|
ORTAK YAŞAM
Yeni Dünyamız
Sonradan o da milletvekili olan lise arkadaşım Sevinç (Düşünsel)’le yan yana bir sıraya oturduk. Önümüzdeki sıraya da erkekler oturmuştu. Sonraki günlerde, biz aynı yere, o erkek arkadaşlar da aynı yere oturur oldular. İşte onlardan birisiyle üç yıl sonra evlendik. Hukuk yılları, bugüne değin süren güzel arkadaşlıklar içinde geçti. Üçüncü sınıfta “Ayni Haklar” dersinden, hocamız Ord. Prof. Esat Arsebük sınıfın yarısından çoğunu çaktırmıştı. Arkadaşımız Ayfer Derbil, o zaman moda olan Ankara marşını değiştirdi. Bizim sınıf artık bu marşı şöyle söylüyordu : Arsebük, Arsebük, tonton Arsebük ... Seni görmek ister, bir sınıf hödük ... Senden yardım umar, her boynu bükük Yetersin onlara pin pon Arsebük...” Üçüncü sınıf sınavları bitmişti. Nişanlım, Arsebük hocanın gözde öğrencilerindendi. Bir nikah davetiyesi, bir kutu da şeker aldık, nikah şahitliğimizi yapması için hocanın evine gittik. O dehşetengiz, o yanına varılamayan Arsebük hoca, kadife gibi yumuşacık bir adam oluvermişti. Şahitliği memnuniyetle kabul etti. Meğer gençlerin evlenmeleri onu çok mutlu edermiş. Bakımlı bahçesinden bana, o gün bir kırmızı gül koparıp verdiydi. Nikâh günü, bizi kutlamak için kuyruğa giren arkadaşlarımızın başında Rafet Böke duruyordu. Nüktesi boldur. “Hey!.. çocuklar Allah bir yastıkta kocatsın falan filan ama, şu nikah cüzdanına bir bakıverin ne olur ne olmaz ... Adam oraya imza diye muhakkak bir sıfır atmıştır...” dediydi. Öteki şahidimiz Ord. Prof. Sabri Şakir Ansay idi. Meğer oraya imza atan bu rahmetli hocalarımız ne uğurlu kişilermiş .... Nikâh töreninden sonra, üstümdeki dik omuzlu, vatkalı beyaz tayyörü, babamın aşçı külahına benzettiği şapkamı (o zaman böyle moda idi) çıkardım. Nikâh öncesinin telaşlı hazırlıkları sinirlerimi iyice bozmuştu. Berberde özene bezene yaptırdığım saçımın tutmayışı, şapkamın bu saçla yakışmaması yüzünden, biraz da ağlamıştım. Eşim olacak sınıf arkadaşım, gözlerime soğuk su kompresi yapmış, beni teselli etmişti. O gece, ağabeyimin evinde yemek yerken, bunlar geride kaldı. Ertesi gün İstanbul’a giderken ilk kez uçağa binecektim. Bugün askeri amaçla kullanılan, Etimesgut’daki eski alana geldik, bizi uğurladılar. Uçak II. Dünya Savaşından kalma, üç pervaneli Junkers idi. Döşemesi bile yoktu. Madeni gövdeye basıyorduk. Yerde küçük delikler vardı, rüzgâr giriyordu. Biz onları kurşun deliği diye yorumladık. Hem çok üşüdük, hem de kulaklarımızda yaman bir ağırı duyduk. Ağzımı açıyor, bir yandan yutkunuyor, gene de geçiremiyordum ağrıyı. O zamanlar, Yeşilköy’den Sirkeci’ye “otoray” çalışırdı, uçak yolcuları için. Tek vagonlu bir tür motorlu tren Büyükada'daki Splendid Palas’a vardığımızda, hava karardı kararacaktı. Kayınbabam Nazım Bey’in bize verdiği harçlıkla, balayı yapıyorduk. Öğrencilik içindeki evliliğe göre, lüks bir balayı idi bu. Çevremizdeki insanların çoğu, yazı oralarda geçiren, gayri müslim zengin vatandaşlardı. Sınavlardan hemen sonra ekmek elden, su gölden. Bu yaşantı güzeldi... Bir gün sonra İstanbul’a inip kendimize yeni mayolar aldık. Benimki iki parçalıydı. O zaman iki parçalı yün mayo modası vardı. Denize Yörükali’den giriyorduk. 21 Temmuz günü yapılan olaylı 1946 seçiminden haberimiz vardı ama, pek ilgilenmiyorduk. O günlerden sadece iki ünlü politikacının yüzünü anımsarım. Büyükada iskelesinin yanındaki berber dükkanında, şişmanca genç bir adam, berber koltuğunda damatlık tıraşı olur gibi arkaya yaslanmış, keyifli keyifli sakal traşı oluyordu. Kocam ”Bak bu milletvekili seçilen Tasvir Gazetesi Başyazarı Cihad Baban “ dedi. Aynı günün akşamı, eşim Nizam'la caddede gezinirken, hocamız Nihat Erim’le, eşi Kamile hanımı gördük. Onlar da bize sanki yeni evlenmişler gibi geldi. El ele tutuşmuşlardı. Ailece tanışırdık. Ağabeyimin arkadaşı idi. Birlikte milletvekili olmuşlardı bir zamanlar. Ertesi günü için Anadolu Kulübü'nde çaya çağırdılar. Ama gençliğin verdiği sıkılganlıkla gidemedik. O gün, bana birisi gelse de: bu ünlü kişilerle 20 yıl sonra, aynı parlementoda hatta aynı bakanlıkda halef selef olarak görev yapacağımı söylese acaba ne derdim ?... Paramız azalınca döndük bizim eski cennete, İstanbul Boğazındaki çocukluğumun cenneti, Paşabahçe’nin o güzel Sultan Selim incirleri olmuştu. Çamın altında, babamın kendi eliyle ağaç dallarından yaptığı, yere çakılı bahçe iskemlelerine oturuyor kahvaltı ediyorduk. Akşamları da iskeleden aldığımız lüferi mangalda cızır cızır ızgara yapıyor, denize karşı oturarak keyifleniyorduk. O sene Boğaz’ı bir gezdik, bir gezdik ki, bir daha öylesi kısmet olmadı. Sultaniye Çayırı, Kanlıca yoğurdu, Küçüksu’da kaynayan mısır kazanları, Yeniköy’e geçerken, çımacı Hüseyin’in sürdüğü iskele tahtaları. Vapur olmadı mı, Balıkçı Koço’nun yelken çektiği sandalı ile Yeniköy’e geçip, Beyoğlu muhallebicilerine sonra da sinemaya gidişler. Boğaz sırtlarında, saatler, saatler süren yürüyüşler, Paşabahçe’den ta Anadolu Hisarı'na kadar. O zamanlar meğer İstanbul Boğazı güzelliğini hâlâ koruyormuş. Paşabahçe sırtlarının gecekondusuz görünümü... Beykoz-Paşabahçe arasının yemyeşil örtüsü. Harçlık bitinceye dek, pahalı yerlere de uğradık. Bebek bahçesi, Yeniköy iskelesinin bitişiğindeki lokanta, Bahçekapı’daki Tokatlı gibi. Beyoğlu yakasının safasını pek bilmezdik o günler. Bize göre İstiklâl Caddesi, sinemaya, bazan da pastahaneye gidilen bir yerdi. Yazın sonuna doğru pasaportları hazırladık, şöyle bir “Güneyden aşağısını da” gidip görelim.... dedik. Zaten Nizam’ın babası ve bütün ailesi bizi bekliyorlardı. Üç günlük Toros Ekspresi yorgunluğunu, kömür lokomotiflerinin isini, Musul İstasyonu'ndaki Rest House’da temizledik. Otomobille, Kerkük’e akşam karanlığında girdik. Arıtılan petrolün yakılan gazları, alev alevdi şehrin girişinde. Bu benim Kerkük’ü ilk görüşümdü. Konağın kapısının önü insanlarla dolmuştu. İstanbul’dan gelin geliyordu. Ayaklarımın altında yedi kurban kestiler. Çocukluğumdaki Bulgaristan’ı saymazsam, İstanbul ve Ankara’dan başka bir yer görmemiştim. Böyle mermer sütunlu, ayvana açılan kubbeli odaları, dedelerden kalma evi, İstanbul’daki hanlara, hamamlara, camilere benzettim, yadırgadım o gün. Yeşili, mavisine karışmış renkli İstanbul’dan sonra, kiremitsiz damlarıyla, Kerkük yapıları. Tozlanmış ağaçlarıyla, toprak rengi kenti biraz yadırgamıştım. Konuşulan mahalli Türkçe’ye de şaşırdım. Beylerbeyli zarif Haldun Taner’in, okuduğum bir yazısında dediği gibi: “Bizim İstanbul’un kaz kafalıları, İstanbul lehçesinin dışında Türkçe tanımazdık” Evin içinde içtenlikli, sıcak bir ilgiyle karşılandım. Osmanlıdan bu yana süre gelen, belirli bir geleneğin içindeki bir ilgi ölçüsüyle. Bir ara Bağdat’a gittik, alışveriş yaptık. İmam-ı Azam’ı, Abdülkadir-i Geylani’yi, altın kaplı minareleri, kubbeleri ile Kazımiyye’yi ziyaret ettik. Bu kere, Dicle kenarındaki Semiramis Palas’da keyfettik ve 29 Ekim günü Bağdat’daki Türkiye Büyükelçiliği’nin resepsiyonuna katıldık. Şerefimize düğün marşı çaldılar. Bahçeye açılan taraçaya benzer yerde sabaha kadar dans ettik, eğlendik. Ankara’da daha bir yıl öğrencilik yapacaktık. Ablamın küçücük evinin bir odasında misafir edildik. Kendi evimizi açana kadar. Son sınıf eleme sınavına girdiğimde, üstümde pardesü vardı. Hiç unutmam: rahmetli hocamız Muvaffak Akbay, bu yaz sıcağında, pardesüyle oturan kızdan kopya yapacak diye mi şüphelenmişti, ne idi bilemiyorum, gidip gelip bana: –”Pardesünü neden çıkarmıyorsun? Sıcak değil mi?” diye soruyordu. O böyle dedikçe, ben:
– ”Hayır efendim rahatım" diyor, kulaklarıma kadar kızarıyordum.
İlk Evimiz, İlk Oğlumuz
O günlerin Ankara’sı gerçekten güzeldi. İki yanında akasya ağaçlı caddeler, bahçeler içinde, birer, ikişer katlı evler. Kızılay’dan Çankaya’ya doğru Atatürk Bulvarı bir park gibiydi. Bulvarın en canlı yerlerinde, Özen’le, Kutlu’nun, kaldırımlardaki masalarında çaylar içilir, pastalar, dondurmalar yenilirdi. Havası kirlenmemiş, yeşili bol bir Ankara’ydı. Bulvar kaldırımlarında devletin yüksek memurlarına, onların özenle giyinen hanımlarına, kızlarına rastlardık. Çok kimse birbirini tanırdı. Boğaz vapurlarındaki gibi. Celal İnce’nin tangolar söylediği yıllardı o yıllar .
Rahmetli İsmail Arar, birkaç yıl önce: “Ankara ile birlikte büyüdük, birlikte
yaşlandık, birlikte çirkinleştik” diye yazmıştı.
Politika Ankara'sına Doğru
1938’de (İnönü’nün deyimiyle) Atatürk ayrılınca: “Vatan sana minnettardır” diyen yeni devlet başkanı, Cumhuriyeti o yapısıyla omuzlamıştı. Meclis, hükümet, idari mekanizma, vardı ama Devlet bir bütün olarak, Cumhurbaşkanının kişiliğinde biçimlenirdi. 1946’da nişanlandığım zaman, harbin sıkıntıları henüz geçmemişti. Fotoğraf çektirecek doğru dürüst film bulamamıştık. Çıkan resimlerimiz hep çizik çiziktir. Harp bitmiş, felaketler Türkiye’ye uğramadan gitmişti. Bizler, kapısına yokluk değmeyen beyzadeler gibi, üniversite öğrenimi yaparken, Avrupa toz-duman, kan-revan içindeydi. Yıllar sonra İsviçre’de rastladığım, iki ciğerinde de kavite tüberkülozlu bir Belçikalı hanım yaşıtım, milyoner bir bankerin kızıyla konuşuyorduk. Ben, şaşkınlıkla “Bu refah içinde tüberküloz nasıl olur?” demiştim.
Yüzüme sert sert bakmış, “Sen harbin ne olduğunu bilir misin?.. Alman
ordularının önünde nereye gideceğimizi bilmeden, bombardıman altında günlerce
süründük durduk. Sonra da yıllarca sefaletin içinde yaşadık...” demişti.
Ortalıkta Bulunan Defterden
İkinci Dünya Savaşı başladığı zaman Türkiye ne yapıyordu? Devleti yönetenler nasıl bir uğraş içindeydi? Hitler Ordularının Danzig’e doğru yürümesine 5 gün kala DEVLET İstanbul’da idi.
25.08.1939
Cumhurreisliği BaşyaverliğineCahit Apayık 26.08.1939 Cumhurreisliği BaşvekaletineC.Tolgay 27.08.1939 Cumhurreisliği Başyaverliğine,Ş.Özer Ayın 28’inde; önce Başbakanı, daha sonra Dışişleri Bakanını, Londra Büyükelçisi Tevfik Rüşdü Aras’ı, sonra tekrar Başbakanı, Yunanistan sefirimiz Enis Bey’i, ondan sonra da tekrar Dışişleri Bakanını kabul etmiş.... Bu çalışmalar Harp patlayıncaya kadar sürer.
01.09.1939 (Savaşın başladığı gündür bu.)
Cumhurreisi Başyaverliğine,C.Tolgay 02.09.1939 Cumhurreisi Başyaverliğine,Ş. Özer
Her dakikası dolu olan bir devlet çalışması, Başbakan, Generaller, İngiliz,
Fransız, Rus, Alman Büyükelçileri gelir, gider. Gece yarılarına kadar çalışırlar.
Cumhurreisliği Başyaverliğine,C. Tolgay Devlet, sürekli olarak Çankaya’dan savaşı izler. Türk toplumu, kaynağı ekonomik olan birtakım sıkıntılar çekmişti savaşta, ekmek karneye bağlanmış, temel tüketim maddelerinde yokluklar meydana çıkmıştı. Koskoca bir orduyu ayakta tutmak sonucu, tarımsal üretim düşmüş, kimi ithal maddeleri gelmez olmuştu. Ama bütün bunlar, toplumda büyük yara açmayan şeylerdi. İzleri de 1946’daki nişan fotoğraflarımızda görülen çizikler gibiydi. Lozan’dan bu yana 25 yıl geçmemişti. “Türkiye Cumhuriyeti 20’nci asırda önceden hiç kimsenin ihtimal vermeyeceği ve tahmin edemeyeceği surette kurulmuş, büyük ve kıymetli bir eserdi.” Bu eseri yeni bir savaş serüveni ile tehlikeye atmak ihtimali artık kalmamıştı. Devlet, çok partili demokratik düzene geçtiği işaretini verdi. CHP Grup Başkanlığı'na sunulan 4’lü takrir ve arkadan Demokrat Parti'nin kurulması, 27 Mayıs 1960’a dek sürecek bir dönemi başlattı. Yönetim bu görüşteydi: “Demokrasinin her millet için müşterek prensipleri olduğu gibi, her milletin karakterine ve kültürüne göre birçok özellikleri de vardır. Türk Milleti kendi bünyesine ve karakterine göre demokrasinin kendi için özelliklerini bulmaya mecburdur”....”Söz ve yazı hürriyeti, şüphe yoktur ki her halk idaresinin söz götürmez ortak temelidir. Her milletin kendi karakterine göre de bir konuşma ve söze dayanma ölçüsü vardır. Bu ölçüyü hiçbir kitapta bulamayız. Ve hiçbir kitaba yazamayız. Ancak uygularken neye dayandığını neye dayanmadığını öğrenebiliriz.”
İnönü o günlerde böyle konuşuyordu. Devletin kendi yapısında bir reform
yapacagı belli olmuştu. Kısa süre sonra Demokrat Parti (DP) kuruldu ve
politika konusundaki tartışmalar, siyasi partiler düzeyine çıktı..
Politikaya Doğru Bir Adım
Hukuk Fakültesi’nin asistan odalarındaki kitaplığında, sağda solda politika günün konusu idi artık. Benimse politikayla ve politik konularla, yakından uzaktan bir ilgim yoktu henüz. Eşim Nizamettin önceleri de Halkevlerine gider, gelirmiş. Bu yüzden parti ile bir yakınlığı varmış. CHP’nin Çiftlik'deki Gazi Ocağı'nda çalışan sevdiğimiz bir sınıf arkadaşımız vardı, Ömer Erdem. Bir gün: ”Gel seni partiye götüreyim, yeni genç üyeler arıyorlar” demiş. CHP’nin ayakları suya ermeye başlamıştı. Devlet-Parti birliği yoktu artık. Genel başkan olan Cumhurbaşkanı, 12 Temmuz 1947 günü, “Devlet Başkanı olarak kendimi her partiye karşı eşit derecede vazifeli görürüm” diye demeç vermişti. Müdafa-i Hukuk’tan bu yana partili olan üyeler vardı. Bunlar partiye karşı gelinmesini, Kurtuluş Savaşı'na karşı olmakla bir tutan, eski partililer, eski militanlardı. Devlet-Parti birliğinden yararlanıp, kendisini devlete yakınlaşmış sayan üyeler vardı. Yeni gelişmeler, bu kişilerce şaşkınlıkla karşılanmaktaydı. Partinin yöneticileri, yeni ortama göre çalışacak, destek olacak elemanlar aramaktaydı. Nizam, sınıf arkadaşımız Ömer Erdem ile birlikte Çankaya İlçesi’ne gider. İlçe merkezi o zaman Genel Merkez’den sonra en önemli yer olan, İl Merkezi binasındadır. Kodamanlar, hükümet üyeleri binanın üst katına gelirlerdi. Alt katı ise çoğunlukla, ocak, bucak yöneticisi vatandaşlara mahsustu. Alt salonda, kendileri ile aynı kuşaktan birçok genç vardır. Toplantıyı Übeyde Elli Hanım açar, konuşmasında o günkü muhalefetin sertliğinden, partinin böyle bir muhalefet karşısında gençlere ihtiyaç duyduğundan bahseder. O gün toplantıda, isteyenlere söz verilir. Gençler de konuşurlar. Kodamanlardan, bakanlardan da toplantıya katılanlar vardır. Bunlardan biri de Dr. Kemal Satır’dı, o da konuşurdu. Yapılan bu toplantılar gelecekteki CHP Gençlik Kollarının uvertürü gibi bir şeydir. “Bayrak” diye bir gazete çıkarmaya karar verirler. Rahmetli Behçet Kemal Çağlar gazetenin başındadır. İşte böylece bizim aile, parti binasına adımını atmış olur. Fakat kayıtlı değildir henüz.
Toplantılar birkaç kez yapılmış. Nizam her seferinde gelir, bana yaptıkları
çalışmaları, orada geçenleri anlatırdı. Bense hı...hı... der geçiştirirdim.
Napoliten şarkılar söyler, ev işleri yapar, bebeğime bakardım. Bana göre,
bebeğime: “Maşallah ne de güzel şey” demeleri daha önemliydi. Politika,
yaşanan günlük hayattan uzak, soyut bir konu gibi gelirdi bana. Güven içinde
uyuyor, güven içinde uyanıyorduk. Atatürk’ten sonra da devlet vardı. İnönü
vardı. Güvencede idik nasıl olsa. Eşim Nizamettin Neftçi’ye gelince; sanırım
esaslı bir parti militanı olabilecek genç bir namzetti.
Gerçek Bir Seçim
Muhalefet, 1946 seçimini sık sık örnek gösteriyor, iktidarı seçim hilesi yapmakla, milli iradeye saygısızlıkla suçluyordu. Merak edilen konulardan biri de hazırlanmakta olan seçim kanunuydu. Bizim eve göre, tek dereceli, eşit ve gizli oy, açık tasnif ilkelerini içeren bir yasayı, tekparti olarak kurulmuş, 25 yıllık iktidarın yapması, bununla seçime gidebilmesi ve dürüst bir seçim yapması, onun için “Beraatı Zimmet”ti. Bir türden temiz çıkma, varsa, günahlarından arınma gibiydi. Yapılacak seçim bir dönemi kapatacak yeni bir dönemi açacaktı. Sistem, seçim yoluyla, yumuşacık, ama bıçakla kesilmiş gibi değişecekti. Tek partili düzen gidecek, çok partili düzen gelecekti. Bu güzel ilke, gerçekleştiği gün, yüce bir anlam kazanacak sayısız faydalar sağlayacaktı. Herkesin böyle düşünmesini diliyorduk. Bizim o günlerde Demokrat Parti içinde çok etkin dostlarımız vardı. Eşimle aynı kürsüde asistan olan Ayhan Koraltan, Refik Koraltan’ın kızıydı. Sık görüşürdük, iyi insandı, bizi evlerine götürürdü. Rahmetli Koraltan’la oturur sohbet ederdik. Gelecekteki iktidar günlerinin hayalleriyle doluydu. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)'ne hafifçe sempatizan olduğumuzu bilirlerdi. Ama bu durum, ne onlarca yadırganır, ne bizim onlara olan dostluğumuzu zedelerdi. 16 Şubat'ta, beklenen seçim kanunu Meclis'ten geçti. Çalışmaları yüklenen, Günaltay Kabinesi'nin Başbakan Yardımcısı Prof. Nihat Erim’di. O zaman yayımlanan “Pembe Kitap”, seçim sistemlerini inceleyenler için, değerli bir kaynaktır. Demokrasiye gerçekten inanan, hilesiz bir seçim yapılmasını isteyen, bir aydınlar çoğunluğu vardı. Yeni seçim kanunu, bu okur-yazar takımından, az da olsa, bir bölümünü CHP’ye sempati beslemeye itti. İşte biz bunlardandık. "Böyle bir kanunu yapan parti, iktidarı bırakmayı göze almıştır.... Demek ki samimidir" diyorduk. Muhalefeti tutan demokrasi yanlıları ise, bu kanunla iktidarı değiştirme fırsatını bulacaklar ve demokrasinin yerleşmesine yardımcı olacakları için seviniyorlardı. İnançlı aydınlara göre, her şey demokrasi içindi. Demagoji, yalan, iftira, küfür edebiyatı, Atatürk ilkelerine karşı çıkma ve bunlardan taviz verme gibi tutumlarda, kendi dünyalarının içinde at oynatıyordu, demokrasiyi dejenere etmek için. 1950 seçimine yaklaşırken, Türkiye’deki bu oluşumlar, beni de etkilemeye, ilgimi çekmeye başlamıştı artık. Nizam askerliğini yaptığı için, oy kullanamıyordu. Benim nasıl oy kullanacağım, önceden tasarlandı. Karma liste yapmaya karar verdim. Başta İnönü ve Celal Bayar olmak üzere “çok seçme” bir oy pusulası hazırladım. Ben, Atatürkçü, genç, idealist, demokrasi yanlısı Türk kadını ilk kez oy kullanıyordum. İki yıldır, Sıhhıye İlkiz Sokak'ta oturuyorduk. Üstümüzdeki komşularla iyi görüşürdük. Onlar ailece DP’ye oy vereceklerini söylüyorlardı. Partide çalışan etkili yakınları vardı. Üstteğmen olan oğulları güzel keman çalardı. Bach, Bethoven, Mozart, o'nun dünyasının bir parçasıydı. Kemanına başlayacağı zaman, yukarı kattan odunla vururdu yere, “Radyoyu kapatın keman çalacağım, beni dinleyin...” demekti bu. Asker olduğu için oy kullanamayacaktı. Ailesinin silme DP listesine oy atacağını da biliyordu. “Bakın!... Bu evden İsmet Paşa’ya bir oy olsun çıkmazsa, beni yok bilin. Bir daha bu eve adımımı atmam' demişti. Rahmetli Zehra Hanım teyze, çok üzülüyordu bu tartışmadan. dolayı CHP’ye oy verse, çevresi kızacak, vermese, oğlu küsecekti. Formülü bulduk: DP listesinin en altındaki adayı çizdik, “Dağıstan Binerbay”. En tepedeki Celal Bayar’ın üstüne, “İsmet İnönü” yazdık. Kadıncağız bu pusulayı cebine sakladı ve ailesinden gizli olarak sandığa attı. Üstteğmenin, özel “sandık müşahidi” olan bizler, sayıma geçilirken oradaydık. Gümbür, gümbür DP pusulaları çıkıyordu. Yeni bir zarf açıldı: “DP pusulası" dedi açan. Sonra ”A.. bir dakika... çok tuhaf İsmet İnönü’yü pusulanın baş tarafına yazmışlar.” İnönü için o evden istenen oy çıkmıştı. Dönüp şahitliğimizi yaptık. Kocam o gece, birçok sandık dolaşmış, “DP kazanıyor” dedi. Geç vakit yattık. Ne kadar uyuduğumuzu bilemiyorum. Kapının zili durmadan çalınıyordu. Yukarıdakiler çoşmuşlardı... “Tamam...” diyorlardı. “Kazandık, kazandık hepsi gitti. Başta Nihat Erim’ler, hepsi, hepsi". O gün nasıl olmuştu? Nizam izin almıştı herhalde, Mamak’daki görevine gitmedi. "Ortalığı şöyle bir kolaçan edeyim" diye çıktı. Partiye uğramış herkes şaşkın, üzüntülü. “Ne var bu kadar üzülecek” demiş, demokrasi idealizminin ukalalığı içinde. “Demokraside herşey olur, insan kazanır da kaybeder de” adını şimdi anımsayamadığımız bir avukat karşı çıkmış, “Siyasi partiler için ideal, iktidar olmaktır” Bizimki ise, hayır, “İdeal, demokratik sistemi yaşatmaktır...” İşte bu havalarda, yeni iktidarı karşıladık.
Yine komşularımızla konuşuyorduk. 19 Mayıs’a üç gün vardı. Cumhurbaşkanı
daha seçilmemişti. Acaba 19 Mayıs şenliklerinde konuşma yapılacak mıydı?
Yapılacaksa kim konuşacaktı?...
“Eğer İnönü gelirse, onu stadyumda yuhalayıp kovacaklarmış...” dedi bana bakarak. Sanki, CHP ve tek parti döneminden kalma “günah keçisi” olarak bir biz vardık. İçimden bir ses “yeter artık illallah” diyormuş gibi geldi. Ayağa fırlamışım. “Eğer böyle bir şey yapacaklarsa, yapanlar da yaptıranlar da aşağılık küçük insanlardır...” diye bağırmıştım ve toplantıyı terkettim. Kadıncağıza fenalık gelmiş. Bu, benim politika tartışmasına ilk girişimdi. Karşımızdakilerle biz, dünyaya ayrı açılardan bakıyorduk. Aynı şeyleri ayrı gözlüklerden seyrediyorduk. Biçimleri, renkleri, herkes bir başka görüyor, başka biçimde yorumluyordu. Bize göre tek partiden gelen “devlet” samimi idi, Demokrasiyi istemişti. Kendi eliyle yaptığı bir seçimle iktidarı teslim etmişti. Çok saygıdeğer bir davranıştı bu. İktidarın başındaki de bir kahraman, demokrasi kahramanıydı. Muvafik, muhalif onu alkışlamalıydı. Onlara göre ise: Halk, kendi eliyle, kendi oyuyla, tek parti iktidarını yıkmıştı. ıhtilal yapmıştı... Demokrasiyi getirmişti.. Onların lideri, halkın lideriydi. Gerçek kahramanlar da onlardı.
Bu iki ayrı açı, hiçbir zaman, bir noktaya gelmedi. Basında başlayan çatışmalarsa
çok küçük ve sevimsiz demagojilere doğru yol aldı.
Politika Kurdu İçimize Girmişti
“Muharrir ve politikacı değilim. Hiçbir yerde yazım çıkmadığı gibi, politika ile de uğraşmayan tarafsız bir vatandaştım. Fakat bugün tarafsız değilim, olamıyorum. Hissim ve şuurum beni CHP’nin bir ferdi kıldı.
Büyük İnönü...
Kapanan sayfa 'Milli Kahraman Cumhurbaşkanları' devridir. Açılan sayfa, alelade vatandaşlar arasından seçilmiş cumhurbaşkanları devridir. Milli Kahraman Cumhurbaşkanları tarihin malı olurlar...” Yazıyı yazan Hüseyin Cahit Yalçın’dı. İttihatçı-İtilafçı kavgasındaki “Tanin” kaleminin tüm keskinliği, tüm sivriliği ile dolu bir yazıydı bu. Aynı gün, Newyork Times’ın Türkiye Demokrasiye oy verdi başlıklı yazısında: “ Seçim kaybetmiş olmakla beraber, Türkiye’ye demokrasi yolunda büyük bir adım attırmak hususunda en büyük hisse İnönü’ye aittir. Bu cepheden mütalaa edince son seçim onun zaferidir ... “ deniliyordu..
Başlığı şöyle : “Birgün bana şu sözleri söylediniz:İnönü, Çankaya Köşkü'nden kendi evine taşınmıştı. Daha önceden, evde değişiklikler yaptırmış, kütüphaneyi genişletmiş, diye yazıyordu gazeteler. Evine götürdüğü eşyalar arasında, kitapları ile kendi dönemini içeren Cumhurbaşkanlığı özel defteri ve başyaverliğin nöbet defterleri de vardır.
Bulunan Öteki Defterden
Resmî defteri imzalamak, bir bakıma protokol işidir, tek başına bir anlam taşımaz. Ama imzaların üstündeki deyimler ve onların anlamları, herkesin kendi kişiliğinin aynası gibidir. İsmet Paşa’nın, bize sık sık verdiği bir öğüdü vardı: – Yazı yazarken dikkat edin, cümleleri kuvvetlendirici gereksiz takılardan, deyimlerden kaçının. “Çok” demek varken “en çok” demeyin. “Güzel, iyi” demek varken “çok güzel, çok iyi” demeyin. Kendi kendinizi bağlarsınız. Geri dönemezsiniz. O yazıda gerçekten güçlendirecek bir konu çıkarsa, o zaman ne kullanacaksınız? derdi. Bu defterde, kendini bağlayanlar, geri dönüp de, ardında söyledikleri ve altında imzaları kalan öyle kişiler var ki!... 1 Ağustos 1946’da bir yazı “En derin bağlılıklarla mübarek ellerinizden öperim. Yüce büyüğüm, aziz İsmet İnönü” bu zat 50 seçiminden sonra, bir yıla varmadan DP’ye gitmişti.
“En derin tazim ve şükranlarımla sonsuz bağlılıklarımı arz ederek ellerinizden
öperim.” 2Ağustos1946
50 seçimine beş gün kala, o günlerin tanınmış bir hanım politikacısı da İnönü’ye “Ne mutlu hizmet ettiğin vatana. Ne mutlu seninle en büyük eseri veren anana” diye yazmış, o da, birkaç sene sonra İnönü’nün karşısına geçti. Hiç abartmadan söyleyenler var : “Veda arz eder derin saygılar sunarım.” Atina Büyükelçisi Ruşen Eşref İnaydın Hiçbir şey söylemeden sadece adını yazıp imza atanlar var: Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Yahya Kemal Beyatlı, Menemenciğlu, Bursa Valisi Haşim İşcan gibi içtenlikle yazan eski dostlar da var: “Derin saygı ve sevgilerimizle bayramınızı tebrik ederim” 18.08.1947 “Saygı ve sevgilerini arza gelen.” General Rafet Bele Generaller, elçiler, bakanlar, çeşitli misyon şefleri profesörler, kuruluşların başkan ve üyeleri bu defteri imzalamışlar. Seçim geçer, dava biter. Kaybeden İnönü’nün kapanmak üzere olan defterine atılan dört imza var ki, bunları ben nereye koyacağımı bilemiyorum.... “Müstesna lutfunuzun ebedi minnetlerini derin tazimlerle arzederim”
16.05.1950
“Ellerinizden öperim.”
18.05.1950
“Büyük önderimiz İnönü’ye en derin tazim ve minnetlerimi arz ve teyid eder başımızda daima sağ ve mes’ut olmaları dileğiyle ellerinden öperim.”
Ve son yazı, son imza: “Sonsuz şükranlarımız, candan bağlılığımı arz eder tazimatımı sunar ellerinizden öperim.”
19.05.1950
Celal Bayar Cumhurbaşkanı olunca, İnönü o'nu kutlamıştır. Bayar da iki gün sonra İnönü’yü evinde ziyaret etti. Hiç unutmam akşama doğruydu, 22 Mayıs günü evimizde oturuyorduk, top atışları başladı. Türkiye’nin 3’ncü Cumhurbaşkanı seçilmişti. Büyük bir gurur duyduk memleketimiz hesabına, sanki demokrasi, tüm koşullarıyla gelmişti, yerleşmişti. Ne kadar safmışız. Yazın sonuna doğru, birkaç arkadaşla Gazi Çiftliği’indeki lokantada yemek yiyorduk. Arkamızdaki masaların birinde, sarhoş kafa ile, İnönü’ye atıp tutuyorlardı. “O'nu asmalı” diye, bir söz çalındı kulağımıza. Nizam dönüp cevap vermek istedi, zor tuttuk. Buna benzer sözler basına da yansıyordu. İzmir’de birisi İnönü’yü yurt dışına sürelim diye buyurmuştu. Bunların Atatürk devrimlerine karşıt olduklarını anlıyorduk. Serbest seçimlerin yapılmasını sevinçle karşılayan, seçimin sonunda iktidar değişmesini demokrasiye bir gidiş olduğu için övünç sayan, bizim gibiler için bu davranışlar çok kaba, çok tersti. Bizim, iktidarı kazananlara bir kinimiz, bir kızgınlığımız yoktu ki.... Yeni iktidar, ezanın Arapça okunmasını bir kanunla serbest bıraktı. Bu yasa, Demokrat Parti'nin yasama alanındaki ilk çabasıdır. Bizim yetişme biçimimizde din düşmanlığı yoktur. Kulaklarımız Arapça ezana alışmıştık da. Ama Atatürk Türkiye’sinde görev devralan, yeni bir iktidarın ilk yapacağı iş bu olmamalıydı. Cumhuriyetin temel ilkeleriyle oynanıyormuş gibi geldi bize. Artık gazetelerdeki siyasi haberleri ben de okur olmuştum. İkimiz de yavaş yavaş parti militanlığına doğru yol alıyorduk. Partiye yazılmak için kocamın askerlikten terhisini beklerken, 3 Eylül 1950 Belediye Seçimleri geldi. Bana gezici müşahitlik görevi verdiler. Sandıklarda neler olup bittiğini denetleyecektik. Büyük bir aşkla, haldır-huldur, akşama kadar ciple dolaştım. Parti gene kaybetmişti. O gece, sabaha karşı ikinci oğlumuz Sinan Neftçi dünyaya geldi. Ekim ayında yapılan İI Genel Meclisi seçimlerinde ise artık resmen sandık müşahidi idim. İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı'ndan aldığım 10.10.1950 günlü yazı ile Subayevleri’nin oy vereceği 37 No.lu sandıkta CHP’yi temsil edecektim. Emekli Sandığı'nın, eski Genel Müdürlük binasının, kapı girişindeydi yerimiz. Akşama kadar titredim durdum. Kuru bir soğuk vardı, 15 Ekim 1950 günü. Sandığımızdan, partiye, benimkini de sayarsanız, 3-4 oy çıkmıştı. 04.11.1950 günü, Partiye giderek yazıldık. Kimliğimizde Çankaya İlçesi, Çankaya Bucağı, Çankaya Ocağı yazar. Kayıt no.su benimkinde 356, eşiminki ise 357 idi. 6 aylık aidat olarak, adam başına 12 TL. ödemişiz. Kimliklerdeki resimler, çocuklarımızın bugünkü halinden daha genç.
Demokrasi içinde, bir partiye üye olmak güzel şeydir. Biz, gençliğin verdiği
güçle, Cumhuriyet ilkelerini savunan gönüllüler gibiydik. Kaybeden bir
partiye yazılmıştık. Parti bizim gibilerden güç alacaktı. Ama bu militanlığı,
ne zaman, nerede, nasıl yapacaktık? Onu da bilemiyorduk. Çünkü, Ankara’daki
günlerimiz artık sayılıydı. Daha bir yıl önce kayınpederim bize israrla,
“Gelip işleri devralmamızı” söylemişti. Yaşlanmıştı, tek erkek evladı vardı.
Aile onu göreve çağırıyordu.
Kursakta Kalan Heves
1950 yılının son günlerinde tekrar Kerkük’deydik. Eşyaları geri döner de kullanırız diye, dağıtmadık. Kadıköy’de kirada olan evin çatısındaki bir odaya yığdık. Daha önceleri, konuk olarak geldiğimiz Kerkük’de çevreme üstün körü bakmışım. Çocukluğunun, ilk gençliğinin bir bölümü orada geçen eşim bile yeni hayatımıza uyum sağlamak için zorluk çekiyordu. Kendi kendimize bir evimiz, içinde özel yaşantımız, içe-dışa karşı bir kabuğumuz olmalıydı. Yeni günlerimizi bunun içinde kurarsak, çevremizdeki değişik kurallara tepki göstermeden, bir uyum bir denge sağlarız diye düşündük. Eski konağın hemen karşısındaki, yine ailenin malı olan, daha modern sayılan evi, kendimize göre hazırladık. Meydanımsı sokağın bir yanında bizim ev, bir yanında da eski konak vardı. Pencereden bakınca, “Baş kapı” yı görürdüm. Kemerli açıklığı kapatan, tek kanatlı büyük bir kapıydı bu. El kalınlığında dut ağacından yapılma, üstü ceviz büyüklüğünde 140 adet gabari çiviyle süslü, iki üç kurşun deliği bulunan ve kaç yaşında olduğunu bilemediğimiz bir kapı. Sabahları gün doğarken açılıp, gece yarısına doğru da kapanırken, “Gacırr...” diye çıkardığı ses, tüm mahalleden duyulurdu. Bu sesde, yüzyıllar öncesinin kale kapılarındaki açılış-kapanış, güvenini duyardınız. Kapıdan içeriye adımınızı atınca İsmail Ağa döneminin kuralları apacık görülürdü. 20’nci yüzyılda, 18’nci yüzyıl, belki de daha eskisi Osmanlı çağı. Kemerli yere, takaltı denirdi. Konağın giriş yeriydi. Yarı bahçe gibi kocaman avlusundaki yaşlı dut ağaçlarıyla, sağında ve solundaki ve tak altı’nın üstündeki mermer dikmeli yapılarıyla, Osmanlı Kervansaraylarına, camilere, İstanbul’da Bursa’da Safranbolu’da örneklerini gördüğümüz, iş hanlarına benzer burası. Selamlık, Aynaroz Manastırı gibi. Orada kadınlar yaşamaz: Onlar baş kapıdan girip bahçeyi geçerler öteki uçtaki Mabeyin kapısından (Kerkük’de buna ara kapı denir.) herem’e giderler. Harem de iki katlı mermer sütunlu kemerli bir yapıydı. Önünde dik dörtgen yassı tuğlalarla döşeli bir avlu, gerisinde limon, nar, portakal ağaçları olan meyve bahçesiyle kadınlar dünyası. Bundan 200 ya da 300 yıl önce, bilemiyoruz, oralarda belki de köleler, cariyeler dolaşırmış. Ben gördüğümde 3-4 hizmetkarı olan bir yerdi. O kadar orta çağa yakındı ki mutfak, büyük avlunun bitişiğinde ayrı bir bölümdü. Kendi avlusuyla, dumandan kararmış yapılarıyla yanındakileriyle bir yerdi. Yemekler burada büyük kazanlarla yer ocaklarında pişerdi. Selamlıkda yemek bekleyen sayısı belirsiz insanlar için yere dizilen sahanlara, lengerlere, hizmetkar kadınlar koca koca kepçelerle yemek boşaltırlardı. Eskiye göre görkemli, bana göre alışılması zor görüntülerdi. Biz oraya gittiğimizde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan kayınpederim Nazım bey ailesiyle birlikte bu konakta hala Osmanlıyı yaşıyordu. Nazım bey, Meclisi Mebusandaki kolalı yakalı yakışıklı Osmanlı efendisi değildi artık. Kuzey Irak dağlarında, İngilizlerle çarpışa çarpışa Anadolu’ya geçen Kalpaklı savaşçı da değildi. Ne Ribai’de Türkiye’nin güvenliği için çalışan irtibat subayıydı ne de İstanbul’da ikindi namazı için Bayazıt Camiine gidip-gelen, gereğinde kara kedinin yüz paralık ciğerini de düşünen adam idi. Eski gelenek içinde yaşlanmış, toprağını işleten bir çiftçiydi. Irak hükümetinin oturma izni verdiği bir Türk vatandaşıydı.
Evinde, dedelerinden kalma Osmanlılığı yaşardı. Sokağa çıktığı zamanlar
1926’dan beri giymeye, başladığı fötr şapkasıyla, elindeki bastonuyla 1930’ların
İstanbul efendisi gibi dimdik yürürdü. Kafasıyla da inancıyla da Cumhuriyetçi
idi. “Irak hükümetinden tabiyetlerine geçerse vezir yapacakları” teklifini
almış Türkiyenin mütevazi bir vatandaşı olmayı yeğlemişti. Torunlarını
sevebildiği için mutlu görünüyordu. “Babam torunlarını görmeden öldü” derdi.
Politikaya karıştığımıza, partiye girdiğimize pek memnun olmamıştı. Zaten
çok yaşamadı. Biz geleli iki ay olmamıştı bir enfaktüs geçirdi. Üç gün
sonra da ikinci bir krizle gitti. Hiçbir resmi tören yapılmadan. Kerkük
adetine uygun olarak çok büyük bir kalabalıkla aile kabristanına götürüldü.
Tarihini de Hoca Sadık Efendi Osmanlı usulü düştü:
Cevheri tarihini bir muhbiri Sadık dedi Osmanlıyı Yaşayan Cumhuriyet KuşağıÇiftin, çubuğun, malın-mülkün, kalabalık bir ailenin yönetimiyle artık Nizam uğraşacaktı bundan böyle. Biz çocuklarımızla evimizde yaşayacaktık. Eşimin kardeşleri, annesi büyük evde, iki yaşlı hala kendi evlerinde yaşıyorlardı. Hepsinin tek erkeği kocamdı. Çeşitli yaşlarda, çeşitli çağlardan gelme kadınlardık bizler. O günlerde kadın-erkek dünyası ayrıydı oralarda. Günün belli zamanları kadınlar kadınlarla, erkekler kendi aralarında olurlardı. Hem misafirlik, hem de iş yaşantısı bu biçimdi. Kocamın ömrü yarı yarıya köylerde ve çiftlikde geçiyordu. Sabah erken otomobille gider, öğlen gelir yemeğini yer, dinlenir yine giderdi. Allahtan ki, çocukluk günlerinde babasıyla gide – gele, bu işleri oldukça biliyordu. Yoksa, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin, Amme Hukuku Kürsüsü'nde doktora yapmaya pek benzemezdi bu işler. Akşamları selamlığa devamlı erkek misafirler gelirdi. Onların gitmeleri, saat 9-10’u bulurdu. Evimizde olduğum akşamlar, baş kapının sesini duyunca, koşar bizim kapımızı açardım. O çıkar çıkmaz baş kapı arkasından kapanırdı. Eşim ve çocuklarla olan birlikte yaşamımız sadece bizim evde geçmezdi. Yaz akşamları çoğunluk, büyük evin harem bölümündeki bahçede olurduk. Selamlık dağıldıktan sonra, bahçedeki masa hazırlanır, akşam yemeğine oturulurdu. Öğle yemeklerini genellikle kendi evimizde yerdik. Yemekler büyük evin, modernleşmeye başlayan, mutfağında pişer, bize de bir sininin içinde, serpuşlu sahanlar, kapaklı lengerlerle taşınırdı. Kocamın oradaki görevi, yalnız çiftçilik yapmak değildi. Toprağı ekip biçmek işin ekonomik yönüydü. Biz orada aslında, biraz İsmail Ağa’dan, biraz mütesellimlerden, biraz sancak beyliklerinden gelme, bir yeni kuşaktık. Eskileri temsil ederdik. Bizim ufak çocuklara bile bey, bana da hatun derlerdi. Bu saygınlık paraya, pula, ya da siyasal güce dayanmazdı. Orada başka bir ülkenin vatandaşlarıydık. Yasal olarak yabancıydık. Bu ilgi ve saygı, eskiden beri süre gelen, bir alışkanlıktı, bir töreydi Türkmenler arasında. Ailenin tapuya dayalı topraklarında köyler vardı. Düzen, Osmanlı Toprak düzeni olarak süre geliyordu. Köylerde oturanlar, toprakları ekenler, bir kira verirlerdi bize. Bu da alınan ürünün “onda bir” sınırını hiç aşmamıştır. Toprakların bir bölümünü, kendimiz eker biçerdik. Traktörlerimiz, biçer döğerlerimiz vardı. Çiftlik sahibi olmanın getirdiği bir bolluk görünürdü. Pirinçden sebzeye, meyveye kadar, evde pişen ekmeğin buğdayına kadar, kendi ürettiklerimizdi. Sepetler dolusu domatesler, sabah sabah gelir büyük evin bahçesindeki sinilere boşaltılırdı. Bunlar satılık olanların dışındaydı. Eşe dosta gönderilir, salçası yapılırdı. Kavun, karpuz, incir, üzüm de böyle, bir hesabı kitabı tutulmazdı bunların Köylüye faizsiz kredi veren bir çeşit banka, islah edilmiş tohumluk, ilaçlar veren, bir tarım kuruluşu gibiydik. Köylüler arasında kız kaçırma, yaralama gibi ufak tefek olaylar çıktığında hükümete gidilmez, bey’e başvurulurdu. İki taraf çağrılır, tanıklar dinlenir, haklı haksız saptanır, gereği söylenirdi. Verilen karara hep uyulurdu. Uyulmasa ne olacaktı?. Hiçbir şey, zorlayıcı gücümüz yoktu ki.... Bir kız kaçırma olayına tanık oldum. Göldere köyünden ufak-tefek, zayıf-nahif bir delikanlı, bizim topraklardaki Ömerbey köyünden kız kaçırmak istemiş. Becerememiş, yakalanmıştır. Çiftlik kahyamız, olay çıkmasın diye, onları kendi evine, ayrı odalara kapatmış. Eşimin haberi oldu. Olayları önlemek için ikisini de, bir minibüse koyup, büyük konağa getirdiler. Oğlan selamlığın üst katında bir odaya hapsedildi. Kızı ise, haremin mutfak bölümüne verdiler. Meğer kız, beşik kerteği ile, başkasına nikahlıymış. Kaçıran çocukla evlenmesi için nikahlısının kendisini boşaması gerekiyordu. O da büyük para almadan, boşamaya yanaşmıyordu. Kız iğfal edildiğini söylediği için kaçıranla evlendirmekten başka çare de yoktu. Birinci pazarlık nikahlıyla yapıldı. Oğlan tarafından yüklüce bir para kopardı, kızı boşadı. Bu sefer kızın yakınlarına geldi sıra: Onlar da korkunç bir başlık parası istediler. Sonunda, her iki tarafa haber salındı, selamlığa gelsinler dendi. Kız ve oğlan tarafından 20-30 silahlı, aynı gün geldiler. Tüm silahları alınarak bir odaya kitlendi. Adeta, bir Ayak Divanı kuruldu. İfadeler alındı. Tanıklar dinlendi ve bey kararını verdi. – "Şu kadar parayı kız tarafına vereceksiniz.” – "Geline, şunları şunları takacaksınız.” – "Nikâh, günü geldiğinde, burada kıyılacaktır.” – "Gelinle güvey kendi köylerinde değil, uzak bir yerde oturacaklar.” –"Karar bundan ibarettir.” Her iki taraf orada yemek yiyecekti yan yana. O gece selamlıkda yatılıp, ertesi gün gidilecekti. Kuzu kuzu yemeklerini yediler, ertesi sabah herkes kendi köyüne gitti. Kız, eski nikâhlısından boşandığı için, şeriata uygun olarak, üç aylık –iddet müddeti-– süre beklendi. Güzel bir gelinlik dikildi, öteberi alındı. 18 yaşlarında, iri yarı, kırmızı yanaklı bir kız olan "Şüka" bu süre içinde, biraz Türkçe öğrendi. El yıkamasını bile doğru dürüst bilemezken, orta hizmeti yapar oldu. Yağmuru iyi olan yıllar, büyük ürün alınırdı, çok da para tutardı. Ama o, eski düzene dayanan yaşantının içinde, bu erir giderdi. Elimizde fazla para kaldığı yoktu. Rahat yaşıyorduk her şey boldu. Haremdeki bina çok eskimişti. Onarmakla kurtulamazdı. Çaresiz yıktırıldı. Yerine, modern, tek katlı bir ev yapıldı. Konağın karşısındaki kendi evimizde ayrı bir yaşantımız vardı. Evimizi kendi yaşantımıza göre döşemiştik. Kimisi Avrupalı olan, misafirlerimiz gelir giderdi. Çocuklar, çoğunluk büyük evin avlularında, bahçelerinde oynarlardı. Değer yargıları, başka başka olan insanların da birbirleriyle anlaşıp dost olabileceğini ben burada anladım. Nizam bana çok yardımcı oldu. İnsanları anlamak onlara sevgi ile yaklaşmak ve hoş görülü olmaya çalışmak, bu konuda kolaylık sağlıyordu. Yıllar sonra atılacağım politikada, hele Muş milletvekili olduğum zamanlar, halkla ilişkilerimde, çalışmalarımda, Kerkük’de öğrendiklerimden çok yararlandım. İnsan doğup büyüdüğü yerlerden uzakta, sürekli yaşadığı zaman, o yeri daha genişlemesine ve derinlemesine anlamaya başlıyor. Orada konuşulan Türkçe’de nasıl da su katılmadık, Orta Asya kökenli, sevimli sözler vardı. Folklörü zengin bir yöreydi. Konuşula konuşula, şeffaflaşmış bir ata sözü, ya da bir benzetiş, bir deyim, kimi kere dört-beş cümle ile anlaşılabilecek bir deyişi, nasıl da tanımlayıveriyordu kısa yoldan. Bir yıl sonra ben de onlar gibi o yöre ağzını konuşabiliyordum. Önce ayrı dünyaların ölçüleri gibi gelen davranışları, sonraları anlam kazandılar, bana da yakın gelmeye başladılar. Yaşlı kişilerle konuştukça, İstanbul kültürünün dışında, başka oluşumları öğreniyordum. Kerkük’ü tanımaya anlamaya başlamıştım. Orta Asya’nın Selçukluların, Osmanlıların, Anadolu’nun bir kaynaşımı gibiydi. Törelerde, dilde, sanatta, yemeklerde bile. Örneğin, bayramlarda seyranlarda yapılan ve misafirlere sunulan bir çeşit kurabiye vardı. Cevizlisi ve sadesi olurdu. Buna külçe derler orada. Merak ederdim bu ad nereden çıkmış diye. Meğer Orta Asya’dan gelmeymiş. İbni Batuta ünlü seyahatnamesinde, Harezm Emiri Kutlu Demür’ün konağında, “külçe dedikleri yağlı ekmek” yediğini söyler, sonraları öğrendim. İşte bunun gibi şeyler. Kendime yeni bir uğraş buldum. Not defterimi alıyor, yaşlı kişileri konuşturuyor, konuşturuyordum, konuşturuyordum. Akşamları kimi kere Avrupa’ya! da giderdik. 20-25 yıldır oradaki petrolleri işleten İngilizler, yüzme havuzları, tenis kortları, sineması, lokantası, çeşitli oyun ve oturma salonlarıyla, büyük ve güzel bir klüp yapmışlardı, kendi sitelerinin içinde. Ne de olsa petrolle ilişkili bir soyadı taşıyorduk. Bize bir misafir kartı gönderdiler. Baloları, garden partileri olurdu, katılırdık zaman zaman. Lisede öğrendiğim yarım yamalak Fransızcamla anlaşabilmek için ders almaya başladım. Çarlık Rusya’sından gelmiş Albay Vladimir Ioltkin ve soylu Rus ailesinden gelen eşi, Nazım Beyden bize müdevver aile dostlarımızdı. “Madam Rus, Fransız okullarından yetişmeydi. O güzelim Fansızcasıyla bana ders vermeye gelirdi. Mösyö Ioltkin, Petrol şirketinde desinatör olarak çalışırdı. Güzel resim yapardı. Adamlarımız arasında kimse adını kullanmazdı. “Urus geldi”, “Urus gitti” derlerdi. 70 yaşlarını çoktan geçmişlerdi. İkinci Dünya Savaşında, Hitler, Rusya’ya saldırınca, Mösyö Ioltkin, Stalin devrilecek diye sevinirken, karısı Rus askerleri ölüyorlar diye, hüngür hüngür ağlarmış. Kuzey ormanlarından getirilip, o sıcak topraklara dikilmiş, iki çam ağacına benzetirdi Nizam onları. Birbirlerine verdikleri güçle yaşarlardı. İstanbul’dayken duyduk aynı gecede iki saat ara ile ölmüşler. Arkamızda kalan Ankara, kendi evimizdeki yaşantımız, akşamları kimi zaman uğradığımız Avrupalı çevre, bir de her gün girip çıktığımız, eski konak. Töreleriyle, yaşantısıyla, gelenin gidenin uyduğu kurallarıyla, ayak divanına benzer toplantılarıyla. Arife günleri, kandillerde dizi dizi kazanların, hayrat için kaynadığı avlularıyla. Ramazan geceleri, hafızların okuduğu Kur’an sesleriyle, güğümlerde pişen kahvesi ve kahvecileriyle. Birçok insanın gelip günlerce bir kervansaray gibi kaldığı kuytu, sıvası dökülmüş selamlık odalarıyla, tarih öncesi yaratıklara benzeyen “konak” içine her girdiğinizde, ömrünüzden çok gerilere gider, eskiyi yaşar bir zaman tüneli’nden geçerdiniz... Toros Ekspresi Musul’a, pazartesi ve perşembe günleri gelir. İstanbul gazeteleri ise ondan bir gün sonra elimize geçerdi. Mehmet Habib Sevimli’nin kitapçı dükkanına bir araba koşturur, gazeteleri dergileri getirtirdik. Bir hafta öncesinin yazılarını, haberlerini, yutar gibi okurduk. Saatlerce, hiç konuşmadan, gazetelerin, dergilerin birini alır, birini bırakırdık.
Türkiye’deki politikayı adım adım izliyorduk. 1952’de gezmek için geldiğimiz
Ankara’da Çankaya ilçesine uğramış aidatımızı vermiştik. Bir yıl önce partiden
sormuşlardı "kalıyormusunuz-kalmıyormusunuz?" diye. Biz kalanlardandık.
Kimliğimize, yeni kayıt numaramızı yazdılar. Benimki 356 iken 64, kocamınki
de 65 olmuştu. Bize gelinceye kadar 306 üyeden 391’i yoktu. O güne kadar
partiye dayanan, ondan bir destek arayanlar ya bu işi bıraktılar ya da
başka kapılara gittiler. Kalanlar, partinin uzun muhalefet yıllarında dayanacağı
kişilerdi.
Ne Orada, Ne Burada
İstanbul’da bir ev aradık. İnsan alıştığı yerden başkasına gidemiyor. Şişli’yi, Nişantaşı’nı düşünmedik bile. Çocukluğumuzun geçtiği yerler bizi çekti. ikimizin de yıllar önce oturduğumuz sokakların birer ucunun açıldığı Piyerloti Caddesindeki dostluk Yurdu Sokak’da, eski, büyük bir evden bozma apartmanın dört odalı birinci katını kiraladık. Gün gelir, yarar diye sakladığımız eşyaları, Kadıköy’den getirip evi bir güzel döşedik. Küçük oğlanı da yuvaya verdik. Ortaköy’deki “ılk kısım” Galatasaray’a ya tramvayla, ya da dolmuşla gidip geliyorduk. Okullar kapanınca, o yaz sıcağında, Güneye doğru her yıl yola çıkardık. Tatili eski konakda geçirirdik. Karşıdaki evi boşaltmıştık. Haremdeki yıkılan binadan kalma, yarı bodrum katı orada serdap denir, bizim yazlık, yaşama dinlenme yerimizdi, serin olurdu. Ortasında, kalın tek sütunlu, dört kemerli, dört kubbeli, 70 metrekare büyüklüğündeki bu eski yapıyı, sağlam olduğu için yıkmamış, yeni eve eklemiştik. Bir köşesinde gündüzleri öğlen uykusuna yattığımız karyolalar, bir köşesinde koltuklar, öteki yanda da, bir büyük yazı masası olan çalışma yerimiz. Geceleri o tuğla döşeli, bir yanı meyve bahçesi olan avluda yatılırdı, serin serin. İstanbul dönüşleri, çocuklar bayram ederdi. Koca şehrin gürültüsü, yorgunluğu, dolmuştan otobüse, otobüsten tramvaya koşuşması, ucu ucuna, hesaplı kitaplı yaşanması burada unutulurdu. hani derler ya!. "Ekmek elden su gölden" benim için tam anlamıyla öylesiydi. Okullar açılınca biz yine İstanbul’a dönerdik. Eşim ise, çiftlik işleri tavsayınca, kasım sonuna doğru gelir, Nisan’a kadar kalırdı. Kendimize böyle bir düzen kurmuştuk. O yıl, bende bir yazı yazma hevesi uyanmıştı. Hıfzı Topuz’la eşim Yedek Subaydan arkadaştılar. Bir “Deneme” mi ona verip, “Bunu Akşam’da basabilirmisin?...” dedi. Vali Mümtaz Tarhan’ın, yerlere tükürme yasağı koyduğu günlerdeydi. Çok kızdığım bu pis adete karşı hazırladığım yazı, Akşam’da çıktı. Daha sonra Hıfzı Bey bana, arada sırada cevherlerimi!... döktüreceğim, “Kadın Gözüyle” başlıklı bir sütun verdi. Kaç yazı yazdım bilmiyorum, ama yazılarımın çıktığı gazetelerden birer adette kocama gönderirdim. 08.05.1956 günlü mektubunda ,”Pazar günü 3 tarihli mektubunu, 1 tarihli Akşam gazetesini aldım. "Köylü kızımız” adlı yazıyı okudum. Vasat derecede bir yazı. Tabii her yazı aynı kuvvette olmaz. Fakat devam ettiğin takdirde, iyi bir fıkracı olacaksın. Tekniği kavramış görünüyorsun” diye beni teşvik ediyordu. Tatilde Irak’a gelirken Akşam gazetesinden bir “Muhabirlik Belgesi” almamı da sağlık veriyordu. Gerçekten de böyle bir belge aldım. Ama ne Irak röportajı yaptım, ne de bir şey. Belgeyi bir anı diye saklarım. Onun yerine, o yaz, önceden derlediğim ata sözlerini, deyimleri, manileri ele aldım. “serdap”’daki, kocaman yazı masasında keyifli keyifli yazdım. Notlarımı topladım. Bir yıl sonra ise, gittiğimde kocamla birlikte yazıyı yeniden gözden geçirdik. Ufak bir kitabın iskeleti ortaya çıktı. 1957 seçimleri yaklaşıyordu. Eşim bana, İstanbul’a dönünce, partiye uğramamı seçimlerde çalışmamı hatırlattı. Kendisi işi gücü bırakıp gelemiyordu. Sonra da mektuplarda yazdı durdu. Yalnızdım iki çocuk okutuyordum, ev işleriyle uğraşıp duruyordum. İstanbul’un politik çevresini tanımıyordum, parti militanlığının tadını da henüz pek almamıştım. İki sandık müşahidliğinin ötesinde parti içi çalışmalara yabancıydım. Bir çekingenlik vardı içimde.
09.10.1957günlü mektubunda:
“....Sana, geçen mektuplarımda, partiye müracaat et demiştim. Bilmem ne yaptın. Eğer görev verirlerse, seçim kanununu ve değişiklikleri iyice bilmem lazım Bunun için de bir adet kanuna ihtiyacın var. Cağaloğlu’ndan Vilayet’e taraf inerken, sağ kolda, daha Vilayet’e varmadan, Hak Kitabevi var oraya gidersin. Yeni basılan ve bütün değişiklikleri ihtiva eden bir seçim kanunu yayınlamışlar.Kendine bir tane al, çok işine yarar. Ne yapayım karıcığım? Bu işler benim kursağımda kaldı. Bari sen çalış”
Seçim gününe kadar, sandıkla ilgili kurs gördük. Muhalefet-iktidar çatışmalarının sert günleriydi. CHP Teşkilatı iktidara karşı büyük bir güvensizlik içindeydi.”Sakın” dediler “sandık başında, D.P.’liler size sigara, çay, kahve ikram ederlerse almayın... Sık sık kapalı hücreye girip oy pusulalarını denetleyin... Yanınızda bir kibritle birer tane mum bulundurun. Bakarsınız elektrik söner oyların üstünde oynanır.” Seçime değil de, savaşa gider gibi hazırdım artık. Sadece kılıç kalkanım eksikti. Ankara’daki 1950 İl Genel Meclisi seçimlerine benzemiyordu bu, çok heyecanlanmıştım. Gittiğimde ancak sandık başkanı gelmişti. Kendimi tanıttım, büyük bir katılık içinde göreve başladım. Dikkat kesilmiştim. Sık sık girip partimizin oy pusulalarını kontrol ediyordum. O kadar çok girip çıkmışım ki... D.P.’liler itiraz ettiler. Hemen yanımda taşıdığım Parti talimatını ve kanunu çıkarıp ilgili maddeleri okudum. Bana yapılan her çeşit ikram çay, kahve, sigara, reddediyordum. Sandık üyeleri, D.P.’li müşahit, yaşlı başlı kişilerdi, güler yüzlü idiler. Benim tuttuğum sigarayı, ısmarladığım çayı alıyorlardı. Öyle... “Sürmeyi gözden çalacak”, benimle harbe duracak, insana benzemiyorlardı. Yaptığımdan utandım ve yumuşadım, üstümdeki gerginlik kalktı.
Sandık açıldığında C.H.P. büyük fark yapmıştı. Tutanağı alıp sevinçle İlçeye
koştum. Öyle tecrübesizdim ki... Türkiye’de hep CHP kazanmış sanıyordum.
İlçedekilerin asılmış suratlarını görünce durumu anladım. Parti çalışmam
o yıl o kadarla kaldı.
Küçük Bir Kitap
Kışa doğru, eşim gelince kitabı basıma verdik. Kapağını rahmetli Özdemir Asaf’ın zevkine bırakmıştık. Onun, Vatan Gazetesi yanındaki, kuytu, yarı bordum, küçük matbaasında, deniz mavisi serigrafi kartona, koyu lacivertle “O Yakadan Bu Yakaya” nın kapağı basıldı. Kendi şiir kitapları, tek tek sayfalar olarak basılıyor, sonra birleştiriliyordu. Bu ilk kez gördüğüm bir teknikti. Bizim kitabın iç baskısını beğenmemişti:
“Keşke bunu da burada bassaydık” dedi. İyi bir dost bulmuştuk. Zaman
zaman Atlas sinemasının altındaki “Kulis”’de rastlaşırdık. Kitaptan eşe
dosta birer tane gönderdim.
Kızım Efendim, 20 Mart 1957Yücel “Deneme, eleştirme, gezi türüne üç yapıt katılmıştı. Bunlarda, İ.Tarus’un “UZUN ATLAMA”, Salah Birsel’in “SEN BENİ SEV”, Nermin Neftçi’nin “O YAKADAN BU YAKAYA” adlı betikleriydi. İlhan Tarus, usta bir yazardı. Oysa diline önem vermemesi kendisine oy kaybettiriyordu. S.Birsel’in temiz bir dili vardı. N.Neftçi ise yargıcıların çoğu tarafından ilk kez karşılaşılan bir denemeciydi. Oysa küçük yapıtı hemen bütün yargıcılarca beğenilmişti. Kerkük’ü anlatan bu küçük betiğin, başarılı bir dili, sevimli bir değişi vardı. Bu türde de oylamaya geçince oylar bir hayli dağıldı. Her üç yapıtta sevilmiş yanları bulunmakla beraber, gereken dört oyu toplayamadı. Ancak N.Neftçi’ye gerek folklör, gerek dil çalışmasından ötürü, bir teşekkür mektubu yazılması çoğunlukça uygun görüldü.”
Kitaptan bir tane Hıfzı Topuz’a gönderdik. O da okusun diye, Melih Cevdet
Anday’a vermiş. Ertesi günü Melih Cevdet Anday: ”Kitabı Kadıköy vapuruna
binince açtım, ininceye dek elimden bırakmadım. Onun (yani benim) 1955-1956’da
Akşam’da yazdığı fıkraları hale-yola sokmak için canım çıkardı. Bunu da
öyle bir şey sanmıştım.” Hıfzı bey bunu bize anlatırken kahkahalarla
gülmüştük. Meğer, büyük fıkra yazarı!.. olan benim, o yazılarım biraz da
dostluk hatırı için çıkarmış.
Gün Işığında Kerkük’te Bayram “.....Nermin Neftçi’den Allah razı olsun bir kitapçık vermiş elimize, orada eski Kerkük’ün bayramlarını anlatıyor.”
İstanbul’un Taşı Toprağı
10 Kasım 1958 günü sabahı, kapı çalındı. Her elinde bir bavul eşim Nizamettin karşımdaydı. “Eh... artık tamam... O defteri de kapattık” dedi. Açtık İstanbul defterini.. Eski “Büyük Evi” gerçek olarak yaşamıştık. Ortaçağdan beriye birkaç yüzyılın koşulları içinde yedi yıl süreyle yuvarlanıp durmuştuk. Yaşamımızı sanki ikiye katlamışız gibiydik. Ama hepsi zaman tünelinin öteki ucundaki “Hayal beldesinin” masalı olmuştu. İstanbul’daki yaşam hayal beldelerinde beylik yapmaya benzemezdi. Ne binecek otomobillerimiz vardı, ne de emredecek adamlarımız. Hayatı kendi kendimize göğüsleyecektik yıkılmadan. 1948’den 1958’e kadar 10 yıl geçmişti. Dostlar, arkadaşlar, çok yol almışlardı. Politikada ilerleyip milletvekilliğine gelenler. Üniversitede doçent, profesör olanlar, yıllardır avukatlık yapanlar. Kaybedilen yılları kazanmak gerekiyordu... Boşluğu kapatmak için sıçramalıydı.Karı koca oturdular.... külâhları önlerine koyup: –”Ne yapalım?” dediler. Tartışmasız bir konu vardı. Politika, o yapılacaktı. Kalıyordu ekmek kapısı ve iş. Birkaç yere baş vurulacak, birşey çıkmazsa avukatlık yazıhanesi açılacaktı. O arada ikimizde Avukatlık stajını bitirmiştik. Politikayı kim yapacaktı?.... İkisi de yapabilirlerdi... Kadındaki politika kurdu yavaş yavaş kanlanmaya, benliğini kemirmeye başlamamış değildi ama, asıl prototip kocaydı. Ondaki politika kurdu daha yaşlı, daha iri, çok da besiliydi... Politika yapmak ise golf oynamak, tenis oynamak, yoksa denizde birlikte yüzmek, ya da bakkal dükkanını işletmek değildi. Bu öyle bir işti ki... Ona bir ucundan başlayan, sonuna kadar götürmeliydi. Kunduracı yanında çıraklığa başlıyan: Eh;.ben artık kalfa oldum, yeter” derdi ama, Politikada “varım” diyebilmek için sesini ülke çapında duyurmak zorunluydu. O zamanlar bir arkadaşları çok sonraları “Tabii Milletvekili olmak ister politikaya giren. Bu ilkokula başlayan bir çocuğun, sonunda üniversite diploması alması gibi bir şeydir.” demişti. Fakat karı-kocanın, ikisinin birden, politikaya girip Hukuk diploması alır gibi, birlikte milletvekili olmaları olanağı yoktu. Hele İstanbul, iyi yetişmiş politikacı yönünden çok zengindi. İl başkanı bir eski başbakandı. İl Yönetim Kurulunda ise bakanlık görmüş üyeler, ya da ilerde kabineye girebilecek yetenekte kişiler vardı.
“Aktif politikayı kadın yapsın!...” dediler. Bu karar, adamın yapısına
da daha bir uygundu. Partiye katkıda bulunabilecek çapı vardı. Ne görev
verilse yerine getirmeye de hazırdı. Bunun yanında, “Kişilik tartışmalarına”
yatkın değildi. Politikaya, seçime giren insanın ise er geç kişiliği de
tartışılırdı. Kadın ise bu tartışmalara kolayca girebilir, hırpalanmayı,
zedelenmeden atlatırdı. Yapıları başkaydı... avantajlar da başka...
Elinin Hamuruyla
İlçede görev alanların çoğunluğu Halkevleri'ndendi. İçlerinden bir-ikisi Müdafa-i Hukuk döneminden bu yana partili olan saygıdeğer yaşlı insanlardı. İlçe tek parti döneminin, o devlet kokan, o her şeyi en iyi biliyormuşçasına, biraz tepeden bakan, size birşeyler öğretmek isteyen kapalı bir çevre idi. Bizim, üyesi olduğumuz Binbirdirek Ocağı’nın ayrı bir binası yoktu. İlçe merkezinde çalışılırdı. Ocağın “mamelekinin” saklandığı dolapta, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Binbirdirek Ocağı’nın karar defterinden tutun da, 1339’da basılan Müdafa-i Hukuk Grubu Tüzüğünden bu yana bütün tüzük ve programlar, Cumhuriyet Halk Fırkası İstanbul Vilayeti Teşkilatı Grafiği, Genel Sekreterlik tamimleri gibi o birçoğu antikalaşmış ciltler dururdu. Ocak başkanı da bu müzenin dekoruna yakışan bir “Curator” du sanki. Kartvizitinde “Alaattin Ergin, Serbest Gazeteci” diye yazardı. Bir ucu dinleme aleti olan gözlüğünün kalın camları ardından bakardı. Ocak toplantıları aksatmadan yapılır, defterler düzenli tutulurdu. İki buçuk oda olan, ikinci katın en büyük odasında, İlçe Başkanının görkemli masası dururdu. Duvarlarında her biri adam boyunda, kalın yaldız çerçeveli, Atatürk ve İnönü tabloları asılıydı. Bunlar mallarına el konurken, Eminönü Halkevi'nden kaçırılmış. Birkaç ay sonra, İlçe Kadın Kolu Kongresi toplanacaktı. Ben bu kongrede yönetim kuruluna, dolaylı olarak da Başkanlığa adaydım. Sultanahmet'teki İl Merkezinin alt kat salonunda kongre toplandı. Günlerdir yapacağım konuşmanın hazırlığı içindeydim. El, kol hareketlerime, giyinişime, ses tonuma kadar ayarlandı. Hazırlanan konuşmayı kelime kelime ezberledim. Provalar yapıldı. Çok önem veriyordum, çok da heyecanlıydım. İstanbul’un politik arenasında ilk gösteriydi bu. Gerçekten de önemliymiş meğer... Şimdi koleksiyonuma bakıyorum da, bu toplantı gazetelerde bile haber olarak çıkmış. Örneğin 15 Şubat 1959 günlü Tercüman, bir kaç hanımla birlikte fotoğrafımı basmış. Kongreye CHP İstanbul Örgütünün kalbur üstü hanımlarının yanında, il ve ilçelerden gelen diğer üyeler de katılmıştı. Öyle heyecanlıydım ki, eşime “gelip beni dinleme.. ne olursun” dedim. Nizam dolmuşa binip Taksim’e gitmiş, bir iki tur attıktan sonra gelmiş. Cumhuriyet Lisesindeki hocam (Perihan Arcak) karşılamış kapıdan.”Sen neredeydin?” demiş “Karın harikulade bir konuşma yaptı, Barutçu zannederdin...” Şeytanın bacağını kırmıştım. Eminönü İlçe Kadın Kolu Başkanı oluşumdan birkaç ay sonra da Binbirdirek Ocağı Yönetim Kuruluna seçildim ve Alaattin Bey’in sekreteri oldum. Bu görevler “dümdüz militanlıklarla”, “yöneticilik” arası ufak basamaklardır. En uçtaki küçük üniteler olan bu parti örgütlerinde bile, politika canlı canlıdır. O zamanlar ilin siyasi dedikoduları yapılır. Taze gazete haberleri, CHP’nin o zaman ki politika yorumlarına göre bellenirdi. Demokrasinin tabandaki taze soluğunu duyarsınız içinizde. |