EKMEKTEKİ TUZ MİKTARI – DİŞ DOKTORU VE TEKNİSYENİ 

            Gıda maddeleri Tüzüğünün ekmeklerle ilgili maddesine göre; ekmekteki tuz miktarı yüzde bir buçuk gramdan fazla olmaz ise de, yürürlükteki ...sayılı standartta tuz miktarının yüzde ikiden fazla olamayacağı belirtilmiştir. Tuz miktarı oranlarına uyulmaması (kasıt varsa), ağır para cezasının uygulanmasını gerektiren bir suçtur. 

            Saliha ve Hanife minibüsten iner inmez, fırıncının önünde toplanmış kalabalığa, derken camekanda gördükleri kocaman bir duyuruya takıldılar. Durup okudular, ötekiler gibi: 

 
SAYIN MÜŞTERİLERİMİZE DUYURULUR !!

            Tuzsuz ekmek yiyenleri ırgalamasa da, ekmekteki tuz oranında gerçekleşen adalet, kuşkusuz hepimizi ilgilendirir. Tuzun önemini bilmekle, ekmekteki noksanlığının ayırdına varmak, bir damak inceliğidir. 

            Demokrasinin ve laik hukukun farkında olabilmek ise, beyinsel gelişmişliktir. Demokrasi ve hukuka duyulan gereksinim, ekmekteki tuza duyulan oranda gerçekleştiğinde, yeni tip politikacılar göreceğiz. 

            Tuzdan dolayı fırıncının cezasını çekmesi hukuka ne kadar uygunsa, kilolarca uyuşturucuyu paraya ve silaha çevirenin özgürlüğü de o kadar hukuka aykırıdır. Adaletin kılıcı ilkine keskin, ikincisine körse, tuzun ekmekteki gramı tam olsa da, yenilen somunun yine de tadı olmaz. 

            Tuzun gramında gerçekleşen de adalettir, ele geçirilen kilolarca uyuşturucuda gerçekleşen de. İlkinde ekmeği yiyenin ağız tadı bozulmaz, ikincisinde toplumun. 

            -Kız, ne güzel yazmışlar, aferin doğrusu, dedi Saliha. 

            -He, dedi Saliha da. -Dur hele, bi hepsini okuyalım. 

            Tuzun gramında gerçekleştirilen adalet, suçluların cezalarını çekmelerinde etkisiz kılınıyorsa, bunun etiksel ve hukuksal sonuçlarının topluma maliyeti tuzlu olur. 

            Biz fırıncılar, tuzumuz kuru olsa da, ekmekteki tuz oranına uymadığımız an, hakkımızda yasal işlem yapılacağının ve cezasını da çekeceğimizin bilincinde ve korkusundayız. 

            Kamuya gramla değil tonlarca, liralarla değil dolarlarca zarar veren, Tuzsuz Deli Bekir'in ruhuna rahmet okutan toplum düşmanları ise, nasılsa kurtulacaklarının kanıtlanmış rahatlığı ile, nanenin her türlüsünü yemektedirler. 

            -He valla, dedi, kalabalığın içinden bir ses. –Nanenin her türünü... 

            -Lan ne temiz toplumu; temiz meclis, temiz yönetici, temiz politikacı gerek ki... 

            Ekmeğin içindeki tuzu yargılayan adalet; dokunulmazların (!), gizli hesapların, güneş görmemiş karanlıkların, gölge insanların karşısında etkisiz kılınırsa, düzenin tadı tuzu kalmaz; giderek hukuk soluklaşır, demokrasi silikleşir. Hukuk devleti kibar hırsızın, soyguncunun devleti olur çıkar. 

            -Olmadı mı evladım?, Devleti küçültecez diye diye... 

            -Ulan herkes şu fırıncı gibi olsa da, böle duyurular assa hani.. Bugün ekmekteki tuz işini öğreniriz, yarın hacının, bacının, eniştenin... 

            Demokrasi, hukuk ve adalet kavramlarına da, ekmekteki tuz ayrıcalığında titizlik gösterilebildiği gün, ağızlara sakız edilen kavramlar yaşama geçirilmiş olur. Tersi durumda, ye tuzluyu iç suyu. 

            FIRINIMIZDA TUZ MİKTARI ORANLARINA UYULMAKTA OLUP, EKMEKLERİMİZ ODUN ATEŞİNDE PİŞİRİLMEKTEDİR. 

            -Kız, dönüşte alsak birer tane, dedi Hanife. 

            -Ekmek; bölüşmektir, diye yanıtladı Saliha da. –Kimle yiyecen ki? 

            -Dediğine bak ayol, bize gider birlikte bişeyler yeriz. 

            -Hele şu senin işini halledelim de, dedi Saliha, “ekmeğimi anca Asımla bölüşürüm” diyemedi. 

            Asım getirirdi ekmeği genellikle. Çok yemezdi de, meraklıydı işte; çeşit çeşit ekmek olsun. Aman ki odunda pişmiş olsun. Odun ateşlerinde yanasın Asım. Yürümeleri hızlanmışken, Saliha da kendi kendine mırıldanmaktaydı. Hanife de, -ne diyo bu kız, diye sormakla sormamak arasında bocalamış, - var bi tuhaflığı deyip, üstüne varmamıştı. 

            Kalabalığın arasından yol bulup içeri girmek isteyen fırıncının, gördüğü ilgiden memnun “...karar aldık, bugünden itibaren tüm esnaf, kendimizle konumuzla ilgili mahkeme kararlarını asacaz böle”, dediğini duyamadılar. 

            -Buralara gelmişken toptancıya da uğrasak ya, dedi Hanife. –Biraz deterjan, bi kaç bişi lazım da. 

            -Olur, uğrayalım, ama önce şu tapu işini... 

*

            Tapu dairesi kalabalık, bina kasvetli, Saliha’nın yüreği dar mı dardı. Bir zaman Asım’la dolu o koca yüreği, şimdi öldürmek düşüncesiyle, “nasıl ve ne zaman?” sorularının atlı karınca dönüşüyle, daraldıkça daralmıştı. Kuyruğun hemen hemen ortalarına gelmeleri otuz beş dakikayı bulmuştu. Görünüşe bakılırsa, bir o kadar daha bekleyeceklerdi. O an işte birden, bir televizyon kamerası gibi duyumsadı Saliha kendini. Hani gizli kamera falan değil, düpedüz açıkta, kocaman bir kamera; insan biçimde fakat. Mikrofonları (kulaklarını) dolaştırdı çevrede önce şöyle bir. Derken objektifin kapağını (Asım’ı çıkarıp içinden, gözlerini) açtı. 

            -Ne biliyim arkadaş adamın dişçi diil de teknisyen olduğunu, 

            -Bakmadın mı diplomasına yav hemşerim? 

            -Laf yani. Sen gittiğin her doktorun diplomasına bakar mısın ki? Baktın mı ki hiç? 

            -Ama benim iki dişcim var; biri can arkadaşım, biri can bacanağım yahu. 

            -Olsun arkadaş, bakacaksın yine de. Yoksa bak benim gibi... 

            Evet, kaydedelim, dedi Saliha sessizce. –Yayındayız, diye mırıldandı. 

            -Yoksa, bak benim duruma düşersin. Hem tedaviden olur, hem de, yok davacı, yok tanık hikâyesine sürünürsün mahkeme kapılarında. 

            -Nasıl çıktı bu iş ortaya? 

            -Aslında çıkmazdı da işte, doktorla teknisyeni birbirlerine girince... 

            Kamyonla mercedes, demokrasiyle kimi politikacılar, hacıyla bacı, devletle çeteler... girmemiş olsalar birbirlerine; işte bu diş doktoruyla teknisyeni de kapışmamış olsalar, yurttaşın ruhu duymayacak, olup bitenden hiç mi hiç haberi olmayacak. Amma iş yahu, diye düşündü Saliha. 

            “Saliha’yla Asım’ı” da herkes bilip öğrenecekti elbet, ama Asım’dan sonra. Asım’ın ölümü yavaş yavaş tadıp ölmesinden sonra... “Nasıl, ne zaman?” 

            -...işte bunlar birbirine düşünce... 

            -Niye kapışmışlar ki? 

            -Yav işte bu bizim dişçi diye bildiğimiz teknisyenle, asıl diş doktoru bir sözleşme yapmışlarmış meğerse. Hem de noterde, resmen yani. Senin anlayacağın, bi tür ortaklık sözleşmesi yani. Bölece... 

            -Lafına dokunmuş gibi olmiim, fakat bi dakka arkadaş, deyip cep telefonunu çevirmeye başladı dinlemekte olan adam: 

            -Aloo, ha, benim ben, he... iyiyiz... evet evet... Yav bak hele aslan bacanak, lan de bakayım, senin şu “Papua Yeni Gine’den aldım” diye gösterdiğin diploman, Türkiye’de de geçerli mi? 

            -... 

            -Yok be yav, öylesine sordum işte. Tamam, öptüm, görüşürüz. Öyküsünü anlatan adama dönüp, 

            -geçerliymiş canım. Bi özel anlaşma mı ne varmış, dedi. –Bi ara da öteki dişçimi, Yalçını arıyım da... Beni de huylandırdın yani. Dedi ve merakla da sordu, -Eee sona n’olmuş? 

            -İşte ilk üç yıl iyi geçmiş de, dördüncü yıl... 

            -Yav, üç yıl sürmüş de bu iş, hiç bi yerden kokusu çıkmamış mı?, Hani denetimler filan... 

            -Yok arkadaş ya, ne denetimi. Bu ülkede hangi iş denetim sonucu ortaya çıkıyo ki bu çıksın. Allah acıyo da işte, hani ya bi kamyonla, ya birbirlerine düşürerek koşuyo imdadına vatandaşın. Neyse, lafı uzatmiim, dördüncü yıl, bizim dişçi bildiğimiz teknisyen, “-yeter yav,” demiş asıl doktora, “-üç yıldır para veriyorum, artık yok, gel sen de çalış, kazan. Yoksa muayenehaneye de almıyorum seni, giremezsin”, demiş ve kopmuş işte bölece dananın kuyruğu. 

            -Hal Allah işe bak yahu! Eee sona? 

            -Asıl doktor koşmuş mahkemeye, elinde sözleşme, “-hakkımı isterim” demekte... 

            -Diyene bak ha, 

            -Açmış bi dava; gelir kaybı şu kadar lirayla, duyduğu üzüntüye karşılık (!) manevi olmak üzere, şu kadar milyon lira tazminatın, işte bu teknisyenden tahsilini istemiş. Biz de böle öğrendik zaten, yani mahkemedeki arkadaşlar haber verdi de... 

            -Kazanmış mı davayı? 

            -Önce kazanmış da, yani yerel mahkemede. Gelir kaybı ve manevi tazminat karşılığı, deyip bu mahkeme, şu kadar liraya hükmetmiş. Bizim bu teknisyen de temyiz etmiş kararı. Dosya Yargıtay’a gitmiş. -Yargıtay ne demiş? 

            -Ne desin, “olur mu yav” demiş, “toplumun sağlığı ile doğrudan ilgili, kamu menfaat ve düzenini koruma amacı güden emredici hukuk kurallarına aykırı olduğundan sözleşme geçersizdir. Böyle bir sözleşmeye dayanılarak tazminat davası açılamaz” demiş, bozmuş kararı. -Hah şöyle. İyi demiş valla. Ya sen ne yaptın, yani teknisyeni dava... -Elbet canım, yalnızca ben diil, daha biçokları. Tuttuk bi avkat; cezası, hukuku, ne kadar dava açarsan aç, dedik. Bakalım n’olcak. 

**
AÇIK DETERJAN SATMAK – GÖREVSİZLİK KARARI 


            Hanife’nin tapudaki işi hallolmuş; Saliha da bu arada görüp dinlediklerini, bir televizyoncu gibi kaydetmişti belleğine. “İlginçti doğrusu şu dişçi öyküsü. İnsan kime güveneceğine şaşırıyo valla”, diye düşündü. “İşte Asım meselâ...”. 

            Binadan çıktıklarında aynı anda, -Hadi, bi de toptancıya uğrayalım demiş olduklarına gülüştüler. –Hah kız şöle, gül biraz, dedi Hanife. 

            Toptancı yine her zamanki gibi kalabalıktı. Giren, çıkan; arı kovanı mübarek. Camekanın önüne niye yığılmıştı ki millet. -N’olmuş? diye sordu Hanife. -Esnaf bugün bi karar almış, hepsi kendisiyle ilgili mahkeme kararını duyurcakmış halka, dedi kalabalıktan birisi. -Aaa bak buraya da bir duyuru asmışlar, dedi o anda Saliha da. 

            –Fırıncınınki gibi. -Bi mahkeme kararı mı neymiş, dedi bir başkası. Okumaya koyuldular koca harflerle yazılmış bildiriyi: 

            SAYIN VE ÇOK DEĞERLİ MÜŞTERİLERİMİZE !! 

            İş yerimizde açık olarak deterjan satmaktan ibaret olan işimiz, Gıda Maddeleri Tüzüğünün ...maddesinin ...bendi uyarınca, Ceza Kanununun ...maddesinde yazılı suçu oluşturduğu için, davaya bakma görevi de, Asliye Ceza’ya değil, Sulh Ceza Mahkemesine aitmiş. Doğru mahkemede yargılanır da hakkımızda bi karar verilir ve kesinleşirse, onu da ayrıca bilgilerinize sunacağız. 

            DUYURULUR ! 

            İmza: Toptancı Halis Temizyürekli. 

            -Yav bu esnafa da n’oldu böle! Hani, “temiz toplum, temiz siyaset” diyen cümle politikacılara inat, hani görürler de utanırlar diye sanki... Yarım kaldı Hanife’nin lafı, 

            -Görsünler, görsünler de utansınlar, diyen sesin sahibine, yaşlıca hanıma dönüp; 

            -Doğru sölüyosun da tezecim, hani olur mu ki? diye sordu. 

            -Bugün bu esnaf milleti açıklar, itiraf ederse, suçunu mahkemesini işte böle, gün olur, o dokunulamazlar’a; bacılara, eniştelere, yeğenlere, oğullara da yeter gücümüz, kuvvetimiz, diye yanıtladı, bıyığı yeni terlemiş bir genç. 

            Saliha da yazıyı bitirmeye çalışıyordu; bir yandan konuşulanları dinleyip, öte yandan, “Asım’ı nasıl, ne zaman.. “ diye düşünürken: 

            ...Açık deterjan satmak suretiyle Gıda Maddeleri Tüzüğüne aykırı hareket etmekten sanık olup yargılandım. Yargılama sonunda; suçumun değişen vasfına binaen eylemim, yetkili mercilerce verilen buyruklara aykırı hareket niteliğinde görüldüğünden, bu suçtan mahkûmiyetime dair, ... Asliye Ceza Mahkemesi’nden verilen ... tarihli hüküm, savcı tarafından temyiz edildi. Dosya Yargıtay’a gönderildi. 

            İddianamedeki nitelendirmeye göre, açık deterjan satmaktan ibaret olan eylemim, meğerse Ceza Yasasının ...maddesinde yazılı suçu oluştururmuş. Davaya bakmak görevi de, filan kanunun, falan maddesi gereğince, Sulh Ceza Mahkemesi’ne aitmiş. 

            Asliye mahkemesince Görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, hakkımda mahkûmiyet kararı verilmiş olması, bozmayı gerektirirmiş. Savcının (Allah razı olsun kendisinden) temyiz itirazları bu itibarla... -Temyiz itirazları yerinde görülüp karar bozulmuş, dedi Hanife, Saliha’ya dönerek. -Görevsizlik... diye yineledi Saliha da. “Öldür Asım’ı, versinler görevsizlik...” 

**
DİPLOMASINI DEVREDEN DOKTOR... 


            Kız bu da nesi! Şu karşı duvardaki çarşaf gibi ilân! Seçim meçim mi var? Baksana halk da toplanmış. 

            Toptancıdan ayrıldıktan sonra, Saliha ve Hanife ağır ağır yürürlerken, birden, Hanife’nin sesiyle irkildi Saliha; 

            -Ne çarşafı? Asımı çarşafla mı... 

            -Kız, aklın fikrin şu lanet adamda, bak kızacam artık ha! Ne Asım’ı ayol, şu duvardaki, karşıdaki ilânı diyorum, baksana. Hadi, hadi gel geçelim de karşıya, bunu da okuyalım bari. Ne ola ki? 

            Yolun karşısına geçip, kalabalığın arasına katıldılar. –Ulan doktora bak be; -Yav yıllardır hem de... –Bu doktorun adı, şeyin gittiği, şu köşedeki canım, hani neydi adı... işte şurdaki, yolun aşasındaki poliklinikte yazılı diil miydi? Hani kapısının önünde kocaman... 

            Her kafadan çıkan seslere aldırmadan, öne doğru geçmeye çalıştılar. –Hanımlar, beyler, bi dakka, biz de öğrenelim yahu neymiş, diyerek ileri doğru atıldı Hanife; Saliha’yı da –gel kız, diye çekiştirerek. 

            Doktorun resminin de bulunduğu duyuru, gerçekten bir seçim ilânı gibiydi: 

            Doktorunuzdan itiraf ve özür ! 

            Bizatihi kişiliğime sıkı sıkıya bağlı olan tıp fakültesi diplomamı, uzun zamandan beri bir başkasının kullanması ve yararlanması amacıyla devretmiş olduğumu, bu nedenle mahkemelerde süründüğümü, alacağımı da alamadığımı itiraf ediyorum. Bu yaptığımın, buyurucu hukuk kurallarına ve kamu düzenine aykırı olduğunu aşağıda sunduğum, hakkımdaki Yüksek Mahkeme kararıyla öğrendim. Hepinizden özür dilerim. Saygılarımla. Dr. Cebbar Katıyürek. 

            Not: Bir süre Amerika’da olacağım. Dönüşümü duyururum. 

            -Anam bi haller olmuş kimilerine! Kıyamet mi ne kopacak ne? Baksana, kim ne ettiyse açıklamış, açıklıyo, suçunu, günahını!, demekteydi Hanife’nin, –bi dakka, biz de okuyalım, diyerek omzuna dokunduğu kadın yanındakine. Sonra, dönüp arkasına, 

            -buyrun, deyip yer açtı Hanife’ye. 

            “Davacı doktor”, diye başlıyordu Yargıtay’ın kararı: Davacı doktor, davalı ...Sağlık Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi ile düzenledikleri sözleşme gereği, davalıya ait poliklinikte doktorluk diploma ve unvanının asılmak suretiyle kullanılması konusunda anlaştıklarını, fakat bir süre sonra parasını alamadığını, başvurduğu icra takibine davalının itiraz ettiğini öne sürerek, itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir. 

            -Bu da bi çeşit Susurluk sanki, demekteydi bir ses; hani işler yolundayken kimse bilmiyo da, işte doktor parasını alamayınca iş ortaya çıkıyo. 

            -Durun da okuyalım arkadaşlar, dedi birisi de. 

            Davalı; borçlu olmadığını savunmuş, davanın reddini dilemiştir. Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. 

            -Ne demek yani, haklı mıymış bu doktor? Oh be, ne alâ, ver diplomayı, al parayı, i mi? 

            Karar, davalı tarafından temyiz edilmiştir. 

            Davacı doktor ile davalı şirket arasında düzenlenen ...tarihli sözleşme uyarınca, davacının poliklinikte göğüs hastalarına bakacağı, işi bırakması halinde, doktorluk isim ve unvanının poliklinikte kalması karşılığı ....lira ücret ödeneceği kararlaştırılmıştır. Davacı, sözleşmenin bu hükmüne dayanarak, doktorluk unvanına ve ismine ilişkin uzmanlık belgesinin (diplomanın) davalı şirket polikliniğinde asılmak suretiyle kullanılması karşılığı olan .... lira ücretini istemektedir. 

            -Yav, hani şu kadar hastaya baktım, bu kadar çalıştım diil de yani; diş kirası istercesine, diploma kirası! Olur mu ya! 

            -Hanımlar, beyler! bari birimiz sesli okusun da, her kafadan bi ses çıkmasın. 

            Bakındı ama sesin sahibini göremedi Saliha; olur da Asım... 

            -Ben okurum, dedi bir genç. Ve kimsenin olurunu beklemeden, gür sesiyle tane tane okumaya başladı: 

            ... Öncelikle belirtelim ki, uyuşmazlığın çözümü, bu türde bir sözleşmenin hukuken geçerli olup olmadığının belirlenmesinde toplanmaktadır. Türk Hukuk Sisteminde sözleşme serbestliği ilkesi kabul edilmiş olduğu tartışmasızdır. Kural olarak kişiler, Özel Hukuk alanında, öteki kişilerle olan ilişkilerini, hukuk düzeni içinde kalmak, özellikle buyurucu hukuk kurallarına aykırı olmamak koşuluyla düzenleyebilirler ve sözleşme yapabilirler. Ancak bu özgürlüğe; kamu düzeni açısından bazı sınırlamalar getirilmiştir. Gerçekte de, bir sözleşmenin bünyesinde topladığı hak ve borçlar, yasaların kesin surette buyurduğu hukuk normlarıyla, yasalarla ve kamu düzeni ile çatıştığı takdirde, hukuka aykırıdır ve geçerli olmaz. Yargıç, bu yönü doğrudan gözetmekle yükümlüdür. Kamu düzeni; kamu yararı düşüncesi ile konulmuş, özel hukuk düzenidir. Yine, buyurucu hukuk kuralları; yanların tersini kararlaştırmalarına olur verilmeyen, kesinlikle uyulması gereken kurallardır. Buyurucu hukuk kurallarıyla çelişen, aykırı hükümler içeren sözleşmeler, mutlak butlanla sakattır. 

            -Mutlak butlan ne ki?, diye sordu birisi fısıltıyla, 

            -Kesinlikle hükümsüz demek, dedi yaşlı bir bey. -Ah dilimiz, hele hukuk dilimiz, diye ekledi sonra da. 

            Olayla doğrudan ilgili bulunan ... sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı icrasına Dair Kanunun tüm maddeleri birlikte, ve amacı da yorumla değerlendirildiğinde, kamu yararı ve genel sağlığın korunmasına yönelik sınırlamalar getirildiğinde kuşku ve duraksamaya yer olmadığı... 

            -Hayır, hayır, dedi Saliha içinden; kuşku ve duraksamaya yer yok. Hayır, asla. Asım hak etti ölmeyi. O hak etmediyse ... ben mi hakkettim terk edilmeyi... Asım’sız olmayı... Hayır! Ölmeli Asım. 

            ... kuşku ve duraksamaya yer olmadığı açıkça görülür. Anılan Yasanın ... maddesinden anlaşıldığı şekilde, doktorluk mesleğinin icrası ancak, Türkiye Tıp Fakültelerinden diploma sahibi olan doktorun bizatihi kişiliğine sıkı sıkıya bağlı olmak koşuluyla sağlanmıştır. O nedenle, doktorluk diploma unvan ve isminin bir başkasının kullanmasını ve yararlanmasını amaçlayan devir, kira, satış gibi sayılabilecek benzer türde yapılan tüm sözleşmeler; kamu düzenine, emredici hukuk kurallarına aykırı olup geçersizdir. Tarafları bağlamaz, bir hak ve borç doğurmaz. Mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, sözleşmeye geçerlilik tanınarak, davanın kabul edilmesi, usul ve yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir. 

            -Ah işte yine bi bozma, diye geçirdi içinden Saliha. –Öyle bi öldür ki şu Asım’ı... hani mahkemeler bi görevsizlik kararı versinler; olmadı bi bozma... 

            “Sonuç” demekteydi okuyan genç; sesi giderek kısılmakta, başladığı gürlüğünü yitirmekteydi. Sonuç: Temyiz olunan yerel mahkeme kararının, davalı poliklinik yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, ... gününde oybirliğiyle karar verildi. 

            -Hepsi bu kadar, dedi. Sesi iyiden iyiye kısılmıştı. -Aferin evladım, valla ne güzel okudun. Hani şu arkadaşlarni, bakanları dinliyorum da, fenalık geliyor ayol içime, ne o öyle; a’lar, e’ler, ö’ler, iki lafı bi araya getireni zor bulunuyor, dedi bir kadın; öğretmen havasıyla. “Öğretmendir belki de”, diye düşündü Saliha. –Öğretmenim, dedi yavaşça, içi sızladı. -Peki doktoru da, kliniğini de; ikisi de haksız, ikisi de suçlu değil mi? Bizlere karşı, topluma karşı yani? diye sordu, orta yaşlı, memur görünümlü bir bey. 

            -He valla, doğru dedin bey abi, diye destek verdi, esnaf tipli birisi. –bence doktor da, klinik de, ikisi de... -Adaletin kılıcı kimlere uzanır ki?, dedi bir başkası da. 

            Konuşulanları dinlerken dalıp gitmiş; ha bir doktor olmuş gözünü çıkarmış, ha topladığı zehirli otlarla zehirlemiş, ya da bir fidanı kırarcasına (ama yanlışlıkla değil ha!, bilerek, isteyerek), kırıvermişti boynunu. Saliha hep Asım’la. Asım’ı... Nasıl ve ne zaman? 

            -Daldın gene kız, hadi yürü, hadi gidelim, diyen Hanife’nin sesiyle toparlandı Saliha. 

            -Gidelim, dedi kısaca. İçinden de; “gidelim, bulalım onu. Hesabını soralım. Öldürelim. Yok; ben tek başıma, sevişir gibi, sevişirken öldürüyüm”. 

**
ÇİNLİ AŞÇI – KUYUMCUNUN İTİRAFI 


            Doktorun itirafını okuyup, delikanlının sesinden de dinledikten sonra, yola koyuldular. Lokantanın önünden geçerken, iri harflerle yazılıp camına yapıştırılmış, “KUSURA BAKMAYIN” yazısını okuyunca, durup, kocca bir, -E pes valla, çektiler: –Yav bugün günah çıkartma günü müdür, kandil mi, kadir gecesi midir nedir? Herkes bi tuhaf; herkes itirafçı olmuş anam, dedi Hanife gülümseyerek. “Ağzının tadını bilen siz sayın müşterilerimizden ...” diye başlıyordu yazı. Kalın uçlu ispirtolu kalemle karton üzerine yazılmıştı. “...özür dileriz”. Gerisini de bir solukta okudular: 

            “...Televizyondaki beyaz eşya reklamına kapılıp, lokantamızda Çinli aşçı çalıştırdığımızı duyurmuş olduğumuz malûmunuzdur. Siz değerli müşterilerimize Çin yemeklerini de tanıtıp, tattırmak amacıyla... “ 

            -Kız bak, Çinli aşçı varmış da haberimiz yokmuş, dedi Hanife. 

            -Gerisini oku da hele, dedi Saliha da. 

            “...amacıyla da olsa, böyle bir duyuru yaptığımız için özür dileriz. Aşçımız, Çinli diil, Çan’lıdır. Temiz toplum, dürüst lokantacılık anlayışımız gereğince, duyurur, özür dileriz. Not: Çan böreğimiz nefistir, bekleriz. Not: Garsonumuz da İngiliz diil, İzmirlidir.” 

            Hanife, lokantanın kapısından içeriye bakmaktayken, Saliha da yandaki vitrine yönelmişti. -Aaa baksana, dedi küçük bir çığlık atarak. –Kız sen asıl kuyumcuya bak! – N’olmuş ki diyerek, merakla geldi Hanife. –Baksana ayol, dedi Saliha da. Okudular birlikte: KUYUMCUNUZ TAHSİN’DEN SAYGILARLA... 

            Her zaman en kıymetli mücevheratı en uygun fiyatlarla sizlere sunan kuyumcunuz ben Tahsin; tefecilik suçundan yargılandım. Üzgünüm. Ancak mahkeme, hakkımdaki kamu davasını reddetti. Karar, savcı tarafından temyiz edildi. Avukatımın dediğine göre; dosya Yargıtay’a gönderilmiş. Suçuma uygulanacak Ödünç Para Verme İşleri Kanununun bi maddesi mi, ... sayılı Kanun Hükmünde Kararname mi ne, iptal edilmiş. Bu durumda, davanın ortadan kaldırılmasına karar verilmiş olması, bozmayı gerektirirmiş. Meğerse, hakkımda beraat kararı verilmeliymiş. Yani işte, aklanmış oldum bölece. Hizmetinizdeyim. Durumu, “temiz toplum, dürüst kuyumculuk” anlayışı uyarınca, bilgilerinize sunuyor ve artık asla tefecilik yapmayacağıma söz veriyorum. Not: İhtiyacınız olursa hani...... yine de... 

            -Bunlar birilerine nanik mi yapıyo kız? Diye sordu Hanife. -Hani anlayan olursa diye mi? İlgisiz ve uzak kısa bir, -kim bilir, dedi Saliha da. 

**
 
MEYHANECİNİN UYARISI – İMZAYA ÇAĞRI 


            Öfkenize, dilinize ve içkinize hakim olun! 

            “Öfke, bilinç ve iradeyi kaldırmayıp, yalnızca iradeyi ve dolayısıyla sorumluluğu zayıflattığından, suç kastının ortadan kalkması söz konusu olamaz.” Meyhaneci Kasım. Not: Yolluk, müessesemizin ikramıdır. Girdiği gibi çıkana tabi. 

            -Asım da gelirdi buraya, dedi Saliha, kuyumcunun az ötesinde, yeni açılan meyhanenin camındaki yazıyı okurken. –Arkadaşlarla bi temiz rakı içecez, derdi. Arardı ama, on dakkada bir. Bak burnuyla da içmezdi hani, Allah’ı var. 

            -Kızım sen bozmuşsun şu Asım’la. Kafayı yiyecen ayol, bırak işte, bitti. Hani ne diyo o şarkıcı, neydi oğlanın adı? Hani “Bitti gitti, tamam” diyen? De sen de onun gibi anacım. Bitti de. Hah, Levent... bişiydi. 

            -Yüksel, dedi Saliha. -Niye ayrıldılar ki Sertap’la? 

            -Başlar ve biter kız, bilmez misin, her iş öyle diil mi? 

            -Bi yerde okumuştum, dedi Saliha; Yıldızlar gece büyürmüş. Öfkem de öyle. Karanlıkta uzarmış yollar. Nefretim de öyle. Kabullenemiyorum işte. Yok ötesi. 

            İMZAYA ÇAĞRI! Yıllardır tanırsınız beni. Günün İLK ve SON alış verişlerini daima benden yaparsınız. Büfeyi her zaman, gece yarısı 01.oo’de kapattığımı bilirsiniz ve bu nedenle de içiniz rahattır. Belediyenin bi kararı nedeniyle suçlu olup yargılandım. Büfeyi saat 24.oo’de kapatmam gerekiyomuş. Demişlerdi de, işte... Neyse. Sulh Ceza Mahkemesinde görüldü davam. Mahkûm oldum. Siz mahalle sakinlerinden özür diliyorum. Fakat kararı avkatım temyiz etti. Yargıtay da demiş ki; Ey Sulh Ceza yargıcı! Sen bu adamı yargılayamazsın, çünkü oluşan eylem ( büfeyi geç kapatıyor olmam yani) idari yaptırıma bağlanmıştır. Görevsizlik kararı vermen gerekir, demiş. Mahkeme de öyle yaptı. Bozmadan sonra Görevsizlik kararı verdi. Durum bundan ibaret. Olayı sizlere duyurmayı, “temiz ve dürüst büfecilik” anlayışımın gereği sayıyorum. Hepinize saygılar. Not: Ben büfeyi sizler için açık tutuyorum. Sizler de beni imzalarınızla destekleyin de, belediyeden izin alabileyim. Bi not daha: Necla’nın pavyondan çıkışını beklediğim yalan. Aslı yok valla. Saygı ve hürmetlerimle. Büfeci Basri. 

            -Kız, bugün gerçekten bi tuhaflık var bu millette. Var da, bizim haberimiz yok, dedi Hanife, büfecinin çağrısını okurken. -Sade sende diil anacım, herkeste bi gariplik var. Baksana şu büfecinin yazdığına. -O da bu büfeye gelirdi, dedi Saliha da; -gecenin bi vaktinde sigarası, içkisi kalmasa, doğru buraya. Asım için, deyip katıldılar imza kampanyasına. 

**
FALCI KİRAZ'IN DAVASI 


            Küfenin az ötesinde, hasır iskemlesine oturmuş, ispirtolu ocağına kahvesini sürmeye hazırlanan çingene güzeli çiçekçi Kiraz’a Laf atmadan edemedi Hanife: -Kız Kiraz, n'oldu senin davan, atmadılar mı daha hapse? 

            -Tüvbe tüvbe, yel alsın ağzından be ablam. Alasınız çiçeklerimden, bakayım bi fal ... 

            Üsteledi Hanife: -Alırız, alırız.. De hele kız, de bakalım, bitti mi mahkemen? 

            -Hem bitmiştir, hem bitmemiştir güzellerim. 

            -Kiraz, bu nasıl iş, yoksa mahkemeler de mi senin falların gibi... 

            -Te bak orasını bilmem, bilirim bozmuştur kararı, o Ankara mahkemesi... neydi ki? süleyin gerisini be  yav ...taydı da, ne taydı? 

            -Yargıtay, diye atıldı Saliha. 

            -Tamam be güzelim duğru dersin. İşte bozmuştur o mahkeme, burdakinin kararını. 

            -Niye ki? diye sordu Hanife.. 

            -Bilirsiniz çiçek satar, isteyene fal bakarım. O gün de üleydi işte. Avcundaki parasını almışım meğerse. 

            Öle demiş komsere, savcıya; çaldı benim paramı, demiş. Yalandır be yav. Yapayım birer kave, 

            bakayım falınıza? 

            -Bakarsın bakarsın, bi bitir de lafını... Dedi Saliha. "İyi de olur hani: bilir mi ki Asımı ..." 

            Kiraz kahvesinden kocaman bir yudum alıp, -sonacıma, mahkeme... hakim de güzel adamdı yani; -Kiraz kadın yapmışın bu işi, işte kanıtları, işte tanıkları, dedi. Verdi cezayı güzel adam, güzelce. Abe avkatım da huş cucuktur hani, dedi temyiz etcem. Yapasın napcaksan da, kurtarasın beni, dedim. İşte büle. 

            Merakla sordu Saliha, -Eee sona, sona n'oldu? 

            -Atasınız bi on dolarlık da, gelsin gerisi. 

            -Aman be Kiraz. Kız derdini dinleyelim diyoruz, sen tutturmuş para istiyosun, diye çıkıştı Hanife. Üstelikte Dolar ha! 

            -Şakadır be güzelim, demez miyim? Derim elbet. İşte temyiz mi ne, benim avkat: her ne ettiyse etmiş, demiş, yok be yav suçlu diildir bu Kiraz; çalmaz kimsenin parasını pulunu. Almıştır yalnızca bi fal parası. O da yani, türkiş lira. Yargıtay da demiş, orasını geçelim de, demiş, bi maddenin bi fıkrası yerine, aynı maddenin başka fıkrası... abe güldürüyo bu fıkra lafı beni. Ama bilirim çarpar te be yav . O fıkra, bu fıkra; bi de o kanun, üstüne başka kanun... Kucam iyi kullanır parmaklarını, güzel çalar hani, kanunu yani. lşte büle, iki ayrı suç kabulü olmaz, demiş Yargıtay. Bozmuş kararı. Ceza süresi yönünden kazanılmış hakkına dokunulmasın; fazla ceza yazıktır Kiraza demiş. Çıkcaz yine hakimin önüne. 

            -Kiraz bacı, önce benim falıma bakar mısın ki? Sesiyle fark ettiler, kim bilir nicedir arkalarında durmakta olan genç kadını. Kiraz, ruhunun derinliklerinden gelen bir seziyle; 

            -Dertlisin bi iyce. Dersen olmuşu, ben de sülerim olacağı, dedi. Sonra da, -Oturun hanımlar deyip, iç içe geçmiş küçük plastik tabureleri çıkarıp uzattı hepsine. 

            -Anlat anlat, rahatlarsın, dedi Hanife de. 

            -Dinler misiniz gerçekten? Deyip başladı genç kadın. Gözlerinde yıkılmışlığını okudu hepsi. 

            -Süleyman öldü... Adım Nalan... 

**
NİKAHSIZ NALAN’IN EVLENME ŞANSI ... 


            Süleyman öldü. İş kazasında. On sekizinde dul kaldım. Bir de çocuk. Nikahsız yaşadık bunca yıl. İmam nikahı... elbet. Süleyman... benim de kocamdı: erkeğim, çocuğumun babası. -İş kazası, dediler. Nikahsız... ama yaşadık; sevdalı mı sevdalı. Öldü. Oğlumla, ersiz, babasız kaldık. Adım Nalan. 

            Dava açtık ablamla, Süleyman'ın resmi karısıyla yani, Meryem'e abla derim; Avkat tutuldu önce. Dedik paramız yok: kazanalım, sen de kazan. Sağ olsun, yaptı yapılması gerekeni. 

            Sonunda dedi bi gün, -kazandık. Maddi mi ne, şu kadar lira, şu kadar da manevimiymiş neymiş, kazanmışız. 

            -Hasılı, toplam şu kadar para geçecek elinize, dedi. -Hele bi karar kesinleşsin. Ne demekse! 

            Ablam biraz mıkırdandı, önceleri; hani, "ben resmi karısıydım, hem de yaşça da büyüğüm filan diye. Allah’ı var, severim de ablamı. Ama giden gidiyo, kalan... yaşam derdinde. 

            "Hakça bölüşürsünüz" dediydi, konu komşu: hani kardeş payı... razı olur gibiydi ablam. Derken, dedi ki avkat : -kararı temyiz ettiler. 

            -O ne ki, diye sormadım. -Kim ne etcekse etsin, dedim içimden, gelir miydi ki Süleyman'ım... Kırkı çıktı. Aylar geçti. Ablam sorduğunda, -Dosya temyizde, temyiz Ankara'da, dedi avkat. -Hele sabredin. Gidene rahmet, kalana sabır, dedi komşular. 

            "... tazminat isteminde bulunan (Nalan) nikahsız eştir. On sekiz yaşındadır. Ve bir çocukludur. Sosyal durumu nazara alındığında; nikahlı eşe (Meryem'e) nazaran, evlenme olasılığının yüzde otuz beş oranında daha fazla olduğu söz götürmez" böle demiş yüksek mahkeme. "Öte yandan, demiş bu temyiz mahkemesi; "güçlü olmayan aile bağı nedeniylen demiş, "büyük bir olasılıkla Nalan, ortak evlerini terk ederek, kendisine yeni bir yaşam kurar” demiş. Yalanım varsa anacım, böle demiş. 

            "...belirlenen tazminattan hak ve adalete uygun bir indirim yapılması gerektiği de tartışmasızdır", demiş çoğunluk. Ama, ordaki bi yargıç katılmamış ötekilerin kararına; "karşıyım ben demiş. Olur mu ya böle adalet, demeye getirmiş. Yürekli bi yargıçmış. "Anadolu'da adet ve örf gereği, ömür boyu nikahsız yaşama riski ile ezilen kadını, hukuk önünde de bu derece zayıf duruma düşürmek, adalet hislerini rencide etmekten başka bir sonuç getirmez" demiş. 

            Demiş ama naapsın, yani bi başına. Ayrıca demiş ki: "Bu durum ülkenin sosyal yapısından kaynaklanıyorsa, düzenin değiştirilmesi, güçsüzü daha güçsüzleştirmekle olmaz. Bu nedenledir ki, evlenme şansını yüksek tutmanın yanında, bi yasanın bi maddesi gereği, ikinci bir indirim yapılmaması düşüncesiyle, sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum" demiş, ama işte... Yine de, ötekiler, "mahkemenin kararı, usul ve yasaya aykırıdır" deyip, bozmuşlar kararı. Oy çokluğuyla. 

            Bir ağızdan sordular. -Eee n'olcak şimdi? 

            -Dava yeniden görülecek, hakim yeniden karar verecekmiş. “Direnir”, diyo avkat, "hüküm yargıcındır, direnir" diyo. Bakalım; nasıl direncekse! demekteyken Nalan, 

            -Şu geçen amma da Asıma benziyo, dedi Saliha. 

            -O da kim ki? diye sordu Nalan. 

            Sesi, kendisine bile ürkütücüydü Saliha’nın. -Kim olacak, kaderimin öznesi.