesindeydik. O buğulu  sıcağın hafiflediği saatlerdi. Sulanmış  yemyeşil  çimenlerin   üzerine salıncaklı kanepeler, portatif iskemleler konmuş, sohbet edip çay içiyorlardı. Yavaşca bahçeye süzüldük. Bir çığlık bir  kıyamettir koptu. Çoktan  görüşmemiştik, sevinçden çınladı  ortalık.  İyiki gitmişiz. Üstümüzdeki politik gerginlik biraz hafiflemişti.
 

             Meğer Beni  İzliyorlarmış
              Ankara’ya döndüğümüzde hükümetin içinde sıkıntı vardı. Köklü reformlardan yana olan beyin takımı ile  AP’li  bakanlar geçinemiyorlardı.  Aslında  son  iki  üç ayın olayları   Muş'lu hemşehrilerimi  nasılda  unutturmuştu bana. Yazdıkları  mektuplar ile, telefonlar ederek,  kendilerinin de  var  olduğunu  ve  beni izlediklerini hatırlattılar. Muş teşkilatı ve  seçmenlerim  benim  durumumu  İstanbul'dan gelen ve kendileri için çalışan, ortanın solunu onlara  olaylarla anlatan,  Ecevit’i kendilerine tanıtan bu kadını meğer  basından izlerlermişte haberim bile yokmuş. Köylerden telefon edenler vardı.
 

–  “Milletvekili Hanım, sen ne yapirsen böle?”

– “Neden Ecevit’le değilsen.”

–  “Neden onun yanina gitmemis san?”


              Teşkilattan  ise;  “Nermin Hanım  yoksa  sizi  harcadılar  mı? Allahaşkına neyiniz var” diye soruluyordu. Başta İsmet Paşa olmak üzere  benim  Ecevit’le yakınlığım onlar içinde çok  değerliymiş meğer.  Meseleleri  gidip   anlatmam gerekiyordu. Telefondaki konuşmalardan pek anlayamamışlardı.  Artık  Merkez yönetim kurulu üyesi olmadığım için  Rüzgarlı Sokak'a  sadece  Parti  Meclisi  toplandığında  uğruyordum. Sık sık merkeze  uğrama adetimi bırakmıştım.
 

             Hükümet Sertleşti
              İsrail Konsolosu Elrom olayı, Hükümeti sertleşmeye itmişti. Prof.  Bahri Savcı'nın Prof. Bülent Nuri Esen’in, Mümtaz Soysal  ve Prof. Tarık Zafer Tunaya'nın, bazı sanatçıların tutuklanmaları,  yalnız partide değil, toplumda da bir üzüntü kaynağı olmuştu. İnönü; “Hükümet Başkanı  yetkilerini  kullanmalı ve  bu  tatsız olayların önünü almalıdır.”  diyerek Başbakan  Erim'i uyardı. Sıkıyönetim  savcıları,  gemi  azıya almışlardı.  Dur otur dinlemiyorlardı. Bazı bilim adamlarının ve CHP’lilerinde listede oldukları haberleri dolaşıyordu ortalıkta. İnönü  grubu  toplayarak  şöyle dedi;
 

“Son  günlerin  sanki dalgınlıkla  yapılmış  izlenimini  veren  salgın  haldeki genel tutuklamaların süratle gerçek hududuna ve tabii  yoluna çevirmeliyiz. Son  günlerin  vatandaşlar üzerinde, gözü  kapalı  garezler, işlemesi  yolu kapanmalıdır. Öğretmenler ve profesörler aleyhinde, her cesareti kıracak davranışlar  bir an evvel son bulmalıdır.”


              Deniz Gezmiş ve  arkadaşları  adam kaçırmışlar, sonra bırakmışlar.  Banka soymuşlar, bildiri  yayımlamışlar.  Ama  adam öldürmemişlerdi.  Mahir  Çayan  ile Hüseyin  Cevahir  ve  arkadaşları   adam öldürmüşler, kan dökmüşler. Hükümeti küçük düşürüp zayıflatmak ve muhtıradaki  3. Maddeyi işletmek amacını  seçmişlerdi. Hükümetin daha  doğrusu  Hükümetin arkasındaki  askerlerin  sertleşmesi  de buradan kaynaklanıyordu.  Ama yolu yanlış  seçiyorlar  ve  masum insanlarıda  sırf düşüncelerinden ötürü  tutukluyorlardı. İnönü sıkıyönetim savcılarına karşı çıkıyor ve Erim’le görüşerek olayları önlemesi tavsiyesinde bulunuyordu.

              Haziran ayının başında Hükümetten Anayasa’nın 42. Maddesi'nin değiştirilmesi teklifi  geldi.  Erim;   verdiği   beyanatlarda; “Üniversite  özerkliği,  bilim  özgürlüğü, rejimi  yıkmak   için kullanıldı.” ... “Anayasa değişikliği için geniş  tartışma  bekliyorum” diyordu.

              Basın, İsmet Paşa’dan ve Ecevit’ten “Anayasa  değişiklikleri ile  ilgili  ne düşünüyorsunuz”  diye sorar  olmuştu.  İkiside, “Değişikliklerin,  partinin ilgili kurullarınca  ele  alınacağını bildiriyorlardı.”  Burada resmi ağız  ve  parti   politikasını yasalara,  tüzüğe  göre bildirmesi gereken  ağız  Genel  Başkan'ın ağızı idi.  Ama basın, eski genel sekreter Ecevit'den de soruyordu işte.  O  da,  eskiden olduğu gibi, güzel güzel cevaplar veriyordu.

              Basında ve kulislerde bazı dedikodular dolaşıyordu.  Belkide bu söylentiler CHP’nin içinden kaynaklanıyordu. (Bu konuda  kesin yargıya  sahip değiliz) Güya CHP içinde ve sol kanatta yeni  bir partinin hazırlıkları yapıldığı söyleniyordu. Buna karşı Ecevit şöyle bir açıklama yaptı;
 

“CHP  içinde yeni bir parti hazırlıkları yapıldığı  sanısını uyandıracak,  bazı heber ve yorumlarda , dolaylı olarak  bile  olsa benim adımın karıştırılması üzerine bu açıklamayı yapma  lüzumunu duyuyorum. Böyle söylentilerin gerçekle ilgisi yoktur. Ortanın   solu   tutumunda  1961  Anayasasının  özünü ve doğrultusunu  koruma azminde ve demokrasiyi  yaşatma  çabalarında CHP örgütü  birleşmiş durumdadır.”


              Özet olarak  Ecevit, “CHP’nin rejimin teminatı olduğunu söylüyor. Partinin bölünmesi  ortanın solu hareketine ve Türk  demokrasisini  kurtarma  ve   yaşatma çabalarına büyük kötülük olur.” diyordu.

              Anayasa  budanması ile ilgili baskılar  vardı. İbrahim  Öktem  ve  dört arkadaşı bir önerge hazırladılar, 1961 Anayasası'nın  kabul biçimi  bir  referandumla  olmuştu  ve  Anayasaya halk "olur" demişti. Önergeye  göre,  bazı maddelerinin  değiştirilmesi  içinde aynı  yola gidilmeliydi. Önergeyi Ecevit'e yakınlığı  bilinen  bir çok milletvekili imzalayarak  TBMM Başkanlığı'na verdiler.

              Normal bir demokratik rejimin sürecinde olunsa bu önerge çok haklıydı.  Ama, TBMM  bile  bir  askeri  müdahalenin   gölgesini taşırken, demokratik bir kural olan referanduma gidebilmek mantık kuralları  açısından  müdahaleye karşı  çıkmak  olayıdır. Grup toplantısında  uzun uzun konuşmalar oldu. Adalet  Bakanı İsmail  Arar, “Refarandum yapılmayacak” diye kestirip attı.

              Turan Güneş’in  söyleyip   Akın Simav’ın yazdığı  kitapta beni de ilgilendiren ve benimde politika vitrinime yalan, yanlış afişler asan paragraflar  vardır. Güneş, CHP grubundaki  Ecevit yanlıları  için ;
 

“Her türlü  mihnete  ve baskıya  kendisini  hazırlamış, bakanlık tekliflerini, ikbal tekliflerini  elinin  tersiyle  itmiş   45 parlamenter. Aslında  bu parlamenterlerin sayısı 47  idi. Fakat  sonradan Nermin Neftçi  ile Hayrettin  Uysal  kritik günlerde İnönü’ye sığınınca Ecevit'e gönül  verenlerin kesin  rakamı  da ortaya çıkmıştı. Sonradan bu iki isim gerek merkez  yönetim kurulunda  ve gerekse  parti  meclisinde  İsmet Paşa’nın gözü kulağı oldular.”
                                    (Turan Güneş'in Siyasi Kavgaları  shf. 154 )

              Demek ki,  Turan  Güneş Hoca da ortanın solunda  bir  yapıya sahip  milletvekilinin illaki kendisi gibi Ecevit  taifesi  olması gerektiğine inanıyordu. O'nun Ecevit taifeliğinden istifası ve “gidip Paşa'nın mezarına günah çıkarmak istiyorum” demesi için yılların geçmesi gerekiyordu.

              Daha önce de  belirttiğim gibi Ecevit’in istifa ettiği gün Merkez   Yönetim Kurulu'ndan  ayrılmıştım.  Turan Güneş’in zamanlaması yanlıştı. Ve ortanın solunda  bir yapıya  sahiptim ama  Ecevit’in Erim Kabinesi'nin kurulmasını  bir  hizip  hükümeti sanarak evham dolu ve ağırlığı  olmayan  gerekçelerle istifasını vermesine  karşıydım. İnönü-Ecevit ters düşmesinide tasvip etmemiş parti meclisi toplantıları  dışında Rüzgarlı  Sokak'a gitmez olmuştum.

              İşte bizim  parti  içi demokrasimiz  böyleydi. İllaki  bir hizbin  üyesi  olacaktınız. Eğer olmazsanız  böylesi  dedikodular hemen  hazırdır.  Boşuna söylememiş Hasan A.Yücel  bir  kitabında kendisine  komünist   denmesinden   yakınırken, “ne  kadar benzemezmişim ben, bana” diye.“Ecevit  komünisttir”   diyenlere  ise İnönü   başta olmak üzere  birçok  kimse  ve ben,“Asla  komünist  değildir” diye cevap veriyorduk. Partinin sağ kanadında böyle diyenler varmış,  işitiyorduk. Ruhi Soyer  gibi  hiç  doktrin  bilmeyenlerin marifeti  olduğuna  inanıyorduk. Ama Ecevit’in “Toprak işleyenin su kullananındır” sloganını çok  sık tekrarlaması ve yazması ise, birçok  toprak  işgallerine  sebep oluyor diye parti  sağ kanadının  şikayetlerini, yine İnönü cevaplıyordu.
 

             Partilerden İstenenler
              Nihat Erim, Kanun Hükmünde Kararname istedi.  Gerekçelerinde Meclis'e bir sürat kazandırmak reformları yapmak normal rejimi bir an  önce açabilmek vardı. İnönü başta olmak üzere CHP  böyle  bir kararname verildiğinde, parlamento iradesinin bir yana  itileceği gerekçesi ile buna karşı çıktı. Diğer partilerde  teklifi  aynı gerekçelerle reddettiler.

              Hükümetin  hazırladığı  Anayasa  değişiklikleri ile ilgili tasarıyı görüşmek  üzere partiler arası bir komisyon kurulmuştu.

              1961 Anayasası CHP’nin uzun yıllar yaptığı çalışmaların eseriydi. CHP’nin iktidara geldiğinde uygulayacağı İlk Hedefler Beyannamesini içeren bir eserdi. Bu nedenle CHP, Genel Başkanından parti teşkilatına,  MYK’lundan gruplarına kadar Anayasa konusunda çok hassastı. Halk oyuyla kabul görmüş olan, 1961  Anayasası, onlara göre  sonuna kadar savunulmalıydı.   AP ise; 27 Mayıs  İhtilali  ve ondan sonra gelişen  olaylardan sonra kurucu meclisle kabul edilmiş  olan  Anayasaya  hiç mi  hiç ısınamamıştı. Bütün anarşik olayların sebebi  olarak onu görüyordu. Süleyman Demirel’in “Sokaklar yürümekle  aşınmaz”  sözü  o zamanki  görüşünün  ve  hiç  sevmediği  Anayasayı uygulayabilme zorlamasının  bir belirtisidir. Bu değişik politikalar onun geleneksel seçmenini ve  sermaye sahipleri  ile büyük çiftçileri hoşnutsuz  kılmış,  Milli  Nizam Partisi ile, Demokratik Parti'nin doğuşlarına sebep olmuştur.

              Süleyman  Bey, partisinin içini  de karıştıran  bu Anayasaya  uymaya çalışırken anarşiyle, anarşiye karşı alınması gereken  tedbirler arasındada kalmıştır. Devletin gücünü  emniyet vasıtalarını  ve askerleri, anarşiye karşı kullanmakta çekingendir. Unutmamak gerekirki, o kendisinden önce Başbakanların  ve  Bakanlarının  asıldığı bir partinin devamı olan AP’nin Genel Başkanı'dır. 12 Mart'tan sonra iktidardan düşürülen bir başbakan olmasına rağmen, soğukkanlı görünmesi, itidal tavsiye  etmesi, kendisini komplekslere kaptırmayışıda bu nedenlere dayanıyordu sanıyorum.

              Süleyman Bey, 12 Mart'tan önce, tarım gelirlerini vergilendirmek ve bir “Tarım Reformu” yapmak istiyordu. Bu konuda partisinin çevresine  göre  de  epeyi  ileri  planları vardı. Türkiye’de taklit sanayii, montaj sanayii almış başını yürüyordu. Üretim açısından bir sanayi devrimi bir türlü  yapılamıyordu. Montaj sanayiinindeki muafiyetlerin kaldırılması, inşaat ve  emlak vergilerinin   arttırılması   kendi   partisinin içinde   büyük hoşnutsuzluklar yaratıyordu.  “Ne oldu bize,  CHP’den  de  fazla devletçi olduk diyenler vardır.”  Süleyman Demirel, Türkiye’de Anayasal olarak  hürriyetlerin en geniş, en çok bir  biçimde uygulandığı bir  zamanın başbakanıdır. En aşırı soldaki bir politikacı olan Behice Boran bile bir yazısında bunu itiraf etmiştir.
 

“Batı  demokrasilerine  kıyasla  Türkiye’deki  demokrasi  ne kadar sınırlı, biçimsel, yüzeysel olursa olsun, şu bir  gerçektir ki, Türkiye,  nisbi olarak tarihinin en özgür; sınıf  ve kitle hareketlerinin  en  oluştuğu bir dönemi yaşamaktadır.  Bu  gerçek “cici  demokrasi”, “biçimsel  demokrasi” etiketlemeleriyle  bir kenara itiliverecek birşey değildir...”
                                                    (Behice Boran, l Nisan l97l)

              12 Mart'tan sonra, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı  Süleyman Demirel'in eskiden düşündüğü biçimde düşünür  olmuşlardı. "Olayların  sebebi Anayasadır"  diyorlardı.

              Karma Komisyon'un kilitlenmesinden, muhtıranın 3. maddesinden, çekinen CHP, başta İnönü olmak üzere, Anayasa değişikliklerine tam karşı çıkmamıştı. Paşa  öncelikle rejimin  açılması  üzerinde  durduğu   için kendisine  özgü bir planla hareket ediyor. Konuyu yayıyor.  Vakit kazanıyordu.  Önemli   konuların öncesi, dikkat etmişti. Cumhurbaşkanı-Başbakan-Genelkurmay  Başkanı  hep  bir araya gelmekte idiler. Nihat Erim’le yaptığı konuşmalar sonucu  iplerin Genelkurmay Başkanı Tağmac’ın elinde olduğunu  anlamıştı. Grup Başkanvekilleri  ile  eski yeni genel sekreterlerle yaptığı konuşmalarla   şu kanaate vardılar, “61 Anayasasından ne kurtarabilirlerse kurtaracaklardı.”  Grup Başkanvekili Necdet Uğur’la birlikte bir Pazar günü Tağmaç’tan randevu aldılar.
                                                                            (Metin Toker; Demokrasimizin İnönülü Yılları S.244-299)