AYNACI  
NURAY 

           NeMe lazım DeMe. Yok, olmaz. Ne bu ayna işi? Sor, soruştur. 

            Dünya şuna buna hayranmış. Bana Ne yani. Canım Nuray. İnan ki adın bi L bir kutu aspirin. Nuray... Ah! Ne idi, Ne oldu...  Bakalım sonu (muz ) Ne olacak? 

            Ayna tut ki yüzü Me, ilkin ön görüŞelim. Aynaya bakış Peşin öDeMedir ruhum. ÖDeŞelim. 

            VekiLe  yazı yazıldı. Vekil kurudu. Çatladı sonra. Başka zamanda bir Vekil ant içti. Sonra kustu. KeSe dolmalı. Doldu. Daha dolduralım. 

            PeZeVe ....  sonunda bir KeSeRe  sap oldu ya. Oldu da gitti fidana saldırdı. 

            Kedi  faRe  oyunu mu? Oynayalım.  Bul karayı al parayı. Yüklü DeVe   yüküyLe   kayboldu.  Ayna gördü, güldü; -olur o kadar, Demiştir için için. Çin Ne  uzak. Yıldızlar da. Ya Nuray... 

            Sesin su; Tenin Gümüş. Üşümüş aynalar, sana küsmüş. 

            BeBe süt istiyor.  BeBecik ağlıyor. BeBe  ruhi. Ruhi... Sahi ya iyi çocuktu. BeBe davacı oldu sonra. Aynasında sürüyor yargılama. Ağlama... BeDelini ödüyorsun. 

            Bir  BeDeLe  sattı aşkını. BeCeReMedi  gülMeyi. Aynalara küstü. Yeni bir BeDeNe  taşındı. Olmadı. 

            BeDeNe  ara sıra acı lazım;  ki anlasın ruhu. Ruhu var mıymış aynanın anlasın. Ancak Bedir aslanları o kadar şanlı imiş. Akif söyLemiş... Asımın kuşağı için. FikReTe  haksızlık yani Halûk. 

            Begonya. Gonyam Benim. Aynada solmayan akşam. Ne  Şam’ın ŞeKeri, Ne   lokumu. 

            Mokunu Yerim. Bir BeDeNe bir ayna. Saçma DeMe... saçmala hatta. Atladı uçağa gitti uzaklara. Lara’nın şarkısını duymuşsundur rüzgarda. 

            Garda son kucaklaşmaydı. Aydı tanığı ayrılışın. Begüm. Ne   yapar ki şimdi? 

            Güm güm atıyor oysa aynada yüReği. 

            Beis yok. Tasalanma. Yeni bir ayna alır mutlaka. Bir ayna da sana şâir. 

            BekâReT tutkunsan aynacı ol Şakir. BeLe  yakışır, Ne  yakışır ama aynalı kuşak. Uşak olmuş arzularına aynam. 

            BeLeŞ  talim. Deniz kızının başını kopardılar Danimarka’da. Markada gözüm yok. Adın var ya. BeLeM  yüReğimi. Nadastayım. Hastayım. Yastayım. Aynam başıma Belâ. Bakışlarımla savaştayım. Taş yatak ağrıyan BeLe  rahat. Hat boylarındaki yapılarda düş akşamları. Damları gün sıcağı. 

            Aynalarda GeCe . 

            Nişan al aynalara, ilkin bakışlarını vur. 

            Nuray. NeReDesin?  Yani, bari aynanı da götür Seydin. BeLeM çocuğu, tutsaklığı hiç bilMesin. Özgür oynasın tuzsuz ayakları. Parmakları. 

            Kafam aşkına BeLeNeli daha bir karışık. “Biraz daha ışık”  Demiş o koca yazar. Faust’u kaçıncı okuyuşum... Aşık olmak da Ne? Kiralık mı sanki ruhum? Aynam aynanı yolda görmüş. 

            O gözLeRe   baka baka uçağımı kaçırdım. Yüzün ayna gibiydi. Bana birlikTe  güldük. Gülmüştük. 

            GülüşLerimiz aynalarda kaldı. Aldı götürdü zaman. Aman De . Aynana sığın. Yaşadığın onda saklı unutma. Aklını Yemiş adam. Yaşadığı ile  öDemiş. Gitmiş kuruşuna kadar öDemiş tüm borçlarını. Kırık aynasına daima borçlu. 

            BeZ aldı pastacıdan, doyasıya Yedi. Sandığından çıkardığı BeZ adını işLedi. İçiNe   bir küçük ayna koydu. Mahmut’a yolladı. Ayna yolda kırıldı. Tüm aynalar ağladı. Duymuş musundur canım Nuray? 

            BeŞe  ulaştı saat. Sabaha mı başlamalı? Hayır. GüNe yatmalı. Gün boyu yatmalı. Malı al, malı sat. KeDeVe  için De  şu kadar. Pahalı bir ayna. Olsun. Olmaz ki! Aynanın pahası bakandandır. An’dan / Anılardan oluşur (muş) koca bir yaşam. 

            Sun için Dekini, gördüğün ilk güZeLe  diyor İblisim. İsmin kaç hâli var bilirsin. Adının bin bir anlamı var, bilirim. 

            Ye   kara dutları dalından. GözLeri yok artık nasılsa aynada. Bir ada, bir arada. Karşılıklı duvarda iki ayna. Bakışıyorlar ara sıra. Bakıyorum. Yoksun. Bir oksun saplanmış kalbiMe.  Olsun. 

            BeYe   kahVe sundu hanım. Bir gümüş Tepsi De.   Pisi pisi sobaya yakın. Duvar saati kurulmuşluğun doyumunda. 

            Yap-satçılardan kurtulmuş bir konak. Kaldı mı ki? 

            Akın var aynalara. Boğaz sırtlarında doğal örtülü toprak kalmadı. Nuray hiç aynaya baktın mı... oralarda ayna var mı? İçin De  biz olan... BeDeNe  sığmayan ruhum. 

            Ham hum şaralop halkı uyutur, kabı doldurur, yan Gelir yatar. Yalana talimi aynalara bakarak yapar. Dokunulmaz. Dokunulamaz. Namaz niyaz, iftar sofraları. Aynalar asla kül yutmaz. YüzLeri  ilk   Ve   son onlar görür. 

            BeHeMehal  önLeMeli   bu gidişi. Hal  Ve  gidiş kötü.  BiGe baykuş öttü. KimSe  duymadı. KörLe  yatan, uyanınca Şeşi  BeŞe  kattı. Bir adam aynaya aksi baktı. Ayna da ona. 

            Ölümü an, yaşama uzunca bir  “C” De.   Karşılıksız  ÇeKe  imza atar gibi başlamadın mı aslında yaşama? 

            ÇeKe ÇeKe  saçından sürükLe. İnan ki ÇeKeMeM  duygusu çokça insanda var. Davarda yok. Bak, yok hiçbir aynada. 

            Şimdi moda oldu Çe.  Ruhu aynalarda mutlu mu? ÇeNe  suyuna pilav. Aynalar yalnız insana doymaz. Oymazsa sabaha kadar bu kahır, arzulamam Ne   saray, Ne   ahır; bir daha asla çıkmam aynalardan dışarı. Sana söz, bana hicran. Hicran kim? 

            CeBe  Dolar koy. Taşıması kolay. Repo yap.  GeCeLeri; su uyur, para uyumaz. 

            Mangaldaki köfTeLeRe sulanır ağzı. Dudaklarına sulanırım. 

            Anırımsal haykırıyor: “Vatan SeninLe  gurur duyuyor”. Aynalar gülüyor katıla katıla. 

            Gülü yorma bugün. Bırak açmasın. Bülbül De  yok artık. Ar namus kalmadı ki, Ne  koyarsan koy  CeBe; aptal olma, ahlâksız ol. Üstü örtülür nasılsa. 

            Öğüt  Ne  lazım, işini biLeNe.  Ona döviz De, anladığı dildir. Kamyonu BeMeCe dir. 

            CeKeT  yama olur da, aynaya olmaz. LPG ısıtır da öldürür De, sakın unutma. 

            CümLesini sardı GeCe. Aynaları Ve  insanları. Aynalar uyumadı yalnızca. 

            CeMeRe. sigortası zorunlu. Uluslararası nakliyat. GönDeReNe  iaDeYe  üzülür mü postacı?   Acı acı güldü ayna. Gördün mü? 

            Ördün mü GeCeyi sabaha? Aha, başlıyor gün, korktun mu? Aynalar korkmaz. Aynalaşamadım. Alışamadım. Şamar gibiydi gidişin. İşimi gücümü bıraktım. Aynalarımdan ıraktın. 

            Irak, kimyasal silahları bırak. Bak, Bili çok zor durumda yani. Hani ani bir baskın olsa, bak Saddam, kırılır inan ki tüm aynaların.  Aynasız kalırsın. Nah alırsın çıkan canları sonra Tanrıdan. An son savaşı, savaşları.  Allah yanındaydı da, ölüm ni Y yanında dükkan açtı? 

            MeLe  kuzucuk, uzun uzun. Olur da uyanır tüm koyunlar. Küba’ya, Irak’a USA ambargo koydu. Ya Beşinci har F? 

            Suç. Suçtan önCe  yasak vardı. Ardında yaptırım: “O ağaca yaklaşma”. Aşma sınırı. Sormanın sınırı var mı? 

            ÇeNe  çukurunda hukuk. Hu – kuk. Nanik yapan da kim? Konu yargı oldu mu, ÇeNe  yarışında ön De.  Yargı’ya laf yok. Arkasından ÇeTeLeRe  gülücük. Rüzgar gülü. 

            Soldu mu acaba günü, kuruttu mu sunduğum gülüşü aynasında? Aynamda kalan son yazdandı. Dan dan. Atılan kurşunun tanımı, “dan” dı. Kurşun sıkardı, palavradan sıkılınca. Atar tutar, yırtarcasına boğazını haykırırdı: “Var mı bana yan bakan”. 

            Okudum, gömüt taşında yazıyor; “Varmış”. 

            Azmış ÇeTe,  kudurmuştan kötüydü. 

            İlk pantolonuma dokunan kömür ütüsüydü. Anam tütsü yapardı, inanırdık; nazara mutlak çözümdü. V asla ayna kırılmadı baba ocağında. Şanslıydık. Ya kırılsaydı, Ne  yapardık! 

            DeDeM bir düştü ancak, aya yolculuk. Faks, fotokopi tanrısal muciZe! 

            TeCeDeDeYe  dışlandı ya yıllarca, yazık ki yazık. Hani, “komünist işi” Demişti ya biriLeri. Kargalardan çok aynalarım gülmüştü. Ölmüşün arkasında konuşulmaz ki. Yaşıyor ama DeDeYe, yaşatılacak da. 

            DeGeMe aynasında gördüğünü anlasın bakan, anlayan bana da anlatsın. Yorumsuz. Rumsuz İstanbul adaları, soğuk. Yazın da kışın da. Baharda daha bi ... Gıcırdayan kapının açılmasıyla görünürdü madam Sofia, ardında o kocaman, gülücük dolu ayna. Aynalar zaman kutusudur. 

            Zaman orda durgun, dalgın, dargındır. Zamana atılmış Demir. Mir üssü, uzaya açılan kapı. Dönüş yıldızlara, aynalara. Yaratanla yaratılan aynalarda. Dünyalı, aynalı. Aynalım. 

            Üsküdarlı usturalı Kemâl, çağa uydu; o şimdi Beyaz camda Aynalı Tahir. Ahir zamanda aynalarım. İki bakış şart; bir sabah, bir akşam. Yoksa zayıflar, dökülür sırları. Arı aşık oldu da görüntüsüNe,  ondandır ayrılmayışı aynamdan. Ay anamdan, of amana, Ne  çok öldüm Nuray. Serindir akşamlar, şalını ört. Bak aynam da ürPerdi. SilinMe di hiç, için De  duruyor, bakışlarımız. Aşkımız. 

            Haydi Bill, saksofon çal. Aşk yap. Bırak savaşı. Ya Saddam, ya Allah. 

            Yaa Nuray. Bu sana son yazmalarım olabilir yani. Yazma... Yakışırdı da uçuşan saçlarına. Hiç yanıt almadım ki. Aynalar arzularımın sunağı. Ağına takılalı akıl DeVeYe  ayak bağı. Bağı bostanı ruhumun. Umurunun dışında mıyım, yoksa damında mı? 

            ATeMe  çağdaş tanrı; tapın, alırsın sunduğunu. Ya aşkım... Hadi aynam tokuşturalım. ŞeReFe  Yarasın. Bak, aramızda kalsın, ama aynasını da almalıydı yanına. Ya şimdi; olmayan Nuray, olan aynası. Aynasında biz. Aynasında anılarımız. Nasıl bakarım onsuz aynasına? Ya kalan anılar, ya onlar da baktıkça uzaklaşırsa! Saklayalım aynasını, bir daha asla bulamasın. Asın anılarınızı on iki mandalla balkona. Kona kalka varmışız Anadolu’ya. Çoğalmışız. Ve  sonra sür git çoğaldık aynalarla. 

            Arla namusla işimiz. Muska da taşırız boynumuzda. Muzda yarışma yaşanmadı mı? Olan kokulu Anamur’a oldu sonunda. Unda da sorunlar var. Kaşar da yok mu sanki? Ya somundaki tuz oranı. Sucuktaki asit... 

            -Hadi atıştır biraz, hadi bacanak. Hadi ŞeReFe. 

            Onun aynasına ihtiyacım yok. Ok kırılmış, yay duvarda. Aynam bana ana. Ana yasa. Hukuk hangi dağın ardında. Susurluk aynaya vurdu. Olay toplumsal bir urdu. Unutulurdu. Oysa bazılarının unuttuğu; aynaların asla unutmaz olduğuydu. Başka bir yazdı yaşanan. Anan; bakan, bakılan: yalnızca aynam. 

            Namı yürüsün. Vatan kahramanı. Amanı zamanı yok. Kim bilir, kaç bomba patladı dün GeCe,  aynı zamanda farklı aynalarda. Mavnalarda rakı sofrası... 

            -Hiç mavnada içtin mi bacanak? 

            Anı duvarlarını DeLe GeÇe ulaştım aynama. Amasız, amansız. Sızlayan aşkımı yamadım, rakıladım. Adım adınla aynalarda buluştu.  Aynalarda gönlü, yaralı bir kuştu. 

            DeRe  TePe  bahara büründü.  Savaş Tanrısına kurban. Kan, kan, kan. Onaylı aşkımı aynalardan yanıtlayan. Yan yan süzüldü gün ışığı camdan. Aynamla 2 öpüştü. Birisi acı güldü uzaklardan. Kim olur ki... Aynacı. 

            FeDeRe   idi ilişkimizin siyasal tanımı. Tam bağımsızlık arzuladın. Aynalaşamadık bakışarak. Aynalar tümlüktür. HeLe  bir bak. 

            GeLeNe   bak.! Sarhoş mu Ne... Yürüyüşü ip cambazı. Bir boy aynasından karşı duvardaki boy aynasına ömrünü adımlayan. Aynalarda bıraktığı yüzünü, aynalarda görüp şaşan. Aynalar rakılamaz. Aynalarla rakılanılır. 

            - Hadi ŞeReFe. KeDeRe iç. Sıkıntıya. Yaratmanın sancısını yudumla.  KeKeMe ayrılışlara iç. 

            KeNeFe  yol uzun. Yaslana yaslana duvara. Dayan. Doldur, boşalt. Rahatlayacaksın. Ulaştığında mutlaka bir ayna karşılar, şaşırma. Utanma sakın. İsmin kaç hâli vardı anımsa. Ya bu adamın? Düşün, rahatlarsın. Atla git bir hamama. KeSeLe  tüm yarım aşkları.  Akıp gitsin. 
MeMeLeRe   uzanan kurumuş dudaklar ıslansın. 

            NeŞe   doldur bardağına. Acılı şalgam... 

            - Nuray!!! Ya bak, dalmışım aynalara.   Hani sanki karşımdasın da... Yani Ne   vardı da ayrılıp gittin. 

            NeYe  soluk, aşka sabır lazım. ŞeKeR  bulanmış gibiydin aşkım. Unutamadım. 

            - Garson! Bi ufak daha... 

            TeFe  koydular bak bıraktığın adamı. TeNeKe dünya. Ölmüş, miras bırakmış. TeReKeDe bir kasa şarap varmış.   Yıllanmış. Mantar aşklardan usanmış.   VeReMe  karşı savaşım kolay. Ya sana? 

             Aşkımı YeMe uzaklardan. 

            Yasal boşlukların kapısından girip bacasından çıkan. An tüm yasalarını aydınlanmanın. Anmanın yararı yok, şimdi uzaklardasın. Sınamak olur mu aynamı... Mırıldandığın şarkıyı nasıl unuturum: Sazlar çalınır Çamlıca’nın ... Dönüşü olmayan akşam... Bu şimdi yaşadığımız mı... dünkü müydü yoksa... Ya da yaşanmadı mı daha?  Aha bak boşalan kaçıncı masa... kurulup, bozulan. 

            -Ulan bu vatanda “vatan için kurşun atan da...” Hadi bacanak ŞeReFe. 

            Ulus adına kullanılan iki güç: Yasama, Yargı. Bir kargı saplanmış ki, hani yani,  yırtmış da kirli kalbini kuşatan dokunulmazlık zırhını. Irzını, namusunu lafıyla koruyan insan, utanmaz ulusun parasını hortumla(t)maktan. Koltuk davası... ymış... Bir dava açmalı: davacısı yurttaş, toplum. 

            Davalı / Sanıklar... Sorma kim... Bilirim bildiğini. Bilirsin yani... Onlar. Hani olmazsa olmaz koşulu özgürlükçü anayasanın. Hani, bir araya toplanıp, parti kuranlar. Daha kuruluşlarında vardır mutlak birkaç “sponsorları”. 

            Anayasa, yasa, tüzük... Ulus adına bağımsız Yargı. Kanıtsız dosya. Kanıt bulunamadığından salınan sanık. Haykırır: “Yargılandım, aklandım”. Halkı aptal sanır. Haklıdır ama bir bakıma. Yargılandığı doğrudur bak Allah için. Ama dosya aslında boştur, kanıt yoktur yani. 

            Polis, savcı, savlık... karartılmış, örtülmüş, buharlaşmış kanıtlar. Nasıl hüküm kursun yargıç? Misâl: Olayı, faili, kanıtı. İlkin kanıttan yola çıkmalı, toplamalı bir bir. 

            Olay olmuş ortada, şunlar da kuşkulu, yani sanık. Bu kanıt bu sanığı şu olaya bağlıyor, buyur hazır dava dosyası. Artık, hüküm yargıcın. Yargıç da, açıklar ulus adına hükmünü: Susurluk olayını yargıladım. Kanıtlar tamam. Olay-fail-kanıt. Üçlü birlik kuralı. Aynı zamanda, aynı alanda, aynı şahıslar arasında. Bir oyun.  Çoktan başlamış, sürüyor. 

            Susurluk... kısa bir molaydı... Hukuksal açıdan yalnızca trafik kazası. İnan ki Tanrı acıdı da, hani sopası yok ya... Bak, gör, unutturdu, unutturacak ya sonunda bu olay koltuk davasını. Hani, ahlaksal olarak ayıp olduğunu açıklamıştı ya bizzat, hani kamutayın bir zamanki başkanıydı ya. 

            -Hadi aynalara... Yani bak bacanak... var ya şu Nuray. Bak laf döndü dolaştı karıştı yaa. Hadi ŞeReFe. 

            -Çok mu konuşuyorum bacanak? Ama dinliyorsun anam, hoş dinliyorsun yani, ondandır. Lafını balla, rakıyla böldüm yok, çıkmıyor ağzından “pardon, bi dakka”. Kabız mısın canım? Dök içini biraz.  Az kaldı unutuyordum bak, yav bak Anya’yı anlatmadım daha. 

            -Şimdi bu konu var ya, yani Anya, Anya’cık ... 

            Kazanımlarımı kağıtlara aktarayım, aktarmalıyım (sıkıntı yaratıcılığın doğuranı mı? ). Fatihi olamadım (arzulamadım da) hiçbir toprağın. İstanbul'da tutsaktım / tutsağım. Yayımlanmış ilk yazım “Hukuk davalarında bilirkişi,14.09.1991”. 

            Şiir sandıklarımı sandıkta tutamadım, bastırdım (Bir Soluk Hukuk, 1995). Okuyanlarla çoğunu paylaştığım yazılarımı da  “2. Sayfa” adıyla kitaplaştırdım (1996). Yararlı da oldu hani, okur bakışı da okumuş oldum. (Matbaacım mutlu, parasını hiç aksatmadım). 

            Kırkımı aşmış olmama karşın Tanrıyla daha ilişki kuramadım. Umudum GeSeMe. 

            Vahi,   buyruk almadan yazma işi, tapınmaya dönüştü (dönüşmüş olduğunu ayrımsadım). 

            -Bak bacanak, yurttaşsın. Yaşamaktasın. Kitaplar okudun Hak, Hukuk, Hayat bilgisi hakkında. Yaşadıkça somutlaştı okudukların. Okuduklarına, duyduklarına, yaşadıklarına şaşırdın / şaşırmadın: Örtülü paralar, faili kayıplar falan. 

            Ulus adına, yurttaş adına konuşanları, konuşmaları bir kulağına aldın. Bizim paramızla kimi şahıslara, kurumlara yapılan yardımları, ara sıra da olsa sordun, sorguladın ... Bu yurtta yaşıyorsun. Tamam arkadaş tam bana uygun bir okursun. 

            Buyurandan uyana... ya da aksi, birisin yani. 

            Adam - kadın,  Dinli - dinsiz, Varsıl - fakir, Haksız - haklı, Güçlü - güçsüz, Namussuz - namuslu... dahası da... 

            BÜYÜK HARF İŞİNİ BİLİR. 
            İlk kitaptan Anya’ya... Anya’cık... 

            Bastırdığım ilk kitabımı alır almaz okumamış, dokunmuştum. Bir tuhaf olmuş, hatta koklamıştım (o anda da hav havımı daha iyi anlamıştım). 

            Kutsal kitabım, kokusuyla varlığıyla yanımdaydı. Dahası tarafımdan yazılmıştı. 

            Oturdum, kapağını açtım. Açtığımla da kalakaldım: Tüm klasik yapıtlar kitaptaydı. Aman Tanrım! Tarafımdan mı yazılmıştı tüm bunlar da? 

            Kitabın çok satacağı mutlak gibiydi... Fakat, yani... Şimdiki zamanda yazdığım son kitabım mıydı bu? 

            Başbakanlık yapmış bir kadının kocası, bir zamanki yaşantısında Rus Çarlarından  birisi olduğunu açıklamıştı ya... Koskoca başbakanın koskoca kocası Çar olmuşsa... O yazarlardan birisi olmuş olamaz mıydım yani... 

            Bunalmıştım bir an. Aralık akşamlarından biri o an, ansızın ısınmaya başlamış olmalıydı. 

            Kullanılmamış varlıkları kapmak için, kadim bilginin bir kısmını unuturmuşuz. Yani hiç unutmadan kapmak olanağımız yokmuş. Kimi şahıslar yaptıklarına çok hoş kılıf hazırlıyor.  Acaba diyorum, o yaptıklarının, unutulabilir olmasını da mı ayarlıyorlar ? Nasıl... 

            Bildiğim; kimi hakiki, hükmî şahısların aygıtlaşmış oldukları. Doğaldır ki olanları sonradan işitip, biliyoruz. Bunların uğruna da, bildiğimizi unutuyoruz... 

            Kavramların (yalnızca kavramların mı?) rastlantıyla ortaya çıkmadığını sananlardanım (Zamanın hangi başlangıcından?). 

            Duyu; algılama sanatı. Algılanan. Akıldaki soyut, umumî tasarım... (Dikkat! Fikir suçu sınırına yaklaşıyor olabilirsiniz). Aynalaşmak. 

            Zamanda yolculuk muydu bu, bir zaman yolcusu mu olmuştum, kitabımın kapağını açtığımda (zamansızlık gölü olur mu...). 

            Sorular çok mu ? (bak bir soru daha...).  İblis onlara o ağacın niçin yasak olduğunu sormuştu ya, onlar da  Tanrılarına... (Sormuş, yanıtı almadan mı dokunmuşlardı ağaca, yoksa hiç mi sormamışlardı ?). Bildiğimiz o ki, insan sormaya başlamıştı. 

            -İblis sana şükran, hadi ŞeReFe,  iç aslanım bacak iç. 

            Sonrası kovulmuşluk. Aynam hiç kovmadı, hiçbir bakanı. Asla. Yolsuzluk yapan bakanlar da utandılar. Bakmadılar bir daha. Ayrıldılar Kamutaydan. (Ayrılmadılar mı?) Koltuk davası unutuldu mu yani? 

            Hukuk (haklar); umumî kabul taşıyan kurallar bütünü, yasalara dayanan buyrukların toplamı. Hukuk; ağırlığı, hacmi olan... Hayır. Bakılamaz, duyulamaz, koklanamaz, dokunulamaz, tadılamazlık...(Mı ?). 

            Kadının lokum gibi olduğu, fakat irtibatların limoni sürdüğü bir toplumda... Hukuk. Sorun açmanın hukuksal yolları. Ya da komisyona yolla... 

            Birisinin “yürü ya kulum” haykırışının duyulacağının umulduğu (hani ara sıra duyulduğu da) bir toplumda, hukuk... 

            Susurluk nasıl çözülür?  Başbakan açıklamadı mı; “ ... Susurluk düğümünü açamazsam, başbakanlık bana haram olsun”. Haram olsun mu? Laik hukuk yasalarında “Haram” lafı mı var? İstifa  lafı, politikayı bırakırım lafı yok. “Haram olsun” var!. Başbakanlık kamusal bir iştir. İşin bir tanımı; hakkı, yükümlülüğü vardır. Ama Susurluk gibi sorunların açılmasında, haram; yaptırım olmaz. Olamaz. Yani bu dünyada. 

            - İyi anlattın valla, haram olsun başbakanlık, bakanlık. Hadi ŞeReFe. 

            - İnanamıyorum, bacanak konuştun!! Konuştun sonunda! Yaradı aslan sütü. Yarar. Yarasın. 

            Bir yuvarlak çiz, "Susurluk yuvarlağı" : Ortasında dur. Çapı ol, yarıçapı, alanı, ... ol. Birisi uzanıp dokunur da bir gün... Yani mutlaka. 

            Bakıyor olanı görmüş, görmüş olduğuna bakmakta (şimdi). Arasında zaman. An kadar kısa. Ya da tüm bir yaşam... 

            Psikiyatri, normallik kavramına ancak bu yüzyılın yakın zamanlarında ciddi olarak bakmış. Yurttaşın, toplumun sağlığı için mühim bir konu. Normalliğin biricik bir tanımı da yokmuş. 

            Parasal  sorunları, "Allah’ın yardımıyla" aşacağını açıklayan bir başbakan, uzmanlar için ilginç olmalı. Ya toplum... Bunun gibi  başbakanları kucaklayan toplum hakkında... 
Şakacı bir başbakan, hoşgörülü bir toplum ! 

            Açılan tüm kitap kapaklarıyla başlayan masallardan birisinin şimdi, yani o zaman kahramanı, konusu olan mıydım? 

            -Alt tarafı bir kitabın (fakat bizzat yazdığın kitabın) kapağını açmış (dokunmuş, koklamış, sonra açmışsın)  şimdi anlatıyorsun. 

            -Bacanak, bak konuşuyorsun. Konuşabiliyorsun.  Canım, diyorum ki yani, bak, yaradı rakı. Hadi yarasın. 

            "Yaşına nazaran çabuk olgunlaşmış";  çocukluğunu yaşayamamış anlamında mı? Yaşanmamış çocukluk, bir toplumda övgü mü yani... ya o toplumun ruh sağlığı? 

            Yaşanmamışlık ... (kavram), bir ağırlığı, hacmi ... yok  (Hukuk gibi mi yani). Yaşanmamışlık farksızlık, umursamazlık, aldırmazlık mı? 

            Anlatmak, anlamak çabası... Olan'ı, olduktan sonra anlatmak / anlamaya çalışmak... 

            -Olmuş Olan'ı; olmuş olduğu gibi anlatmak / anlamaya çalışmak... 

            -Olmuş Olan'ı; “aslında olmamalıymış” gibi anlatmak / anlaşılmasına çalışmak... 

            -Olmuş Olan'ı; “aslında olmalıymış” gibi anlatmak / anlaşılmamasına çalışmak...  Çabası. 

            Anlamak mı - anlatmak mı... Ya da,  Olmuş'a aldırma, Olacağa bak...(Mı) 
Olmuş olmuştur (olmaktadır da) Olan'ı oluştuğu sırasında (olmuş olmadan), anlatmak / anlamaya çalışmak çabası. 

            Politikacıları, dinliyoruz. "İnsanlarla mı konuşuyorlar? Hayır, insanlara konuşuyorlar. Kim bunlar ? Anlatıyoruz, tamam. Anlamaya çalışıyor muyuz ? Susurluk mu, Koltuk mu... Hukuk mu, Yargı mı?! 

            “Allah utandırmasın” diyor bir bakan. Irak yolcusu. Saddam da aynı anda aynı lafı söylüyordur. Sabık hacı başbakan da. Bill mutlaka “Allah utandırmasın” diyordur. 

            Zihnimiz olarak algıladığımız, aklımızın fonksiyonlarının anlatımı imiş. Aklımızın... Soyut, umumî - Varlık - Paylaşılan - Algılanan. 

            Somut, hususi - Yokluk - Paylaşılamazlık - Algılanamayan. Tasarı - fiil. Tasarlayan. Fail... İlâhi hukuk - İlahi hukuk . Hukuk doktrini. 

            Çalışmanın başlı başına bir doyum aracı olmayan / olamayan toplumda, hangi alanda olursa olsun, imalât olabilir mi... Ya olan imalâtta yaratıcılık ? Balarılarıyla biricik farkımız, "hata yapma ayrıcalığına sahip biricik canlı" oluşumuz mu ? 

            Varlıklı olmaktan (hırsından, koşullanmışlığından, zorunluluğundan), var olmaya kanatlanmak anlatılabilir / anlaşılabilir mi... 

            Varlıklı olmak, sonra var olmaya başlamak mı..., bir aşama (mı) olmalı. Bağıl varlıktan, yansız var olmaya... 

            Hiç bir çaba harcamadan ummak, Dünyadan çokça ummak... Kupon toplamak, piyango almak, at yarışı oynamak... Baht, alınyazısı. "... varsa, çıkar kaşığa". 

            Gönül gözü mü, Dünya gözü  mü?  (bir arada olamaz mı ?). Nasıl görünür Dünya ? 
İnsansal irtibatlara bak. Boyuna acı, düşmanca tutum... 

            Fikir dünkü... Giysi çağdaş. Öpüş, o ilk öpüş ama tüm çağlarda. Bir vücut olmak da.  Biraz AIDS korkusu bugün. Kimisi, aydınlanma adına, kimi Tanrıyla ardılları .. Yani... 

            Hata yapmak ayrıcalığını kullan. Kullandım (kullanıyorum). Sonuna kadar. 

            -İstiyorum'lu 

            -Buyuruyorum'lu, 

            bir toplumda yaşıyorsan, hata yapmak ayrıcalığını kullan. Kullanmalısın da. Bastırma duygularını. Kabız olursun. Kabızsın da. Hadi, dolduralım,  dokunduralım. Hadi ŞeReFe. 

            İlk kitabım..., dokunmuşum, koklamışım, durmamışım kapağını açmışım. Tüm bunların olmuş olduğunu da, bir zaman sonra düşünüp, sil baştan yaşamışım. Şimdi, olmuş olanı, olmuş olduğu, yaşanmış olduğu gibi anlatmaya çalışıyorum. 

            Anlatmakta olduklarımı da, kitabımı düşünmüş olduğumu da şimdi, anlattıkça ayrıntılarıyla anımsıyorum (yalnız şimdi mi yani...). 

            Bakan (bakılan da) kitap, kitabım. Yazan, yazılmış, yazılan; bakılanla bakan; biz olduk (olmuşuz). Kitabım, kitaplarım. Biz, kitaplarımız. 

            Diyorum ki, yılda bir gün, yalnızca bir gün; gün doğumundan gün batışına kadar, çıplak dolaşalım. Çırılçıplak ama. O gün kovulmuşuz gibi Dünyaya... Fakat barışık; kovanın, "kavgalı olarak inin toprağa..." lafına inat. Barışık. 

            Ayıplara, yasaklara, doğrulara, yanlışlara... Çırılçıplak, biz, bizzat, yaşanmışlığın ayırdına sahip olarak, biz bakalım. 

            Çırılçıplak başlayacağımız günün, günlük davranışlarımızın... Yani insana özgü sandıklarımızın hiç birinin, giyinik olduğumuzdan farklı olacağını sanmıyorum. 

            Yanılıyorsam, giysi yalnızca uygarlaşmış olduğumuzun koşullandırılmışlığıdır o zaman. Doğruysa, giysi; bir örtü, yani nasıl, hakikati başkalarından fizikî, ruhsal, ahlaksal olarak sakladığımız, ayıplarla, günahlarla, tanrısallıkla parlattığımız  bir yalancılıktır. 

            Çırılçıplak olunacak o zamanda; hiç çalmamışsan, çalmayacaksın. Taciz, saldırı, yağmalama fiilinin faili olmamışsan, olmayacaksın. Çırılçıplak. Özgür. Olduğumuz gibi olacağız. Ama giysisiz. 

            Varlığın tüm adları sunulan ilk yaratılmış insandan farklı da bakmayacağız Havva’lara. Ilık bir bahar akşamında, büyük bir havuzun yanında tapınmamışsan karşılıklı, usuldan ıslanarak, başkaları yokmuş gibi civarda, o zamanda tapınmayacaksın (tapınamayacaksın). 

            İnsanca, yalnızca insani olanı, çırılçıplak olduğunda da savunacak, ya da yadsıyacaksın. Aklında olan tartışmasız anlaşılamayacaksa da, yalan da hiç olmayacak.  Yalana uzanmak zorunda kalmayacaksın. 

            Giysili savunduğunu, yadsıdığını; çırılçıplak, başkalarıyla bakışarak da savunacak ya da yadsıyacaksın. 

            O ilk günü, şu mavisi solmakta olan Dünyada, ilk kovulmuşluğun ruhuyla yaşamalıyız, yılda bir gün... 

            Kitabımızı biz yazmalıyız sil baştan. Aydınlanmanın filozoflarını da, yalvaç sandıklarımız da, Tanrıyı, tanrıları da rahat bırakmalıyız. O gün, ilk gün gibi olmalı; barışın, barışıklığın, kovulmuşluk ortak paydasındaki insanlığın ilk günü (ağlayan ağlasın, Tv. kanallarından, salya sümük). 

            Tanrı-İblis savaşı, biz insanların savaşı mı? Ah! Hayır, olmamalı da artık. Hani bizim için olmuş olduğunu, olmuş olmasındaki bilgisini (!) –valla billa- anlatandan,  sunandan uzak duralım. 

            Aslına bakalım. Savaşı başlatmış olanı yalnız bırakalım. Hamam, papaz, imam işsiz kalsın. 

            O gün haykıralım bir ağızdan : İyiyi, kötüyü yaratan biziz, biziz iyi, kötü olan. Kötünün,  kötülüğün karşısında, ancak biziz, yanımızda bulunana sığınak / sığınacak olan. Giysili ya da çıplak. 

            Sonraki aydınlanan Dünyaya başlayacak insanların, bambaşka bir Dünya yaratacaklarına inanıyorum (USA. damgalı, çağcıl! dünya nizamıyla karıştırma sakın). 

            Tanrı Shaitan, saltanatında daim ol, iyi ki o yasak ağaç vardı da, kuşkuyu sundun insana... 

            Nüfusu 60 milyon. Okur yazarlık oranı şu kadar. Kitaplık sayısı bu kadar. Nüfusun kaçı yazar, kaçı okur (ama insanlarca yazılanları). Kitap yazmak, yazışmak mı ? 

            Avuçlarıma dokun Nuray. Isıt, yak. Acun bizi avuçlayıp, Çorum’un dudak nohudu misali yutmadan. Yatmadan son uykuya. Uyalım zamana. Uyduramadıksa yani, uyalım. Uymayacak da nasılsa. Asılsa tüm aşklar aynalara, aynalarda ölüm yok, fotoğraflar gibi solmaz da asla. 

            -Asıl masanız sobaya yakın olanı. Şimdilik sizi buraya alalım. 

            Bu akşam tüm masalar donanmış naftalin kokulu zamanla. Amanla yitip gitmiş yaşam; içilmiş akıyla karasıyla. Masa yaşanmışlıkla örtülmüş. Hiç gördün mü, hangi ayna kahrından ölmüş? 

            -Bak bacanak diyorum ki, yaşadığımız konutların  tümü cam olmalı, tamamı cam yani... İçi dışı. Dışı içi. Kim,  hangi zamanda... Yaptığıyla görülüp, tanınmalı. Tanrısal bir sorumluluktur tüm yapıların camdan olması. Birbirimizi olduğumuz gibi, saklı, gizli olmadan yani. Olan ortada olduğunca. Yok artık, Tanrı bilir ! Birisi yapmış mı, anında bilinir. Failin kimliğini saptamak da Tanrıya bırakılmaz. 

            Kim burnunu karıştırıyor, kimin kolu kimin parasına uzanıyor? Kim çişini, kakasını nasıl yapıyor? Kabız olanlar, bu arada kitap, magazin okuyorlar mı... (Duydun mu bacanak) Ya da banyoda hangi şampuan, kaç cins sabun var....  Hadi ŞeReFe bacanak. 

            Camsız alanlarda bulunmanın ancak tatil zamanlarında olabildiği bir Dünya düşün. İş günü, saati, tüm bir yaşam yani, camlı alanlarda yaşanıyor ... 

            Hiç zor olmamalı, düşün: Çıplak, camlı... 

            Çıplaksın, tüm başkaları gibi.  Giysi yırtan, düş kuran, kurdurtan, kudurtan (ayıplı, günahlı, yalanlı...) bakışlar, yok artık. Kaygı yok bakışlardan. Kaygı yok türbanlı başlardan, ağdalı ağdasız bacaklardan, külotlu çoraplardan, donun kısasından, uzunundan... 

            Bir kaygılanılan, akıllarımız. Kapalı bir o kalmış kafatasında. Ussal tasarılar... bilmiyoruz. İmalat yararlı mı, usun kullanım oranı çok mu... Kapalı kutu. 

            Örtü yok (örtülü para, kamusal sır hiç yok). Us kapalı hâlâ kafatasında (şimdilik). 

            Anya'ya yolculuğum bunun gibi bir masada başlamıştı (başlamış). Şimdi bak, bir daha başlıyor, başladı da yani. Hadi tokuşsun bardaklarımız. Ayrı kafataslarındaki ortak hayalimiz buluşsun. 

            O ilk kitabımla; dokunduğum, kokladığım, kapağını açtığım... 

            -Garson, hadi, hadi yani... bir ufak daha aslanım. 

            -Bak bacanak bu Anya’cık var ya... 

            Yıllarım... Tüm bir yaşam Anya'da akıp gitti (gitmiş olduğunu ayrımsadım). 

            Coğrafi konumunu, oraya nasıl gidildiğini anlatamam. Bulup ulaşmıştım. Anya’yı bulan bulur, ulaşırmış. Bir gün başkaları da (fakat ancak hazır olduklarında) ulaşacaklar, biliyorum. 

            Anya !... bir toprak parçası, hani say ki küçük bir il, kasaba, köy... (ya da yalnızca bir oda, ya da odada bir...). Orada zaman yok... Tuhaf di'mi... Fakat tuhaf olmadığını anlıyorsun az biraz sonra. Anlıyorsun ki; olmayan, bildiğimiz zaman. Yoksa bir akış var. Nasıl durduğuna bağlı zaman duraklarında. Duran, durduğunu gördüğün bir göl gibi. Anya’cık. 

            - Aynaya, aynana baka baka, sunulana razıyım mı diyorsun? 

            -... 

            Yorulmayı yanına alarak Olan'dan birisini, şu an şunu, birazdan başkasını oylamak zorundasın. Oylamak, ayırmak  hakkının, sorumluluğunun olduğunu ayrımsamalısın. Bu hakkı yolculuğunun başında almıştın. Unuttun mu? 

            -... 

            - Kim olursan, kimin olursan olun, oylamak hakkını kullan. 

            - Hiç mi Anya'yı duymamış  ? 

            - Anya'ya ulaşır mı acaba bir başbakan... 

            - Kitaba dokunmak, yaşamı açmak mı? 

            - Anya'ya ulaşmak (kaçmak mı yoksa). 

            - Kitap, Anya. 

            - Kitapta, ya da Anya'da olmak. 

            Anya bir olay; ulaşıp yaşayana çıplak hakikat. Yaşanmıştan, yaşanmakta olana,  yaşanmamışlıktan – ayırımsızlığa.  

            Bakışın bir ağırlığı, hacmi, boyası... yok (mu). Yaşamın... Hukukun da... (mı). 

            -Hadi ŞeReFe. bacanak. Hadi, başlayalım artık. 

            Masanın Konusu ayna... Bildiğin ayna (bakalım?). Şu tıraş olup, makyaj yaptığımız, baktığımız: Işığı yansıtan, varlıkların (yalnızca varlıkların mı?) görüntüsünü yansıtan, cilalı, sırlı cam... 

            Aynacı ayna yapar, yaptığı gibi satar. Ayna... Bakan ya da bakılan DIR. 
(Yakınında bir ayna bulunsun, ya da arada sırada aynaya baksan... Tuhaf mı olur yani...)