KAYIT - 62
Bir zaman, düş yoluyla mı, yüreğine üfleyerek mi...
Adem'le nasıl ilişki kurulacak diye nasıl da tartışmıştık... İnsan soyu
uygulayımbilimde çok hızlı gelişti, (ya insansal gelişimi...).
Dede torun yolda konuşarak yürüyorlar. Dedenin de duyduğu tuhaf iki zil
sesiyle, torun birden duruyor; "bi dakka dede..." diyor. Derdemez
de, sol elini sol kulağına, ezan okuyacakmışcasına götürüyor. Bir süre
sessizce başını salladıktan sonra, "buyruk anlaşıldı, aynen söylendiği
gibi yapacağım, elbette, inandım, önce en yakınlarıma haber vereceğim.
Onlar bana inanır" diyor. Torun yürümeye başladığında dede soruyor; "o
kulağındaki siyah ip gibi şey de ne öyle, kendi kendine konuşmak
da nesi?..". Torun gülümseyerek yanıtlıyor; "kendi kendimle değil dede,
gücün kaynağıyla konuştum, inan bana. Tahtakale'den aradılar, Dolar yükselecekmiş,
hemen sana da alalım".
Cep telefonları yaygınlaştığından beri bir tuhaf oldu şu insanlar: elçi
İbrahim'den bilmem kaçıncı İbrahim'e... Öncesi Adem'den beri... çok
yol alındı. Dururken, veya yürürken, bir elleri hafız gibi kulaklarının
birinde, "evet, tamam, olur, derhal..." diyorlar; ya da, "şöyle yap, böyle
yapma, öyle yaparsan zarar edenlerden olursun, böyle yaparsan iyi olur"
gibisinden, ya buyruk veriyorlar, ya da alıyorlar. Hani bir de bizim
"Görevli'nin insan suretinde görünmesi" konusunu, "görüntülü telefon" dedikleri
aygıtlarla günlük yaşamlarına sokarlarsa... her an birileri birilerini
görsel olarak da ziyaret edip, buyruk alıp verebilecek artık. Görüntüsel
sohbetlere de doyum olmaz yani. Oturduğun yerden. Kimileri de bir başka
doyuma ulaşır belki.
Adem ve yanındakilerin çıngırak sesine benzettikleri ses; nicedir bugünün
insanı için,"çağrı cihazının, araba, ya da cep telefonlarının," sesi. Bir
tek, bizim 'Görevli'nin olduğu gibi görünmesi kaldı. Adem gibi korkmaz
da şimdikiler. Aslında iyi de olur görünmesi...
Yüce'nin doğrudan, kendini göstererek, konuşması ise... işte bu zor. Zorluğu
Yüce'den yana değil elbet... değil de hani bu çağda... bilmem ki... ama
işitsel - görsel (Audio -Visual) bir sistemle olursa, bak bu... ha, bak
bu olabilir ( 'ha' demeyi de Tv.'den öğrendim). Uydular yardımıyla tüm
alıcılara ulaşacak bir yayın yapılır ve "Ben" der Yüce, "Ben sesleniyorum
hepinize ve tek tek her birinize..." Bu yayın, tüm insansal yayınların
hepsi aynı anda kesilip, tüm kanallarda aynı anda olmalı, yoksa "zap"
yapar bu insanlar (zap mıydı, zaping miydi ne). "Bu hangi Yüce" diye de
kimse merak etmez hani. Her gün birilerinin bir şeylerin "teminatı, koruyucusu,
savunucu, kollayıcısı, yücesi..." ve daha bilmem nesi olduğunu dinleyip
izlemekten bıktı ya millet . "İşte bu da bir başkası" deyiverirler. Yüce'me
sığınırım öylelerinden. Hem Şeytan sığınma falan da kabul etmez, yani mecburum
Yüce'ye... Oysa insan öyle mi ya... Şeytan hep; "her biriniz, önce
kendiniz için isteyin, her ne isteyecekseniz, der. Demokrasiyi de, inançları
da, hukuku da, yasayı da. Kimseden beklemeyin bir şeyleri size sunmalarını,
ve kimseye de sığınmayın sonra, sunulmadı diye. Öğrenin, benimseyin, isteyin
ve doğru dürüst bir Partiler ve Seçim Yasası yaparak, düzgün insanlar gönderin
Meclisinize. Vekilleriniz sizleri, sizler de İnsanı, Demokrasiyi,
laikliği, Hukuk Devleti'ni, Aydınlanma'nın felsefesini, ilkelerini ciddiye
alırsanız ancak, sığınmak zorunda kalmaz, "kırk satır mı, kırk katır mı"
seçimine zorlanmazsınız. Önce kendinizle iletişim... kendinizden, ve yine
kendinize sığının" der.
"Yüce'yi, beni, görmek için; önce kendinizle... evet kendinizle iletişim
kurun önce".
"Ben" der Yüce, "Ben sesleniyorum hepinize ve tek tek her birinize...".
Hadi diyelim ki birileri, zaplamadı da izledi Yüce'yi... O birileri eğer,
her gün "Yüce adına" diyerek, "fetva" verenlerden ise, bilinki kıyametleri
koptu onların.
Yüce kuşkusuz önce onlara seslenecek: "Ey varlığımın ve buyruklarımın dilde
sözcüleri... Sizler! Sizlerin atalarınızla da onların atalarıyla da, taa
İbrahim'den bu yana her kimle konuştuysam, kendi diliyle konuşmadım mı,
bilmiyor musunuz bunu... (Adem hariç, onunla konuştuğum dil, bir başka
dildi, bilmediğiniz).
Ya nedir bu ülkede, bu insanları anlamadıkları bir dilde, günde beş vakit,
sözde bana davetiniz... Ve nedir bundaki ısrarınız. Yoksa 'size özel mi'
kalmalıyım, ki dilediğinizi katın kendinizden, buyruklarıma, isteklerime...".
Anında zaping yaparlar, dahası, önce onlar inkâr ederlerdi Yüce'yi... "Bu
yalancı, bu şeytan" diyerek üstelik. Olan da Şeytan'a olurdu yine.
Hep düşündüler, düşünürler ki, "Yüce" diye başlayacaklar söze, ve kuşku
duydukları, belki de inanmadıkları "hesaplaşma", nasılsa yaşamdan sonra
diyerek, bu Dünya'yı Yüce adına yönetmeye kalkacaklar, ha? Hayır hiç de
öyle değil! Kimseye böyle bir yetki ve güç verilmedi, hayır, Yüce; ne "benim
adıma savaşın" dedi, ne de "öldürün".
Evet görünüşte bir Yüce-Şeytan savaşı vardı; hani inananlar, inanmayanlar,
ama bu insansal savaşımın derin anlamını kavramaktan uzak olanlar da, sözüm
ona Yüce savunucuları idi. Kim inanmaz insana, usuna...
"Bir ayağı bağlı Deveyi ayakta..." diyenler, "erkeğe iki, kadına bir..."
diyenler, "erkek özgür, kadın örtünsün..." diyenler, "eşitsizlik etmekten
korkmazsanız dört kadın da..." diyenler. Yüce'nin buyruklarını, onun indirdiği
sırayla değil de, kendi bildiklerine göre kitaplaştıranlar
ve daha neleri, hep, "Yüce, böyle diyor" diyerek demiş ve demekte olanlar,
zaping yaparlardı önce. "Nerden çıktı bu yayın, hani öldükten sonra sorgulanacaktık.
RTÜK. uyuyor mu ne, televizyonun karşısında, yemeği de fazla kaçırmıştık,
yoksa, kalpten falan mı, şey mi, öldük mü yahu" derler de, "ölmüş de dirilmiş
gibi" olurlarlardı. Hep andıkları Yüce'yi, hem de kendi nursal görüntüsü
ve taa yüreklerine değin işleyen sözleriyle beyaz camda gördüklerinde.
Cehennemin taa dibindeki Zakkum Ağacı'ndan yemişlere dönerlerdi. Hem de
nasıl. Kimilerinin Tv. izlemediğinin, dahası evinde bile bulundurmadığının
bir nedeni olmalı.
İletişim, insana konuşmak değil, insanla konuşabilmek olmalı: "Günaydın",
"Size de" (iletişim kuruluyor). "Nasılsınız?", "İyiyim, ya siz?" (karşılıklı
konuşma), "No'lcak bu memleketin hâli?", "Hiç sormayın, Yüce bilir ya..."
Olmadı işte, "Yüce bilir ya" değil; "Hacı bilir ya, bacı bilir ya,
Baba bilir ya,..." olmalı. Olmalı ki, kurulan iletişim, karşılıklı konuşmaya;
bu sohbet, sorunların somutlaşmasına; somutlaşan sorunlar, sorulara; sorular
çözümlere uzanabilsin. Giderek, kimler neyi, niçin, nasıl yapmışlar da,
örneğin Dolar almış başını gidiyor 200 binlere; Hacı başbakan almış sülâlesini,
Başbakanlık Bütçesi'nden (doğru mu?) ve Kutsal Topraklar Kralı'nın davetlisi
olarak, Hacca gidiyor, anlaşılabilsin. "Yüce bilir ya..." deyip de
iş Yüce'ye havale edildi mi, önce Yüce; kendi adına konuşanlara da, Dünya
işini kendisine bırakanlara da kızıp öfkeleniyor, sonra da Şeytan.
Dünya işi, evet Dünyada ve insan kaynaklı çözümlerle görülebilir ancak.
Gerçi zaman zaman, gelişmiş öteki halkalardan yatay geçişle (s.128), Dünya'ya
insan görünümünde yardıma gelenler (zaman yolcuları) olmuştu. Olmuştu
ama, yardımları ancak kimi teknik sorunların çözümüyle sınırlıydı. "Atomu
bir kez daha parçaladık" lafını kaç kişi ciddiye aldı da düşündü üzerinde.
Teknik sorunlar dışında insan, dünyasal olayları, bireysel ve toplumsal
ilişkileri, çözmekte yalnızdı. Ne Yüce, ne Şeytan...
Ateşi yakan da insandı, ateşte yanan, yakılan da. Kalemi tutan da insan
eliydi, silahı ateşleyen de. Hadi sayalım ki silahı Şeytan doldurdu, tetiği
çeken kim/kimdi... Suyu da gökten Yüce indirmiş, Hurma'dan Zeytin'e
tüm yemişleri, yiyecekleri de Yüce yaratmıştı. "Şeytan da aşçıları...".
Dominik Cumhuriyeti'nin balta girmemiş ormanlarında yaşayan Taino yerlileri
ilkel, fakat onlardan tüm Dünya'ya yayılan "Hamak" ve "Barbecue"yü kullananlar
uygardı. Uygar; gidebilen, İlkel; ulaşılandı demek. Ve uygar insan,
Amerika'nın keşfi sırasında neredeyse tüm Taino yerlilerini yok etmiş,
fakat hamak ve barbüküyü yanına almıştı. Ve şimdilerde uçaklarla ulaştığı
"kutsal" topraklarda, çağdaş havalandırma aygıtlarıyla donatılmış çadırlarda
konaklayıp, Hacı oluyordu. Oluyordu da, Haccın "ruhsal terbiyesini"nin
külfetini değil de, Dünya nimetlerinin keyfini çıkarıyordu.
Kendine yolculuk etmekten yoksun insan, Elçi'nin zamanında yaşananları
duyumsamaktan uzak, yılın bir kaç gününe sığdırılmış ziyaretle, hacı oluyordu.
Kendine kapalı insan ve kendinden kaçıyor. Kaçıyor, çünkü kendisiyle iletişim
kuramıyor, cesareti yok. Herkesin tanıklık edeceği kaçıncı kezki hacılığını,
içindeki sesin duyulmasına engel olmak istercesine...
Birisi, "Gamma ışınlarının esrarı çözüldü" dese; öbürü, "zaten kitapta
yazıyor" diyor. Söylediğine kendisi inanmasa da, başkalarını inandırıyor.
Banka önünde, "maaş kuyruklarında" per perişan olan, hatta ölen kim bilir
kaç insanın, "kul hakkını" değil de, "yurttaşlık hakını"; öbür Dünyada
değil de, bu Dünyada isteyebileceğini bilse, bundan birazcık kuşku duysa,
"Cennet'e giriş vizesini" alacak bile olsa, gidebilir mi kutsal (!) topraklara?
Anlatım ve iletişim; ilişki ve işbirliği; öğrenme-araştırma; üretim ve
bilinçli tüketim.
Hani ner'de kaldı Tebliğ Programı'nın özü? Ayağının dibinde kesilen kurbanın
ne kanı, ne de eti Yüce'ye ulaşacak. Sırat köprüsü de, elbette o hayvanın
sırtında geçilmeyecek. Hani Çikita muzları ithal edilmişti ya bir zaman,
"tamam" demişlerdi; "çağdaşlaşıyoruz, gelişiyoruz, güçleniyoruz". Evet,
cep telefonları ceplerinde; hemen tüm yabancı kaynaklı yiyecekler, içeçekler
vitrinlerde. Çokca gezilen Galeri'ler Sanat değil; araba galerileri...
Söylenen rakamlar $, ya da DM. En kibar satıcılar ekliyorlar, "TL karşılığı
da şu kadar". Dünya İzleme Bölümü kayıtlarında bu ülke için düşülmüş not
hep aynı: "Kalkınmakta olan..." Fakat ne hikmetse, bir türlü kalkınamayan.
Ülkenin kimi insanlarının her biri hakkındaki notlar da çok ilginç: "O
artık kalkındı, köşeyi döndü, yırttı...". O insanlar ise durumlarını açıklarken;
halkın inançları doğrultusunda, "Yüce, yürü ya kulum dedi" demeyi yeğliyorlardı.
Sonuçta, evet bu ülkede bir kalkınma vardı, ancak topyekûn değildi de,
kimi "seçilmiş kullar" içindi. Yasa dışı edinilmiş servetlerin sorgulanmasında;
devletin ilgili birimleri arasında iletişim yoktu. Ya da, o birimlerle
ilgili şahıs arasında bir başka iletişim vardı. Vardı ki, örneğin aranıldıklarında
bulunamıyorlar, ya da tebligat yapılamıyor; "SENİ YÜCE'den ÖNCE, ULUS ADINA,
BAĞIMSIZ YARGI ÇAĞIRIYOR" denilemiyordu.
Dünya ağacı'nın kökleri toplum; dalları inanç ve bilimdi. Tek tek insanlar
da, ya "kul", ya da "yurttaş" bilinciyle, ağacın yaprakları. Sonunda
kara toprağa düşen. Kimi inanç dalında, kimi bilim. Kök aynı. Yüce - Şeytan.
İnsanlığın yazılı, sözel, çok çok eskilerden bu yana oluşturduğu kaynaklarda
sözü edilen, "Dünya Ağacı". İnanç, bilgi, yaşam ağacı... Hep, bir yerlerde
aranılmış ağaç. Bazı inançlara göre kökleri Cennette, bazılarına göre arzın
(Dünya'nın) derinliklerinde. Yukarıdan aşağıya; aşağıdan yukarıya mı...
Hangisi... Egemenlik, Demokrasi, Tüze, Haklar, Kamu Yararı, Bireyin hakları.
Hukuk Devleti, Bu Dünya Devleti... Düşen yapraklar... Düşmeden önce...
Özgürlük... Ancak yaşabildiğin kadar özgürsün.
Kimi bir ağacın altında, kimi bir mağarada ermiş, yaratılışın gizemine.
Kök olduğunun ayırdına varmış insanlar da var, yaprak bilinciyle sınırlı
kalmış olanlar da. İnanç, bilim, insan. Bir yaprak; gücünü yerden, köklerinden,
bu Dünya'dan almakta olduğunun bilincinde. Güçlü bir kök için neler yapılması
gerektiğini düşünmekte. Ötekinin bir sorunu yok, "Cennette nasılsa köklerim"
demekte.
Demokrasi; yapılmış yapılacak tüm tanımlarıyla, önce kökün yerde olduğunun
kabulünü gerektirmez mi... Bu Dünya'da. İnsanda, ailede, toplumda. Egemenlik;
nasıl tanımlanırsa tanımlansın, sonuçta düşünceye kadar yaprakların, sağlıklı
ve özgür yaşamaları için, kökün soluk alması, güçlü kalması için değil
mi... Kök ve yaprakların; gelişmiş bir gövdeye, gövdenin de sonsuzluğa,
hani neredeyse Cennete ulaşacak dallara gereksinimi yok mu... O "Yasak
Ağaç" Cennette olabilirdi. Zakkum ağacı da, "Cehennemin taa dibinde". Ama
Demokrasi Ağacı, mutlak, yeryüzündeydi. Gövdesi, dalları, yapraklarıyla.
Kovulmuş insanın ürünüydü.
Yüce'ye, Şeytan'a inat, evet, Demokrasi Ağacı insanındı, insanın, hem de
bu Dünya'da, kendi kendine sunabildiği bir ödüldü. İnanç dalları da olacaktı
elbet. Gölgede, yapraklarıyla. Olsun. Olmalıydı da. Güneşle kök arasında
kim ne hizmette bulunabilirse, kabulüydü ağacın. Yeterki ormanın huzurunu
bozmasındı kimse. Hem güneşe gülümseyen, hem de serin gölgeler sunan, bilim
dalıydı nasılsa. Kimi, "topraktan geldik, toprağa gideceğiz"; kimi, "Cennette
yaratıldık, kovulmuş bile olsak yeryüzüne, yine Cennete döneceğiz", başka
birileri de "Cennet, yeryüzündeydi zaten bir zaman" demekte idiler. "İnandık,
iman ettik" demekle yetinenler, kanlı bıçaklı, kurbanlı bayramlarda(!),
Yüce'ye karşı görevlerini(!) yerine getirmiş olmanın huzuruyla, "çok şükür"
diyorlar, Tebliğ Programı'nın özünü, anlamaktan, sanki inatla, uzak durmaya
çalışıyorlardı. Neydi Tebliğ Programı'nın özü? Anlatım ve iletişim (Yüce-Adem);
ilişki ve işbirliği (Adem-Havva); öğrenme-araştırma (insandan insana);
üretim ve bilinçli tüketim (kamu yararı).
Ülkede kurban ticareti, derilerini kim alacak tartışması her yıl yinelenirken,
başka ülkeler; güçlendirilmiş Demokrasi Ağacı'nın güvenli gölgesinde, kökü
kalkınmakta olan ülkelerdeki bir başka ağacı, Dünya İmparatorluğu'na hizmet
edecek şekilde denetlemeye çalışıyorlardı, adına "Dünya Bankası" dedikleri.
1946 resmen çalışmaya başlamış, Türkiye 1947'de üye olmuş. önceleri imar
etkinliklerini desteklemiş banka, derken ekonomik kalkınma amaçlı projeleri...
ve 20.yy. sonlarına doğru kırsal kalkınma ve tarım çalışmalarını. Üye ülkelerin
başkanlarından oluşan ve yılda bir kez toplanan, "Başkanlar Kurulu", bir
Başkan, yürütmeyle görevli şu kadar müdür. Cezası da ödülü de, bu Dünya'da
bir güç. "Projeni destekler; yalnızca ithal edeceğin madde, araç ve hizmetler
için borç veririm, sen de dediklerime uyarsın".
"Yazı gelirse ben kazanayım, tura gelirse sen kaybet". Hayır, birlikte
kazanalım (ışık varlık olduğunu unuttun gene), yani kazanın. Yaşamı, toplumsal
bir kumar, bir kader gibi görmeden. Ya Cennet, ya Cehennem demeden. Yaşarken.
Coşkuyla. Bir dalı inanç, öteki bilim; sorun ne peki? Ah! evet, ya ille
de Yüce'den, ya da Şeytan'dan yana olmak mı... Zaman geçiyor, ben (biz)
buradayız. Zaman yeryüzünde, Demokrasi de.
Hale-Bopp kuyruklu yıldızı diyor Dünyalılar. İki bin yılda bir uğruyor
Mavi Küre'ye (şimdilerde Dünya tarihi 1997). Gözlem uçuşlarımızından bilmem
kaçıncısını yapmaktır onun görevi. Bir dinleseniz anlattıklarını. İki bin
yılın özetini... Yalnızca geriye doğru iki bin yıllık öyküsünü dinleseniz
insanlığın. Hem çok şey değişmiş, hem de hiç bir şey. Öncelikle teknik
gelişmeler, ki işimizi kolaylaştıracak bu. Örneğin biz Işık Varlık'lardan
birisi şu günlerde bir Dünyalıya, "Ben Yüce'den aldığım buyrukla planetinize
geldim, sana Tebliğ Programı'nın şu yeni uyarlamasını iletmekle görevliyim,
söyleyeceklerimi ezberle, ve sen de yakınlarına anlat, onlar da ezberlesin,
yazıya dökmeyi de unutmayın" dese, "Tamam kardeşim" diyecek Dünyalı, "olur
da, vaktim yok, dinleyip ezberlemeye. Sen iyisi mi video kasetini, CD.
kayıtlarını, PC. disketlerini ver. E-Mail numaranı yazmayı da unutma".
Ne bizim Görevli kıvranacak, "acaba anlaşıldı mı, yoksa yine gitsem mi"
diye, ne de Tebliğ işlemi, yine meselâ 24 Dünya yılı sürecek. Dahası ve
önemlisi de; ne Yüce, ne de O'nun adına konuşanlar, insanları inandırmak
için, neredeyse hemen her şeye, yemin etmek zorunda kalacaklar. Evet iki
bin yılın özeti, teknik gelişmeler yönünden sevindirici de... de'si şu
ki, aynı hızda bir gelişme yok henüz; "insan olma, yurttaş olma, Dünyalı
olma" ortak bilinçlerinde. Bizi düşündüren de bu. Hâlâ, "dedi ki, demiş
ki; senin dinin, benim dinim". Su - Us!
Hani o iki kardeş kurban sunmuşlar da Yüce'ye, birisininkini kabul etmiş,
ötekininkini etmemiş ya Yüce. Hadi bırakın Yüce'nin gerçekten bir kurban
isteyip istemediğini, ne sunmuşlar ki kardeşler, biri diğerinden üstün
tutulmuştu Yüce indinde? İnanmak, insanın doğasında var. İnanacak elbet.
Yeter ki inanç ner'de başlar, nereye kadar, bilinsin. Kimi kitaplarda bu
kardeş ve kurban öyküsü daha da ayrıntılı anlatılmış: Habil ve Kabil'miş
isimleri (soyadlarını bilmiyorum, kayıtlara geçmemiş. Soyadı Kanunu, ne
büyük bir devrim, devrimin ruhunu anlayana!) ve Habil çobanmış, Kabil de
çiftçi. Kabil, çalışıp çabalayıp, ekip biçip, bakıp gözettiği (üstelik
insanın yaratıldığı) toprak ürünlerini sunmuş Yüce'ye. Kabil de, koyunlarının
ilk yavrularını. Ve Yüce'ye bakın ki, kuzuları kabul etmiş. Sonu yine aynı
öykünün. İlk kurban, ilk cinayet... İnanırsınız inanmazsınız, daha böyle
neler yok ki Dünya Dosyasında. Aman ha! Siz siz olan, fakat sakın "kuzu"
olmayın.
Şurası, neredeyse bir gerçek gibi ki, birileri birilerini, her devirde
kurbanlık olarak görmüşler (bugün de öyle değil mi?). Kurban, yılda bir
kezle kalsa yine iyi. Her gün bir kurban isteyen çağdaş yüceleri görmüyor
musunuz... "Trafik Canavarı" kurban ister, "Doğal Afet Canavarı" kurban
ister, "Enflasyon Canavarı" kurban ister... Ve birileri de, neredeyse tüm
toplumu sunarlar, birer, ya da topluca bugün birine, yarın ötekine. Yaptıkları
da, "bana dokunmayan yılan" hesabı. Ama dokunur bir gün. Dinlemez de, ne
yeşil pasaport, ne de çifte vatandaşlık... Şu geçen iki bin yılda, kimler
ne hesaplar yaptılar da...
Kurbanlı, Canavarlı, Öbür Dünya inançlı, Yüce bilir'li bir toplum. Ve bu
toplumda, kökleri yerde, dalları evrenselliğe yönelmiş bir Devrim'in, karanlıkta
kalmış yaprakları. Demokrasi, Sosyal Hukuk Devleti, ADALET.
Evet karanlıkta kalmış yapraktılar önce. Ama, sanki evrim geçirdiler de,
Holding gübreleriyle filan, düştükten sonra toprağa, bir zehirli sarmaşık
olup, "Aydınlanma Ağacı"nı boğmaya çalışıyorlar. Zor boğarlar ya... Demokrasi,
Sosyal Hukuk Devleti, ADALET... Yurttaşlık bilinci, derken Dünyalı olmak.
Nasıl işlemiş genlerine şu insanların. Yine de, her şeye karşın...
Ne Hurma ağacının gölgesi, ne de kum fırtınaları. Farklı, çok farklı bu
toprağın insanı. Genelde çok farklı düşünüyor, "kutsal toprak" insanlarından.
Bakmayın siz, kimi yöneticilerinin "kutsal toprak", "din kardeşliği" dediklerine.
Onlar da biliyorlar gerçeği. Biliyorlar da... işte. Çok zorlasanız, "canım
politika icabı" deyiverecekler ya...
Yasaklanamaz mı şu kurban kesmek? Yasaklanır elbet. Ama sorun da işte bu
değil mi... Yasaklamak... Yasak denilmemiş miydi Cennette Adem'e?, "Yaklaşmayın
o ağaca". N'oldu sonra... Yasaklamak çözüm değil. İnsan anlamalı ki, değil
yılda bir kez, her gün kurban kesse de nâfile... Önce Dünya işi,
insansal kurallarla yapılacak, gönüller hoş edilecek önce, işçisi, memuru,
dulu, yetimi, emeklisi, ser sefil, per perişan edilmeyecek, ülkenin düşünürleri
hapislerde çürümeyecek. Yazan da özgür olacak, konuşan da. Sonra git, nereye
gidersen, kaç kez gidersen, kaç kurban kesersen kes. Ama öyle uluorta,
olur olmadık yerde değil. Çoluk çocuğun gözü önünde hiç değil. Bunları
yapıp gerçekleştirdin mi, "insanlar da razı mı" senden. İşte tapınmanın
en mâkbulü. İnsan, kurban sunmanın anlamsızlığını anlamalı. Kendisini
kurtaracak olan, ne Hac sayısı, ne de kestiği kurban. İnsanı, insanı kurtaracak
ancak.
Bir "Dinsel İnançlar Müzesi" kurulmalı. Kurban paralarıyla örneğin. Her
inancın töresi, totemi canlandırılmalı, resimlenmeli, somutlaştırılmalı.
İnsanla iletişim kuramayanlar; yalnızca konuşup, dinlemeyenler; halkın,
komşusunun çığlığını duymayıp, Yüce'ye kulak kesilenler; rakamların ırzına
geçip, "Cumhuriyet döneminin en parlak devrini" yaşıyoruz diyenler, inansalardı
ki, gerçekten Yüce var, ve hesap gününü bekliyor, fıldır fıldır gözleriyle
nasıl yalan söyleyebilirdi...
Yüce'nin, "Set, ışıklar, kamera" dediği, o kovulmuşluk sonrası öyküsünde
insan; bazen Yücesel sandığı verilmiş rolü oynamış ve oynamaktaydı, bazen
de; usu, bedeni, cinselliğiyle, evrimi ve devrimleriyle kendi rolünü. 2.33
milyon yıl öncesine ait olduğu saptanan çene kemiğinin söylediklerini de
işitecek bir gün. Yeterki, "stop" denilmesin ondan önce.
Arz'da, derinliği 2.962.842.624 Km. olan bir uçurum olabilir mi...
Peki o halde neden, bir de uzaya çevirmiyorsunuz başınızı? İnsanlığın ortak
belleğinde öyle bilgiler var ki, her biri bir dinin kanıtı sanki. Düşlerinden
yorgun bu çağın insanı. Hiç biri, yarınlara aktarılamayacak düşlerinden.
125 milyon nüfusu, hani neredeyse sekiz milyon Yücesiyle şu Japonya denilen
ülke... Şimdilerde, "Kiraz Çiçekleri (Sakura)" günlerini yaşıyorlar (20.04.1997).
Ah! bedenleşmek, insanlaşmak, ülkeleri gezip görüp, insan gibi... yaşamak
istiyorum. Varsın "ölüm" dedikleri sonu olsun, insanca yaşabildikten sonra...
İnanç özgürlüğü, inancını kamu düzenine egemen kılmaya çalışmayacak her
dininin, her dindarın hakkı kuşkusuz. Ha bir Yüce'ye, ha milyonlarcasına
inansın, ne çıkar bundan. İnsan, inanç dünyasında "tam bağımsız"değil mi?
Bağımsız "inanç dünyalarıyla" insanlar, ötekiler'le birlikte yaşadıkları,
"Bu Dünya düzenine karışmadıkça" ne sorun olabilirdi ki... İletişim çağında
yaşıyorlar, Dünya'nın bir ucundan öbürüne, her tür bağlantıyı kurabiliyorlar,
ancak inançlarını sorgulayamıyorlardı: İman et!
İman et! ve İtiraf da... Nil'de, sepet içindeki çocuğun büyüdüğünde söylediklerine
de; "ışığın menisiyle" bir bakireden yaratılanın dediklerine de; mağaraya
kapanıp, içsel yolculuğunu yapan insanın, 24 yıl boyunca ilettiklerine
de; "inandım, iman ettim" de. Ve sorgula, ve kuşkulan, ve itiraf et: Yüce'nin
istediği neydi gerçekten... Neydi Şeytan'ın itirazı.
Ah! o karşı oy yazıları; "....açıklanan gerekçelerle, çoğunluğun
görüşüne katılmadığımı...". Karşıcılar... üstelik de haklı olarak...
Çekiç sesleri... "gece yarısı bu gürültü de ne!". Dinledi bir süre:
Düzenli çekiç vuruşları... Yumdu gözlerini. Uyanık - uykulu. Hayır, mümkünü
yok, uyutmazdı bu ses. Sol taraftan bir yerden, yandaki komşudan mı...
Kalktı, dayadı duvara sağ kulağını... sessizlik .. bitmiş miydi işleri,
bilmem her neyse... şükür...
Yatağa girip yorganı başına kadar çeker çekmez, yine duydu aynı sesi; daha
bir kuvvetli mi ne... Bir kalktı, bir dolandı, ya sabır!
"yarın da erkenden..." Yok uyutmazdı bu ses, ne yapmalı ki;
-git çal kapısını; 'yardıma geldim' de. Kesin anlarlardı.
Üf, hayır, gidilmezdi ki, ya çoluk çocuğu çekiç sesine uyanmamışlar da,
zil sesine kalkarlarsa; işe bak,
-"ben çekiç sesine uyandım, sizin daireden gelen, onun için..."
-"Ne sesi kardeşim?.Tamirat filan mı? Hem de bu vakitte! Biz bişi duymadık,
kapının çalınmasına uyandık".
Hadi bakalım .. Olmaz. Gece yarısı bir kabalık yapılmışsa... üstüne
bir yenisi olmazdı. Kesin de değildi üstelik yandan geldiği... İyi de,
ya bu ses...
Nicedir çekiç sesleri duyuyor bir Adem. Sol kulağının taa içinde.
Zor değil ki bizim için iletişim kurmak; kablolu, kablosuz; uydulu, uydusuz;
vakitli vakitsiz... istedik mi, bir şekilde ilişki kurabiliriz insanla,
hem de herkesle; tek tek, ya da hepsiyle aynı anda. Biz Işık Varlıklar,
her birimiz yapabiliriz bunu.
Dünya İzleme Bölümü'ne geçtiğimden beri, Orion Projesi'nden uzak kaldım.
Yeni bir oluşumu en başından izlemek çok heyecanlı. Ama Dünya Dosyası
daha ilginç geliyor bana.
Doğumlarından ölümlerine kadar geçen süreyi bölmüşler kendilerince; çocukluk
(bebeklik, ilkler; ilk adım, ilk okul, ilk fark edişler), gençlik (bir
aşkın rüyâsı), orta yaşlılık (hayat kırkından sonra), yaşlılık (ikinci
çocukluk) dönemleri diyorlar. Yasal yetişkinlik (rüşt) yaşını 18 kabul
etmişler. Cinsel yetişkinlik yaşı değişiyor: Kızdan erkeğe, iklimden iklime.
Ruhsal rüşt yaşı 40 imiş. Kırkına kadar kimi bir, kimi kırk kapıdan geçiyor;
"az mı geçtik feleğin çemberinden" diyor kimileri de.
Kırkına kadar hep dışa/dışarıya yolculuk; rahimden dışarı, kundaktan dışarı,
beşikten dışarı, odadan, evden... hep dışarı (bu arada evlenenler tekrar
içeri... hele kadınlar, hele kırsal kesim kadınları... bu arada yazanlar,
çizenler, düşünenler hadi yine içeri...). "İstisnalar, kaideyi bozmaz"mış,
öyle diyorlar.
Kimilerinin yaşamı bir ırmak, kırkına kadar da, sonrasında da. Bir ovada
dümdüz... Kimilerininki inişli çıkışlı; bir aşağıya, bir yukarıya...
kırık çizgiler.
İnsan, "kendi aklının eşiğine" adım atamazken; başkalarını, "kendi aklının
evine" sokmaya çalışıyor. Evet Dünya'ya ışınlanıp, bedenleşeceğim, istiyorum
bunu. Ancak şimdilik... evet, bir Adem'le ilişki kurdum. Çekiç sesleri
duyuyor bir süredir. Henüz haberi yok varlığımdan. Sol kulağında...
|