|
Seçimin Ortamı
Sınava Gider Gibi
Partiler genel politikalarında seçime hazırlanırken, milletvekilleri de, seçmenlerine göre, yeni yollar, çabalar, peşine düşerler. Seçim yaklaştıkça, parlamentoda tenhalaşmalar göze çarpar. Herkes bölgesine daha sık gider olmuştu. Meclis koridorlarında, ellerindeki küçük siyah çantaları sallayarak caka satmalar, kulislerdeki nükte anlatmalar, kahkahalar azalmıştır artık. Kimi milletvekilleri, dört yıllık bir seçim dönemini, gelecek bir dört yıl için kullanırlar. Bu tiplerden her partide birer ikişer bulunur. Onları bütün meclis tanır. Çabaları hep seçim bölgelerine hoş görünmek içindir. Bunlarda ciddi bir sözcülük, araştırma yaparak hazırlanmış değişik bir konuşma, pek görülmez. Bölgelerine yaranmada bazan öylesine ileri giderlerki; Hangi partiden olursa olsun, oturanlardan bir ikisinin dayanamayıp; “Yeter be birâder, seçmene selâm yeter” diye bağırdıkları duyulur. Milletvekilleri vardır; zamanla şöhret olmuşlardır. Birkaç kez bakanlık, sayısız sözcülükler, parti üst düzey yöneticilikleri, yapmışlardır. Bunlar artık kabuk bağlamışlardır. Dış etkiler bunların içine sızamaz. Bölgeleri için de, parti için de vazgeçilmez adamlardır. Önseçimleri çok kere rahat atlatırlar. Gerçekten, yetenekli, bilgili ve çok da değerli üyeler vardır. Her partide bunların içinden, “baş altı” liderleri hatta lider adayları çıkmıştır. Bunların da bir kısmı şöhrettir. Gerçekte ise, parlamento hayatının yaşaması için gerekli karkaslar gibidirler, ama kabukları bir öncekiler kadar sert olmadığıı için, ön seçimlerde tökezledikleri görülür. Kendilerinden korkulduğu için de, zaman zaman hedef tahtası olurlar. Büyük çoğunluk ise; daha ilk yıllardan başlayarak, kendisini ünlü bir kişi olmuş sananlar, ya da yaptığı çabaları yetersiz görüp, daha şimdiden sınıfta kalmış gibi hissederek, kaygılı olanlar, iyimserler, kötümserler, evhamlılar, şanssızlığını değiştirme birliklerinde, ya da parti üst yönetiminde bularak öfkelenenler; neler, neler. Bir de bizim gibi, leyleğin İstanbul’dan kapıp ta Muş’lara attığı yavrular. Milli Bakiye Sistemi'nin cilvesi sonucu kur’a ile serpiştirilenlerin hemen tümü, kendi eski seçim bölgelerinde şans aramaya gittiler. Birkaçı ise, Parti Merkezleri’nin kapılarında dolanıyor, yeni kontenjan olanakları arıyordu. Bu yol, benim artık düşünemeyeceğim bir yoldu, dört yıl süre ile gazetelerde söylenmedik söz bırakmamışlardı; ”Muş’un yerini bilmeyen milletvekili, bakiyedenlik, gayri meşru milletvekili” gibi aşağılayıcı deyimler, canıma tak dedirtmişti.
İstanbul’a dönüp, oradan yeniden başlamak imkânsızdı. Yüzlerce yetenekli
politikacı, zaten sıraya girmişti. Kala kala, iki seçenek vardı; ya politikayı
bırakacaktım, ya da Muş’tan deneyecektim. Bırakmaya niyetim yoktu.
Doğu’nun Yolları -Yemen’in Çölleri Adı Yemendir,
Kışlanın ardında Redif sesi var
Burası Muştur, yolu yokuştur.
Açın çantasın, bakın nesi var.
Sonra, sonra bu çalışmalar ürün vermeye başladı. Üstüne bastığım konuların çözümü hızlanıyordu. Meclisteki çalışmalarımı, radyodan, basından, izleyen seçmenlerse, hem işlerin bitişinden, hızlandığından, memnun oluyorlar, hem de bundan ötürü benimle ilişki kuruyorlardı. Her işin sonucunu, İlçe Başkanlarına bildirirdim. Ayrıca, ilgili bölgelerin muhtarlarına, ihtiyar meclisi üyelerine, öğretmenlere, köy imamlarına, mektuplar yazardım. Bu yazışmalar bir gün geldi, öyle çoğaldı ki; Üniversiteli olan iki oğlum, eşim Nizam ve ben, başımızı alamaz olduk. Hiç parti ayrımı yapmadım. Gerçekten de, oralı olmadığım için, insanların geçmişini, partisini, tutumunu, zaten bilmezdim. Kim CHP’lidir, kim AP’li, kim YTP’lidir diye hepsi vatandaştı. Doğu Anadolu’nun o sıcak ilgisiyle, dert döküşleri, parti farkını getirmezdi aklıma. İlk 3 yıl, pek seçimi aklıma getirmek istemedim. Dediğim gibi; bastığım politik yeri bilmiyordum. Hani, tüneği dağılmış tavukların, şaşkın şaşkın dolaşmaları gibi; Bende, seçim bölgesi belli olmayan, geleceğinden habersiz bir milletvekilimiyim diye, zaman zaman düşünürdüm.
1968 yılının son aylarında, bizim partinin Muş’taki “Akil Adam” larından,
adaylık sözleri duymaya başladım. Benim büyük talihim, Muş’ta, o günler,
yönetici olan, gerçekten olgun ve doğruyu gören üç-beş kişinin bulunmasıydı.
Akil Adamlar
Muş merkezde, bir Abdullah Balkaya vardı. İlçe Başkanı, Muş’un yerlisi idi. Ufak tefek, badem bıyıklı, fötr şapkası başından eksik olmayan, ama inatçı mı inatçı, kararlı mı kararlı, merkez köylerinde etkili her adamı, tek tek tanıyan, nüfus kayıt defteri gibi, belleği olan bir adam. Muş’a gittiğimden bu yana, tam sekiz yıl, her sefer beni evlerinde konuk ettiler “Nermin hanım sen adayımızsın” dedi. Bulanık İlçesi'nde, Hükümet Caddesi'nde yazıhanesi olan bir ilçe başkanımız vardı. Her gözünde bir avuç ecininin cirit attığı, zekâ kumkuması, Şefik Kaleli; “Durma Nermin Hanım, adaylığını ilan et, yoksa geç kalırsın” diye konuşuyordu. Akıl, yaşta değil, baştadır derler. İl Başkanımız Nazif Çeşni rahatsızdı ve Ankara'daydı, çekilmek istiyordu. O'nun yerine, genç bir partili olan, İl Sekreteri Lahaddin Demir vekâlet ediyordu. 1968'in son günlerinde, bana bir mektup yazmış. Mektupta, parti içindeki adaylık heveslilerinden söz açtıktan sonra; ”Gelelim umumi duruma, bugüne kadar, şehirli, köylü, yerli ve yabancılarla yaptığım temaslarda öğrendiklerim şudur: “Nermin hanıma reyimizi vereceğiz”. “Nermin Hanım kuvvetlidir. Durum bu şeklini muhafaza ederse kahir bir ekseriyetle kazanacağınızı ümit ediyorum.”
2 Mart 1969'da ise, yazdığı mektupta; Burhan Garip Şavlı’nın (5. Dönem
Muş Milletvekili) önseçime katılmak istediğinden ve kendisine mektup yazdığından
söz açar. Şavlı bu mektubunda; “Ben milletvekili olmak için oraya gelmiyorum.
Listenin sonu, başı, benim için sözkonusu değildir. Halka kendi hayatlarını
anlatacağım. Durgun göle bir taş atıp döneceğim” diyormuş ve bana da ayrıca
mektup yazacakmış. Lahaddin Demir, bu mektubunda gene;
“Bugün daha üç kahve gezdim, çeşitli insanlarla konuştum. Sizin adaylığınızı söylüyorum. En kuvvetli AP’li dahi, o avrat adaylığını koyarsa ona reyimizi vereceğiz, şeklinde konuşuyorlar. Dün, Sokumlu Sait, dağ köylerinden geldi. Hayvan almaya gitmişti. Yeminle diyordu ki: kadınlar kocalarına rest çekmişler , bütün sene söz sizin oldu. Bu sefer söz bizim olacak, reyler o hanımındır. Durum çok iyi gidiyor.”
“Muş’ta CHP’den seçimlere katılacağımı duymuş olacağınızı tahmin ederim. Bu nedenle de kendimi kısaca tanıtmak isteğini duydum. içten çalışmalarınızla Muş’ta çok iyi bir hava yaratmışsınız. Bunu takdir ve sevinçle karşıladığımızı, ayrıca onur duyduğumuzu, belirtmek isterim. Muş’ta vatandaş önünde, doğru, ahlaklı ve inançlı bir sınav vereceğimizi ummaktayız. Nisan ayı içinde Ankara’ya gelmeyi düşünüyorum. Sizi ziyaret etmekten ve daha yakından tanımaktan memnunluk duyarım.”Önseçimlerdeki öteki rakibim ise; Muş’ta avukatlık yapan partililerden, Memduh Zırhlı idi. Genel Sekreter'e durumu açtım, uygun buldu. Hatta beni teşvik etti. Haziran’ın ilk günlerinde idi, Pembe Köşk’e gittim: – ”Paşam” dedim. “Muş’tan aday olmak istiyorum. Ne emredersiniz?" Paşa gözlerini açtı; çok şaşırmıştı.Düşüncelerimi, duygularımı ve durumu, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. – ”Pekala, sen şimdi gidip orada köylerde mi kalacaksın?”Paşa, beni bıraktı, dışarda bulunan Mevhibe Hanıma seslendi.
“Hanımefendi gel bak, Muş’a gidiyor, aday olacakmış, köylerde kalacakmış.”
O gün, elini öpüp ayrılırken, bana, biraz da kurbanlık koyuna bakar gibi
bakmıştı rahmetli Paşa.
Sayın ...Nermin Neftçi Seçimin Bildirgesi Ankara 10.06.1969
İşte bu benim seçim bildirgemdi. Daktilo harfleriyle matbaada bastırıp,
binlercesini Muş’un her köşesine gönderdim. Temmuz başında da kalkıp Muş’a
gittim. Çalışıp çabalamış, “Seçim Fonu” olarak 30.000 TL. tedarik etmiştik.
5.000 TL.de Genel Merkez’den gelecekti. Bugün için bu para çok küçük gözükür,
ama o günün fiatlarıyla, mütevazi de olsa, fena bir bütçe sayılmazdı. 21.06.1970
tarihli bir faturaya göre Bulanık-Malazgirt-Varto-Muş'a jiple gezdirme
ücreti olarak 400 TL. vermişiz.
Bir Önseçim
"–16 Temmuz Muş’a varış.
Önseçim açısından, Varto ve Bulanık ilçeleri, benim için daha rahat görünüyordu. Ali Haydar Bey'le Şefik Bey; “Sen karışma, bize bırak. Bir ara gelip köyleri gezersin. Böylece Genel Seçimde hazırlık olur” demişlerdi. Merkez Muş, biraz değişikti. Öteki adaylar Merkez Muş’tandı. Orada, işi daha sıkı tuttuk. Nizam, benden habersiz, elden düşme, Skoda bir pikap satın almış 15000 TL.ye. Biraz onardıktan sonra, bir şoför istedi. Bana sürpriz olmuştu. Epeyce hırpalanmış bir arabaydı ama, önseçimde çokluk onunla dolaştık. Arka kısmı tente ile örtülüydü. Bir köyden bir köye giderken, gelmek isteyenleri alır bu bölüme bindirirdik. Bir gün, tozlu bir köy yolunda gidiyorduk. Önde, ben, şoför, bir de Merkez İlçe Başkanı Abdullah Balkaya, arkada da köyden aldığımız bir vatandaş. Bir ara, arkadan gürültüler gelmeye başladı. Kaporta tekmeleniyor, arka cam tırmalanıp duruyordu. Rahmetli Balkaya cama doğru eliyle işaret ediyordu; ”Dur hele, dur patladınmı, yokuş bitsin indiririz” diye söylenirken, durduk. Arkadan acayip bir şey indi. Un çuvalına batırılıp çıkarılmış gibi, saçından ayaklarına kadar, toprağa bulanmış köylü vatandaşın ağzı ve iki gözünden başka hiçbir yeri görünmüyordu. Meğer zavallı arkada tozdan boğulacak hale gelmiş. “Bu halin nedir? Koş, şu derede yıkan” dedi. Balkaya meğer geçtiğimiz yer yumuşak topraklı bir derenin yatağı idi. Akşamları, Minare Mahallesi'ndeki evin sedirli odasında, Nuriye Hanımın çok güzel hazırladığı çaylarımızı içerken, Abdullah Bey çeşitli zarflara koyduğu delege listelerinin, sicimle bağlı tomarını çözer, bir köşede bağdaş kurup, bunları tek tek gözden geçirir, adlarını da yüksek sesle söylerdi: “Bu sağlamdır.”, ”Bu iyi... bu tamam.” “Ha, bu öldü, yedeği var” der, yeni bir isim yazardı karşısına. Bu adamların gerçekten sağlam delege olup olmadıklarını, ya da ölüp ölmediklerini bilemezdim, araştıramazdım da.
Bir akşam, kocam telefonla aradı. Büyük oğlumuzun bir mide kanaması geçirdiğini,
Hacettepe Hastanesi'nde ameliyat edileceğini söyledi. Dünya başıma yıkılmıştı
sanki. Seçimi, önseçimi, herşeyi unuttum. Muş’tan Malatya’ya, taksiyle
nasıl getirdiklerini bilemem. Yol boyunca ve uçakta, durmadan ağladım.
Esenboğa’da karşılamaya Rahşan Ecevit gelmişti. Kocam ortalıklarda yoktu.
Yüreğim ağzıma geldi.
– ”Rahşan hanım ne oldu Allahaşkına” diye feryat ettim.
“Bir ana olarak hastamın başında bulunduğum şu anda, bu menfi propagandalara kanmıyacağınıza yürekten inanıyorum. Ben sizin dar ve muşkül anlarınızda ne kadar size yardım etmek istiyorsam, sizin de bana aynı biçimde davranacağınızı biliyorum...”
Önseçime doğru Nizam’da Muş’a geldi. O geldiğinde ben Malazgirt’te idim.
Telefonla görüştük, Varto’da buluşacaktık. Akşam, geç vakte kadar Varto’da
Haydar Bey’in evinde beklemişler. Gecikince, meraklanarak Bulanık-Varto
arasındaki, Murat Nehri’nin kıyısını izleyerek gelen, yolun kavşagına gitmişler.
"Abdurrahman Paşa Köprüsü" derlerdi oraya. Muş’un en netameli, en tehlikeli,
eşkiyaların kol gezdiği yer. Oraların durumu zaman zaman basına da yansırdı:
“Köylerde mal, can emniyeti diye bir şey kalmadı. Fırsatını bulan, çalıyor, yakıyor, vuruyor, öldürüyor ve kaçıyor. Ne arayan, ne soran var. Geceleri seyahat etmek imkânsız hale geldi Muş çevresinde."(Ekim 1969 Cumhuriyet) Bense, o yollardan geceleri de geçiyordum. O akşam, bir saatten fazla beklemişler kavşakta. Uzaktan bir arabanın farları gözükmüş. Yaklaşmış, yaklaşmış, tam geldi derlerken bir de bakmışlar AP’li adaylardan biri, o da önseçim gezisinden geliyor. “Evet, ben yolda Nermin Hanım’a rastladım. Ezan vakti bir köye giriyordu, merak etmeyin, gelir, gelir” demiş ve gitmiş.
Vadiler kapkaranlıktı dağlardan aşağılara doğru. İhtiyar skoda, ben, bir
de çerkez asıllı şoför. Çevrede, ne köy, ne insan elinin değdiği bir şey.
Kamyonet farlarının aydınlattığı kadar, toprak bir yol parçasından başka
birşey görünmüyor. Abdurrahman Paşa Köprüsü’ne yaklaşırken, ta uzaklarda
meşale ışıkları gibi bir şeyler çarptı gözüme. Bizimkiler, serin gecede
ısınmak için, çalı çırpı ne buldularsa yığıp, yakmışlar beni beklerken.
Yanlarına doğru yaklaşırken; “Nermiiinnn.!" diye bir ses yankılandı. Toz
toprak içinde bir Nermin inmişti. O akşam, Nuriye Hanım, geç vakit: ”Hamamı
yaktım, hele kalk bir yıkan” dedi. Muş'taki önseçim yalnız partidekilerin
değil, basının da ilgisini çekiyordu.
“Bütün doğu illerinde olduğu gibi, aşiretlerde şıh denilen, büyük şeyhlerin sözleri kanun yerine geçmektedir... Binlerce kişiyi tek sözle sürükleyecek nitelik taşıyan şıhların, ağzından çıkacak kelimeyle herşeyin değişmesi mümkündür. Bir diğer yoruma göre; şu anda CHP’den kontenjan milletvekili olan Nermin Neftçi’nin seçilmesi garanti gibi görünmektedir. Ancak, öteki parti adaylarının Nermin Neftçi’nin seçilmemesi için yoğun aleyhte propagandaya girişecekleri ve Muşta kimse yokmu da, İstanbul’da oturan birisini seçeceksiniz...? sözünü slogan yapacakları sızan haberler arasındadır. Fakat tüm bunlara rağmen çıkacak üç milletvekilinden birinin, Muşlular tarafından çok sevilen Nermin Neftçi olacağı kanısı yerleşmiştir.”(21.08.1969 Günaydın) Diğer bir haber ise şöyleydi :(22.08.1969 Son Havadis) Tırnaklarımda manikür ne gezerdi? Kir tutmasın diye dipten keserdim hep. Ömrümde ne ekmek hamuru yoğurmuştum, ne de tandıra ekmek atmıştım, ama daha önce de değindiğim gibi, köy gezilerimde, tandır başlarında ekmek yapan kadınları gördükçe, arabayı durdurur, hatırlarını sorardım. Onlar da, her seferinde bana sıcak sıcak ekmekler sunarlardı. Parmaklarım yana yana yemeyi çok severdim. Bunun tadını ben Kerkük’te bizim evde ekmekçi Hamdiye’nin yaptığı ekmeklerden öğrenmiştim. Taze kaymakla yenmesi bir başka olur kızarmış, sıcak tandır ekmeğinin. Sürüp giden önseçim çalışmalarının, son birkaç gününe Nizam da katıldı. Yaptığı hesaplar, liste başı olacağımı gösteriyordu, ama beni buna bir türlü inandıramadı. Sonuçları alıncaya kadar, kaybetme korkusunu içimde yaşatıp durdum. Son günü akşamı, eşim Nizamettin (ben ona hep Nizam derim) beni, iki rakibimi, İl ve İlçe Başkanını, turistik otelde yemeğe götürdü. Çilingir sofrası kurulmuştu. Oturanların bardağına içki konurken, Balkaya “gazoz” dedi. Namazında, niyazında bir adamdı. Fötr şapkasını arkaya devirmiş, gözlerini açmış, taş gibi bana bakıyordu. Acaba ne içecektim...
O akşam, ertesi gün önseçim sırasında çekişecek üç rakip değil de, kazanma
şanslarımızı anlatan üç dost gibi konuşuyorduk. Burhan Garip Şavlı: “Eğer
Varto'dan dedikleri kadar oy alabilirsem liste başı olurum” diyordu. Memduh
Zırhlı ise Bulanık ve Muş merkez köylerinin delegelerine güveniyordu. Kafam
karmakarışıktı. Hiç bir şey söylemedim.
Necat Balkaya "Sen Kazandın, Kazandın" dedi
Hiç unutmam, oldukça saf görünüşlü, biraz hırpani giyimli, köylü delegeyi iki-üç yerde çevirdiler. Neler söylediklerini duyamıyordum. Sonunda köylü vatandaşın, kendisini tutan ellerden, kolunu hızla savurarak kurtulduğunu gördüm. Kapalı hücreye girerken döndü yüzüme baktı. “Delegeleri yoldan çeviriyorlar” diye yargıca başvurdum. Bir iki uyarıda bulunduysa da, pek yararı olmadı. Parti yöneticileri sinirlendiğimi görmüşlerdi. Beni İl Merkezi’ne götürdüler. Parti çalışmaları yapılmadığı zamanlar, avukat yazıhanesi olarak da kullanılan, dükkandan bozma odanın dip tarafındaki masada otururken; oyunu kullanan delegeler, birer ikişer geliyorlar, karşımdaki, sıra sıra iskemlelere yerleşiyorlardı, yüzleri bana dönük. Yandaki kahveden çaylar geliyordu. Ne ben konuşuyordum, ne de onlar. Sessiz, sessiz, gözlerini dikmişler, öğretmenini izleyen, öğrenciler gibi bakıyorlardı. Çok düşünceli, çok üzgün görünmüşüm ki köylü delegelerden biri: “Hanim” dedi. “Ne düşünirsen? Sen kazandın, kazandın , git yat...” Yanımda oturan kocam; ”Bak, benim sana söylediğimi bunlar da biliyorlar. Dikkat et nasıl da gözünün içine bakıyorlar, hadi gidelim” dedi. Oy vermenin sonu gelmek üzereydi. Evdeki yatağımın üstüne, elbiselerimle uzandım. Tam dalmıştım ki sokaktan gelen “Peygambere selavat... Nermin abla kazandı, kazandı” diye bağıran, evin büyük çocuğu Nejat’ın sesi ile uyandım. Merkez ilçede, delege oylarının büyük çoğunluğunu almıştım. Beş dakika sonra telefon çaldı; Bulanık İlçe Başkanı, “Orada da durumun aynı olduğunu” bildirdi. Nizam kağıt kalemi aldı, bir hesap yaptı: “Varto’da, Malazgirt’te kaybetsen bile, liste başı olursun” dedi. Minare Mahallesi'nin daracık sokaklarından, yokuş aşağı inip il merkezine geldik. Kapının önü tıklım, tıklımdı. O dağlardaki serin rüzgarlar kadar temiz, hilesiz köylüler; sıra sıra olmuşlar. “Yaptığımızı beğendin mi sen” der gibilerden, yaramaz çocukların utangaç bakışlarıyla, iki ellerini birden bana uzatarak, Doğu usulü kutluyorlardı. İçeri girdim. Bir konuşma yapmamı istediler. Sabahleyin başında oturduğum masanın üstüne çıktım, birşeyler söyledim, teşekkür ettim. Çok duygulanmıştım. Ama kendi adıma mı, parti adına mı, tüm kadınlar, yoksa Atatürk adına mı? İşte onu bilemiyorum. Yaptıkları şey çok büyüktü. Karşılığı ödenmeyecek kadar büyük. Hiçbir şey vermemiştim kendilerine, memleketlerinin bir iki derdini kovalamaktan öteye. Öbür ilçelerin de sonucu gelince, bir de baktık ki , 400 delegeden 373'ünün oyunu almışım. İki yerli aday varken, beni listenin başına getirmişlerdi. İstanbul’dan gelmiş bir kadını. Yılların, süregelmiş, kökleşmiş, eskimiş, dertleri ve yaşantıları arasında; Yeni, demokratik bir olayı oluşturmuş gibiydiler. Bunu başarmış olmanın, sevincini gördüm yüzlerinde.
Büyük bir kapanıklığın yanında, yeniliklere sonuna dek açık insanlardı..
Doğulu olmadığım halde, Doğulu insanlara saygıyla karışık bir sevgi beslemekteyim.
Belki ben, onlar için, umut bağlanacak bir yeniliktim. Omuzlarımda bu umudun
ağırlığı ve büyük bir partide liste başı olmanın verdiği sorumlulukla;
“Tanrım; beni Doğu Anadolu’nun bu büyük insanlarına karşı küçük düşürme”
diye dua ettim, o gün.
Bir Seçimin Coğrafyası
"CHP listelerinin eskiler bakımından yapısı, Ortanın Solu’nun bazı yerlerde başarıya, fakat genellikle yenilgiye uğradığı izlenimini vermektedir. Ne var ki Muş gibi geri kalmış ve muhafazakâr bir ilde, Nermin Neftçi gibi İstanbul’lu bir hanımın liste başı olması da düşündürücüdür. Tabii Nerftçi’nin bu başarısında, ayağına şalvarını geçirip köy köy dolaşmasının payı büyüktür. "(19.10.1969 Cumhuriyet ) Kocam, seçimin sonlarına doğru Muş’a geldi. “Zar zor kurtulabildim Ankara’dan” dedi. Genel Merkez'de seçim çalışmalarını yönetiyordu. İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi Dr. İmadettin Akkök’ten rica etmiş, üç beş gün, yerine baksın diye. Paşa’ya da söylemem gerekiyordu. Birde baktım beni çağırtmış. Yenimahalle’de bir toplantıda kısa bir konuşma yapmaya gidiyordu. Bana “Sende gel” dedi. Otomobilde giderken elini yelek cebine soktu. Çıkardığı Tirinitrin şişesinden bir adet kendi ağzına attı, sigara paketi gibi, şişeyi bana tutup: “Sen de bir tane al nasılsa sigara içmiyoruz” dedi. Ben de bundan cesaret alıp: "Paşam izin verirseniz Muş’a, Nermin’in yanına gitmek istiyorum. Biraz yardım edeyim ona. Nasılsa yerime bir arkadaş bırakıyorum" deyince, Paşa: “Pekala git, orada fedakar arkadaşımızın neler çektiğini, nasıl bir zemini fethettiğini yakından göreceksin” dedi diye anlatıyordu. Nizam, Paşa’nın bu güzel cümlesini yazmak için kağıt kalem aramış, kalem yok: “Paşam, demiş, izin verirseniz kaleminizi alayım” cebinde bulduğu bir nikâh davetiyesinin arkasına Paşa’nın dolma kalemiyle yazmış. O gelişinde, bana şöyle bir bakmış “Ne bu halin yahu, çingeneye dönmüşsün” demişti. Gerçekten de yüzüm, ellerim güneşten kapkaraydı. Sekiz on kilo zayıflamıştım. Milletvekili olduğum zaman satın aldığım botlar yamulmuş, yumuşamış, biraz da ayağımın biçimine girmişti. Yıllar önce, İsviçre’den almış olduğum bir siyah yünlü pantolonum vardı, onu giyerdim çokluk, üstüne de bir etek. Jipte uçuşmasın, tozlanmasın diye, başımı bir eşarpla, Rumeli usulü bağlardım, bu seçim gezilerimde. O köyden, ötekine, berikinden, daha uzaktakine, ta o dağın tepesindekine değin yetişiyordum. Yol, iz, olmayan sarp bayırlara, dağlara, dağ köylerine tırmanıp duruyordum. Jiplerin gitmediği köylere yaya gidiyor, bir günde ne kadar çok dolaşırsam, o gece, o kadar rahat uyurdum. Hergün, bir önceki dolaşmanın, rekorunu kırmayı amaçlardım. Konuşmaya başlamadan önce, bir sigara yakardım. Bu bana cesaret verirdi. Köylülere daha bir yaklaşmış bulurdum kendimi. Sohbet sırasında, bazen bir sigara da onlar sarar, ağız yerini tükürüklemeden bana uzatırlardı. Dertlerini, sıkıntılarını, anlatırken, eski alışkanlık olacak, kadın olduğumu hesaba katmadan, zaman zaman; “Nermin beg”, “Vekil beg” diye hitap ettikleri olurdu. Dağ köyündeki vatandaş, “Birgün bir kadın milletvekili gelecek de, derdini dinleyecek, ona hanım diye hitap edecek.” Bu uyumu kendi içinde bile rahat, rahat yapamıyordu ki. Yüzyılların verdiği bir alışkanlığı vardı. Devleti ancak bir erkek temsil ederdi...
Ama hanım diyenlerde olurdu. Bir dağ köyünde, yaşlı bir vatandaş ayağa
kalkmış konuşuyordu. Adı Filit Eğa:
– “Yolumuz yoktir hanim”
– “Paramiz yoktir... hanim”
Köylerin bir bölümüne ulaşmak için, jipi bırakarak yaya yürüyorduk. Çalılar arasından bir adam çıktı. Üstünde asker elbisesi, göğsünde çapraz fişeklik, geldi elimi öptü.”Biz de seni destekliyoruz” dedi. Meğer bölgede tanınan eşkiyalardan biriymiş. Vali Vefik Kitapcıgil 1968 yılında Muş ilinin, “önemli” istek ve ihtiyaçlarını bir kitapçıkta toplamış ilgili parlementerlere göndermişti.
Bu broşürün Y.S.E. bölümünde; “İlimizin 265 köyü yolsuzdur. Mevcut yol
makineleri eskidir, arızalıdır. Tamirden sonuç alınamamaktadır. İhtiyacımız
olan bir dozer, iki grayder, bir kompresör, iki kamyon ve iki binek jipinin
tahsisi. Yolsuz köy sayısına göre, ilimize her yıl verilen 1-2 Milyon TL.
arasındaki ödenek yetmemektedir. Bu ödeneğin, bu ve bundan sonraki yıllarda
3 Milyonun üstünde olması arz” diye yazıyordu.
Eskiler de Çalışmış
19.03.1941 günlü raporda;
1940 yılında Malazgirt Kaymakamı olan M. Aytemiz’in, Birinci Genel Müfettiş Abidin Özmen’e sunulmak üzere hazırlandığı, Malazgirt raporu da, nasılsa özel arşivimize girmiş. Daktilo ile yazılmış, 30 sayfalık bu rapor, ilçenin tarihinden, coğrafi durumundan, toprak dağılımına; tarımsal üretimden, genel ekonomik duruma kadar, herşeyi içeren gerçek bir incelemedir. Köyişleri Bakanlığı’nın, Lebit Yurtoğlu’nun Bakan olarak görevli bulunduğu, kuruluş günlerinde yayınlanmaya başladığı, “Köy Envanter Etütleri”nden, bir bakıma daha da ayrıntılıdır, denilebilir. Üstelik bu rapora, elle çizilmiş bir ilçe haritası eklenmiş.
Raporda neler yok ki ilçenin coğrafi yapısı anlatılırken “Ahval-i
Tabiiyye” yani “doğal durum”, başlığı altında:
“Dağlar; Süphan, Katevin, Lale, Tuzla, Kırkahır, Yakup dağları.Süphan Dağı; Anayurdun Ağrı Dağı’ndan sonra ikinci derecede gelen yüksek dağıdır, 4434 rakımlıdır. Patnos, Erciş, Malazgirt , Ahlat arasında yüksek şahikası ile (doruğu ile) her taraftan görülen bu ulu dağın tam zirvesinde, etrafı cumudiyelerle (buzullarla) dolu büyük bir göl vardır...”
İhsano
Yalınayaktı, omuzuna bir sopa atmıştı, ucunda bir küçük çıkın, yürümeye
çalışıyordu. Yanında durduk “atla” dedik. Saçları, üstü başı, sırsıklamdı.
Kocaman kara gözleri vardı. “Adın ne?”...”İhsano...” Bir köyden bir köye,
Kuran kursuna gidermiş. 7-8 yaşında var yoktu. Üstünü başını kuruladık.
Şavlı, çıkınını aldı, açtı. İçinde bir parça ekmek, bir de gök domates.
– “Anan baban var mı?”
– “Köyün ne yanda?” dedik. Parmağıyla gösterdi.
– “Dur” dedi şoföre, Bir vadinin kıyısındaydık. Görünürlerde köy yoktu.
1964 tarihli Köy Envanter Etütleri’ne göre Malazgirt’in 67 köyünden, 22'sinde
okul varmış o günlerde. Bu köy okullarının kitaplıklarındaki, kitap sayısı
da 790.
Aziz Milletvekilimiz;
Mektup şöyle bitmişti;Hüsnü Üzengi Bostankaya İlkokulu Müdürü 07.12.1968 Bostankaya Malazgirt siyasal yapı açısından da ilginç bir yerdi. “İhsano” gibi, tüm ilçe, kendi dünyasında yaşardı sanki. Oradan, Malazgirtli olmayan adaylara, pek oy da çıkmazdı. Ayrı bir “seçim bölgesi” gibiydiler. 13-14 bin civarında seçmenleri vardı. Bu oylar, Malazgirtli 2-3 aday arasında bölünür ve hiçbir şeye de yaramazdı. Yalnız iki kere; biri 1961 de diğeri de 1965 de Malazgirt’ten milletvekili çıkmıştı. 1961 de Kuddüsi Aytaç, 1965'de Kemal Aytaç seçilmişlerdi. Kuddüsi Aytaç bir talihsizliğe uğramış, mazbatası iptal olunmuştu. Kemal Aytaç ile, ikinci dönemde birlikte idik. Kendisine Malazgirt milletvekili diye takılırdık. Parti yöneticileri; ”Malazgirtle pek uğraşmayalım, bu hem zaman kaybı, hem de parti yöneticileri boş yere masraf kapısı olur. Nasılsa bize oy çıkmaz” demişlerdi.”Hayır” diye cevap vermiştim. “Oraya da gideceğiz...” Malazgirt’ten bağımsız aday, İhsan Kılıç, eski Demokratlardandı, aile dostu olmuştuk. Malazgirt’e her gidişimde, beni evlerinde konuk ederler ağırlarlardı. Doğu’da particilik de başkadır. Bu bakıma Doğu Anadolu insanının tutumu Türkiye genelinde öndedir, dostluklar, parti propagandalarıyla, katılaşıp bozulmaz. Sabahleyin meydanlarda atıp tutarsınız, akşama bir de bakarsınız, karşı partinin adayları size hatır sormaya gelmişler. Sedirlerde bağdaş kurup çay içerken, sohbet ederken, tatlı tatlı birbirinize takılırsınız. İhsan Bey'e; ”Gel bizim listeye gir, ikimiz de milletvekili çıkarız” diye yarı şaka, yarı ciddi öneride bulunmuştum. Çok az bir oy farkıyla milletvekilliğini kaybetti o seçimde.
1969 seçim sonuçlarına göre, Malazgirt’teki toplam 11.674 oydan 10.635’ini
Malazgirtli bağımsızlar almış, Bizim partiye verilen oy ise sadece 273.
En yüksek oy aldığım sandık, Bostankaya Köyü’ndeydi. Oradan 38 oy çıkmıştı
bize. Malazgirt’li bağımsızların dışında sadece bana oy vermişlerdi.
Adın Ayşe mi, Fatma mı ?
Daha 1966 depremi günleriydi; bir dere kenarında; kocam, Tekin İleri Dikmen ve şoförümüzle oturmuş, azıklarımızı yiyorduk, 60 yaşlarında görünen bir kadın geldi. At üstündeydi, ardınca da bir genç adam yürüyordu. Buyur ettik, indi, tokmuş, Zazaca birşeyler söyledi beni göstererek, Tekin bey bastı kahkahayı. Meğer; “Ben bu kızı beğendim. Onu oğluma isteyeceğim.” diyormuş. O günlerde ben 42 yaşındaydım. Kadıncağız, ya Doğu’nun o kıvrak zekasıyla benimle dalga geçmişti, ya da bir Parisli’nin zarafetiyle, bu yabancı kadına kompliman yapıyordu. Asıl kendisi, gerçekten alımlı ve güzeldi o yaşında bile. Seçim kampanyasına başlamadan önceydi. Varto’lu bir dost, göbek adlarımdan birinin Ayşe olduğunu öğrenince, Nizam’a; “Ah, keşke adı Fatma olsaydı. siz gene ne olur, ne olmaz, adının Ayşe olduğundan, Varto’da söz açmayın” diye, yarı şaka, öğütte bulunmuştu. (Aleviler Ayşe adını ağızlarına hiç almazlarmış) Vatandaşlar arasında o zamanlar, Alevi-Sunni kavgası pek yoktu. Aynı partinin içinde birleşebilirler, sosyal yaşantı içinde, fazla sıcak olmasada biraraya gelebilirlerdi. Köy çalışmalarının daha başlangıcında Ali Haydar Bey bana; “Burada boşuna vakit kaybetmeyin, siz gidin Bulanık’ta, Muş Merkez’de çalışın, depremde yeterince gezdiniz, çalıştınız. Bana bir jip gönderin biz gerekeni yaparız” dedi. Sonraları, bir jiple anlaşmış, Ali Haydar Bey’e göndermek istemiştik: Sünni olan şoför: “Hanım, ben gitmem oraya, onların kestiği eti yemem. Kafirdir onlar” demez mi. İl Başkanı Lahaddin Demir, beş vakit namazında olan Abdullah Balkaya ile ben; Aleviler’in de Müslüman olduklarını, onlara kafir denemeyeceğini şoföre anlatıp, gönderinceye kadar, akla karayı seçtik. Ama dediğim gibi, bu bağnazlıklar çok az rastlanan türdendi. Varto’da olsun, diğer ilçelerde olsun, bizi yemeğe alıkoymak isterlerdi. Çok kez; “Bakın” derdim. “Ben yoğurtla sıcak ekmeği çok severim, başka bir şey zahmet etmeyin, kuzu, tavuk kesmeyin” kimi kerede sahanda pişmiş, bir iki yumurta getirmelerine ses çıkarmazdım.
Hergün, yoğurt-ekmek yemekten yanımdakiler bıkmışlardı. Jipimizin şoförü,
Artist İlhami, (çevrilen bir filmde figüranlık yaptığı için böyle çağırırdık)
bir dağ köyüne tırmanırken sarp dağlara şöyle dikkatle bir baktı:
– “Hey babalarının goruna... Bu dağ başında köy olir.” Biz bastık kahkahayı, o hiç gülmüyordu. Bana döndü;
– “Baktim hanimin önünde bir but kalmiş, hanim sigarayı yakti. Tamam, bu budi ben alirem derken, koca bir Alevi aldı budi bir gız atti...” (Gız; diş geçirdi demekmiş.) Bulanık’a ve Muş’a gitmeden önce, epeyce köy gezdik. Dallıöz, Taşlıyaka, Ağaçaltı, Karameşe, Çobandağı (Kestemert), Yayıklı, (Muzran), Buzlugöze. Bu köylerin, kimi yeni adları, kimi, eski adları güzeldi. Varto, Muş ilçeleri içinde, en çok emek verdiğim yerdi. 1966 depremindeki didinmelerim, Meclis çalışmalarım, sözcülüklerim, Hükumetin ve iktidar partisinin deprem yaralarını sarmak için gösterdiği çabaya bir itici güç olmuştu sanırım. Varto, eskiden beri bizim partiye oy verir diye bilinirdi, ama seçim sonuçları, oylarımızın, büyük ölçüde, TİP tarafından bölündüğünü gösterdi.
Depremden sonra Varto’nun, 3 yıl içinde oldukça yüzü değişmişti.
Devletin elinin geldiği görünüyordu. Yeni yollar açılmış, geçici ve sürekli
iskan programları sonucu konutlar yapılmıştı. Yeni çarşıların, dükkanların
temelleri atılıyordu. Bütün bu çabalar içinde çevre insanlarına iş olanakları
doğmuştu. Deprem felaketi yanında, hareketin, bir bakıma, bereketi de görülüyordu.
AP iktidar olarak, yaptıklarının karşılığını hiç alamadı oradan TİP
ise, hakettiğinden daha çok oy topladı.
Ah Birde Erkek Olsaydın
Büyük Doğu gezimizde, Ecevit ve Rahşan Hanım’la birlikte Bulanık’a da uğramıştık. Biz toplantı yaparken, Rahşan Hanım genellikle köylü kadınlarla konuşur, evleri dolaşırdı. Bulanık’ta da öyle yapmıştı. Toplantı bitmiş ayrılıyorduk. Bülent Bey: “bizim hanım nerede?” dedi. Şefik Bey gitti biraz sonra geldiğinde.”Valla Bülent Bey, Rahşan Hanım’ı bırakmıyorlar, 100 bin lira başlık parası vereceksiniz”. Bülent Bey önce şaşaladı, sonra Rahşan Hanım’ı görünce, bastı kahkahayı. “mahzun kraliçe”yi ziyaretten geliyormuş.
Bulanık’ta bu gibi şakaları, çok yaparlardı. Bir köy evindeki toplantıdan
sonra, listemizdeki ikinci aday, Avukat Memduh Zırhlı ayakkabısının bir
tekini kaybetmişti. Tek ayağı çoraplı bekleyişi, ilçe Başkanımız Refik
Kaleli’nin günlerce diline pelesenk oldu. Artık her toplantıya gidişte
döner: “Hele sen Memduh Bey , kunduralarına sahip ol” derdi. Köylerde bana,
zaman zaman, sorarlardı:
– ”Senin efendi ne iş yapir...?"
Erkeklere göre olan bu zorluğu, seçimde aleyhime kullanmak isteyenler oldu. Aksine, kadınlar ise, bir kadına oy vermekten mutluluk duyar gibiydiler. Köylerde konuştuğum kadınların yüzlerindeki aydınlık sevgiyi, onlarla el sıkışırken çektirdiğim fotoğraflarda bile görüyorum. Seçim çalışmalarım boyunca, akşamları, o uzak doğu kasabalarının yarı aydınlık odalarındaki manyetolu telefonların başına geçer, eğer hat kesik değilse, gırtlağımı paralarcasına bağıra, bağıra, Ankara’yla konuşmaya çalışırdım. Çoluk çocuğumu, eşimi merakta bırakmamak için.
Bulanık köylerinde seçim gezisi yaparken, gördüğüm; partilerden daha çok,
şeyhlerin güçlü oluşuydu. Onların propaganda ekiplerine yollarda rastlardık.
Bir minibüs dolusu insan, en önde, şoförün yanında da, sarıklı bir hoca.
Bu kadar biribirine ters şey, az olur... Bir yanda, İstanbul’lu bir kadın
aday, öbür yanda da sarıklılar, aynı seçmenden oy istiyorlardı.
Tatsız Şeyler
Her sabah, kurulmuş gibi, saat beşte yataktan kalkardım. Dümdüz Muş Ovası’nın üstüne serpiştirilmiş, küme küme köylerden birine doğru, güz güneşi ile birlikte yola düşerdik. Kestane renkli sürülmüş topraklara vuran bu güneş, artık yeterince ısıtamıyordu. Bir köyden bir köye, git git bitmezdi. Eğri büğrü yollar üstünde giden jipimiz sarsıldıkça, bizlere sunulan çayların midemizde çalkalanışını duyardık. Yüzümüze vuran tertemiz yayla havasının kampanyadaki sadeliği, seçimin son günlerindeki sinirli havanın etkisiyle, bozulmaya başlamıştı. Son aylara kadar, bizden yana yazılar çıkan, Şark Telgraf Gazetesi artık beni tutmuyordu.
Bizimkiler Ankara’da, propaganda olsun diye, Muş Postası adında bir gazete
çıkarmışlar ve üç-dört bin tane bastırarak, Muş’a göndermişlerdi. Genellikle
kimseye çatmayan, dört sayfalık küçük boy bir gazete. Bu gazeteye büyük
bir tepki geldi Şark Telgraf’tan, bana verilip veriştiriliyordu;
“Bir posta geldi elime, adı Muş Postası. Muhtevası İstanbul Hostesi, hadi dokunmayayım dedim, şu eksik eteğe... Halk Partisi’nin çifte maaşlı bu kayırmasına, liste başına çıkan bu mahbubeye...Ayda bir çıkacağını söyleyen, oysa ki seçimi kaybettiği gün kapanacak olan bu ilk ve son reklâmparesine. Yazı yazan eski dostlara da kıymet değerini Muş’lular vereceklerdir."
Bu ucuz ve uydurma propagandanın, hiçbir etkisi olmadı Muş’lunun üzerinde. Bir kadının bu kadar iddialı olarak ortaya çıkması, çeşitli iftirayı da birlikte getirebilirdi. Asıl olan, o insanın sağlam bir özel hayatı bulunmasıdır. Bu sağlamlık, her türlü yakıştırmayı ve çirkinliği onun üstüne bulaştırmadan akıtıp giderir. Zaten bir politikacı kadın, oraya gelinceye dek, bu sınavları yüzünün akıyla vermiş kadındır. Daha ciddi olaylar da vardı. Bir gün, Balkaya’yı çok düşünceli gördüm. Meğer Emniyet Müdürü, bir ihbar almış, güya beni vuracaklarmış. “Gittiğiniz köyleri önceden ilan etmeyin” demiş. Yani A köyüne gideceğiz diye duyurulacak, ertesi günü onun yerine B köyüne gidilecek. Balkaya bu öneriyi tutmuştu. O gece çok düşündüm. Aksine, gideceğimiz köyleri saklamadan çalışmamızı sürdürdük. Açık hava toplantısı için Muş Merkezi’nde sıramız gelmişti. Megafonla çarşı pazar duyurduk. Konuşmalarım ilgi çekerdi. Belediye binasının önünde kurulan, kürsüden konuşmaya başladığımda, çıt çıkmadan dinliyorlardı beni. ihbardan söz açtım: “Sevgili Muş’lular, burada dayanacağım bir aşiretim, soyum, sopum yok. Bir tek canım, inançlarım ve bir de sizler varsınız.. Ben korkmuyorum” dedim ve o gün gideceğim köyleri de tek tek sıraladım. Onlara, bir de “İhsano"yu anlattım. Halkın dürüstlüğüne, içtenliğine, güvenerek çalışmaları sürdürdük. Seçime iki gün kala, Cuma hutbelerinde; “Kadından imam olmaz”, “Kadının arkasından gidilmez”, diye konuşan hocalar olmuş. Önemli bir engeldi bu, dini inançları güçlü olan bir yörede. O gece düşünceli ve üzgündüm. Ertesi gün, meydanda gene konuşma sıramız vardı. Bu propogandaya karşı son gün birşeyler söylemeliydim. Aksilik bu ya, o gün bana bir köyde şeker tutmuşlardı. Herhalde yıllanmış olacak ki protez olan ön iki dişimin bir teki, çat dedi, kırılıverdi. Yüzyüze bile konuşurken, “tıslayıp” duruyordum. Balkaya’ların alt katlarında oturan bir dişçi kalfası varmış, onu çağırdılar. Baktı, ölçü alıp gitti. Bir iki saat içinde yaptığı dişi, kırık yere yapıştırdığı zaman öteki dişlerime göre, daha uzun büyükçe bir sarımsağa benziyordu. Gene de, “Allah razı olsun”, dedim.
İkinci gün, o halimle konuşmamı yaparken, vaazlara değindim; “Ben imam
değilim, bir milletvekiliyim, kadın bir milletvekili.Unutmayın ki cennet
anaların ayağının altındadır” dedim. Ben de bu kadarını yapmıştım.
Ve Bir Sonuç Rafet Genç, Milliyet’e şöyle yazdırmış:
Seçim gecesi ve ertesi günü, Muş görülecek yerdi, tabii bana göre. Sonuçlar alındıkça, bizim dükkanın önü kalabalıklaşıyordu. AP dükkanının kapısına erkenden kilit vurulmuştur. Kaybetmişlerdi. Demokrasi mekanizması, bu uzak Doğu ilinde, tıkır tıkır işlemiş, sonuçlar hızla alınmıştı. Ertesi sabah, çarşıda bir gezintiye çıktım. Gördüklerime teşekkür ediyordum. Onlarda, beni içtenlikle kutluyorlardı. Kasketli, uzunca boylu bir genç bana doğru geldi. Elimi uzattım, elini vermedi. Yüzünde kızgın bir anlam vardı. “Yazık, yazık Muş’a” dedi. “Kendi içinden kimseyi bulamadı da, gitti yabancı bir avrada oy verdi” başını çevirdi ve yürüdü.
Muş’tan bir daha aday olmamaya kesin olarak o anda karar verdim. Yorgundum,
çok yorgundum. Mutluydum, çok mutluydum, Ankara’ya dönerken.
Seçmenlerin Haritası
Merkez ilçeye yakın büyük köylerde, "Hasköy", "Norşin", "Şego", "Bedrî", "Sason" ve "Kulp" aşiretleri. Ovadaki bazı köylere serpilmiş bulunan "Elmani" aşiretlerinden başka, Murat ve Karasu nehirlerinin suladığı mümbit topraklarda yaşayan bir çok aşiretin kollarını görürüz. Tap'lar, Porsuk'lar, Badigan'lar bunlardandır Bulanık ve Mazgirt ilçeleri ile Muş Merkezin ova köylerinde "Haydaran" - "Hasanan" adını taşıyan aşiretler yaşar. Varto ilçesindeki Aşiretlerin büyük çoğunluğu Alevidir. "Hormaklar", "Lolanlar" "Abdalanlar" gibi. Ayrıca burada "Cıbranlar" adını taşıyan bir de sunni aşireti vardır. Muş ilinde ve ilçelerinde dışarıdan gelerek buralara yerleşen veya yerleştirilen pek çok göçmen toplulukları da yaşamaktadır. Bunların bir kısmı Kafkaslardan inmiştir. Revan ve Ahıska göçmenleri, bazı Çerkez ve Çeçen asıllı ailerler, Karadeniz yöresinden gelenler de olduğu gibi. Sunni Aşiretlerin büyük çoğunluğu eski Demokrat Partisine ve onun uzantısı olan partilere oy veririler. Cumhuriyet Halk Partisi ise oylarının büyük bölümünü Varto'dan, göçmenlerden ve memurlardan alırdı.
Muş ilinde konuşlan diller, Türkçe dışında, Kırmanca, Zazaca ve Arapçadır.
Arapça konuşulan köylerde, kıpkızıl saçlı, mavi gözlü insanlar görmüştüm.
Bana atalarının çok eskiden Arabistan'dan geldiğini anlatmışlardı.
Yeni Başlayan Bir Son
Benim politika çizgim, Muş’tan seçilerek gelmemle en pırıltılı noktasını yaşamıştı. Ondan sonra görülen yükselmelerin bir bölümü, oluşum çizgisi koptuktan sonra meydana gelen yankılardır. Gerçekten de, 3’ncü dönem milletvekilliğim, politik çizgimin içinde, bir takım yükselmeler, sonra çizginin kopuşu ve birkaç yankılanmadır.
14 Ekim günü, Abdi İpekçi’nin yazısı çıktığı gün, Ankara’ya dönmüştüm.
Yeni seçilen milletvekilleri tanımak istiyorlardı: ”Muştan gelen hanım
milletvekili bu mudur?” diye soruyorlardı. İsmet Paşa bile; “En çok sana
sevindim” demişti. Kendime olan güvenim daha da artmıştı.
“Meclis Başkanlık Divanı teşkilinde anlaşma olmadı. CHP’ye iki Başkan Vekilliği verilmesi halinde adaylardan birinin geçen dönemde aynı görevi yapan İsmail Arar olacağına muhakkak nazarıyla bakılmaktadır. İkinci aday ise Muş Milletvekili Nermin Neftçi’nin olması beklenmektedir. Bu durum gerçekleşirse, Cumhuriyet ve parlamento tarihimizde ilk defa bir kadın Başkan Vekili olacaktır.”( 29.l0.l969 Cumhuriyet ) Bu haber, bellibaşlı bütün gazetelerde vardır. Başkan Vekilliğine çıkmamı Bülent Bey ortaya atmıştı, benim bu görevi istediğimi biliyordu, ama olmadı, adaylığım gerçekleşmedi. Kulağıma geldiğine göre, Paşa: “Çok çekişmeli bir meclis olacaktır, kendisini üzerler” demiş. O yılın sonuna doğru, Parti Meclisi’ndeki boş üyeliklere seçim yapıldı, ben de seçildim. İki gün sonra da, Merkez Yönetim Kurulu’na girdim. Siyasi hakların verilmesi nedeniyle, seçimden önce istifa eden üyelerin yerine, bu kere; Sadi Koçaş, Nazif Aslan, Seyfi Sadi Pencap, Necdet Uğur’la birlikte, bende seçilmiştim. Merkez Yönetim Kurulu’ndaki anlaşmazlık yüzünden; Muammer Erten, Ali İhsan Göğüş, Hüdai Oral, Mehmet Yüceler çekildiler. O gün, böylece, Merkez Yönetim Kurulu üyeliğim de gerçekleşti. Bu, Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu anlaşmazlıkları ve bizim seçilmemiz, l2 Mart l97l’den sonra patlak verecek olayların, bir başlangıcı olmak bakımından önemlidir.
CHP’nin üst yönetim kadrosunu, bir fotoğraf olarak değilde, bir tablo olarak
karşınıza alırsanız, sürrealist bir karmaşa görürsünüz. Kim, kimin gözüyle
bakıyor olaylara? Kim, kimin eliyle kestane çıkarıyor ateşten? İnsan şaşar
kalır. Eğer Paşa’nın o güçlü kişiliği olmasaydı, daha o günler Parti paramparça
olabilirmiş. Basından iki örnek bu kargaşayı çok güzel yansıtır.
Halk Partisi'nde kavganın iç yüzü(09.12.1966 Haftalık Devrim) “CHP’de Yeni Şarkı, Yollarımız Ayrılıyor(11.12.1969, Milliyet )
Bugün tarafsız bir gözle bakmaya çalışırken, yazıdaki teşhisin, daha
sonraki olaylarla nasıl da doğrulandığı, bir bakıma anlaşılıyor. O günlerde
Bülent Bey, konuşma üstüne konuşma yapıyor, gazetelere demeçler veriyordu.
27. Aralık 1969 günü CHP Ortak Gurubu’nda yaptığı konuşmada; “Devrimci
gençliğin” kendi içinde bölünmüşlüğünden bahseder,
“Bu bölünme acıdır. Ama bir bakıma da kaçınılmazdır. Çünkü gençlik arayış ve heyecan çağıdır, kendi aralarında tartışmalara girmeleri, zaman zaman ayrı ayrı yollara sapmaları doğaldır. Bu doğal bölünmelerin ötesinde, doğal olmayan bölünmeler, demokratik tartışma ölçüsünü çok aşan çatışmalar da olmaktadır. Bunlardan gençlik dışında bazı açık veya gizli çevreler, bazı ihtiraslı kişiler, hatta gençlik arasına sokularak bazı tahrikçi ajanlar sorumludur. Deniyorki Devrimci gençliğin Halk Partisi’nden kopmasına, uzaklaşmasına imkan verilmemeliydi. Bu gençlerin hepsi, hangi düşünce eğiliminde, hangi davranış ve tutumda olurlarsa olsunlar o halleriyle bağrımıza basalım. Buna imkan yok. O zaman biz kendi benliğimizi yitiririz. O zaman biz kendi doğru bildiğimiz yoldan saparız. CHP demokrasiye karşı olan, demokrasiyi yıkmak, bir dikta rejimine ortam hazırlamak isteyen her türlü gençlik hareketinin, kaba kuvvete dayanan, silah kullanan hertürlü eylemin kesin olarak karşısında olacaktır.”
İşte şimdi, odalarıyla, en üstteki parti meclisi salonlarıyla, alt kattaki matbaası, orada basılan Ulus gazetesiyle, geleni gideni, koşuşan elemanlarıyla, Rüzgarlı Sokak'taki, Parti Genel Merkezi’ne, bende en üst yöneticiler arasında katılmıştım artık. Grup Yönetim Kurulu Üyesi olarak da Parti Meclisi’ne katılırdık oy kullanmadan. Şimdi ise, bütün Parti Meclisi Üyeleri’nin karşısındaki koskocaman Merkez Yönetim Kurulu toplantı masasının çevresinde oturuyorduk, İnönü’nün başkanlığında. Genel Sekreter'le Paşa’nın arasından su sızmıyordu. Bana göre Paşa’dan sonraki lider Ecevit’ti. Partiyi gençleştirerek gelecekti. Paşa seçim kampanyalarının birinde çevresine, “Bülent tek başına kaldı... Ona hiç yardım edemiyorum” demişti, hayıflanarak. Paşa’nın bu sözü diğer başaltı liderlerinin kıskançlığını çekmişti. Grup Yönetim Kurulu toplantılarının aksine, Paşa, Merkez Yönetim Kurulu toplantılarına her seferinde başkanlık etmezdi, önemli olaylar dışında. Karar alırken, sakıncalı gördüğümüz konularda, Genel Sekreter hemen Pembe Köşk'e gider, Paşa ile görüşür, fikrini alır gelirdi. Bizde kararlarımızın yönünü bulurduk. Merkez Yönetim Kurulu toplantılarında, Türkiye’nin o günkü politik durumu sürekli konumuzdu. Memleket içinde olsun, dış politikada olsun.”İktidar Partisi ne yaptı, öteki partiler ne yapıyorlar? Kim ne demeç verdi? Kim kiminle görüştü? Olayların bize yarayan tarafı, yaramayan tarafı. Basında bizden yana çıkan yazılar, bize karşı yazılanlar çizilenler... Hükümetin uygulamaları, yanlış olanları, doğru olanları” bunlar ve buna benzer konular, durmadan konuşulur, konuşulurdu. Bazen döner dolaşır, sözler parti içi hiziplere gelirdi. Laflamaktan sersemlediğimiz bir sırada, Turan Güneş esprileriyle bizi kahkahalara boğardı. Bir bakardınız, ayakkabılarını çıkarmış, iskemleye bağdaş kurmak için uğraşıyor, ya da iskemlenin üstünde ayağa kalkmış. Bir keresinde tartışmalar çok heyecanlı bir noktada iken, toplantı masasının üstüne çıktı. Doğrusu, CHP’nin alt kademelerinde bulunduğum günlerde, Genel Merkezdeki çalışmanın bu türlü olacağını pek düşünmemiştim. Böyle olduğu zaman “Laflamanın yerine, vakit kaybetmesek de, daha faydalı birşeyler yapsak” demek gelirdi içimden. Bu duyguya, daha çok parti dedikoduları, hizip olayları gündeme geldiğinde kapılırdım. Kendimi, partideki hizipçilik konularında gönül rahatlığı içinde bulamıyordum. Ama ister istemez, kendinizi bir ekibin içinde görürdünüz, kazanmak, kazandırmak için. Particiliğin ve politika yapmanın bünyesi buydu.
Olayların, memleketi sürüklediği açmazlar, Meclis’in başlıca uğraşı olmalıyken,
biz milletvekilleri sanki kendi dünyamızın içinde yaşıyorduk zaman zaman.
İnönü bir konuşma yaptı
“Demokrasiden yana olan devrimcilerin, İnönü’nün son konuşmasını tepki ile değil memnunlukla karşılamaları gereğine inanıyoruz...”
Partideki anlaşmazlıkları; kimileri bir temel anlayış farkına dayandırıyorlar,
kimileri ise, bunun temelinde Paşa’nın yaşlılığı nedeniyle “Müstakbel Genel
Başkanlık meselesi yatmaktadır” diyorlardı.
Haluk Ülman o günlerde Milliyet’te yayınlanan bir yazısında;
“AP ve CHP’de politika yapacak olanlar kendilerini ya sağ toplumsal güçlere, ya da sol toplumsal güçlere dayamak zorundadırlar. Bize öyle geliyor ki, Türkiye 1969 yılında bu sınıfsal sürecin içine girmiş bulunmaktadır. Türk siyasal partileri şimdi kimi bilinçli, kimi bilinçsiz kendilerini bu farklılaşmaya göre yeniden düzenlemenin sancısı içindedirler.”
Bir rahatsızlık olduğu gerçekti. Bunun boyutları sonra sonra belirginleşti.
Bana göre Merkez örgütü, yeni politikayı, İnönü’nün desteği ile yürütmek
istiyordu. CHP’nin başında yalnız tüzük hükümlerine göre değil, tarihi
şahsiyeti, engin tecrübesinin verdiği manevi güçle de Sayın İnönü bulunmakta
idi...
“Merkez Yönetim Kurulu, başta Bülent Ecevit olmak üzere parti sıfat ve haysiyetini taşıyan her müessesede olduğu gibi lideriyle tam mutabakat halinde bir politikayı uygulamaktadır.”
1970 yılının ilk altı ayı, Türkiye’deki anarşinin palazlanma çağıdır. Memurlar
yürür, işçiler yürür, üniversite hocaları yürür. Grevler, boykotlar, öğrenci
yürüyüşleri, çatışmalar, toprak işgalleri sürüp gider. İktidar partisindeki
anlaşmazlıklar, devalüasyon, zamlar. Abdi İpekçi “Olaylar ve Ordu” diye
yazıyordu.
“Gerek sağın, gerek solun Orduda yaratmaya başladığı tepkiler artarsa, silahlı sokak çatışmalarının önü alınmazsa, Milli Güvenlik Kurulu'ndaki Ordu kanadının, bırakınız biz halledelim demesi mümkündür.”
Bu ortamda biz, Kurultay’a gidiyorduk. Kadın Kolları ve Gençlik Kolları’na
bakan sorumlu üye idim. Merkez Gençlik Kolu, Ecevit ekibiyle anlaşamıyordu,
feshettik. Bu yüzden Parti Meclisi’nde neredeyse kavga çıkacaktı. İlhami
Sancar’la, Kamuran Evliyaoğlu bana çok fena çattılar.
Çetin Cevizler
O akşam, orada tanıdığım Süleyman Genç’e: “Yarın sabah otele gel seninle görüşeceklerim var” dedim. Birkaç gün sonra Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu’nun Başkanı oldu. Kurultaya kadar geçen o birkaç aylık sürede, onlarla çalışırken, neler çektiğimi bir ben bilirim, bir de Tanrı. Yasa dışı gençlik hareketlerinin karşısındaydı, Gençlik Kolları, ama o kavram kargaşası içinde, yazılarına, bildirilerine koyacakları ters bir söz partiyi, bizi nerelere götürürdü. O süre içinde, kavga ettik durduk. Onlar sloganlar koyarlar, ben çıkarır, ya da değiştirirdim. Temmuz’da yapılan Kurultay’dan sonra, Gençlik Kolları’na bakmamı istememişler. Zaten isteseler de o görevi almayacaktım. Yüreğim tükenmişti. Bütün bu kavga gürütlü sonucu bile gerçek bir dargınlık olmadı. Süleyman Genç iki yıl sonra yayınladığı; “12 Marta Nasıl Gelindi” adlı kitabını bana imzalarken, şöyle yazmış: “Düşünce ve eyleminde tutarlı insan Nermin Neftçi’ye”
Kitaptaki yargıların büyük bir bölümüne katılmamakla birlikte, olayları
anlatma bakımından iyi bir kitaptır.
Genel Merkezdeki Temizlik
Paşa’nın, Parti’de, bir de özel kitaplığı vardı. En üst kattaki Parti Meclisi Salonu’na giden merdiven sahanlığının ucundaki, küçük bir odada dururdu. Kimi ciltlerin üstünde Paşa’nın (İ.İ.) özel işareti vardı. Bu kitapların, 1950’de Çankaya’dan Pembe Köşk’e taşınılırken, Köşk'te yer kalmadığı için emaneten partiye bırakıldığı söylenirdi. Bir söylentiye göre de Paşa, 1950’lerin sonunda, Pembe Köşk'ü, Hint Sefareti’ne kiraya verip Ayten Sokak’a taşınırken bunları partiye bırakmış. Her neyse...İşte bu kitaplar, onarım sırasında küçük odadan çıkarıldı. Oda yeniden kurulan Araştırma Bürosu’na verilecekti. Bir bölümünü aşağıdaki yeni kitaplığa koydular. Bir bölümünü de merdivenin başındaki bekleme odasına yığdılar. Gelen aldı, giden aldı. Kitabın başında söz konusu ettiğim “ortalıkta bulunan iki defter” ve birkaç tarihi belge de bunların arasında idi. Biz bu “Altıoklu Defterler”i İnönü Vakfı’na verdik. |