HAK
ARAMANIN YOLU YORDAMI
Pırıl pırıl bir gün. İçiniz de aydınlık. Kendinizle
barışık ve uyumlusunuz. Gözlerinizi yumduğunuzda ara sıra, bir yaz kumsalı
görmektesiniz. Sokağın gürültüsü de, dalgaların sesine dönüşmekte o an.
Gecenin uzanamadığınız yıldızları kum olmuş da, yıkanmaktalar.
Sallanan sandalyenize oturmuş, pencereden dışarıyı izlemektesiniz.
“... eksilmesin yüzünden, o tebessüm, o bahar...”
Lambalı radyonuz onarılmış, FM yayınlarını değilse de, orta dalgadan TRT.
yayınlarını dinleyebilmektesiniz. Ara sıra cızırtı yapsa da çocukluğunuz
o radyonun içinde. Markası Lorenz. Siyah, bakalit.
Kış günlerinin birinde, merkez sizsiniz ve evren çevrenizde dönmekte. 550
milletvekili de, yeni salon açılmadan, bilmem ne derisi kaplı yeni koltuklarına
oturmadan, kapınızda kuyruk olmuş, siz sayın yurttaşı ziyaret etmek için
beklemekteler. Seçim zamanı falan da değil üstelik. Var bir tuhaflık ya,
neyse.
Güneşi selamlıyorsunuz önce. Sonra toprağı. Güneş ve toprak ... Nasıldı
o dizeler? “Dayayıp sırtını duvara...” Bir yudum daha alıyorsunuz kahvenizden.
Bulutlar, pamukhelva ... Kış bugün izinli de, yerini yaza bırakmış hani.
“Hatırla ey peri, o mesut geceyi...”
Mesut gece... Başbakan ... çağrışım. Hayır, şimdi şu an hüküm yok, hükümet
yok. Olur vermiyorsunuz kafanıza girmelerine.
Çalışmak, yetişmek, yapmak, bitirmek... yok; zorundayım’sız bir anınızdasınız.
Düşünceleriniz özgür.
-Yerçekimi, atmosfer basıncı da yok mu? Ya iç baskı, dış baskı... şaşırdınız
mı?
“İsmim Mesut, göbek adım Bahtiyar ... yıllarca böyle bildiniz siz; Mesut
Bahtiyar’dan şarkılar dinlediniz.” Rahmetli Müren; sesi ses, Türkçe’si
de Türkçe idi. Yaşam bir gölge oyunu. Gömlekler bugün yıkanmalı. Kuru temizlemeciye
de...
-Yerde ne var?
-Yer boncuk.
-Gökte ne var?
-Gök boncuk.
-Kaldır beni hoppacık.
-Hop hukuk, hop demokrasi ... Hop.
Görev konusu; kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece kendiliğinden gözetilmesi
gerekir.
-Hoppala, bu laf da nesi? diye sordu Saliha, kahvelerini içerken. –Ne ilginç
bir program.
Sunucu da sanki Saliha’yı duymuşçasına;
-Okuduğunuz bir kitaptan, ya da Tv. programlarının birinden kalmış olabilir
mi aklınızda?.. Belki,
demekteydi.
“Görev konusu...” akıp gidiyordu adamın sözleri...
-Bir çocuk sesi ulaşıyor kulağınıza; -Anneee. Yankılanırcasına, fakat fısıltıyla
dökülüyor sizin de dudaklarınızdan; - Anne.
“Mahkemelerin görevi yasayla belirlenir”. -Anneee, babam ne zaman gelecek?
-Haberler başlayınca yavrum. Hadi açalım radyomuzu.
Güneş, bir okul kaçağı gibi ... olmaması gereken yer ve zamanda yakalanmışçasına...
“Solsan da sararsan da... Rabbin bana bir nimeti varsa ...”
-Yalanım varsa iki gözüm ...
Ekrana takılıp kalmış, hani hem tanıdık, hem de yabancı bir ses duyar gibiydi
Saliha...
-Boşanacam kız, yemin billah.
-Ah, Asım, dedi inlercesine.
-Ne o kız, bitmedi mi daha ahların. Bırak, unut gitsin hayırsızı, dedi
Hanife de.
Program ikisini de sarmıştı.
-Öyle de, Görevsizlik Kararı; olumlusu, olumsuzu ... Görev Uyuşmazlığı;
Mahkemelerin Yetkilisi, Yetkisizi ne oluyor? Demekteydi sunucu. Sorulu,
yanıtlı, sohbeti bol bir programdı.
-Bu ne aculluk efendim! Durun bakalım, daha yeni başladık.
Görev ...
Tamam, tamam anımsadınız işte: Hani geçen akşam Tv.de bir program vardı
ya. Hah işte, kalmış aklınızda demek : “Görev konusu. Mahkemelerin görevi
yasayla...”
Hani uykunuz gelmişti de, -videoya çeker, bir ara izlerim, diye düşünmüştünüz
ya. “Yurttaş ve Hukuk” isimli bir programdı.
Haydi şimdi... Neden olmasın...
-Kısa bir reklam arası, bizden ayrılmayın e mi?
Kahvelerini içmişler, Saliha falını çoktan kapatmıştı.
-Kız bak bakalım soğmuş mu, dedi. Hanife de büyük dikkatle dokundu fincana;
- He soğmuş, bakışların gibi kız, dedi. Dedi ve ekledi, -hani bilmesem
seni, bana mı bu soğukluğun diyecem.
-Yok be anam, olur mu hiç, sen bana kardeşten ötesin, bilirsin.
-Bilirim, bilirim de... ya ne bu halin?
Reklamlar bitmiş, program başlamıştı:
Davanın konusu (sonuçta ve çoğunlukla) ya paradır, ya da başka bir şey.
-Paradan gayrı bir şey mi !?
-Olur elbet.
Davacı ya da davalı olmak ... Hak deyip, hakkını istemek. Öncesi, hakkını
alamamak, haksızlığa uğramak. Orman Kanunu ... Güçlü olan kazanır. Kazanan
haklıdır. Ben ve sen. Haklıyım haksızsın. Ya da tersi. Birisi karar versin.
-Kim ve nasıl?
-Kitap ne yazıyor?
-Hangi kitap canım?
Avukatın, “sevdanın yasası yok” deyişini anımsadı Saliha. – “yasası yok,
kitabı yok!”. Gözleri ekranda, dalıp gitti.
Her işin olduğu gibi, hak aramanın da (yasal olarak yani) bir yolu yordamı
vardır. (Davacı Saliha; davalı Asım... eee, gerisi?) Ve hukuk davalarında
yargılama yordamı; 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)
ile belirlenmiştir.
-Kaç çeşit usul ve hukuku vardır ki? dedi Hanife. Hanife’nin sorusuyla,
derin bir uykudan uyanırcasına sordu Saliha da, -Asım mı dedin?
-Bugün sen gerçekten bi tuhafsın kız, gerçekten. Kafayı mı yedin şu Asımla.
Tamam de, bitti de, unut gitsin.
-Aheste çekelim kürekleri ... demekteydi sunucu.
Ecevit usulü, Baykal usulü... demokratik sol; sosyal demokrasi... CHP.
ve Atatürk ...
Hele Refah’ın demokrasi aşkı...
İyisi mi önce filmimizi izleyelim :
1923-1938;1946-1960; 1961-1971; 1971-1980,12.Eylül.1982 Anayasası ... Haklar
ve ödevler.
Onlar şimdi 550 kişi. Oldular da...
-Eceli ile mi ölmüş, yoksa zehirlenmiş mi? Yani ... Tartışılsın.
-Kim?
-Efendim, rahmeti rahmana kavuşmuş cumhurbaşkanı ...
-Neden ölümünden bunca yıl sonra, neden şimdi?
-...
Mahkemelerin görevini belirleyen yasa; 1924 tarihli, “Mehakîmi Şer’iyenin
ilgasına ve Mehakim Teşkilatına ait ahkâmı muaddil Kanun”dur. (Yasayı bilmemek
özür değildir. Ya dilini !).
Hukuk usulü yasasında 20.06.1996 tarihinde yapılan değişiklikten sonra,
yüz milyon liraya kadar olan istemler için, Sulh Hukuk Mahkemesinde; fazlası
için, Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açılması gerekmektedir.
Neden? Küçük işlere birisi, büyüklerine ötekisi baksın (mı?) Niye ki? Sulh
yargıcı deneyimsiz, ya da daha az bilgili de ondan mı yani?. Hani iş bölümü
belki.
-Sulh ne, Asliye ne?
-Sulh = Barış. Ama, “Barış Mahkemesi” denmiyor.
-Uzlaşma Mahkemesi?
-Hukuk Fakültesine adım attığımız 1972 yılında bu sınır TL 5.000.- idi.
O zamanın parasıyla. Ya yarının parasıyla?. Paraya göre mahkeme!, konusuna
göre mahkeme; yargıç açığı, uzmanlaşmış mahkeme gereksinimi...
Görevli mahkeme? Görev ve mahkeme ...
... “demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla işlemektedir...” (konuşmacının
ağzından bolca dökülen e’ler, ö’ler ayıklanarak yazılmıştır).
-Nasıl yani?
-Söyleyen eveleyip gevelerken, ıkınıp sıkınırken;kendisi inanıyor mudur
ki, yurttaşlar da ...
-Hukuk devleti ...
-Eee ...
-İşte bu hukuk devleti...
-Evet ...
-Anayasada yazan bu hukuk devleti...
-De be kardeşim, de be sayın yetkili,
-Kutsal devlet ...
-Hani hukuk devletini şey edecektiniz...
-Yani bu kutsal hukuk devleti ...
-!!
*
-... madem öyle, gel sulh olalım.
-Olalım.
-Gidelim Sulh Mahkemesine de bizi uzlaştırsın.
-Uzlaştırsın.
Pek de böyle olmuyordu galiba. Ya nasıl oluyordu?
Faiz, icra tazminatı ve giderler, görevli mahkemenin seçiminde hesaba katılmaz.
-Hele siz önce, asıl alacağınıza göre mahkemenizi bir seçin de ... demeye
geliyor.
Seçmek güzel. Özgürlük.
-Mahkemeyi seçmek özgürlüğünün içinde, mahkemeyi seçmek zorunluluğu da
yok mu ama?
-Var gibi.
-Neden?
Davanın konusu paradan başka bir şey olup da (kırılan Çin vazosu; ya da
terkedilmiş kırık bir kâlp gibi), davacı ve davalı, ederinde uzlaşamazlarsa;
parasal karşılığı, davanın açıldığı mahkeme tarafından takdir ve tayin
olunur.
-Haydi bilirkişiler! İş başına.
(Kaç paralık demokraside yaşıyorsunuz diye sorulur mu?)
Haciz ve iflas işlemlerinden dolayı açılacak hak (istihkak) davaları (bu
da ne demek?) hakkındaki hükümler saklıdır (nasıl yani?, nerede?).
Davanın konusu birden çoksa (kırılan bir Çin vazosu, bedeli tahsil edilememiş
bir Hereke ipek halısı, ve ödenmemiş senet gibi), parasal karşılıklarının
(miktar ve kıymetlerinin) toplamı esas alınır (yani, kaç paralık dava?,
ona bakılır).
-Kaç paralık adam, der de kimileri, insanı parayla ölçer ya, o ayrı.
Seçim hakkı davalıda olup; davalı, davacının istediği iki şeyden birini
vermekle borcundan kurtulacaksa ... (-Ver kurtul, der ya kimileri. –Ver
Kıbrıs’ı kurtul; ver özerkliği kurtul; ver bilmem neyi kurtul; ver... ver
de kurtul; ya sipariş edilen Çin vazosunu, ya da ipek halıyı teslim etmek
gibi, ver kurtul), iki şeyden birini vermekle borcundan kurtulacaksa, bunlardan
hangisinin kıymeti fazla ise, yalnız değerli olan göz önünde bulundurulur.
Seçme hakkı davacıda ise (ya Çin vazosunu, ya da ipek halıyı istemek gibi),
seçimini yaparak davasını öyle açması gerekir.
-Neyi, niçin istediğini bilmeli insan değil mi ya. Kul-Yurttaş; Yurttaş-Devlet,
Demokrasi-Hukuk; Hukuksuz devlet / Devletsiz hukuk.
Seçimlik hak (hakkı hiyar; hıyar değil aman ha!); belirli bir para (örneğin
TL 99 milyon) ile başka bir şey ( meselâ, Saliha’nın yüreği!) ise (ya para,
ya da kırık kâlp), görevli mahkemenin seçiminde, yalnızca paraya bakılır
(kırılmış kâlbin değeri çok daha fazla olsa bile).
-Neden?
-Çünkü... dava açarken harç denilen bir para ödersiniz ya, işte o harcın
hesaplanması kolay olur da onun için.
Şimdiye dek neleri istencinizle seçtiğinizi, neleri seçmek zorunda kaldığınızı
düşünün bir. Ve neleri seçemediğinizi de. (Seçtiğine inandırılmış olanlardan
mısınız yoksa?).
Birisi ötekinden TL 250 milyon alacaklı (bu devirde, Türk lirasıyla alacaklı
olan mı var!). Borçlu, 10 eşit taksitte ödeyeceği borcunu, bölük pörçük,
iki yüz milyona tamam etmiş. Kalan son iki taksiti, elli milyonu öde(ye)memiş.
Alacaklı da, -açarım bir dava alırım paramı, demekteymiş (Aferin valla.
Hani mafyacıklar filan dururken yani!). İşte bu durumda Görevli Mahkeme;
tahsil edilememiş olan miktara göre belirlenir (örneğe göre, Sulh Hukuk
Mahkemesi).
-Yalanım varsa iki gözüm ...
Birisi ötekinden TL 250 milyon alacaklı olduğunu iddia ediyor ...
(saniyede 300 metre hızla yol almış ve almakta olan bir sesi, bir kez daha
duyuyorsunuz, evrenin bir başka köşesinde: Rüşvetin belgesi olur mu ulan?).
Öteki de, -hayır borcum yok, demekte.
(Dağ dağa kavuşmaz, insan insana Amerika’da kavuşur. İkisi de, gidenlerin
hepsi de mutlu, ve viski sızmıyor aralarından).
Alacağın tamamı çekişmeli yani. İşte Görevli Mahkeme: Asliye Hukuk.
-Nasıl kanıtlayacak alacağını? Hı?
-O ayrı bir konu.
Alacağın-borcun aslı çekişmeli değil de, dava; faiz (vade farkı) davası
ise, ve alacaklı-davacı da derse ki, -asıl alacağım TL 250 milyonu aldım,
ancak şu kadar lira da vade farkı var, onu da istiyorum. İşte bu zaman,
o ödenmediğini savladığı (iddia ettiği) vade farkı miktarına göre; ya Sulh,
ya da Asliye Hukuk mahkemesi Görevli olacaktır.
Asliye = Aslî, asıl, ilk ... esas mahkeme?
-Hadi mahkemecilik oynayalım, dedi Saliha
-Oynayalım, dedi Hanife de. Derken de düşündü: -Bu kız gerçekten bi tuhaf
ya bugün, hadi hayırlısı.
-Sen yargıç ol, ben davacı. Şey... Asım davalı olsun, Fikriye de...
-O da bilirkişi.
-Ya Tansu, ya Mesut, ya Necmettin?
-Bülent’le Deniz?
Deyip gülüştüler.
-Baba Başkan olsun, dedi Saliha.
-Olsun mu? Diye sordu Hanife de. Sonra da, -kız bulaşmayalım şu politikacılara
da televizyonu izleyelim, dedi.
Telefon bağlantıları, konukların soruları, sunucunun şakaları ve araya
giren reklamlarla sürüp gitmekteydi program.
Diyelim ki bir vatandaş, -alacağımın ödenmeyen kısmı elli milyondur (Türk
Lirası olarak), eh gidip Sulh Hukuk Mahkemesinde bir dava açayım dedi,
ve de gitti o mahkemeye. Borçlusu da, eğer derse ki, -bir dakika sayın
yargıç; benim de alacağım var kendisinden, hem de üç yüz milyon (yine Türk
Lirası hani yani). -Ben de karşı dava açıyorum.
İşte o an her şey değişir: Sulh yargıcı, -benim görevim yüz milyona kadardır,
deyip “Görevsizlik” kararı verir.
-Aynı yargı yolunda Görevsizlik... Kaç yargı yolu var?.
Görevsizlik kararı verir ve, -Buyurun Asliye Hukuk Mahkemesine, der.
-Neden?
-Çünkü; karşı davanın parası (miktar veya kıymeti), asıl davadan çoksa,
karşı davanın kıymeti esastır.
-Niye ki?
-Yasa öyle diyor...
“Elimizde saçından bir tutam var. Doktoru kesmiş. Saklıyoruz. Tahlil yaptırılırsa
anlaşılır, zehirlenmiş mi, zehirlenmemiş mi?”
-Evet ya, zehirlemek... Neden olmasın? Zehirlerim. Bayılır pilakiye. Katarım
zehri bolca, afiyetle yer. Olur elbet.
-Ne diyosun kız, diye sordu Hanife. Yanıtlamadı, ya da duymadı Saliha.
Sunucu; -Bir taşınmaz öteki taşınmaza geçit hakkı vermese... demekteydi.
-Ne hakkı? Diye sordu stüdyodaki konuklardan birisi.
-İrtifak hakkı. ... dedi sunucu da.
-Ha ...
“Kaç çeşit hakkı var bu ülkede yaşayan yurttaşların? Kaçından haberleri
var, ve hangilerini kullanabiliyorlar? Yurttaşın tanımı ne ki?”, diye düşündü
Saliha. “Sevişirken ölen insan, eceliyle mi ölmüş sayılır... yoksa?”.
... geçit hakkı vermese (arsa üretenlerin ve yapı oluru verenlerin kulakları
çınlasın);
-geçit hakkımı isterim, diyen taşınmaz adına açılacak davada hangi mahkeme
(Sulh mü, Asliye mi?) görevli olacak?
(Hadi bakalım! Toprağa bağlanıp, yerleşik düzene geçen ilk insanlar, bugünü
görseler pişman olurlar mıydı?).
Yasa diyor ki; bu geçit hakkının kullanılmasının davacı taşınmaza sağlayacağı
değerlenme ile, davalı taşınmazda oluşturabileceği değersizleşme kıyaslanır;
hangisi çoksa, görevli mahkeme ona göre belirlenir (Tamam mı).
-Bilirkişiler neredesiniz? E hadi.
-Bilirkişiler de kim, hem neden bilirkişi?
-Sırası gelince göreceğiz efendim. Biraz sabır.
Yanisi, davanızı açmadan önce düşünün taşının, ölçün biçin, ondan sonra
hakkınızın parasal karşılığına göre mahkemeyi seçin.
Hani bir cumhurbaşkanı vardı, rahmetli oldu ya, nasıl da tazminat davaları
açardı; bugün buna, ertesi gün şuna. “Kazandığım tazminatlarla geçiniyorum”
derdi.
Hakkını arayana, üstelik yasal yollardan arayana, saygı duyulur ancak.
-Dava açıp hakkını aramak vatandaş için de kolay mı?
-Elbette (yani...).
İstatistikler, yargıya yansımış olaylar üzerine... ya yansımamış olaylar?
Mahkemenin önüne geldi bir dava, ya da iş. Yargıç bakar önce; bu konu öteki
bir mahkemenin yahut idari makamın, ya da başka bir yargı merciinin görevine
giriyor mu, girmiyor mu ... (Adalete giden yollar: Yargı Yolları ... Adlisi,
idarisi, askerisi! )
-Neden baksın, neden incelesin; nedir o başka idari makam mı, merci mi
ne?
-Görev, kamu düzenine ilişkindir dedik ya.
-Ya bu “Kamu Düzeni” ne menem bir şeydir ki; yurttaş o mahkeme mi, öteki
mi diye dolanıp durduğunda bir şey olmuyor da, -Vay efendim “Görevsiz mahkemede”
dava açılmış, denildiğinde, hani neredeyse yer yerinden oynuyor?
Yargıç bakar önce. Bakar, inceler ve duruşma yapmadan da, dosya üzerinde
Görevsizlik Kararı verebileceği gibi, davanın her aşamasında, (hani dava
açılmış, şu kadar zaman geçmiş, kanıtlar falan toplanmış, dava bitti bitecek
derken...) kendiliğinden, görevli olmadığına da karar verir.
-Yargıda işler kaplumbağa denirken, “Görevli değilim” demek? Sanki o görevli
mahkemenin yargıcı misâl, bilirkişiye başvuracak da, öteki gerek yok mu
diyecek? Ya da başka başka yasaları mı uygulayacaklar?.
Yanlar da, davanın her aşamasında, Görev İtirazını ileri sürebilirler (Niye
ki?).
-Bu görev, kutsal devlet için.
-Bu görev, kutsal.
-Görev başında şehit ...
-Şehit ! Dinsel bir sözcük değil mi? Hani Tanrı uğruna, din için filan
...
Oldu da bir dava, Asliye mahkemesinde sonuçlandırıldı (hükme bağlandı).
Ve sonra, anlaşıldı ki, davanın aslında Sulh mahkemesinde görülmesi gerekirmiş.
Bu durumda, davanın Sulh mahkemesinin görevi içinde olduğu ileri sürülerek
Yargıtay’a gidilemez (hüküm, bu nedenle temyiz edilemez; aklın neredeydi
be vatandaş, derler insana. Vardır bir nedeni. -Olur a, ya tersi olursa?
-O başka. -Yani? -Yanisi, sil baştan, dava yeniden görülür.
Davanın nerede açılacağı belli olmuş sayalım. Dava dilekçesi (Olay ve Hukuk
başlıkları altında yazılmış bir güzel; işte böyleyken böyle oldu, işte
ilgili yasa, işte maddeleri...denilmiş hani), ekinde kanıtlar, örnek kararlar,
tebligat zarfı ve pulu. Dosya içinde hazır. Nöbetçi yargıç havale edecek,
yazı işleri müdürü harcını hesaplayıp yazacak, harcı yatırılacak. -Nereye
yatırılacak? -Ya aynı binadaki mahkeme veznesine, ya da mal müdürlüğüne.
-Niye? -Öyle işte. -Mal müdürlüğü nerede?
-Sor öğren kardeşim. Bağdat’ı sor, müdürlüğü sor. Soran dağları aşmış ...
**
SULH
VE ASLİYE MAHKEMELERİ
Türkiye Cumhuriyetinde evvelâ salâhiyeti derecesi
kanuniyle muayyen sulh mahkemeleri, saniyen: Bulundukları kazanın namıyla
anılan ve bir reis ile (başka reisler, vatan için kurşun atıp, kurşun yiyen
şerefli reisler (!) değil; mahkeme Başkanı yani) iki üyeden oluşan asliye
mahkemeleri vardır.
-Yalanım varsa iki gözüm ...
-Neymiş efendim? Önce Sulh mahkemeleriymiş. Görelim neymiş. Ama önce reklamlar.
-Ne borcum var ne de alacağım. Ne de bir kimseyle kavgalıyım. Bana ne...
“Yurttaş ve Hukuk” muş dedi Hanife. -Başkanlık sistemi olursa ... Yok şu
sistem olursa ... Ha o, ha bu... bizim insanlarımızla değil mi yani? Tut
ki sistem değişti(rildi) geceden sabaha... Sonra... Şu bildiğimiz tüm politikacılarda
mı değişmiş olacak? Nüfusun %99’u yurttaş mı olmuş olacak?
-Öyle deme kız, dedi Saliha. –Bak bu hukuk işi önemli, hakkı aramak, elde
etmek önemli be anacım.
Reklamlar bitmiş, “Güneş, bir okul kaçağı gibi ... olmaması gereken yer
ve zamanda yakalanmışçasına...” diyerek başlamıştı sunucu programına.
-“Muş muş muş...” diyordu ya Tv. reklamlarından birinde bir banka genel
müdürü. Muş’daki yurttaş da, “bana ne gerek hukuk mukuk “diyor mudur ki?
Ya da kimin, niçin umurunda oluyordu da bu hukuk; kimileri için “yok” sayılıyordu?
-Bileğimin gücüyle aldım, diyordu birisi.
-Sırtına vur, lokmasını al, diyordu öteki de.
-Parayı veren düdüğü çalar aslanım, dedi bir başkası da. Ama yurttaştı
hepsi.
-Paran kadar konuş arkadaş, diyen, hiç de arkadaşça bakmıyordu. O da yurttaştı.
-Varsa pulun dünya alem kulun, yoksa pulun...
-Para pul oldu, diye yanıtladı birisi. “Anımsayalım, neydi efendim?” diye
sorup, yanıtını da kendi verdi sunucu: “Türkiye Cumhuriyetinde evvelâ salâhiyeti
derecesi kanuniyle muayyen SULH MAHKEMELERİ,...” -Kız geç kalacaz tapuya,
dedi Hanife. –Daldık gittik televizyona. -He, dedi Saliha da, -Hadi çıkalım.
Amma ilginç program ayol. Dur şunu kasete çekiim de izleriz bir ara. “Belki
Asım’la, öldürmekle de ilgili bi şey...” diye düşündü içinden de. –Aaa
falım, falımı unuttuk!
-Bu fal tutmuş kız! bakılmaz buna, istediğin oluyo, her ne ise.
“Yani Asım’ı...” diye geçirdi içinden Saliha. “Yani Asım’ı... “. Isparta’nın
gülü... gülyağı... Saliha... Saliha Asım’ın gülü... Yani öyleydi. Bir zamanlar.
-Gülüm benim, -Canım.
“Canın çıksın Asım”. Çıkacaktı da, ama nasıl, ama ne zaman...
**
CEMAL’İN
SAĞLAM GÖZÜ ...
Yav duydun mu Cemal’in başına geleni?, diye sordu
öndeki adam yanındaki adama.
-Yoo, n’olmuş ki?
-Sol gözünden rahatsızdı, tuhaf da bir adı vardı ya derdinin; retinop...
mu bilmem ne, işte neticede, ameliyat demişti doktor.
-Eee, sona dedi arkadaşı.
Saliha’yla Hanife evden çıkmışlar, durakta biraz bekledikten sonra, ayakta
gitmemek için, gelen ikinci minibüse binmişlerdi. Saliha cam kenarına oturmuştu;
hani Asım’ı görür de... Öndekilerin konuşmasına, “kurtuldu mu?” sorusuyla
ilgi duymuş, kulak kabartmıştı.
-Ne kurtulması ya, adam, “vah sol gözüm” demekteyken...
“İki gözünü de oysam” diye düşündü Saliha da o an.
-Nasıl olur, nasıl olmuş ki? Allah’tan adam hemen sordu. Yoksa dayanamayıp
Saliha soracaktı neredeyse.
-Duy da inanma hesabı sanki; ama olmuş işte. O doktor bu doktor, gitmeler,
gelmeler, neyse neticede, “şu gün şu saat ameliyat olacak, kurtulacaksın”
deniyo bu Cemal’e. “Olucam da kurtulacam” demekte Cemal de etrafına. Derken...
“Olucam da kurtulacam değil; öldürecem de kurtulacam” diye düzeltti içinden
Saliha.
-...Derken işte, günü saati geliyo. Alıyolar adamı ameliyataneye. İşte
tam bu sırada, ameliyatı yapacak doktorun işi mi ne çıkıyo. Olacak olacak
ya. Hani akacak kan damarda durmaz misâli (Güneydoğu nasıl bir damar ki?).
Tabi bunları hep sonradan işitip, öğreniyo garibim Cemal.
“Herkes sonadan öğrenecek. Bi Asım... bi o bilecek neden, niçin öldüğünü,
öleceğini” diye mırıldandı Saliha.
-Bişi mi dedin? diye sordu Hanife.
-Yoo. Hiç.. yok bişi.
Adam anlatıyordu:
-Tabi bunları hep sonradan işitip, öğreniyo garibim Cemal.
-Ya nasıl olur da son anda doktorun işi çıkar? Ya da ne menem bir iştir
ki, ameliyattan daha önemli olsun, diye sordu, adamın arkadaşı.
-İşte... olacak ya... O doktor da tutuyo başka bi doktoru görevlendiriyo.
–Yav arkadaş hallet şu işi, zaten pek önemli de diil. Benim de sana bi
ameliyat borcum olsun. Ne desin öteki doktar da, hani meslektaş, arkadaş,
-Tamam, olur, diyo. Hay demez olaymış keşke...
“Keşke... keşke ya... Hani Asım... hadi boşanmadı bunca yıl karısından,
bari şu Asuman karısına kapılmasaydı ya... “. Hafif bir ah’la inledi Saliha.
Hanife duydu duymadı.
-İşte bu doktor da...
-Yapıp ameliyatı kurtarıyor mu senin Cemali?
-Ne gezer arkadaş. Gerçi ameliyatı yapmasına yapıyo da; Cemal’in dosyasını
okumadan etmeden işe girişince, sağlam gözü alıyo yerinden, söndürüyo ışığını.
-Nee, çüş be yav, diye haykırdı arkadaşı.
-Hem de nasıl.
-Eee n’oldu sona?
-N’olcak; kusura kalmayın, bi yanlışlık oldu, filan...
-Yav kusura kalmayını, yanlışlığı mı olurmuş? Göz gitmiş bi kez. Sağlamı
hem de.
-Öyle de işte. Aman zaman deyip, alınması gereken sol gözü, bu kez para
mara istemeden...
-Yav gitti adamın sağlam gözü de, bi de para mı şey etcekti yani?
-Ameliyat ameliyattır demişler de önce, doğrusu, yanlışı... sona işte neyse
yanlışlığı şey edince, bu kez hasta olan sol gözü de alıp, Cemal’i hepten
kör edip bırakmışlar.
-Allah allah işe bak sen! Hani sen sen olmasan, atıyo mu ne diyecem.
-Hele ki sonasını dinlesen...
-De bakalım.
-Olan olmuş, bizim Cemal resmen iki gözden olmuş, kör olmuş. Çaresi yok,
telafisi yok. Demişler, bari bi dava açalım da, hani, yapanın yanına kâr
kalmasın yaptığı; biz yandık, başkaları yanmasın hani...
“Yapanın yanına kâr kalmasın yaptığı...” doğru ya diye düşündü Saliha:
Yapanın yanına... Kalmasındı, kalmamalıydı. Ah Asım, nasıl da hak ettin
ölmeyi.
-Neyse o avkat, bu avkat... demişler, “vaziyet bu, olan bu, bizim Cemal,
artık kör Cemal. Yap n’apcaksan”.
-Avkat n’apmış?
-N’apsın. Şikâyet, savcılık mavcılık. Sonunda, “tedbirsizlik ve dikkatsizlik
sonucu yaralamaya sebebiyet vermekten...” açılmış bi ceza davası bu iki
doktor hakkında.
-Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu mu?! diye sordu, arkadaşı. –Yaralama
mı? Yav adamın dünyası karardı be ne yaralaması!
Saliha da, “tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu... “ diye düşünmekteydi.
–Nasıl olurdu ki bu... Hani Asım’ı...
-Öyleymiş, dedi olayı anlatan. –Bu durumda; dava böle, bu nedenle açılırmış.
Açılmış da mahkûm olmuşlar mı, çekmiş mi doktorlar cezasını diye sormalısın
ki...
-De be yahu, de, sordum işte. Çekmiş mi o doktor olacak o... gömlekliler
cezalarını?
-Burası daha bi karmaşık, daha bi tuhaf ya; aylar mı, yıllar mı asırlar
mı süren dava sonuçlanmış, mahkeme 1995 yılının Mart ayının üçünde kararını
vermiş; şu kadar ay hapis, şu kadar lira da para cezası ...
-Hepsi bu mu?
-Karmaşık ve tuhaf dediğim de işte burası. Efendim, işte bu ameliyatı yapan
doktor, doktor olmayaymış da, misâl yani, bi kavgada etkili eylem sonucu
bizim Cemal’in gözünü çıkaraymış, beş seneden on seneye ağır hapis olurmuş
da; doktor olup da, acemilik (!) ettiğinden, üç aydan yirmi aya kadar hapismiş
cezası. Ha bi de yirmi bin liradan doksan bin liraya kadar para cezası.
Ama ağır para cezası ha!.Taksirli mi ne, müessir fiilmiş çünkü doktorun
suçu.
“Ah ki ah, doktor olsaymışım” dedi Saliha, Hanife’ye dönüp yavaşça. Hanife
de şaşırdı;-Nerden geldi aklına? –Hiiç işte, dedi Saliha. –Olsaymışım da...
Asımı...
-Unut be kızım Asımı.
-Unutmak mı? dedi Saliha ve sonra çevirip yüzünü cama, içine döndü yine
: Evet, eve çağırmalıydı. Eskiden olduğu gibi. Eskiden... Sözcüğünü sessizce
yinelerken buruk bir gülümseme sardı yüzünü. Sofrayı da hazırlamalıydı.
Derken, hani o birlikte izledikleri yabancı filmdeki kadının yaptığı gibi;
-hadi aslanım yatağa, demeli, maskelenmiş yüzüyle önce biraz okşamalı,
kıvamına geldiğinde, -Asııım, o filmdeki gibi şey edelim mi, demeli ve
yanıtını beklemeden, ellerini ayaklarını bağlamalıydı karyolaya bir güzel.
Ama usulca. Sevişmenin ve öldürmenin basamaklarını ağır ağır çıkmalıydı.
Asla huylandırmadan...
Öldürmeli, sonra, ölü bedenine yapmadığını bırakmamalıydı. Ya da... evet
evet, öldürmeden önce ne yapacaksa yapmalıydı. Bir anda öldürmemeli, ölmemeli;
ölüm, sevdiği adamı bir tül gibi sarmalıydı. Saliha da izlemeliydi. Ağır
ağır gelmeliydi ölüm. Trakyalı Gülten’in dediği gibi, ende ende... Gülten...
kim bilir nerede, kiminleydi?
-Olsun, yine de girmişler ya kodese.
-Yok be yav, nerden çıkardın hapse girdiklerini?
-E ya, n’olcaktı ki başka!!
-Dur aslanım, daha işin temyizi var. Onu demedim. Kararı temyiz etmiş hepsi;
kör Cemal, iki doktor... hepsi. Yani senin anlayacağın, kararı veren yargıç
ne İsa’ya ne Musa’ya... hesabı, beğendirememiş kararını.
-Temyiz mahkemesi ne demiş? Az mı bulmuş cezaları, daha bi ağır mı olsun
demiş?
-Yok be koçum, kazın ayağı öyle diil işte. Demiş ki Ankara’daki bu yüksek
mahkeme, Yargıtay yani;
“Sanıkların yetki dereceleri, olaydaki kusur durumları ve oranı hakkında
öncelikle, Yüksek Sağlık Şûrası’ndan rapor alınarak, sonucuna göre hüküm
kurulması” gerekir demiş ve bozmuş kararı.
-Eeee?
-Esi besi şu ki, işte şimdi yeniden yargılama yapılacakmış; hani nerdeyse
sil baştan.
-Yav arkadaş bu Cemal, sağlam gözünden oldu mu? Oldu. Yanlış ameliyatı
yapan da doktor mu doktor. Belli mi belli. Faili meçhul değil ki bu işin.
Her şey ortada. Daha nesi ki?.
-Öyle de işte, bu hukuk mukuk işinde aklımızın basmadığı yerler var demek
ki.
-E bu hukuk bizim için değil mi, hani yurttaş için, hani haklıyı, mağduru
korumak için değil mi? Madem bu Yargıtay beğenmemiş kararı, gerisini de
kendisi halletseymiş hani; doğrusu budur deseymiş.
-Hüküm yargıcındır derler ya, işte yine yargıcın karar vermesi gerekirmiş.
Ondan heralde.
-Eee sonra, yine temyiz filan...
-Tabi canım. Bozmadan sonra, yine yargılama, yine karar, yine temyiz. Ama
Cemal hep kör.
**
|