BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL OLARAK SORUMLULUK KAVRAMI VE SORUMLULUK TÜRLERİ

         1. GİRİŞ
            Sorumluluk, (mes’uliyet); uyulması gereken bir kurala aykırı davranışın hesabını verme; tazminatla yükümlü tutulma; işlenmiş olan bir suçun gerektirdiği cezayı çekme olarak tanımlanmaktadır.(1)  Bir başka ifadeyle sorumluluk, kişiye yükletilen herhangi bir işten ötürü gerektiğinde hesaba çekilme durumu olarak da nitelendirilebilir. Kişinin üstlendiği görevlerin gereklerini yerine getirme zorunluluğu ahlaki, dini, toplumsal ya da hukuksal bir kuraldan kaynaklanabilir. Bu bağlamda evde aile reisi olarak babanın ailevi sorumluluğundan, parlamento üyelerinin siyasal sorumluluğundan, bir borç ilişkisine giren kimsenin hukuksal sorumluluğundan bahsedilir. Görüldüğü üzere sorumluluk hayatımızın ayrılmaz bir unsurudur. 

            Sorumluluk aynı zamanda normlara uyulmasını sağlayan bir yaptırım gücü olarak da karşımıza çıkar. Bu yaptırım önceden saptanmıştır ve yapılması gerekeni yapmamak, yapılmaması gerekeni yapmak durumlarında söz konusu olur.

            Sorumluluğun kaynağı ne olursa olsun kişilerin tam bir serbestiyet içinde hareket etmelerini engeller. Ancak bu engelleme son tahlilde hem kişinin kendi mutluluğu hem de toplumsal mutluluk amacına yöneliktir. Mutlak sorumsuzluk kişi ve toplum için felakettir. Devlete ve halka karşı sorumluluk yönleri dikkate alındığında sorumluluğun bireysel özgürlüklerden öte toplumun özgürlükleriyle ve  demokrasiyle de yakından ilişkili olduğu görülür. (2)

         2. TÜRK HUKUK SİSTEMİNDE SORUMLULUK KAVRAMI
            Hukukta sorumluluk kavramını, Özel Hukuk ve Kamu Hukuku açılarından ayrı ayrı incelemek gerekir. Her ne kadar kamu hukukunda yer alan sorumluluk kavramı özünü özel hukuktaki sorumluluk kavramından almışsa da, bu iki hukuk dalında kavrama farklı anlamlar yüklenmiştir. Özel hukuk hükümleri, idari yargı alanında Üst norm olarak kabul edilmekte ve gerektiğinde sorumluluğun belirlenmesinde Borçlar Kanunu hükümlerine müracaat edilmektedir. Aşağıda Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin konuyla ilgili bir kararı yer almaktadır.

        KARAR SIRA NO : 1 Sorumluluğun Tespitinde Üst Norm – Borçlar Kanunu
c“..İdare mahkemeleri, Danıştay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılabilen tam yargı davalarında bu mahkemeler sorumluluğu belirlerken, tazminata hükmederken, tazminat hukukunun diğer hükümlerini uygularken üst norm olarak Borçlar ya da Medeni Kanunu temel almakta, idare hukukun kendisine has özelliğinin doğal sonucu olarak Anayasanın emredici hükümlerinin çatısı altında söz konusu yasaları bünyesine uyduğu ölçüde doğrudan uygulamakta, çeliştiği hallerde başta Anayasanın başlangıç hükümleri, 40 ncı, 125 enci, 129 ncu maddeleri olmak üzere diğer Anayasa ve 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanununun 24, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 13’üncü maddesi gibi hükümleri esas alarak uyuşmazlıkları çözümlemektedir.
 
 
Askeri Yüksek İdare Mahk. 2.D. T.29.12.1992 E.1991/74; K.1992/913.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kararları Dergisi, S.8,Yıl.1994, s.673.

            Gerçekten, Kamu hukuku alanında, özel hukuktan esinlenilerek ve idare hukukunun özellikleri göz önünde tutularak, özel hukuktakinden ayrı bir sorumluluk geliştirilmiştir. Bu sorumluluğun kendine özgü kuralları vardır.(3)

            2.1.Özel Hukukta Sorumluluk Kavramı 
            2.1.1.Borçlar Hukukunda Sorumluluk Kavramı
            Borçlar hukukunda esas olarak sübjektif sorumluluk esası benimsenmiştir. Kusur sorumluluğu olarak da ifade edilebilen bu sorumluluk türünde, bir kişinin sorumluluğunun saptanmasında kusur esastır. Borçlar Kanununun 41’inci maddesinde bu ilke şu şekilde ifade edilmiştir. “Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp  yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer bir kimseye bir zarar ika eden şahıs tazminine mecburdur.” BK’nun Akitten Doğan Borçlar Başlıklı (1-40. Maddeler) bölümü ile Sebepsiz Zenginleşmeden Doğan Borçlar başlıklı (61-66. Maddeler) bölümünde sübjektif (kusura dayalı) sorumluluk ilkesi benimsenmiştir.

            Özel hukukta esas ilke kusur sorumluluğu olmakla beraber objektif sorumluluk ilkesinin de geçerli olduğu alanlar vardır. Sonuç sorumluluğu olarak da tanımlanabilen bu sorumluluk türünde kusur aranmaz.(4)  Eylemle sonuç arasında bir bağlantının kurulabilmesi yeterlidir. Temyiz Kudreti Bulunmayanın Sorumluluğu (BK/54) İş Sahibinin Sorumluluğu (BK/55), Hayvan Kullananın Sorumluluğu (BK/56), Bina Sahibinin Sorumluluğu (BK/58), Ev Reisinin Sorumluluğu (MK/320), Taşınmaz Mal Sahibinin Sorumluluğu (MK/656), Tüzel Kişilerin Organlarının Sorumluluğu (MK/48), Komandit Ortaklıkların Ortakların Fiillerinden Sorumluluğu (TK/177 ve 256) konularında objektif sorumluluk esası kabul edilmiştir.

            2.1.2.Medeni Kanunda Sorumluluk Kavramı
            Hukuk literatüründe tam olarak tanımlanmamış ise de  kanun metinlerinden hareketle sorumluluğu; kişilerin medeni haklarını kullanmaları sırasında kusurlu davranışları sonucu katlanmak zorunda kaldıkları borçtur, şeklinde tanımlamak yanlış olmaz.

            Bu tanımda sorumluluğun iki esasını ihtiva etmektedir.

            1. Kişilerin medeni haklarını kullanmaları: Mümeyyiz olan reşit medeni hakları kullanmaya selahiyattardır. (MK/10) Kanun dairesinde haklara ve borçlara ehil olmakta herkes müsavidir.(MK/1) Ferdin kendi istek ve iradesiyle hak edinebilme ve borç altına girebilme ehliyetine fiil ehliyeti denilir. 

          2. Kusurlu Davranış: Şahıslar medeni haklarını kullanırken gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye verdikleri zararlardan sorumludur.

          2.1.2.1. Şahsın Hukukunda Sorumluluk
            Medeni Kanun  her şahsın kanun dairesinde haklara ve borçlara sahip bulunduğunu ve bu hususta eşit olduğunu ilke olarak benimsemiştir. Haklara ve borçlara sahip olma (medeni haklar) mümeyyiz olma, reşit olma ve mahcurlu olmama şartlarına bağlanmış ve bu şartları taşıyanlar haksız fiillerinden mütevellit zararlardan sorumlu tutulmuşlardır. 

          2.1.2.3. Tapu Sicil Kayıtlarında Sorumluluk
            Medeni Kanunun 917’nci maddesine göre, Hazine tapu sicillerinin tutulmasından kaynaklanan bütün zararlardan sorumludur. Hazinenin, bu zararlar için kusurlu olan personele rücu hakkı saklıdır.

          KARAR SIRA NO : 2            Tapu Sicillerinin Tutulmasında Sorumluluk
            Tapu sicillerinin tutulmasından dolayı doğacak bütün zararlardan Hazine sorumlu olup, Hazinenin buradaki sorumluluğu kusursuz sorumluluktur.
 
Yargıtay 14. HD. T.26.4.1999  E,1999/2788;K,199/3666

Yargıtay Kararları Dergisi, Eylül 1999, C.25S.9,s.1210.

        KARAR SIRA NO : 3            Kamu Hizmetinden Doğan Sorumluluğa Özel Hukukun Uygulanması
        Her ne kadar olayda, kamu kurumunun, kamu görevinin ifası sırasında bu görevden doğan bir zarar ve bu zararın tazmini söz konusu ise de; kanunların öngördüğü bazı durumlarda kamu hizmetinin özelliği ve gerekleri gözetilerek yine kanunlarla istisnalar getirilmiş ve Devlete bu durumlarda da özel hukuk ilkeleri gereğince sorumluluk yüklenmiştir. Medeni Kanunun 917 nci maddesi de bu istisnalardan birini oluşturmaktadır.
 
Uyuşmazlık Mahkemesi T.29.12.1992; E,1992/13; K,1992/30

Resmi Gazete, T. 29.10.1992; S.21388; s.3.

        2.1.3. İcra ve İflas İşlerinde Sorumluluk Kavramı
            2004 sayılı İcra İflas Kanunun 5’inci maddesi gereğince, icra ve iflas dairesi görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davaları ancak idare aleyhine açılabilir.  Devletin, zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere rücu hakkı saklıdır. Bu davalara adliye mahkemelerinde bakılır. 

        KARAR SIRA NO : 4            İcra ve İflas İşlerinde Sorumluluk
            2004 sayılı İcra ve İflas Yasası’nın 5’inci maddesinde icra ve iflas dairesi görevlilerinin kusurlarından doğan tazminat davalarının ancak idare aleyhine açılabileceği, devletin zararın meydana gelmesinde kusuru bulunan görevlilere rücu hakkının saklı olduğu ve bu davalara adliye mahkemelerinde bakılacağı hükme bağlanmıştır. 

            Bu durumda icra müdürlüğünde yapılan yanlış alacak hesabı nedeniyle uğranıldığı öne sürülen zararın tazmini istemiyle açılan davanın 2004 sayılı Yasanın aktarılan hükmü gereği adli yargı yerinde görülüp, çözümlenmesi gerektiğinden, uyuşmazlığın esasına girilerek davanın reddi yolunda verilen temyize konu idare mahkemesi kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.
 
 
Danıştay 10.Daire; T.20.11.1995; E,1994/1860; K.1995/5778

Danıştay Dergisi, Sayı 91; Yıl 1996; s.1159.

            2.2. Kamu Hukukunda Sorumluluk Kavramı
            Kamu hukukunda sorumluluk, özel hukuktan farklı şekilde kamu gücünün kullanılması sonucu idare edilenlerin uğradıkları zararların tazmini amacına matuf olarak düzenlenmiştir. 

            İdare hukukunda idari sorumluluk kimi zaman kusura dayandırıldığı halde çoğu zaman kusursuz sorumluluk ilkesi kabul edilmektedir. Kusura dayanan sorumlulukta zararın idarece tazmini için idarenin faaliyetlerinde bir kusurun varlığı, faaliyetlerin bir zarar doğurması ve ortaya çıkan zararla idari faaliyet arasında bir sebep-sonuç ilişkisinin bulunması gerekmektedir. Kusursuz sorumlulukta ise, idarenin herhangi bir kusuru bulunmasa bile idari faaliyet ile zarar arasında bir illiyet bağının kurulması tazminata hükmedilmesi için yeterli olmaktadır. Bu durumda idare kusuru olmadığını ispat etmekle sorumluluktan kurtulamaz. Ancak idari faaliyetle zarar arasında illiyet bağının kesilmesi idarenin sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır. Bununla birlikte, toplumsal olayların yaygınlaşması nedeniyle “sosyal risk” ilkesi gereğince idari faaliyetle zarar arasında illiyet bağının kesilmesi durumunda dahi idare tazminat ödemeye mahkum edilebilmektedir. Bu ilke sosyal hukuk devleti olmanın bir koşulu olarak uygulama alanı bulmaktadır.

            Kusura dayanan sorumlulukta, idare tarafından yürütülen hizmetin kötü yürütülmesi, hizmetin zamanında yerine getirilmemesi ve hizmetin hiç gerçekleştirilmemesi tazminat gerektiren idari kusurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kusurlar “hizmet kusuru” veya “ağır hizmet kusuru” olarak tezahür edebilir. Kusura dayanan sorumlulukta kusurun varlığının ispatı idari faaliyetten zarar gördüğünü iddia eden kimseye düşer. Bu nedenle, kusurun varlığı ispat edilemezse sorumluluğa hükmedilemez. Meğer ki, kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince tazminat gerekli kılınsın. 

            KARAR SIRA NO : 5            Hizmetin Kötü Yürütülmesi – Ağır Kusur
            Dava dosyasının incelenmesinden, ölüm olayının tamamen oksijen yerine karbondioksit gazı verilmesinden kaynaklandığı, içinde oksijen gazı olduğu sanılan tüpün 1965 tarihli demirbaş kaydının 1989 yılında MKEK’na gönderilmek üzere silinmesine karşın, bilinmeyen bir nedenle kullanımına devam edildiği, vanası, içinde oksijen gazı bulunan tüplere ait vanalardan olduğu halde, tüpün üzerinde siyah yağlı boya ile büyükçe bir biçimde karbondioksit gazının simgesi olan (CO2) yazısının bulunduğu, bu tüpün .... Üniversitesi Yardım Derneği tarafından doldurtulduğu, dolum işi hastanenin gözetim ve denetiminde yapılmadığı halde, davalı idarece gerekli kontrolün de yapılmadığı, esasen hastane tarafından yaptırılan tüp dolum işlerinde ve tüplerin hastalarda kullanılmasında mevcut standartlara uyulmadığı gibi, konunun önemine uygun bir disiplin ve denetimin sağlanmadığı, tüpü dolduran firma aleyhine açılan ceza davası sonucunda ... ölüme sebebiyet verme suçundan kusurlu bulunmayan sanığın beraatine, Hastane yönetiminin ise 8/8 oranında kusurlu olduğuna karar verildiğinin anlaşıldığı, bu maddi durum karşısında ölüm olayının idarenin ağır hizmet kusuru nedeniyle meydana geldiği, davacıların maddi ve manevi zararlarının davalı idare tarafından karşılanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. ......

            Halkın sağlık hizmetlerini yürütmekle görevli olan idare, hastanelerde yapılacak tedavilerin ve cerrahi müdahalelerin tıbbi esaslara uygun biçimde, hizmetin gerektirdiği yeterliğe sahip personelle ve gerekli dikkat ve özenin gösterilerek yapılmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi ağır hizmet kusuru olup, idarenin tazmin sorumluluğunu doğurur.

            Dava konusu olayda, davacılardan birinin eşi, diğerlerinin annesi olan ilgilinin, ameliyat sırasında oksijen yerine karbondioksit gazı verilmesi sonucu ölümünde idarenin ağır hizmet kusuru nedeniyle tazmin sorumluluğunun bulunduğu tartışmasızdır.

Danıştay 10.D.; T.03.05.1995; E.1994/3258; K.1995/2379
Danıştay Dergisi, S.91, s.1118, Yıl 1996

            Kusursuz sorumlulukta ise, tazminata hükmedebilmek için, idarenin kusurunun bulunması şartı aranmaz. Zarar ile idarenin faaliyeti arasında illiyet bağının bulunması yeterlidir. 

            Kusursuz sorumluluk, özel hukuk alanında olduğu gibi, yönetim hukuku alanında da yardımcı ve ayrık bir sorumluluktur. Özel Hukuk alanında kusursuz sorumluluk yalnız belli konular için, çok sınırlı bir biçimde düzenlendiği halde, yönetim hukukunda geniş bir uygulama alanı bulmakta ve bir çok konuda kusursuz sorumluluğa gidilmektedir. Danıştay, yönetimin sorumluluğunun kusura mı, yoksa kusursuz sorumluluğa mı dayanacağını önüne gelen olayların niteliğine göre takdir etmektedir. (5)

           2.2.1. Anayasamızda Mali Sorumluluk Kavramı
            1982 Anayasasının, İdarenin sorumluluğunu hüküm altına alan 125’inci maddesinin ilk fıkrasında “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” hükmü yer almaktadır. Maddenin gerekçesinde yine “İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı, bu eylem ve işlemlerden hakları zıyaa uğrayan kimselerin yargı yoluna başvurmaları, yani yargı yolunun açık olduğu” vurgulanmıştır. Maddenin son fıkrası ise şöyledir: “İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” Görev ve Sorumluluklar kenar başlıklı 129’uncu maddesinde ise; “memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla  ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir” denilmektedir. Anayasanın 40’ıncı maddesinde de şu hüküm yer almaktadır. “kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler soncu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.”

            Bu hükümlerden anlaşılacağı üzere idarenin vatandaşlara karşı olan sorumluluğunda genel ilke, kusursuz sorumluluktur. Kamu görevlilerinin görevleri ile ilgili olarak verdikleri zararlar karşısında idare kusurunun olup olmamasına bakılmaksızın sorumlu tutulmuş ve zararın tazmini ile yükümlü kılınmıştır.

            Burada üzerinde durulması gereken bir husus da şudur: Kural olarak İdare yürüttüğü hizmetlerin doğrudan sonucu olan diğer bir ifadeyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlüdür. Nedensellik bağı kesilmişse tazmin yükümlülüğü de ortadan kalkmaktadır. Bu kuralın bir istisnası kolektif sorumluluk esasına dayalı sosyal risk ilkesidir. Bu ilkeye göre, idarenin faaliyet alanıyla ilgili olduğu halde önleyemediği bir takım zararlar nedensellik bağı aranmaksızın devletçe tazmin edilmektedir. Sosyal risk ilkesinin geçerli olduğu alanlara tipik örnek terör gibi bölücü ve yıkıcı faaliyetlerdir. Bu konuda aşağıya bir Danıştay kararı alınmıştır. Kanaatimizce deprem gibi doğal afetler sonucu oluşan zararların da devletçe tazmini sosyal hukuk devleti olmanın bir gereğidir.

            KARAR SIRA NO : 6            Devletin Sosyal Risk İlkesi Gereğince Sorumluluğu
            Kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında bireylerin uğradığı özel ve olağandışı zararların tazmini gerektiği idare hukukunun bilinen ilkelerindendir. İdarenin belirtilen hukuki sorumluluğu, Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devleti olma niteliğinin doğal sonucudur.

            İdarenin hukuki sorumluluğu sadece kusur esasına, hizmet kusuru teorisine dayanmamakta; İdare, kusur koşulu aranmadan da sorumlu sayılabilmektedir. Kural olarak İdare, yürüttüğü hizmetin doğrudan sonucu olan, nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlüdür. Ancak, sözü edilen kuralın bir istisnası olarak, idarenin faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararları da nedensellik bağı aranmadan tazmin etmesi gerekmektedir.

            Kolektif sorumluluk anlayışına dayalı, sosyal risk adı verilen ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilmiştir.

            Terör olayları denilen eylemlerin devlete yönelik olduğu, devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçladığı, bu tür olayların zarar gören kişiye karşı kişisel husumetten ileri gelmediği bilinmekte ve gözlenmektedir.

            Sözü edilen eylemler nedeniyle zarara uğrayan, terör eylemlerine herhangi bir şekilde katılmamış olan kişiler kendi kusur ve eylemleri sonucu değil toplumun içinde bulunduğu sosyal kargaşadan zarar görmektedirler. Kısaca zararın nedeni toplumun bireyi olmaktır. Belirtilen şekilde ortaya çıkan zararların özel ve olağandışı nitelikleri dikkate alınıp nedensellik bağı aranmadan, terör olaylarını önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemeyen idarece yukarıda açıklanan sosyal risk ilkesine göre tazmini gerekir. Esasen terör olayları sonucu ortaya çıkan zararların idarece tazmini ve böylece topluma pay edilmesi hakkaniyet gereği olduğu gibi sosyal devlet ilkesine de uygun düşecektir. 

            Olayda da, dava ve temyiz dosyasındaki belgelerin incelenmesinden eylemin yasadışı bir örgütün elemanlarınca devletin ve ülkenin bütünlüğüne yönelik yaygın terör faaliyetlerinin bir parçası olarak gerçekleştirildiği ve kamu inşaatının bombalanması sonucu zararın meydana geldiği, davacıya yönelik kişisel bir husumetin doğmadığı anlaşılmaktadır.

            Bu itibarla, uyuşmazlık konusu olayda idareye yüklenebilecek bir hizmet kusuru bulunmasa bile, niteliği belirtilen terör eylemi nedeniyle ortaya çıkan olağandışı bireysel zararların sosyal risk ilkesi gereği idarece tazmini gerekmektedir.
 
Danıştay 10. Daire E:1994/1682 K:1995/4256

Danıştay Dergisi, S.91, Yıl 1996, s.1137-1140.

            Kolektif sorumluluk esasına dayalı sosyal risk ilkesinin geçerli olabilmesi için öncelikle zararın topluma paylaştırılabilecek bir nitelikte olması, diğer bir ifadeyle münferit hadiseler yerine toplumun bütününü ilgilendiren bir eylem sonucunda doğması gerekir. Diğer yandan bu ilkenin uygulanabilmesi genel olarak idarenin önceden haberdar olmasını gerektirecek özellikte bir eyleme dayanmalıdır.

          KARAR SIRA NO : 7            İdarenin Sorumluluğunu Ortadan Kaldıran Haller
            Çalınarak başka bir hırsızlık olayında kullanılan otomobilin içinde bulunanlar ile güvenlik kuvvetleri arasındaki  silahlı çatışma nedeniyle  aracında zarar meydana geldiğini öne süren davacı, zararının olay tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle dava açmıştır.

            ….. İdare Mahkemesi; kamu yükümlülükleri karşısında eşit sayılan kişilerin oluşturduğu toplumun yararı için idarenin hukuka uygun tutum ve davranışlarından, belli bireyleri etkileyen özel nitelikli zararlar doğabileceği, bu zararların idarece karşılanmasının sosyal hukuk devleti anlayışının doğal sonucu olduğu, davacının çalınan otomobilinin bir hırsızlık olayında kullanılırken güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği operasyon nedeniyle tahrip olması sonucu oluşan zararında objektif sorumluluk esası uyarınca karşılanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiştir.

            Anayasanın 125’inci maddesine göre, İdare kural olarak yürüttüğü hizmetin sonucu olan, nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlüdür.

            Sözü edilen kuralın istisnası olarak, idarenin faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararların nedensellik bağı aranmaksızın tazminine ilişkin olan, kolektif sorumluluk anlayışına dayalı, sosyal risk adı verilen ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilmiştir. Bir zararın sosyal risk kuralına göre idarece tazmini için, bu zararın toplumsal bir eylem nedeniyle meydana gelmesi, idarenin zararı doğuran olayı önlemekle görevli olmasına rağmen, kusuru olmaksızın zarar doğuran olayı önleyememiş bulunması veya daha büyük zararlara sebebiyet vermemek için önlemekten bilerek kaçması gerekir.

            Davacının otomobili evinin önünden çalınmış, bakır tel hırsızlığında kullanılırken araç içindeki şahısların silahla ateş etmesi üzerine bu şahıslarla güvenlik güçleri arasında çıkan silahlı çatışma sonucu otomobil hasara uğramıştır.  Bir kamu hizmeti olduğu tartışmasız olan kolluk görevinin, olabilecek olaylardan önceden haberdar olunmadığı veya bu gibi olayların olabileceğine ilişkin ortada ciddi belirtilerin bulunmadığı sürece genel nitelikte önlemlerle yürütülmesi doğaldır.

            Dava konusu olayda, davalı idarenin kusurlu bir eylemi bulunmadığı gibi, üçüncü şahsın, davacının otomobilini çalmak biçimindeki suç teşkil eden eylemi, zarar ile idarenin eylemi arasındaki neden sonuç ilişkisini ortadan kaldırmakta; dolayısıyla zarar, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucunu oluşturmamaktadır. Bu itibarla olayda, idarenin gerek hizmet kusuru ilkesine, gerekse kusursuz sorumluluk ilkesine dayalı olarak sorumluluğundan söz edilemeyeceği gibi; olayın önceden haberdar olunmasına olanak bulunmayan münferit bir olay olması nedeniyle, sosyal risk kuralından hareketle idarenin tazmin sorumluluğunu kabule de olanak bulunmamaktadır. 
 
Danıştay 10. Daire E:1994/4934; K:1995/5487

Danıştay Dergisi, Yıl 1996, S.91, s.1173-1176.

            2.2.2. Devlet Memurları Kanununda Mali Sorumluluk
            657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 12 ve 13’üncü maddelerin-de Anayasamızda yer alan düzenlemeye paralel hükümler getirilmiştir. 12’nci madde hükmü şöyledir: 

             “Devlet memurları, görevlerini dikkat ve itina ile yerine getirmek ve kendilerine teslim edilen devlet malını korumak ve her an hizmete hazır halde bulundurmak için gerekli tedbirleri almak zorundadırlar.

            Devlet memurlarının kasıt, kusur, ihmal ve tedbirsizliği sonucu idare zarara uğratılmışsa, bu zararın ilgili memur tarafından rayiç bedel üzerinden ödenmesi esastır”

            Kanunun 13’üncü maddesi ise şöyledir:
             “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar.”

            Gerek Anayasanın 129’uncu maddesi gerekse 657 sayılı yasanın yukarıya alınan 12 ve 13’üncü maddeleri  kamu personelinin mali sorumluluğu konusundaki genel düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak şu ayrıma dikkat etmek gerekmektedir. 657/12 ve 13’üncü maddeler sadece bu yasanın kapsam maddesinde sayılan personel için uygulanabilecek nitelikte olup kapsam maddesi dışında kalan kamu personeli bakımından ilgili mevzuatla atıf yapılmadıkça geçerliliği yoktur. Ancak, Anayasanın 129 ve 40’ıncı maddeleri tüm kamu personeli için geçerli hükümler içermektedir. Bu bakımdan sonraki bölümlerde sorumlulukla ilgili olarak yapılacak açıklamalar aslında bütün kamu personelini kavrayacak şekildedir. Mali sorumluluk konusundaki özel düzenlemeler ise başta 1050 sayılı kanun olmak üzere muhtelif kanunlarda ve bunlara dayanılarak çıkartılan alt hukuk metinlerinde yer almıştır.

            Ayrıntılı açıklamalar sonraki bölümlerde yapılacak ise de; burada devlet memurlarının kasıt, kusur, ihmal ve tedbirsizlik nedeniyle idareye verdikleri zararın kendilerine rayiç bedel üzerinden ödettirilece-ğini vurgulamak lüzumu vardır. Sınıflandırmada bu tür sorumluluk kusura dayalı sorumluluk kapsamına girmektedir. 

            Belirtilmesi gereken bir diğer husus ise, vatandaşların kamu hukukuna tabi idari işlem ve eylemler nedeniyle uğradıkları zararlar nedeniyle işlemi gerçekleştiren memur aleyhine değil idare aleyhine dava açmalarının gerekliliğidir. Diğer bir ifadeyle husumet idareye yöneltilecektir. İdarenin ödediği zarar için ilgili kamu görevlisine rücu hakkı saklı tutulmuştur. İdarenin buradaki sorumluluğu ise kusursuz sorumluluk kapsamındadır. 

           2.2.3. Ceza Hukukunda Sorumluluk Kavramı
            Anayasamızın 38’inci maddesinde, “Ceza sorumluluğu şahsidir” denilmek suretiyle kimsenin başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamayacağı hüküm altına alınmıştır. Suçun manevi veya sübjektif unsuru “kusurluluk” deyimi ile ifade edilmektedir.(6)  Hareketin ve ihmalin bilinçli ve iradi olmasını gerektiren bu husus, iki unsurun varlığını gerektirir. Bunlar kast ve taksirdir. Bu durum Türk Ceza Kanunun 45’inci maddesinde şu şekilde ifade edilmektedir. “Cürümde kastın bulunmaması cezayı kaldırır. Failin, bir şeyi yapmasının veya yapmamasının neticesi olan bir fiilden dolayı kanunun o fiile ceza tertip ettiği ahval müstesnadır. Kabahatlerde kast olmasa bile, herkes kendi fiil ve ihmalinden mes’uldür.” Bu hüküm kural olarak cürümlerde kastın bulunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, madde hükmünün ikinci cümlesi kanunda hüküm bulunmak kaydıyla kast olmaksızın bile bazı fiillerin cezalandırılabileceğini öngörmektedir. Buna göre kanun koyucu, bir yandan objektif sorumluluk hallerinde failin cezalandırılabileceğini öngörürken, diğer yandan taksirli suçların cezalandırılmasına imkan vermektedir. (7)

           2.2.3.1. Suçun Unsurları
            Ceza hukukunun temelini oluşturan suçun oluşabilmesi için birden fazla unsurun bir arada bulunması gerekmektedir. Her suçta bulunması gereken unsurlara “suçun genel unsurları” adı verilmektedir. Bu unsurlar; iradi bir hareket, tipiklik, hukuka aykırılık ve kusurluluktur. (8)

         Suçun Hareket Unsuru: Ceza hukukundaki temel bir prensip “hareketsiz suç olmaz” ilkesidir. Hareket bir şeyi yapmak veya yapmamak şeklinde gerçekleşebilir ve icrai ya da ihmali hareket şeklinde tezahür eder. Kişiye cezai sorumluluğun yükletilebilmesi için hareketin iradi olması gerekmektedir. Bu bağlamda cebir altında yapılan bir hareket cezayı ortadan kaldırmaktadır. 

         Suçun Tipe Uygunluk Unsuru: Bir hareketin suç sayılarak kişinin sorumlu tutulabilmesi için bunun ceza kanunlarında tanımlanmış (tasvir edilmiş) olması gerekmektedir. Kişinin hareketi ceza kanununda tanımlanmış olan tipe uyduğu zaman sorumluluk ortaya çıkmaktadır.

         Hukuka Aykırılık Unsuru: Ceza kanununda suç olarak tanımlanan bir hareketin yapılmasına başka bir kanunla izin verilmiş olursa, bu hareket suç olmaktan çıkar. Bu bakımdan hareketin suç sayılabilmesi için bütün hukuk düzeniyle çatışma içinde olması gerekmektedir. Bir hareketin ceza kanunu ile suç sayılmasına rağmen, başka bir kanunla yapılmasına cevaz verilmesi haline “hukuka uygunluk nedeni” denilir.  Ceza kanunumuzda, kanun hükmünü icra (TCK/49.1), meşru müdafaa (TCK/49.2), zaruret hali (TCK/49.3) hukuka uygunluk nedenleri olarak yer almıştır.

            Kusurluluk Unsuru: Kanunlarda suç olarak tanımlanan ve kişinin iradesi ile gerçekleşen hukuka aykırı bir hareketin suç sayılarak kişinin sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan bir diğer unsur “kusurluluk” tur. Kusurluluk suçun manevi unsuru olarak belirtilmektedir. Kusur, fail ile fiil arasındaki psikolojik ilişkidir.  Kişinin kusurlu sayılması onun, temyiz kudretinin bulunmasına bağlıdır. Temyiz kudreti doğruyu yanlıştan ayırabilme yeteneğidir. Ceza kanununda, yaş küçüklüğü (TCK/53,54,55), akıl hastalığı (TCK/46,47) ve sağır-dilsizlik (TCK/57,58) kusurluluğu ortadan kaldıran nedenler olarak düzenlenmiştir. Bunlar yanında sara nöbeti, istemeyerek sarhoşluk, ipnotizma kişinin temyiz kudretini yok ettiğinden kusurluluğu ortadan kaldıran arızi nedenler arasında sayılmıştır.(9)  Suçun manevi unsuru olan kusurluluğun kast ve taksir olmak üzere iki unsuru vardır. Kast, hareketin ve doğuracağı sonucun kişi tarafından bilerek ve isteyerek işlenmiş olmasıdır. Taksir ise, hareketin bilerek işlenmesine karşın sonucunun kişi tarafından takdir edilememesi ve öngörülememesi hali ya da öngörülebildiği halde sonucun istenmemesi durumu olarak karşımıza çıkmaktadır. 

            Suçun genel unsurlarından başka, her bir suça özgü, onları diğer suçlardan ayıran bir takım unsurlar daha vardır ki, bunlara da “suçun özel unsurları”  denilmektedir. Suçun genel unsurlarının ceza kanunlarının genel hükümler kısmında bulunmasına karşın özel unsurlar, ceza kanunlarının özel bölümünde veya özel yasalarda yer almaktadır. 

            2.2.3.2. Ceza Sorumluluğunun Geçirdiği Evreler 
            Tarihsel süreç içerisinde ceza sorumluluğu çeşitli aşamalardan geçmiştir. Bu aşamalar başkasının fiilinden dolayı sorumluluk, objektif sorumluluk, kusurlu sorumluluk ve kişilik yönünden sorumluluk olarak sıralanabilir.(10)

            a) Başkasının Fiilinden Dolayı Sorumluluk: Bu sistemde kişi, meydana gelmesine hiç bir nedensel katkısı olmadığı, başkaları tarafından gerçekleştirilen bir fiilden dolayı sorumlu sayılmaktadır. Örneğin çocukların işledikleri suçlardan dolayı babanın sorumlu tutulması ya da ailenin bir üyesinin fiilinden dolayı bütün ailenin ya da aile resinin sorumlu tutulması bu sorumluluk türü içerisinde değerlendirilir.

         b) Objektif Sorumluluk: Kişinin kendi fiili ile nedensellik bağı ku-rulduğu durumlarda, fiil ile fail arasında psişik bir bağ bulunmaksızın sorumlu tutulma halidir.(11)  Burada zarara neden olma cezalandırılma için yeterli sayılmaktadır. Bu tür sorumluluğun tipik örnekleri, kastın aşılması suretiyle işlenen suçlar, sonucu nedeniyle ağırlaşan suçlar, ve basın yolu ile işlenen suçlardır. Türk ceza kanunun 45/1’nci maddesi bir yandan taksire dayanan sorumluluk hallerine öte yandan da objektif sorumluluk haline işaret etmektedir.

            c) Kusurlu Sorumluluk: Burada kişinin sorumlu tutulabilmesi için fiilin bu kimse tarafından maddi olarak işlenmiş olması yeterli değildir. Bunun yanında failin fiili kusurlu olarak gerçekleştirmesi gerekir. 

            d) Kişilik Yönünden Sorumluluk: Bu sorumluluk türünde, suçtan söz edilebilmesi için failin tipe uygun ve zararlı bir fiili gerçekleştirmesi yeterli değildir. Ayrıca bu fiilin psikolojik yönden de faile bağlanabilmesi gerekir. Diğer bir ifade ile fiil ile fail arasında sadece nedensel değil, aynı zamanda psişik bir bağ da bulunmalıdır. Bu ilke “fiilin sübjektifliği ilkesi” olarak nitelendirilir.

            2.2.4. Asker Kişilerin Mali Sorumluğu 
            Asker kişilerin görevleri sırasında üçüncü kişilere verdikleri zararlarla ilgili sorumluluk hükümleri 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanununun 24’üncü maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddede 25.12.1981 tarihinde değişiklik yapılmıştır. Değişiklikten önce, Askeri hizmetin ifası dolayısıyla, askeri görevin kural ve gereklerine uyulmadığı iddia edilerek üçüncü şahıslar tarafından Asker kişiler aleyhine “şahsi kusur” isnadı ile açılacak tam yargı davalarına bu mahkemenin 3’üncü dairesinin bakması öngörülmüştür. Madde hükmü ile askeri hizmetin yerine getirilmesi sırasında, asker kişilerin “şahsi kusurları” ile üçüncü şahıslara zarar vermeleri halinde üçüncü şahısların asker kişilere karşı tam yargı davası açabilmesine ve bu tür davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde görülmesine olanak sağlanmış, böylece Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin görev ve yetki alanı genişletilmiştir.

            Yargıtay 4’üncü Hukuk Dairesi tarafından anılan maddenin Anayasaya aykırı olduğu savı ile Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve mahkemece 24’üncü maddenin (b) bendi iptal edilmiştir.(12)  Daha sonra 25.12.1981 tarih ve 2568/1 sayılı yasa ile Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanununun 24’üncü maddesi Hizmet ve Şahsi Kusurun Birleşmesi kenar başlığı ile aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.

             “Kişiler askeri görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan ötürü, bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil; sadece bu mahkemede ilgili kurum aleyhine tazminat davası açabilirler. Kurumun genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır."

            Görüldüğü üzere, maddenin değişen şeklinde “asker kişilerin şahsi kusurları” ile “üçüncü şahıslara zarar vermeleri” hali  düzenlenme kapsamından çıkarılmıştır. Bu durum Anayasa Mahkemesinin iptal kararına da uygundur. Diğer taraftan madde şu anki haliyle 657 sayılı yasanın 13’üncü maddesinin amacına, özü ve sözüne uygun düzenlenmiş olduğundan, uygulanacak hukuk normu yönünden her iki yasa arasında bir farklılık oluşturmaktadır.

         KARAR SIRA NO : 8            Şahsi Kusurdan Doğan Zararlarda Görevli Yargı Yeri
          Gerçekte Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kurulma amacı; yalnızca Askeri idarenin eylem ve işlemlerinin denetlenmesi olup, asker kişilerin kişisel kusurundan doğan ve tamamen özel hukuk kurallarının uygulanmasını gerektiren, özellikle “şahsi kusur” konuları dışındaki işlem ve eylemlerdir. Aksinin düşünülmesi halinde … işlenmiş haksız eylemlerden ötürü yasa kurallarının ihlal edilmesi durumunda, haksız eylemi işleyenin hiç bir sıfatı yoksa eylemin incelenmesi Adalet yargı yerinde; eylem sivil bir idare kademesinde görevli kişi tarafından işlenmiş ise yine kişisel kusuru nedeniyle Adalet yargı yerinde incelenecek, fakat asker veya asker sayılan kişi tarafından kişisel kusurla işlenirse, bu takdirde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde incelenecektir ki, bunun da farklı olmayan eylemleri işleyenlere karşı hak arama hakkı ve özgürlüğü açısında eşitsizlik doğuracağına kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. (Anayasa Md.10) 

            Öte yandan Anayasa hükümleri idarenin kendine özgü ve özel hukuktan ayrı bir hukuka bağlı olacağını benimsemiş İdare Hukukunun uygulanmasından doğan uyuşmazlıkların, kural olarak Genel İdare Mahkemelerinde veya Danıştay’da görülüp çözülmesi gereğini kabul eden bir idari sistem kurarak, idari yargı alanı ile adli yargı alanlarını ayırmıştır. Nitekim Anayasanın 157’nci maddesi, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kurulmasını öngörmekte ve bu mahkemenin görev ve yetki alanını belirtmekten öte bir anlam taşımamaktadır. O nedenle, Genel İdare Mahkemeleri ile Danıştay’a verilmemiş olan bir yargı yetkisinin başka bir yasa kuralı ile Askeri Yüksek İdare Mahkemesine verilmesi Anayasanın temel yapı ve bütünlüğü ile bağdaşmayacağı açıktır. Zira, Anayasanın 125’inci maddesinin son fıkrasında idare ancak kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü tutulmuştur. Yine 155’inci maddedeki kurallarda; Danıştay “İdari uyuşmazlıkları ve davaları görmek ve çözümlemek” 157’nci madde de Askeri Yüksek İdare Mahkemesi “Asker kişileri ilgilendiren ve Askeri hizmete ilişkin idari işlem, eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini” yapmak görev ve yetkisi ile donatılmıştır.  Bu durumda asker kişilerin kişisel kusurlarından kaynaklanan davaların denetiminin bu görev alanının dışında kaldığı kuşkusuzdur.

            Yine askeri hizmetin yerine getirilmesi sırasında asker kişilerin “şahsi kusurları” ile üçüncü şahıslara bir zarar vermeleri halinde, asker kişilere karşı “tam yargı” davasının Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılabilmesine olanak sağlamak, İdare Hukukunun temel ilkeleri ile bağdaşmaz ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesini bir Adliye Mahkemesi durumuna getirir ve yetki alanını genişleterek Özel hukuk alanında da hüküm kuran bir Askeri Mahkeme niteliğine büründürür ki, kabul edilemez. Kaldı ki tam yargı davalarının özelliklerinden biri de, onun idareye karşı yöneltilmiş olmasıdır. İdare hukuku kurallarına göre, idari yargı organlarında kişilere karşı dava açılması olanağı da bulunmamaktadır.

            Diğer bir yön de; 1602 sayılı Yasanın 24’üncü maddesinin kenar başlığındaki “Hizmet ve Şahsi Kusurun Birleşmesi” ibaresindeki “şahsi kusur” kavramıyla, idare ajanından, görevin mutlak gereği, idari işler veya işlemlerle sıkı sıkıya bağlantılı olarak sadır olan şahsi eylemlerin amaçlandığıdır.

            Açıklanan nedenler altında, davaya konu olayda, davalı asker kişinin görevden kolayca ayrılabilen ve görevin kapsamı dışında kalan salt kişisel kusuruna dayanıldığından davaya bakmaya genel mahkeme görevlidir.
 
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu; Tarih. 11.02.1998; E.1998/4-27;K.1998/100

Yargıtay Kararları Dergisi, C.25,S.4, Nisan 1999,s.450-451.
 
 

(1)  Ejder YILMAZ, Hukuk Sözlüğü, Seçkin Kitabevi, Ankara 1985.
(2)  Atilla İNAN, Sayıştay Yargılamasında Sorumluluk, , Sayıştay Mali Hukuk, S.52, s.8.
(3)  A.Ş.GÖZÜBÜYÜK, T. TAN, İdare Hukuku C.1, Turhan Kitabevi, Ankara, 1998, s.517.
(4)  Hasan BAŞ, İntibak İşlemlerinde Sorumluluk Sorunu, Sayıştay Mali Hukuk, S.11, s.10.
(5)  GÖZÜBÜYÜK, Ş.,Yönetsel Yargı, 12.Bası, Turhan Kitabevi, Ank, 1998,s.333.
(6)  Nevzat TOROSLU, Ceza Hukuku, Savaş Yayınları, Ankara, 1988, s.102.
(7)  TOROSLU, a.g.e.,s.102.
(8)  Emin ARTUK, Suç Genel Teorisi, Ceza Hukuku El Kitabı, Beta Bas. Yay. A.Ş., s.193.
(9)  E.ARTUK, a.g.m.,s.218.
(10)  Geniş bilgi için bkz. TOROSLU, a.g.e.,s.96-101.
(11)  TOROSLU, a.g.e., s.97.
(12)  Anayasa Mahkemesinin 25.03.1975 tarih, E.1974/2; K.1975/62 sayılı kararı.