YENİ BİR SEÇİM

           Seçimin Ortamı
            Meclislerin tatile girmesiyle birlikte seçim dönemi başlıyordu. Ama Türkiye’yi rahat bir ortamda seçime sokmamak görevi alanlar, yepyeni öğrenci olayları yarattılar. İşgaller, gösteriler patlak verdi. İstanbul Üniversitesi harp meydanına döndü. CHP bunlara karşı sert bildiriler yayınlıyordu. Başbakan ise; “öğrenci hareketlerinin CHP’nin teşvikiyle başladığını, sonradan Marksistlerin bunu istismar ettiğini, şimdi ise CHP’nin seçimden dolayı bu olayları savunmaktan vazgeçmiş olduğunu” söylüyordu. Dört yıldır milletvekiliydim, ama bu acayip dialog beni hala şaşırtmaktaydı. Bereket, olaylar bir yerde söner gibi oldu da, seçime gittik. İnsanoğlu ay'a inmişti, biz milletvekili genel seçimlerine giderken.
 

           Sınava Gider Gibi
            Ne kadar kötü öğrenci olursanız olun, sınava hazırlanırken sessiz bir ortam ararsınız. Milletvekillerinin sınavı da, her dört yılda bir gelen, “korkulu rüya”, seçimdir. Bir seçim döneminin ilk iki yılı geçtimi, parlamenterlerin huzuru kaçar. Çıkış bitmiş, sürenin bitimine doğru yönelen iniş başlamıştır artık. Seçime girmenin zorlukları yanında, seçilememe kaygısı, insanları, için için kemirir. Kiminde bu kaygı, bir görev yapmanın sürekliliğini sağlamak isteğinden, kiminde bir onur meselesinden ya da hırstan kaynaklanır. Kimisi için, bu kaygının bir bölümünde, geçim sıkıntısı, yeniden yapılacak ekstra harcamalar gereğinin korkuları da yer alır.

            Partiler genel politikalarında seçime hazırlanırken, milletvekilleri de, seçmenlerine göre, yeni yollar, çabalar, peşine düşerler. Seçim yaklaştıkça, parlamentoda tenhalaşmalar göze çarpar. Herkes bölgesine daha sık gider olmuştu. Meclis koridorlarında, ellerindeki küçük siyah çantaları sallayarak caka satmalar, kulislerdeki nükte anlatmalar, kahkahalar azalmıştır artık. Kimi milletvekilleri, dört yıllık bir seçim dönemini, gelecek bir dört yıl için kullanırlar. Bu tiplerden her partide birer ikişer bulunur. Onları bütün meclis tanır. Çabaları hep seçim bölgelerine hoş görünmek içindir. Bunlarda ciddi bir sözcülük, araştırma yaparak hazırlanmış değişik bir konuşma, pek görülmez. Bölgelerine yaranmada bazan öylesine ileri giderlerki; Hangi partiden olursa olsun, oturanlardan bir ikisinin dayanamayıp; “Yeter be birâder, seçmene selâm yeter” diye bağırdıkları duyulur.

            Milletvekilleri vardır; zamanla şöhret olmuşlardır. Birkaç kez bakanlık, sayısız sözcülükler, parti üst düzey yöneticilikleri, yapmışlardır. Bunlar artık kabuk bağlamışlardır. Dış etkiler bunların içine sızamaz. Bölgeleri için de, parti için de vazgeçilmez adamlardır. Önseçimleri çok kere rahat atlatırlar.

            Gerçekten, yetenekli, bilgili ve çok da değerli üyeler vardır. Her partide bunların içinden, “baş altı” liderleri hatta lider adayları çıkmıştır. Bunların da bir kısmı şöhrettir. Gerçekte ise, parlamento hayatının yaşaması için gerekli karkaslar gibidirler, ama kabukları bir öncekiler kadar sert olmadığıı için, ön seçimlerde tökezledikleri görülür. Kendilerinden korkulduğu için de,  zaman zaman hedef tahtası olurlar.

            Büyük çoğunluk ise; daha ilk yıllardan başlayarak, kendisini ünlü bir kişi olmuş sananlar, ya da yaptığı çabaları yetersiz görüp, daha şimdiden sınıfta kalmış gibi hissederek, kaygılı olanlar, iyimserler, kötümserler, evhamlılar, şanssızlığını değiştirme birliklerinde, ya da parti üst yönetiminde bularak öfkelenenler; neler, neler. Bir de bizim gibi, leyleğin İstanbul’dan kapıp ta Muş’lara attığı yavrular.

            Milli Bakiye Sistemi'nin cilvesi sonucu kur’a ile serpiştirilenlerin hemen tümü, kendi eski seçim bölgelerinde şans aramaya gittiler. Birkaçı ise, Parti Merkezleri’nin kapılarında dolanıyor, yeni kontenjan olanakları arıyordu. Bu yol, benim artık düşünemeyeceğim bir yoldu, dört yıl süre ile gazetelerde söylenmedik söz bırakmamışlardı; ”Muş’un yerini bilmeyen milletvekili, bakiyedenlik, gayri meşru milletvekili” gibi aşağılayıcı deyimler, canıma tak dedirtmişti.

            İstanbul’a dönüp, oradan yeniden başlamak imkânsızdı. Yüzlerce yetenekli politikacı, zaten sıraya girmişti. Kala kala, iki seçenek vardı; ya politikayı bırakacaktım, ya da Muş’tan deneyecektim. Bırakmaya niyetim yoktu.
 

           Doğu’nun Yolları -Yemen’in Çölleri

Adı Yemendir,

Gülü Çemendir,

Giden gelmiyor,

Acep  nedendir?


            Muşlu’yu askere almışlar, Sultan Hamit dönemlerinde, ta Yemen’lere yollamışlar. Fukaranın, bu ikinci askerliğiymiş,  Redifmiş:
 

Kışlanın ardında Redif sesi var

Açın çantasını bakın nesi var

Bir çift kundurayla birde fesi var.


            Muşlu, Redif askeri Yemen’de kalmış, çantasını göndermişler Muşa. Çıka, çıka bir tek fesle, bir çift kundurası çıkmış garibin. Lahaddin Demir yanık sesi ile türküye devam ederdi.
 

Burası Muştur, yolu yokuştur.

Giden gelmiyor, acep  ne iştir.


            Muş'un köylerini dolaşırken hep bir  minibüse doluşurduk. Ben öndeki tek kişilik yerde otururdum, akşamları, köylerden dönerken. Muş'un yaslandığı dağlara vururdu güneş pespembe. Gün batımına doğru, vadiler ova, gölgelenirdi, dağlarsa, daha bir süre aydınlık başlarıyla kalırdı. O dağları çok severdim. Kışın hep karlı olurlardı. Karlar bazan, Haziran ayına dek yerinde dururdu. Muş’ta kar, sıralı yağarmış: “Üç kez dağa, üç kez (yamaçlardaki) bağa, sonrada ovaya düşer” derlerdi.
 

Açın çantasın, bakın nesi var.

Bir çift kundurası bir de fesi var.


            Muş’un köy yollarında dolaşan benim neyim vardı. Bir çantamla bir de canım. Günde, beş-on köy geziyorduk. Seçime giriyordum, kolay olmamıştı bu kararı vermem. Dört yıl, Muş’a gide-gele, biraz Muşlu oldum mu acaba  derdim, kendi kendime. Seçmenlerimle aram çok iyiydi. İlk günler kendimi ispatlamak için çalışmıştım. Karış karış dolaşmıştım Muş’u, ilçeleriyle, köyleriyle  bölgenin tüm dertlerini, sıkıntılarını öğrenmeye çaba göstermiştim. “Doğuda, bir kadın da başarılı olabilir” derdim.

            Sonra, sonra bu çalışmalar ürün vermeye başladı. Üstüne bastığım konuların çözümü hızlanıyordu. Meclisteki çalışmalarımı, radyodan, basından, izleyen seçmenlerse, hem işlerin bitişinden, hızlandığından, memnun oluyorlar, hem de bundan ötürü benimle ilişki kuruyorlardı. Her işin sonucunu, İlçe Başkanlarına bildirirdim. Ayrıca, ilgili bölgelerin muhtarlarına, ihtiyar meclisi üyelerine, öğretmenlere, köy imamlarına, mektuplar yazardım. Bu yazışmalar bir gün geldi, öyle çoğaldı ki; Üniversiteli olan iki oğlum, eşim Nizam ve ben, başımızı alamaz olduk.

            Hiç parti ayrımı yapmadım. Gerçekten de, oralı olmadığım için, insanların geçmişini, partisini, tutumunu, zaten bilmezdim. Kim CHP’lidir, kim AP’li, kim YTP’lidir diye  hepsi vatandaştı. Doğu Anadolu’nun o sıcak ilgisiyle, dert döküşleri, parti farkını getirmezdi aklıma. İlk 3 yıl, pek seçimi aklıma getirmek istemedim. Dediğim gibi; bastığım politik yeri bilmiyordum. Hani, tüneği dağılmış tavukların, şaşkın şaşkın dolaşmaları gibi; Bende, seçim bölgesi belli olmayan, geleceğinden habersiz bir milletvekilimiyim diye, zaman zaman düşünürdüm.

            1968 yılının son aylarında, bizim partinin Muş’taki “Akil Adam” larından, adaylık sözleri duymaya başladım. Benim büyük talihim, Muş’ta, o günler, yönetici olan, gerçekten olgun ve doğruyu gören üç-beş kişinin bulunmasıydı.
 

           Akil Adamlar
            Bir Varto İlçe Başkanı vardı; Ali Haydar Dikmen, bembeyaz bıyıkları ile, Rodin’in “düşünen adam” heykeline benzeyen, bir ayağı aksadığı için bastonuna dayanarak başını hep dik tutan, doğu isyanlarında atının sırtında, daima Atatürk’ün, daima devletin yanında olan, doğulu bir İstanbul efendisi. 1957 de milletvekili adayıymış. Aday olabilecek yetişkin oğlu vardı, ( IV. dönem Muş Milletvekili, Tekin İleri Dikmen) ama bana aday olmamı önerdi.

            Muş merkezde, bir Abdullah Balkaya vardı. İlçe Başkanı, Muş’un yerlisi idi. Ufak tefek, badem bıyıklı, fötr şapkası  başından eksik olmayan, ama inatçı mı inatçı, kararlı mı kararlı, merkez köylerinde etkili  her adamı, tek tek tanıyan, nüfus kayıt defteri gibi, belleği olan bir adam. Muş’a gittiğimden bu yana, tam sekiz yıl, her sefer beni evlerinde konuk ettiler “Nermin hanım sen adayımızsın” dedi.

            Bulanık İlçesi'nde, Hükümet Caddesi'nde yazıhanesi olan bir ilçe başkanımız vardı. Her gözünde bir avuç ecininin cirit attığı, zekâ kumkuması, Şefik Kaleli; “Durma Nermin Hanım,  adaylığını ilan et,  yoksa geç kalırsın” diye konuşuyordu.

            Akıl, yaşta değil, baştadır derler. İl Başkanımız Nazif Çeşni rahatsızdı ve Ankara'daydı, çekilmek istiyordu. O'nun yerine, genç bir partili olan, İl Sekreteri Lahaddin Demir vekâlet ediyordu. 1968'in son günlerinde, bana bir mektup yazmış. Mektupta, parti içindeki adaylık heveslilerinden söz açtıktan sonra; ”Gelelim umumi duruma, bugüne kadar, şehirli, köylü, yerli ve yabancılarla yaptığım temaslarda öğrendiklerim şudur: “Nermin hanıma reyimizi vereceğiz”. “Nermin Hanım kuvvetlidir. Durum bu şeklini muhafaza ederse kahir bir ekseriyetle kazanacağınızı ümit ediyorum.”

            2 Mart 1969'da ise, yazdığı mektupta; Burhan Garip Şavlı’nın (5. Dönem Muş Milletvekili) önseçime katılmak istediğinden ve kendisine mektup yazdığından söz açar. Şavlı bu mektubunda; “Ben milletvekili olmak için oraya gelmiyorum. Listenin sonu, başı, benim için sözkonusu değildir. Halka kendi hayatlarını anlatacağım. Durgun göle bir taş atıp döneceğim” diyormuş ve bana da ayrıca mektup yazacakmış. Lahaddin Demir, bu mektubunda gene;
 

“Bugün daha üç kahve gezdim, çeşitli insanlarla konuştum. Sizin adaylığınızı söylüyorum. En kuvvetli AP’li dahi, o avrat adaylığını koyarsa ona reyimizi vereceğiz, şeklinde konuşuyorlar. Dün, Sokumlu Sait, dağ köylerinden geldi. Hayvan almaya gitmişti. Yeminle diyordu ki: kadınlar kocalarına rest çekmişler , bütün sene söz sizin oldu. Bu sefer söz bizim olacak, reyler o hanımındır. Durum çok iyi gidiyor.”


O günlerde Silifke Lisesi Müdürü olan Burhan Garip Şavlı , 20 Mart’ta bana bir mektup yazmış;
 

“Muş’ta CHP’den seçimlere katılacağımı duymuş olacağınızı tahmin ederim. Bu nedenle de kendimi kısaca tanıtmak isteğini duydum. içten çalışmalarınızla Muş’ta çok iyi bir hava yaratmışsınız. Bunu takdir ve sevinçle karşıladığımızı, ayrıca onur duyduğumuzu, belirtmek isterim. Muş’ta vatandaş önünde, doğru, ahlaklı ve inançlı bir sınav vereceğimizi ummaktayız. Nisan ayı içinde Ankara’ya gelmeyi düşünüyorum. Sizi ziyaret etmekten ve daha yakından tanımaktan memnunluk duyarım.”

Cevap verdim;

 “Sayın Şavlı, Muş’tan adaylığınızı koyacağınızı duymuştum. Karşılıklı konuşmanın faydalı olacağı kanısıyla, size yazmayı düşünüyordum ki mektubunuz geldi. iginize teşekkür ederim. Muş’un yetiştirdiği aydın bir arkadaşla, yurt ve bölge sorunlarını karşılıklı konuşmak, bunları yurttaşa anlatmak, elime kolay geçen fırsatlardan değildir. Gelişinizi önceden bildirirseniz çok memnun olurum...”
 

            Önseçimlerdeki öteki rakibim ise; Muş’ta avukatlık yapan partililerden, Memduh Zırhlı idi. Genel Sekreter'e durumu açtım, uygun buldu. Hatta beni teşvik etti. Haziran’ın ilk günlerinde idi, Pembe Köşk’e gittim:
 
– ”Paşam” dedim. “Muş’tan aday olmak istiyorum. Ne emredersiniz?" Paşa gözlerini açtı; çok  şaşırmıştı.

–”Oradan aday mı olacaksınız?. Sen yine İstanbul ihtimalini düşünmedin mi?”
 

            Düşüncelerimi, duygularımı ve durumu, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım.
 
– ”Pekala, sen şimdi gidip orada köylerde mi kalacaksın?”

– ”Evet Paşam,  her aday gibi ben de çalışacağım.”
 

            Paşa, beni bıraktı, dışarda bulunan Mevhibe Hanıma seslendi.

            “Hanımefendi gel bak, Muş’a gidiyor, aday olacakmış, köylerde kalacakmış.”  O gün, elini öpüp ayrılırken, bana, biraz da kurbanlık koyuna bakar gibi bakmıştı rahmetli Paşa.
 

Sayın ...

            Dört yıldır Muş Milletvekili olarak sizlere hizmet etmeye çalıştım. Bu bana büyük şeref vermiştir. Gerek memleketin davalarını, gerekse tek tek bana başvuran Muşlu, Bulanıklı, Malazgirtli ve Vartolu köylü ve şehirli hemşerilerimin haklı ve yerinde dileklerini ilgililere ulaştırmaya gayret ettim.  Yapabildiklerim için, Sayın Muş ili halkından gördüğüm ilgi, benim hayatta en büyük mükâfatım olmuştur. Gücüm yetmediğinden, yapamadığım hizmetler ve yerine getiremediğim dileklerden dolayı, hepinizden özür dilerim. Önümüzdeki bir dört yıl için daha adaylığımı Muştan koymaya karar verdim. Seçmen hemşerilerim, kendi inanç ve güvenlerine göre oylarını kullanacaklardır. Bana oy verseler de, vermeseler de, Doğu’nun cefakar insanları, sevgili Muş halkına olan saygım ve hizmetlerim süregelecektir. Karşımda, ya da yanında olsun, bütün adaylara saygı duymaktayım. Kim kazanırsa kazansın, bütün kişiler ve bütün siyasi partiler, size hizmet ettikleri nisbette yücelirler. Gittikçe dertleriniz azalsın. Her gün biraz daha mutlu olunuz.

Saygılar sunarım.

                                                                                                                                    Nermin Neftçi
                                                                                                                         Seçimin Bildirgesi
                                                                                                                          Ankara 10.06.1969

            İşte bu benim seçim bildirgemdi. Daktilo harfleriyle matbaada bastırıp, binlercesini Muş’un her köşesine gönderdim. Temmuz başında da kalkıp Muş’a gittim. Çalışıp çabalamış, “Seçim Fonu” olarak 30.000 TL. tedarik etmiştik. 5.000 TL.de Genel Merkez’den gelecekti. Bugün için bu para çok küçük gözükür, ama o günün fiatlarıyla, mütevazi de olsa, fena bir bütçe sayılmazdı. 21.06.1970 tarihli bir faturaya göre Bulanık-Malazgirt-Varto-Muş'a jiple gezdirme ücreti olarak 400 TL. vermişiz.
 

           Bir Önseçim
            Önseçim çalışma programını, 15 Temmuz 1969'a göre yaptığımı, tuttuğum notlardan çıkarıyorum:
 

"–16 Temmuz Muş’a varış.

–Muş'ta genel havanın incelenmesi. (Ankara’ya telefon)

–Yoklama Kurulu listeleri incelenecek. Zabıtlar varmı? Delegelerin kayıtları var   mı?  İl ve İlçe Yönetim Kurulu üyelerinin defterdeki kayıtları tamam mı?

–Diğer ilçelerin bu husustaki durumları, oralara gidince incelenecek.


            18 Temmuz, Varto ve Bulanık’a uğranılarak Malazgirt’e geçilecek...”
Muş’un önseçime katılacak delege sayısı 390-400 civarındaydı. Bunların büyük bir çoğunluğu ile görüşüp konuşmak gerekiyordu. Bir bölümüyle görüştüm, görüşmediklerimle de ilçe başkanları ilgilendiler. Kolaymıydı önseçim almak. İyi yetişmiş, genç, yetenekli Muş’lu adaylar vardı karşımda.

            Önseçim açısından, Varto ve Bulanık ilçeleri, benim için daha rahat görünüyordu. Ali Haydar Bey'le Şefik Bey; “Sen karışma, bize bırak. Bir ara gelip köyleri gezersin. Böylece Genel Seçimde hazırlık olur” demişlerdi. Merkez Muş, biraz değişikti. Öteki adaylar Merkez Muş’tandı. Orada, işi daha sıkı tuttuk. Nizam, benden habersiz, elden düşme, Skoda bir pikap satın almış 15000 TL.ye. Biraz onardıktan sonra, bir şoför istedi. Bana sürpriz olmuştu. Epeyce hırpalanmış bir arabaydı ama, önseçimde çokluk onunla dolaştık. Arka kısmı tente ile örtülüydü. Bir köyden bir köye giderken, gelmek isteyenleri alır bu bölüme bindirirdik.

            Bir gün, tozlu bir köy  yolunda gidiyorduk. Önde, ben, şoför, bir de Merkez İlçe Başkanı Abdullah Balkaya, arkada da köyden aldığımız bir vatandaş. Bir ara, arkadan gürültüler gelmeye başladı. Kaporta tekmeleniyor, arka cam tırmalanıp duruyordu. Rahmetli Balkaya cama doğru eliyle işaret ediyordu; ”Dur hele, dur patladınmı, yokuş bitsin indiririz” diye söylenirken, durduk. Arkadan acayip bir şey indi. Un çuvalına batırılıp çıkarılmış gibi, saçından ayaklarına kadar, toprağa bulanmış köylü vatandaşın ağzı ve iki gözünden başka hiçbir yeri görünmüyordu. Meğer zavallı arkada tozdan boğulacak hale gelmiş. “Bu halin nedir? Koş,  şu derede yıkan” dedi. Balkaya meğer geçtiğimiz yer yumuşak topraklı bir derenin yatağı idi.

            Akşamları, Minare Mahallesi'ndeki evin sedirli odasında, Nuriye Hanımın çok güzel hazırladığı çaylarımızı içerken, Abdullah Bey çeşitli zarflara koyduğu delege listelerinin, sicimle bağlı tomarını çözer, bir köşede bağdaş kurup, bunları tek tek gözden geçirir, adlarını da yüksek sesle söylerdi: “Bu sağlamdır.”, ”Bu iyi... bu tamam.”

            “Ha, bu öldü, yedeği var” der, yeni bir isim yazardı karşısına. Bu adamların gerçekten sağlam delege olup olmadıklarını, ya da ölüp ölmediklerini bilemezdim, araştıramazdım da.

            Bir akşam, kocam telefonla aradı. Büyük oğlumuzun bir mide kanaması geçirdiğini, Hacettepe Hastanesi'nde ameliyat edileceğini söyledi. Dünya başıma yıkılmıştı sanki. Seçimi, önseçimi, herşeyi unuttum. Muş’tan Malatya’ya, taksiyle nasıl getirdiklerini bilemem. Yol boyunca ve uçakta, durmadan ağladım. Esenboğa’da karşılamaya Rahşan Ecevit gelmişti. Kocam ortalıklarda yoktu. Yüreğim ağzıma geldi.
 

– ”Rahşan hanım ne oldu Allahaşkına” diye feryat ettim.

– ”Birşey yok, endişe etmeyin, ameliyat oldu, babası da yanında” dedi.


            Doktorlar ameliyat gereği duymuşlar, Kemal Satır Bey'le, rahmetli İbrahim Öktem gidip doktorlarla konuşmuşlar. Bana haber verildiğinde meğer ameliyat ediliyormuş. Bir süre Ankara’da kaldım. Benim yokluğumda kuyumu kazmaya başlamışlar. “Nermin hanım seçimi bıraktı gitti” diyorlarmış. “Geçmiş  olsun” telefonu açan, İlçe Başkanları haber verdiler. Biz de bir bildirge daha çıkardık;
 

“Bir ana olarak hastamın başında bulunduğum şu anda, bu menfi propagandalara kanmıyacağınıza yürekten inanıyorum. Ben sizin dar ve muşkül anlarınızda ne kadar size yardım etmek istiyorsam, sizin de bana aynı biçimde davranacağınızı biliyorum...”


            Ağustos sonuna doğru Muş’ta idim. Çalışmalarımı sürdürdüm. Hangi köye gitsem; “Hanim, geçmiş olsun” diyorlardı.

            Önseçime doğru Nizam’da Muş’a geldi. O geldiğinde ben Malazgirt’te idim. Telefonla görüştük, Varto’da buluşacaktık. Akşam, geç vakte kadar Varto’da Haydar Bey’in evinde beklemişler. Gecikince, meraklanarak Bulanık-Varto arasındaki, Murat Nehri’nin kıyısını izleyerek gelen, yolun kavşagına gitmişler. "Abdurrahman Paşa Köprüsü" derlerdi oraya. Muş’un en netameli, en tehlikeli, eşkiyaların kol gezdiği yer. Oraların durumu zaman zaman basına da yansırdı:
 

“Köylerde mal, can emniyeti diye bir şey kalmadı. Fırsatını bulan, çalıyor, yakıyor, vuruyor, öldürüyor ve kaçıyor. Ne arayan, ne soran var. Geceleri seyahat etmek imkânsız hale geldi Muş çevresinde."
                                                          (Ekim 1969 Cumhuriyet)

            Bense, o yollardan geceleri de geçiyordum. O akşam, bir saatten fazla beklemişler kavşakta. Uzaktan bir arabanın farları gözükmüş. Yaklaşmış, yaklaşmış, tam geldi derlerken  bir de bakmışlar AP’li adaylardan biri, o da önseçim gezisinden geliyor. “Evet, ben yolda Nermin Hanım’a rastladım. Ezan vakti bir köye giriyordu, merak etmeyin, gelir, gelir” demiş ve gitmiş.

            Vadiler kapkaranlıktı dağlardan aşağılara doğru. İhtiyar skoda, ben, bir de çerkez asıllı şoför. Çevrede, ne köy, ne insan elinin değdiği bir şey. Kamyonet farlarının aydınlattığı kadar, toprak bir yol parçasından başka birşey görünmüyor. Abdurrahman Paşa Köprüsü’ne yaklaşırken, ta uzaklarda meşale ışıkları gibi bir şeyler çarptı gözüme. Bizimkiler, serin gecede ısınmak için, çalı çırpı ne buldularsa yığıp, yakmışlar beni beklerken. Yanlarına doğru yaklaşırken; “Nermiiinnn.!" diye bir ses yankılandı. Toz toprak içinde bir Nermin inmişti. O akşam, Nuriye Hanım, geç vakit: ”Hamamı yaktım, hele kalk bir yıkan” dedi. Muş'taki önseçim yalnız partidekilerin değil, basının da ilgisini çekiyordu.
 

“Bütün doğu illerinde olduğu gibi, aşiretlerde şıh denilen, büyük şeyhlerin sözleri kanun yerine geçmektedir... Binlerce kişiyi tek sözle sürükleyecek nitelik taşıyan şıhların, ağzından çıkacak kelimeyle herşeyin değişmesi mümkündür. Bir diğer yoruma göre; şu anda CHP’den kontenjan milletvekili olan Nermin Neftçi’nin seçilmesi garanti gibi görünmektedir. Ancak, öteki parti adaylarının Nermin Neftçi’nin seçilmemesi için yoğun aleyhte propagandaya girişecekleri ve Muşta kimse yokmu da, İstanbul’da oturan birisini seçeceksiniz...? sözünü slogan yapacakları sızan haberler arasındadır. Fakat tüm bunlara rağmen çıkacak üç milletvekilinden birinin, Muşlular tarafından çok sevilen Nermin Neftçi olacağı kanısı yerleşmiştir.”
                                                          (21.08.1969 Günaydın)
 
Diğer bir  haber ise şöyleydi :

“Eli hamurlu Nermin hanımın yeni stili” başlığı altında “Efendim her yiğidin yoğurt yiyişi başka olur denir ya... günümüzde adayların da seçim propagandaları başka başka oluyor. Muş ilinde de böylesi garabetlerden tipik bir misal var. Ama Muş'un yiğidi bir kadın, yoğurt yiyişi de acayip. Nermin Neftçi hanımefendi propaganda gezisi sırasında, köylerde geçermiş tandır başına, manikürlü parmakları ile ekmek açar, tandıra atarmış, politika insanları bu hale getiriyor işte.”

                                                        (22.08.1969 Son Havadis)

            Tırnaklarımda manikür ne gezerdi? Kir tutmasın diye dipten keserdim hep. Ömrümde ne ekmek hamuru yoğurmuştum, ne de tandıra ekmek atmıştım, ama daha önce de değindiğim gibi, köy gezilerimde, tandır başlarında ekmek yapan kadınları gördükçe, arabayı durdurur, hatırlarını sorardım. Onlar da, her seferinde bana sıcak sıcak ekmekler sunarlardı. Parmaklarım yana yana yemeyi çok severdim. Bunun tadını ben Kerkük’te bizim evde ekmekçi Hamdiye’nin yaptığı ekmeklerden öğrenmiştim. Taze kaymakla yenmesi bir başka olur kızarmış, sıcak tandır ekmeğinin.

            Sürüp giden önseçim çalışmalarının, son birkaç gününe Nizam da katıldı. Yaptığı hesaplar, liste başı olacağımı gösteriyordu, ama beni buna bir türlü inandıramadı. Sonuçları alıncaya kadar, kaybetme korkusunu içimde yaşatıp durdum. Son günü akşamı, eşim Nizamettin (ben ona hep Nizam derim) beni, iki rakibimi, İl ve İlçe Başkanını, turistik otelde yemeğe götürdü. Çilingir sofrası kurulmuştu. Oturanların bardağına içki konurken, Balkaya “gazoz” dedi. Namazında, niyazında bir adamdı. Fötr şapkasını arkaya devirmiş, gözlerini açmış, taş gibi  bana bakıyordu. Acaba ne içecektim...

            O akşam, ertesi gün önseçim sırasında çekişecek üç rakip değil de, kazanma şanslarımızı anlatan üç dost gibi konuşuyorduk. Burhan Garip Şavlı: “Eğer Varto'dan dedikleri kadar oy alabilirsem liste başı olurum” diyordu. Memduh Zırhlı ise Bulanık ve Muş merkez köylerinin delegelerine güveniyordu. Kafam karmakarışıktı. Hiç bir şey söylemedim.
 

           Necat Balkaya "Sen Kazandın, Kazandın" dedi
            Önseçim günü, sandık başlarında bile, bana karşı olan çalışmalar sürdü gitti. Gazetenin de dediği gibi; tüm partiler ve adaylar, beni liste başından düşürebilmek için sanki el ele vermişlerdi.  Oy atmaya  gelen delegeyi, daha bahçe kapısından yakalayan, “Bu avrada vermede, kime verirsen ver!...” propaganda barajları kurulmuştu.

            Hiç unutmam,  oldukça saf görünüşlü, biraz hırpani giyimli, köylü delegeyi iki-üç yerde çevirdiler. Neler söylediklerini duyamıyordum. Sonunda köylü vatandaşın, kendisini tutan ellerden, kolunu hızla savurarak kurtulduğunu gördüm. Kapalı hücreye girerken döndü yüzüme baktı. “Delegeleri yoldan çeviriyorlar” diye yargıca başvurdum. Bir iki uyarıda bulunduysa da, pek yararı olmadı. Parti yöneticileri sinirlendiğimi görmüşlerdi. Beni İl Merkezi’ne götürdüler.

            Parti çalışmaları yapılmadığı zamanlar, avukat yazıhanesi olarak da kullanılan, dükkandan bozma odanın dip tarafındaki masada otururken; oyunu kullanan delegeler, birer ikişer geliyorlar, karşımdaki, sıra sıra iskemlelere yerleşiyorlardı, yüzleri bana dönük. Yandaki kahveden çaylar geliyordu. Ne ben konuşuyordum,  ne de onlar. Sessiz, sessiz, gözlerini dikmişler, öğretmenini izleyen, öğrenciler gibi bakıyorlardı. Çok düşünceli, çok üzgün görünmüşüm ki köylü delegelerden biri: “Hanim” dedi. “Ne düşünirsen? Sen kazandın, kazandın , git yat...”

            Yanımda oturan kocam; ”Bak, benim sana söylediğimi bunlar da biliyorlar. Dikkat et nasıl da gözünün içine bakıyorlar, hadi gidelim” dedi. Oy vermenin sonu gelmek  üzereydi.

            Evdeki yatağımın üstüne, elbiselerimle uzandım. Tam dalmıştım ki sokaktan gelen “Peygambere selavat... Nermin abla kazandı, kazandı” diye bağıran, evin büyük çocuğu Nejat’ın sesi ile uyandım.

            Merkez ilçede, delege oylarının büyük çoğunluğunu almıştım. Beş dakika sonra telefon çaldı; Bulanık İlçe Başkanı, “Orada da durumun aynı olduğunu” bildirdi. Nizam kağıt kalemi aldı, bir hesap yaptı: “Varto’da, Malazgirt’te kaybetsen bile, liste başı olursun” dedi. Minare Mahallesi'nin daracık sokaklarından, yokuş aşağı inip il merkezine geldik. Kapının önü tıklım, tıklımdı. O dağlardaki serin rüzgarlar kadar temiz, hilesiz köylüler; sıra sıra olmuşlar. “Yaptığımızı beğendin mi sen” der gibilerden, yaramaz çocukların utangaç bakışlarıyla, iki ellerini  birden bana uzatarak, Doğu usulü kutluyorlardı.

            İçeri girdim. Bir konuşma yapmamı istediler. Sabahleyin başında oturduğum masanın üstüne çıktım, birşeyler söyledim, teşekkür ettim. Çok duygulanmıştım. Ama kendi adıma mı, parti adına mı, tüm kadınlar, yoksa Atatürk adına mı?  İşte onu bilemiyorum. Yaptıkları şey çok büyüktü. Karşılığı ödenmeyecek kadar büyük. Hiçbir şey vermemiştim kendilerine, memleketlerinin bir iki derdini kovalamaktan öteye. Öbür ilçelerin de sonucu gelince, bir de baktık ki , 400 delegeden 373'ünün oyunu almışım. İki yerli aday  varken, beni listenin başına getirmişlerdi. İstanbul’dan gelmiş bir kadını.

            Yılların, süregelmiş, kökleşmiş, eskimiş, dertleri ve yaşantıları arasında; Yeni, demokratik bir olayı oluşturmuş gibiydiler. Bunu başarmış olmanın, sevincini gördüm yüzlerinde.

            Büyük bir kapanıklığın yanında, yeniliklere sonuna dek açık insanlardı.. Doğulu olmadığım halde, Doğulu insanlara saygıyla karışık bir sevgi beslemekteyim. Belki ben, onlar için, umut bağlanacak bir yeniliktim. Omuzlarımda bu umudun ağırlığı ve büyük bir partide liste başı olmanın verdiği sorumlulukla; “Tanrım; beni Doğu Anadolu’nun bu büyük insanlarına karşı küçük düşürme” diye dua ettim, o gün.
 

           Bir Seçimin Coğrafyası
            Kısa bir süre Ankara’da kalıp, Muş’a dönmüştüm. Kontenjan Milletvekili olarak gidip de yeni seçim için, liste başına gelmem, epeyce yankı yapmıştı:
 

"CHP listelerinin eskiler bakımından yapısı, Ortanın Solu’nun bazı yerlerde başarıya, fakat genellikle yenilgiye uğradığı izlenimini vermektedir. Ne var ki Muş gibi geri kalmış ve muhafazakâr bir ilde, Nermin Neftçi gibi İstanbul’lu bir hanımın liste başı olması da düşündürücüdür. Tabii Nerftçi’nin bu başarısında, ayağına şalvarını geçirip köy köy dolaşmasının payı büyüktür. "
                                                       (19.10.1969 Cumhuriyet )

            Kocam, seçimin sonlarına doğru Muş’a geldi. “Zar zor kurtulabildim Ankara’dan” dedi. Genel Merkez'de seçim çalışmalarını yönetiyordu. İstanbul İl Yönetim Kurulu üyesi Dr. İmadettin Akkök’ten rica etmiş, üç beş gün, yerine baksın diye. Paşa’ya da söylemem gerekiyordu. Birde baktım beni çağırtmış. Yenimahalle’de bir toplantıda kısa bir konuşma yapmaya gidiyordu. Bana “Sende gel” dedi. Otomobilde giderken elini yelek cebine soktu. Çıkardığı Tirinitrin şişesinden bir adet kendi ağzına attı, sigara paketi gibi, şişeyi bana tutup: “Sen de bir tane al nasılsa sigara içmiyoruz” dedi. Ben de bundan cesaret alıp:  "Paşam izin verirseniz Muş’a, Nermin’in yanına gitmek istiyorum. Biraz yardım edeyim ona. Nasılsa yerime bir arkadaş bırakıyorum" deyince, Paşa: “Pekala git, orada fedakar arkadaşımızın neler çektiğini, nasıl bir zemini fethettiğini yakından göreceksin” dedi diye anlatıyordu.

            Nizam, Paşa’nın bu güzel cümlesini yazmak  için  kağıt kalem aramış, kalem yok: “Paşam, demiş, izin verirseniz kaleminizi alayım” cebinde bulduğu bir nikâh davetiyesinin arkasına Paşa’nın dolma kalemiyle yazmış.

            O gelişinde,  bana şöyle bir bakmış “Ne bu halin yahu, çingeneye dönmüşsün” demişti. Gerçekten de yüzüm, ellerim güneşten kapkaraydı. Sekiz on kilo zayıflamıştım. Milletvekili olduğum zaman satın aldığım botlar yamulmuş, yumuşamış, biraz da ayağımın biçimine girmişti. Yıllar önce, İsviçre’den almış  olduğum bir  siyah yünlü  pantolonum vardı,  onu  giyerdim çokluk,   üstüne de bir etek.  Jipte uçuşmasın, tozlanmasın diye, başımı bir eşarpla, Rumeli usulü bağlardım, bu seçim gezilerimde.

            O köyden, ötekine, berikinden, daha uzaktakine, ta o dağın tepesindekine değin yetişiyordum. Yol, iz, olmayan sarp bayırlara, dağlara, dağ köylerine tırmanıp duruyordum. Jiplerin gitmediği köylere yaya gidiyor, bir günde ne kadar çok dolaşırsam, o gece, o kadar rahat uyurdum. Hergün, bir önceki dolaşmanın, rekorunu kırmayı amaçlardım.

            Konuşmaya başlamadan önce, bir sigara yakardım. Bu bana cesaret verirdi. Köylülere daha bir yaklaşmış bulurdum kendimi. Sohbet sırasında, bazen bir sigara da onlar sarar, ağız yerini tükürüklemeden bana uzatırlardı. Dertlerini, sıkıntılarını, anlatırken, eski alışkanlık olacak, kadın olduğumu hesaba katmadan, zaman zaman; “Nermin beg”, “Vekil beg” diye hitap ettikleri olurdu. Dağ köyündeki vatandaş, “Birgün bir kadın milletvekili gelecek de, derdini dinleyecek, ona hanım diye hitap edecek.” Bu uyumu kendi içinde bile rahat, rahat yapamıyordu ki. Yüzyılların verdiği bir alışkanlığı vardı. Devleti ancak bir erkek temsil ederdi...

            Ama hanım diyenlerde olurdu. Bir dağ köyünde, yaşlı bir vatandaş ayağa kalkmış konuşuyordu.  Adı Filit Eğa:
 

– “Yolumuz yoktir  hanim”

– “Suyumuz yoktir  hanim”

– “Okulimiz yoktir  hanim” diye, yokları sıralıyordu.


            Görmekte sıkıntı çektiğini anladım. ”Gözünde beyaz su varmış (katarakt), gel seni Ankara’da ameliyat ettireyim” dedim. Yoklarla ilgili nakaratını hiç bozmadan ekledi:
 

– “Paramiz yoktir... hanim”


            Muş bir bakıma “yoklar” yöresiymiş. Geligüzan denen bir bölge vardı, Merkez Muş’a bağlı. Kentin yaslandığı dağların üstü ve öteki yamaçlarıydı. “Oraya hiçbir  milletvekili  şimdiye  değin gitmedi”  denirdi. ”Vali, orman yollarına bıçak attırmış, jiple çıkılabilir”, dedikleri gün yola koyulduk. Vali, yol açılınca köylere gittiğinde, otomobili ilk kez gören çocuklar, panik içinde kaçışmışlar. Götürdüğü armağanları dağıtırken, eline lastik bir  bebek verilen kız, oyuncağı sıkmış, çıkan sesten ürkerek “içinde cin var” diye fırlatıp atmış.

            Köylerin bir bölümüne ulaşmak için, jipi bırakarak yaya yürüyorduk. Çalılar arasından bir adam çıktı. Üstünde asker elbisesi, göğsünde çapraz fişeklik, geldi elimi öptü.”Biz de seni destekliyoruz” dedi. Meğer bölgede tanınan eşkiyalardan biriymiş. Vali Vefik Kitapcıgil 1968 yılında Muş ilinin, “önemli” istek ve ihtiyaçlarını bir kitapçıkta toplamış ilgili parlementerlere göndermişti.

            Bu broşürün Y.S.E. bölümünde; “İlimizin 265 köyü yolsuzdur. Mevcut yol makineleri eskidir, arızalıdır. Tamirden sonuç alınamamaktadır. İhtiyacımız olan bir dozer, iki grayder, bir kompresör, iki kamyon ve iki binek jipinin tahsisi. Yolsuz köy sayısına göre, ilimize her yıl verilen 1-2 Milyon TL. arasındaki ödenek yetmemektedir. Bu ödeneğin, bu ve bundan sonraki yıllarda 3 Milyonun üstünde olması arz” diye yazıyordu.
 

           Eskiler de Çalışmış
            Daha ben ortaokul sıralarındayken, Muş Milletvekili olan bir zatın, Parti Genel Sekreterliği’ne sunulan raporları var elimde, (raporlarda imza olmadığı için hazırlayanın 5-6'ncı dönemlerde milletvekilliği yapan, Ziraat Bankası eski Genel Müdürlerinden rahmetli Şükrü Ataman olduğunu tahmin ediyorum. Tarihleri bunu tutuyor.) Bu raporlar inceden, inceye il sorunlarına değinen belgelerdir.
 

19.03.1941 günlü raporda;

“Yollar ve Köprüler” başlığı altında:

“Muş kendi merkeziyle ilçelerini demiryollarına ve civar illerine bağlayan yollardan mahrumdur. Evvelce yapılmış ham yollardan başka yol yapılmamıştır”.

”Muş-Bitlis, Muş- Erzurum, Muş-Elazığ yollarının başlangıcı olmak üzere, bunların sıfır noktalarından itibaren, Muş kasabası içinde kesme taş bordürlü bir miktar adi kaldırım inşaa edilmiş ve Muş-Bitlis yolunda 45 kilometrelik bir mesafe içinde bulunan ham yolların bazı yerlerinde menfezler yapılmıştır”.

”Muş’u Diyarbakır ve Erzurum şimendiferlerine en kısa yoldan bağlayacak bu yollar, şahsi kanaatime göre, Muş’un bugünkü iktisadi çehresini derhal değiştirir.Elazığ-Vangölü şimendiferi yapıldığı halde bu yollara yine lüzum ve ihtiyaç vardır.”


            Ben Milletvekili olarak Muş’a gittiğimde, hem Van Gölü demiryolu tamamlanmıştı, hem de bu anayolların çoğu bitmişti, bir bölümü de asfalt olarak. Köylerden de, ulaşamadığımız Geligüza’nın 7 köyüne, bu seçim yoluyla ulaşabilmiştik. Bu köylerde, içe kapanık, kendi kendine yeterli, insanlar yaşıyordu. Ne okul vardı, ne sağlık ocağı. Bir jandarma karakol binası gördük, o da boştu. Dertlerini, isteklerini dinlerken, particilik, politikacılık, seçmek, seçilmek sözleri, dağlardan aşağıda yaşayan, başka yaratıkların sözleriymiş gibi, anlamlarını yitirmişti.

            1940 yılında Malazgirt Kaymakamı olan M. Aytemiz’in, Birinci Genel Müfettiş Abidin Özmen’e sunulmak üzere hazırlandığı, Malazgirt raporu da, nasılsa özel arşivimize girmiş. Daktilo ile yazılmış, 30 sayfalık bu rapor, ilçenin tarihinden, coğrafi durumundan, toprak dağılımına; tarımsal üretimden, genel ekonomik duruma kadar, herşeyi içeren gerçek bir incelemedir. Köyişleri Bakanlığı’nın, Lebit Yurtoğlu’nun Bakan olarak görevli bulunduğu, kuruluş günlerinde yayınlanmaya başladığı, “Köy Envanter Etütleri”nden, bir bakıma daha da ayrıntılıdır, denilebilir. Üstelik bu rapora, elle çizilmiş bir ilçe haritası eklenmiş.

            Raporda neler yok ki  ilçenin coğrafi yapısı anlatılırken “Ahval-i Tabiiyye” yani “doğal durum”, başlığı altında:
 

“Dağlar; Süphan, Katevin, Lale, Tuzla, Kırkahır, Yakup dağları.Süphan Dağı; Anayurdun Ağrı Dağı’ndan sonra ikinci derecede gelen yüksek dağıdır, 4434 rakımlıdır. Patnos, Erciş, Malazgirt , Ahlat arasında yüksek şahikası ile (doruğu ile) her taraftan görülen bu ulu dağın tam zirvesinde, etrafı cumudiyelerle (buzullarla) dolu büyük bir göl vardır...”

İlçenin tarihi anlatılırken de;

“Malazgirt kasabası: ilçe merkezi olan bu kasaba, tarihin çok eski beldelerinden biridir. Birçok burcunu ve duvarlarını koruyan ve çok yerleri tahrip edilmiş veya, yüzyılların geçmesiyle yıkılmış bulunan, eski bir hisar içinde, sınırlı ve birkaç haneyi içeren kasabanın yüzlerce yapısı tarihi bir harabe halinde yer yer kümeler yığınlar meydana getirmiş bulunmaktadır.”

”Milattan önceki tarihlere kadar giden bu kasabanın Hristiyanlık’tan sonra da pek parlak devirler yaşadığı seziliyor. Kasabanın güney doğusuna rastlayan ve kasabaya bitişik tepeciklerde bugünde izleri görülen eski müslüman mezarlarının, bu beldenin fethine gelen Hz. Halit ve Malik ıbn-i Ejder ve Amr Bin Ma’d gibi Sahabe-i Güzin (Peygamber yakınları) nin emrindeki şehitlere ait olduğu sanılmaktadır.”

”Kasabanın kenar mahalleleriyle birlikte nüfusu, 207 hanede 600 ü kadın 702 erkek toplam 1300 kişidir.”

”Kazada doktor yoktur”.

            Kültür durumu:

“Kazada yalnız kasabada bir ilkokul vardır. Bu sene üç dershaneli bir ilkokul binasının yapımına başlanmıştır. Okul beş sınıflı ve üç öğretmenlidir. Bu okula gidip gelen öğrenci sayısı 15 i kız, 47 si erkek toplam 72 dir. Şimdiye kadar ilkokuldan 2 kız, 39 erkek öğrenci mezun olmuştur. Okul 1925 senesinde açılmıştır. Çevrenin zeka ölçüsü normaldir.”  diye yazar.


            Raporda, ilçedeki ulaşım durumu ve araçları şöyle sıralanır; 180 kağnı arabası, 160 beygir ve 23 merkep, motorlu araç olarak da, sadece bir tek kamyon.
 

           İhsano
            İlçenin köylerinde seçim gezisi yapıyorduk. Burhan Garip Savlı ile birlikte. Jiple yola çıktıktan bir süre sonra, hava birdenbire kararıverdi. Yüksek bir düzlüğün üstünde giderken patlayan toz fırtınasının, ardından, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, şimşekler çakıyor, rüzgar uğulduyordu. 3-4 metre önümüzde koyu bir gölgenin kımıldadığını gördüm. Görüş açımız da zaten o kadardı. “Acaba bu bir hayvan mı?” diye düşünürken şimşek çaktı. “Ayy... bu bir çocuk” diye bağırmışım.

            Yalınayaktı, omuzuna bir sopa atmıştı, ucunda bir küçük çıkın, yürümeye çalışıyordu. Yanında durduk “atla” dedik. Saçları, üstü başı, sırsıklamdı. Kocaman kara gözleri vardı. “Adın ne?”...”İhsano...” Bir köyden bir köye, Kuran kursuna gidermiş. 7-8 yaşında var yoktu. Üstünü başını kuruladık. Şavlı, çıkınını aldı, açtı. İçinde bir parça ekmek, bir de gök domates.
 

–  “Anan baban var  mı?”

–  “Babam, bir de analığım var.”

–  “Sen okula gitmez misin?”

–  “Okul yoktir.”

–  “Kuran kursuna öteki köye, kaç saatte gidersin?”

– “Bilmem?  Sabah giderim, sonra dönerim...”


            O ağırbaşlı görüntüsü içinde konuşuyordu, gözleri ışıl ışıl yanıyordu. “Bu çocuğun ateşi var” dedim içimden. Elini tuttum buz gibiydi.
 

– “Köyün ne yanda?”  dedik. Parmağıyla gösterdi.

– “Ha bu yanda...”


            Gitmekte olduğumuz köy değildi. Yolumuzu değiştirdik. Bir süre sonra;
 

– “Dur”  dedi şoföre, Bir vadinin kıyısındaydık. Görünürlerde köy yoktu.

– “Nerede köyün?...”


            Öteki yamaçtaymış. Bindiği gibi, yavaşça süzüldü, indi arabadan, bayırdan aşağı yürüdü. Sanki bir hayal çocuktu, dağlarda dolaşan, yağmurun, bulutun, fırtınanın içinde.

            1964 tarihli Köy Envanter Etütleri’ne göre Malazgirt’in 67 köyünden, 22'sinde okul varmış o günlerde. Bu köy okullarının kitaplıklarındaki, kitap sayısı da 790.
 

Aziz Milletvekilimiz;

Göndermiş olduğunuz mektubunuzu aldık. Bize yakın ilgi gösterdiğiniz için, Bostankayalılar ve muhtarlığı adına teşekkür etmeyi borç biliriz. Okulumuzun kepenkleri henüz yapılmamıştır. Kış nedeniyle şiddetli fırtınalar camlarımızı kıracak yeniden cam taktırana dek dersler aksayacak. Bunun için ilköğretim Genel Müdürlüğü’ne vermiş olduğu sözü hatırlatırsanız bizi ziyadesiyle memnun edeceksiniz...”


dedikten sonra okuldaki ders araçları ve kitaplık durumunu anlatır, ayrıca yetişkinlerle çocuklar için istedikleri kitapların listesini ekler. Bunlardan birkaçı; Masal İçinde Masal, İki Çocuğun Devrialemi, Pollyana, Gökten Üç Elma Düştü, Çizmeli Kedi,  Açıl Sofram Açıl...” tam 46 kitap.
 

Mektup şöyle bitmişti;

“Şayet bize bu ders araçları ve kitaplar konusunda da yardım ederseniz, hem çocuklarımız kültürlü yetişecek, hem de biz daha verimli çalışabileceğiz. Tüm Bostankaya’lıların ve öğretmenlerinin selamlarını iletirim. Saygılarımla.

                                                                                                                                    Hüsnü Üzengi
                                                                                                   Bostankaya İlkokulu Müdürü
                                                                                                        07.12.1968  Bostankaya

            Malazgirt siyasal yapı açısından da ilginç bir yerdi. “İhsano” gibi, tüm ilçe, kendi dünyasında yaşardı sanki. Oradan, Malazgirtli olmayan adaylara, pek oy da çıkmazdı.  Ayrı bir “seçim bölgesi” gibiydiler.

            13-14 bin civarında seçmenleri vardı. Bu oylar, Malazgirtli 2-3 aday arasında bölünür ve hiçbir şeye de yaramazdı. Yalnız iki kere; biri 1961 de diğeri de 1965 de Malazgirt’ten milletvekili çıkmıştı. 1961 de Kuddüsi Aytaç, 1965'de Kemal Aytaç seçilmişlerdi. Kuddüsi Aytaç bir talihsizliğe uğramış, mazbatası iptal olunmuştu. Kemal Aytaç ile, ikinci dönemde birlikte idik. Kendisine Malazgirt milletvekili diye takılırdık. Parti yöneticileri; ”Malazgirtle pek uğraşmayalım, bu hem zaman kaybı, hem de parti yöneticileri boş yere masraf kapısı olur. Nasılsa bize oy çıkmaz” demişlerdi.”Hayır” diye cevap vermiştim. “Oraya da gideceğiz...”

            Malazgirt’ten bağımsız aday, İhsan Kılıç, eski Demokratlardandı, aile dostu olmuştuk. Malazgirt’e her gidişimde, beni evlerinde konuk ederler ağırlarlardı. Doğu’da particilik de başkadır. Bu bakıma Doğu Anadolu insanının  tutumu Türkiye genelinde öndedir, dostluklar, parti propagandalarıyla, katılaşıp bozulmaz. Sabahleyin meydanlarda atıp tutarsınız, akşama bir de bakarsınız, karşı partinin adayları size hatır sormaya gelmişler. Sedirlerde bağdaş kurup çay içerken, sohbet ederken, tatlı tatlı birbirinize takılırsınız. İhsan Bey'e; ”Gel bizim listeye gir, ikimiz de milletvekili çıkarız” diye yarı şaka, yarı ciddi öneride bulunmuştum. Çok az bir oy farkıyla milletvekilliğini kaybetti o seçimde.

            1969 seçim sonuçlarına göre, Malazgirt’teki toplam 11.674 oydan 10.635’ini Malazgirtli bağımsızlar almış, Bizim partiye verilen oy ise sadece 273. En yüksek oy aldığım sandık, Bostankaya Köyü’ndeydi. Oradan 38 oy çıkmıştı bize. Malazgirt’li bağımsızların dışında sadece bana oy vermişlerdi.
 

           Adın Ayşe mi, Fatma mı ?
            Varto ilçe merkezinde ve 90 köyünden 52’sinde, % 90 arası Alevi vatandaşlar yaşardı. Bir köyden bir köye giderken, tepeliklerinde sıra sıra altınlarıyla, dimdik ata binmiş kadınlar görürdüm.

            Daha 1966 depremi günleriydi; bir dere kenarında; kocam, Tekin İleri Dikmen ve şoförümüzle oturmuş, azıklarımızı yiyorduk, 60 yaşlarında görünen bir kadın geldi. At üstündeydi, ardınca da bir genç adam yürüyordu. Buyur ettik, indi, tokmuş, Zazaca birşeyler söyledi beni göstererek, Tekin bey bastı kahkahayı. Meğer; “Ben bu kızı beğendim. Onu oğluma isteyeceğim.” diyormuş.

            O günlerde ben 42 yaşındaydım. Kadıncağız, ya Doğu’nun o kıvrak zekasıyla benimle dalga geçmişti, ya da bir Parisli’nin zarafetiyle, bu yabancı kadına kompliman yapıyordu. Asıl kendisi, gerçekten alımlı ve güzeldi o yaşında bile.

            Seçim kampanyasına başlamadan önceydi. Varto’lu bir dost, göbek adlarımdan birinin Ayşe olduğunu öğrenince, Nizam’a; “Ah, keşke adı Fatma olsaydı. siz gene ne olur, ne olmaz, adının Ayşe olduğundan, Varto’da söz açmayın” diye, yarı şaka, öğütte bulunmuştu. (Aleviler Ayşe adını ağızlarına hiç almazlarmış)

            Vatandaşlar arasında o zamanlar, Alevi-Sunni kavgası pek yoktu. Aynı partinin içinde birleşebilirler, sosyal yaşantı içinde, fazla sıcak olmasada biraraya gelebilirlerdi.

            Köy çalışmalarının daha başlangıcında  Ali Haydar Bey bana; “Burada boşuna vakit kaybetmeyin, siz gidin Bulanık’ta, Muş Merkez’de çalışın, depremde yeterince gezdiniz, çalıştınız. Bana bir jip gönderin biz gerekeni yaparız” dedi. Sonraları, bir jiple anlaşmış, Ali Haydar Bey’e göndermek istemiştik: Sünni olan şoför: “Hanım, ben gitmem oraya, onların kestiği eti yemem. Kafirdir onlar” demez mi. İl Başkanı Lahaddin Demir, beş vakit namazında olan Abdullah Balkaya ile ben; Aleviler’in de Müslüman olduklarını, onlara kafir denemeyeceğini şoföre anlatıp, gönderinceye kadar, akla karayı seçtik. Ama dediğim gibi, bu bağnazlıklar çok az rastlanan türdendi.

            Varto’da olsun, diğer ilçelerde olsun, bizi yemeğe alıkoymak isterlerdi. Çok kez; “Bakın” derdim. “Ben yoğurtla sıcak ekmeği çok severim, başka bir şey zahmet etmeyin, kuzu, tavuk kesmeyin” kimi kerede sahanda pişmiş, bir iki yumurta getirmelerine ses çıkarmazdım.

            Hergün, yoğurt-ekmek yemekten yanımdakiler bıkmışlardı. Jipimizin şoförü, Artist İlhami, (çevrilen bir filmde figüranlık yaptığı için böyle çağırırdık) bir dağ köyüne tırmanırken sarp dağlara şöyle dikkatle bir baktı:
 

– “Hey babalarının goruna... Bu dağ başında köy olir.” Biz bastık kahkahayı, o hiç  gülmüyordu. Bana döndü;

– “Hergün yoğurt-ekmek, bak  hanim gözümüzde nur, kolumuzda kuvvet kalmadi...”

– “Peki, peki İlhami” dedim. “Anlaşılan sen kuş yemek istiyorsun” (tavuk etine öyle derlerdi.)


            O gün gittiğimiz köyde, tavuk kesmelerine engel olmadım. Yemiş, içmiş,  konuşmuş, dönüyorduk. İlhami’nin bir alışkanlığı da; Gidilen köylerdeki durumumuzun yorumunu yapmaktı o köyü beğenmişti. “Oy alırsın” dedi. Ama tavuk etine pek doyamamış;

           – “Baktim hanimin önünde bir but kalmiş, hanim sigarayı yakti. Tamam, bu budi ben alirem derken, koca bir Alevi aldı budi bir gız atti...” (Gız; diş geçirdi demekmiş.)

            Bulanık’a ve Muş’a gitmeden önce, epeyce köy gezdik. Dallıöz, Taşlıyaka, Ağaçaltı, Karameşe, Çobandağı (Kestemert), Yayıklı, (Muzran), Buzlugöze. Bu köylerin, kimi yeni adları, kimi, eski adları güzeldi.

            Varto, Muş ilçeleri içinde, en çok emek verdiğim yerdi. 1966 depremindeki didinmelerim, Meclis çalışmalarım, sözcülüklerim, Hükumetin ve iktidar partisinin deprem yaralarını sarmak için gösterdiği çabaya bir itici güç olmuştu sanırım.

            Varto, eskiden beri bizim partiye oy verir diye bilinirdi, ama seçim sonuçları, oylarımızın, büyük ölçüde, TİP tarafından bölündüğünü gösterdi.

            Depremden  sonra Varto’nun, 3 yıl içinde oldukça yüzü değişmişti. Devletin elinin geldiği görünüyordu. Yeni yollar açılmış, geçici ve sürekli iskan programları sonucu konutlar yapılmıştı. Yeni çarşıların, dükkanların temelleri atılıyordu. Bütün bu çabalar içinde çevre insanlarına iş olanakları doğmuştu. Deprem felaketi yanında, hareketin, bir bakıma, bereketi de görülüyordu. AP iktidar olarak, yaptıklarının karşılığını hiç alamadı oradan TİP  ise, hakettiğinden daha çok oy topladı.
 

           Ah Birde Erkek Olsaydın
            Bulanık Kasabası’nın Hükümet Caddesi'ndeki, 44 no.lu, dükkan-yazıhanesinde, Şefik Bey, dava vekilliği yapardı. Gelen giden köylülerle orada görüşürdüm. Geceleri de, Şefik Bey'lerde kalırdım. Çok şakacıdır. Karısına, “mahzun kraliçe” diye ad takmıştı.

            Büyük Doğu gezimizde, Ecevit ve Rahşan Hanım’la birlikte Bulanık’a da uğramıştık. Biz toplantı yaparken, Rahşan Hanım genellikle köylü kadınlarla konuşur, evleri dolaşırdı. Bulanık’ta da öyle yapmıştı. Toplantı bitmiş ayrılıyorduk. Bülent Bey: “bizim hanım nerede?” dedi. Şefik Bey gitti biraz sonra geldiğinde.”Valla Bülent Bey, Rahşan Hanım’ı bırakmıyorlar, 100 bin lira başlık parası vereceksiniz”. Bülent Bey önce şaşaladı, sonra Rahşan Hanım’ı görünce, bastı kahkahayı. “mahzun kraliçe”yi ziyaretten geliyormuş.

            Bulanık’ta bu gibi şakaları, çok yaparlardı. Bir köy evindeki toplantıdan sonra, listemizdeki ikinci aday, Avukat Memduh Zırhlı ayakkabısının bir tekini kaybetmişti. Tek ayağı çoraplı bekleyişi, ilçe Başkanımız Refik Kaleli’nin günlerce diline pelesenk oldu. Artık her toplantıya gidişte döner: “Hele sen Memduh Bey , kunduralarına sahip ol” derdi. Köylerde bana, zaman zaman, sorarlardı:
 

– ”Senin efendi ne iş yapir...?"

–  “Avukattır.”

–  “Hışş... yanında kim durir?”

–  “Bacıları”

–  “Hizmetini onlar yapir...?”

–  “Evet”

–  “Ha..”   derler, çenelerinin altını kaşırlar ve takılırlardı bazen;

–  “İsmet Paşa’ya bir at armağan edek, yazıhtir, senin efendiye de bir kız verek”  derler. Bıyık altından da gülerlerdi.


            Dur durak, bilmeden, yaptığımız köy gezilerini gören Bulanık Belediye Başkanı, bakar bakar: “Ah” derdi. “Nermin Hanım keşke sen bir erkek olsaydın.. Çok güzel çalışıyorsun.”  Adamcağız her karşılaşmamızda bunu bana söylemeyi adet edinmişti. İçimden; “Herhalde bir kadına oy vermek kendisine zor geliyor” diye düşünürdüm.

            Erkeklere göre olan bu zorluğu, seçimde aleyhime kullanmak isteyenler oldu. Aksine, kadınlar ise, bir kadına oy vermekten mutluluk duyar gibiydiler. Köylerde konuştuğum kadınların yüzlerindeki aydınlık sevgiyi, onlarla el sıkışırken çektirdiğim fotoğraflarda bile görüyorum.

            Seçim çalışmalarım boyunca, akşamları, o uzak doğu kasabalarının yarı aydınlık odalarındaki manyetolu telefonların başına geçer, eğer hat kesik değilse, gırtlağımı paralarcasına bağıra, bağıra, Ankara’yla konuşmaya çalışırdım. Çoluk çocuğumu, eşimi  merakta bırakmamak için.

            Bulanık köylerinde seçim gezisi yaparken, gördüğüm; partilerden daha çok, şeyhlerin güçlü oluşuydu. Onların propaganda ekiplerine yollarda rastlardık. Bir minibüs dolusu insan, en önde, şoförün yanında da, sarıklı bir hoca. Bu kadar biribirine ters şey, az olur... Bir yanda, İstanbul’lu bir kadın aday, öbür yanda da sarıklılar, aynı seçmenden oy istiyorlardı.
 

           Tatsız Şeyler
            Seçim kampanyasının sonu yaklaştıkça işler kızışıyordu. Herkes gücünü, artık Merkez ilçe’ye toplamıştı. AP’nin YTP’nin, şeyhlerin, hatta, Güven Partisi’nin bile burada belirli bir gücü vardı.

            Her sabah, kurulmuş gibi, saat beşte yataktan kalkardım. Dümdüz Muş Ovası’nın üstüne serpiştirilmiş, küme küme köylerden birine doğru, güz güneşi ile birlikte yola düşerdik. Kestane renkli sürülmüş topraklara vuran bu güneş, artık yeterince ısıtamıyordu. Bir köyden bir köye, git git bitmezdi. Eğri büğrü yollar üstünde giden jipimiz sarsıldıkça, bizlere sunulan çayların midemizde çalkalanışını duyardık. Yüzümüze vuran tertemiz yayla havasının kampanyadaki sadeliği, seçimin son günlerindeki sinirli havanın etkisiyle, bozulmaya başlamıştı. Son aylara kadar, bizden yana yazılar çıkan, Şark Telgraf Gazetesi artık beni tutmuyordu.

            Bizimkiler Ankara’da, propaganda olsun diye, Muş Postası adında bir gazete çıkarmışlar ve üç-dört bin tane bastırarak, Muş’a göndermişlerdi. Genellikle kimseye çatmayan, dört sayfalık küçük boy bir gazete. Bu gazeteye büyük bir tepki geldi Şark Telgraf’tan, bana verilip veriştiriliyordu;
 

“Bir posta geldi elime, adı Muş Postası. Muhtevası İstanbul Hostesi, hadi dokunmayayım dedim, şu eksik eteğe... Halk Partisi’nin çifte maaşlı bu kayırmasına, liste başına çıkan bu mahbubeye...Ayda bir çıkacağını söyleyen, oysa ki seçimi kaybettiği gün kapanacak olan bu ilk ve son reklâmparesine. Yazı yazan eski dostlara da kıymet değerini Muş’lular vereceklerdir."


            Bu ve buna benzer, aşağılayıcı sözlerle dolu gazeteye cevap vermedim. Gene o günlerde bir haber dolaştı. Güya, bir dansöz resminin baş tarafına, fotomontajla benim fotoğrafımı koymuşlar, sağda solda, gösteriyorlarmış. Buna da tepki göstermedim. Resmi görmemiştik, belki de bir söylentiden ibaretti.

            Bu ucuz ve uydurma propagandanın, hiçbir etkisi olmadı Muş’lunun üzerinde. Bir kadının bu kadar iddialı olarak ortaya çıkması, çeşitli iftirayı da birlikte getirebilirdi. Asıl olan, o insanın sağlam bir özel hayatı bulunmasıdır. Bu sağlamlık, her türlü yakıştırmayı ve çirkinliği onun üstüne bulaştırmadan akıtıp giderir. Zaten bir politikacı kadın, oraya gelinceye dek, bu sınavları yüzünün akıyla vermiş kadındır.

            Daha ciddi olaylar da vardı. Bir gün, Balkaya’yı çok düşünceli gördüm. Meğer Emniyet Müdürü, bir ihbar almış, güya beni vuracaklarmış. “Gittiğiniz köyleri önceden ilan etmeyin” demiş. Yani  A köyüne gideceğiz diye duyurulacak, ertesi günü onun yerine B köyüne gidilecek. Balkaya bu öneriyi tutmuştu. O gece çok düşündüm. Aksine, gideceğimiz köyleri saklamadan çalışmamızı sürdürdük.

            Açık hava toplantısı için Muş Merkezi’nde sıramız gelmişti. Megafonla çarşı pazar duyurduk. Konuşmalarım ilgi çekerdi. Belediye binasının önünde kurulan, kürsüden konuşmaya başladığımda, çıt çıkmadan dinliyorlardı beni. ihbardan söz açtım: “Sevgili Muş’lular, burada dayanacağım bir aşiretim, soyum, sopum yok. Bir tek canım, inançlarım ve bir de sizler varsınız.. Ben korkmuyorum” dedim ve o gün gideceğim köyleri de tek tek sıraladım. Onlara, bir de “İhsano"yu anlattım.

            Halkın dürüstlüğüne, içtenliğine, güvenerek çalışmaları sürdürdük. Seçime iki gün kala, Cuma hutbelerinde; “Kadından imam olmaz”, “Kadının arkasından gidilmez”, diye konuşan hocalar olmuş. Önemli bir engeldi bu, dini inançları güçlü olan bir yörede. O gece düşünceli ve üzgündüm.

            Ertesi gün, meydanda gene konuşma sıramız vardı. Bu propogandaya karşı son gün birşeyler söylemeliydim. Aksilik bu ya, o  gün bana bir köyde şeker tutmuşlardı. Herhalde yıllanmış olacak ki protez olan ön iki dişimin bir teki, çat dedi, kırılıverdi. Yüzyüze bile konuşurken, “tıslayıp” duruyordum. Balkaya’ların alt katlarında oturan bir dişçi kalfası varmış, onu çağırdılar. Baktı, ölçü alıp gitti. Bir iki saat içinde yaptığı dişi, kırık yere yapıştırdığı zaman öteki dişlerime göre, daha uzun büyükçe bir sarımsağa benziyordu. Gene de, “Allah razı olsun”, dedim.

            İkinci gün, o halimle konuşmamı yaparken, vaazlara değindim; “Ben imam değilim, bir milletvekiliyim, kadın bir milletvekili.Unutmayın ki cennet anaların ayağının altındadır” dedim. Ben de bu kadarını yapmıştım.
 

           Ve Bir Sonuç

Rafet Genç, Milliyet’e şöyle yazdırmış:
“Saat, saat parti merkezleri... İlk haber CHP’ye geldi. Bu arada seçim sonuçlarının sandık sandık, en iyi alındığı  yer  bu bir saat içinde Muş oldu. Çünkü Nermin Neftçi Muş’tan milletvekili adayı, eşi Nizamettin Neftçi’de, Seçim Bürosu Başkanıydı...”

Durum ;

Bizce CHP için asıl ümit verici sayılan, aynı zamanda bir ders niteliği taşıyan belirli bir olay var son seçimlerde. Nermin Neftçi’nin Muş’ta kazandığı başarı. Neftçi 1965 seçimlerinde CHP’nin Milli Bakiye’den Meclis’e soktuğu bir milletvekilidir. Bildiğimiz kadarıyla Neftçi geçen dört yıl içinde, zamanını Ankara ve İstanbul’dan çok Muş’ta geçirmiş, ili, köy köy dolaşmış, halkla yakın ilişki kurmuş, dertlerine yardımcı olmaya çalışmıştır. Demekki çalışınca oluyor.. CHP her ilde Nermin Neftçi gibi çalışkan adaylar, yöneticiler bulunca halktan kopuk bürokratlar ekibi olmaktan çıkınca beklediği asıl artışı sağlayabilir.


                                              (Abdi İpekçi,14.10.1969 Milliyet )

            Seçim gecesi ve ertesi günü, Muş görülecek yerdi, tabii bana göre. Sonuçlar alındıkça, bizim dükkanın önü kalabalıklaşıyordu. AP dükkanının kapısına erkenden kilit vurulmuştur. Kaybetmişlerdi. Demokrasi mekanizması, bu uzak Doğu ilinde, tıkır tıkır işlemiş, sonuçlar hızla alınmıştı.

            Ertesi sabah, çarşıda bir gezintiye çıktım. Gördüklerime teşekkür ediyordum. Onlarda, beni içtenlikle kutluyorlardı. Kasketli, uzunca boylu bir genç bana doğru geldi. Elimi uzattım, elini vermedi. Yüzünde kızgın bir anlam vardı. “Yazık, yazık Muş’a” dedi. “Kendi içinden kimseyi bulamadı da, gitti yabancı bir avrada oy verdi” başını çevirdi ve yürüdü.

            Muş’tan bir daha aday olmamaya kesin olarak o anda karar verdim. Yorgundum, çok yorgundum. Mutluydum, çok mutluydum, Ankara’ya dönerken.
 

            Seçmenlerin Haritası
            Muş İli'nin seçmen haritası tipik bir doğu ili göstergesi verir. Sunni ve Şafii mezhebinden olan bir çok aşiret vardır. Bunlar Nakşibendi Tarikatı'na da mensupturlar.

            Merkez ilçeye yakın büyük köylerde, "Hasköy", "Norşin", "Şego", "Bedrî", "Sason" ve "Kulp" aşiretleri. Ovadaki bazı köylere serpilmiş bulunan "Elmani" aşiretlerinden başka, Murat ve Karasu nehirlerinin suladığı mümbit topraklarda yaşayan bir çok aşiretin kollarını görürüz.  Tap'lar, Porsuk'lar, Badigan'lar  bunlardandır

            Bulanık ve Mazgirt ilçeleri ile Muş Merkezin ova köylerinde  "Haydaran" - "Hasanan" adını taşıyan aşiretler yaşar. Varto ilçesindeki Aşiretlerin büyük çoğunluğu Alevidir. "Hormaklar", "Lolanlar" "Abdalanlar" gibi. Ayrıca burada  "Cıbranlar" adını taşıyan bir de sunni aşireti vardır.

            Muş ilinde ve ilçelerinde dışarıdan gelerek buralara yerleşen veya yerleştirilen pek çok göçmen toplulukları da yaşamaktadır. Bunların bir kısmı Kafkaslardan inmiştir. Revan ve Ahıska göçmenleri, bazı  Çerkez ve Çeçen asıllı ailerler, Karadeniz yöresinden gelenler de olduğu gibi.

            Sunni Aşiretlerin büyük çoğunluğu eski Demokrat Partisine ve onun uzantısı olan partilere oy veririler. Cumhuriyet Halk Partisi ise oylarının büyük bölümünü Varto'dan, göçmenlerden ve memurlardan alırdı.

            Muş ilinde konuşlan diller, Türkçe dışında, Kırmanca, Zazaca ve Arapçadır.  Arapça konuşulan  köylerde, kıpkızıl saçlı, mavi gözlü insanlar görmüştüm. Bana  atalarının çok eskiden Arabistan'dan geldiğini anlatmışlardı.
 

            Yeni Başlayan Bir Son
            İnsan, çok istediği şeye eriştiği gün, yükselmiştir sanır, ama vardığınız yer, sürekli bir oluşumun çizgisindeki nokta ise, kader sizi o çizginin dışında bir inişe götürürken haberiniz bile olmaz. Bakarsınız ki, o oluşum çizgisi tümüyle bitmiştir.

            Benim politika çizgim, Muş’tan seçilerek gelmemle en pırıltılı noktasını yaşamıştı. Ondan sonra görülen yükselmelerin bir bölümü, oluşum çizgisi koptuktan sonra meydana gelen yankılardır. Gerçekten de, 3’ncü dönem milletvekilliğim, politik çizgimin içinde, bir takım yükselmeler, sonra çizginin kopuşu ve birkaç yankılanmadır.

            14 Ekim günü, Abdi İpekçi’nin yazısı çıktığı gün, Ankara’ya dönmüştüm. Yeni seçilen milletvekilleri tanımak istiyorlardı: ”Muştan gelen hanım milletvekili bu mudur?” diye soruyorlardı. İsmet Paşa bile; “En çok sana sevindim” demişti. Kendime olan güvenim daha da artmıştı.
 

“Meclis Başkanlık Divanı teşkilinde anlaşma olmadı. CHP’ye iki Başkan Vekilliği verilmesi halinde adaylardan birinin geçen dönemde aynı görevi yapan İsmail Arar olacağına muhakkak nazarıyla bakılmaktadır. İkinci aday ise Muş Milletvekili Nermin Neftçi’nin olması beklenmektedir. Bu durum gerçekleşirse, Cumhuriyet ve parlamento tarihimizde ilk defa bir kadın Başkan Vekili olacaktır.”
                                                       ( 29.l0.l969 Cumhuriyet )

            Bu haber, bellibaşlı bütün gazetelerde vardır. Başkan Vekilliğine çıkmamı Bülent Bey ortaya atmıştı, benim bu görevi istediğimi biliyordu, ama olmadı, adaylığım gerçekleşmedi. Kulağıma geldiğine göre, Paşa: “Çok çekişmeli bir meclis olacaktır, kendisini üzerler” demiş.

            O yılın sonuna doğru, Parti Meclisi’ndeki boş üyeliklere seçim yapıldı, ben de seçildim. İki gün sonra da, Merkez Yönetim Kurulu’na girdim. Siyasi hakların verilmesi nedeniyle,  seçimden önce istifa eden üyelerin yerine, bu kere;  Sadi Koçaş, Nazif Aslan, Seyfi Sadi Pencap, Necdet Uğur’la birlikte, bende seçilmiştim. Merkez Yönetim Kurulu’ndaki anlaşmazlık yüzünden; Muammer Erten, Ali İhsan Göğüş, Hüdai Oral, Mehmet Yüceler çekildiler. O gün, böylece, Merkez Yönetim Kurulu üyeliğim de gerçekleşti.

            Bu, Parti Meclisi ve Merkez Yönetim Kurulu anlaşmazlıkları ve bizim seçilmemiz, l2 Mart l97l’den sonra patlak verecek olayların, bir başlangıcı olmak bakımından önemlidir.

            CHP’nin üst yönetim kadrosunu, bir fotoğraf olarak değilde, bir tablo olarak karşınıza alırsanız, sürrealist bir karmaşa görürsünüz. Kim, kimin gözüyle bakıyor olaylara? Kim, kimin eliyle kestane çıkarıyor ateşten? İnsan şaşar kalır. Eğer Paşa’nın o güçlü kişiliği olmasaydı, daha o günler Parti paramparça olabilirmiş. Basından iki örnek bu kargaşayı çok güzel yansıtır.
 

Halk Partisi'nde kavganın iç yüzü

Eğer İsmet Paşa bütün ağırlığını  koyarak -Sun’i Birlik- havasını sürdürmezse Devrim baskıya girerken başlayan Parti Meclisi toplantısı, Ecevit’e istifayı dahi düşündürecek gelişmelere sahne olacağa benzemektedir. Parti Meclisi’nde Ecevit  hareketinin hazırlayıcısı ve yürütücüsü olan ekip dağılmıştır. Ecevit’in, DevrimYobazlığıyla suçladığı, Muammer Aksoy, Mukbil Özyürük, Alp Kuran, Nermin Abadan istifalarını vermişlerdir. Kadın Kollarında , Orta Sol hareketin öncülüğünü yapan, Jale Candan’ın yerini, AP’den transfer toprak ağası, Mualla Akarca almıştır. Orta Sol hareketin başlatıcılarından Cemal Reşit Eyüpoğlu’nun Genel Merkez tarafından Yüksek Haysiyet Divanı’na sevk edilmesi olanakları araştırılmaktadır. Böylece, çalışma gücü ve inançlı konuşmalarıyla CHP örgütünde ve ülkede bir ümit uyandıran Bülent Ecevit, gerçek bir liderlik gösteremediği için, bazı partililerin Mülkiye Cuntası adını taktığı dar bir ekibin telkinleri içinde hapsedilmişe benzemektedir. Mülkiye Cuntası’nın başını, yıllardır

 CHP’nin DP’lileştirilmesi tezini savunan Turan Güneş çekmektedir.”

                                                   (09.12.1966 Haftalık  Devrim)
 
“CHP’de Yeni Şarkı, Yollarımız Ayrılıyor

Ecevit ekibindeki patlak, bir değerlendirmeye göre, l5 kişilik Yönetim Kurulu kararlarının 8 üye ile toplanıp 5 üye ile karara bağlanmasından şikayetle başlamış gibiydi. 8 iştirak ve 5 üye ile alınan kararların parti tarafından, hatta Parti Meclisi’ndeki Ecevit çoğunluğunca aynen desteklenmesi isteniyor deniyordu. Sızlanmalara, şikayetler hatta sert sözler ekleniyor. Ecevit etrafındaki Mülkiye Cuntası’nın partiye hakim  olmayı tasarladığı gibi bir anlayış doğuyordu... Kulislerdeki ithamlar yaygınlaştıkça söylentiler daha da çoğalıyor. “Satır’ın, Devrim’in sahibi Cemal Reşit Eyüpoğlu ile sık temaslarından söz ediliyor imiş...” gibi sözler sarfettiğinden bahsediliyordu.

            Ecevit ekibinden bazıları; “Bunlar seçimle işbaşına gelmekten ümidi kesmiş olanlardır. Şimdi yeni bir deneme ile Devrimci çevrelere sokulup işbirliği arıyorlar” diyorlardı. Telefonlar işledikçe, Parti Meclisindeki tartışmalar geliştikçe, sesler daha belirli çizgilere sahip oluyor. “Partiyi dışardaki bazı kuvvetler Ecevit’ten koparmayı istiyor, bunlara da içerdeki bir ekip işbirliği ile uyuyor” sözleri hırçınlık yaratıyordu.

                                                         (11.12.1969, Milliyet )

            Bugün tarafsız bir gözle bakmaya çalışırken,  yazıdaki teşhisin, daha sonraki olaylarla nasıl da doğrulandığı, bir bakıma anlaşılıyor. O günlerde Bülent Bey, konuşma üstüne konuşma yapıyor, gazetelere demeçler veriyordu. 27. Aralık 1969 günü CHP Ortak Gurubu’nda yaptığı konuşmada; “Devrimci gençliğin” kendi içinde bölünmüşlüğünden bahseder,
 

“Bu bölünme acıdır. Ama bir bakıma da kaçınılmazdır. Çünkü gençlik arayış ve heyecan çağıdır, kendi aralarında tartışmalara girmeleri, zaman zaman ayrı ayrı yollara sapmaları doğaldır. Bu doğal bölünmelerin ötesinde, doğal olmayan bölünmeler, demokratik tartışma ölçüsünü çok aşan çatışmalar da olmaktadır. Bunlardan gençlik dışında bazı açık veya gizli çevreler, bazı ihtiraslı kişiler, hatta gençlik arasına sokularak bazı tahrikçi ajanlar sorumludur. Deniyorki Devrimci gençliğin Halk Partisi’nden kopmasına, uzaklaşmasına imkan verilmemeliydi. Bu gençlerin hepsi, hangi düşünce eğiliminde, hangi davranış ve tutumda olurlarsa olsunlar o halleriyle bağrımıza basalım. Buna imkan yok. O zaman biz kendi benliğimizi yitiririz. O zaman biz kendi doğru bildiğimiz yoldan saparız. CHP demokrasiye karşı olan, demokrasiyi yıkmak, bir dikta rejimine ortam hazırlamak isteyen her türlü gençlik  hareketinin, kaba kuvvete dayanan, silah kullanan hertürlü eylemin kesin olarak karşısında olacaktır.”


            Bu söylenenlerin bir çoğuna, canı gönülden katılıyordum. Ecevit ekibinin içinde, merkez yöneticiliği görevime, dört elle sarılmıştım. Genel merkez binalarına, İstanbul’da politika yaptığım yıllarda, kurultay delege kartlarını almaya gelirdik. “İşte.” derdim. “Başta İnönü, Parti’nin bütün beyni burada” kendi hesabıma büyük saygı duyardım. Genel Merkez, sanki, Parti’nin içindeki devleti temsil ederdi. Parti’yi, Atatürk’ün İnönü’ye bir emaneti olarak gördüğümden, güvenle dolu, bir sevgi de duyardım içimde.

            İşte şimdi, odalarıyla, en üstteki parti meclisi salonlarıyla, alt kattaki  matbaası, orada basılan Ulus gazetesiyle, geleni gideni, koşuşan elemanlarıyla, Rüzgarlı Sokak'taki, Parti Genel Merkezi’ne, bende en üst yöneticiler arasında katılmıştım artık. Grup Yönetim Kurulu Üyesi olarak da Parti Meclisi’ne katılırdık oy kullanmadan. Şimdi ise, bütün Parti Meclisi Üyeleri’nin karşısındaki koskocaman Merkez Yönetim Kurulu toplantı masasının çevresinde oturuyorduk, İnönü’nün başkanlığında.

            Genel Sekreter'le Paşa’nın arasından su sızmıyordu. Bana göre Paşa’dan sonraki lider Ecevit’ti. Partiyi gençleştirerek gelecekti. Paşa seçim kampanyalarının birinde çevresine, “Bülent tek başına kaldı... Ona hiç yardım edemiyorum”  demişti, hayıflanarak. Paşa’nın bu sözü diğer başaltı liderlerinin kıskançlığını çekmişti.

            Grup Yönetim Kurulu toplantılarının aksine, Paşa, Merkez Yönetim Kurulu toplantılarına her seferinde başkanlık etmezdi, önemli olaylar dışında. Karar alırken, sakıncalı gördüğümüz konularda, Genel Sekreter  hemen Pembe Köşk'e gider, Paşa ile görüşür, fikrini alır gelirdi. Bizde kararlarımızın yönünü bulurduk. Merkez Yönetim Kurulu toplantılarında, Türkiye’nin o günkü politik durumu sürekli konumuzdu. Memleket içinde olsun, dış politikada olsun.”İktidar Partisi ne yaptı, öteki partiler ne yapıyorlar? Kim ne demeç verdi? Kim kiminle görüştü? Olayların bize yarayan tarafı, yaramayan tarafı. Basında bizden yana çıkan yazılar, bize karşı yazılanlar çizilenler... Hükümetin uygulamaları, yanlış olanları, doğru olanları”  bunlar ve buna benzer konular, durmadan konuşulur, konuşulurdu. Bazen döner dolaşır, sözler parti içi hiziplere gelirdi. Laflamaktan sersemlediğimiz bir sırada, Turan Güneş esprileriyle bizi kahkahalara boğardı. Bir bakardınız, ayakkabılarını çıkarmış, iskemleye bağdaş kurmak için uğraşıyor, ya da iskemlenin üstünde ayağa kalkmış. Bir keresinde tartışmalar çok heyecanlı bir noktada iken, toplantı masasının üstüne çıktı.

            Doğrusu, CHP’nin alt kademelerinde bulunduğum günlerde, Genel Merkezdeki çalışmanın bu türlü olacağını pek düşünmemiştim. Böyle olduğu zaman “Laflamanın yerine, vakit kaybetmesek de, daha faydalı birşeyler yapsak” demek gelirdi içimden. Bu duyguya, daha çok parti dedikoduları, hizip olayları gündeme geldiğinde kapılırdım. Kendimi, partideki hizipçilik konularında gönül rahatlığı içinde bulamıyordum. Ama ister istemez, kendinizi bir ekibin içinde görürdünüz, kazanmak, kazandırmak için. Particiliğin ve politika yapmanın bünyesi buydu.

            Olayların, memleketi sürüklediği açmazlar, Meclis’in başlıca uğraşı olmalıyken, biz milletvekilleri sanki kendi dünyamızın içinde yaşıyorduk zaman zaman.
 

İnönü bir konuşma yaptı

“Ne memleketi düpedüz çamura götürmek isteyen aşırı sol serserileri, ne memleketi kana bulamak isteyen aşırı sağ canileri bir kuvvettir”


            Abdi İpekçi, Paşa’nın bu konuşmasını savunur ve İnönü’yü eleştiren çevrelere şöyle seslenir;
 

“Demokrasiden yana olan devrimcilerin, İnönü’nün son konuşmasını tepki ile değil memnunlukla karşılamaları gereğine inanıyoruz...”

Bir başka yazar ise İnönü’ye çatıyordu.

“Devrimci aydınlara, Atatürk’çülere öfkeleniyor ıİmet Paşa, öfkesine kapılıp koyuverdimi kendisi İsmet Paşa, İsmet Paşa olmaktan çıkar. Aşırı serseriler, haytalar diye alışamadığımız kelimeleri savuran sıradan politikacı durumuna düşer...”


            Biz partimizin politikasını beğeniyorduk. Genel Politikayı yürüten, İnönü ile uyum gösteren, bir Genel Sekreter  ve bir Merkez Yönetim Kurulu vardı. Mülkiye Cuntası ile iyi geçiniyorduk. Hatta  Turan Güneş, İzmit’te çıkan “Sesim” adlı bir dergide beni yılın kadını bile seçtirmişti.

            Partideki anlaşmazlıkları; kimileri bir temel anlayış farkına dayandırıyorlar, kimileri ise, bunun temelinde Paşa’nın yaşlılığı nedeniyle “Müstakbel Genel Başkanlık meselesi yatmaktadır” diyorlardı.
                                                           (13 Ocak Abdi İpekçi)

            Haluk Ülman o günlerde Milliyet’te yayınlanan bir yazısında;
 

“AP ve CHP’de politika yapacak olanlar kendilerini ya sağ toplumsal güçlere, ya da sol toplumsal güçlere dayamak zorundadırlar. Bize öyle geliyor ki, Türkiye 1969 yılında bu sınıfsal sürecin içine girmiş bulunmaktadır. Türk siyasal partileri şimdi kimi bilinçli, kimi bilinçsiz kendilerini bu farklılaşmaya göre yeniden düzenlemenin sancısı içindedirler.”


diyor  ve CHP’deki anlaşmazlığı bu temele dayandırıyordu.

            Bir rahatsızlık olduğu gerçekti. Bunun boyutları sonra sonra belirginleşti. Bana göre Merkez örgütü, yeni politikayı, İnönü’nün desteği ile yürütmek istiyordu. CHP’nin başında yalnız tüzük hükümlerine göre değil, tarihi şahsiyeti, engin tecrübesinin verdiği manevi güçle de Sayın İnönü bulunmakta idi...
 

“Merkez Yönetim Kurulu, başta Bülent Ecevit olmak üzere parti sıfat ve haysiyetini taşıyan her müessesede olduğu gibi lideriyle tam mutabakat halinde bir politikayı uygulamaktadır.”


diye 12 Ocak’ta bir genelge yayınladık örgüte ve İnönü’ye sarılma, ondan güç alma isteği Kurultay’a kadar sürdü.

            1970 yılının ilk altı ayı, Türkiye’deki anarşinin palazlanma çağıdır. Memurlar yürür, işçiler yürür, üniversite hocaları yürür. Grevler, boykotlar, öğrenci yürüyüşleri, çatışmalar, toprak işgalleri sürüp gider. İktidar partisindeki anlaşmazlıklar, devalüasyon, zamlar. Abdi İpekçi “Olaylar ve Ordu” diye yazıyordu.
 

“Gerek sağın, gerek solun Orduda yaratmaya başladığı tepkiler artarsa, silahlı sokak çatışmalarının önü alınmazsa, Milli Güvenlik Kurulu'ndaki Ordu kanadının, bırakınız biz halledelim demesi  mümkündür.”


            İsmet Paşa’da öğrenci olaylarına karşı sert demeçler veriyordu.”Silah işleyen her yere polis girer” demişti.

            Bu ortamda biz, Kurultay’a gidiyorduk. Kadın Kolları ve Gençlik Kolları’na bakan sorumlu üye idim. Merkez Gençlik Kolu, Ecevit ekibiyle anlaşamıyordu, feshettik. Bu yüzden Parti Meclisi’nde neredeyse kavga çıkacaktı. İlhami Sancar’la,  Kamuran Evliyaoğlu bana çok fena çattılar.
 

            Çetin Cevizler
            Türkiye’nin o ortamında Gençlik Kolları ile uğraşmak, insanı deli çıkarmaya yeterdi. Bir yanda, aşırı solculara, Dev-Genç’e karşı kurulan “Sosyal Demokrasi Dernekleri” onun yanında, her değişikliği kolayca algılayabilen, koskoca bir Parti Gençlik Kolları Örgütü. ”İzmir’de bu işin üstesinden gelecek  bir genç var" dediler. Kalktım gittim. Talat Orhon’la, İzmir İl Başkanı beni uçaktan karşıladılar. Otele yerleştim. Oradan da İl Merkezi’ne gittim. Talat Bey’le, İl Başkanı gelmediler. İl Gençlik Kolu ayrı örgütmüş gibi kendi başına toplantılar yapıyor, kendi bildiğine çalşırken, ana kademeyi dinlemiyordu.

            O akşam, orada tanıdığım Süleyman Genç’e: “Yarın sabah otele gel seninle görüşeceklerim var” dedim. Birkaç gün sonra Gençlik Kolları Merkez Yönetim Kurulu’nun Başkanı oldu. Kurultaya kadar geçen o birkaç aylık sürede, onlarla çalışırken, neler çektiğimi bir ben bilirim, bir de Tanrı.

            Yasa dışı gençlik hareketlerinin karşısındaydı, Gençlik Kolları, ama o kavram kargaşası içinde, yazılarına, bildirilerine koyacakları ters bir söz partiyi, bizi nerelere götürürdü. O süre içinde, kavga ettik durduk. Onlar sloganlar koyarlar, ben çıkarır, ya da değiştirirdim. Temmuz’da yapılan Kurultay’dan sonra, Gençlik Kolları’na bakmamı istememişler. Zaten isteseler de o görevi almayacaktım. Yüreğim tükenmişti. Bütün bu kavga gürütlü sonucu bile gerçek bir dargınlık olmadı.  Süleyman  Genç iki yıl sonra yayınladığı; “12 Marta Nasıl Gelindi” adlı kitabını bana imzalarken, şöyle yazmış: “Düşünce ve eyleminde tutarlı insan Nermin Neftçi’ye”

            Kitaptaki yargıların büyük bir bölümüne katılmamakla birlikte, olayları anlatma bakımından iyi bir kitaptır.
 

            Genel Merkezdeki Temizlik
            Ulus Matbaası’nın üstündeki eski yapı gerçekten onarım isterdi. Odalar kir pas içindeydi. Tümü yeniden düzenlendi, kitaplık ayrı bir yere alındı. Parti’nin idari işlerine bakan, artık maaşlı ve sorumlu bir kişi vardı. Genel Sekreter’in odası çağdaş bir görüşle yeniden döşendi, bitişiğine özel bir sekreterya kuruldu. Genel Başkan’ın odasına pek dokunulmadı. Zaten bakımlıydı ve orasını Paşa çok az kullanırdı. Odadaki mobilya Paşa’nın kendi malıymış. Parti mallarına el konulduğu zaman Pembe Köşk’ten getirtmiş. Mevhibe Hanım’ın çeyizi olduğu söylenirdi. Eski İstanbul evlerinde bulunan oymalı kanepe takımlarından.

            Paşa’nın, Parti’de, bir de özel kitaplığı vardı. En üst kattaki Parti Meclisi Salonu’na giden merdiven sahanlığının ucundaki, küçük bir odada dururdu. Kimi ciltlerin üstünde Paşa’nın (İ.İ.) özel işareti vardı. Bu kitapların, 1950’de Çankaya’dan Pembe Köşk’e taşınılırken, Köşk'te yer kalmadığı için emaneten partiye bırakıldığı söylenirdi. Bir söylentiye göre de Paşa, 1950’lerin sonunda, Pembe Köşk'ü, Hint Sefareti’ne kiraya verip Ayten Sokak’a taşınırken bunları partiye bırakmış.

            Her neyse...İşte bu kitaplar, onarım sırasında küçük odadan çıkarıldı. Oda yeniden kurulan Araştırma Bürosu’na verilecekti. Bir bölümünü aşağıdaki yeni kitaplığa koydular. Bir bölümünü de merdivenin başındaki bekleme odasına yığdılar. Gelen aldı, giden aldı. Kitabın başında söz konusu ettiğim “ortalıkta bulunan iki defter” ve birkaç tarihi belge de bunların arasında idi. Biz bu “Altıoklu Defterler”i İnönü Vakfı’na verdik.