Demokrasinin kilit taşı  
 
BİR MEBUS HANIM

          O Yol Yokuş mudur?
            Kocamın ağabey dediği Demirel Neftçi, bizi Davutpaşa Kışlası'ndan alıp eve götüren, akrabası kutlamaya gelmişti. “Nermin... İnşallah sana kur’ada Muş ili çıkar...” dedi. Gerçekten de Muş çıktı. Türkiye’de belki de en az tanıdığım, bildiğim ildi. Oturdum, oradaki tüm CHP örgütüne birer telgraf yazdım. “Kanun gereği Muş milletvekili olduğumu 4 yıl süre ile Muş’lu hemşerilerimin hizmetimde bulunacağımı” söyledim. “En kısa zamanda Muş’a geleceğimi” de ekledim.
 

          Olaylar Ve İnsanlar

 “Burası Muş’tur, Yolu yokuştur... İnönü’nün boncukları’ndan Nermin Neftçi, Muş milletvekili oldu. Hani Paşa, seçimlerden önce kendisine, kontenjan adayı olmak için, başvuranlara, seçimlerde sizinle birlikte çalışmak isteriz... demişti ya, işte Nermin Neftçi onlardan biri... Ama Paşa’nın mavi boncuğu avucuna sıkıştırdıklarından...”                   (Hasan Pulur, 22.10.1965 Milliyet)


            Salı akşamı Eminönü teşkilâtı Haydarpaşa’dan Muş milletvekilini, Ankara’ya uğurluyordu. Nermin Neftçi’nin şimdiye dek Muş’u görüp görmediği bilinmezdi ama, bundan sonra ilk fırsatta Muş’a gideceği ve Muş’lulara lâyık olmak için çalışacağı muhakkaktı. Arkadaşları, gara pilli bir pikap getirmişlerdi. Pikap’ta:
 

 “Burası Muştur, Yolu Yokuştur.

Giden gelmiyor, acep ne iştir”


plağı çalıyordu. İşte böylece bizim yokuş başladı. 8 yıl bitip tükenmeyen ama bana çok kısa gelen Muş yolları.

            Taksim’deki yataklı vagonlar şirketinden, Ankara biletini alırken, adımı söylemiştim. Hemen tanıdılar. “Ooo... hayırlı olsun” dediler. Milletvekili bileti kestiler. Daha evvelden öğrenci pasosuyla vapurlara, trenlere  ucuz bilet almıştım. Bu bambaşka bir şeydi. Öğrenciliğimde Ankara - İstanbul arası gidip gelirken, mebus kompartımanlarını görürdüm. Bunlar başka dünyalardaki insanların, benden çok uzak alışkanlıkları gibi görünürdü. Ağabeyim Giresun Milletvekili iken, hep bu vagonlara binmişti diye düşündüm.

            Ankara’da, Yüksek Seçim Kurulu'na gidip tutanağımı aldım ve Meclis'e gittim. Yeni milletvekilleri birer ikişer Özlük İşleri'ne geliyorlardı. Kimisi sıkılgan biraz ezilir gibi, kimisi şaşkın, kimisi neşeli. Eskiler, görevlilerle sohbet ederek, kendi evindeki gibi rahat. Bir takım kağıtlar formlar verdiler. Grup odasına çıktım. Partiyi orada yeniden bulunca rahatladım. Doldurduğum formları Özlük İşleri'ne götürürken, liseden arkadaşım olan, bir milletvekiline rastladım. “Ver bakalım neler yazmışsın” diye kağıtları aldı. Okurken, “Sen biraz da İngilizce bilirdin, niye yazmadın?” dedi. Formdaki “Az Fransızca”nın yanına bir de  “Az İngilizce”yi ekledik.
 

          Şaşkın  Ördek
            1 Nolu döner kapıdan girip, yerlerdeki bej renkli, yumuşak halıların üstünden yürüyerek pardesümü vestiyere bıraktım. Meclise giderken “Nasıl giyinmeliyim?” diye düşünmüştüm. Meclis iç tüzüğünde kadın üyelerin kılık kıyafetini belirleyen bir kural yoktu. Çok sonraları benim de üzerinde epeyce kafa yorduğum, emeğim geçen 1973 tarihli meclis iç tüzüğünün 57’nci maddesine, “Bayanlar tayyör giyerler” diye bir kural konmuştur. Eski milletvekillerinin nasıl giyindiklerini inceledim. 5 nci dönemde, Meclise giren ilk hanım milletvekillerinden 5-6' sı ne giyeceklerini şaşırmışlar ki, kolalı yakalı gömlek giyip, erkek gibi kravat bağlamışlar. Hele Nakiye Elgün hanımın bir kıyafeti var ki  kadın demeye bin şahit ister. Sırtında, erkek ceketi, başında bere, kolalı yaka ve kravat. Daha sonraki hanım milletvekilleri ise çoğunlukla tayyör giymişlerdi. Ben de öyle yaptım. Koyu renkli bir tayyör, içine uygun bir eşarp, üstünde bir iğne, sımsıkı topuz yapılmış bir saç.

            CHP Grup toplantısına gittim. En ön sırada Paşa oturmuş. Sağında Kemal Satır, solunda Feridun Cemal Erkin, Satır’ın da sağında Ali İhsan Göğüş. Sessizce girip, arka sıralardan birine iliştim. Gelip kutlayanlar oldu.

            Seçimlere geçildi. Beni Meclis Başkanlık Divanı'ndaki Katipliklerden birine aday göstermişler, ama bana sormamışlar. Kabul etmedim. Nereden estiyse aklıma, Grup Yönetim Kurulu üyeliğine adaylığımı koyuverdim. Tersden dalmıştım. Aynı gün akşam üzeri kocamla karşılaşan Coşkun Kırca, göğsünü bir “ispenç horozu” gibi kabartarak,”Birader, biz Nermin’i Divan Katipliği'ne aday gösterdik. O ise gitti gruba girmek istedi ve kaybetti.” Sağ elini yumruk yapıp, göğsüne vurarak “Bu işler burada bizden sorulur, bizden” demiş.

            Yemin  töreninden  sonra  ödenek  çeklerimizi  verdiler. Nizam, Ben, Tarhan, Gülsevil. Ankara Palas Pavyonunda kendimize ziyafet çekerken çantamı açıp içi para dolu zarfı masanın üstüne vurdum. “İşte Devlet Babadan” dedim. Tarhan aldı saydı. “Nermin hanım bu çok  para yahu...” dedi.

            Ertesi gün ilk iş olarak, Orhan Eyüpoğlu’na olan borcumu ödedim. Ayrıca sağa sola da epeyce borçlanmıştım. Orhan Birgit bana, ben ona kefil olarak, 4-5 bankadan 3500 lira aldık. Bankalardan borç alışlar, borçların vadesi geldiğinde, vadenin uzatılması, yeniden para alınması, milletvekilliğinin şanındandı o zamanlar.

            Meclis 3-5 gün tatile girince Eyüpoğlu’nun arabasıyla İstanbul’a döndük. Diplomasını aldıktan sonra evine giden öğrenci gibi hissediyordum kendimi. Diplomanın sevinci yanında bir de gerçekler vardı. Teşkilatta politika yaparken hiç olmazsa, akşamları evime dönerdim, uzaklara gidip gelmek yoktu. Yorulurdum ama, bir memur hayatının sabah git, akşam gel disiplini içinde yaşardık. Şimdi herşey değişmişti. Evimiz İstanbul’da Meclis Ankara’da, henüz yüzünü görmediğim seçim bölgem Muş ise dünyanın bir ucunda. Yıllarca İstanbul milletvekillerine gıpta ile bakmışımdır. Politikacı kadın derbederdir artık.
 

          Yokuşu Çıkarken ve Muş İlinin Tarihi
            İstanbul’da ancak iki gün kalabildim. Kendime siyah bir palto, bir çift çizme, bir de kalın kazak aldım. 15 yaşındaki küçük oğlumla birlikte Muş’a gitmek üzere Ankara’ya geldim. Kısa süre içinde, Muş’la ilgili bilgileri, gücüm yettiğince toplamıştım. 26 Ekim günü trende tuttuğum notlardan okuyordum:

            “11.15’de Vangölü Ekspresi'ne bindik.. Sonbahar’ın son günleri, Mamak sırtlarında gecekondular. Kavakların kızaran yaprakları titreşip dökülüyor. Vangölü ekspresinde sıcak yemek yok. Tavuk haşlama, tuzlu balık ve konserve yaprak dolması yiyeceğiz. Yol boyunca ağaçlar bozarmış, sararmışlar. Yanımızdaki asfalttan odun yüklü kamyonlar geçiyor.. Çilekeş trenimiz, Anadolu’nun içlerine doğru dalıyor. Elma Dağı Barut Fabrikası, bisikletli köylüler, traktörler geçiyor. Çocuklar yarışa kalkmışlar trenle... Kılıçlar İstasyonu, çevresi tepelerle çevrili düzlükler, sağımız solumuz sürülü toprak. Pancar yüklü vagonlar, istasyondaki çeşmeden dağ suları akıyor, çevresinde saz benizli , buğday saçlı çocuklar”...

            Elimde, Sağlık Hizmetleri'nin sosyalleştirildiği bölgelerde hizmetin yürütülmesi hakkında önerge var. Muş’a hareketten önce, bakanlıklardan ve Planlamadan topladığım kitaplardan biri. Muş  pilot bölge, toplum kalkınmasının ve hekimliğin sosyalleştirildiği ilk yer. Benim için çok ilgiye değer. Oraya 1965 Türkiye’sinin ikinci meclis dönemi, milli bakiye kontenjandan milletvekili olarak gidiyorum. Sezgilerimi ve izlenimlerimi yazmak istiyorum. Faydalı olabilmek amacıyla doluyum.

            Galatasaray 9'ncu sınıf öğrencisi olan oğlum Fransızca bir kitap açmış, karşımda oturuyor. “Bak Sinan” diyorum. “Demir oksitli kırmızı dağlar, akşam güneşi altında kızarmış tarlalar ne güzel.” Çerikli İstasyonu'ndan sonra sürülerle koyunlar dağılmış vadilere... Bunlar benim Muş yolculuğundan tuttuğum notlarımın ilk bölümü.

            Muş’a gidiyorum. Bu ilde CHP’ye verilen oylar bir milletvekili çıkarmaya yeterli gelmemişti. Başka illerdeki yeterli olmayan oylarla birleştirilmiş: “Ekten, pükten deli kıza fistan kabilinde kesilip biçilmiş”, bana bir milletvekilliği düşmüştü.

            En büyük ilin, bir büyük ilçesinde başkanlık yapıyordum, milletvekili olduğum zaman. İnsan seçilince, savaş kazanmış gibi bir duyguya kapılır. Halbuki ben Milli İrade Sandığından çıkmamıştım. Kanun gereği, parti meclisinin oyları beni milletvekili yapmıştı. Trende giderken, zafer duygusunun yanında bir eziklik vardı içimde.

            Yol boyu hep düşünüyordum. Beni ne kadar benimsemeseler haklarıydı. Tepeden inme gidiyordum. Belki de hoş karşılamazlardı gidişimi. Kendilerinin temsilcisi gibi saymazlardı, ne yapsalar, ne deseler haklarıydı. İnsana çapraz gelen bir tarafı vardı, şu Milli Bakiye Kanunu'nun. Neyse,  olmuştu bir kere. Bakalım görecektik durumu.

            Van Gölü Ekspresi'ndeki yataklı vagonun yanında, bir başka vagonun  yarısından bozma küçücük 4 masalı bir lokanta bulunur. Notlarla şöyle anlatıyordum:
 

– “Oğlumla birlikte çay istedik büfeciden",

–  “Bir bisküvi bir kek var mı?”   dedik.

–  “Yok hanımcığım. Alıyoruz satamıyoruz. Sonra yataklı vagonlar bize ödetiyor.”  Ve başladı   sızlanmaya.

– “Ben”, dedi “185 lira maaşla memurum abla...”


            4-5 Muş’lu genç ile YTP İl Yönetim Kurulu'ndan bir üye, bir de CHP’li Belediye Meclisi Üyesi, kompartımana ziyaretime geldiler. Gençlerin kimisi üniversiteyi bitirmiş artık dönüyor. Kimisi de 29 Ekim tatilini geçirmeye gidiyor. Hepsi de çok samimi, çok açık ve gerçekçi insanlar... Muş’un bu evlatları ile sohbeti kurmuşuz. Muş’u hiç görmemiş olan ben; "Bir kitapta okumuştum. Oraları önceleri denizmiş. Sonradan sular çekilmiş. Bu doğru mu?”  diye soruyorum “doğru” diyorlar. Sular çekilince kalan topraklar volkan külleriyle karışmış verimli bir bölge yaratmış.

            Dışarıda buz gibi bir hava var. Biz sıcacık kompartımanda çaylarımızı içiyoruz... Akşam yemeğimiz gene tavuk söğüş, Tuzlu balık, gene konserve dolma. Büfeciye söyledim, oğluma sahanda iki yumurta yapacak...

            Kayseri’ye yaklaştığımız, karanlık içinde, tenhada parlayan tek-tük otomobil farlarından belli. Nemelazım benim Kayseri, ben Muş’a gidiyorum.. Muş’a, yolu yokuş olsa da gidiyorum. Kayseri’nin ışıklarını görebilmek için oğlumla kompartıman lambalarını söndürdük. İkinci gün, Muş’a yaklaşırken, Nizam’ın İngilizce bir kitaptan çıkardığı notları okuyorum. Muş’un eski bir tarihi var. Şehrin dördüncü asırda kurulduğu sanılır. Urartu Kralı Muşet tarafından kurulduğu için adı Muş olmuştur. Araplar buraya Tarum adını vermişler. Müslümanların kendi aralarındaki geçimsizlikleri sonucu Muş 966 tarihinde yani hemen hemen 1000 yıl önce, Bizanslıların eline geçmiş. 11 nci asırdan itibaren Muş ve havalisi Selçukluların olmuş. 1260’da ise Moğol istilasına uğramıştır. Moğollardan sonra Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevilerin eline geçtiği biliniyor. 1515 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olmuştur.

            Tarihi yerleri, kalesi  altıncı yüzyılda yapılmış. Tamirler görmüş çeşitli devirlerde. Şimdi harabe halindedir. Muş hakkında topladığım diğer notlarda ise Kızıl Ziyaret Muş’un en güzel yeri, Nemrut Dağı tepesinde bir krater gölü var. Nazik ve Bulanık göllerinde buzlar çözüldüğü zaman iyi balık olurmuş.

            18 Şubat 1916’da Muş, Rus işgaline uğramıştır. İşgal altında kaldığı sürede yöre en karanlık günlerini yaşamış. Ruslar tarafından tahrik edilen Ermeniler, Muş ve çevresinde epeyce kötülük yapmışlar.

            Karasu ve Murat nehirleri suluyormuş Muş Ovası'nı. Dağınık Muş notlarında göz gezdiriyorum: Malazgirt savaşının kazanıldığı toprakları içine alan ilimiz, denizden 1520 metre yükseklikte.

            Muş ilinin ünlü milletvekillerini düşünüyorum. Hacı İlyas Sami Bey, kayınpederimle ve onun babasıyla birlikte Osmanlı Meclisi Mebusanı'nda bulunmuş. Resmini eski albümde görmüştük. Birinci Meclis'de ve daha sonraları çeşitli dönemlerde milletvekilliği yapmış, din bilgilerinin yanında Ermenice ve İngilizce de bilirmiş...
 

            Akvaryumdaki Balık, Muş'taki İnsanlar
            Dağlar tepeler, derin vadiler, ovalar, ovaları aşıyordu tren, Doğu Anadolu’nun içinden, ”Muş göründü...” dediler. Oğlumla pencereye koştuk. Alaca karanlıkta uzaktan kör kandiller gibi yanan seyrek seyrek ışıkların bir ilin görüntüsü olacağına inanası gelmiyordu insanın. İstanbul’un Silivri’si, Çatalca’sı bile değildi bu görünüm. Tren Muş İstasyonu'nda durdu, indik. Bir kalabalık grup kımıldıyordu. Kimse ne oğluma, ne de bana bakmıyordu. Bir ara bir milletvekili sözü çalındı kulağımıza.
 

 – ”Siz kimi arıyorsunuz?” dedim.

– ”Milletvekili hanım gelecekti.”

– ”Benim.”  dedim. Hemen çevremi sardılar.

– ”Vayy... Sen hoş gelmişsen.”


diye elime sarılıyordu herkes. İl Başkanı, İlçe Başkanı, üyeler, Gençlik Kolu Başkanı. Bizi bir jipe aldılar. İstasyonla şehir arası epeyce çeker. Tenha sokaktaki bir dükkanın önünde durduk. İl binasıymış. Ortada asılı 150'lik bir ampul o kadar az yanıyordu ki insanların yüzünü zor seçiyordunuz. Voltaj hep böyle düşük olurmuş.
 

– ”Kusura bakma.” dediler. “Biz daha yaşlı bir hanım bekliyorduk.”

– ”Bana otel, han, bulun oğlumla kalabileceğimiz.”

– ”Otel hazır, sen karışma...”


            Bitişikteki kahveden çaylar geldi. Oda dolmuştu. Nasıl seçildiğimi, adayları olmadığım halde Muş’a nasıl geldiğimi  kısaca anlattım. Çoğu yüzüme merakla bakıyorlardı. Hiç görmedikleri bir şeye bakar gibiydiler. Akvaryumdaki Japon balığına benzettim kendimi. Muş’lulardaki bu merak uzun süre kaldı ve beni kabullenmelerine yardımcı oldu sanırım.

            8 yıl milletvekilliğini yaptığım Muş’un hiç bir yerinde bir gece bile otelde kalmadım. O akşam, daracık sokaklardan yürüdük, Minare Mahallesi'ndeki Abdullah Balkaya'ların evine geldik. İçinde bir musluğun durmadan, şakır şakır aktığı bir avludan geçip yukarı kata çıktık.

            Ben yaşta, zayıf nahif, başörtüsü çenesinin altından sıkılmış bir hanım, güleryüzle yanaklarımdan öptü,”Hoş geldin, hele buyur böyle” dedi. Duvarlarına halılar asılmış, çepçevre geniş sedirler üstüne kanaviçe işlemeli yastıklar konmuş, güzel bir doğu odasına girmiştik. O gece Nuriye hanım, sobayı harıl  harıl yaktı. Kabartılan yün yatakları sobanın yanına açtı, ısınsınlar diye.

            Ertesi sabah, Merkez İlçe Başkanı olan Abdullah Balkaya ile birlikte Muş gezi programını hazırladık. Defterime bakıyorum:
 

     “28 Ekim Perşembe, sabah merkez ziyaretleri,

      1.            Vali (yarım saat)

      2.            Belediye

      3.            Sağlık Md.

      4.            Garnizon

      5.            Öğleden sonra AP, YTP., CKMP, TİP. Merkezleri

                     29 Ekim-kutlama töreni.


            Muş’la tanışmam böyle başladı. İlçelerden sadece Varto’ya gidebildim. O gezide kocama telefon ettiğimde, “Bugün Varto’ya gittim. Orada çok enteresan bir ilçe başkanımız var. Nane likörü ikram etti. İnanmazsın, güzel bir kitaplığı var evinde” demiştim. Bu o zamanın ilçe başkanı Ali Haydar Dikmen’di.

            Muşlular, benim bu yeni hemşehrilerim, sadece meraklı değil, akıllıydılarda. 2 gün sonra Muş’un çevre köylerinin muhtarları, diğer yetkililer, akın akın gelmeye başladı. Hiç değiştirmeden yazıyorum:
 

“Sayın Memleketimizin temsilcisi ve Milletvekilimiz,

Bizler köy muhtarları olarak, köylülerimizin adına, evvela sizlerin, memleketimize hoş geldin demeyi bir borç bilir. Ve memleketin dert ve dileklerini, yakından alakadar olmaya ve gereken yardımlarınızı bir kere daha yapılmasını siz Milletvekillerimizden beklemekle bizler köy muhtarları olarak arz etmekteyiz...”

Dertlerini, şikayetlerini uzun uzun sıraladıktan sonra,

“Burada seçilen Milletvekillerimiz bize şimdiye kadar bir iş yapmadı. Şimdi ise, siz bu memleketin bütün dertlerini yakınan görün ve yapılmasına maddi-manevi azemi gayretlerinizi esirgemiyeceğinize de emin bulunmaktayız. Ve bunu bir hakikat olarak arz etmekteyiz. Memleketimizden seçilip gidenlerin şimdiye kadar  yapılmadık işlerin yapılmasını sizden beklemekteyiz. Milletin iradesiyle işbaşına gelen milletvekillerimiz Memleketin bir derdine eğilmedi. Bundan sonra dert ve ihtiyaçlarımızı siz Milletvekilimiz Nermin Neftçi’den temenni ederiz.”
 

            21 köy muhtarının mührü ve imzası olan bu mazbata, ilk günden beni adeta ipotek altına alıyordu. birinci imzayı atmış olan Sungu Köyü Muhtarı Seyfettin (Seyfo) Sayılgan beni Muş’un en büyük köylerinden Sungu’ya (eski adı Norşin) götürdü. Köyde güzel bir muhtar odası vardı. Odanın ortasında bir masa, masanın ortasında da eski bir daktilo makinası. Muhtarlığın ön yüzündeki duvara büyük harflerle “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE" yazısının önünde köylülerle bir fotoğraf çektirmişiz. Sağımda ve solumda, 2 metreye yaklaşan boyda iki insanın arasında duruyorum. Solumdaki, il başkanımız Dizdaroğlu, sağımdaki, Sungu Köyü'nün tanınan ve sevilen Cemil Ağa’sı. Başım omuzunun hizasına bile gelememiş. Köyün işlek bir sağlık ocağı vardı. Ebesi de köy öğretmenin eşi idi. 400 haneli köyün en büyük derdi, hemen önünden akan, “Karasuyun” üstüne köprü yapılmasıydı. Biri  hanefilerin, öteki şafiilerin olan, iki camii vardı. Şafiilerin imamı Siracettin Efendi hiç elimi sıkmıyordu, abdesti  bozulur diye. Ama çok saygılıydı.

            Bir defter dolusu dilekle Ankara’ya döndük. Uğurlamaya gelenler bana “güle güle Vekil hanim” diyorlardı. Muş’a gitmiştim, içine girmiş, öğrenmeye başlamıştım. Onlar da beni tanıyorlardı yavaş yavaş. CHP’nin orada liste başı olup da kazanamayan adayı Ahmet Hamdi Çelebi’nin, geçim sıkıntısı çektiğini söylemişlerdi. Dava vekilliği yaparmış, arzuhal yazmakta çok başarılıymış. Malazgirt ya da Bulanık ilçelerinden birinde Hazine Muakkipliği bulunursa iyi olacakmış, Ferit Melen Bey'e söylenmesi için not etmiştim.

            Muş’tan döndüğüm gün 31.11.1965 Hürriyet Gazetesi'nin “Serbest Kürsü” sütununda şu mektup çıktı:
 

“Mebusluk işi ve istikbal kaygısı,

Muş ilinde damadım Hamdi Çelebi’nin liste başı olması sebebiyle CHP’nin aldığı oylar fazlalaştı. Damadım köy köy dolaşarak yaptığı  propaganda için 80 bin lira harcadı. CHP ileri gelenleri damadımın yerine Eminönü Kadınlar Kolu İlçe Başkanı Neriman Hanımı kontenjandan mebus çıkardı. Beş çocuklu damadım bütün ümidini mebusluğa bağlamıştı. Bunun için büyük bir borç altına girdi. Muş’dan gösterdiğiniz Neriman hanımın mebus olması mutlaka şart mıydı? Damadım gibi çok mu borçlanmış, istikbalini bu mebusluğa bağlamıştı? İsmet Paşa’dan bu hatayı önümüzdeki ara seçimlerinde telafi  etmesini bekliyoruz”
                                                                    Ayşe Özçelik
                           Cerrahpaşa K.Muhittin Sok. Aktürk   Aksaray- İSTANBUL


            Hamdi Bey de beni Yüksek Seçim Kurulu'na şikayet etti. Seçilişimin yasal olması nedeniyle, Kurul 11.12.1965 günlü kararıyla bu istemi reddetti.  Ama Hamdi Bey işin peşini bir süre bırakmadı. Neyse, bu konudaki gelişmeleri ilerde göreceğiz.
 

            Milletvekili Ben
            Ankara’da seçim bölgemin işlerini kovalıyan, Meclis’de de yasama ve eleştirme görevlerini yerine getiren, milletvekilliği çalışmalarına başlamıştım. 4 Kasım günü Muş iline tahsis edilen 50 tonluk tohumluk buğdayın yetersiz olduğunu, ekim süresinin bitimine 10 gün kaldığı halde, dağıtımın yapılmayışını eleştiren ve bakanlıkça ne gibi tedbirler düşünüldüğünü soran bir önerge verdim. Sözlü sorum 22 Kasım günü gündemdeydi. Tarım Bakanı Bahri Dağdaş konuşmuştu.

            Yemin ederken, Millet Meclisi Kürsüsü’nün ne olduğunu pek anlamamıştım. Meclis’de ilk kez bugün kürsüden konuşacaktım. O gün gelinceye dek, çok konuşmalar  yapmıştım. Ama meclis kürsüsü başkaydı. Churchil’in bir öğüdü vardır: “Büyük çoğunluğa kürsüden hitabederken sakın en önde oturanlara bakmayın. Arkaya doğru giden o büyük kalabalığın altında ezilirsiniz. En son sıradaki dinleyicinin başının üstüne taraf bakın. O zaman, onlar size değil, siz onlara hakim olursunuz.”

            Meclis'deki en son sıradaki adamın başının üstüne de baksam, ondan sonra gazeteciler, onların arkasında, koskoca balkonu dolduran dinleyiciler vardı. Görmeye çalıştım. Parti çalışmalarında hayal edemiyeceğim kadar güzel bir seslendirme düzeni vardı meclisin. Hazırladığım konuşmayı zannederim teklemeden yapabildim.

            Birkaç gün sonra Muş’dan telgraflar, mektuplar gelmeye başladı. İlişki kurulmuştu. 27 Kasım tarihli Son Havadis Gazetesi'nde Orhan Seyfi Orhon şöyle diyordu;
 

“Evvelki Günkü Meclis, CHP’li Muş Milletvekili Muş’a tahsis edilen tohumluk hakkındaki sözlü sorusuna daha nazik bir mukaddeme ile başladı. Tarım Bakanı için önergede hiç bir incitici tabir kullanılmamıştır. Soru, bir bayan milletvekilinin uslubuna en yakışır bir şekilde fakat, Muş’a karşı derin bir alaka ve hassasiyetle sorulmuştur...

Millet Meclisi müzakereleri için bu pek hayırlı bir başlangıçtır. Zannediyorum ki parlemento büyük bir olgunluk içinde, memleket meselelerini sözle değil, işle halletmek kararında olduğunun pek güzel bir örneğini vermiştir.”


            Evet... Orhan Seyfi Orhon böyle söylüyordu ama sonraki günler bakalım neler gösterecekti...
 

            Kurt Yumağı
            İlyas Seçkin anlatmıştı, karlı günlerde, Ayaş belinden geçen yolcuların karşısına aç kurtlar çıkarmış. Onların önüne, köylüler keçi kılından bükülmüş bir yumak atarlarmış, kurt yumağa dokundukça yuvarlanır, yuvarlandıkça peşinden koşarmış, böyle böyle, yumak kurtu arkasından sürükler belden aşağı gidermiş. Biz de “ortanın solunu” aldık, partinin içinde yuvarlanmaya başladık.
 

            Meclis Açılırken, Düşüncedeki Ayrılıklar (Ortanın Solu)
             “CHP’nin eski ilerici azınlığı, Kemal Yılmaz, Mahmut Bozdoğan, Orhan Birgit, İsmail Arar, Seyfi Sadi Pencap, Nermin Neftçi, Hayrettin Uysal gibi yeni isimlerle zenginleşmiştir. Ama, Nurettin Ardıçoğlu, Ruhi Soyer, Kemali Beyazıt gibi tipik gerici unsurlar, CHP içinde hala önemli sayıdadırlar.” (Yön Dergisi 22 Ekim 1965) diyerek “kurt yumağını” o da bir başka yönden yuvarlamaya çalışır. Ama “yanlış tahminler” de yapar. “CHP Meclis'de ortanın solu bir muhalefet yapacaktır. Bu muhalefeti Turhan Feyzioğlu’nun sürükleyeceği anlaşılmıştır. T.İ.P. aynı yönde daha ileri fikirler savunacaktır” diye ekler.

            Bu yorum nereden geliyordu, kimden esinlenmişti. İlerici saydığı isimlerin hiçbiri yön bildirisine imza koyan kişiler değildi. Bu olsa olsa bizim İstanbul’daki çalışmalarımızdan ileri geliyordu biraz da. 1963-1964 yılları arasında hazırlamış olduğumuz, reformist görüşler beni, Orhan Birgit’i, İsmail Arar’ı bu katagoriye sokuyordu.

            Ben gerçekten reformcu idim. Atatürk’ün devrimcilik ilkesini, reformculuk olarak yorumlardım, anlardım. Bana göre az gelişmiş bir ülke bu dinamizm ile demokrasiye erişir ve gelişirdi. Reformculuğum bu yapısı ile, barışçı bir yöntemdi. Temelinde ayrılık da kavga da yoktu. Bu yüzden bazılarına göre statükocu bile sayılırdım. Partinin bir bütün olarak kalmasından yanaydım.

            Seçim sonrası toplanan CHP Parti Meclisi'nde, tartışmalar olduğu kulağımıza gelmişti. Kimi üyeler ortanın solu deyiminin partiyi yenilgiye götürdüğü inancındaydılar. Bunların başında Sırrı Atalay geliyordu. Ferit Melen, Cahit Zamangil ve başkaları da bu fikirde imiş, büyük tartışmalar çıkmış, ama Feyzioğlu yan tutmamış deniliyordu. Halbuki seçim  öncesi  Feyzioğlu’nun tutumu belli idi. Biz kendisini reformcu kanattan sayardık, herkes de öyle bilirdi.

            Meclis açılalı bir, bir buçuk ay olmuştu. Birgün bana “Toplanıyoruz” dediler. “Mesele nedir?” diye sorunca, “Ortanın Sol’u.. falan”  diye yarı kapalı cevaplar aldım.  Toplantı galiba Seyfi Sadi Pencap’ın Bahçelievler'deki evindeydi. O akşam oraya gittim. Sohbet havası içerisinde, ortanın solu deyimi konuşuldu. “Bir ve beraber olalım” denildi. Belirli bir gündemi yoktu toplantının.

            Eşim de o akşam Tarhan Erdem ile birlikte Feyzioğlu’na gitmiş. Geç vakitlere kadar aynı konuları tartışmışlar. Feyzioğlu, ortanın solu sözünün parti görünümüne zarar verdiği tezini savunuyormuş daha çok. Kocam “her şeye rağmen, grupta bir tartışma açılırsa karşı çıkmamasının yararlı olacağını” ileri sürmüş. Bunları bana anlatırken:
 

“Grupda büyük bir anlaşmazlık çıkacağını hissetmiştim. Senin o akşam katıldığın toplantıdan hiç bahsetmedim. Feyzioğlu bazı kişilerden söz ediyor ve onlarla anlaşma imkanı olmadığını söylüyordu. Hele sizin toplantıya katılanlardan birisi için çok kötü konuştu. Ben ise, “Canım bir kişinin ne önemi var, senin yerinde olsam onları kâle bile almam, önemli olan partinin bütünlüğüdür. ıstersen ben ve Tarhan Erdem, şöyle derleyip toparlayıcı bir bildiri taslağı hazırlayalım, sana getirelim. Onun üstünde düşün belki guruptan onu veya benzer bir bildiriyi geçirirsiniz”


dedim, diye anlatmıştı. Gerçekten de Tarhan Erdem ile oturdular saatlerce çalışıp, güzel bir bildiri metni hazırladılar. Bir suretini Ecevit’e, bir suretini de o akşam Bulvar Palas’daki CHP kokteylinde, Feyzioğlu’na verdik. 1965 yılının Aralık ayında grupta açılan tartışmaların bir yaraya dönüşmemesi için aile olarak çok çırpındık. Şair Ecevit bizim bu halimizden duygulanmıştı. Bizi, Eliot’dan çevrilen “The Coaktail Party” adlı oyunun üç koruyucusuna benzeterek, kitabı bize şöyle yazıp hediye etti:
 

Sayın Nermin ve Nizam Neftçi’ye
CHP nin koruyucu melekleri

                                                                  Bülent Ecevit
                                                                  1 Aralık1965


            Grupta tartışma açıldı. Herkes cevherlerini döktürüyordu kürsüde, ben de konuştum:
 

“Batının oturmuş parlamenter demokrasilerinde partilerin sağ sol kanatları olur. Binaenaleyh, partiler içinde de bir yelpaze vardır. CHP toplumcu bir partidir. Toplumcu kelimesinden korkmamak gerekir. Bunun marksizimle ilgisi yoktur... CHP ortanın solu ve toplumcu yönüyle teminat teşkil etmektedir... Ekonomik düzen ve sosyal yapı değişimi yolundan sağlam temellere dayanan CHP programı ve bu programın ışığındaki yerimizi açıkça belirtip ortaya çıkmalıyız. Yoksa doğacak boşluğu, demokratik düzenin ve sosyal yapının yıkılmasını özleyen dönüşümcü akımlar dolduracaktır. Biz demokratik düzeni aldatıcı bir burjuva düzeni gibi gösterip, -proleterya özgürlükleri- edebiyatı yapanların yanında değiliz... Bizim sosyal değişim (tekamül) anlayışımız, özgürlük anlayışımız, ekonomik politika tutumumuz, dinamik bir toplum içinde olumlu bir sonuca varma çabasıdır. Dünyadaki yerimizi de buna göre belirleyen ve buna göre politika izleyen siyasi bir topluluğuz. Biz ne körü körüne herhangi bir  devletin politikasına uyarız, ne de herşeyin kabahati demokratik düzen içinde yaşayan  uluslarınmış gibi, o ulusların güttüğü politikaya düşmanlık ederiz...Bizim  devletçi yönümüz de batı demokrasisi içinde mevcut bulunan bir anlayış tarzı

Sömürgecilikten yeni kurtulan bazı toplumların, sömürgeciliğe karşı olan düşmanlıklarını vasıta edip, Batı demokratik hayatına, Batı politikasına ve batılı dünya görüşüne karşı kıştırtma yolları aranır. Halbuki biz, sömürgeciliğe  karşı çok önceleri savaşını vermiş ve kazanmış bir ülkeyiz. Asırlarca bağımsız yaşamış, bütün direnmelere rağmen, Atatürkçü bir metodun içine girmiş bir ülke oluşumuz bizi, diğer az gelişmiş ülkelerden haklı olarak ayırmaktadır.”
 

            Biz sosyal demokrasiyi bu ölçüler içinde anlıyorduk, öyle de anlamaktayız. Bir gün ülkemizde bir sosyal demokrat parti kurulursa, ancak bu ölçüler içinde kaldığı sürede başarıya ulaşacağına inanırız. Parti Meclis Gurubu içinde benim bu görüşlerime katılmayanlar vardı. Ama bu batı anlamındaki sosyal demokrasi anlayışına da karşı çıkmıyorlardı. Hiçbir şey açıklığa kavuşmadan grup görüşmeleri bitti. Yumak ortada kalmıştı.

            Kendi kendime düşünürüm: Acaba o gün, İnönü kürsüye çıksa elini vurup, “Aklınızı başınıza alın, benim anladığım ortanın solu budur” diye bir sınır çizse idi, ne olurdu?... Hiçbir şey olamazdı. Belki üç beş kişi ya sağa ya da sola giderdi, işte o kadar.. Çünkü, kadrolaşma henüz kesinleşmemiş, zıtlaşma kemikleşmemişti.

            Grup normal çalışmalarını sürdürdü. Ama için için ayrılık yayılıyor, gizli toplantılar seyrek de olsa yapılıyordu. Diğer partilerle meclisde sürtüşmeler başlamıştı. Ana muhalefet partisi bizdik ama, en sert çatışmalar, TİP. ile AP arasında geçiyordu. AP’lilere göre TİP’liler, Lenin’in, Stalin’in, Marks’ın birer simgesi idiler. Bu çatı altına girmemeleri gerekirken, girmişlerdi. Ne kadar sataşılsalar aşağılansalar yeriydi. TİP’lilere göre ise, AP, kokuşmuş düzenin temsilcisiydi.

            Meclis'in iki kulisi vardı. Genel Kurul salonunun sağındaki kulis AP’nindi. Sol tarafdaki kulis de CHP’nin sayılırdı ama karma idi CKMP’liler, YTP’liler, TİP’liler, merdivenlerden çıkan her  partinin senatörleri bu tarafta kümelenirdi. Bu yüzden bizim kulis daha renkliydi.  AP  kulisi sessiz sakin görünüşlü, biraz da soğuktu. Önemli günlerde bizim taraftan AP kulisine adamlar gider, havayı koklamaya çalışırlardı. TİP’liler, genellikle CHP’nin devrimciliğini hafife alırlardı. Öyle ya... biz “Gardrop Devrimcisi” sayılırdık. CHP balosunda smokin giyme zorunluğu olmadığı içindir ki, o yıl Mehmet Ali Aybar’la Çetin Altan gelmeyi kabul etmişlerdi.

            Grupda TİP’lilerle daha sıkı fıkı olanlar vardı. Çetin Altan kitabında onlara, “CHP’li Sosyalistler” diyordu. Çay, kahve sohbetlerinde konuşmalarına kulak misafiri olurdum. CHP’nin yapısından çok uzakta idiler. Başka dünyaların insanlarıydılar... Kürsü konuşmalarında sohbetlerde, içinde bulunduğumuz düzeni “cici demokrasi” diye alaya almalarına kızardım. Demokratik sistem bence saygı değerdi. “Bunun sayesinde ilk kez şu kürsüye çıkıyorsunuz... bir de dil uzatıyorsunuz” derdim içimden. Ama zorla, kaba kuvvetle, dayakla bağırıp çağırmayla, susturulmalarını da istemezdim. Çetin Altan gibi tek tük ahbap olduklarımıza da bu inancımı söylerdim.
 

1966 yılı bütçe görüşmelerinde grup sözcüsü olarak kürsüye çıktım:

 “Atatürk Devrimciliğine bağlılığın, tam şuuruna sahip olarak görev yapan, çok cumhurbaşkanları gelecekler, gideceklerdir. Gerek görev başında olsun gerek bu makamdan ayrıldıktan sonra olsun, fani vücutları toprak olurken hatıraları yaşayacak, ilelebet payidar kalacak Türk Milleti ile beraber, ebediyete kadar en yüksek şeref yerini dolduracaktır.”                          (Ulus, 17.02.1966)
 

            Cumhurbaşkanlığı bütçesi üzerine yaptığım bu konuşma yarı ağıt gibi bir şeydi. Rahmetli Gürsel o günlerde ağır hasta olduğu için hiç bir eleştiri yapmadım.

            İlk yıl alışkın değildim. Sabahlara kadar süren bütçe çalışmaları bizi  perişan etti. Evimiz İstanbul’da idi, ben ağabeyimin yanında kalıyordum. Şubat ayında bir kere bile İstanbul’a gidemedim.

            Meclis'deki asıl curcuna, Mart ayında koptu. AP, milli bakiyeyi değiştirmek istiyor, senato seçimlerinde ise çoğunluk sistemini savunuyordu. CHP için milli bakiye o kadar önemli değildi. Onun ucu küçük partilere dokunurdu ama, Senato seçim sisteminin çoğunluğa döndürülmesi çok önemli idi. O zaman bize egemen olan fikre göre: AP, diğer senato seçimlerini çoğunluk sistemine göre yapmayı başarırsa, arkasından milletvekilleri seçim sistemini de değiştireceğine inanıyorduk. Tüm seçimlerin çoğunluk sistemiyle yapılması, AP’ye üçte iki çoğunluğu sağlayacak, böylece Anayasa’yı değiştirme yolu açılacaktı. Bu bizim için varolma veya yok olma gibi bir şeydi.

            CHP her çareye başvurdu, kanunu engellemek için. Bunların başında Anayasa’nın 89’ncu maddesi yani gensoru maddesi geliyordu. Anayasa’ya göre, gensoru önergesi verildi mi, akan sular durur hiçbir şey görüşülemezdi. CHP grup odasında sabahlara kadar çalışıldı, önergeler hazırlandı. Böylece yasama süreci aylarca felce uğradı. AP’liler inat ediyor, bizler ise gensoru yaratıyorduk.

            Bu olaylar, sistemi dejenere eden adımlardan ilkiydi. En sonunda, CKMP Yüksek Adalet Divanının Yassıada Mahkemesi'ndeki kararlarının tümünü gerekçe alarak bir gensoru önergesine ekledi ve başkanlığa verdi. Sadece karar gerekçelerini okumak belki aylar alırdı. 13 Haziran günü, AP seçim kanununu, muhalefet de gensoruları geri aldı. Meclis de çalışmaya başladı.

            Engellemenin AP üzerinde uyandırdığı şaşkınlığı, adını çok andık ama, gene Orhan Seyfi Orhon, 18 Mart günlü “Son Havadis” de şöyle belirtmiş
 

 “Bu 89’uncu madde bize karşı bir anayasa hükmü olarak değil, bir işkence aleti olarak kullanılıyor. İçinden neler çıkmıyor neler...”


            Halk Partisi'nin bu madde hakkında bilgi almak için Ankara’ya davet ettiği mütehassız bir zatla konuştum:
 

– “89’ncu madde, gensoru önergeleri, diğer kanun tasarılarını konuşturmazsa Meclis'i çalışmaz hale getirmiş olmaz mı?”

– “Olur”

–  “ Buna karşı çare nedir?”

–  “Halk Partisi'nin istediğini kabul etmek”.

–  “ Böylesi, azınlığın çoğunluğa tahakkümü sayılmaz mı?”

–  “Sayılsın farzedelim. Bunu yapmak zorundasınız. 89’ncu madde açıktır. Anayasa tefsir hakkı vermiyor..” Cevabı bu oldu.

–  "89’ncu madde bizim müptela olacağımız en tehlikeli hastalık."
 

            O günlerde bir iş için Ankara’ya gelip dönen kocam Nizam, bu yazıyı okuyunca kahkahalarla gülmüştü.

            "Bu anlattığı adam, bendim. Vagon Restoran'da, Orhan Seyfi Bey, Ekrem Özden ve diğerlerinin olduğu bir grup sohbet ediyordu, ben de katıldım. Şaka yollu, “Parti beni Ankara’ya çağırmıştı” diye, engellemeleri anlattım.
 

            Bir Uçtan Bir Uca
            Nasıl ki İstanbul il örgütünde çalışırken önce ocaklar arası, sonra da ilçeler arası geziler yapılırsa, milletvekili olduktan sonra da iller arası, bölgeler arası geziler başlar. Benim yeteri kadar yüküm vardı zaten. Her Cuma akşamı İstanbul’a gidiyor, pazartesi dönüyorum. Muş da ayrı tabii. 1966 senato seçimi çalışmaları benim için hızlı geçti. Bir yandan İstanbul örgütü ile çalışıyor. Bir yandan da çevredeki kongrelere katılıyorum. Uçakla İzmir Kadın Kolu kongresine katılıp aynı gün dönmüştüm. Eminönü İlçe Başkanlığı uzun süre üstümde kaldı. Parti içi çekişmeler, il kongresi, Kurultay hesapları nedeniyle çekilmemi istemiyorlardı arkadaşlar. Ama bıraktım. Çünkü benimle, örgüt arasında bir yabancılaşma başlamıştı.

            Politikada, sizinle uzun süre çalışan insanlar, siz gittikten sonra, geleceğe dönük isteklerini, tasarılarını ortaya dökmeye başlarlar. Bu isteklerin tasarıların uzağında iseniz, yavaş yavaş saf dışı kaldığınızı anlarsınız. Bir kelebek uçtuktan sonra, tekrar krizalit olamaz. Hergün yıllarımı verdiğim İstanbul politikasının, biraz daha dışında buluyordum kendimi.

            Senato ara seçimlerinde İstanbul adayımız İhsan Topaloğlu için çalışırken, beni Sakarya’da görevlendirdiler. Oralarda da birkaç gün gezdik. Hayrettin Uysal’la beraber dağ köylerine gidiyorduk. Geyve’nin Akdoğan Köyü'ymüş, Halidiye’nin, Umurbey’in de köylüleri oraya gelirler (hayır gününü) kutlarlarmış. AP milletvekillerinden Nuri Bayar’la, Musluhittin Gürer’e rastladık. Ortaklaşa oldu toplantımız. Münazara gibi bir şeydi. Gürer’le, Bayar toplantıda çok kalmadılar, bakanlar geliyormuş.:
 

“Muş’u hayatında görmemiş, haritada yerini zor bulacak, Muş Milletvekili Nermin Neftçi ile Sakarya Milletvekili Hayrettin Uysal, Geyve’nin Akdoğan köyünde esip savurmağa başlamışlar. O sırada AP ekibi de orada. Bine yakın köylü var. ”Alın” diyor köylüler, “Ak koyun, kara koyun belli olsun, karşılıklı konuşun”... Mikrofon bir AP’lilerde bir  CHP’lilerde".            (Son Havadis, 31.05.1966)

“AP milletvekilleri açık oturum teklifini kabul etmemişler. “Vekillerimiz geliyor” diyerek iki-üç bin kişinin ilgiyle izlediği toplantıyı terkederek köyden ayrılmışlardır".                                      (29.05.1966, Ulus)


            Ne biz esip savurduk, ne de onlar açık oturumdan kaçtılar. Birlikte köylülerle oturup konuştuk, çay içip, sohbet ettik.

            Seçimden sonra Ankara’ya dönüşte, “Hadi..” dedi Kemali Beyazıt. “Siz karı koca, Bitlis il kongresine gidin...”  Tam uçağa binerken, Siirt Milletvekili Adil Yaşa 7-8 yaşlarında iki çocuk getirdi. “Bunlar bizim il başkanımız Haydar Koyuncu’nun çocukları. Babaları Diyarbakır’da alacak, göz kulak olun” dedi. Haydar Bey’le böylece tanıştık. Sabah gün doğarken bizi jipine aldı. Silvan üzerinden, Bitlis’e doğru yola çıktık.  Batman ayırımındaki köy kahvesinde durup çayımızı içecektik. Kahvecinin küçük kızı yanımıza geldi. Adı Behiye Işık’mış.
 

– ”Okur yazar mısın?”

– ”Evet” dedi. Kardeşinin adı ise 'Vukuat’ imiş.
 

            Kozluk bölge okulu 3'ncü sınıf öğrencisi imiş. Annesiyle babasıyla zor anlaşabiliyorduk ama, bize bir 23 Nisan şiiri okudu ;

                                                      Bu millete Türk derler,
                                                      Asla eğilmez başı.

            Nizam o günkü notlarımıza şu sözleri eklemiş. “Atatürk buraya gelmişti.” Oradan, “Veysel Karani”’ye gidip, türbeyi ziyaret ettik. Notlarımızda, sakatlar, sarıklılar, bunun da yanına, “Atatürk buraya gelmemiş henüz” diye yazmışız.

            Bitlis’de kongreyi yaptık. İl Başkanı Kenan Mümtaz Akışık, bize bir lokantanın terasında öğle yemeği ziyafeti çekti. Doğru Muş’a hareket ettik. Yazık ki Bitlis’i çok az görmüştük. Bir  vadinin iki yamacına sıkışmış, Selçuk yapılarıyla, köprüleriyle, eski kalesiyle bu görülmeye değer yeri böylece geçtik.

            Nizam’a Muş’u ilk kez gösterecektim. Bizi yollardan karşıladılar, birkaç arabayla. Doğru Muş’un içindeki, dükkandan bozma il merkezine gittik. Artık oraları tanıyordum. Geceyi Abdullah Balkaya’ların kabartılmış yün yataklarında geçirdik.

            Denizden bin metre yükseklikteki Muş ovası baharın sonunu yaşıyordu. Dizboyu otlar yemyeşildi. Dağlarda eriyen karların buz gibi suları derelere, nehirlere akıyordu. Yol boyunca köylüler omuzlarında tırpanlarıyla, oraklarıyla ot biçmeye gidiyorlardı. Bu çevrede ot, altın gibidir. Evlerden daha büyük düzgün yığınlar yaparlar, bunlara “loda” denilir. Sürülerle kaz düzlüklere yayılmıştı. Kışın Muş’da yiyecek toplanır. Kaz, koyun kavurmaları yapılır, lahanalar salamuraya yatar. Kışın bunları doğrayıp “çorti” pişirirler, kavurma etlerle. Taze sebze yemiş gibi olursunuz böylece. Buna benzer bir lahana yemeğini ısviçre köylerinde yemiştik. “saurkraut”

            Gezimizde, Muş köylerindeki evlere de girdik. Toprağa oyulmuş, üstü yarı kubbemsi, kubbenin ortasında ışığın girdiği, dumanın çıktığı, tek delikli evler. Kışın sıcak olurmuş. Hayvanlar bir yanda, insanlar öbür yanda. Tandırda pişirdikleri ekmekten yedim. Daha sonraları, seçim gezilerimde bu ekmeğin tiryakisi olmuştum. Sininin ortasında bir kase yoğurtla birlikte yenirdi. Herkesin dizinde bir tandır ekmeği, koparıp koparıp banardık.

            Muş ovası öyle düzdür ki... Nehirlerin aktığını göremezsiniz, kımıldamazlar adeta. Senatör  İsa Bingöl anlatmıştı: Birgün hava karardıktan sonra arabaları kaynatmış yanlarında da su yok. Görünürde ne bir köy ne de bir gelen. Çaresiz geceyi orada geçirmeye karar vermişler. İsa bey, “Sabah uyanınca bir de baktık ki Murat nehri durduğumuz yolun kenarından akıyor. Bütün gece en ufak bir şırıltı duymamıştık” demişti.

            Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, doğu gezisine çıkmış, Muş’a da gelecekti. Karşılama töreni Buğlan Geçidi'nde yapılıyordu. AP’lilerle biz de katıldık. İşi parti çekişmesine dökmeyelim diye anlaşmıştık. Tam "Cumhurbaşkanı geliyor" dediler... Ortaya bir kurbanlık koç çıktı. Meğer AP’liler getirmişler. ”Bak, Nimet bey” dedim. İl Başkanı Nimet Ağaoğlu’na, “Bu anlaşmada yoktu. Haber verseydiniz biz de getirirdik. Ya siz kesmeyin... ya da bizi ortak edin. “ Zavallı kurban AP ve CHP filamalarının tam ortasında kesildi.

            Akşama Alpaslan Üretme Çiftliği’nde, Cumhurbaşkanı şerefine yemek verildi. Servis başlarken Sunay:
 

–  “Nermin hanım, bir viski alır mısınız?" diye garsonu bana gönderdi. Çaresizdim, Devlet Başkanı'nın ikramı geri çevrilemezdi.

 – ”Evet efendim” dedim ve her partiden bir yığın insanın içinde içkimi yudumladım. O uzaklardaki doğu ilinin efendi insanları, bir kere bile bunu ağızlarına almadılar, bana karşı kullanmadılar.


            Sağlık sosyalizasyonu kimi köylerde, henüz, başarı ile yürüyordu. Ankara’dayken Sosyalizasyon Genel Müdürü ile görüşmüştüm:  Arttırma Eksiltme Kanunu'ndan dolayı kaliteli mal alamıyorlarmış, aldıkları iğnelerin enjektörlerin çoğu bozuk çıkmış. Vilayetlerdeki ihalesiz alım satım limitlerinin 1500 TL. den, 15.000 TL.’ye çıkarılmasını istiyorlardı. Maliye Bakanlığı'nın o zamanki tutumundan yakınıyorlardı. İki yıldır zorluk çıkarıyormuş ödenekleri verirken, Bütçeyi bölüyor parça parça veriyormuş. Bu yüzden yıllık mübayaa yapılamıyor, maaşlar zamanında gitmiyor, hizmet aksıyormuş. O yılın 9.600.000 liralık taşıt tahsisatını zamanında vermediği için işlemleri yaptıramamışlar ve 1965’de hiç bir taşıt alınamamış. Bunun gibi şikayetleri vardı Sosyalizasyon yönetiminin.

            Gittim, sağlık ocaklarını gördüm. Ebelerle görüştüm... Ne güzel bir başlangıçtı o... Köylü de bunu benimsiyordu, ebeler seviliyordu. Genç bir ebe: “Bu çevrenin bütün kadınları bana gelir. Doğumlarını yaptırırım tedavi ederim. Çocuk  bakımı öğretirim onlara” demişti. İşini de çok seviyordu kızcağız.

            69 seçiminde tekrar oraya gittiğimde ne ebe kalmıştı, ne de sağlık ocağının kapısı çerçevesi. Çevresinde inekler dolaşıyordu. Seyfo”nun köyü Sungu’ya da uğradık. Köyün Karasu’ya bakan Çardaklı kahvesinde Cemil Ağa ve köylülerle çay içerken, ağa anlatıyordu: Şimdi karı koca olan ebeyle öğretmenden önce başka bir ebe varmış, genç, güzel, ateş gibi de bir kızmış. Köyü yola getirmek için her şeye burnunu sokar, bildiği herşeyi öğretmek istermiş. Evlere hela yaptırmaya kalkmış: ”Olmaz, böyle dağda, bayırda, duvar kenarında, ayıp denen bir şey var”. Cemil Ağa'ya da “Önce sen yaptıracaksın... Köylü senden görecek” demiş. Cemil Ağa direndikçe, o söyleniyormuş. Ağa canından bezmiş. Yağmur, soğuk bir gecede, üç dört kişiyi gönderip “Gidin şu ebeyi kaçırın bana getirin” demiş. Kızcağızı sarıp sarmalayıp ağanın evine getirmişler. Ağa'nın dediğine göre, kız, “yaprak kimi titrirdi, gelende”. şakacı Cemil Ağa korkutmak için: -”Bak ben seni alacağım” demiş. Kız zırıl zırıl ağlar. Sonunda işin şaka olduğu ortaya çıkmış, “hela yaptırma” konusunda anlaşmaya varmışlar. Ebe hanım artık hergün teftişe çıkarmış. Kim helaya gidiyor, kim gitmiyor diye.

            Cemil Ağa: “Helayı yaptırdım ama, evimin önündeki otluğa gitmeye alışmıştım bir kere. Ebe görmesin diye seher vakti gidiyordum”. Ebe de kurnaz, bu işin köyde kaçak yapıldığı zamanı anlamış, denetimini de ona göre ayarlamış. Cemil Ağa: ”Sazların ortasinde oturmişem, uzaktan ebe göründi. Başımı egdim. Ebe yaklaşir, daha egilsem, yer yok, mesafe kalmadi yapişirem üstüne...”
 

            Gene Kurt Yumağı
            1965’in Aralığındaki grup tartışmasında ortada kalan yumağı her isteyen kendine göre yuvarladı, azar azar. Oniki kişi ile başlayan “Ortanın solu toplantıları” 35-40 kişi ile yapılır olmuştu. Bu toplantılardan İnönü’nün haberi var deniliyordu. Paşa’nın haberinin olması içimi rahatlatmıştı. Çünkü ondan gizli bir şey yapmak istemezdim. Her halde parti lideri kadrosundaki herkesin de haberi vardı toplantılardan.

            Biz konuyu Feyzioğlu’na açamıyorduk. Onun toplantı yaptığımız kişilerden bazılarına duyduğu güvensizlik bize bu cesareti vermiyordu. Üstelik toplantılar da “gizli” idi sözde...  Açıklanamazdı. Nasıl Feyzioğlu bizim arkadaşlardan bir kısmına kızıyorsa, onlar da Feyzioğlu’nun lafını ettirmiyorlardı. Ama buna rağmen Feyzioğlu, partideki yeni hareketin, o günlerde başına geçmek isteseydi, en güçlü lider olurdu. Yön Dergisi'nin adından bahsetmesi de bundandı.

            Parti Meclisi, senato seçimlerinde, “ortanın solu” sözünün kullanılmamasına karar vermişti. Başta Ecevit olmak üzere arkadaşlarımızın çoğu: “Böyle şey olmaz... Niçin ortanın solu suçlansın. Açığa çıkalım ve savunalım” diyorlardı. Ama hareketin lideri yoktu. O güne değin, toplantıların her birine ayrı kişiler başkanlık etmişti. Ecevit’in raportörlük ettiği toplantıların birinde kendisine “bu işin başına geç” diyenler olmuştu. O ise “Hayır, ben bu işi yapamam” diye yanaşmadı. “Öyle ise gidin Feyzioğlu’na teklifte bulunun” fikri ortaya atıldı.

            Feyzioğlu ufak bir ameliyat geçirmiş Gülhane Hastanesi'nde yatıyordu. Bülent Bey ziyaretine gitti. Orada konuyu açmış, ama Feyzioğlu liderliği kesin olarak reddetmiş. Feyzioğlu ile eski bir arkadaşı Balin Oteli’nde, o zamanki Gül Ağacı Lokali’nin çıkış kapısı önünde bir gün, sabahtan başlayıp öğleden sonraya kadar, bu konuyu tartışmışlar. İzerlerine iki kez güneş gelmiş, yer değiştirmişler. Ama Feyzioğlu fikrini değiştirmemiş.

            Haziran 1966’da, grupta yeniden genel görüşme açıldı. Bizlerden, bu genel görüşmeye katılan milletvekillerinden acaba kaçımız, solun, sosyalizmin, sosyal demokrasinin farklarını, Marksizm ile Leninist ihtilalciliğin ilişkilerini tam olarak biliyorduk. O günlerde Türkiye bir kavram kargaşası içindeydi. 61 Anayasası'nın düşünce arenasında rahat at oynatılan ortamı, bir yığın deyim, kavram ve sloganın açığa çıkmasını sağlamıştı. Yurdumuzdaki bu kavram kargaşası grup içindeki tartışmalara da yansıyordu. Partideki çatışmada, iki tarafın ılımlıları bile öteki tarafça aşırılıkla suçlanıyordu.
 

            Ecevit Ve Yeni Hareket
            Ecevit toplantıları yapanlar adına, ilk kez  grupta konuştu. Ortanın solunun senato seçiminde kullanılmamasını eleştirdi:
 

“TİP  ile aynı paralelde değiliz. iki parti arasında temelde derin görüş ayrılıkları vardır. Onlar sınıf ayrılıklarını, temel alırlar, biz ise bunu reddederiz.”


gibi prensipler koydu. Benim inançlarıma uygun şeylerdi. Bu konuşmasıyla Bülent Bey yeni hareketin lideri olarak ortaya çıkıyordu. Gerçekten de o gün Meclis'e gelen birisi, ortanın solunda olan arkadaşıma rastlar: ”Yahu” der, “Ecevit’i mi liderliğe çıkardınız?” Sonuna kadar Ecevitçi kalan arkadaş ise: ”Aman, söyleme, zaten binbir zorlukla iteledik adamı. İki elini birleştirip su tulumbasının kolunu indirir kaldırır gibi hareket ettirerek altına krikoyu koyduk, kaldırmaya çalışıyoruz. Bu konuşmaları duyarsa cayar” demişti.  Tabii bu çok abartılmış bir benzetmedir.

            Gruptaki çatlak derinleşti. Basın da bu çatlağı kazıdı durdu. O zamanlar Paşa’ya pek yaklaşamadığımız için, onun bu çekişmedeki gerçek düşüncelerini bilemiyoruz. Gruptaki genel görüşme sürerken, Ecevit Temmuz başından itibaren kongreleri dolaşıp kurultay hazırlığına girişti. Kadıköy’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
 

“CHP’nin vermekte olduğu devrim savaşında, gücümüz Atatürkçülüğümüz, liderimiz de İnönü’dür... Türkiye içinde ve dışında türlü çıkarcı çevreler bütün güçleri ile, bu yeni devrimci hamlelerin karşısında dikilmişlerdir. Savaş çetin olacaktır”.


            Basından, Ulus Gazetesi, Feyzioğlu grupta yaptığı uzun konuşmada “Ortanın Solu” deyiminin CHP’ye oy kaybettirdiğini savunuyordu. Paşa ise 8 Temmuzda yaptığı konuşmada CHP’nin ortanın solunda olduğunu, fakat “sosyalist” bir parti olmadığını belirtti. “76”lar diye bir grup, ortanın solcularının karşısına geçti. Verdikleri önerge ile bu deyimin kullanılmamasını istediler. İnönü’nün konuşmasının bir bildiri olarak yayınlanmasına da oy vermediler. Sonuçta bildiri, “Ortalama bir ölçüde” yayınlandı ama hiç bir işe yaramadı.

            Basında herkes kendi eğilimine göre yorumluyordu olayları. Abdi İpekçi, Feyzioğlu-Ecevit çatışmasını reformcu kanattaki bölünme olarak yorumlarken, 10.07.1966 Cumhuriyet’te yazan Nadir Nadi CHP’yi bir “Geçiş Partisi” olarak tanımlar:
 

“Dünya koşullarının ve üstün yurt çıkarlarının baskısı altında bir gün elbet yeni  örgütlenmeler belirecek, bunlar, Atatürk devrimlerini bıraktığımız yerden alıp, ileri götürmenin savaşına katılacaklardır. İşte zannımızca CHP’nin tarihsel görevi o zaman sona erecektir.”                 (10.07.1966 Cumhuriyet)

  Abdi İpekçi’ye göre ise:

"CHP cephesinde yeni bir şey var. Halk Partisi içinde toplumcu eğilim taşıyan reformcuların büyük çoğunluğu, bilinçli bir hareket içinde birleşmişlerdir Amaçları, bunu kamufle edecek taktikleri reddettirmektir".
                                                            (10.07.1966 Milliyet
 


            Kabul Ediyorlar Galiba
            12 Temmuz’da “küçük deprem” olmuştu. Varto köylerinde 12 ölü vardı. Grubu bırakıp acele Muş’a gittim.

“Deprem oluyor, insanlar ölüyor. İç iskân olayları var, felaketzedelerin bir an önce yerleştirilmesi davası var. Fakat maalesef Nermin Neftçi’den başka ortada milletvekili yok... “ Son deprem olayı üzerine CHP milletvekili Nermin Neftçi haberi alır almaz ilçemize gelmiş, hasar durumunu yakından izlemiştir, ayrıca yapılan iskân inşaatlarını gezmiş hasara uğrayanlara, can kaybı olanlara başsağlığı dilemiştir...”                     (16.07.1966, Şark Telgaraf)

Bu yazı uzunca bir övgüdür ama tamamını almıyorum.

“..... Bayan milletvekili Nermin Neftçi ikinci hasar yapan depremin oluşunun sabahı Muş’a geldiler. Erkenden Bağiçi Köyü’ne gidip, köylülerle ilgilendiler. Ve karınca kararınca onlara yardım götürme ve davalarını üst kademelere iletme nezatketini gösterdiler. Bu bayan milletvekili Muş’lu değildir. Biz bu hareketi Neftçi’den görmeseydik kendisini kınamazdık....”
                                                (18.07.1966, Varto Halkın Sesi )


            Oralarda bir hafta kadar kalarak hasar gören yerleri gezdim. Malazgirt ve Bulanık ilçelerine de uğradım. Muş gazeteleri beni överken, bu arada bir telgraf geldi:
 

“Nermin Neftçi,
Gayrimeşru Muş Milletvekili
Minare Mahallesi Abdullah Balkaya Evinde
                                                         MUŞ
Muş seçmenlerinin oyunu almadığınız halde Yüksek Seçim Kurulu'nun kanunu  yanlış tatbik ve tefsiri neticesi, gayrimeşru Muş milletvekili olduğunuzu idrak ettiğiniz halde vilayetimiz temsilcisi kisvesi altında buraya gelmeniz sizin için züldür...”
                                                          Meşru Muş Milletvekili
                                                                  A.Hamdi Çelebi

            Hamdi Bey hızını bir türlü alamıyordu. Partililer çok kızmışlardı, gidip dövmek isteyenler oldu. ”Sakın haa” dedim. “Adam seçim kaybetmiş, bir süre sonra geçer.” Gerçekten de 1-2 yıl sonra barıştık, 1977 seçiminde MSP’den milletvekili seçilip Ankara’ya geldi. Sonra da CHP’ye girdi. 1980’de vefat etti. Rahmetli için en büyük sürpriz benim 1969 seçiminde, Muş’dan genel oyla yeniden kazanmam olmuştu. O seçimde kendisi, Güven Partisi'nden aday idi.

            Meclis tatile girmişti. Bir nefes aldık çoluk çocuk. İnsanın bu kadar çekişmeden, çalışıp didinmeden sonda rahata da hakkı var. Gemlik Körfezi'ndeki Karacaali Köyü'nde, 15-20 gün köy hayatı yaşayıp İstanbul’a döndük.
 

            Yer Yerinden Oynadı Bu Kez
            19 Ağustos günü akşama doğru radyo, Büyük Doğu Depremi’nin haberini verdi. Yer yerinden oynamıştı. Muş, Bingöl, Erzurum illerinde çok büyük hasar vardı. Binlerce ölüden bahsediliyordu. Başbakan'ın özel bir uçakla Muş’a gideceğini öğrenince, Başbakanlığı aradım, "Beni de götürsünler diye" rica ettim. “Özel kalemde uçağın dolduğunu benim için yer olmadığını” söylediler. İş başa düşmüştü. Nizam “Yalnız gidemezsin” dedi. O da gelecekti. Uçakla Ankara üzerinden Malatya’ya gidip oradan otomobille Muş’a geçecektik. Hareketten önce haber almak için çırpındım. Bunu şöyle yazmışım Kim Dergisi'ne:
 

“19 Ağustos günü, ajanstan depremi duyar duymaz, Muş’u aradım. Belediye başkanı Varto’da felaket bölgesinde, dediler. Vali çok meşgul, Ankara ve Erzurum’la konuşuyor. Muş Garnizonu nöbetçi amirini istedim. Telefonlarda hep Erzurum, Hınıs sesleri duyuluyordu. Yerle bir olmuştu Hınıs, Varto. Çok müthiş bir deprem sözleri arasında Muş’u bağladılar. Nöbetçi amiri binbaşından sonra, Muş Valisi Mustafa Uygur’dan felaketin büyüklüğünü öğrendim. Deprem merkezi  Varto idi. Binlerce ölü vardı... Dağ kaymasından yol kapanmıştı... Kurtarma ekipleri yetişemiyordu. Muş alayı deprem bölgesine sevkedilmişti. Garnizon binası terkedilmişti.. Herkes sokaklardaydı....”


            İşte bu haberlerle yola çıkıyorduk. Ertesi günü Malatya’ya saat 20.30’da vardık. Yollar deprem bölgesine giden askeri kamyonlarla, jiplerle doluydu. Afetin büyüklüğü daha Elazığ’dan, Bingöl’den anlaşılıyordu. Sabaha karşı üçbuçukta Muş’a geldik. Garnizon’un bahçesindeki boş bir çadırda sedye üstünde güneşin doğuşunu bekledik.

            Muş ana, baba günüydü. Hastahane yaralılarla dolmuş, taşmıştı. Büyük çadırlarda askeri doktorlar ellerinde lastik eldivenler yeni gelenlerin ilk tedavilerini yapıyorlardı. Arka arkaya depremler oluyordu. Çadırlardaki yaralılar hala korku ve panik içindeydiler. Her sallanışta, çığlık çığlığa bağrıyorlardı. Kan kokusu, kir kokusuna karışıyordu. Yaralılar öylesine çoktu ki temizlenmelerine vakit kalmıyordu.

            Başbakan Erzurum’a gitmek üzere iken yetiştim. Bakanlarla birlikte idi ancak kısa bir süre görüşebildim. Partiye uğradık. Çantamızı İl Başkanı Dizdaroğlu’nun bahçesindeki çadıra bırakıp, kiraladığımız bir jiple, Varto’ya gittik.

            Varto büyük bir panik içindeydi. Kim ne yapıyor belli değildi. Yığınla malzeme gelmiş dağıtılamıyor, yöneticiler şaşkın, yıkıntıların altından hala ölüler çıkıyor... “Varto’da kalmalıyız” diye düşündük. O gün Muş’a döndük. Orada da herkes çadırdaydı. Ertesi sabah erkenden çadırımızı, yatak yorganımızı, biraz kap kacak, bir ispirto lambası alarak Varto’ya gittik. Yıkıntıların ortası’na biz de çadırımızı kurduk. İlçe Başkanımız Ali Haydar Dikmen’i gördüm bir ara. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Bahçe denen ağaçlı bir meydanlık vardır. Oraya hasırlar serilmişti. Herkes birbirini görmeye geliyor, dertleşiyor, başsağlığı diliyorlardı. Zaten Varto’da ne ev kalmıştı, ne de iskemle, kanepe kabilinden üstüne oturulacak bir şey. Yabancı gazeteciler bile, o hasırların üstüne oturup halkla görüşüyorlardı. Japonya’nın 5.000.000 tirajlı gazetelerinden Yomı Uru ile yine 5.000.000 tirajlı Maı Nıchı’nın muhabirleri şunları  söylemişler ve yazılmasını istemişlerdir.
 

“Japonya bir zelzele bölgesidir. Ancak bizler ilk kez böyle bir manzara ile karşılaşmış bulunuyoruz. Gezdiğimiz yerlerde halkı şaşkınlık içinde gördük. Nitekim orada karşılaştığımız bir parlamento üyesi Nermin Neftçi bize, “halk ancak bugün biraz kendisine gelebildi..” dedi.           (27.10.1966 Cumhuriyet)


            Birkaç gün şaşkınlık, düzensizlik içinde geçti, depremin dördüncü günü ordunun yardımıyla köylere doğru yiyecek dağıtımı başladı. Dağ köylerine, malzeme, helikopterlerle atılıyordu.

            Köyleri, Haydar Bey’in oğlu Tekin İleri Dikmen’le birlikte geziyorduk. Bir kız kardeşi ile dayısı, dağ köylerinden birinde oturuyorlardı. Kardeşi depremde çocuğunu, dayısı ise eşini kaybetmişti. Güzeldere (Eski adı Zengel) köyüne gidelim dedik. Bindiğimiz jip devrildi devrilecek korkusu içinde  sarsıla sarsıla, sarp dağı tırmandık. 2000 metre rakımlı Güzeldere’ye vardık. Köy yeryüzüyle ilişiği kalmamış gibi, yıkıntılar arasında yukarıdan bakıyordu dünyaya. Bulutlar yanımızdan geçiyordu. Akşam güneşinin altında bile bıçak gibi esen soğuk rüzgardan, tir tir titriyorduk.

            Tekin Bey’in dayısı, yapraklardan dallardan yapılma çardağa benzer bir kulübenin içinde yatıyordu. Ayağından yaralı idi. Yine yaralı olan iki torunu da yanına uzanmışlardı. Ölen karısı için: ”Çok isterdim bizim hanımla tanışmanızı. Atatürk’e aşık bir kadındı. Şairdi, bir çok mersiyeleri vardı Atatürk’e” dedi.

            O taşlı yolu karanlıkta inerken, dağ başındaki bir mezrada, kocası depremde ölmüş bir kadın bulduk. 5 çocuğu vardı. Birisinin kulağı kanıyordu, iltihap içindeydi. “Varto’ya götürelim...” dedik. Kadın çocuğu vermez... Öteki çocuklarını, eşyalarını bırakıp kendisi de gelemez.. Ertesi gün ambulans gönderip aldırdık.

            Varto’da iki hastahane kurulmuştu. Birisi Kızılay’ın, öbürü Amerikalıların seyyar hastahanesi. Bizim Kızılay Hastahanesi'nin, çok becerikli doktorları vardı ama malzemesi eksikti. Bir gün baktık, kırıklar için kullanılacak alçılar bitmişti. Amerikalılardan ödünç alçı istemek öyle ağırımıza gitmişti ki.

            Otuzdan fazla köy gezdik. Varto’da kaldığımız bir hafta içinde ancak üç kez sıcak yemek yüzü gördük. Üç öğün yediğimiz süt tozu ile kurumuş ekmekti. O kadar çok süt tozu getirmişlerdi ki.. Köylüler  rağbet  etmedikleri için sokaklarda sağa sola süt tozu torbaları yığılmıştı. Patlak bir torbayı çadıra getirdik. Kamyonlar dolusu gelen bayatlamış ekmeklerden birkaç tane de aldık. İspirto ocağında kaynattığımız süt tozuna banıp banıp yiyorduk, acıktığımız aklımıza gelince tabii...

            Bir keresinde, Ali Haydar Bey yıkılan evinin bahçesinde bize güzel bir yemek yedirdi. Yemeği yerde otların üzerinde yiyorduk. Bir gün de alay komutanı Alb. Sabahattin İbrişim  bizi çadırlı garnizonda yemeğe alıkoydu. Bir başka akşam da tam yatmaya hazırlanıyorduk, komşu çadırdaki polislerden biri, elinde bir kase ile geldi. Etsiz kuru fasulye pişirmişler.

            Varto’dan döndükten sonra günlerce, oraları, acılı insanları, yıkık kerpiç damları unutamadım. Her köyün yanındaki mezarlıkta taze taze topraktan tümsekler hiç gözümüzün önünden gitmedi. Yeni ölenlerin mezarının başına uzunca bir sopa dikiyorlar, ucunda bir bez parçası ile. Dibinde çömelmiş ağıt yakan kadınlar. Bölgenin haritasını çıkarır gibi, her şeyi not etmişim. Yazsam.. bu deprem bile tek başına bir kitap olur. Partide depremle uğraşan bir ben vardım. Meclis tatil olduğu için herkes bir köşede idi. Ankara’da bu konuda bana yardım eden Ecevit oldu. Birlikte bütün gazete bürolarını dolaştık, basın toplantısı yapacağımı haber verdik. Basın toplantısı epeyce yer tuttu.

            Yeni Gazete, “Şalvar Giyen Milletvekili, Hükümeti Suçladı” başlığıyla vermiş haberi. Yanına da bir çadırın önünde çekilen şalvarlı resmimi koymuş. Bu şalvarı bana, önceki gidişlerimden birinde, Nuriye hanım dikmişti. “Rahat edersin sedirde otururken, kalkarken hatta otomobile binerken” demişti. Hiç giymemiştim. Varto’dan ayrılacağım gün, gazetecilere bundan söz edince, “aman... ne olursun giy de görelim” dediler. Resmimi çekmemek, çekerlerse de basmamak koşulu ile giydim. İstemediğim halde çekilen ve gazetede çıkan bu şalvarlı resim, lehime bir propaganda oldu ama. AP’li gazeteler beni epeyce alaya aldılar. 11.09.1966 günlü Son Havadis Gazetesi şöyle diyordu :
 

“...Gazetelerde resimlerini gördüm. Pek zarif olmuş, pek. Hani insan olayın Muş’da cereyan ettiğini bilmese bir folklör gösterisinde genç bir sanatkar sanacak kendisini... Veyahut ki Zehra Bilir gibi  bir halk türküleri sanatkarı. Oysa ki değil milletvekili... (Şalvarın hediye olduğuna değinerek) Acaba Halk Partisi'ndeki sarsıntıyı gördükleri için onu herkesden daha çok aç ve açık yardıma muhtaç mı sandılar dersiniz?... Acaba deprem felaketi bir plaj şehrinde olsaydı, sayın milletvekili hanımefendi, en hafifinden mini etekle mi toplantı yapacaktı?”


            Politika böyledir... Çok ciddi bir iş yaparsınız, tesadüfen çekilmiş bir resmi ele alırlar, sizi vururlar da vururlar. Ama,  sonuçta görürsünüz ki bu size yaramış, reklamınızı yapmışlar. Günlerce hatta aylarca Muş depremiyle uğraştım. Doğuda kış erken gelir, geç giderdi. Yetkilileri iskan konusunda sıkıştırdım durdum. Bir basın toplantısı da, Turhan Feyzioğlu ile birlikte Meclis'in Basın Bürosu'nda yaptık. Eylül sonunda da Genel Sekreter Kemal Satır’la beraber birkaç milletvekili, tüm deprem bölgesini içine alan bir geziye çıktık. Amacımız kış gelmeden insanların başlarını sokacak bir yer bulmalarıydı.
 

            Partideki Deprem "Ecevit'i Genel Sekreter Yapan Kurultay"
            Ben Varto depremi, iskan meseleleri, yardımları ile uğraşıp dururken 18’nci kurultay da geldi. Bu kurultay, herkesin bildiği gibi, ortanın solu ekibinin meydan okuduğu ve Bülent Ecevit’i Genel Sekreter yapan kurultaydır. Kurultaya gelmeden önce parti içi çekişme sürüp gitmişti. Gruptaki 76’lılar Paşa’ya bir muhtıra vermişlerdi. 13 Ağustos’da Beşiktaş’da toplanan parti meclisi, bildirisine ise şu cümleler girmişti. “CHP’nin programı ile, ortanın solunda bir parti olduğu üzerinde bir anlaşmazlık yoktur. Parti meclisi, ortanın solu deyimini ve tanımlamasını her partilinin, lüzum gördüğü ölçüde dile getirmesini tabii sayar.” Ama bu dile getirmede ve tanımlamada parti programının ve seçim bildirgelerinin dışına çıkılmayacaktı. Bu bildiri Ecevit’in bir zaferi gibi göründü ve Paşa’nın telkini ile çıktığı söylendi. Paşa, 24 Eylül’de toplanan İstanbul il kongresinde:
 

“Ortanın solu deyimi CHP’nin bilinen yazılı programlarının, seçim beyannameleriyle aldığı vaziyetin ilim lisanındaki adıdır. Böyle bir adın konması, aşırı sağ ve aşırı sol tarafından CHP’ye yöneltilen haksız isnat ve ithamlar karşısında elzem hale gelmiştir. CHP’de herkes partinin programıyla ve seçim beyannameleriyle bağlıdır. Ortanın solunu aşırı sol gibi gösterenler, aşırı sağcıların kampanyasına alet olmaktadırlar. Ortanın solunu, aşırı sol fikirlere CHP’nin kapısını açmak için, fırsat sayanlar ise, sol kanadın oyununu oynamaktadırlar. CHP bu oyuna düşmeyecektir. Partimiz, memleketin bütün ilerici ve reformcu unsurları için ümit ışığı olarak kalacak ve bütün aşırı cereyanlara, aşırı sağa ve aşırı sola karşı denge unsuru olacaktır.”


diyordu. 16 Ekim’de toplanan Kadın Kolları Kurultayı’nın, Divan Başkanlığı'na seçildim. Büyük kurultayın tartışması daha orada başladı. Milletvekilleri gelip, kurultay öncesi propaganda konuşmaları yaptılar. Başkanlık divanının hazırladığı kadın kolu kurultayı bildirisi şöyledir:
 

“CHP ortanın solundaki görüş açısı ve uygulaması ile, topluma armağan ettiği genç demokrasimizin, batıda olduğu gibi, akılcı ve pragmatik yönden, sosyal bir derinliğe kavuşmasını da başaracaktır...”  (Divan Başkanı olarak bildiriyi ben kaleme almıştım.)
 
            Büyük Kurultay geldi. Ortanın solu ekibindeki, çoğu yeni milletvekilleri olan, arkadaşlarımız kendilerini bir cezbeye kaptırmışlardı. Bir bölümüne göre sosyal demokrat da sosyalist de olabilirdik, kendi kendimizi yenilerken. Kurultaya bir gün kala haber geldi. Paşa konuşmasına “CHP sosyalist değildir ve olmayacaktır” diye bir cümle koyacakmış. Ortanın solu grubunun içinde bir vaveyladır koptu. Kimi paşa’yı “döneklikle” suçluyor, kimi ise “artık bu partide durulmaz” diyordu. Bu ağızla konuşanları entipüfden insanlar saymayın.. Sinirlenip de, “istifa edelim” diyenlerin içinde çok önemli kişiler de vardı. Bir arkadaşımız “deli olmayın” dedi, “Bu partiden çıktığınız gün ne adınız kalır, ne sanınız..”  Sanırım Fikret Gündoğan’dı söyleyen.

            Ortanın solu listesini Paşa’ya Lebit Yurtoğlu’nun başkanlığında üç kişilik bir heyet götürecekti. Biri de bendim bunlardan. Hiç unutmam... Paşa o akşam, kendisini ziyarete gelen ayrı ayrı gurupları, heyetleri hiç birbirleriyle yüzleştirmeden, başka başka odalarda kabul etmişti. Ortanın solu listesine, “temel direk” saydıklarından 7-8 isim ilave etti. Aklımda olanlar, Kemal Satır, Nihat Erim, Turhan Feyzioğlu, İsmail Rüştü Aksal, Tahsin Bekir Balta, Kemal Demir, İlhami Sancar. Bu liste daha önceki kurultayları yazarken sözünü ettiğim,  merkez listesi görünümünde olacaktı.

            Herkes Paşa’nın davranışlarına bakıyordu. “Acaba, ortanın solunu destekleyecek mi?” diye bekleşirken, konuşmasını yapıp, kürsüden kan ter içinde inen Ecevit’i kucaklayıp kutlaması hayırlı sayıldı. İş oylamaya geldi. Birisi, neredense elime, üzerine daktilo ile şifre gibi bir takım rakamlar yazılmış iki parmak genişliğinde bir kağıt parçası tutuşturdu. Çarşaf listenin anahtarı imiş.

            Biz eskiden beri, İstanbul delegasyonu olarak, kurultaylarla ağırlığımızı hep merkez listesinden yana koyardık. Çarşaf listedeki merkez adaylarını kolayca bulabilmemiz için de adayların listedeki sıra numaralarını delegasyondan birisi okur bizler de yanlarına işaretlerdik. O günkü liste de Paşa’nın onayından geçtiği için tümüne oy verilecek sanıyordum. Elime tutuşturulan anahtar kağıdını, hiçbir art niyet taşımadan götürüp Kemal Demir’e gösterdim.  Aldı kontrol etti. Kendisi dahil Paşa’nın ortanın soluna eklediği isimlerin hiçbirinin numaraları yoktu. Kızılca kıyametler koptu ortalık birbirine girdi. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Suçlu benmişim gibi bütün yıldırımları üzerime çekiyordum. Sonradan  bu anahtar  marifetini,  Lebit  Yurtoğlu’na  yüklediler.  Ama sanırım işin içinde İstanbul delegasyonundan bazı kişiler de vardı.

            Ben, o kurultayda epeyce şansım olduğu halde seçilemedim. Zaten İstanbul delegasyonu da bana ve Orhan Birgit’e, her nedense oy vermemişti. Zar zor Birgit seçildi. Ertesi gün Ecevit dönemi başlıyordu.

            Kurultay çekişmeleri, Muş İl Başkanımız Bahattin Dizdaroğlu’nu çok heyecanlandırmıştı. Misafir kaldığı evde, geçirdiği bir kalp kirizi sonucu öldü. Müdafai Hukuk'tan beri CHP saflarında bulunan Dizdaroğlu’nun cenazesine Paşa bir çelenk göndermişti. Cenazeyi Muş’a gönderirken yapılan, mütevazi törene Genel Sekreter Satır’la, Grup Başkan Vekili Feyzioğlu da katıldı. Sanırım bu Kemal Satır’ın Genel Sekreter sıfatıyla yaptığı son resmi görevidir
 

            Yine Muş, Yine Varto "İnönü'nün Ölçüsü"
            18’incı kurultay araya girmişti ama ben Muş ve Varto işleriyle uğraşıp duruyordum. TİP, Hükümet hakkında deprem nedeniyle gensoru açılmasını istemişti. Bizim parti grubu ise Meclis araştırmasından yana idi. Ben ve Gıyasettin Karaca önergeyi verdik. Önergemiz gündeme geldiğinde grup sözcüsüydüm. Çok iyi hazırlanmıştım. Meclis sıraları dolmuştu. Konuşmacılar böyle günleri severler, her zaman ele geçmez. 5-10 kişinin izlediği bütçe görüşmelerini hatırlarım. İlk konuşmacıydım. Başkanın adımı söylemesini beklerken, İsmet Paşa’nın eli kalktı. Şaşırdım kaldım.  Yavaş adımlarla kürsüye çıktı. Mikrofonu kendine göre ayarladı, öksürdü. Meraktan ölüyordum. Ne diyecekti?  Konuşmaya başladı.
 

“Hepimiz felaketten müteessiriz, hepimiz oradaki vatandaşa faydalı olmaya çalışıyoruz. Çeşitli siyasi partilere mensup üyelerden kurulacak bir komisyon deprem bölgesine gider, dertleri can kulağıyla dinler, ve daha sonra alınması gereken tedbirleri bildirerek hükümete yardımcı olur.”


            Paşa gene kendine özgü ölçülerinden birini ortaya koymuştu. Çok zor durumdaydım. Sıra bana geldi. Kürsüye çıktım. Paşa’dan sonra konuşmak. Bunu en güzel 18.11.1966 günlü Akşam’da Çetin Altan anlatmış:
 

“Bu arada ne olduysa CHP Muş Milletvekili Nermin Neftçi’ye oldu. Deprem  bölgesinde geceli gündüzlü çalışmış ve meclis açılır açılmaz, hükümeti iyice bir  silkelemek için, tepeden tırnağa hazırlanmıştı. Bu konuda İsmet Paşa söz alıp da  hükümeti bebek sever gibi şefkatle okşayınca, Nermin Neftçi, kafasındaki bütün  cümlelere kadifeden elbiseler giydirmek zorunda kaldı.”


            Gerçekten de, yaptığım uzun konuşmada tüm olaylara, teknik konulara etraflı olarak değindim. Ne kadar yumuşatmaya çalıştımsa da, gene sert kaçmıştı. İmar-İskan Bakanı Menteşoğlu, Paşa’nın konuşmasını gerçekçi, vatansever sözler olarak övmüş, bana ise çatmıştı.

            Son söz milletvekilinindir diye bir daha kürsüye çıktım. Gürültü, patırtı ve sataşmalar arasına bakana cevap veriyordum. AP sıralarından, “şalvarını da giyseydin” diye bir ses yükseldi. Buna hazırlıklıydım. Hatta bir ağızlarına alsalar diye de dua ediyordum. Konuşmamı kestim. Parmağımı sesin geldiği tarafa uzattım. Herkes susmuştu.”Annenizin, annemizin giydiği şalvardan şeref duyarım. Ben asıl kara çarşafdan utanırım. Başbakanımızın anneside giyiyor. Ne olmuş yani" dedim.

            Süleyman Demirel’in annesi o zamanlar sağdı. Gazetelerde şalvarlı fotoğrafları çıkardı. Kürsüden indiğimde, AP sıralarından çıt çıkmıyordu. Konuşmam üç saat sürmüştü. Kürsüden inince, Paşa elini bana uzattı. “Gel kardeşim” dedi. Çevremi alan CHP’li milletvekilleri beni kutluyorlardı. Coşkun Kırca’nın "hitabet imtihanından tam not aldın" dediğini anımsıyorum. Milletvekili böyle uzun ve Genel Kurulu etkileyen bir konuşmadan sonra kendisini, kürsünün ve Genel Kurulun vazgeçilemez bir parçasıymış gibi görür. Bu durum ona göre en güzel en saygın propagandadır. Bu propagandanın içinde, taktik veya hile,  havale, yalan da yoktur.

            Depremden bu yana Muş’a üçüncü kez gidecektim. Bu kez, Meclis Araştırma Komisyonu üyeleri ile. O sırada eşim hastalandı, 3-4 gün gecikmeyle onlara katılabildim. Uçak’la Malatya’ya gittim, oradan otomobille Bingöl’e. Hava kararmıştı. Vali Orhan Erbuğ, o gece Bingöl’de kalmamı önerdi. Ama ben heyete biran önce katılmak istiyorum. Akşam yemeğinden sonra, vilayetin bana verdiği bir jandarma jipi ile Muş’a hareket ettim. Dağların üstündeki ıssız yollardan geçiyorduk. Her taraf kar içindeydi. Şoför “yolun kenarında kurtlar var” dedi. Baktımsa da göremedim ama ulumalarını işitiyordum.

            Heyete katıldığım o gezi kaç gün sürdü hatırlamıyorum. Erzurum, Muş ve Bingöl illerinin hasar gören tüm bölgelerini gezdik. Dönüş için Erzurum’dan uçak bulamadık. Arabalarla Trabzon’a gidilecekti. Erzurum-Trabzon yolunu sordurduk. Karlıydı ama açıktı. Arazi arabaları hazırlandı. Zincirler alındı, yola koyulduk. Ben en son arabada, AP Erzurum Milletvekilleri Necati Güven ve CHP'li Gıyasettin Karaca ile birlikteydim. Kar yağıyordu. Kop dağını inerken, “buzlama yapar zincir takalım” dediler.  Ama takmaya vakit kalmadan iki sağ tekerimiz karla kaplı bir hendeğe girdi. Şoförle birlikte çıkarmak için çok güç harcadık. Kımıldamıyordu bile. Kop dağının zirvesi bıçak gibi esiyordu. Hep bir ağızdan bağırıyorduk. Belki sesimiz yansır da alttaki vadilerden duyulur diye. Kaykılmış arabanın içine yeniden girdik. Fırtına uğulduyordu. Gıyasettin Karaca, “Onlar Gümüşhane’ye varmışlardır bile, biraz daha beklerler, dönerler, bizi aramaya" diyordu. O gün bizi devriye gezen bir Karayolları arabası buldu ve kurtardı.

            Zigana dağlarının çam ağaçları arasından geçen zikzaklı yokuşlarını çok az görebildim. Dağların çukur yerlerine akşam karanlığı erken bastırıyordu. Arabaların farları bu olağan üstü virajlarda, yokuşlarda inanılmaz güzellikte ışık oyunları yapıyordu.