YOKOLUŞUN SONESİ
Rüzgarla ağlayan bir ağaç vardı.
Narinliğinin yitimine adını koyduğu.
Yalvardı rüzgara gelme diye
Rüzgar hep ona gitti,
            Zayıflıkta gücünün kudurukluğunu görüp
                        İçindeki yok edişin aslolan haşmetiyle.
Onu yok edecek ne vardı ki...
Kendisinden büyüğünü bilemeden vurdu, vurdu
                                                     ağlayan ağaca.
Öylesi kızdı ki yıldırım onun acımasızlığına 
Ve bir geldi ki...
Yakarana ve güçlüğünü haykırana...
Herşey  sustu 
AĞIT KALDI
Bir de rüzgarı bekleyen uçurtma...
 
 
 

 

RENGİN GİZEMİ(Tülay’a)
Suları düşün şırıl, şırıl
Sonra denizlere in lacivert mavi, yeşil
Gözlerine bak sen hangi renktesin
Tüm sular, denizler içinde kay git
Küçücük bir çakıl taşı ya da yosun olana dek 
Tekrar dön bak yeryüzüne 
Doğanın coşkusuyla eriştiğin
                                                mutluluğa gülümse
Vardığın rengin adını sakın kimselere söyleme.
 

 

ÖYKÜLERDEKİ SEVDA
Bitmiş, yitirilmiş, buruşuk bir sevdadır
                                                her yokolan sevgili.
Ne demeye de durmadan anlatılır bilinmez.
Yeniden, yeniden yaşamaktır belki de o
                                                            zamanı.
Her anlatışta öykü büyür, büyür.
Bir gün katılacak şeyleri kalmayınca
                                                gerçekten ölür SEVDA
ÖLÜMÜN ÜZERİNDE YAŞAYAN BİR BEDEN 
                                                                        GİBİ.
Acının, ayrılığın inadına kalıverilir öylece.
Zaman törpüdür onu da törpüler canını acıta, 
                                                                        acıta.
Sonra bir bakarsın yaşadığın öykü
            birilerinin oluvermiş sen yaşamamışcasına.
Artık, hazırsındır yeni bir öykünün yazılıp,
                                                            yaşanıp,
sana sunacağı dibi KARANLIK KUYUYA...
 
DOST
Kimdi derken dost oldu.
Karpiçteki Rus votkalarını, balalayka’ların
            öyküsündeki aşkı, insanoğlunun
                                    güçsüzlüğündeki azmini,
                               havyarın siyahındaki tadımını anlattı.
Geçmişteki güneşi getiriverdi sanki.
Anıların canlanışını sağladı birden.
Gerçekliliği durdurdu sancıyı.
Ellerin sıcaklığı tuttu soğumuş yüreği.
Giderken umudu, yeni günlerin tan ağartısını
                                                                  bıraktı.
Bir baktım yeni bir dost vardı.
 
 
 
 

 

 
BİR DÜŞ
Gözlerin öyküsünü yazabilseydim
Kimbilir neler, neler anlatırdım uzun, uzun 
            bilmediğim tüm dillerin edebiyatından.
Çalabilseydim bir enstruman,
Çığlığın en güzelini bestelerdim domuzuna.
Sesimi kullanabilseydim oktav’ların ödü
                                                            kopardı.

Onlardan öte oktavlarımla.
Çizgilerim, fırçam olsaydı
Görülmeyenin resmini yapardım
Hiçbir şeysizliği yapamamaktansa
Düşlerin edepsizliğiyle oturmak en güzeli.
 
 
 
 
 

 

Zamanda ÖZGÜRLÜK
Zaman senin işte.
Sığdır sığdıramadıklarını yüreğine
Düşlerinin, beklentilerinin yerini bul 
Anıtlaştırma düşündüklerini
Savur yüreğini vurdum duymazca
Sonra yine bak çevrene deki
Sendeki müzik en güzeli
Yalnızlığın, uykuların en güzeli
Ve zamanı al götür gidebildiğin yere...
 
YORGUN SAVAŞÇI
Yoruldum yüreğime 
doğaya, insanlara.
Bekleyişe, umuda, sevgiye,
Günü güne yetmeye,
Anlamsızlıkların boyutuna,
Verişlerdeki umutsuzluğa,
İnsanları, insan görmeye çalışmaya,
Boyutların, boyutsuzlaşmasına,
Kimi nerede düşünmeye,
Sevgiyi bulmaya çalışanlara vermeye,
Aramışlara sunmaya,
Beni bende bulanı aramaya,
Sorgusuz sualsiz sevmeye,
Adını, adımla anmaya,
Yüreğimi koyduğum hayata YORULDUM.
ÇAĞRI
Bağırdığımı, hıçkırığımı duyuyor musun
Sularımdaki balıklarımın çırpınışını,
Müziğimdeki hüznü, senin için topladığım
çiçeklerin üzerindeki gözyaşlarımı.
Sokağa bırakılmış kimsesizliğimi sensizlikte
Adını haykırdığım gökyüzündeki yıldızları,
Ellerimdeki üç taş’ı birde.
Camların önüne koyduğum bendeki
yüzünü görüyor musun?
Bu sessizlik ne diye
Dünya’dan o kadar mı uzaksın...
 
 
 
 

 

DİP
Adını koymadın sevginin
Durgun suları bulandırmadın
Acıları yaratmadın
onları koymadın nokta diye.
Peki nedir bu telaşın.
Koşturduğun yürek kimin
Boşluğu sarışın umarsız,
Kinse ırak senden.
İnsanca, insanı arıyorsan öyle zor ki
Zora soyunmuşsan rastgele,
Diyorum ki denizin dibi seninle...
UMUDA BAKIŞ
Nedir saplantıların, hep bir teviye,
Bak yörene,
            insanlar nerede sen nerelerde kalmışsın.
Kızma kendine, 
                        kötülüklere gözlerini kapattın diye.
Kanlar, kemikler,
            hıçkırıklar seni böylesi gaspetti deme sakın
Doğa bile hıçkırıyor duymuyor insanlar.
Acımasızlığın boyutundaki zamanı
                                    tutmaya çalışma ellerinle.
Bırak ağrılarını dayansınlar yüreğine.
Hep yeni doğan günün
Tana erişen zamanını düşle...

 
 
 
 
 
 

 

 
YALNIZLIĞIN ADI SENSİN 
GÖNÜL KOYMA KİMSELERE...
AYAK İZLERİ
Söyleyemediğimiz sözlerle yürümek uzun mu
                                                                        uzun. 
Bir kıyıda, denize inat, tüm senfonilerin
                                                            haykırdığı,
Bethowen’in sağırlığına gülümser gibi.
Güneş batmaktan korkmuş,
Ay, yokum bu gece diyor,
Sancılar sarılmış bedene,
Eller kopmuş birbirinden
bir yerlerde sarılmışlıklara inat.
Her şey inadına inat işte.
Bir tek köpüklü denizin dalgası sakın
vuruyor kıyıdaki ayak izlerine...
BÜYÜNÜN SONU
Yalnızlığının içinde sevgi sözcüğü bulursan,
Sen de usulca yaklaş ama görünmeden.
Biliyorsun yalnızlığın avcı çekimini.
Otur dinle, izle, bekle, düşün beyninin
                                    su koyverdiği yere dek.
Büyüt sözcükleri, alla pulla, akla, pakla
            ışıl, ışıl olsunlar ve işle işleyebildiğin 
                                    en güzel dokumalar gibi.
Yarattığın güzelliği bak.
Sendeki yerinden kaldır sonra bunları
Ardından, yanmış bir kağıdın küle
                                                dönüşmesinden
öte neyi bulursun ki...

 
 
 
 

 

 
UKELA
Gidişin, bitişin sorgusunu sorma, sormasınlar. 
Deliliğin gelişini kim bilebilir ki?
Noktayı koyabilir yaşamın içine.
Hep koyuş sanılıp, virgüllerde bırakılır herşey.
Adını koyup aldığımız bizleriz oysa, ardından
                                                            sokrandığımız.
Oturup hikayeler yazdığımızı sandığımız
Ne varsa ben biliyorum
Yaşayamadıklarımız adına...

 

GİDİŞ
Kimselerin adını koyamadığı sevgiyi
                                                            yaşıyorum.
Boyutlarına varolup adımı koyduğum.
Gülüyorum ardından yaşatamadığı anlamlara
Adsız öykülerim deyip sarınıyorum
dünyadaki binlerce yıldızın ışıltısına.
Dalgaları aşıyorum huzurluluğun coşkusuyla
Gidişi kutsayan beni okşayan DENİZDE.

 


 
 
 
 
 
 
 

 

 
CUMARTESİ ANALARINA
Haykırın, gözyaşlarınız çöle inat 
                                    dökülsün çatlayan topraklara.
Süt verdiğiniz göğüslerinizi serin
                                                kanlı kaldırımlara.
Dünya’daki tüm anaları çağırın 
                                    parçaladıkları yüreğinize.
Susturmasınlar ölümle sizi
Siz susturun ağızlarınıza dayayarak
                                               tüfek yerine göğüslerinizi.
ÖLÜMÜN AĞIDI
BEDENE sarılışı ölümün ve o anı korkutmuyor
Yaşamın daha acımasız olduğunu biliyorum 
                                                                        çünkü.
İçimdeki ağlayan çocuğun sesini duymaktansa,
Sarılmak ölüme bir anne kucağı gibi...
 
ZAMANSIZ(Elif’e)
Ne sevdiğimi, ne güldüğümü
                                    ne de ağladığımı bilecekler.
Bilenler, su katıksız dostluğu bekleyecekler.
Baharı geçtik, yaza girdik kıpkırmızı.
Beyazı seviyorum şimdilerde,
                                    oysa siyahtı benim rengim.
Yakarım bitti, susmuş yüreğim,
Yanlış konulmuş ismim
Yanlış zaman geldiğim biliyorum ki
                        yine yanlış bir zamanda gideceğim.

 

KALIŞ
Uçsuz bucaksız çölümü elimden aldılar,
                        suladılar çatlayan topraklarımı.
Güneşimi çektiler üzerimden beni kurutan.
Dinginliğimdi çölüm.
Şimdi her şey yeşerdi, suya doymuyor toprak ,
                                                verimli mi verimli o çöl.
Çölümü elimden alan o bildiğim aşktı.
Ölümü sunmak için kendini yokeden. 
Onu tanrı arabaları çekiyor şimdi.
Benimse sarılmış kollarım çiçeklere,
                                    yokolan  sevgiyi sunuyor.
 

 
 
 
 
 
 

 

SUNU
Ağlatmayın çocukları, sevgiyle, kahkaha verin.
Aç bırakmayın hayvanları sunun sevginizi
                                                            korkmadan sunun
Sevginizin büyüklüğü çocuklarda,
                        bir de hayvanlarda
                                                sonsuzluğa erişir.
Varsa böylesi sevginiz,
                                   bilin ki siz yalnız değilsiniz.
 
 
 

 

ÇIĞLIKLARA
Sakın tükendiğini sanma mücadelelerin
Aynı hız,aynı direnen yüreklilikle ve de
                                                            korkusuzca
Bu inanç var oldukça özgürlük adına varız,
                                                unutulduğunu sanma.
Henüz durmadı yürek, tiktakları ritmini yitirse de
            duruştaki zamanı şöyle, böyle hissetsek de, 
                                    aldırma çarpıyor, çırpınıyor henüz.
Damarlardaki kanda aynı renkte.
Alıp başını gitse de yokedilse de bizdekiler
Kalanlar yeter.
Gidenlere inat, iki can olup...

 
 
 
 

 

ADINI KOYMADIM SEVGİNİN
Yüreğindeki ağrı, sevgi idi.
Coşkusu taşkın ama çağlamayan
Onca tutku, acı ve korkulardı.
Sustu, sustu, susuşlar onu tuttu.
Bir kendi bir suskuları gizemi 
Sessizlikte onlarda yokolup gittiler.
Yalın bir toprak, 
Denizin oyduğu kayalar,
Yakan, kurutan kıpkırmızı bir güneş kaldı.
Gecelerden bir gece geliverdi oturdu yüreğine
                                                            salt kendince..
Düşündü, korktu, ağladı, çılgınlığı , kudurukluğu
                                                            yaşadı birden.
Böylesi yoğunluğa dayanamadı gerçekten sustu
                                                            tekleyen yürek.
Boşlukta, öylece kalıverdi sevgi...
 
 
 
 
 
 
 

 

ANLARDAKİ BÖLÜM
Rüzgarın gücü korkuyu çağırıyor Datça
                                                            tepelerinde.
Prematüre bulunmuş bir kedi ve kadın. 
Kedi, nasıl da mutlu, dinginliğini yaşıyor
                                                ona verilmiş şansıyla.
Kadın, verebileceği sevgiyi
                        salt ona vermiş sanki,
                        insan denilen canavarlardan uzak.
Gün güzel, aydınlık, sancısız.
Geceler ulumada rüzgarla.
Bilinmeyen korkuların, seslerin vurgusu yürekte.
Yalnızlığında sessizliği arayıp kapıyor
                                                            kulaklarını
Nedense rüzgar onunla didişmede. 
Kendiyse mutlu, korumacalı sıcak bir kucakta,
                        kucaktakinin korkularından bir haber.
İkisi de gelebilir bir ölümde.
Kedi, bırakılacağındaki bilinmez serüvenlerde 
                        yapayalnız,
            kadınsa konulan tanının KALP KRİZİNDE.

(DATÇA 1997 Ağustos)
 

 

YOKEDİŞ
Koyuyorlar insanları öylesi naçar.
Adını unutturuyorlar.
Yaşamını alıyorlar, susturuyorlar.
Gözlerini bir tek gözlerini kapatamıyorlar.
Bakın, bakın gözlerine..
Ölselerde çırpıntıyı, isyanı, direnişi
                        nasıl da vurguluyor gözbebekleri.
Göremiyenleri getirin bir dokunsunlar
                                    Nasıl da görür gözleri...
DUVAR
Tutsağım, kendime kıymışım bir güzel.
Duvar örülmüş tek çıkış kapısı olmayan 
Bekliyorum olmayacak beklentilerle 
Var mıyım yok muyum yerim nerde ?
Bildiğim tüm sancılar bende mi
Gözlerimi kaybettim,
                        yüzüm silindi bir başka yüzdeyim.
Kapı arıyorum çıkışa.
 
 
SESSİZLİĞİN ŞARKISI (Ela’ya)
Aşklarımı bir güzel yıkadım, ağlara doldurup
                                    indim denizin en diplerine.
Balıkları öptüm tuzlu, tuzlu ağladık birlikte.
Yosunlar gözlerime girdi, yeşil, mavi olduk.
Sonra hepsi bıraktılar beni sessizce 
İnsan olduğuma ağladım yeniden.
Gökyüzü gelip yanıma oturdu, yıldızları
                                                okşadım bir,bir.
Sudaki arılığı bıraktım üstlerine 
Bir şarkı doğdu sessizliğe...
KURGU
Oturup, hüzünleri kurdum fotoğraf makinesine
Adını koyamadığım varların, yokların karıştığı
            görüntülerin bendeki isyan çığlığında.
Falezlerin üzerine ayrılıkların resmini çizdim.
Şimdi yol bekliyor beni.
Kurgularım hep yalnızlık öyküsünde 
Biliyorum orada da varacağım başka
hüzünlere...
 
 

 

YAZMAYIN GİDENLERİN ADINI YANLIŞ OLUR.
BİLMİYORSUNUZ YENİ İSİMLERİNİ......


 
BEKLEYİŞ(Ulvi’ye)
Yaşamın vurguları kalp atışı gibi.
Biliyoruz gün olup biteceğini de
Gözlerin neler gördüğünü katıksız yalın.
Acıdaki deliliğin gücünü bir de
Elde değilse getirilebilecek sevgi,
Çığlığını bastır bekle
                        gidenin seni orada beklediği gibi...
 
 

 

BULUŞMA(Füsun’a)

Yıllar öncesinden
Üç kadın bir araya geldiler
Üçü birden ağladı ve güldü.
Birikmiş ne varsa anlatıldı.
Ama biliyorum ki
Gözyaşlarında daha niceleri anlatılamadı
Kahkahalarında da bitmeyen dostlukları kaldı.

(Kuşadası 966)
 


 

 

BEKLENTİDEKİ UMUT
Bir şeyler söylemeye gerek yok 
Sususlarına sarıl ve bekle.
Bir gün yitirdiğin tüm sevgiler sana dönecek 
                                    öylece kalıvereceksin.
Dünyada dönüp bakacaksın güzelmiş diye
Ağlamayacaksın, tüm kuşlar sesinle olup
                                                ellerinden tutacak.
Gökyüzü, deniz bir renk olacak 
Her yerden aynı müziği duyacaksın yüreğinde
                                                                        çalan 
Sessizliğini sevgi tutacak, 
Acıların selam verecek
Yenik düşmenin kendince gururuyla.
 
VAZGEÇİŞ
Zayıflıktır acı çekiyorum demek 
Çünkü yaşamın med cezirinden öte nesidir acı.
Aşklardan söz edilir, yakıcı, mantığın ona 
                                                            ulaşamadığı.
Vurdum duymaz sorumsuzluğu,
Sunduğu özgürlükle dünyanın tek sendeliğini
                                                                        yaşatan 
Oysa aşkta acıdır
Tanrı ve yüreğimizle hesaplaşmanın en zor
                                                ödenen bedeli gibi.
Dünyada bedelsiz acı da yok
Ruhlar kutsallığına sarılalım 
                                    bedenimizin son arzusunda
Artık acı çekmiyorum demek için.

 
 
 
 

 

SON
Tüm sevgileri güzellikleri öldürmüşler.
Çiçekler gitmiş hüzünden, dallarını bırakıp.
Gökyüzü rengini yitirmiş başka mavilerde.
Kuşlar şaşkın, kaçamamış kalmış bir kaçı
Bir deniz var çığlık, çığlığa bağırıyor gidenleri
Dalgası, köpüğü güçsüzleşince,
Kucaklaşıp seyrediyoruz onunla sonun 
                                                            ölümünü...
 
 
 
 

 

EKRANDAKİ SOYUTSUZLUK
Savurganlıklarını yaşıyordu kadınlar 
Kadınca varamadıkları.
Buldukları her sarılış bir öyküydü
Acımasızlığı yüreği parçalayan.
Anlatımları hep kendi kurgularıydı,
oynuyorlardı sinemalarını yaşadıklarından 
                                    uzak,
                                    içinde sevdikleri olmayan.
Onlarca yaşatmaya çalıştıkları olmayanı
                                    yücelten
                                                verişin mutluluğuydu.
Ölümdeki bir kadın ağladı yaşayamadığı
                        sevgilerine
                                                öldüğü yerden.

 
 
 
 

 

GİZEM
Kaldık öylece adını koyamadığımız şeylerle
Çok ama çok uzak yerlerden geldik biz.
Vurgun yemiş süngerciler gibi,
                        yorgun düştük yaşadıklarımızla.
Bizdeki varılamayan gizemi bilmiyorduk
            acımasızlığındaki ünlemli yürek
                                                sıkışmasını da
Gün bitimindeki güneşin yorgun rengine 
                                                bıraktık yüzlerimizi.
Aşkların çığlık çığlığa söylediği şarkılarda 
                                                                   kaldık.
Var olması öyle yakın ki
Bizdeki gizemin yok olup gideceği
Ve biziz işte diyeceğimiz o beklenen VARIŞA.
VERİŞ
Ne sevgiyi alacağım
Ne umudu,
Ne coşkudaki içtenliği,
Ne verişin doyumsuzluğunu,
Ne anlatılamayan öyküyü ve şiiri
Ne kahroluştaki acının somutluluğunu
Ne aşkın üç boyutluluğunu
Herşey ne denlerde kalıp gidecek biliyorum..
 
 
 
 

 


 
 
 
 

 

ÖFKE
Yağmurlar başladı güneşi özleten.
Griler geliyor yeşili öldürüp
İsmini bulamıyorum hüzünlerimin
Tek bildiğim acı diyorum.
Korkularım uçukluyor yüzümde 
Kanıyorlar kabuk,kabuk.
İçimdeki eylemlere pankartlar yazıyorum.
Öfkemi avuçlarıma batırıyorum.
Tütün yapraklarından kolyeler
                                                asıyorum boynuma
Kapkara kapaklı kitaplar okuyorum
                                                beyazın onuruna..
Sonra, yazmak isteyip yazamadıklarıma 
                                                            ağlıyorum
Şiirin yarattığı huzurla.
SESİN VURGUSU
Güzel çocuk,
Yüreğin saydam biliyorum ve görüyorum içini 
Çığlığının müziğini duydum seni dinlerken
Titriyor yüreğin anlatımı güç bir ufukta...
Onun için,
Güneşi ellerine bıraktım.
Rüzgarları saçlarına,
Defne dallarını başın için DAFNİES verdi
Zeus’a onaylattım aşkını 
Durma, devam et
Dost gitarının müziğinde
 
 

 


 
 
 

 

DUYGULARA DOKUNUNCA AĞLA
BOYUTA VARMANIN ACIMASIZLIĞIYLA
TEN NEDİR Kİ ?..

 
VARILAMAYAN(Sevgili eşim Ulvi’ye)
Birbirimizi görüp, görüp de söyleyemediğimiz.
Gözlerimizde yok olup gittiğimiz
Sabahları ayrı evlerde uyanıp, düşlerdeki
                        birliktelikten yorgun düştüğümüz.
Başkalarının aşkında bize benzer
                                                bir aşk aradığımız
Gökyüzünde Denizlere Dağlara, uçsuz bucaksız
                                                            ovalara bakıp
Şimdi o orada dediğimiz 
Şiirlerin içindeki bir sözcükte onu aradığımız
Düşündükçe çocuklar gibi ağladığımız
Adını bir türlü koyamadığımız
Albinoni’nin Adajyo’sunda yaşayan onurlu bir
                                    aşktı bizimki
                                    ve birbirimizi bırakıp gittiğimiz.
 
HİÇLİK
Sevgi var hüzün var kahroluş var 
Aldanış, aldatış var
Adını sayamayacağım çok şey var
Peki ben hangi vardayım?...
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 


 

 

İNATLAŞMA
Ağrıyor mu yüreğin?
Bastırma git günün üstüne, geceye sen de
                                                            korku salan
doğaya in çırılçıplak arınmışlığın
                                                saydamlığında.
Gözlerin ağlıyor mu tutma aksınlar onlar senin.
Küçücük bir dereye dönüştür bırak aksınlar.
Müziğin mi yanlış, bekle değişsin.
Biraz umut, biraz sevgi, biraz beyaz kat
                                                            siyahına
Yaşasınlar dilediklerince akıp giden sularda 
Yaşadıklarını saydam kürede yansıt
Neyi gördüğünü, duyduğunu kendine anlat.
Çık yükseklere, gökyüzündeki yıldızların üstüne
Anlamayanlara inat.
SOBE
Sorma insanlara adını anlamı nedir diye.
Kimsenin adı kendince konulmadı ki
Kızdırma isimleriyle onları.
Coşkularını, isyanlarını uyarma
Sen sevmiyorsan adını
Seslenince birileri, çevirme başını
Yoksundur ya öylece dur.
Sonra da gül alabildiğince
Seni bulamadılar diye...
 
 
 
 

 


 
 
 
 

 

SONSUZLUK
ADINI BULDUM
GELECEĞİM BEKLE

 
VARIŞ
Unutuluşu bilmek en güzeli
                        saklamış yıllardan sonra bir gün çıkıp
                                                            geleceğini bilerek
Dokunmak, yaşamın son hızında.
Tene, dudağa, acımasız gözlere bakıp
                                                gidivermekten öte gibi.
Almayıp vermenin doyumundaki fıttırık hazza.
Ellerini ver, anlatacağım tüm bu öyküleri
Oysa ellerin olmayacak ellerde şimdi.
Unutuluşun şölenini kutlayacağım acıttığım
                                                                        kanımla
Beni alıp götüren düşlerimdeki o uzun
                                                                        yollarda.
DOMUZUNA
Haykırmak istiyorsan haykır
Dağlarındaki tüm kurtların adına 
İçindeki çığlığı bastırma
Umutlan umutlanabildiğince
Tüm olumsuzluklara inat
Herşeyin tersiyle de bir, 
Düzüyle de bir HAYAT
TEK FARK DOMUZUNA YAŞAMAK