![]() |
Ulus Gazetesi'nin muhabirleri, gençlik kolları, milletvekilleri, hepimiz olayları anında duyardık. Sinirlerimiz haber alma konusunda yay gibiydi, gerilmişti. Merkez yönetim kurulu sık sık toplanıyordu, gazetelerin yazdıkları haberler ise, bize göre bir gün sonra bayatlamış olarak çıkardı.AYAK SESLERİ Niğde öğrenci yurdunda, dernek seçimleri sırasında olay çıkmıştı. Bir kısım öğrenci Siyasal Bilgiler Fakültesinden, polislere ateş açmış, polis fakülteyi ve öğrenci yurdunun çevresini sarmıştı. Öğrenciler polisleri yurda sokmamak için direnmişler, “Katil iktidar” diye bağırmışlar ve ateş etmişlerdi. Patlamalar, tabanca sesleri ve kurşun vınlamaları çevre evlerden duyuluyormuş. Polis, “sis” ve “göz yaşartıcı” bombaları kullanarak binalara girmiş. O sırada nereden haber almışlarsa, komandolarda, olay yerine gelerek polise yardımda bulunmuşlar. Çarpışma sırasında, bazı öğrencilerle üç polis yaralanmış.
27 Ocak 1971 tarihli gazeteler ise, ertesi gün özet olarak
şöyle yazıyordu:
"Ellerindeki coplarla fakülte yurduna giren polisler, kız-erkek demeden, önlerine gelen öğrencileri rasgele dövmeye başlamışlar. Olay yerine gelen Fakülte Dekanı Cahit Talas Emniyet Genel Müdürü'nü telefonla aramış, "yurtta yüzlerce öğrenci rasgele coplarla dövülmekte ve polis arabalarına bindirilip götürülmektedir. Sebep nedir, suçlu kimlerdir ?. Nereye götürüyorlar bilmiyorum. Lütfen olay yerine siz gelin, birlikte araşıtıralım. Bu arada bana bile hakaretler yağdırıyorlar"
Dekan Talas bu kez Valiyi arar, Vali üniversiteyi ve öğrencileri suçlamaktadır. Neden sonra olay yerine gelen Emniyet 1. Şube Müdürü'nün gözü önünde de öğrencilerin rasgele polis arabalarına doldurulduğunu gören Talas, “Aklıma nereden geldi o şaşkınlıkta bilemiyorum. Eskiden beri tanışırız, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Cihat Alpan Beyi' aradım “Lütfen Cihat Bey, Sayın Cumhurbaşkanımızdan rica ediyorum. Bu olaylara müdahale etsinler diye yalvardım” diyormuş. CHP Merkez Yönetim Kurulu tahkik için Şeref Bakşık'la, Orhan Birgit'i, gruptan da Reşit İlkeri'i, olay yerine göndermişti. Olaylar söylendiğinden de kötüydü. Durum Genel Başkan'a da iletildi. Gazetelerde “SBF'' nin bildirisi vardı. “Bütün kararlar çiğnenerek ve suç işlenerek yapılan bir olaydır. ODTÜ yurdunun boşaltılması üzerine resmi kararla Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yurdunda misafir edilen Pakistanlı ve Kıbrıslı öğrencilerinde aynı muamelelere maruz bırakılmaları, yurttaki görevli personelin, “parmak koparılmaya varıncaya dek” dövülmeleri ve “devlet malının devletin polisi” tarafından talan edilmesi işlenen suçların sadece bir kısmıdır” deniyordu.
Olaylar bütün üniversitelerde vardı. ODTÜ’de, Hacettepe
Üniversitesi’nde, Ziraat Fakültesi’nde ve sokakta, her yerdeydi. Doğan
Avcıoğlu şöyle yazıyordu
“Faşizme teşne, Anayasa’dan şikayetçi en geri ve işbirlikçi sınıflar iktidardadırlar ve faşizmin en koyusuna doğru yol almaktadırlar. Bundan daha kötüsü, Türkiye’nin koşullarında düşünülemez. Fakat ülkemizin davası, kötülerden en az kötüyü seçme davası değildir. Mazlum ülkeler arasında ilk kurtuluş savaşını veren Türkiyemiz, en geri ve uydu ülkeler safına sürüklenmenin ayıbını silebilmek için, kurtuluş yolunda, 1919 yıllarında olduğu gibi bir sıçrama yapmak zorundadır. Bu büyük kurtuluş sıçramasını yapabilecek miyiz? Uzun vadede iyimser olmakla birlikte, yakın gelecekte bunu başarabileceğimizi sanmıyoruz."02. 03. 1971/ Devrim Yön Dergisi'nde de o günlerde aynı paralelde yazılar çıkardı. Bu yazılarda ağırlıklı olarak, “Bağımsız bir Türkiye” yeni bir Kurtuluş Savaşı silkinmesi işlenirdi. Sokaklara dökülen, olayların içindeki gençler bu gazeteleri kapışıyor, okuyor ve etkisi altında kalıyorlardı. Öğretmenlerin bir kısmı onlarla birlikte idi. Olay liselere de sıçramış Dev-Genç'in uzantısı, “Dev-Lis” kurulmuştu. Analar, babalar pencere önünde okullarından dönen evlatlarını bekler olmuştu. Üniversitelerde boykotlar sürüyor, bankalar soyuluyor. Öğretmenler yürüyor , emekliler yürüyor, sokak yürüyor ve toplum kaynıyordu. Fısıtlı gazetesi kulaktan kulağa her yeri; dolaşmakta idi. “Olayların arkasında Deniz Gezmiş varmış” , “Deniz Gezmiş ODTÜ’de saklanıyormuş.”, “Ülkücüler (Komandolar) 50 komando kampında eğitiliyor.”, “Devrimcilerse Filistin Kamplarında teröre hazırlık dersleri alıp yetiştiriliyormuş.” Manisa’nın Börtlüce Köyü öğretmeni Hüseyin Ergun köy bütçesini imzalamadı diye yarı çıplak soyulmuş, üzerine katran dökülmüş, boynuna ip geçirilerek “işte bakın görün bu bir komünisttir” diyerek sokaklarda dolaştırılmıştı. Toplumdaki bu kargaşanın yanında siyasi partilerin içide rahat değildi. 20. Kurultay sonrası CHP içinde merkez yönetim kurulu ile grup arasındaki geçimsizlik derinleşiyordu. AP'de Bilgiç'ciler sorunu sürüyor. TİP'de ise Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren ile Behice Boran grubu çekişiyordu.
Milli Güvenlik Kurulu 4.5 saat süren bir toplantı
yapmış, birlikte yemek yemişler, sivil üyelerin ayrılmasından
sonrada askerler uzun bir süre birarada kalmışlardı. Başbakan
Süleyman Demirel , Kuruldan çıkarken kapıdaki
gazetecilere “Bu olayları yapanlar şehir çetesidir, bir
gün pişman olacaklar” diyor, İsmet İnönü ise 30 Ocak
günü şöyle konuşuyordu ;
“Bazı kimselerin savunmak istediği saldırganlar hiç bir hak tanımayan, cemiyette idare tarzı olarak bildiğimiz kuralların hepsine birden meydan okuyan ihtilalci geçinen insanlardır... Saldırganlar akıllarını başlarına alsınlar, kimseyi kandıramazlar. Ellerini kana bulamasınlar, her kasıt, her yanlışlık nihayet tamir olunur. Kanla biten sonuç ise onarılamaz...özerklik savaş değildir. Üniversite özerkliği, bilim ve düşünce, hiç bir siyasi baskı altında bulunmamasının esası, milletlerin bulduğu bir yasadır. Ama, özet olarak bu kural üniversiteyi silah deposu haline getirmeye müsaade etmez, karşıdır”
Bütçe çalışmaları normal senelerde bile çok önemlidir. Siyasi partiler milletvekillerinin Ankara’dan uzaklaşmalarına izin vermezler. Kimi kez oturumlar gece yarısına kadar devam eder ve muhalefetin tenkitlerine, iktidar çokluğu, birtakım savunmalarla cevap verirdi. Genel kuruldaki bütçe muzakerelerinde milletvekilleri, Bütçe Plan Karma Komisyonu'nda yaptıkları gibi, seçmene selam alışkanlıklarını kişisel olarak sürdüremezler. Artık Grup sözcüleri, daha çok partilerinin, seçmene selamını ele alırlardı. Bu seferki Bütçe müzakerelerinde ise, dönemin bütün özelliği göze çarpmaktadır. Reformların yapılamayışını ve anarşinin önlenemeyişini anlatarak, parlamentodaki muhalefet Hükümeti yerden yere vurmaktadır. Diyanet İşleri bütçesi görüşülürken olay çıktı. CHP’li Başkanvekili Mustafa Kemal Palaoğlu, Başkanlık Kürsüsündeydi. AP’li İsmail Hakkı Şengüler, "10 yıl - 20 yıl - 30 yıl bu memlekette din düşmanlığı yapıldı. Yavrularımızın taze dimağlarına dinsizlik tohumları ekildi” biçiminde bir konuşma tutturunca, Palaoğlu itiraz etmiş, konuşmayı Atatürk dönemine dil uzatma niteliğinde gördüğü için tavzih istemiş, konuşmacı aynı biçimde devam edincede Atatürk hayranlığı ile ün yapan Başkan Vekili Palaoğlu cübbesini çıkararak genel kurula istifasını vermişti. O günlerde Meclis'te bir Anayasa tadil teklifi, yeterli imzayı toplayabilmek için elden ele dolaştırılmaktaydı. Teklifte siyasi partilere Hazine'ce para yardımı yapılması ile Milletvekili maaşlarının arttırılması konusu vardı. MYK olarak biz, milletvekilleri maaşları için Anayasa teklifi yapılmasını gerekli görmemiştik. Partilere, Hazine yardımı yapılmasından yanaydık. Ecevit’te “Hazine yardımı olmadan Genel Sekreter olarak parti yönetemem” diyordu. Bir Mart günü Meclis’te 1971 yılı bütçesi 97 kırmızı oya karşı 230 güven oyuyla kabul gördü. 3 Mart günü Orgeneral Tağmaç Hava Kuvvetleri binasında yüksek rütbeli havacı kumandanlarla bir toplantı yapmıştı. Onların şikayetlerini dinlediği, görüşlerini sorduğu, huzursuz olan kumandanları konuşarak yatıştırdığı haberleri hem basında, hemde Meclis kulislerinde dolaşıp duruyordu. Eşim Nizamettin, bir koroner spazmı daha geçirmişti. O günlerde doktorumuz ve dostumuz Turan Akyol, bir süre yatak istirahati vermişti. Kerkük asıllı Korgeneral Abdurrahman Ergeç, Nizam'ın çocukluk arkadaşıdır. Sık görüşürdük. Nizam'ı yoklamaya geldiğinde bize Ordunun içinde karışıklık bulunduğunu her an bir şeyler olabileceğini ima etti. Haber önemliydi. Genel Başkan'a ve Genel Sekreter'e ulaştırılmalıydı.“Onların çevreleri geniştir buna benzer haberleri her yönden alırlar” diye düşündük gene de görevimizi yapmalıydık. İsmet Paşa ile ilişkilerimiz o tarihte çok resmi ve mesafeli idi. Genel Sekreteri atlamak olmazdı. Zaten Genel Sekreter, İnönü ile hergün görüşürdü. En doğrusu Ecevit’e söyleyelim, İnönü’ye bildirmeyi o takdir etsin dedik. Öylede yaptık. Memleket karışıktı, ordu karışıktı. Mart ayının başında Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu diye bildiriler yayınlanmaya başlanmıştı. Bu sırada dört Amerikalı Gölbaşı'ndan kaçırıldı. Karşılığında bütün devrimcilerin serbest bırakılmaları ve yanısıra 40 bin dolar isteniyordu. Serbest bırakılanlara soruşturma da yapılmayacaktı. Bu bildirilerle Devlete karşı meydan okunuyordu. İsmet Paşa; ”Tarihimiz böyle örneklere tanık değildir” diyor; özetle kaçırılanların kıllarına dokunulmaksızın salıverilmelerini istiyordu. Teröristlerin verdikleri süre tamamlandığında 4 Amerikalı’yı sakladıkları Kavaklıdere’deki bir apartmandan serbest bıraktılar. Nizam’a yatak istirahati iyi gelmişti. Doktoru 2-3 gün sonra normal hayata ve işlerine dönebileceğini söyleyince hele, hele elektrosu da normal görüntü verince çok sevinmiştik. Ben ve Nizam'ın iki kız kardeşleri, Emel ve Gülderen, ona çok iyi bakmıştık. Doktoru Turan Akyol; stresten uzak durmasını söylemişti. Sokağın ve toplumun yaşadığı çeşitli olayların arasında, hele eşi de aktif politikanın tam ortasında ise, bir insan stresten nasıl uzak durabilirdi?
Zaten kendiside politikanın içinde değil miydi.
Telefonun başının ucundan kaldırılmasına bile razı olmamıştı. Yattığı yerde
bütün gazeteleri okuyor. Rüzgarlı Sokak'taki
arkadaşlarla konuşuyor. Yorumlar yapıyordu. Asıl politikanın proto
tipi oydu. Hayatımız yanlızca evde değil politikanın
içinde de yanyanaydı ve özdeşleşmişti.
Mart'ın Onikisi
Ecevit’in son zamanlarda bana böyle sinirli cevaplar vermesine üzülüyordum. Arada sırada başkalarına da yapıyormuş. “Üzülme" derlerdi "Adam büyük yük altında; hem bu hareket sana mahsus değil, hepimize böyle davranıyor zaman zaman.” Merkezde biraz oyalanıp eve döndüm.
Nizam uzanmış müzik dinliyordu, radyodan.
Önünde gene gazeteler vardı. Radyo sustu, 13 bülteninin
ilk haberi bir muhtıra idi. Genel Kurmay Başkanı
Orgeneral Memduh Tağmaç'ın ve Kuvvet Komutanlarının imzasını
taşıyordu. Cumhurbaşkanı ile TBMM.’ye hitaben yazılmıştı.
1- Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla, yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyetiinin geleceği ağır bir tehlike içine itilmiştir.
– “Nereye gidiyorsun?”
Pembe Köşk'te Paşa'nın yanında, Kemal Demir, Necdet Uğur, Metin Toker varmış. Telefonlarla haber almaya çalışılıyormuş. Paşa'nın merak ettiği ordunun içindeki durummuş. Israrla, Birinci, İkinci ve Üçüncü Ordu'nun durumlarını araştırıyormuş. O sırada odanın kapısı açılmış sapsarı bir yüzle Ecevit içeri girerken “Paşam karşı çıkmamız gerekiyor” diye konuşmuş. Nizam, “benim anladığım Paşa eski bir kumandan olarak önce ordunun içine bir teşhis koymaya çalışıyordu. Birinci derecede sorumlu kişilerin arasında daha fazla bulunmama bilinciyle izin isteyerek oradan ayrıldım, işte durum böyle” demişti. Çok sonraları Ecevit, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki röportajında, Altan Öymen’e o günü anlatırken; ”yolda gözlerimin yaşardığını hatırlarım, birdenbire demokrasiye ve ortanın solu hareketine verdiğimiz bütün emeklerin yok olacağı kaygısını duydum” demişti
Başta İnönü olmak üzere herkes partide
aynı kaygıları duyuyordu. Herkes şaşkındı, üzgündü, suskundu.
Başbakan Süleyman Demirel aynı gün istifasını verdi.
Yeni hükümet kurulana dek görevi sürecekti.
12 Mart ve Meclis
Biz CHP’liler Başkan'a, “Hükümet nerede” diye soruyorduk. AP sıralarından, “Oku...Oku” sesleri yükseliyordu. Meclis Genel Kurulu’nda usulden olmayan bir diyalogtur başlamıştı. Milletvekilleri oturduğu yerden söz almadan konuşuyorlar, bağırıyorlar, Başkansa onları cevaplıyordu. Tam bir kargaşa süregeliyordu. Mesajın okunması bittiğinde Bağımsız İçel Milletvekili Celal Kargılı’nın tek başına bir alkış tutturduğu görüldü. Demokratik Parti'den Kadri Erogan yerinden kalkıp kürsünün önüne yürüdü. “Sayın Başkanım söz istiyorum. Müzakere açılsın, aksi halde, parlamento manevi eza altında bulunduruluyor anlamı çıkar.”Başkan “Size hak vermemek mümkün değil ancak, usul açısından, iç tüzük açısından burada yaptığımız sadece bir sunuştur. Biliyorsunuz, sunuş üzerinde müzakere açılmaz" diyerek gündemdeki diğer maddelere geçmişti. Tam o sırada Genel Kurula; CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün yanında Bülent Ecevit, Necdet Uğur ve Orhan Birgit ile birlikte girdikleri görüldü. Sessizce yerlerine geçip oturmuşlardı. İçimden şöyle düşünmüştüm, “Bu ince bir davranış tarzı. Galiba muhtırayı dinleyerek muhatap olmamayı yeğlemişlerdi. Bu bir çeşit pasif direniş gibi bir şeydi”. Tesadüf bu ya gündem gereği İstiklal Marşı’nın kabul edilişinin 50. yılını kutlama maddesi de sıradaydı. İstiklal Marşı şiir olarak Başkan tarafından ayakta okunuyordu. Milletvekilleri de ayağa kalkarak ezberden ona katıldılar. Ne muhtıra okunurken, ne de İstiklal Marşı sırasında Hükümet üyelerinden kimseyi görememiştik. Sanki bir parlamento oyunu oynarmışız gibi geliyordu bana. 12 Mart'ın ayak sesleri çoktan beridir duyuluyordu da galiba kapıyı yeni açmıştı. Perde kalkmış, sahnede biz vardık ve parlamentoculuk oyununu oynuyorduk. Oyunu ne kadar güzel oynasak da parlamentonun kişiliğindeki özü bir türlü ortaya çıkaramıyorduk. Silahlı Kuvvetler, polis, jandarma alarmda idi. Bu durum Hükümet kuruluncaya kadar sürecek deniliyordu. İsmet İnönü, “Bütün dikkatim demokratik rejimin işlemesi üzerinedir” dedi. Başka yorum yapmadı. Bir gün sonra, Deniz Gezmiş’in Sivas’da yakalanması önemli bir haberdi. Diğer partilerin hükümetle ilgili görüşleri de belirmeye başlamıştı. Demokratik Parti; seçim değil, güçlü bir hükümet, Güven Partisi ise, bağımsız bir başbakan ve milli beraberlik hükümeti istiyordu. AP elinden iktidarın alınmış olmasına rağmen, kurulması muhtemel bir hükümet içinde de dışında da olsa destekleme temayülü gösteriyordu.
Bizim Merkez Yönetim Kurulu, başta İnönü olmak üzere, muhtıraya
karşı çıkılmasından yanaydık. 14 Mart günü
Süleyman Demirel, “Müşterek yönetim
kurullarını topladı. Toplantı gizli yapılıyordu. Dışarı
sızan haberde ise Süleyman Bey, “Sabırlı olmak
gereklidir, duygusal davranılmamalıdır” işareti vermiş, bir
söylentiye göre de Isparta usulü, “Ayağımıza bir diken battı onu
çıkaracağız” demişti.
CHPinin Olaya Bakışı
“Biz ordu müdahalesi olur diye hiç bir zaman düşünmedik. Hiç birisi ile, hiç bir münasebetimiz yoktur. Aşırı uçlar, parlamento hayatına bir ordu müdahalesi ile nihayet verilmesini teşvik etmişler, her surette tahrik etmeye çalışmışlardır. Bunların bazıları açıktan aşırı sağcı veya aşırı solcu olarak bilinmektedir. Bunlar aşırı fikirlerinin tatbik edileceği zaman gelmiştir diye adeta sevinçten uçmaktadırlar. Tahmin olunabilir ki bu kadar yakından ordu hareketini takip eden ve onun icraatını bu kadar tasvip eden insanların ordu ile daha da çok münasebet aramış olmaları da mümkündür.....”
“Sayın Cumhurbaşkanı bize fikirlerinizi söyleyin demiştir. Kendilerine sunmadan önce yarın fikirlerimizi tekrar sizinle görüşeceğim. Şimdiden söyleyebilirim ki parlamento böyle bir baskı altında kaldıktan sonra artık görevini yapacak halde değildir. icranın emri altında bulunan kumandanların takdir edeceği veya tenkit edeceği ölçüye göre hükümetler kalacak veya kalmayacak, böyle bir düzen demokratik düzen değildir. Demokratik düzenin bir an önce avdet etmesi için Sayın Cumhurbaşkanına yapacağımız teklif, geçici bir hükümetin kurulmasıdır. Bu hükümet asayişi muhafaza etmekle görevli olsun, seçimi uygulama görevini de yerine getirsin. Benim bulabildiğim yol, budur.”
CHP’nin resmi ağzında, reform sözcüğü yoktu. Reform yapmak hazırlık isterdi ve uzun sürerdi. “Bu muhtıra ile gelen askeri müdahale mümkün olduğu kadar kısa sürmeli ve süratle seçime gidilerek rejim açılmalıydı." deniliyordu 12 Mart’tan bu yana Merkez Yönetim Kurulu üyeleri olarak hep Rüzgarlı Sokakta'ydık. Ecevit, sık sık İsmet Paşa’nın yanına gidip geliyordu. Genelkurmay Başkanı Tağmaç, İsmet Paşa ile görüşmüş izahat vermişti. Bize göre bütün sokak hareketleri, sokakların yürümesi, huzursuzluklar hep, halkın bir düzen değişikliği istemesinin göstergesi idi. Ortanın solu halk tarafından anlaşılmaya başlamıştı. Seçim olsa idi iktidara geliriz diyorduk. Merkez Yönetim Kurulu olarak, müdahaleye karşı çıkılmasından yanaydık ve böyle bir kararı müzakere ediyorduk. Aldığımız kararları Ecevit, önündeki defterine not eder hatta üyelerin söylediği düşünceleride özet olarak defterine işler, bütün bu yazıları elini yana yatırarak yazar bize okur. Sonra da emrinde bir çok sekreter bulunduğu halde, daktilonun başına geçerek temize çeker, İsmet Paşa'ya götürürdü.
Dönüşünde sayfanın üzerinde, silintiler, çizgiler ilaveler görürdük.
Yönetim Kurulundaki bazı üyeler bu duruma kızarlardı. Abdi İpekçi’yi
okuyoruz; yazısına “Neredesin Sağduyu” başlığı atmış,
“Adalet Partisi’nde Genel Başkan Demirel’in hislerimizle değil aklımızla davranmalıyız yolundaki uyarılarına rağmen esen hava bu sözlerin doğrultusunda görünmüyor. Genel başkan çözüm yolu için yapılan çalışmaların dışında kalmakla, partisini bir çeşit obstrüksiyona teşvik eden bir tutum takınmıştır. Anamuhalefet partisinde, Genel Başkan İnönü, müdahaleden sonra ortaya çıkan şartların demokratik düzenle bağdaşmadığını ileri sürmekte böylelikle muhtıraya cephe almakta ve çıkış yolu olarak seçimlere gidilmesini önermektedir. Öteki partilerin tutumu henüz kesin biçimde belirmemiştir. İçinde bulunduğumuz günler birleşme uzlaşma zorunluluğunu getiren günlerdir. Hissi, katı ve dar görüşlerden kurtulup bu gerçeği geç kalmadan görmek gerek.”
– “Hükümete gireriz ne olur yani” diyenler,
“ Fakat size kalp huzuru ile söyleyebilirim ki, bu geçen 24 saat zarfında Türkiye millet olarak bünyesindeki sarsılmaz metanetinin bir defa daha örneğini vermiştir. Bulanık suda balık avlamak isteyecekler her memlekette bulunabilir. Bizde bulunanların ümitlerinin bu geçen 24 saat zarfında arttığı tasavvur edilemez. Bu iyimser sözlerimin sebebi şudur: Gerek müdahale etmiş olan ordunun tutumunda, gerek siyasi partilerin ayrı ayrı hepsinin tutumunda, memleketin umumi hayatında sorumluluk hissine ve memlekete sahip olmak ve bu önemli çıkmazdan şerefle ve vatandaşlarımıza zarar gelmeden çıkmak isteği hakim olarak yaşamaktadır. Bugün olayların ve hazırlıkların mahiyetini henüz bilmeksizin çok iyimser, ümidi kuvvetli bir halde huzurunuza çıkmış bulunuyorum.”
“Bu 24 saat sonrasında, vaziyet ümit verici halde görülüyor. Teşebbüse geçmiş olan ordunun uzun zamandan beri devam eden ihtiyacın ve bunalımın çaresiz hareketi olarak teşebbüste bulunduğu anlaşılıyor. Bir an evvel memlekette tabii hayatın, demokratik kuruluşun işlemesini istediği anlaşılıyor. Ordu bünyesi içinde sağlamdır, iç ve dış tehlikelere karşı vazifeye hazır bir metanetle bekliyoruz. Bu ordu tarafıdır. Siyasi partilerin hepsinde sorumluluk hissi öne geçmiştir. Her parti aşırı uçların tesirine kapılmadan memlekette demokratik rejimin yürümesini istiyor. Bugünün pratik güçlüğü hükümetin teşkil edilmesidir. Cumhurbaşkanının bunda muvaffak olması, her şeyi halledecek ve her şey yoluna girecektir. Görüyorsunuz ki çok iyimser bir havadayım. Bu iyimser havayı memleketin umumi havasından alıyorum.”
Cumhurbaşkanı parti liderleri ile görüşmelere başladı. İnönü, yanına
Ecevit’i ve Necdet Uğur’u alıp gitti. Sunay, onlara olayın
oluşunu anlatmış ve tarafsız bir başbakan üzerinde durmuştu.
Sokaktaki vatandaşla yapılan anketlerde:
– Zamanında yapılmış bir müdahaledir.
Erim Başbakan
– Tarafsızlık nasıl olacak sen CHP’ye kayıtlısın” dediği zaman,
Gazeteler "Sabah CHP'li olan Başbakan akşam tarafsız oldu" diyordu. Bizler, parti meclisi ve merkez yönetim kurulu üyeleri olarak hepimiz yanlız şaşkın değil aynı zamanda üzüntülüydük. 40 yıllık CHP’li Nihat Erim’i tarafsız Başbakan olarak gören herkes şaşkındı. Bu tutum, Adalet Partililerin de akıllarındaki tarafsızlık imajına uygun düşmemişti.
Erim
“Devlette olumlu hizmetleri vardır Erim'in” diye konuşurdu, benden 13 yaş büyük olan ağabeyim. “Nihat, tüm karayollarını sağlam kurdurdu. 1950 senesinde uygulanan seçim kanununa da büyük emeği geçti “ diye anlatırdı. Yüzünde her zaman kibar bir tebessümü olan Nihat Bey normal demokratik bir rejim içinde başarılı bir başbakan örneğini rahatlıkla verebilirdi. Kusurlarını çekinmeden söylerdi, "Hafızam çok zayıftır , onun için herşeyi not alırım” derdi. “Batılı anlamda bir sosyalistim” diye ilave ederdi . Ama ortanın solu bütünleşmesine karşı çıkmış, Ecevit’le birlikte olmamıştı.
Son Parti Meclisi toplantılarında ise Ecevit'le
açıktan mücadele vermişti. Kimi kez politik taktikler bir insanda politik
düşünceleriyle tam olarak yan yana yürümeyebilir. Kimbilir belkide Nihat
Bey de o dönemlerde böyle bir çelişkiyi yaşıyordu. Muhtıranın ona sunduğu
Başbakanlık koltuğuna otururken, herhalde en iyi
niyetlerle ve hizmet edebileceği ümidiyle uzatmıştı
elini kötü kaderine doğru. Üstelik ona silahlı kuvvetlerimiz Atatürkçü
yapısı ile destek veriyordu.
Yeri miydi, Zamanı mıydı ?
Gruba gittim, toplantı henüz başlamamış, genel başkan gelmemişti. Seyfi Sadi Pencap, Mustafa Ok, ben ve Murat Öner, bir taksiye binip, Rüzgarlı Sokak'taki Parti Merkezine giderken, yolda, Pencap, “Ben her gün Turan Güneş’i alırım birlikte merkeze ya da Meclis'e gideriz. Bu sabah “beni Ecevit’lere götür” dedi. Bahçelievler'de Ecevit’in kapısına geldiğimde, Besim Üstünel’in arabasını da gördüm. Güneş bana "buyur " bile demedi. Teşekkür edip içeri girdi.” diye anlatıyordu. Bu duruma üzülmüştü. “Yahu bizde merkez yönetim kurulu üyesi değilmiyiz ha? Neyiz biz lastik damgamıyız” diye söyleniyordu. Toplantıya katıldık. Ecevit, istifa ediyordu. İstifası önünde idi, yazılmıştı. Üyelere kısa olmak üzere söz veriyordu. Sıra bana gelince, Genel Başkan'ın haberi olup olmadığını sordum. Haberi yokmuş. Bunun sakıncalarını anlatmaya başladığımda; “Nermin hanım, çok acelem var, lütfen kısa kesermisiniz?”dedi. Basın toplantısı için gideceklermiş, artık mesele belli olmuştu. Bu istifa dar bir çevrede kararlaştırılmıştı. Ne İnönü'nün haberi vardı ne de MYK çoğunluğunun. Kala kaldım. Bülent Bey önde, arkada Turan Güneş, Besim Üstünel ve diğer yönetim kurulu üyeleri toplantı odasından dışarı çıktılar. Ben ve Şeref Bakşık gitmemiştik. “Anlaşılan bunların hepsi istifa edecek. Ben de istifamı yazıp gerekçesiyle birlikte Paşa’ya götüreyim” diye konuştum mu? Yoksa düşündüm mü? hatırlamıyorum. Arkalarından “siz ne yaptığınızı biliyormusunuz acaba” diye bağırmış, çok sinirlenmiştim. Şeref Bey ne yaptı onu da hatırlamıyorum. Nizam altkattan sesimi duymuş, " ne oluyor.?" diye yanıma gelmişti. Pembe Köşk’te, Paşa her zamanki yerindeydi. Radyodan Ecevit’in istifa haberi veriliyordu. Onu bu kadar düşünceli ve üzgün hiç görmemiştim.”Paşam”, dedim. “Bana da sürpriz oldu, ancak yetiştirebildim.” ve istifamı uzattım. Yukarıda yazdıklarımı aynen ona anlattım. Hiçbir şey söylemedi ama, yüzünden bütün duygularını okuyordum. Hiç beklemediği bir davranışla karşı karşıyaydı. En zor zamanında, çok ihtiyacı olan insan, güvendiği insan ona kötü bir sürpriz adeta emrivaki yapmışdı. Sofra hazırlanmıştı, beni de yemeğe alıkoydular. İlk kez Paşa’nın sofrasında yemek yiyordum. Yoğurtlu ıspanak ve muhallebiyi anımsıyorum. Sofrada kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Sanki 12 Mart bir kez daha bu evde de patlamıştı. Gazeteler, kumandanların müdahalesini Yunan modeline benzeten Ecevit’in, istifa ettiğini, hareketin hükümetten çok ortanın soluna karşı yapılmıştır dediğini yazdılar. Toplanan ortak grupta, Ecevit ve Merkez Yönetim Kurulu üyeleri beklenmişti. İstifa haberi gelincede İnönü evine gitmiş ortak grup dağılmış. Ertesi günün gazetelerinde istifa edenlerin resimleri iki kişinin eksiği ile çıkmıştı. Şeref Bakşıkla, ben onların arasında değildik. Son Havadis Gazetesi haberinde; “AP’si bir görüş saptamağa uğraşıyor. Demokrasiyi dejenere etmeden en kısa zamanda seçim ile milli iradeye dönüş yollarını aramak için İnönü ile aynı paralelde, hükümetin teşkiline güçlük çıkarmamak. Fakat parti haysiyetinden de bir şey kaybetmeden bunu gerçekleştirmeyi düşünmekte. Demirel, partisi içindeki parlamenterlerin durum ve tutumunu izleyerek, soğuk kanlı bir politika yürütmekte” diye yazıyor. Aynı gazetenin CHP ile ilgili durum değerlendirmesinde ise özet olarak; “Nihat Erim’in başbakan olarak tayini, Ecevit ve taraftarlarını şoke etmişti. Bu durum parti içinde bir hizbin tutulması, diğerinin tasfiyesi şeklinde yorumlanıyor” deniyordu. Ecevit’in istifası radyoda da okununca bütün Türkiye’ye yayıldı. Sokaktaki vatandaş gazete anketlerine göre, Başbakan olarak Erim’i tutmuştu. Ama, aydın kesim arasında CHP’ye inananlar, 12 Mart'ın yarattığı umutsuzluğa bir de bu istifa haberini eklediler ve üzüldüler. Bazı bürokratlara göre "Ecevit papaza kızıp oruç bozmuştu. Hem canım bakalım bu muhtıra gerçekten Ecevit’i mi karşısına alıyordu. Sanki, ona karşı mı yapılmıştı? ıktidarı elinden alınan parti Adalet Partisi bile ne kadar ölçülü gidiyordu. Ecevit'e de ne oluyor, böyle? " diyenlerde vardı. Neden sonra , Ecevit, İnönü’ye Prof. Besim Üstünel ile bir istifa mektubu gönderdi. Sayın İsmet İnönü,
Mektup basına yaptığı açıklamalara göre çok kısa yazılmıştı. Ama içten
ve saygılıydı.
“Ecevit istifa kararını dünkü basın toplantısında şu değerlendirme ve gerekçelerle açıklamıştı. Demokrasi ile kurultaylarla önlenemeyeceği görülen bir hareket, darbe ile önlenmiş, ortanın solu ve benim, Demokrasi ile yenilemeyeceğim anlaşılmış. Demokrasi kuralları dışına çıkılarak, müdehale belirli bir amaca ulaşmış , oyun bitmiştir. Hükümete katılsak ve desteklesek, işte CHP’nin işbirliği ile çevrilen bir oyun diyecekler bu hem CHP’ye hem de orduya zarar verecekti. Seçimler kaybedildiğinde ise suç ortanın soluna bağlanacaktı. Hükümete katılmasak Memleketi hükümetsiz bırakmak istiyorlar, sorumsuzdurlar, kıskançtırlar denecek, gene ortanın solu suçlanacaktır.” Apdi İpekçi makalesine şöyle devam ediyordu. “Bu şimdilik duygusal tepkilerle verilmiş bir yargı niteliğinde gözükmektedir. Zira 12 Mart Muhtırası'nın ortanın solunu tasviye niyeti ile verildiği ve o günden bu güne gelişen olaylar zincirinin, hep aynı planın uygulamasıyla ilgili bulunduğu inandırıcı değildir. Ecevit belki hatalar yapmış, birleştirici bir lider rolünü gereğince kullanamamış olabilir. Belki yanlış telkinlerin etkisi altında da kalmıştır. (Bu hususda kesin bir yargıya sahip değiliz) Ama Ecevit’in de siyasi çekişmelere alet edilmemesi kanaatindeyiz. Korktuğumuz sonuç hiç umulmadık zaman ve biçimde gerçekleşti. Dileğimiz duygusal gelişmelerin büsbütün olumsuz gelişmelere yön vermemesi, daha serin kanlı ve uzlaşmacı değerlendirmelerle, Ecevit’in tekrar aktif görevlere dönmesini sağlayacak koşulların yaratılmasıdır.”
Yeni Genel Sekreter
Toplantıyı açtı. Ecevit’in veda mesajı okundu, sonra da. “Aramızda fikir ayrılıkları olmuştur. Bunlarda zaman zaman birbirimizle ittifak etmişizdir. Bu son seferinde emrivaki olduğu için bu sonuç doğdu. Görüyorsunuz aramızda bir kırgınlık yok. Hizmetlerine teşekkür ederim. İlerde kendisine vazife düşecektir”
İbrahim Öktem, 11 oy aldı. Büyük çoğunluğu Ecevitçi olan parti meclisinden Necdet Uğur’a ise sadece üç oy çıkmıştı. Turan Güneş, Öktem için “Yahu kim soktu bu işi onun aklına, söyleyin Allah aşkına, adaylıktan çekilsin, Paşa ondan hiç hazetmez. Eskaza seçilirse çekeceğimiz vardır” diyordu. Parti Meclisi üyelerinin düşündüğü ise, hem Paşaiya yakın hemde kendilerine yakın bir kişinin bulunabilmesiydi. İsmet Paşa; "Saat 18’de yeniden toplanırız" dedi ve toplantıya ara verdi. Şeref Bakşık, Yaşar Akal, ben ve daha bir iki Parti Meclisi Üyesi, bir odada toplanmıştık. Şeref Bakşık’a ısrar ediyorduk. Bu görevi kabul etmeliydi. Hem inanmış bir ortanın solcusu idi. Çok iyi steno bildiği için Paşa onu hiç yanından ayırmazdı, severdi de. Aklı başında nazik bir arkadaşımızdı. Kimseye taife olmazdı. “inancının” adamıydı. Ecevitl'e de arası iyiydi. Şeref Bakşık’ı Genel Sekreter yapmak en akıllıca işti. Çok uğraşmıştık. Baştan itiraz etti, "Bu görevi kabul edemem" dedi. Biz ısrarlı olunca yumuşadı. İlyas Seçkin ile birlikte bir kaç kişi, İnönü’yü ikna etmek için Pembe Köşk’e yollandılar. Bir-iki değişen isimle yeni bir yönetim kurulu listesi yapılmış, Paşa’nın fikride alınmıştı. Genel Başkan bu yeni listeye benim adımı da yazdırmıştı. Sildirdim. Olayların nasıl gelişeceğini biliyordum. İnönü ile Ecevit’in arasında kalmak istemiyordum. Kendisine her zaman çok güvendiğim hizip adamı olmayan Şeref Bakşık’a “Allah kolaylık versin” diyordum içimden. Açılan oturumda Şeref Bey kolay seçildi. Zor bir görev yüklenmenin bilinci içinde görünüyordu. Daha sonra kurulacak olan Erim Hükumeti'nde “beyin takımı” diye ün salacak olan milletvekilleri belli olmuştu. 26-27 Mart 1971’de Erim, hükümeti ilan etti : Sadi Koçaş, Atilla Karaosmanoğlu, Mehmet Özgüneş, Doğan Kitaplı, İsmail Arar, Ferit Melen, Hamdi Ömeroğlu, Osman Olcay, Sait Naci Ergin, Şinasi Arel, Cahit Karakaş, Türkan Akyol, H.Özalp, Orhan Dikmen, Haluk Arık, Atilla Sav, İhsan Topaloğlu, Erol Akçal, Çilingiroğlu, Selahattin Babüroğlu, Doktor Cevdet Aykan, Özer Derbil ve Sezai Ergun . O günlerde Meclis, muhtıranın gölgesinde de çalışmaktadır. Gruplar toplanıyor. Erim hükümetine verilecek güven oyunun cinsi tartışılıyor reformlar konuşuluyor, planlama başkanı Başbakan Erim’e raporlar hazırlıyordu.
Başta İnönü olmak üzere, CHP grubundaki genel kanı, hükümete güven oyu
verilmesi, badirenin kısa yoldan atlatılmasıdır.
Ecevit ise aslında güvensizlik oyu verilmesi veya
grubun serbest bırakılmasından yanadır. CHP grubunda
o gün tartışmalı bir toplantı yapıldı. ınönü, Ecevit’e
“Fena yoldasın, senin yaptığını bana Feyzioğlu bile
yapmadı” diye çıkıştı ve 50’ye karşı 100 oyla güven
oyu verilmesi kabul edildi. Abdi İpekçi de yazısında şöyle der;
“Ecevit prensip adamı olduğunu demokratik hukuk kurallarına bağlılıkta taviz vermez bir anlayış taşıdığını ıspatlamak gereğini duymuş olabilir. Sırf bu açıdan bakınca demokratik hukuk kurallarına ilkelerine aykırı düşen bir hükümete, güvenoyu verilmemesi isteği anlaşılır bir davranıştır. Ancak bu istek beraberinde getirdiği koşullarla birlikte değerlendirilmekte, desteklenmesi güç bir davranış niteliği kazanacaktır. İlk çıkışta olayların kendisini ve iktidara geleceği anlaşılan ortanın solunu bertaraf etmek için hazırlandığını ileri sürmekle inandırıcı olmayan bir teşhisde bulunmuştur. Dün de aynı hatayı tekrarlamıştır. Hükümet programını tenkit ederken “1961’den bu yana gördüğümüz en sönük, en sulandırılmış, en anlamsız ve en boş hükümet programı” olarak nitelemesi. Bununla da kalmayıp, daha hiçbir icraatta bulunmamış olan bakanları ön yargılarla suçlaması hem inandırıcı olmayacak hem de duygusal nedenlerin etkisi altında bulunduğu şüphesini büsbütün güçlendirecektir. Ecevit’in dünkü çıkışı, gerek kendisini gerek CHP’yi önemli gelişmelerin dönemecine getirmiştir. Bunun nasıl olacağını zaman gösterecek. Şimdilik belirtmek istediğimiz şudur: Ecevit’i Türk siyasi hayatında önemli ve olumlu bir lider olarak tanıyoruz. Ona bağlanmış umutlar ve inançları sarsacak davranışlar, ancak kişiliğine ve savunduğu görüşlere düşman olanları sevindirir. “(Milliyet, 7 Nisan l97l) TBMM’de artık siyasi partilerin grup odaları dolup dolup boşalıyordu. Okunan hükümet programından sonra “güven oyu” meseleleri tartışılıyordu. Ama bütün milletvekillerinin neşesi kaçmıştı. Parlamentonun özünden birşey eksilmişti. Benim de kafam karışıktı. Böyle kritik bir zamanda Parti birlik, bütünlük içinde olmalıydı. Hele hele Ecevit ile İnönü’nün ters düşmesine çok canım sıkılıyordu. Ecevit-İnönü ters düşmesi, içimdeki politik dengeye, inanışımdaki güce zarar veriyordu. Siyasi hayatımız, ta.. 50’lilerden bu yana bir “misyon”un içinde gelişmişti. Politika alanındaki merdivenleri tırmanmamız, ancak inançlarımızla birlikte olduğu zaman bir değer yargısı kazanıyordu.
İnancıma göre; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ve CHP'nin kuruluşunda,
Atatürk'le birlikte en önde çalışan İsmet Paşa, uzun politika yıllarında,
demokrasiye ve rejime adamıştı kendisini. Hemde ortanın solunu ilk
kez ortaya atarak ve ona destek vererek. İsmet Paşa yalnız Türkiye
için değil, CHP içinde büyük bir şanstı. İnandığım genel başkandı.
CHP'nin kuruluşunda olduğu gibi, süregelmesinde, yenileşmesinde parti bütünlüğünün
korunmasında da onun bir önder ve kilittaşı adam olarak görürdüm. Ecevit'e
güvenmişti, Ecevit ondan çok şeyler öğreniyor ve yetişiyor diye düşünüyordum.
Basında bu kez ;biçiminde yazılar çıkmaktaydı. 12 Mart'a kadar yürüdüğümüz politika yolu, askeri müdahaleden sonra birden bire çatallaştı. O zamana kadar ortanın solunda olarak başta İnönücü ve onun yanında da Ecevitçi idim. Genel Başkan İsmet İnönü'ye göre, en başta kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti tek parti zamanında da ortanın solunda idi. Ekonominin gelişmesi için lüzumlu hakim, tepeler, herşey zaten Devletin elindeydi. Üretimin her çeşidi KİT’lerle yapılıyor ve çok zayıf olan özel girişimcilere gene KİT’lerle üretim yapabilme kuralları öğretiliyordu. Paşa’nın büyük çabası ile ülkesi Batılı anlamda Demokratik sisteme geçince de, serbest ekonomi bilhassa Demokrat Parti zamanlarında güçlenmeye, bu kesimdeki sermaye birikimleri oluşmaya başlamıştı. İnönü artık CHP’nin adına ve yapısına fazla dokunmadan, Atatürkçü temel üzerinde, sosyal demokrat bir yapıya kavuşturulması gereğine inanıyordu. Yanlız inanmak değil, bunu istiyordu da.
İnönü ile Ecevit’in önemli bir olay karşısında
böyle ayrı düşeceklerini rüyada bile görsem inanmazdım. Çünkü
bize göre, İnönü’nün güven veren ve gözeten politika
şemsiyesi altında Ecevit öğreniyor, dinamizmi ile dolaşıyor,
dolaşıyor, ortanın solunu anlatıyor ve sınırlarını da çiziyordu.
CHP'nin son ve yeni görüntüsündeki bu beraberlikti önemli olan. Ayrı düşülmesinden
ise ülkeye büyük zarar gelecek diye korkuyorduk.
Ecevit'le Dostluğumuz
Ecevit bu konferansında, “Dünya Atatürk'ün, sınıf çatışmasına ve savaşına gitmeksizin ve doktriner sosyalizme bağlanmaksızın, imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir toplum yaratmak düşüncesini yeni yeni kavramaya, böyle bir düşüncenin uygulanma yeteneğini yeni yeni görmeye başlamıştır” diyerek o günlerde yurdumuzu gezmekte olan Arnold Taynbee’nin “Batı Yarım Küresi'nin Ekonomisi” adlı kitabından alıntılar okuyor ve cihanda olduğu kadar yurtta da barış isteyen Atatürk’ün ortaya attığı, CHP’sine de bayrak olmuş ilkelerin içinde ki “Devletçilik” ve “Halkçılık” ilkelerinin de bu konudaki anahtarlar olduğu esası üzerinde duruyordu. O konferansı ben ve eşim Nizamettin yan yana oturarak sinemada dinledik. 61 Anayasası’nın ön gördüğü reformlar düşünülürse, getirilen sosyal haklarla birlikte zaten ortanın solu anlayışı tamamlanıyordu insanın düşüncesinde. Ta o zamandan başlayarak, yeni Anayasa’daki ekonomik ve sosyal görüşler Cumhuriyet Halk Partisi’nin yıllar yılı yaptığı çalışmalardan, birikiminden ve ilk hedefler beyannamesinden alıntı değilmiydi. Kısa bir süre sonra Ecevit, üyesi bulunduğum CHP il yönetim kurulunu ziyarete geldi. İstanbul ili yönetim kurulu üyesi olmak o zamanlar önemli bir şeydi. Hangi partiden olursa olsun, bazen Hükümetten önemli kişiler bize uğrardı. Mesela bir gün Ahmet Topaloğlu ziyaretimize gelmişti. Ayrı partilerden olduğumuz halde Hükümet üyeleri, hepimizin hükumeti oldukları inancı ile resmi ziyaretlerde bulunurlardı. Çalışma Bakanı Bülent Ecevit'in değişik bir politikacı tipi vardı, konuşurken, çevresi ile nazik, içten, ama belli bir mesafeden inandırıcı bir ilişki kuruyordu. Tipindeki çekingenliğin aksine düşünceleri ve konuşması kararlıydı, cesurdu. Söylediklerine adam akıllı inandığını anlıyordu insan. Bize Bakanlığındaki çalışmaları anlattı. “Grev ve lokavt, işçi hakları, toplu sözleşmeler, işçinin yönetime katılımı, sendikalar”. O anlatırken ben konferansında söylediği gibi küçük çiftçi, küçük esnaf ve dar gelirlilerle, işçilerin, ekonomik durumlarını, bir sınıf çatışmasına girmeden, düzelebileceği konusundaki sözlerini düşünüyor üyesi bulunduğum partinin neler yapmak istediğini daha da iyi anlıyordum. Kendisine bu konuda bakanlığının yayını olup olmadığını sordum. Hemen adresimi aldı. Ankara’ya dönüşünden kısa bir süre sonra Çalışma Bakanlığı’ndan adıma ve evimize gönderilen üç cilt halindeki kitaplara, benimle birlikte eşim Nizamettin’de şaşırmıştı. 1965’te milletvekili olduktan sonra, ailece iyi dost olmuştuk. Rahşan Hanım da, kendisi de birikimli insanlardı. Kültür hazineleri zengindi. Dünyayı okuyorlardı. Ecevit şiir yazar, güzel konuşur, Rahşan Hanım resim yapardı. Bizim gibi çayı çok severler, güzel çaydan anlarlardı. Kimi kere bize Kerkük'ten Nizam'ın hısımları “Ceylon” çayı gönderir, bizde “az veren candan” misali harman yapmaları için onlarada biraz ayırırdık. Bazı günler, karı-koca gelirler akşam çaylarını bizde içerler, “siz güzel çay yapıyorsunuz" derlerdi Aramız iyiydi. Bizim de onlara gittiğimiz günler olurdu. Politikanın dışında her telden savururduk. Benim, "O Yakadan Bu Yakaya" adlı kitabımdan bir tanede onlara vermiştim. Kedileri vardı. En yaşlı kedilerinin adı “Hurşit”ti Ecevit; "Meğer Turan Güneş’in baba adıda Hurşit'miş. Rahşan artık onun yanında “Hurşit...” diye başlayıp kediyi paylayamıyor” diyor kahkaha atıyordu. Muş'tan seçim kazanıpta Ankara’ya dönerken onlar için güzel bir hediye bulmuştum. Bu küçük bir makine halısı idi. Kaçak İran malı duvara asmak için, üzerinde sıra sıra rengarenk güzel kediler dizilmişti. Rahşan hanım hediyemi sevmiş, yatak odalarına asmıştı. Çok küçüktü ama tabloydu. Ecevit ise o sıralar esprili ve neşeliydi. “Nermin Hanım bu kediler prezidyum üyeleri gibi sıralanmışlar” derdi. Dostluğumuzun yanında ben, Ecevit'den, acemi milletvekili olarak çok şeyler öğrenmişimdir. Bana çok yardımı dokunmuştu. Örneğin; basın toplantısı yapmayı ve basın özetinin gazetelere dağıtılmasında olduğu gibi Varto depreminden sonra önüme düşmüş, beni gazete, gazete dolaştırmıştı. Oğlum Salih’in ameliyat olduğunu işiterek seçim çalışmalarımı yarım bırakıp Ankara’ya koştuğumda, beni hava alanından alıp hastaneye götüren Rahşan Hanımdı. Ecevit, o sıralarda seçim bildirgesini hazırlıyordu. Salih'i yoklamaya geldiğinde, elindeki bildirgenin Doğu Anadolu bölümünü bize okumuş, düşüncemizi sormuştu. Türk-İş'in Erzurum'da yapılan son genel kurul toplantısında “Halkla ilişkiler” bölümünü anlatırken, beni, halkla en iyi ilişki kuran milletvekillerinden birisi olarak göstermişti.
20. Kurultay'ın sonuna kadar ve 12 Mart'a kadar onun
yanında ve ortanın solunda koşmuştum. Bir kurultay raporunda, Nizamettin
Neftçi’nin gönüllü olarak partiye katkılarından söz açmış ve ona
teşekkür etmişti. Partiler hukuku ve seçim işleri ile ilgili önemli
konuları, önerileri ve parti kağıtlarını genel sekreter
yardımcılarından bile gelse Nizamettin'in parafını
görmeden imzalamazdı. Bir zamanlar, bir zamanlar diyorum
çünkü, politika alanındaki dostluklar ne kadar
sıcak ve derin olursa olsun 12 Mart gibi şok etkisi yapan
olaylarla ve bu olayların ortaya attığı
yeni politik esintilerle gölgede kalıyor ve yavaş
yavaş silinebiliyordu.
Politikanın Nefesi Başka Olur
12 Mart'tan önce, Ecevit’in şahsında yeni ve ümit verici bir lider namzedinin, İsmet Paşa’nın yanında yetiştiği inancını taşımaktaydık. Parti politikası, İsmet Paşa ile sağlamlaşıyor, Ecevit'le halka ulaşıyordı. Bu çok başarılı bir sentezdi. Paşa bütün fiziki rahatsızlıklarının yanında yaşına rağmen, görkemli bir liderdi. Dünya içinde Türkiye’yi gözlüyor. Demokrasiyi koruyor, gelişmelerin iyi yönde olmasına dikkat ediyor. Olaylara kendi kişiliği ile katkıda bulunacağına inanıyordu. İsmet Paşa kendini her an yenileyen canlı bir tarih gibiydi. Onun tarihten gelme ağırlığının yanında ise herzaman düşünceleri ile yorumları ile, girişimleri ile, kendi kişiliğini ortaya döktüğü, günlük politik havayı etkilediği görülüyordu. Ecevit’in ona bağlı olmasıyla ve aralarındaki inanç birliği ile her çeşit zorluklar çözülebilirdi. 12 Mart askeri müdahalesinin, demokrasiye zarar vermeden kısa yoldan atlatılması için partinin birlik beraberlik içinde olmasına inanıyordu. Bu inançları ile Onu rejimin bir sigortası gibi görürdük eşimle ben. Senato tarafında merdivenin başında bir küçük bekleme odası vardır, Ben ve Reşit Ülker o odada Ecevit'le konuşmuş bütün bunlardan sözetmiştik. Önemli olan 12 Mart badiresinden kurtulmaktı. İsmet Paşa da en az Ecevit kadar ortanın solunda değilmiydi? Onu Genel Başkan'a karşı çıkarmak isteyenler vardı. Bu tuzağa düşmemeliydi. Dilimiz döndüğü kadar bir ben almıştım sözü, bir Reşit Ülker. Ecevit, çok nazik tavırlarıyle, “evet, evet” demiş bizi sabırla dinlemişti. Kapalıydı, hesaplıydı, düşüncelerimizi aktarmakla kalmıştık, o kadar. Her zamanki içtenliği artık üzerinde yoktu. Bizim genel sekreterlikten ayrılmaması uyarımız hoşuna gitmemişti. Aklımdan, artık bizi yakın çevresi olarak düşünmüyor belkide güvenmiyor diye geçmişti. Ecevit içinde bulunduğumuz yeni ortamın lideri olduğuna inanmaya başlamıştı. Eski, o karınca ezmez, o en küçük kişisel politik olumsuzluklarla karşılaştığında, istifa etmeye kalkan, Ecevit'in yerine, biraz içine kapanık biraz katı ve sinirli, kendisini gözü kapalı yüzde yüz destekleyenlere çok önem veren, tavsiye ve tenkit kabul etmeyen bir yeni Ecevit gelmişti sanki. O artık, hedefe varmak için at değiştiren kumandan havasına bürünmüştü. Ortanın solunda olmak için Ecevit'çi olmak şart olmuştu. Şeref Bakşık'ın Genel Sekreter olarak ortaya atıldığı Parti Meclisi toplantısında, yeni merkez yönetim kurulu listesinden adımı sildirirken, Paşa'nın onayını almıştım. Parti meclisinin büyük çoğunluğu Ecevitçi olduğu için zaten beni seçmeyecekti. Ecevitçilere göre; İsmet Paşa tutkunu bir politikacıydım. Satırcılar ise beni, eski bir ortanın solcusu ve Ecevit yanlısı olarak görüyorlardı. Herkes yerini ne kadar da çabuk almıştı. Ecevit'çi olmayanların vitrinine, İnönü'nün yanına birde Satır tablosu asılmıştı. Bu durum bir kutuplaşmanın kesin görüntüsünü veriyordu. Politikada yanlızlığa doğru itildiğimi seziyordum. Kimisi sağ kanatta kümelenmiş Satırcı olmuş, kimisi de Ecevit'ten de fazla Ecevitçi ve ortanın solcusu olmuştu. Bizim, ne kadar olsa da, Doğu patenti taşıyan aşiret alışkanlıklarını bir türlü bırakamadığımız siyasi partilerimizde, hizipleşmelerin özel yeri vardır. Bu hiziplerin başını çekenler kendileri ile birlikte olanlardan güç ve destek alır. Onların tutunacağı dal olurlar. Çevrelerinde kümelenen siyasiler ise, politikanın yapısı gereği artık geleceğe dönük hesaplara aynı gözle bakarak olaylar karşısında birlikte davranırlar. Genel Sekreter Şeref Bakşık, ortanın solunda olduğu için seçilmişti. Ama Ecevit'çi olmamıştı ve iki taraftan gelecek baskılara hazır değildi. Hizip adamıda değildi. İnönü'ye ve partinin resmi politikasına inanmıştı O da bir süre sonra ortada kalacak ve istifasını verecekti.
Meclis Genel Kurulu'nda oylanan Hükümet programı 321 kabul, 46 red,
3 çekimser, 74 adette boş oy almıştı. Ecevit
toplantıya girmeyenler arasındaydı. Ben genel kurula girdim ve olumlu
oy kullandım Genel Sekreter Şeref Bakşık'ta öyle yaptı. O günlerde
İpekçi, İnönü ile bir söyleşisinde;
– “Siz başlangıçda tereddüt etmiştiniz. Yani benim bildiğim, başlangıçta Ecevit’le görüş birliği vardı aranızda. Nihat Bey'in başbakanlığının uygun olmadığı hususunda sonra siz görüşünüzü değiştirdiniz.” – “İlk başlangıçta bir mesele olmadı. Nihat bey istifa edip de hükümeti tespit edince, hükümete alınacak azaların istifa edip etmemeleri üzerinde münakaşa oldu. Bunu tetkik ettik. İstifalarını şart koşarsak, hükümetin teşekkülüne yardım etmemiş olacağız kanaatine vardım. Onun üzerine hükümetin teşekkülü esastır. Demokratik rejime geçmenin tek çaresi bu kalmıştır. Bu yardımı yapacağız, bu kanaate vardım. Bu kanaati kabul ettirdim. Bülent Bey ayrı kalmış olduğunu, iştirak etmediğini söyledi. Beraber konuştuk sabahleyin bana israr etmedi. Kabul eder gibi göründü. Kabul edildiğini zannederek meclis grubuna gittim. – “Bu son sözünüzü biraz açarmısınız?” – “Yani idareden ayrılanlar Halk Partisi içinde bulunurlar ama, meşru makamların, meclis grubunun, teşkilatın, genel başkanların, herkesin selahiyeti dahilindeki idare kurallarını tanımazlar, karşı gelirler , olmaz bu.” – “Ecevit’te böyle bir şey mi bekliyorsunuz?”
23 Nisan’da anarşistlere karşı konuşan Başbakan Erim’in “Tedbirler balyoz gibi kafalarına inecektir.” sözü gazetelerin manşeti oldu. İnönü, İstanbul Taşlık’daki evinde, iadeyi ziyarette bulunan Celal Bayar’la görüştü. 27 Nisan’da, 11 ilde sıkı yönetim ilan edildi. 28 Nisan’da, Ankara’da sokağa çıkma yasağı konuldu. Gazeteler, “İnönü, gece hafif bir kalp sıkıntısı geçirdi” diye yazdılar. Kendisine hafifletici ilaçlar verilmiş, doktorlar geceyi evinde geçirmişlerdi. 29 Nisan’da 6 dernek, iki gazete kapatılmış. Dev-Genç’in, Ülkü Ocakları'nın, Doğu Kültür Derneği'nin bütün evraklarına el konmuştu. 8 Nurcu yakalanmış, gözaltına alınanların sayısı 447’yi bulmuştu. Kaçırılan Konsolos her yerde aranıyordu. Sonunda ölü bulundu. 24 Mayıs’ta Konsolos'u kaçıranlar yakalandı. Bütün bu hengame arasında biz de Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden yeni mezun oğlumuz Salih’i evlendirdik. Arşivlerimizde bir resim var. Bir yıl önce çekilmiş. Ortada İnönü, bir yanında oğlumuz Salih, öteki yanında nişanlısı Gülden. Paşa, işaret parmağını kaldırmış, üçü de kahkahayı basmışlar, Paşa’nın meşhur espirilerinden biriyle. Resmin altında"Kavgaya kim önce başlarsa o haklıdır" yazıyor O gün hanımefendi gümüş kupalarla şerbet ikram etmişti bizlere. Paşa’nın uğurlu elleriyle yüzüklerinin takılmasını dilemişlerdi. Hüseyin Ezer de resmini çekmiş. Akşam üzeri Gülden’lerin evinde bir kokteyl vardı. Rahşan Hanımla Ecevit davetlimizdi. Nikâh hazırlıklarının başladığı bugünlerde ise İsmet Paşa yeni gözlüklerine alışamamıştı, henüz evden çıkmıyordu. Her insanın gözü önemlidir de İsmet Paşa’nın gözleri aslında kulaklarınında yerine geçerdi. Zaman zaman, Nizam; “Paşa kulaklığını takmadan da, dudaklarıma bakarak benim ne dediğimi anlıyor” demişti. Gözlerindeki önemli rahatsızlığın onun kişiliğini ne kadar etkilediğini anlamak için arif olmak gerekmezdi. Çocuklar nikâh şahidi olarak asıl onu düşündüler, ama teklif bile edemediler. Teklif Mevhibe Hanım'a yapıldı. O da kabul etti. Düğün istemiyorlardı, onun yerine balayına, atalarının memleketi, Kerkük’e gideceklerdi. Oradanda doktora için Amerika’ya.
Nikâh günü Mevhibe Hanım, Salih'in, ODTÜ hocalarından Selim
İlkin de Gülden’in şahidi olmuşlardı. Etraf çiçekten geçilmiyordu.
Ankara’nın ünlülerinden başka Başbakan, Bakanlar, CHP ileri gelenleri,
Ecevitler ve diğer dostlar. Ecevit, Gülden’e “Giysiniz çok güzel” demişti.
Nikahta herkesin yanındaki ile konuştuğu konu ise gene
günün politikasıydı.
Güney'e Doğru Bir yeni Sefer
Meğer Beni İzliyorlarmış
– “Milletvekili Hanım, sen ne yapirsen böle?”
Hükümet Sertleşti
“Son günlerin sanki dalgınlıkla yapılmış izlenimini veren salgın haldeki genel tutuklamaların süratle gerçek hududuna ve tabii yoluna çevirmeliyiz. Son günlerin vatandaşlar üzerinde, gözü kapalı garezler, işlemesi yolu kapanmalıdır. Öğretmenler ve profesörler aleyhinde, her cesareti kıracak davranışlar bir an evvel son bulmalıdır.”
Haziran ayının başında Hükümetten Anayasa’nın 42. Maddesi'nin değiştirilmesi teklifi geldi. Erim; verdiği beyanatlarda; “Üniversite özerkliği, bilim özgürlüğü, rejimi yıkmak için kullanıldı.” ... “Anayasa değişikliği için geniş tartışma bekliyorum” diyordu. Basın, İsmet Paşa’dan ve Ecevit’ten “Anayasa değişiklikleri ile ilgili ne düşünüyorsunuz” diye sorar olmuştu. İkiside, “Değişikliklerin, partinin ilgili kurullarınca ele alınacağını bildiriyorlardı.” Burada resmi ağız ve parti politikasını yasalara, tüzüğe göre bildirmesi gereken ağız Genel Başkan'ın ağızı idi. Ama basın, eski genel sekreter Ecevit'den de soruyordu işte. O da, eskiden olduğu gibi, güzel güzel cevaplar veriyordu.
Basında ve kulislerde bazı dedikodular dolaşıyordu. Belkide bu söylentiler
CHP’nin içinden kaynaklanıyordu. (Bu konuda kesin yargıya sahip
değiliz) Güya CHP içinde ve sol kanatta yeni bir partinin hazırlıkları
yapıldığı söyleniyordu. Buna karşı Ecevit şöyle bir açıklama yaptı;
“CHP içinde yeni bir parti hazırlıkları yapıldığı sanısını uyandıracak, bazı heber ve yorumlarda , dolaylı olarak bile olsa benim adımın karıştırılması üzerine bu açıklamayı yapma lüzumunu duyuyorum. Böyle söylentilerin gerçekle ilgisi yoktur. Ortanın solu tutumunda 1961 Anayasasının özünü ve doğrultusunu koruma azminde ve demokrasiyi yaşatma çabalarında CHP örgütü birleşmiş durumdadır.”
Anayasa budanması ile ilgili baskılar vardı. İbrahim Öktem ve dört arkadaşı bir önerge hazırladılar, 1961 Anayasası'nın kabul biçimi bir referandumla olmuştu ve Anayasaya halk "olur" demişti. Önergeye göre, bazı maddelerinin değiştirilmesi içinde aynı yola gidilmeliydi. Önergeyi Ecevit'e yakınlığı bilinen bir çok milletvekili imzalayarak TBMM Başkanlığı'na verdiler. Normal bir demokratik rejimin sürecinde olunsa bu önerge çok haklıydı. Ama, TBMM bile bir askeri müdahalenin gölgesini taşırken, demokratik bir kural olan referanduma gidebilmek mantık kuralları açısından müdahaleye karşı çıkmak olayıdır. Grup toplantısında uzun uzun konuşmalar oldu. Adalet Bakanı İsmail Arar, “Refarandum yapılmayacak” diye kestirip attı.
Turan Güneş’in söyleyip Akın Simav’ın yazdığı kitapta
beni de ilgilendiren ve benimde politika vitrinime yalan, yanlış afişler
asan paragraflar vardır. Güneş, CHP grubundaki Ecevit yanlıları
için ;
“Her türlü mihnete ve baskıya kendisini hazırlamış, bakanlık tekliflerini, ikbal tekliflerini elinin tersiyle itmiş 45 parlamenter. Aslında bu parlamenterlerin sayısı 47 idi. Fakat sonradan Nermin Neftçi ile Hayrettin Uysal kritik günlerde İnönü’ye sığınınca Ecevit'e gönül verenlerin kesin rakamı da ortaya çıkmıştı. Sonradan bu iki isim gerek merkez yönetim kurulunda ve gerekse parti meclisinde İsmet Paşa’nın gözü kulağı oldular.”(Turan Güneş'in Siyasi Kavgaları shf. 154 ) Demek ki, Turan Güneş Hoca da ortanın solunda bir yapıya sahip milletvekilinin illaki kendisi gibi Ecevit taifesi olması gerektiğine inanıyordu. O'nun Ecevit taifeliğinden istifası ve “gidip Paşa'nın mezarına günah çıkarmak istiyorum” demesi için yılların geçmesi gerekiyordu. Daha önce de belirttiğim gibi Ecevit’in istifa ettiği gün Merkez Yönetim Kurulu'ndan ayrılmıştım. Turan Güneş’in zamanlaması yanlıştı. Ve ortanın solunda bir yapıya sahiptim ama Ecevit’in Erim Kabinesi'nin kurulmasını bir hizip hükümeti sanarak evham dolu ve ağırlığı olmayan gerekçelerle istifasını vermesine karşıydım. İnönü-Ecevit ters düşmesinide tasvip etmemiş parti meclisi toplantıları dışında Rüzgarlı Sokak'a gitmez olmuştum.
İşte bizim parti içi demokrasimiz böyleydi. İllaki
bir hizbin üyesi olacaktınız. Eğer olmazsanız böylesi
dedikodular hemen hazırdır. Boşuna söylememiş Hasan A.Yücel
bir kitabında kendisine komünist denmesinden
yakınırken, “ne kadar benzemezmişim ben, bana” diye.“Ecevit
komünisttir” diyenlere ise İnönü başta olmak
üzere birçok kimse ve ben,“Asla komünist
değildir” diye cevap veriyorduk. Partinin sağ kanadında böyle diyenler
varmış, işitiyorduk. Ruhi Soyer gibi hiç doktrin
bilmeyenlerin marifeti olduğuna inanıyorduk. Ama Ecevit’in
“Toprak işleyenin su kullananındır” sloganını çok sık tekrarlaması
ve yazması ise, birçok toprak işgallerine sebep oluyor
diye parti sağ kanadının şikayetlerini, yine İnönü cevaplıyordu.
Partilerden İstenenler
Hükümetin hazırladığı Anayasa değişiklikleri ile ilgili tasarıyı görüşmek üzere partiler arası bir komisyon kurulmuştu. 1961 Anayasası CHP’nin uzun yıllar yaptığı çalışmaların eseriydi. CHP’nin iktidara geldiğinde uygulayacağı İlk Hedefler Beyannamesini içeren bir eserdi. Bu nedenle CHP, Genel Başkanından parti teşkilatına, MYK’lundan gruplarına kadar Anayasa konusunda çok hassastı. Halk oyuyla kabul görmüş olan, 1961 Anayasası, onlara göre sonuna kadar savunulmalıydı. AP ise; 27 Mayıs İhtilali ve ondan sonra gelişen olaylardan sonra kurucu meclisle kabul edilmiş olan Anayasaya hiç mi hiç ısınamamıştı. Bütün anarşik olayların sebebi olarak onu görüyordu. Süleyman Demirel’in “Sokaklar yürümekle aşınmaz” sözü o zamanki görüşünün ve hiç sevmediği Anayasayı uygulayabilme zorlamasının bir belirtisidir. Bu değişik politikalar onun geleneksel seçmenini ve sermaye sahipleri ile büyük çiftçileri hoşnutsuz kılmış, Milli Nizam Partisi ile, Demokratik Parti'nin doğuşlarına sebep olmuştur. Süleyman Bey, partisinin içini de karıştıran bu Anayasaya uymaya çalışırken anarşiyle, anarşiye karşı alınması gereken tedbirler arasındada kalmıştır. Devletin gücünü emniyet vasıtalarını ve askerleri, anarşiye karşı kullanmakta çekingendir. Unutmamak gerekirki, o kendisinden önce Başbakanların ve Bakanlarının asıldığı bir partinin devamı olan AP’nin Genel Başkanı'dır. 12 Mart'tan sonra iktidardan düşürülen bir başbakan olmasına rağmen, soğukkanlı görünmesi, itidal tavsiye etmesi, kendisini komplekslere kaptırmayışıda bu nedenlere dayanıyordu sanıyorum.
Süleyman Bey, 12 Mart'tan önce, tarım gelirlerini vergilendirmek ve bir
“Tarım Reformu” yapmak istiyordu. Bu konuda partisinin çevresine
göre de epeyi ileri planları vardı. Türkiye’de
taklit sanayii, montaj sanayii almış başını yürüyordu. Üretim açısından
bir sanayi devrimi bir türlü yapılamıyordu. Montaj sanayiinindeki
muafiyetlerin kaldırılması, inşaat ve emlak vergilerinin
arttırılması kendi partisinin içinde
büyük hoşnutsuzluklar yaratıyordu. “Ne oldu bize, CHP’den
de fazla devletçi olduk diyenler vardır.” Süleyman Demirel,
Türkiye’de Anayasal olarak hürriyetlerin en geniş, en çok bir
biçimde uygulandığı bir zamanın başbakanıdır. En aşırı soldaki bir
politikacı olan Behice Boran bile bir yazısında bunu itiraf etmiştir.
“Batı demokrasilerine kıyasla Türkiye’deki demokrasi ne kadar sınırlı, biçimsel, yüzeysel olursa olsun, şu bir gerçektir ki, Türkiye, nisbi olarak tarihinin en özgür; sınıf ve kitle hareketlerinin en oluştuğu bir dönemi yaşamaktadır. Bu gerçek “cici demokrasi”, “biçimsel demokrasi” etiketlemeleriyle bir kenara itiliverecek birşey değildir...”(Behice Boran, l Nisan l97l) 12 Mart'tan sonra, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı Süleyman Demirel'in eskiden düşündüğü biçimde düşünür olmuşlardı. "Olayların sebebi Anayasadır" diyorlardı.
Karma Komisyon'un kilitlenmesinden, muhtıranın 3. maddesinden, çekinen
CHP, başta İnönü olmak üzere, Anayasa değişikliklerine tam karşı çıkmamıştı.
Paşa öncelikle rejimin açılması üzerinde durduğu
için kendisine özgü bir planla hareket ediyor. Konuyu yayıyor.
Vakit kazanıyordu. Önemli konuların öncesi, dikkat etmişti.
Cumhurbaşkanı-Başbakan-Genelkurmay Başkanı hep bir araya
gelmekte idiler. Nihat Erim’le yaptığı konuşmalar sonucu iplerin
Genelkurmay Başkanı Tağmac’ın elinde olduğunu anlamıştı. Grup Başkanvekilleri
ile eski yeni genel sekreterlerle yaptığı konuşmalarla
şu kanaate vardılar, “61 Anayasasından ne kurtarabilirlerse kurtaracaklardı.”
Grup Başkanvekili Necdet Uğur’la birlikte bir Pazar günü Tağmaç’tan randevu
aldılar.
|
![]() |