![]() |
|
Eşik hep önündeydi (her insanın bir eşiği vardır ve önündedir). Ve kırk yaşına kadar da fark etmemişti (bir çokları gibi). Dank etti kafasına, o uzun gecelerin birinde. Evet eşik, bir eşik vardı ayaklarının önünde; ya atlamasını, ya vazgeçmesini bekler gibiydi sanki. Ve öylece, o gece gördü kendi eşiğini. Bende de bir Adem'le ilişkiye geçmek fikri o anda oluştu. Dünya'ya Işınlanıp, bedenleşmeden önce, evet önce, bir insanla ilişki kurmak... iyi fikirdi. Eşik hemen önünde (aslında hep olduğu yerdeydi ya, neyse), arapsabunuyla yeni ovulmuş, henüz kurumamış (kurumuş olsa ölmüş olurdu, bilmiyor ki), biraz aşınmışlık çizgileriyle, gözlerinin önündeydi. Ve temizliğinin kokusuyla da burnunda. - Salonun tam burasında, şu bulunduğum yerde, bu eşik de nerden çıktı?!. Doğaldı elbet şaşkınlığı. Tarafımdan seçilmiş de olsa, sonunda bir insandı. Hep beş duyusuyla koşullanmış. Gözlerini yumdu, açtı... yine oradaydı. Terliklerinin hemen önünde. Tam ilk gördüğü yerde. Saate baktı, 03.25. Düş mü, göz bozukluğu mu, yorgunluk mu... - Çok okudum, yorulan gözlerimin bir isyanı olmalı (isyan mı, hadi canım). Sonra birden, - Bir Nisan!. Evet, saat 03.25 ve bugün 1 Nisan. Ve gördüğüm de Nisan şakası olmalı (sen öyle san). - Lucky, gel oğlum ( aklınca, köpeği EŞİKTEN atlayıp gelecekti de... ). Uykusunun bölünmüşlüğüne inanamayan gözlerle bakan köpek, doğrulup şöyle öne doğru bir gerindi ve koltuktan atlayıp yere, dosdoğru geldi yanına efendisinin (bu sözcüğün hoşuma gitmediğini söylemiştim) ayağının dibine. Eşik, meşik yoktu işte. Dosdoğru yürüyüp gelmişti köpek, hem de hiç bir engele takılmadan. - Yatmalıyım, dedi. - Kusura bakma Lucky, seni de boşuna... (sevdi okşadı biraz). - İyi geceler. Aceleyle yumdu gözlerini. Ve hemen de açtı. Oradaydı işte. Bir görünüp, bir kaybolsa da, EŞİK vardı. O an yataktan kalkacak olsa, tam da ayaklarının yere basacağı yerdeydi. Kalkma eylemini ve ilk adımı beklercesine, önündeydi. Yumdu yine gözlerini. -Hayır açmayacağım, uyuyamasam da açmayacağım işte. Dedi ve daha bir sıkı yumdu. Açmadı da. Dalıp gitti bir süre sonra. Uyandığında, Bahar güneşi süzülmekteydi salonun ortasına. Kalktı, önce banyo. Sonra mutfak-kahve suyu-, tekrar banyo; traş, duş ... Günün ilk 'hazır' kahvesi. Ve sigaradan derin bir nefes. Ve eşik. EŞİK mi!! Önceleri Nescafe içerdi, şimdilerde Ferrera. Latin Amerika'nın "Arabica" türü kahvesi ile, Kolombiya'nın volkanik Sierra dağlarından gelen kahveyi, birbirinden ve ötekilerden ayırt edebilecek kadar da tiryaki. Türk Kahvesi'ni bir fincan, ve yalnızca akşam yemeklerinden sonra... Taze kahvenin sağlığa yararlı olduğunu biliyor. "İçersen Arap olursun" korkutmasıyla, elini fincandan nasıl da çekmişti... Gülümseyerek anımsıyor ara sıra. Ellerindeki Tavukgötü'nü, Adapazarı'nda hocanımın okuyup üfleyip yok etmesini de. Muska, mutlaka bulaşık suyuna atılmalıydı. Atılmıştı da. Nuruosmaniye imamını da hatırlıyor. Hayli zaman sonra, tam da ilk okula başlayacağı sıralarda, sol elinde mi ne, yine çıkmıştı da, o imam okumuş, "tamam" demişti, "bir daha asla çıkmaz". Doğru söylemişti. Bir daha hiç... Bugün bile çok seyrek de olsa aklına gelince, birden bakar ellerine, acaba... Yok, hiç... Evet doktorlara götürülmüş, bir sürü ilaç da kullanmıştı. Ama geçmemişti işte. "Son çare" hocalardı. İnanç. "Anne, hadi bi dua et de..." nasıl da yürekten açılır elleri annenin. Her anne gibi... İnanır ki anasının babasının gönlünü hoş ederse, işleri yolunda gidecek. Ellerini öpmeden çıkmazdı evden. Her sabah. Geri dönüp öptüğü de... İnanmak. "Bak güzelim, sen istersen olur, bi istesen, ama şöyle, tüm yüreğinle...". İnanıyor ki, kendisiyle ilgili herhangi bir iş, kendisi değil de ancak sevdiği isterse, olup bitecek. Olmadı mı da yanıtı hazır," kuvvetlice istememişsin...". Tersine kimse inandıramaz da. Evet: İnanmış. Yüklenen, bir kısmı unutulan, her gün kullanılan, zorlanıldığında kullanılan... bilgiler. Tebliğ Programı. Bugüne ulaşabilmiş üç versiyonu. Öncekileri doğrulayan. Yüce'nin değişmez "zaman ve mekân üstü" buyrukları. Yüce-Şeytan-İnsan. Anadolu'da "Türk üçgeni". İçinde kul-yurttaş; kimlikleri, kültürleri, dilleri, şiveleri ve i n a n ç l a r ı. Yüce, diyeceğini demiş, Şeytan da. İnsan, ya birisini, ya ötekini... hem bu Dünyada, hem de öbür... Koşul mu?. Yüce'nin kulu, TC.'nin yurttaşı... Olsun. Olmamış mı zaten şimdiye kadar?. İnsan, yurttaşlığını bildikten sonra, "inanç dünyasındaki" kulluğuyla kim ilgilenmiş, ilgilenir. İnsanın iç dünyası, inanç dünyası... de ki, örsün atıldığı uçurum gibi derin, hani "dokuz gün dokuz gece...". Yok planlı, yok "pilavlı" ekonomi derken, şu hallerine bakın: "Köprüyü sattırmam" çığlıklarıyla olmuyor. Masayı yumruklamakla da. "Özelleştiririm", "Hayır, yapamazsın". "Sen Ak dedinse, ben de Kara...". Hukuk dünyası, ekonomi dünyası, inanç dünyası. Para, çok para. Denk bütçe filan. Kalkınma. "Kalkınmada öncelikli yöreler". Üretim. Yeniden yeşil alanlar üretebilirler mi... Bacalı, bacasız sanayi. her yıl, ha patladı ha patlayacak, Turizm. Patlayan yalnızca milletin kafası. Hani Antalya'da karısıyla akşam yürüyüşü sırasında, "Bir dakika karanlık" eylemcisi sanılıp, polis copuyla kafasına... Öldü ya yurttaş. Davası...
DÜNYA BANKASI, BANKALAR (ulusal - uluslararası), ÇOK ULUSLU ÖRGÜTLER
(eğitim, ekonomik, siyasal, askersel, kültürel, sağlık...)
Adaleti, Yargı'yı, Cenneti, önce BU DÜNYADA GÖRMEK İSTEYEN, inancını kişiselleştirmiş YURTTAŞ. Anıtmezar moda oldu. İnat mı, biçimsel özlem mi... İhanete uğramış DEVRİM. Bir ümmetten, ULUS olabilmişliğin tek bir anıtı: Anıtkabir. Şairin ihanete uğramışlığını duyumsuyor sanki; kıvılcım gibi çakıp, yıldızcasına kayıp giden, o ilk sözcüklerinin ardından: "Oku, Yaz, Kalk". Aydınlan. Aydınlat: Unutulan Tebliğ Programı'nın özü... Çene kemiği; iki küsur milyon yıllık. "Göksel" denilen dinler,toplasan de ki dört bin. Kemikleşmiş inançlar. "Değişmez" denilen, sonsuza değin, "hükümden düşmedi mi bazıları...". Hâşâ. Ve "hepsi aynı Yüce'den..." denilir de, eklenir ardından; "kitapları farklı olsa da...". Enerjiyi eyleme dönüştüren o yoğunlaşmış istenç: OL... dendi mi, neler olmaz... "OL" dedirten. Sıkıntı. "Yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedirten de. Çiviyazılı belgelerin söyledikleri... İnancı yaratan da insan, tutsağı olan da. Demokrasiye aşık ve aşkının ırzına geçen de. "Asker-bürokrat kökenli" insanlar kurmuş da cumhuriyeti; efendisi söylesin, ondanmış çekilen tüm sıkıntıların nedeni. Bir yerlerde, akşamdan sabaha yeni bir kuşak yetişti de, onlar da yenisini kuracaklar. İnancı yüreğinde, usu bu Dünya işinde insan gerek, Yüce-Şeytan savaşına asla konu olmayacak. İşte kurulmuş bir devlet; işte ümmetten ulus olabilmiş bir halk. Yine de. Yapan yapacağını yapmış. Şimdikiler de daha iyisini yapsınlar. Temizlensin önce halkın desteğiyle devlet; çetelerden, hırsızdan, soyguncudan. Ama halk da anlasın ki önce; devlet ne kutsaldır, ne ana, ne bacı, ne de baba. Diri, Bilici, Gücü yetici, Dileyici, İşitici, Görücü, Söyleyici, Yaratıcı Yurttaşların yetişmesini kim, kimler istedi. Ve kimler, neden, nasıl engel oldular. Geriye... İbrahim'e. Biraz daha... Nuh. Daha bi... Adem-Havva. Onlardan da öncesi...???" .... yine bir insan mı yaratacaksın; yeryüzünü fesada, kana boğacak olan?". Ve "Öteki sperm ve yumurta". Kayıt dışı ekonomi sanki; yeterince bilgi yok. Kimi dosyalar için, "özel şifreyi" bilmek gerek. 950 yıl (!) yaşadı da gördü mü Nuh; faili meçhûl cinâyetleri, unutturulmak istenen dosyaları, batık kredileri, batırılan bankaları, devlet içindeki çeteleri, "devletin malı deniz..." diyeni... "Bize ancak, bir Yüce dokunabilir" diyenleri, tapınakların birer ticarethane gibi açıldıklarını; hani, altta bu Dünya işi, yukarıda Öbür... Kartaca'nın tüccar yurttaşları sanki... maksat "yüceler" gücenmesin, hem "rızkın onda dokuzu ticarette". Kendi usunun eşiğine adım atamaz da, başkalarını buyur eder aklının evine. Kaç doktora gitti de n'oldu... ilaçlar falan... Kesildi mi çekiç sesleri? Hayır. Kesilmez ki. "Evham"dır, diyen de oldu... Ve bu Adem, ki çağının yücesi bilir kendini, ve sevdiğince, "Nus"dur o. Yüce Nus!.. Haydi ben de öyle diyeyim. Evet bu Adem, bu Nus, ilişki için uygun. Uygun da, bakalım daha ne kadar dayanabilecek, "çekiç sesleri" dediği, mesaj öncesi sinyallerime... Alışageldiği seslerin dışında, değişik bir frekansta olmak zorunda sinyaller. Zorunda ki, söyleyeceklerimin örneğin, cep telefonundan gelmediğine, ya da düşünde işitmediğine inansın. Kabul, evet sinyaller biraz rahatsız eder insanı. "Bir dakika karanlık eylemi"nin sinyalleri de öyle değil miydi... Kimler, neden rahatsız oldular?.. Biz Işık Varlıkların da yani, o kadar yoğun enerjilerini bir insan kulağına uyarlamak da... elektriğin, meselâ yüksek enerji hattından, bir evdeki Tv. alıcısına ulaştırılması... Diri, Bilici, Gücü yetici, Dileyici, İşitici, Görücü, Söyleyici, Yaratıcı olmuş, olabilmiş, olabilecek yurttaşlar için sinyâller...hep vardı, hep olacak da. Çekiç sesiyle kulağına, üfleyerek yüreğine.... Öyle değil mi Nus?. . Evet, Dünya İzleme Bölümü'ne geçtiğimden beri izlemekteyim Nus'u. Buradaki kayıtlar öyle zengin, düzenli ve ayrıntılı ki... Örneğin her bir toplumun, geçmişinden bugününe, hemen tüm tarihi; imparatorlukları, ulus-devlet oluşu, yeniden imparatorluk planları (Dünya İmparatorluğu'na mı!), anayasası, yasaları, ve en önemlisi, her bir yurttaşının, doğumundan ölümüne, tüm kayıtları mevcut. O'nun dosyasını okuyuşum, tümüyle raslantı: Su, Us falan derken baktım, ekranda NUS dosyası. "Öbür sünnet'le karıştırmayın" demiştim ya, Nus deyince, o da sünnetli çünkü, aklıma geldi, bu konuya da değineyim bâri: İnsanları bölmek ne kolay: İnançlı, inançsız; yok beyaz, yok kara; sünnetli, sünnetsiz... Bir kez Tebliğ Programı'nda böyle bir buyruk yok; yani, penisin ucundan, şöyle küçük bir parça kesmek. "Oldu da bitti...". Hele, "erkekliğe ilk adım" lafları falan, hiç. Tümüyle bir gelenek. Hem de ne... Kökü taa nerelere uzanan. Hangileri inanç, hangileri gelenek, Yüce'nin saf buyrukları neler... sorup, soruşturmak yok. "Atalarımız da sünnet olurdu, eh biz de...". Olur mu? Hani, "sormak, sorgulamak, düşünmek..."! Ah! yine o İbrahim... Hani elçi... Seksen yaşında baltayla kendini sünnet etmiş de, Yücesi için!. Kimi kültürlerde kızları da... Yüce aşkına!, şu "inancımı yaşamak istiyorum" diyenlerden kaçı okumuştur, baştan sona "Yüce Kelâmı"nı... Hani bir zaman başbakandı da şimdilerde başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı, sarışın bayan; o da öpüp öpüp koymaz mı alnına... Kitabı en güzel kim alnına koyacak; kim, yazıldığı dilde en iyi okuyacak yarışmaları yapılır da; Yüce gerçekte ne istiyor, kimse düşünmez. Yüce ne istiyordu sahi?.. Çekiç seslerini duyacak bir süre daha. Az kaldı. Dayan Nus!
Var. Bir. Sonsuz. Doğmamış. Doğurmamış. Levhi Mahfuz. Kitaplar.
Sünnet: Yol, tavır, tarz, yöntem, karakter. Elçinin davranışı, söylediği, görüp de yasaklamadığı. Pekiştirilmiş, pekiştirilmemiş sünnet. Hüküm: Muhkem (kesin), Müteşâbih (yorumlanabilir). Sünnet. Yorum. İçtihat. Dinin kaynakları, mezhepler, tarikatlar... Ey, kim bilir kimlere yücelik etmiş olan Uronos!.. Tanrı olan, gök (yüzü)!. Ve oğul Kronos... annesi Gaia'yı sarmak üzereyken, nasıl da kesmişti babası Uronos'un cinsel organlarını... ne sünnetti ama... Ve denize fırlatılan organları saran köpükten doğmuştu Aphrodite! Ve uğruna penisin tümünün kesilip, toprağa gömüldüğü Kybele!. Küçük Asya'nın dağ ve bereket Tanrıçası!.. Uğruna nice rahip, penislerini... Ne bereketlidir Anadolu toprağı!.. Düşlerine/düşlediğine tapan insan. Var olmasıyla yarattığı... Taa eski Mısır'dan beri süregelen gelenek. Sünnetli mumyalar. Aton Dini'nden nerelere... Yararı, zararı tartışılan sünnet; bir dine aidiyetin organsal kanıtı! Sünnet kazalarından Yüce tüm Ademleri korusun. Az da değil hani... Ve sünnet sarayları, düğünleri, kıyafetleri; en çok tercih edilen de şehzâde modeli!!! Demokrasi eğitimi, küçükten başlamaz mı, ailede... Küçükken şehzâde, büyüdüğünde demokrat, ulusun vekili, ülkesinin sorgulayan yurttaşı. Almaz mı pipisinden kopan parçanın öcünü... Tebliğe, elçiden sonra ilk inanan, Hatice; tapınmaya çağrıyı ilk okuyan, Habeşli Bilâl. Son elçinin sünnetli doğduğu söylenir. Ya ilk sünnet olan.... Evet, bir eşik. Günün ilk kahvesi, ilk sigara ve yine o eşik. Ayaklarının haniyse dibinde. Ev sessiz. Nus kımıldamadan öylece... eşik de ona sanki... Lucky de camdan dışarıya... bakıyor... lar. Köpek uykusunu almış keyifli; söylenceye göre annesi maymun, babası aslan. Bir Çin Aslanı o, bir Pekin'li. Ne kahve, ne eşik; dışarıya çıkacağı vakti bekliyor. Eşik. Kimler görmedi ki onu... kimi umursadı, kimi 'yok' saydı. Oysa, her insanın bir eşiği... öncesi ve sonrası vardır. Kimilerine eşikleri çok uzak, kimilerine çok yakındır. Nus gibilerinin hemen ayaklarının... Kulağında çekiç sesleri, önünde eşik. Ya hepsi gerçek, ya da hiç biri. Veya sesler gerçek de, eşik değil. Kulağına mı, gözüne mi... tersi olmaz mı... Bir ses, ki duyan yok kendinden başka; bir eşik, ki bir o görüyor. Ses, eşik. Kulak, göz. Kahve gerçek, dumanı da. Sıcaklığı, fincanı... Yeni bir ses daha mı... Hayır, o telefon. - Ben Nus... - Günaydın yüce Nus, na'ber? - Bir de eşik çıktı -! - Alo, - Evet dinliyorum, - Bi şey demedin de - Dinliyorum - Bir eşik var diyorum, tam ayaklarımın dibinde, her nereye gitsem. - Ya kulağındaki sesler Nus? - Aynen devam... sanki birileri bir şey söylemek istiyor. Evet Nus, evet sana ulaşmaya çalışıyorum. O "birileri" ben, ışık varlık. Dayan. Lütfen dayan, dayanmalısın. Gün gelecek her şeyi, tüm olanları anlatacağım. Neler çektiğini inan ki duyumsuyorum. Hiç de kolay değil. Hani bunca yıl aklı başında biri diye bilirken kendini. Neyse ki bak, açılabileceğin birisi var. İnanıyor diyemem ama, inanmaya çalışıyor sana, hiç değilse... - Başka bir doktora daha gitsek mi... Bir de... - Evet bir de - Bir psikologla da görüşsek... ne dersin? - Ne dicez? Sol kulağında çekiç sesleri, şimdi de önünde bir eşik...mi? - N'olur? Bir tanıdığım da var. - Bilmem ki... -Gidelim, gidelim... lütfen. Gittiler. Önce o tanıdık olanına, sonra tanımadık ikisine daha gittiler. "Aşırı yorgunluk, uykusuzluk, stres; üzerinde durmayın, geçer, bir kaç sakinleştirici yazıyorum..." filan. Ne ses kesildi, ne de eşik kayboldu. Belki ses ve görüntü bağlantısını, zamanlamayı ayarlayamadım... acaba diyorum, önce şu sesle ilişkiyi becerseydim de ardından eşiği görseydi daha mı iyi olurdu... ama artık olanaksız. İşitsel-görsel ilişki işlemi başladı bir kez. Dayanır canım, iradesi kuvvetli. Hem, nasıl da deyiverdi, " sanki birileri bir şey söylemek istiyor". Kolay değil böyle bir olasılığa da yer vermek. Hele bu çağda. "Delirdim herhalde" derdi, başkası olsa. Sonra gelsin uyku ilaçları. Yok, Nus dayanacak, birlikte başaracağız. - Nus - Söyle yavrum - Sakın benden başka hiç kimse kulağına hiç bişi fısıldamasın, yalnızca ben... - Güzeliiim. Aslında yalnızca ben değil, birçoklarımız Dünyalılarla ilişki kurma çabasındaymışız. Yeni öğrendim. Ve önce, bir "eşik" görüntüsü - tabi yalnızca ilişkiye geçilecek olan insanın görebileceği- evet, önce bir görüntü gönderilir, sonra işitsel bağlantı kurulurmuş. Ben bilmeden, önce sesle, ve bir başka Işık Varlık'ın insanıyla, o henüz görüntüyü yeni göndermişken, ilişkiye geçmişim. Neyse, aramızda sorun çıkmadı da, Adem, yani Nus için durumu biraz zorlaştırmış oldum. Hem çekiç sesleri, hem eşik, bir arada... Alışacak, az kaldı. Yakında çekiç sesleri anlaşılabilir sözcüklere dönüşecek. Duyacaksın Nus, güven bana (nasıl güvensin ki, daha varlığımdan habersiz; aklı fikri çekiç sesinde, eşik görüntüsünde). - Nuus diyorum ki, - Ne diyorsun? - Şöle bir tatil yapsak, hani birkaç gün... hiç değilse... - Bak güzelim, yapalım da, hani zil sesi, telefon sesi, ve özellikle çekiç sesi duymayacağım, eşik görmeyeceğim bir yerde tamam mı... hadi bul, bul da öyle bir yer... - Bak yavru kargam (Nus'a böyle seslendiği de oluyor), iki günlüğüne Macaristan... anlaştık mı? Ne desin ki Nus... biliyor, alıp başlarını gitseler de bilmem nereye, bir başın kulağı yine duyacak, gözü yine görecek; bir çekiç sesini, bir eşiği. Haklı da yani. Ne gittiğini anlar insan, ne gezip gördüğünü. Özür dilerim Nus, hep benim yüzümden. Ama gör bak (göreceksin) çevrenin (ufkun) nasıl da genişleyecek benimle... İnan ki hoşuna gidecek birlikteliğimiz, hem de çok. - Yavrum biliyorsun işte, şu sıralar gidemeyiz, aklımız Khalkedon'da kalır. Ama bak, Antalya'da sabah kahvaltısına varım. Gözleme falan... Hadi de... Zaman karşısında nedir kalıcı olan? Zaman üstü, evrensel?. İnanmak nedir? Neyi, niçin, hangi amaçla yaptığını bilmek; neyin tanımı olabilir?. Karanlıkları delen, önümüzü aydınlatan?.. Karanlık, aydınlık... Ezilen-Ezen... Aydınlık kuvvet- Karanlık kuvvet... Yaşam, bir çarpışma alanı mı?. Kimler arasında, kim ya da ne için?. Savaş, bir "kozmik kader" mi?. "Yüce yolunda seferber" olmak ne demek?. Diyalektik ne?. Ya bir din kitabının "diyalektik sırrı"... Ateş, hava, su, toprak. Doğa ve evren. Sürekli bir oluş ve yok oluş. Başlangıç ve hedef. "OL". Tüm evren, Dünya, ve "elleriyle" yaratılan "seçilmiş" insan. Olan. Hukuk Devleti'nde... Yüzeyi toprak Cennet'te, topraktan yaratılan. Ve bir ülkede bir polisin işkencesi sonucu ölen. Adı mı... ne fark eder; kayıtlarda o artık, "maktûl". Ötekiler gibi, onlardan yalnızca biri. Olay tarihi 08.08.1980. Ceza davası, yargılama, ve hüküm giyer polis memuru. Yıl 1994. Şu kadar yıl hapis. Ve ölenin yakınları, İç İşleri Bakanlığı ve kâtil polis hakkında tazminat davası açarlar. Şu kadar TL maddi, şu kadar da manevi, olay tarihinden itibaren, yasal faizi ile birlikte... Yerel adlî mahkeme görevsizlik kararı verir; "idare mahkemesi yetkilidir" der. Karar temyiz edilmez, kesinleşir. Davacılar bu kez, idarî yargı yerinde dava açarlar. Mahkeme, davalı polis memurunu hasım olmaktan çıkarır ve bakanlık aleyhindeki davayı da, "süre" yönünden reddeder. Karar davacılar tarafından temyiz edilir. Danıştay, temyiz edilen kararı; "hasım olmaktan çıkarılan davalı polisin nerede yargılanması gerektiği belirtilmemiş" olduğu gerekçesiyle bozar (İnsan polis, insan yurttaşı, bir karakolda, işkenceyle... hukuk devletinde...). Yerel idare mahkemesi de, adlî mahkemece bu konuda evvelce görevsizlik kararı verilmiş olması nedeniyle, dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderir. Mahkeme de, polisin kişisel kusuru nedeniyle, İç İşleri Bakanlığı'ndan tazminat istenilemeyeceğine, polis hakkındaki davanın ise, adlî yargı yerinde görülmesi gerektiğine karar verir. Sonrası mı... Sonrası şu; dava, yalnızca işkenceci polis hakkında ve ilk açıldığı adlî yargı yerinde görülecek, sonuçlanacak, kesinleşecek, tazminat miktarı tahsil edilecek, ve... hak yerini bulacak (!)... Yurttaşların bilgisine!: "İşkence sonucu ölüme sebebiyet vermek şeklindeki eylemi nedeniyle..." kâtil polisin kişisel kusurundan, devlet sorumlu değildir (meraklısına not: Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 24.03.1997 tarih ve E.1997/15, K.1997/14 sayılı kararı; RG.15.04.1997, sayı:22965, s.34). Şu Dünya Dosyası... Şu insanlar... Hani neredeyse, yeryüzüne "birbiriyle kavgalı olarak" kovulmuşların tümü bu ülkede, Türkiye'de toplanmış sanki.... Hak arama özgürlüğü var. Var da, doğru mahkemeyi bilmek gerekiyor. Sağlığında "yaşama hakkından, can güvenliğinden" yoksun; öldürüldüğünde, "faili meçhul". Faili belli olanın da davası nerede görülecek, tartışmalı. Hani bu insanların "kötü şansları da olmasa, hiç şansları yok" diyeceğim. Ya nöbet sırasında, taşıdığı el bombasının pimini onarmak isterken... üç parmağından olan askerin öyküsü... Evet bunu da yazmalıyım: Yurttaş, ... Karakol Komutanlığı emrinde muvazzaf askerlik hizmetini yaparken, karakol gözetleme mevziinde taşıdığı el bombasının fünye piminin arızalandığını (yerinden çıkmış olduğunu) fark ederek, fünyeyi bomba gövdesinden çıkarıp pimi yerine takmaya çalışır. Bunu başaramadığını ve patlayacağını düşünerek, atmak istediği sırada bombanın patlar ve sol elinin üç parmağının kopmasına, bu nedenle sakat kalmasına ve askerliğe elverişsiz hale gelmesine neden olur. Olay nedeniyle yurttaş hakkında "mazarrat (zarar) doğurucu şekilde, nöbet talimatına aykırı davranmak" eyleminden dolayı, Askeri Mahkemede açılan davan beraatla sonuçlanır. Davalı idare, yurttaşın malulen emeklilik talebini, "görevi olmadığı halde arızalı el bombasını tamir etmeye çalıştığı" gerekçesiyle reddeder. Yurttaş da, idarenin bu işleminin iptali ile vazife malulü aylığı bağlanması istemiyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde (AYİM.) dava açar. Davalı T.C. Emekli Sandığı, görev itirazında bulunur. AYİM., davanın çözümünde görevli olduğu gerekçesiyle, "görevlilik kararı" vererek, davalı idarenin itiraz dilekçesini ve dosyayı, Danıştay Başsavcılığına gönderir. Danıştay da, "yetkili" olduğunu söyleyince, "olumlu görev uyuşmazlığı" çıkmış olur. Ve dosya Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gönderilir. (Özet: Sakatlık nedeniyle terhis edilmiş ve hakkını aramak için yargıya başvurmuş olan yurttaş; bir yandan, "adaletin tecelli edeceğine-gerçekleşeceğine" inanmakta; bir yandan da, dosyasının mahkemeler arasında neden "sorun" olduğunu anlamaya çalışmaktadır). Uyuşmazlık Mahkemesi gereğini görüşüp, düşünür ve derki; Anayasa'nın 157. maddesinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartının aranmayacağı belirtilmiş, 20.07.1972 gün ve 1602 sayılı Yasanın 25.12.1981 günlü ve 2568 sayılı Yasayla değişik 20. maddesinde de aynı hüküm yer almıştır. (Hak'la yurttaş arasında, "sırat köprüsü" bulunmamalı; hak arama özgürlüğü, eziyet olmamalıdır). Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bir davaya bakabilmesi için, dava konusu idari işlemin, "asker kişiyi ilgilendirmesi" ve "askeri hizmete ilişkin" bulunması şartlarının birlikte bulunması gerekmektedir. 1602 sayılı Yasanın değişik 20. maddesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli bulunun veya hizmetten ayrılmış olan subay, askeri memur, astsubay, askeri öğrenci, uzman çavuş, uzman jandarma çavuş, erbaş ve erler ile sivil memurlar asker kişi sayılmaktadır. 10.03.1983 gün ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanununun 4. maddesine göre Jandarma Genel Komutanlığı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir parçası olup, eğitim ve öğretim bakımından Genelkurmay Başkanlığına, emniyet ve asayiş işleriyle diğer görev ve hizmetlerinin ifası yönünden İçişleri Bakanlığına bağlı bulunmakta, Jandarma Genel Komutanı da şahsen İçişleri Bakanına karşı sorumlu tutulmaktadır. 14.02.1985 gün ve 3152 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 29.maddesinde de, taşra teşkilatında İçişleri Bakanlığına bağlı kuruluşlar arasında Jandarma Genel Komutanlığı da ayrıca gösterilmiş bulunmaktadır. Aynı Yasanın 7. maddesinde jandarmanın mülki, adli, askeri ve diğer görevleri olmak üzere değişik görevleri bulunduğu belirtilmektedir. Jandarmanın askeri görevleri de, "Askeri kanun ve nizamların gereği görevlerle, Genelkurmay Başkanlığınca verilen görevleri yapmak" olarak sayılmış bulunmaktadır. Olayın vuku bulduğu sırada davacının nöbette olması askeri görev yapmakta olduğunu göstermektedir. 1602 sayılı Yasanın 20. maddesi ve 2803 sayılı Yasanın 4. maddesine göre davacının asker kişi olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. (Şu insanlar, Yüce-Şeytan çekişmesini bırakıp, yapmaları gereken Dünya işlerini iyi yapsalar, kim özler "Öbür Dünyayı"...). 5434 sayılı Yasanın 12/II-k maddesiyle, "vazife malûllükleri ile vazifeden doğma ölümleri halinde" erler, bu Yasa kapsamına alınmışlardır. Nöbet sırasında jandarma erinin, üzerindeki bombanın arızasını görerek onarmaya çalışması, görevinin gereği onu her an kullanabileceği düşüncesinden kaynaklandığı, eylemin keyfiliğe dayalı bir kurcalama niteliğinde olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda yapılan iş, askeri görevin en iyi şekilde yürütülmesi amacını taşımakta olduğundan maluliyete neden olan bu olay, askeri hizmet sırasında meydana gelmiş olup askeri hizmete ilişkin bulunmaktadır. Diğer taraftan; Mazarratı Mucip Nöbet Talimatına Aykırı Hareket Etmek suçundan yargılamanın, Askeri Mahkeme de yapılmış olması da görevin askeri hizmete ilişkin olduğunu dolayısıyla olayın, davacının askerlik görevi sırasında meydana geldiğinin kabulünü gösteren bir husustur. Açıklanan nedenlerle, asker kişiyi ilgilendirme ve askeri hizmete ilişkin olma koşulları birlikte gerçekleştiğinden, davanın çözümü AYİM.'nin görevine girmekle, Danıştay Başsavcılığının, 2247 sayılı Yasanın 10. maddesi uyarınca yaptığı başvurunun reddedilmesi gerekmektedir. (Sonuç olarak) Anlaşmazlığın niteliğine göre, davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde görülmesi gerektiğine, bu nedenle Danıştay Başsavcılığının 07.01.1997 gün ve 1 sayılı başvurusunun reddine", oyçokluğuyla, 24.03.1997 gününde kesin olarak karar verir (meraklısına not: Uyuşmazlık Mahkemesi -Hukuk Bölümü- Kararı, E. No : 1997/6, K. No: 1997/7; 14.04.'97 tarih ve 22964 sayılı RG. s. 3). N'olcak şimdi... demeyin de şükredin. 20.10.1994 tarihinde meydana gelen olay hakkında, hangi yargı yerinin görevli olduğu, 3,5 yıl sonra kesin olarak anlaşılmıştır. Dava, yine açıldığı ilk mahkemede görülecek, kesinleşecek, ve yurttaşın emeklilik işlemi yapılabilecektir. İlişki; Yüce'yle biz ışık varlıklar arasında. Yüce'yle Adem'den öncekiler arasında. Yüce'yle Adem arasında (Yüce, Havva'yla doğrudan hiç konuşmadı). Adem'le Havva, ve onlarla çocukları arasında. İlk kardeşler, Habil'le Kabil arasında. İlişki. İlk yasak, "o ağaca yaklaşmayın". İlk kurban, ilk cinâyet, ilk kan. Göksel, yersel, evrensel ilişkiler. Kovuldukları yeryüzünde birbirleriyle ve doğayla... "Bu Dünya" ilişkilerini, insanca... insandan insana, insan için, insanla düzenlemek. Her insanı Yüce bilmek... Şeytan da Yüce değil mi aslında... Dünya işi, Dünyasal kavram, düzen ve çözümlerle, "Bu Dünya'da". Altından ırmaklar akan, sürekli yeşil Öbür Dünya cennetini, burada, bu yeryüzünde, yeryüzü ve tüm kovulmuşlar için düşleyip, yaratmak. Gözyaşı da insanın, gülücük de. İnsan değil mi; ağlatan da güldüren de. OL. Oluşumunu tamamlamadı insan, olmakta. İnsan, yeni insan, yeni toplum. Yurttaşla devlet, yurttaşla yurttaş arasındaki ilişki. Halkalar, suya atılan taşın oluşturduğu... Yasama ve Yargı; Yücesel görevler. Ve insan, hani, Yüce'nin yeryüzündeki halifesi. Kovulmuş halife. Yazgısını kendi yazan, yasasını kendi yapan. Suriye'nin ana tanrıçası Atargatis uğruna, erkeklerin kendi elleriyle penislerini kesmeleri... İlk sünnet olan kim... Cehennemin alevleri, yargıcını arayan dava, failini arayan mâktul... Susurluk Dosyası... Hakkını arayan yurttaş, davaya bakacak mahkeme... - Nuus, uyansana. Hadi uyan Nus. - !!?? - Nus, kulağın nasıl, çekiç sesleri...? - Dalmışım. Bi dakka, toparlanırım şimdi. - Hadi ama! - Çekiç sesleri yok artık; her kimse o, dediklerini çok net duyuyorum... - Nuuuus !!?? - Canım, Macaristan değil de, Antalya, gözleme falan diyordum. - Diyordun da uyuyuverdin işte. Tamam orası olsun... Nuus, - Söyle canım - Şaka yaptın di mi? Bak, çekiç sesleri neyse de... birilerinin sesini... Evet Nus, hiç kolay değil; dediklerimi duyacaksın (duymaya başladın bile), derken benimle konuşacaksın, önce sevdiğin, sonra da herkes sana inansın isteyeceksin.... Evet, hayır, yani, hiç hiç kolay değil. "Sol kulağımdaki ses diyor ki..." diye söze başlayacaksın ve benden duyduklarını aynen aktaracaksın çevrendekilere: Duyduğum ses şöyle diyor, "Biz Işık Varlıklar, yeryüzünde bir düzen kurmak istedik, Yüce'nin buyruğuyla. Ve insan yaratıldı. Hem de Yüce'nin elleriyle... Onu öylesine iyi programladık ki, sonunda kendine yeter oldu, kendi evreninde Yüce oldu". Ve Nus... ve sana inansınlar isteyeceksin... Nus..., biliyorum, işin gerçekten zor. Hem henüz hazır da değilsin. (Doğrusu, ben de...). Biraz daha zaman... ikimize de... Şu "eşik" konusunu da halletmeliyiz. Yani sen... Her insan, eşiğini kendisi görür (görebilirse) ve ancak kendisi aşabilir (aşabilirse). Sen de öyle Nus... Dört duvar, birkaç pencere ve bir kapı; dışarıyı dışarıda bırakan. Kapının önünde eşik (görebilene). Dışarıdaki gerçek 'Olay'ın, sığdırılacağı bir göz oda; duruşma salonu... Ve dilsiz duvarları... ne rengi seçilirken, ne de boyanırken, kimsenin usuna gelmemiş hiç, nedir 'Adalet'in rengi... Yüce'ye şükür, tavanlar her zaman beyaz. Yer, en kötüsünden gri-beyaz mermer. Dışarıda kentin gürültüsü... Günün kaçıncı duruşması. Bina, 'iş hanı' olarak planlanmış. Bir kürsü, bir (birçok) yargıç... sunulacak 'gerçeği' dinlemeye (görmeye) hazır: Savcının 'kara' dediğine, savunman nasıl 'ak' diyecek. Sonunda, en sonunda, "gereği düşünüldü..." denilirken; ya sevinç, ya hüzün. "Temyiz yolu açık olmak üzere...". Beklemek ateşten yakıcı. Mübaşir, elinde liste, düşüncesi, "bitse de duruşmalar, ayaklarımı uzatsam...". Koridorda bekleyen Sokrat'lar. "Var mı çay isteyen?". Çay satışları, tanık sayısıyla doğru orantılı. Sav-Savunma. 'Olan hukuk'; yasa, tartının ibresi. Tartı, 'Adalet'; ve gözü hep, 'Olması gereken'de. Yargı, bağımsız yargı, bağımsız yargıç(lar). Savcı... neden kürsüde, yargıçlarla; kürsünün en ucunda olsa da. Yurttaşın Savunmanına tepeden bakan savcı; Kamu Savunmanı. Hava ha sıcak, ha soğuk dışarıda; dışarısı dışarıda artık. Gürültüsü de kalsa ya. Duruşma salonu, davasına göre bir sıcak, bir soğuk. Vekâlet ücreti. "Hemen Dolara çevirmeli, yoksa Markamı. Bi gecelik Repo falan...neyse ". Avukatlık hizmetinin onursal karşılığı; "yarısı peşin, yarısı dava kazanılınca...". Avukatlık... ücret... yarısı... kalanı, işin sonunda. "Avukatlık, bir savunma sanatı ve görevidir". Sanat ve görev. Yarısı iş bitince. Peşin Vergi... SSK. primi... Meslek güvencesi... Yankılanan bir ses, "Avukat bilmem kim....., ve müdahil vekili avukat....başka bir bilmem kim...". Ne de gür, şu mübaşirlerin sesi. Seslenişine 'renk' katanlar da var: "Avuuukaaat...", ya da, "Avkat..." . Bir sonraki duruşmaya yetişebilir mi... Hem de Sultanahmet'e, trafik nasıl da yoğundur. Mazeret verse... olmaz. Müvekkil de haklı yani; ona göre yeryüzünde bugün, şu anda en önemli dava, onunki. Nasıl denir, "öbürüne geç kalıyordum da, sizinkine...". - Alo Hakan, ben daha bekliyorum, Sultan'a bi faks çekiver de, son iş olarak bakılmasını talep et. Tamam mı? Ben sonra ararım yine. Bayılıyorum şu avukatların koşuşturmalarına. Acıyorum da. Bu sıkıcı, gürültülü, pis yapılarda... bir duruşmadan ötekine... "Arabayı çekerler mi acaba...". Park yeri yok, yer yok, sokaklar daracacık, ona buna rica, "Duruşmaya girip çıkacam hemen, beş dakka". Yalan. Ne beş dakkası... "Flaşörleri iyiki yaktım, çekmezler canım". Ben de heyecanlanıyorum yani, ya çekerlerse!. Arabanın peşinden gitmek mi, sonraki duruşmaya yetişmek mi... En iyisi taksi... o da pahalıya geliyor. Şu cep telefonları nasıl da yarıyor işlerine. Yok artık, jeton bulmak, sırada beklemek derdi. Müvekkilin, "Aradım da bulmadım" şikâyeti de yok. Hani nerdeyse, "kesintisiz hizmet". -Alo Hakan, çektin mi faksı? -Evet, kaleme de haber verdim, bekletecekler. -İyi. Yine ararım. Kavramlar. Aralarındaki karşıtlık. Bu karşıtlıktan yola çıkarak, 'Doğru'ya varmak. Düşünmek ve araştırmak. Diyalektik. Yöntem olarak kullanan ilk filozof, Sokrat. Sokrat ve Savunma. Kendini kendine karşı; kendini başkalarına karşı; başkalarını başkalarına karşı. Savunmak. Kendini ve yurttaşı devlete karşı... "Savunmanın dokunulmazlığı" ilkesi.
Yüce-Şeytan tartışması. Şeytan'ın savunması, "Beni üstün kılan sensin,
bu nedenle insana secde etmem. Sana saygımdan". Gerekçesiz bir, "yine
de secde et!" buyruğu. Ya da, "Ben, bilmediklerinizi bilirim" gerekçesi.
Ve Yüce'yle inatlaşma: İnsan, sana mı uyacak, bana mı?.
Ya da "Yüce-Şeytan-İnsan" tartışması, o gün orda, o Kırmızı Salon'da yapıldı mı... Canlı yayın misâli... "Ben diyorum ki; Şeytan diyor ki; Ve ey siz insanlar, siz ne diyorsunuz?". Demokrasi yücesel mi, insansal mı... Bizler de dinlerdik tartışmayı, fena mı olurdu yani. İnsan da demez miydi belki, "yok, anlamsız bir tartışma bu sizinki; üstüme iddiaya girmenize izin vermiyorum. Sizler eğer seçenekseniz bizlere, ve biz de seçeneklerimizle özgürsek eğer; birinizi, ya da ötekini, ya da hiçbirinizi...". Demez miydi? İnsansız bir Cennet, Cehennem. Hiç düşünmemiştik. Yüce de.
Cennet - Cehennem: "Ya kırk katır, ya kırk satır" hesabı. Dönem askerî
yönetim dönemi, ısmarlama bir anayasa, konulmuştu da milletin önüne, "beğendiyseniz
kabul edin, yoksa... ". Özgür halk, özgür istenciyle %93'lük çoğunluğuyla,
nasıl da "eveet" demişti. Ne evetti amma; "yağmurdan kaçalım da.. ".
Sonrası... sonrası 15 yıldır dolu yağıyor başlarına. Hamam aynı, hamam;
düzen aynı düzen. Tellâklar... sonuçta hepsi peştamallı. Sivil toplum!.
O, "OL" deyince olur. O kadar. İnanan inanır. Saltanat mı, babadan oğula...; genel başkanlık mı... Ne farkı var, "Sizin bilmediklerinizi, ben bilirim"den?. "Ben ne dersem, o olur: OL". Evet kimi işler oluyordu da, "Demokrasi" olmuyordu. Hayır, ne Demokrasi, ne seçim, kesin Yücesel kavram ve işlerden değildi. Demokrasi OL!.. Hukuk OL!... Sosyal Devlet OL!... Özgürlük OL!.. Yurttaş OL!... olmuyor, olmuyordu işte. Samanyolu merkezinde bir "karşıt madde" bulutu keşfedilmiş. Yıldız patlamalarından olabilirmiş. Tâhminen bir milyon yıl önce oluşmuş. Mevcut kuramların üzerine yenileri... Madde - karşıt (anti) madde. Keşfin anlamı; bir insanın,"doğduğundan beri yaşamakta olduğu evde, yeni bir oda bulması" gibiymiş. Beynindeki odalardan, gözünün önündeki eşikten, kulağındaki çekiç sesinden haberli/habersiz insan, bir anti-madde bulutu keşfetmiş. "Bina mı çöküyor, deprem mi yoksa, güneş neden kararıyor... dönen başım mı, insanlar mı,... neden dönsünler ki, dönse dosya döner temyizden... ne zaman sıra gelecek... duruşmaya vakit var, ....bu koşanlar kim, kime doğru... gecikme faksı çekildi... ben mi onlara yoksa... çantam... bir soluk... hukuk, ikinci sayfa... An... ya, yardı ..." - Arkadaşlar çekilelim başından (Adem'in hiç arkadaşı yoktu...) - Telefon... telefon etsin birisi (niye sen değil...) - Demin konuştuk, hatta de... (anladınsa, sen de yaz, yaz, tatil...yaz.. adlî tatil) - Ya durun da, yakasını açalım bari (zaten iki yaka...) - Ambulans... (Hayır, bir fayton... iki atlı... Ada... Erguvanlar..) - Trafik de öyle berba... ( Ya kafamdaki...) Yetke, gökten yere. İman, yürekten... dilediğine. Özgürce, kim nasıl, ve kime isterse öyle. Ancak (evet çok yineledim ama...), "kamusal eylem, işlem ve alanlar dışında". Ortak bahçe, Demokrasi, hukuk, "Bu Dünya'da", insandan insana. Sevgi, varlıktan varlığa. "Var olabilmek" ayırdına ermiş olana ayrıca... Kanalları açık aslında, olup bitenin farkında. Tv. sürekli açık, doktorlar yararlı olacağı kanısında. Düşler görüyor, ardı ardına. İzliyorum: - Güzelim bak, diyorum kiii
- Diyorsun kiii; İskenderiye Kitaplığını değil ama, yeni çıkan tüm kitapları...
- "Gül açarken bahçemde..." diyecektim, sevişsek. Düş görmediğinde işitiyor odada konuşulanları. Ama gözleri hep kapalı. Yayın yapamıyor hiç bir şekilde. Ancak işitsel yayınları ve düşsel görüntüleri kaydedebiliyor. Sinyâllerimi de... Sağlığına kavuşup, benim şu gözlem ve notlarımı kitaplaştıracak (ha, kendi de üç kitap yazdı ya, "bu da dördüncüsü" diyecek. Ve anlayacak, benim "Ben" değil, ondaki ikinci Adem olduğumu; bizim, "Bir" olduğumuzu... Öteki Çiftin, Havva'sını arayan Adem'i olduğunu da... "Sıkıntıyla yaratıldı, Sabırla yoğruldu, Sevgiyle sunuldu" diyecek, kitabın ilk sayfasında. Hiç sayıklamıyor, ağzı sımsıkı kapalı. Kolunda serum. Nicedir derin, çok derin bir uykuda. "Komada" diyorlar. Hayır, hayır ölümcül değil (ölüm nedir ki zaten), ölmeyecek de. Eylemsizlik hâli diyelim. Mutlâk bir eylemsizlik. Hani Adem'in Koza'daki vaziyeti. Eh biraz farklı elbet. Doktorlara göre koma nedeni: Toplumsal bilinç düzeyindeki düşüklüğe bireysel tepki. Söylicem, söylicem de nasıl inanıp kavrayacak ki... "Bak Nus, sen uzun zamandan beri komadasın; gerçekle düş karmakarışık sende şu an. Hani PC.'nin bir C'sinde çalışır, gerektikçe de A'sına geçerdin ya, işte öyle bir şey. Yani, doğumundan beri yaşadıkların "Hard Diskte" ise, düşlerin A disketinde kayıtlı. Ve sürekli geçiş hâlinde beynin, ondan ona... Nus. Yaşadıkların mı düş, düşlerin mi gerçek bilemiyorsun. Bak bi tek çekiç seslerinden emin ol. Seni yaşama döndürecek olan da bu sesler. Yaşama istenci. Eşik konusunda karar vermek zorundasın. Sen, kendin. Nus... lütfen inan bana".
Uyandığında, bahar güneşi süzülmekteydi salonun ortasına. Kalktı, önce
banyo. Sonra mutfak-kahve suyu-, tekrar banyo; traş, duş ... Günün ilk
'hazır' kahvesi. Mırıldandı, "düş müydü hepsi...". Sigaradan derin
bir nefes. Oto sanayi sitesinden çekiç sesleri. Ve,... ve önünde bir eşik...
|