DOKTOR DEVLET MEMURU OLURSA ... 

            Devlet hastanesinde görevliymiş. Şeytana uymuş. Şeytanın ne günahı varsa. Neyse işte. Diyenlerin yalancısıyım. Veren mi verdiğine pişman olmuş; yok, doktorun mu vicdanı sızlamış, orasını bilmem. İşittiğim, iş dönmüş dolanmış ayaklarına, yaptıkları ulaşmış sonunda savcıya. 

            Birisi demiş, -o istedi, ben verdim; öteki de demiş, -yok, o verdi de ben aldım. Sonunda açılmış bir dava. Suç; rüşvet almak. Sanık; doktor, genel cerrahi uzmanı. İddiası, savunması; doğrusu, eğrisi; aldı mı almadı mı; verdi mi vermedi mi... suç ne, suçlu kim? Mahkemesi, savcısı, sanığı, savunması... Ve derken hüküm: Bir yıl altı ay hapsine, altı ay da memuriyetten mahrumiyetine. Temyiz yolu açık olmak üzere... 

            Yol açık olur da durulur mu? Doktor da durmamış, koşmuş tabi. Temyize, Ankara’ya. Ver elini Yargıtay. 

            Falcı Kirazın davası, erkek toplumda nikahsız Nalan’ın gerçeği. Derdin büyüğü Asım. Hanife’nin kolunda Saliha, sürüklenmiş tuhafiyeciye. Kopça, fermuar, üç numara tığ, biraz iplik. Terzi Müberra’nın bir yakınının başından geçmiş. Öyküleştirmiş kendince anlatıyor tuhafiyeci Şükran. Hanife’nin derdi, dantel modelleri. Saliha ilgiyle dinliyor. Suç, suçlu, hüküm, temyiz yolu... 

            Saliha yanıtını arıyor öyküde; hani Asımı ne zaman, nasıl... -Temyizde n’olmuş, diye sordu Saliha. Şükran, gördüğü ilgiden memnun, yanıtladı hemen: 

            -Bozulmuş mahkûmiyet kararı. 

            -Nasıl yani, niye ki? Hanife’ye takıldı Saliha, -kız dinliyo muydun sen de? 

            -Kulağım sizde ayol dedi, Hanife de. 

            -Gerçekten, niye bozulmuş ki? diye üsteledi Saliha. 

            -Ayakta kaldınız hanımlar, otursanıza, dedi Şükran; öykünün gerisini damıtarak vermek istercesine. 

            -Bi yasa varmış, Memurin...muha... ay, diyemedim işte, yani memur olanlar hakkında bi yasa varmış. Eee doktor da memur olduğu için, bu temyiz mahkemesi de demiş ki; “rüşvet almak suçundan açılan davada, doktorun eylemi madem ki görevi kötüye kullanmak şeklinde nitelendirilmiştir” demiş, “o halde” demiş, “memur olan doktoru, öle pat diye yargılayamazsınız” demiş. 

            -Ya nasıl yargılanacakmış, diye sordu Saliha. Bir yandan da düşünmekteydi; hani Asımı, bi zamanda, bi şekilde öldürdü, yargılanıp mahkûm oldu da, Yargıtay da demekte; “yok, bu Saliha’yı böle şıp diye yakalayıp, paldır kültür yargılayamazsınız. Bozuyorum kararı. Saliha ancak, Sevda Yasası’na göre yargılanabilir.” 

            -Sevda Yasası yok ki, diye mırıldandı. 

            -Ne yasası? diye sordu Şükran. 

            Hanife atıldı hemen, - Aman hiç canım, takmış işte Asıma. 

            -O da kim ki? diye sorduysa da üstelemedi, -Her neyse, deyip devam etti Şükran: 

            -İşte böle, yani doktor devlet memuru olmasaymış, karar kesinleşip suçunu çekecekmiş de, efendim işte memur olduğu için, yargılamanın durmasına karar verilmesi gerekirmiş. 

            “O kim ki?” diyen nikâhsız Nalan’ı düşünmekte olan Saliha neden sonra yanıtladı Şükran’ı; 

            -İş kazasında ölmeyen bir adam. 

**
KÖYLÜSÜNÜ YARALAYAN MUHTAR NASIL YARGILANIR .. 
            Yargılamanın durmasına... diye yineledi Saliha. –Nasıl yani? dedi sonra da. -Rüşvet alıp vermek suç mu suç, doktor da yapmış mı bu işi, yapmış. Eee! Memur olunca n’oluyo ki? Hem memurluğuna kim ne demiş? Hem doktor, hem memur. Olsun, tamam. Suçta suç ama. Dahası... 

            Saliha doktor değil, (ah keşke...) memur da değil (yine bir ah...). İşledi bir suç (hani Asım’ı...). Bir şarkıdaki gibi hani; “hiç hani hani... anında görüntü”, anında polis, mahkeme, anında hapis. Fakat doktor memur olunca... iş değişiyordu. 

            Dalıp gittiğini, Şükranın ağzından dökülen sözlerin biraz gecikmeli olarak kulağına çarpmasıyla fark etti: 

            -Murtaza’nın derdi su yatağı. 

            Sınıfa ders başladıktan sonra giren öğrenci telaşıyla atıldı Saliha; -Murtaza da kim? Su yatağı nerde? 

            -Öyle bildiğimiz, içine sıcak, soğuk su doldurulan yataklardan değil canım, demekteyken Şükran, dalıp gitti yine Saliha: 

            Su yatağı... evet ya, iyi fikirdi. Almalı bi tane. Şöle ılık suyla doldurmalı. Nasıl da sever değişik şeyleri Asım. Sevişmelerinin hiç biri, bir öncekine benzemez...di ya zaten. Di ... ; geçmişin en kısa özeti... Tarifsiz, tanımsız acıyla burkuldu yüreği. 

            -Yağmur sularının yatağı yani. Köylüsü Cemil değiştirmiş bir gün bu yatağı; -öyle akmasın da, böyle aksın, demiş. 

            Zamanda yolculuk, Asıma yolculuk... gidip gelmeler: Hep Asım’a, hep Asım’dan. Saliha tuhafiyecide. Konuşulanları anlamaya çalışmakta. Şükran, doktorun davasını bitirmiş, yeni bir konuya başlamıştı. Ne anlatıyordu ki... Murtaza... su yatağı... Ha, köyünden köylüsünden bi mektup gelmiş de, yazılanları özetliyordu. Neymiş ki? 

            -Öyle akmasın da, böyle aksın, demiş. Demiş ve yapmış dediğini Cemil. Olan da Murtaza’ya olmuş; evi zarar görmüş her nasılsa. Koşmuş muhtara, olanı olmuşu demiş bir bir. –Yanlış yaptı bu Cemil, zarar verdi evime, ocağıma, sen ki bugüne bugün muhtarsın, Ankara’da cumhurbaşkanı, şehirde vali, ilçede kaymakam... köyümüzde devlet, düzen sensin. Konuş şunla da, hallet şu işi, demiş. Muhtar da bu lafların üstüne kabarmış mı hindi gibi, yoksa öyle mi görünmüş bir an, neyse işte, almış yanına ihtiyar heyetini, almış köyün bekçisini, varmış bu Cemil’in yanına. Elleri de belinde hani: 

            -De bakalım, nedir bu Murtaza’ya ettiğin? 

            -Bişi ettiğim yok. Hem ettimse ettim. Evet, yatağın yolunu değiştirdim, demiş Cemil. 

            -Bak muhtar, bu memlekette kimler ne yollar değiştirince, kimlere ne yollar açılınca, kimler ne yollarda izini belli etmeden yürüyünce, Murtaza’nın da senin de sesiniz çıkmıyo, hiç kimseler de rahatsız olmuyo da, alt tarafı bi su yatağı değişince mi olay oluyo? diye de çıkışmış üstelik. 

            Sesler yükselmiş, tartışma büyümüş; dersin demezsin; yaparsın yapamazsın, ağız dalaşının, ardından, mevsimsiz Kırkpınar güreşi... Muhtar, devlet; Cemil, yasa bilmez, komşu hakkı tanımaz yurttaş, işte derken girmiş, girişmişler birbirlerine bu Cemille muhtar. 

            Konusu komşusu, kavgayı ayıranı, izleyeni, en akıllısı jandarmaya haber vereni... Muhtar azmış azgın dalgalar gibi, yağmış ilkbaharda dolu gibi, yıldırım olmuş, çarpmış Cemil’i. Hem de fena... 

            Evli evine, Cemil sağlık ocağına... yaralı. –Davacıyım muhtardan, diye de inlemekte. 

            Tutanaklar, ifadeler, görgü tanıkları, olayın evvelini sonrasını bilenler... Evet Cemil haksızdı; yatağı değiştirdi, Murtaza’ya zarar verdi. Evet ama, muhtar da Cemil’i... hani Allah yarattı demedi... 

            Muhtarın ilçeye bu kez gidişi farklı. Sıfatı; sanık. Suçu; yaralama. Yer Asliye Ceza mahkemesi. Verir hükmünü yargıç: Bir yıl, altı ay, on bir gün hapis. O kadar. Temyiz yolu açık elbet. 

            Yargıtay, yüksek mahkeme: Hükmün yargıcı. Hüküm, yargıcın; hani muhtara, “suçlusun, çek cezanı” diyen yargıcın. 

            -Durun gerisini mektuptan okuyum, demekte Şükran. Saliha bir Asıma koşmakta, bir tuhafiyeciye dönmekte. Bir, su yatağında Asımla sevişmekte; bir, kimse şu Murtaza, onun davasını dinlemekte. 

            “...suçun idari görev sırasında işlendiği ve soruşturmanın memurların yargılanmaları hakkındaki yasa uyarınca yapılması gerektiği gözetilerek, İdare Kurulundan yargılanma kararı alınması yerine, iddianameyle açılan davanın sürdürülerek hüküm kurulması...” Şükran okuyor mektubu: “yasaya aykırı ve sanık muhtar Hamit’in temyiz nedenleri... yerinde görüldüğünden... hükmün bozulmasına... oyçokluğuyla” karar verilmiş. 

            Sanık muhtar, sanık Saliha... muhtarın temyiz nedenleri, Saliha’nın temyiz nedenleri ... yerinde görüldüğünden... (görülür müydü ki Saliha’nın da...) hükmün bozulmasına... yırttı muhtar, kurtardı paçayı... Saliha da kurtulur muydu ki, hani Asım’ı... 

            -Eee, yani kurtulmuş mu bu muhtar, yaptığı yanına kâr mı kalmış? diye sordu Hanife. 

            -Yazılana göre öyle, dedi Şükran. –Fakat bir yargıç karşı çıkmış; olmaz demiş, madem ki bu muhtar suç işledi, madem ki davası görüldü. Bu kararı bozmanın anlamı yok, demiş. [ Duruşma açılarak hüküm kurulmuş ise; dava “Görevlilerin Yargılanması Yasasının (Memurin Muhakematı Hakkında kanun) kapsamına girdiği ya da girmediği için yetkili kişi ya da kurulca açılmalıdır” gerekçesiyle bozulamaz. Böyle bir bozma Görevlilerin Yargılanması ve ceza Yargılama Yasalarına aykırıdır ] demiş. “Hukuka bağlı bir devlette, yasa koyucu, Anayasalarda öngörülen eşitlik ilkesini çiğneyerek ve kimi sanıkları kayırarak, koruyarak ayrıcalıklı bir sınıf yaratamayacağına göre”, demiş o karşıcı. “... herkese açık duruşma sonunda hüküm giymiş bir görevlinin kayrıldığı inancı kamuoyuna yayılacaktır. Böyle bir durumun; devletin saygınlığını korumak amacıyla çıkarılan bir yasayla, bunu sağlamak şöyle dursun tehlikeli bir araca dönüştüreceği, devletin saygınlığını ve yaşam boyunca sürgit suçlu kuşkusuyla damgalayarak görevliyi yıpratacağı kuşkusuzdur” demiş ama... Çoğunluk Nuh demiş, peygamber dememiş sonuçta. Ha bi de, bi duyuru göndermiş mektubun ekinde bizim Zeynep, durun onu da okuyum da öyle gidersiniz: 

 
KÖYDEN KENTE – YURTTAŞTAN YURTTAŞA DUYURU!

            Bizler burada köyde, sizler de orda şehirde; el ele verelim, gönül gönüle olalım, yurttaştan yurttaşa, birleşip haykıralım; dokunulamazlara, yargılanamazlara HAYIR! 

            Yanaklarından öper, hasretle kucaklarım. 

            İmza 

            Köy kadınları dayanışma derneği Başkanı 

            Zeynep Umutdolu 

  

**
MAHALLE MECLİSİ 


            BAŞKAN – Sayın mahalle sakinleri, meclisimizin... -kaçıncıydı yav- toplantısını açıyorum. Ve hemen Gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmına geçiyoruz. Bu kısımda birinci sırada yer alan, kasap Kemal ve 4 arkadaşının, Karadeniz pidelerinde usulsüzlük yaptığı savıyla, mahallemizin pidecisi Dursun Tokgöz hakkında verdikleri ve önceki toplantımızda gündeme alınması kabul edilen (55) numaralı soru üzerindeki görüşmelere başlıyoruz. Görüşmelerde, apartmanlar adına birer sayın üyeye, esnaf adına bir sayın üyeye ve şahısları adına iki sayın üyeye söz verecez. Pideci Dursun nerde? 

            Fırıncı – Sayın Başkan Dursun yok, her zaman olduğu gibi! 

            Başkan – Dursun yok mu?.. Pideciden gelen de mi yok? 

            Çiçekçi – Sayın Başkan, toplantı yetersayısı yok... 

            Başkan – Sayın üyeler, görüşmelere başlayabilmemiz için pidecinin temsil edilmesi gerekiyor; ancak, pideci şu an temsil edilmiyor; onun için, toplantıya... 

            Emekli Belediyeci– Sayın Başkan, pidecinin olmaması fevkalade garip; çünkü, hem bugün bu toplantının olacağını biliyodu. Hem de özel bir gündemle toplanılıyo yani. Dursun’un ya da onun adına hiç kimsenin bulunmamasını özellikle dikkatinize sunuyorum. 

            Başkan – Onun için ara verecez efendim; ben de Dursun’un ve onun adına kimsenin olmadığını ilan ettim ya zaten. Yarım saat sonra tekrar toplanacaz. 

            Tuhafiyeci Şükran’dan ayrılıp, geze dolaşa Halk Eğitim binasının önüne varmışlardı. Sokağa taşan seslere aldırmayıp geçip gitmek varken; Hanife’nin çekiştirmesiyle içeri girmişler, daha ne olduğunu anlamadan da, işte “... Yarım saat sonra toplanmak üzere, toplantıya ara veriyorum”, diyen başkanının sesiyle dağılan kalabalığın ortasında kalmışlardı. 

            -Kız hep senin yüzünden, diye çıkıştı Saliha, -ne işimiz vardı da girdik içeri. 

            -Öle deme kız, fena mı oldu bak, pideci işini duymuş, öğrenmiş olduk. Bak millet nelerle uğraşıyo, sen takmışın bi tek Asımı... diye yanıtladı Hanife. 

            -Asım... diye mırıldandı Saliha. - Evet ya Asım, nasıl da çıkmıştı aklından... Şu pideciden de ne isterlerdi ki... Hayır aklından çıkmamıştı da işte, dalmıştı demek. Güzel de olurdu hani, yanında bi de çay olacak. Oh. Üstüne tereyağ da sürerdi Asım; son pidelerini yiyesice. 

            -Şu pideci işi ilginç değil mi anacım. Baksana millete, kimi suçunu itiraf ediyo, kimi vitrinine mahkeme kararını asıyo... İşte burda da şu pideciyi mi yargılıycaklar ne sanki? İzleyelim kız, izleyelim bakalım n’olcak?, He, izler miyiz... 

            Yargılamak! Asımı... burda bu insanların önünde... anlatmak olanları bir bir. Versin millet kararını; haklı kim, ya da Saliha Asımı öldürürse suçlu mu olacak yani... tartışılsın. 

            -Tamam kız, gün senin günün; izleyelim. 

            Çocuklar gibi sevindi Hanife. – İyi o zaman, hadi önce bişiler yiyelim, ben ısmarlıycam. Kız sanki tiyatroya gitcekmişiz gibi yani. Daha vakit var. Hadi. 

*

            Başkan – Sayın sakinler... 

            Gençten bir erkek sesi- “Sakin”, erkekler içinmiş, ya kadınlar? Onlar yok mu burda? 

            Başkan- Efendim lafın gelişi işte, tamam peki, sayın sakin ve sakineler, tamam mı? Toplantımızı açıyorum. Gündemin "Özel Gündemde Yer Alacak İşler" kısmına geçmiştik; ancak soru hakkında görüşmelere başlayabilmek için Dursun’u aradığımızda, bulamamıştık. 

            Kürekçi Kazım – Pideci Dursun adına ben burdayım, ben kürekçisiyim sayın Başkan. 

            Başkan – Tamam işte, o halde pideci temsil ediliyo demektir. Soru üzerindeki görüşmelerle ilgili olarak şahısları adına söz alan üyelerin isimlerini okuyorum: Sayın Ahmet Ağıztadı, Sayın Halis Serttaş, Sayın İbrahim Çücük, Sayın Veysi Gönlüboş. Apartmanlar adına, şu ana dek henüz bize ulaşan bir söz istemi yok... Var mı?.. 

            Manav Süleyman– Var, var... Doğrucu apartmanı adına Sayın Nusret bey konuşacak. 

            Başkan – Sayın Nusret Serçe. Buyurun Sayın Serçe. 

            Sucu Saffet– Sayın Başkan, önceden de böle bir sıralama var mıydı, bilmiyorum. 

            Başkan – Sayın arkadaşlar, sayın arkadaşı duyamıyorum, lütfen sükuneti temin edelim. Buyurun Sayın Saffet. 
 
            Sucu Saffet – Efendim, daha evvel bi karar alınıp alınmadığını bilmiyorum; ama, sadece öğrenmek istiyorum yapılacak olan konuşma ile ilgili bir sıralama yapıldı mı? 

            Başkan – Hayır efendim. Talebe göre, siz talep ettiniz... Sayın Serçe, vaz mı geçiyorsunuz yani? 

            Sucu Saffet – Sadece sorduk canım. 

            Başkan – Hayır, öyle bir sıralamamız yok. 

            Turşucu Şükrü – Başkanla oturulduğu yerden konuşulmaz, ayağa kalkılır. 

            Başkan – Şükrü usta, lütfen!.. 

            Sucu Saffet – Şükrü heralde kendisini tarif ediyor, ben ayağa kalkmıştım. 

            Turşucu Şükrü – Bir daha ayakta konuş, önünü ilikle... 

            Başkan – Sayın Serçe, süreniz yirmi dakika. 

            “Süreniz yirmi dakika...” Dalıp gitti Saliha. Salonun dışındaydı. Salonun mu? Kentin, insanların, Dünyanın bile dışındaydı. Kocaman bir Dünyaydı Asım. O’nun Dünyasıydı. O’nunlaydı, O’nunla olmuştu hep. Ruhları birdi de yaratılışta, insan şekline girince ayrılmışlardı; kadını Saliha, erkeği Asım diye. Ve yoktu işte nicedir ruhunun öteki yarısı, Dünyası... 

            Lafın doğrusu, “Dünya’da onsuz yaşayamam”, değildi Saliha için; “Dünyasız yaşayamam”dı. Asım’sız... Ruhsuz... 

            Hanife’nin aklına uyup, hani sevindirmek, hiç değilse onu mutlu edebilmek için, ayak üstü bir şeyler atıştırdıktan sonra, Halk Eğitim’in toplantı salonuna dönmüşlerdi. Gerçekten bir sinema, tiyatro izleyeceklermiş havasına da girmişlerdi yani. Ve sonra, “Süreniz yirmi dakika...” lafıyla dalıp gitmişti Saliha... Asım’a, onunla yaşanmışlığa... Hep Asım’dan, hep Asım’a. Yirmi dakikada neler olmazdı, olmamıştı ki... Sevişmişlerdi meselâ, saatler boyu seviştikleri gibi; yemek yemişlerdi telaşla, sinemaya yetişmek için; tartışmışlardı birkaç kez... yirmi dakikada... İşte şu yirmi... 

            Bu konuşan da kim, ne diyo bu adam? Saliha ne zamandır bu salonda... 

            Benzinci Bülent – Dosyalar geldi mi acaba? 

            Başkan – Değerli arkadaşlar, oldukça ciddî bir mekanizmayı işletiyoruz. Lütfen esprilerin dozajını biraz ciddiye ayarlayalım. Buyurun Sayın Serçe. 

            Serçe– Sayın Başkan, sayın arkadaşlar; mahallemizin tek pidecisi Dursun hakkında görüşmeye karar verdiğimiz konu hakkında Doğrucu apartmanı adına görüşlerimi arz etmek üzere huzurunuzdayım; bu vesileyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum. 

            Biz, Doğrucu apartmanı sakinleri olarak, hiçbir zaman Karadeniz pidesine karşı çıkmadık. Doğrucu apartmanı malik ve kiracılarının temel felsefesi; mahallemizdeki pideciden alış veriş etmek, aşağı mahalledeki pizacıya gitmemektir. Biz, Karadeniz pidesine ve onun yapılışına karşı değiliz. Biz, her zaman bu mahalleye hizmetten yanayız. Ama bu Dursun, bu pideci, pidelerini Karadeniz pidesi diye, nerdeyse Karadenizlilere bile yutturmaya çalışıyor. Biz, bu pidelerin, uluslararası pide şeklinde yapılmasını istiyoruz; düşüncemiz budur. 

            Bugün, pideler, böle yapılmaya devam ederse yani, az bi zaman sonra pizaya da, lahmacuna da tümüyle yenik düşecektir. Bizim karşı olduğumuz ne? Bizim karşı olduğumuz şu: Karadeniz pidesine harcanması gereken para, mahalle esnafının dışındaki şahısların cebine gitmesin; pide için gereken en iyi malzeme, mahallemizden, semtimizden tedarik edilsin. Etini, ununu bilelim. Yağından içimiz rahat etsin. Mutfağın, çırakların temizliğinden emin olalım. 

            Biz, bu konuyu dile getirdiğimizde, Dursun usta, bu konuları araştırması gerekirken, araştırmamış, üstelik bizi ve daha birkaç apartmanı Karadeniz pidesine karşı çıkan bir grup olarak göstermeye çalışmıştır. 

            Kürekçi Kazım – Yalan mı?! 

            Serçe (devamla) – Değerli arkadaşlar, bakın bu konu buzdağının şeyidir. Yani, Dursun usta işinin sahibi olarak üzerine düşen görevi yapmış olsaydı, eğer mahalle teftiş kuruluna güvenip, pidelerin soruşturmasını yapmış olsaydı bu konu da gündeme gelmezdi. Bizim, apartman sakinleri olarak, Dursun ustaya hiç itimadımız kalmadı. 

            Şimdi, buradan, şunu söylemek istiyorum: Geçen gün, kendisi yokken, oğluna; -bu pidelerin standardı yok, mu bu pidelerin gramajları birbirini tutmuyo, ve en sonunda, bu pidelerin kalite denetimi de yok dediğimizde, -yerseniz, demişti yalnızca. Sayın Dursun da haber salıp sonadan; -gelsinler Karadeniz Pidecileri Derneğine de, görsünler demiş. 

            Daha sona biz, bi grup olarak, Dursun’un evine gittiğimizde, sayın Dursun demiştir ki; “ben, dernek başkanından izin alacağım”. Bizim yanımızda başkanla konuşmuştur. Sayın pidecinin dediği şudur: "Kesinlikle, bu pide malzemelerini, Dernek Başkanının dışında kimseye gösteremem." Sayın arkadaşlar, siz, böyle diyen bir pideciye güvenebilir misiniz?! Ama, ben, şahsen, şaşmadım. Niçin şaşmadım; çünkü, elimde belge var, bilgi var, kaset var deyip bu memlekette koltuk kapanları, başbakan olanları, bu millet unutmamıştır! (alkışlar) Dursun da, mahallenin tek pidecisi olduğu için, “elimde kalite belgesi var” diyerek, kamuoyunu yanıltmıştır. Değerli arkadaşlar... 

            Kürekçi Kazım– Beni konuşturmayın... 

            Serçe (devamla) – Hiç heyecanlanmayın; şimdi, hepinizin yolsuzluklarını teker teker öne sereceğim, sizin yolsuzluklarınızı... 

            Kürekçi Kazım – Sizi diyosun; dikkatli konuş!.. 

            Serçe (devamla) – Evet, şimdi, onu da açıklıcam. Sayın Dursun, bir kere, pide yapma yetkisini kimden almıştır? Alırken, kanunları yanlış yorumlamıştır, pide yapılışında izlenecek geleneksel yolu yanlış yorumlamıştır ve haksız olarak, daha büyük yolsuzluklar yapmak için, istediği pide tarifnamesini hazırlamak için, Karadeniz Pidecileri Derneğindeki kurul üyelerini de kandırmıştır. 

            Bakalım bu pidenin özelliklerine... Türkiye'de böle bir pide ilk kez mi yapılıyor? Türkiye'de, bütün Karadeniz pideleri aslına uygun, ve fakat daha çağdaş, daha sağlıklı ve temiz olarak yapılmaktadır. Kendilerini bütün dünyada, yani ülkemizde, kanıtlamış olan Karadeniz pidecileri, fevkalade kaliteli pideler yapmaktadır. Sayın Dursun, bu pide yapılışındaki geleneksel kuralları çok kötü yorumlamış ve uygulamıştır; sayın pideci diyor ki, “ben, malzemeyi istediğim yerden bulurum”. Peki, senin bu malzeme buluşun, pideciler ya da fırıncılar arası bir anlaşmadan mı doğuyor; böyle bir şey yok. Süper marketten mi veya Dernek fonundan mı alıyorsun malzemeleri; böyle bir anlaşman mı var; bu da yok. Ne var; diyor ki elemanlarına, “gidin, gerekli malzemeyi bulun”. Bir kere, başta Karadenizliler, sonra seven herkes, bu pidenin sahibidir arkadaşlar. 

            Sayın arkadaşlar, bi de bu pidelerin yapılış tarifnamesi üzerinde konuşmak istiyorum. Sayın Dursun, kafasına göre bir tarifname hazırlamış. Bu tarifnamenin altında, pideciler Derneği Başkanından sonra, sayın Başkan Yardımcısının paragrafı yok, "ben katılmıyorum" demiş üstelik.. Bir başka üyenin de paragrafı yok. 

            Emekli belediyeci– "Paragraf" demezler ona; "paraf" derler "paraf..." 

            Serçe (devamla) – Yine, sorumlu bi üyenin parafı yok. Değerli arkadaşlar, tarifname, daktilosundan Başkanın imzasına kadar bir günde, geçiyor. Böyle bir tarifname bir günde geçtiğine göre, sizin takdirlerinize bırakıyorum. 

            Şimdi, bu tarifnamenin en sonunda da sayın pideci Dursun diyor ki: "Ben, pide satış fiyatını Dolara bağlıyorum." Şimdi, pide satış fiyatını Dolara bağlıyor. Değerli arkadaşlar, burada bu işleri yapmış, bu konularda hizmet üretmiş bütün arkadaşlar bilir ki, sayın Dursun, pide fiyatını Dolara bağladığına, kur da serbest olduğuna göre, bizleri, kasten Karadeniz pidesinden uzaklaştırmak istiyor demektir. Şimdi, sayın pideciye sormak isterim: Sen, kendi hazırladığın pideleri, Dolarla, kaç gün alıp da yiyebilirsin? Bizler, yani hamur işlerini seven insanlar, Karadenizli olmadığımız halde, Karadeniz pidesinin evreselliği için mücadele ediyoruz ama, Dolarla da almaya gücümüz yetmez ki yani... Böyle bi sistem, böle pidecilik olur mu değerli arkadaşlar! (alkışlar) 

            Ben bu tarifnameyi okudukça, sayın pidecinin, dolambaçlı yollardan, nasıl sahtekârlık yaparak, her işi kendine göre yorumlayarak, ... (arkalardaki küçük bir gruptan gürültüler) 

            Büfeci Yaşar – Sahtekâr sizsiniz; apartmanınızın yöneticisinden kapıcınıza kadar sahtekâr sizlersiniz. 

            Başkan – Sayın arkadaşlar, lütfen... 

            Serçe (devamla) – Değerli arkadaşlar, ben ne söylediğimi gayet iyi biliyorum. 

            Büfeci Yaşar – "Sahtekâr" dedin. 

            Serçe (devamla) – Böyle bir tarifname hazırlanmaz. Bu tarifname, hem Karadeniz Pidecileri Derneği, hem de Türkiye için bir utanç belgesidir (alkışlar). Ben ne söylediğimi biliyorum. Sen bana bağıracağına, arkadaşımdır filan deme de, Dursuna bağır. 

            Büfeci Yaşar– Söyle... Söyle... 

            Başkan – Sayın Serçe, lütfen topluluğa hitap edin. 

            Serçe (devamla) – Sen bana bağıracağına... 

            Kalınca bir erkek sesi– Sokağımızdaki ağaçları da sizler kestirdiniz. 

            Başkan – Sayın Serçe, lütfen, ikili konuşmayın, süreniz doluyor. 

            Büfeci Yaşar – Karadeniz’i ağzına alma. 

            Serçe (devamla) – Değerli arkadaşlar, benim iddiam şu. Benim söylediklerim belgeye... 

            Büfeci Yaşar – Gördün mü Karadeniz’i?! 

            Serçe (devamla) – Bakın, bi şey söylüyorum. Bizim söylediklerimiz, imzalı belgeye, bilgiye dayanıyor. Bu belgeyi... Sayın pideci bu belgeyi nasıl imzalar?!. Bakın, bir şey daha söyleyeceğim. Değerli arkadaşlar... 

            Kürekçi – Dursun usta bu "sahtekâr" sözünden dolayı dava açacaktır, görürsün sen. 

            Serçe (devamla) – Açsın efendim, açsın... Değerli arkadaşlar, bakın bir şey söylüyorum... 

            Emekli belediyeci – Bravo, ağzına sağlık. Benziyor bunlar birbirlerine; ortak bunlar... 

            -Kim bunlar?, diye sordu Hanife 

            Adam neredeyse tersleyecekmiş gibi baktı Hanife’nin yüzüne; -Siz bu mahalleden diil misiniz? Duymadınız mı, bütün millet; esnafı, yurttaşı karar aldık, kimin ne yanlışı varsa, kim ne etmişse, burda bu halkın önünde sorgulucaz onu. Sonası mahkemede, hâkimlerin bileceği iş... Yargılanıp, davası görülünce de, mahkeme kararını camekanına, vitrinine asacak ki... 

            -Aaa, evet gördük; diyen Hanife’nin sesiyle yarım kaldı belediyecinin diyeceği. - Fırıncının önünde, sona kuyumcunun, lokantacının... ha bi de doktorun bi ilanı vardı. Gördük, gördük. Di mi Saliha? 

            Saliha yok! Var da yok; dalmış gitmiş ki... uzaklara mı, içine mi... üstelemedi Hanife. Adama dönüp, 

            -Gördük, dedi. 

            -Tabi ya, dedi emekli belediyeci de. -Elbet böle olacak, edenin ettiği yanına kalmayacak ki, düzen dirlik olsun. Yapılanın hesabı önce bu Dünyada verilsin. Yok öle, ”ben yaptım oldu; hesabı öte tarafta görürüm” yok. 

            -Bu konuşan kim, diye sordu Hanife. 

            -O mu? Kim olacak, büfeci Yaşar; dinleyin de anlarsınız kimin kim olduğunu, ne istediğini, diye yanıtladı adam. 

            Büfeci Yaşar – Sizler benziyorsunuz... Yöneticinize benziyosunuz. 

            Başkan – Sayın arkadaşlar, lütfen, yerinizden birbirinize laf etmeyin. Lütfen... Evet, Sayın Serçe, süreniz dolmak üzere; lütfen, tüm arkadaşlara hitap edin. 

            Serçe (devamla) – Bakın arkadaşlar, dikkatinizi çekiyorum; tarifnamenin son maddesinde deniliyor ki:.. 

            (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) 

            Başkan – Sayın Serçe, bi dakka içinde toparlayın. 

            Başkan – Sayın Şahin, teşekkür ediyorum. 

            Serçe (devamla) – Değerli arkadaşlar... 

            Başkan – Sayın Serçe, teşekkürler. 

            Serçe (devamla) – Sayın Başkan, bi saniye... 

            Başkan –Sayın Serçe, teşekkür ediyorum... Sayın Serçe, teşekkür ediyorum. Lütfen... Süreniz doldu, tamam. 

            “Süreniz doldu, tamam...” Süren doldu Asım. Buraya kadar. Doldu. Taştı. Tamam Asım. Madem ki öyle... İşte süren doldu. Sen kendin sebep oldun. Ölmelisin sevgilim, ellerimle öldürmeliyim seni; içime gömmeliyim, mezarın bile olmamalı, ziyaretine gelememeli kimseler. Yüreğimde... hep. Nasıl, ve ne zaman... 

            -İkinci söz, ... adına, sayın...; buyurun (alkışlar) 

            – Sayın Başkan, saygıdeğer arkadaşlar; hepinizi ve tüm Karadenizlileri saygıyla selamlıyorum. 

            Bir bayan sesi– Karadenizli olmayana selam yok mu? 

            Konuşmacı (devamla) – Ben Karadenizliyim hemşerim; sen Karadenizli değilsen bekle. 

            -Bu kaba adam da kim ki, diye sordu Hanife. 

            -En incelmişlerindendir, dedi belediyeci. –En kibarı bu... düşün işte! 

            Başkan – Sayın Enis bey, lütfen dinleyenlere hitap edin. 

            -Enis’miş adı, diye mırıldandı Hanife. 

            Enis (devamla) – Sayın arkadaşlar, Karadeniz, batıda Zonguldak, Sinop, ortada Samsun, doğuda Ordu, Giresin, Trabzon, Rize ve Hopa'yla devam eden, tümü sahil şeridinde bulunan şehirleriyle senelerdir ihmal edilen bir bölgemizdir. Ve Karadeniz pidesi için de bugüne dek hiçbiri kalıcı bir düzenleme yapılmamıştır. Bu pide tarifnamesinde pideler, çift pide -duble hamur- olarak planlanmıştır. 

            -Coğrafya dersi gibi, dedi Hanife, çocuksu bir neşeyle. 

            -Öyledir, diye yanıtladı, emekli belediyeci. Çok yararlı oluyo bu toplantılar. Hem vakitte geçiyo işte. 

            Enis adındaki adam konuşmasını sürdürmekteydi: -Bu nedenle, mevcut pide hamurlarının standardını yükseltmek üzere çalışmalara başlanılmış olduğu öğrenilmiştir. Pideyi sadece bilmek de yetmez, yemek lazımdır; üç ay sonrasını değil, elli yıl, yüz yıl sonrasını görmek ve pideye o açıdan bakmak lazım. 

            Sayın arkadaşlar, bakın Ramazan geliyo. Kendilerini aklayamayanların başkalarına hamur, yani çamur atmaya hakları yoktur. Sayın arkadaşlar, sanıyorum ki, Sayın Serçe bir kez bile Karadeniz'e gitmedi. Ben, yirmi senedir her ay, Samsun'dan Trabzon'a gidip gelen bir insanım. Oralarda yapılan pidelerin durumunu sayın Serçe’den çok daha iyi biliyorum. Şayet, gitmiş olsaydı, bugün, Karadeniz'de pidelerin nasıl yapıldığı konusunda bilinçli olarak bilgi aktarırdı. 

            Burada önemli olan, yalnızca pide içindeki kıymanın yüzdesi değil, pidenin, evsafına uygun olup olmadığının, kontrolü olmalıdır. Tuz oranı da önemlidir. "Dürüst yurttaş, dürüst esnaf" sloganını kendisine ilke edinmiş olan apartman yönetimimiz, pide konusuna büyük hassasiyet göstermektedir. Herhangi bir yolsuzluğu veya pide yapımına aykırılığı hoş görmemiz mümkün değildir. Ancak bunun yanında, herhangi bir apartmanın, pide hizmetini engelleyici bir tutum içerisine girmesini, fest futculara üstünlük sağlamasını da kabullenmemiz mümkün olmadığı gibi, konunun, muhtar seçiminde malzeme olarak kullanılmasına da karşıyız. Pideci Dursun hakkındaki oylamada, apartman olarak onun lehine oy kullanacağımızı belirtir, sonucun hayırlı olmasını dilerim. Hepinizi selamlarım. 

            Başkan – Teşekkür ediyorum Enis bey. 

            Gruplar adına başka söz talebi var mı efendim?.. 

            Ciğerci Veysel – Sayın Başkan... 

            Başkan – Buyrun Veysel bey... Buyurun (alkışlar) 

            Ciğerci Veysel – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Sayın pideci Dursun’la ilgili olarak yapılan bu toplantıda grubumuz adına görüşlerimi aktarmak üzere, söz aldım; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Hemen sölim ki; bu konu gündeme geldiğinden beri, Sayın Dursun, gerçekdışı beyan ve bilgilerle halkımızı devamlı yanıltmaktadır. Yerel Tv. ve gazetelerde gerçekdışı beyanlarla sizlerin desteğini sağlamaya çalışmaktadır; Yolsuzluğu örtmek için de, tartışmaları, uzaktan uzağa, "Karadeniz pidesine karşı mısınız değil misiniz?" noktasına doğru kaydırmaktadır. Evlere gönderdiği birtakım adamlarla da, "pidemizi isteriz" kampanyası başlatmak istemektedir. 

            Tabi, Sayın Dursun’un bu çalışmaları bayağı netice vermiş durumdadır. Beleş pide yiyen kimi köşe yazarları da müspet şeyler yazmaktadırlar. Ancak, konu tamamen saptırmadır. Maalesef, bu salonda sanki, halkın çoğu pide istiyo da, azınlıkta kalan bizler pide istemiyo noktasına getirilmeye çalışılmaktadır. Halbuki, herkes, mahalleye yakışır, hakiki bir Karadeniz pidesi ve pidecisi istemektedir. Ancak, yolsuzluğu olmayan bir pideci... Yani, buradan hepinize seslenmek istiyorum; biz, pideci kapansın demiyoruz; ancak, usulüne uygun yapılsın, pideler hamur olmasın istiyoruz. Onun için, sayın Dursun’un devamlı surette yaymaya çalıştığı "işimi engelliyorlar, Karadeniz pidesi istemiyorlar" lafı tamamen yanlıştır, aslı yoktur. 

            Mahalleli, "hırsızlık da yolsuzluk da olsun, aman pide yapılsın" demez. Amacımız, mahallelinin hakkını koruyup, pidelerin daha bol malzemeyle ve daha kaliteli yapılmasını sağlamaktır. Sayın Dursun, burada, açık ve net söylüyorum; devamlı şov yapıyor. Efendim, diyor ki; "pide yapımı engellenmeye çalışılıyor; kimse bizi burada engelleyemez." Hep telaşlı, hep öfkeli ve hep kindar... Sayın pideci, gideceksiniz, dükkanı işi bilen insanlara teslim edeceksiniz, bu işin usulü budur. Pide salonunu ruhsatı yoktur. Olmayan ruhsatı, var gibi göstererek, maalesef, bu halkı aptal sayan bir anlayış içerisindedir. 

            Serçe – Var canım, iş çevirme ruhsatı var!.. 

            Enis (devamla) – Şimdi pidenin inceliğine geliyorum... Evet!.. Bir gün, tarih, bu mahallede hırsızlık yapanları da yazacak, doğruyu savunanları da yazacak; bunu bilelim. 

            Muhterem arkadaşlar, dünyanın neresinde yanlışlar üzerine, yolsuzluklar üzerine, hırsızlıklar üzerine, dalavereler üzerine, sahte dosyalar üzerine pideci salonu açılmış da devam etmiş, mümkün mü?..(alkışlar) Mümkün değil. Muhtarın dediğini aynen aktarıyorum: "Şantaj havası sıktı, tahammülün bir sınırı var, o sınırı zorlamasın." Muhtar, siyasî tecrübesi olan değerli bir insanımızdır. Tekrar okuyorum bakın ne diyor, belki dikkatinizi çeker: "Şantaj yapıp durmasın, tahammülün bir sınırı var, o sınırı zorlamasın" 

            (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) 

            Başkan– Sayın Enis, bi dakka içinde toparlayın. 

            Enis (devamla) – Tamam, bi dakkada toplayacağım. Değerli arkadaşlarım, bakın, esnaflık süreklilik ve dürüstlük ister. Burada, tekrar ifade ediyorum: Biz pide salonunun genişletilmesini, yenilenmesini, pidelerin de uygun şartlarda yapılmasını ve denetlenmesini istiyoruz. 

            Başkan – Teşekkür ediyorum Sayın Enis. Sayın arkadaşlar, grupları adına başka söz talebi var mı? 

            Sesler- Var, var. Sucu Saffet konuşacak. 

            Başkan- Buyrun sayın Saffet 

            Sucu Saffet – Çok değerli arkadaşlar; bu pideci Dursun konusu, gerek zamanı, gerek şekli ve gerekse içeriği nedeniyle, son derece anlamsız, hiçbir temele dayanmayan ve özellikle de, pizacının teşvikiyle ortaya getirilmiştir. 

            Emekli belediyeci – Mahalleliden tam destek!.. 

            Sucu Saffet (devamla) – Değerli arkadaşlar, bu pideci salonunun açıldığı günleri, o günlerde mahallemizin şartlarını, insanlarımızın düşmüş olduğu yılgınlığı çok iyi değerlendirmek lazım. Ağız tadıyla bi pide yemek, hayaldi arkadaşlar. Çok değerli arkadaşlarım, çok açıkça görülmektedir ki, vatandaşa götürülen hizmetler çığ gibi büyümektedir. Karadeniz pidelerinin çift hamurla yapılması meselesi çok önemlidir. Şimdi, bütün bunları, hepimiz, çok iyi düşünmek mecburiyetindeyiz. 

            “...çok iyi düşünmek...” –Evet, çok iyi düşünmeliyim. Asım ellerimde can verirken, yaşamalı tüm çektiklerimi, yalnızlığı, terkedilmişliği... 

            -Sıkıldın mı? diye sordu Hanife, Saliha’nın mırıldanmasını duyduğunda. 

            Konuşmacı devam ediyordu: -Bu mahalleyi kalkındırmak, mahalle insanının problemlerini çözmek, insanlarımızın mutluluk ve refahını artırmak için çalışan.... Pideci Dursun... arkadaşlar... 

            -Yoo, dedi Saliha yavaşça. Konuşan adama bakıyor Asımı görüyor, söyledikleri Asım’ın sözleriyle karışıyordu. 

            - ... pizacının amacı, belki de mahallede yapay bir sorun yaratmaktır. Çok değerli arkadaşlarım, bu oyuna gelmeyelim. – Seni seviyor’um Saliha... Seni... ‘dum Saliha... artık... Pizacının oyunu... 

            -Bu iş bir Karadeniz pidesi meselesi falan değildir. Bu iş, birinci derecede bu mahalleye hizmet etmek mahallenin ihtiyacı olan yatırımları mahallenin her tarafına yapma meselesidir. 

            Emekli belediyeci – Konu o değil... 

            Sucu Saffet– Sen ve senin gibi düşünenler, her hadiseyi siyasallaştırma alışkanlığı içindesiniz; yani, biz, ne yaparsak yapalım, siz, hâlâ muhtarlığı bırakıp kaçmanızın kendi içinizde cevabını bulamadığınız için, o konuyu şu veya bu şekilde buraya getireceksiniz. Değerli arkadaşlarım... 

            Emekli belediyeci – Bırakıp kaçmadık, nasıl olduğunu herkes biliyor!.. 

            Arkadan sesler– Bizde ahde vefa vardır. 

            Sucu Saffet (devamla) – Bu pidecinin, bu mahalleye yapmış olduğu her değerli hizmette, Dursun’a inanıp, onu destekleyenler, mutlaka kendilerine düşen payı alacaktır. 

            Emekli belediyeci- Hiç şüphe yok!.. 

            Başkan- Teşekkür ediyorum sayın Saffet. Başka söz isteyen var mı arkadaşlar? 

            “Başka söz isteyen...” 

            -Evet var ya. Ben ... ben söz istiyorum. Asım’ı... neden, niçin şey etmek istediğimi... nasıl ve ne zaman olacağını bilmediğimi, burda hepinize... Diyemedi Saliha, yani boğazına düğümlendi de bir şeyler, sesi çıkmadı. Ya da çıktı da kimseler mi duymadı... –Kalk kalk Hanife, çıkalım. Çok sıkıldım, dediğini emekli belediyeci de duydu. Hanife de, -Peki, olur, çıkalım, tam da sonucu öğrenecekken... dedi. 

            -Hadi Hanife, lütfen. 

            -Tamam, gidelim. Hay kız. Baştan deseydin ya!.. sonuna kadar oturamam diye. 

            -Lütfen Hanife... hani birden Asım’ı... 

            -Tutturmuş gidiyosun bi Asım. Evet vardı. Dı... o kadar. Nerde şimdi?.. Unut kız, unut gitsin. 

            -Olmuyo ki anacım... demesi kolay da... Susup kaldı bir an. -Nereye gitti bunca yıl, nereye gitti yaşanmışlık, sevmişlik?!. İşine gelmez tabiî; bunu burada konuşmak marifet... 

            -Ne diyosun Saliha 

            -Kim? Ne zaman? 

            -Kız bişiler diyip duruyosun, anlaşılmıyo da ne dediğin... sona da kim diyosun. 

            -Biz bunları, tüm erkekleri... Aman hiç canım, saçmalıyorum işte. 

            -Vardı da niye göstermedi? Diye sordu Hanife. 

            -Kim, neyi göstermedi? diye sordu Saliha. 

            -Şu pideci canım. Hani salon ruhsatlı mı, değil mi... bari onu anlasaydık. 

            -Aman be Hanife, yok pidenin standardı, kalitesi, geometrisi, kısalığı, uzunluğu, eni boyu... alt tarafı bi pide işte... demekteyken sabahki Tv. programını, gazetede okuduklarını anımsayıp sustu... Kaşar peyniri, sucuk, yok süte katılan boya... Elbette ya, alt tarafı bi pide denilmemeliydi. Önemliydi. Sağlık konusu... Sağlığa zararlı. Sesi yükseldi birden, -Asım... 

            -Kel alaka... al işte yine Asım, dedi Hanife. -Şu insanlara bak ya, işlerini güçlerini bırakıp oturmuşlar, mahallenin 21 inci Yüzyıla, çağdaş bir pide salonuyla hazırlanıp hazırlanmamasını tartışıyorlar. Sen, bi tek Asım... 

            -Her şey tutanaklara yazılırmış mahkemede, dedi Saliha. 

            -Mahkemelik ne işin var ki, diye sordu Hanife şaşırarak. 

            -Yok. Şimdilik. Ama olacak. Rüzgar mı sert ve soğuktu, Saliha’nın sesi mi... 

*

            Saliha- Nereye gitti bunca yıl, nereye gitti yaşanmışlık, sevmişlik?!. İşine gelmez tabi bunları konuşmak. 

            Asım- Söyledim ya. Yaşadık işte. Sevgimizi verdik, gösterdik birbirimize. Lütfen dinle. 

            Saliha- Yalan söylüyorsun; sen göstermedin. Yani şimdi... 

            Asım- Bak, dinle... 

            Saliha- Asıl sen dinle: Benim gibi kadınların asla katlanamadığı, sen ve senin gibi erkeklerin, sevdaları koparıp dallarından, yüreklerimizden, yere atmaları, parçalamaları... 

            Asım- Yerlere atılmadı, parçalanmadı; zaman aldı götürdü. 

            Saliha- Lütfen... aşkımızda zaman yoktu ki... 

            Asım- Zamanı fark edince anlıyor ya insan, aşkın bittiğini... o an... 

            Saliha- Ben fark etmedim. 

            -Neyi fark etmedin, diye sordu Hanife, -Hiiç, dedi Saliha, kafamda Asım’la... Dalmışım işte. Üstelemedi Hanife. 

            Sevgiyi ve aşkı yaşayabilmek... Ona verdiği aşkını hiç kimseye vermediğini, veremeyeceğini... bilmiyor muydu Asım? Veya mı olmalıydı yani; sevgi veya aşk... Elinde miydi Saliha’nın. Vermişti verebileceği her şeyini. Hani sanki sevda ihalesi yapmıştı da Saliha, Asım kazanmıştı. Doğru; kazanan Asım olmuştu ama, sevda projesinin ihalesi yapıldığı halde, birliktelikleri tamamına ermemiş (evlenememiş olmaları mı?), mutluluk teslim edilmemişti (hayır evlenmek değildi. Kabullenmişti onun evli olduğunu, boşanamayacağını. Ama ya Asuman? O hiç yoktu hesapta) Tarihler, takvimler... teslim... sevdaya. Hatalı bir seçim miydi? Asım seçilmiş miydi... Saliha’nın yaşamına girmiş olması, yalnızca tanrısal bir görevin yerine getirilmesi için miydi? Kendisini öldürecek insanı seçmiş olan şanslı bir insan mıydı yoksa Asım? Sevgiyle öldürülecek... -Ben, onu kastetmedim, dedi Saliha yüksek sesle. 

            -Neyi kız, neyi kastetmedin? diye sordu Hanife. 

            -Öldürmeyi... 

            -Ne diyosun be anacım? Ne öldürmesi, kimi? 

            -Beraberliğimizi engelleyen, haksız ve hiçbir gerçeğe dayanmayan... Asuman’ın tutum ve davranışları... Nasıl bir kadın ki? Hayır Asuman’ı kastetmedim. Asım’ı... Asım’ın ölümü ibret verici olmalı. Çirkin olmamalı. Sevginin ürettiği kin ve intikam duygularını sergilemeli. Aşktan doğan kini... 

            -Kız bu konuştuklarını birisi duysa donar, kilitlenir kalır yani. 

            -Ne yapabilirim ki başka? Aşkım ve çelişkileri... 

            -Mum yak da derdine yan anacım. Elin adamını öldürecen de yani, deli olma kız. Kendine bi meşgale bul, unut, unutmaya çalış. Allah’ından bulsun de. Ha bak şu Halk Eğitim’deki toplantıyı düşün. Ne demişti birisi, "biz, bunu standart pide şekline getirelim, evlere paket servisi yapalım ki, bütün mahalleli bundan istifa etsin" demişti. “Bakın arkadaşlarım” demişti; “bu, bölgesel bir sorun ve konu değil, bütün Türkiye'nin ekonomisini ilgilendiren bir konudur. Onun için, burada, bundan vazgeçemezsiniz, bunu engelleyemezsiniz; engellerseniz, başta mahalle halkı, size, seçimlerde cezanızı verir” demişti. Kız güzel bi toplantıydı da, sayende sonunu öğrenemedik, Asımla uğraşıyoruz yine. Sen Karadeniz pidesi sever misin Saliha ? 

            -Severim. Seviyorum. Ölümünü seyredecem, neler diyecek ki... Nasıl ve ne zaman? 

            -Saçmala kız. Hadi hadi, boş ver şu Asım’ı da, gel şu pideci işinin sonunu öğrenelim, n’olur. Hem vakit geçer. 

            -Tutanaklara yazılırmış her şey; bir bir. Aşkımın seyir defterini yargıçlar yazacak. 

*

            Hanife’nin ısrarıyla Halk Eğitim’e, pide tartışmasının sonucunu öğrenmeye döndüler. Toplantı tüm hızıyla sürmekteydi : 

  • Dinleyin... Siz, yerinizde çok sıkılıyorsunuz, biliyorum; sıkılmayınız, gücenmeyiniz, üzülmeyiniz...
  • Yapmayın; biz, yolsuzluğa karşıyız, Karadeniz pidesine değil!..
  • Ama, bakın, şunu söylüyorum, açıkça söylüyorum:
  • Yöneticiniz duymadı!..
  • Bakın, bunun tek sebebi ne biliyor musunuz; yeni belediye başkanı geldi, mahalleye sahip çıktı, Karadeniz pidesine sahip çıktı. Bakın, ülkenin tüm pidecilerine sahip çıktık.
  • Pideci Dursun duymadı!..
  • Türkiye adına üzülüyorum, gerçekten çok üzülüyorum. Millet internet’le, oradaki işlerle uğraşıyor, gelmiş burada küçücük arkadaşlar Karadeniz pidesi ile uğraşıyor, Dursun’un salonuyla uğraşıyorlar; buna üzülüyorum.
  • Sayın Başkan, sözünü geri alsın!..
  • Uğraşamazsınız!... Ben anlamam!..
  • Sayın... lütfen, sözlerinizi düzeltin. Çok ayıp!..
  • Sayın Başkan, sözünü geri alsın!..
  • Sayın... sanıyorum, bu kürsüde özgürce konuşurken, halk meclisine gelen hiçbir yurttaşı küçücük olarak niteleme hakkına sahip değiliz.
  • Sözünü geri alsın!...
  • Lütfen, bu nitelemenizi, maksadını aştığı için düzeltmenizi rica ediyorum.
  • Sayın Başkanım, şimdi, şöyle söyledim ben ve dedim ki...
  • Bir şey söylemedi; terbiyesizlik etti!..
  • "Dursun sahip çıkınca, insanlar karşısında eziliyorlar, küçülüyorlar." dedim. Küçülmeyiniz bunun karşısında, ezilmeyiniz diyorum, küçük olmayınız büyük olunuz, büyük düşününüz, Türkiye'yi düşününüz diyorum.
  • Bakın, Trabzon'da Akdeniz...
  • Terbiyesizlik etme sayın yurttaş!..
  • Sen, konuşmayı öğren!..
  • İlk önce, özür dile ve ondan sonra konuşmaya başla!..
  • Sayın Başkan...
  • Özür dile, ondan sonra devam et!..
  • Trabzon'da meydana çıkıp, Trabzon meydanında, Trabzon'u Akdeniz’in incisi yapan, sonra Samsun'a gidip, büyükşehir olmuş Samsun'u, "ben, bu şehri büyükşehir ilan ettim" diyen bir Başkan.
  • Kimse karşı değil ki zaten...
  • ...bir tarafa koyunuz ve bu yola, şu kitaptaki gibi hep beraber sahip çıkınız.
  • Değerli arkadaşlarım, siz kendinizi üzmeyin, bu pideleri biz yapacağız.
  • Biz de yaparız, biz de...
  • Israrla ricam, "küçücük arkadaşlar" sözünüzü geri almanızdır. Aksi takdirde, bundan alınan yurttaşlara söz hakkı doğmuş olacak, bu da polemik konusu...
  • Sayın Başkanım, o sözlerimi geri alıyorum. Yanlış anlaşıldı herhalde, onları geri alıyorum. Öyle bir söz söylemedim ben. Sizlere, bu çift hamurlu pide işini engellememeniz için tekrar çağrı yapıyorum. Buradan bütün halka, bütün Türkiye'ye, bütün Karadeniz'e sevgilerimi, saygılarımı iletiyorum. Sağ olun, var olun.
  • Teşekkür ederim.
  • Sayın Başkan, müsaade eder misiniz...
  • Buyurun Sayın...
  • Bu kürsüden, zaman zaman, birtakım, istenmeyen, irade dışı laflar sarf ediliyor. Tabi, bu kişinin iradesi varsa. Ancak, Sayın.... eşit haklara sahip olan arkadaşların tümünü aşağılamış; yalnız aşağılamakla kalmamış, hakaret etmiş. Bunun yanında, bir de "küçücük yurttaşlar" demek suretiyle...
  • Geri aldı.
  • Efendim, müsaade buyurun... Geri almadı. Zaman, kimin küçük kimin büyük, kimin beyninin yeterli kimin de yetersiz olduğunu gösterecektir.
  • Aldı efendim, düzeltti sözlerini.
  • Düzeltmedi efendim.
  • Sözlerini geri aldı, burada beyan etti; sözünü geri aldı, zabıtlara girdi.
  • Ne girdi?..
  • Konuşmasında, konuyu, Karadeniz pidesi yapılsın yapılmasın şekline çevirdi. Doğrucu apartmanı olarak biz, Karadeniz pidelerinin tabi ki yapılmasını istiyoruz, sonuna kadar istiyoruz, istemeyen hiçbir kimse yok; ancak, yolsuzluğa karşıyız. Yolsuzluğa karşı olduğumuz için burdayız. Burası halk meclisi...
  • Değerli arkadaşlarım, bizi, şimdi aramızdaki pideciler de dinliyor. Pideci Dursun ne yaptı da hakkındaki bu tartışmaya müstahak oldu? Ne yaptı: Karadeniz pidesini üç yıl içinde ihraç etmeye karar verdi. Bu karar, kimilerini rahatsız etti, pizacıyı rahatsız etti.
  • Pizacı rahatsız olmaz.
  • Niçin rahatsız etti; çünkü, Dursun on bir ay sabit fiyatla pide sattı. Halkımız diyomuş ki: "Pide olsun, yolsuzluk olmasın." Şimdi,ben, size yolsuzluklar nereden geliyor anlatayım, yolsuzluk şuradan geliyor. Sahte makbuzla bir başkan yediği pidelerin parasını devlete ödetirse, işte yolsuzluk budur.
  • Yok öyle bir şey.
  • Değerli arkadaşlarım, yolsuzluk budur. Bakın, eğer bu makbuz sahte değilse... Dinleyin beni, bu makbuzlar sahte değilse... Sizin burnunuz eskiden bunları duymuyordu da, daha yeni mi koku almaya başladı?!
  • Kulak değil o, burun.
  • Değerli arkadaşlarım, şimdi, ne yapacaktı pideci Dursun: Pide satış fiyatını dolara endekslemiş. Bunun yolsuzluğu nerede? Burada haset vardır, burada kin vardır, burada intikam vardır.
  • Pide olsun da, yolsuzluk olmasın.
  • Sayın arkadaşlar, pideci Dursun konusu üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır. Oylama haftaya...
            “Oylama haftaya...” Ya Asım. Asım’ın ölümü... Ne zaman? Nasıl? Hanife’nin sesiyle kendine geldi: 

            -Kız Saliha, haftaya da gelelim kız. Eğlenceli oluyo baksana. Hem neler de öğreniyo insan. 

            -Haftaya mı? Diye sordu Saliha, ince bir gülümsemeyle, -Sen yarın nerde, ne olacağını sorsana. 

**