KAYIT - 1
 
KAYIT - 61 
            Sürekli yağmur, boyun eğme, buyruk altına girme, sultan, mülk, buyruk,  tarikat, üstün gelme, yok etme... Her biri,  "Din" sözcüğünün karşılığı... Sogdlar; çok çok eski Doğu İran halkı. Sogd dilini konuşur, Arami yazısına dayanan özgün bir abece(alfabe) kullanırlarmış. Uzun süre Zerdüşt inancını taşıdıklarını bildiriyor kaynaklar. İşte bu Din sözcüğü, Sogd dilindeki 'Dön' sözcüğünden geçmiş Arapça’ya. Türkçe’de doğrudan bir karşılığı yok. İnanışa göre din; ilk insanla başlayıp, son  Tebliğ Elçisine değin, tüm elçiler tarafından, aynı biçimde tebliğ edilmiş insanlığa. Yüce, bir tek insanı ve yalnızca insanı, "iki eliyle" yaratmış. Ve insan da iki elini açıp, dua eder/etmeliymiş Yüce'ye. "Dinin sahibi ve koyucusu" Yüce'ye. Din; Yüce'nin buyruklarına... ve elçisinin sözlerine... dayanan  "inanç dünyası". Ne var bunda, isteyen inanır, istemeyen inanmaz. Açar Yüce'nin kitabını -kendi dilinde- ve okur ne demiş, ve ne istiyor Yüce... Sonra döner elçisinin sözlerine; döner de, orası karışık biraz: Demiş mi, dememiş mi tartışmalı... Hangisini demiş gerçekten, hangisi  uydurulmuş belli değil. Örneğin, "Yüce... beni süzüp seçti" demiş  son elçi. Eh, Yüce'de bugüne değin tersini söylemediğine göre mesele yok. Örneğin, "Ben Adem'den beri hep nikahlı rahimlerden geliyorum. Benim geçmişimde hiç bir yüz karası yoktur" demiş. Bir dakika; şu nikah meselesi önce: Adem'in Havva'yla nikahlandığı konusunda hiç kayıt yok bir kere. Bir tören anlamında nikah yok. "Kutsanmış  birliktelik" anlamında ise; "yeryüzüne birbiriyle kavgalı" ve birisi hamileyken kovulmuş iki insanın birlikteliğinde, nasıl olur bu  nikah, bu "kutsanmışlık"?.. Ve yine örneğin demiş ki son elçi,"Cebrâil bana bir çömlek getirdi de ben ondan içtim ve bunun üzerine bana cinsel ilişkide kırk erkek gücü verildi", demiş. Heveslenmesin kimse; ne o çömlek bırakıldı yeryüzünde, ne de bir damlası döküldü yere, ki "cinsel güç ağacı" yetişsin. Sizler ancak, Avonos'un çömlekçilerinden bir çömlek alır, dinlenmiş Ürgüp şarabı içebilirsiniz. 

            Ah o, "hayvana dönüştürülmüş eski ümmetler"... gerçi ben Dünya İzleme Bölümü kayıtlarında hiç rastlamadım ama, Yüce'nin son elçisi böyle demiş olduğuna göre; hani yeniden bir başka biçimde bedenleşme (reenkarnasyon) falan olabilir belki.  

            Hani, gelişme yükselen bir çizgi değil de, dairesel ve ilerledikçe, başlangıca bir gün... yeniden başlangıca. Ve ondan sonra belki, yeni insan - yeni toplum. Mars'da mı olur, Jüpiterde mi... Yoksa Orion Projesi umulandan önce gerçekleştirilebilir mi... İnsanlığın tüm yeryüzü serüvenini, bilimsel ve yadsınamaz kanıtlarla anlatan, açıklayan... Dünya savaşlarını, Atom bombalarını, kimyasal silâhları, petrol savaşlarını...  derken, belki de son, ya da sonun başlangıcı olacak "su savaşlarını"... ve bir otoyolun kıyısındaki sarı yapraklı, bir kocaman siyah gözlü bitkiyi de anlatan. İşitsel ve görsel tüm kayıtlarla, insanlığın "arz" öyküsü, yaratılışın, yaratılmışlığın ve yaşanmışlığın kanıtı olarak, sonraki Adem ve Havva'lara sunulduğunda; kim, ya da kimler, Din'i nasıl tanımlayacak, inançlara nasıl soluk aldıracak, nasıl bir dinle, nelere inanmasını isteyeceklerdi insandan... Mars'da , Jüpiter'de... belki... Ama Orion'da asla... Levhi Mahfuz'dan aktarma bilgilerle değil, doğrudan, Proje gerçekleşirse insan, evet Orion'da, parçası olup da ayrı düştüğü tüm'e, doğrudan ulaşmış olacaktı; evrenin ortak bilincine.  
            Orion... oluşmakta olan düzenin merkezi. Ve insan. İki elle yaratılan, ellerinin uzantısı aletlerle, usuyla, düşleriyle yaratan ve tapınan... 

            Yüce, buyrukları, melekleri, şeytanları, insan soyundan elçileri, elçilerin sözleri... sonu, en sonu... ya cennet ya cehennem. Ya iri gözlü huriler, ya Zakkum Ağacı... Ve Arz üzerinde iki insan: Öykünün, "kovulmuşluktan" sonraki başı. 

            "Birlikte olduğumuzda konuşan hep benim. 'Ben merkezli' sorunların içinde 'biz'. Bizim içimizde aşk; 'aziz, hırçın, şakacı'. İçimizde yaratan, yaratılan, yaratılmış. İçimde kendime küs, birlikte evrenle barışık. Aşka her dem aç, bir kaynağın kıyıcığında susuzluk korkusu." 

            "Birlikte olduğumuzda dinleyen hep benim. 'O' merkezli sorunlarımız. İçinde 'Biz'. Unutmuş olsa da Yüce olduğunu, yıllar, yıllarımız tanıktır çabasına; yaratmak, yaratmak, ama bir gün mutlaka yaratmak çabasına. Kaynağı benim sevgimizin, sabrın; cennetin sürekli yeşilinde sevişmeyi düşleyip, cehennem ateşinde kavrulan benim. Sevişmesiz gecelerde kıvranan, içimde olmuş olanı, hep içimde / hep içimden isteyen. Koza'daki Havva gibi, ayakları çekilmiş karnına, arkasından sarılmayı bekleyen. Sarılmış gün ve geceleri özleyen, bir sonrakine kadar .., benim."              

            Birisi (+), öteki (-), tamamlıyorlar birbirlerini. Kimi zaman huzurlu, kimi zaman, deyin ki Tufan örneği: Birisi azgın sular, öteki sandal. Seviyorlar ve sevişiyorlar. Dilleriyle kırıyor ve dilleriyle yine, sunuyorlar sevgiyi, şehveti, özlemi. Aşkı. 

            Aydınlık iki upuzun ayrı yolda, birinden ötekine, karanlık bir mağaradan özgürlüğe uzanmış, görkemli bir yılan yol alıyor. Kutsal tapınağa ulaştı, ulaşacak. Sonrası deprem ve... bir Tufan ardından.  

            "Senin dinin sana, benimki bana"'denildiğinden bu yana, çok yol aldı insan. Aldı da, nicedir yeniden, "Din, birleştiricidir" diyorlar. Hem de bir "Devlet görüşü" olarak. Öyle ise hangi dindir o, tüm ülke -Dünya- insanlarını birleştirecek olan? Ve asıl soru, din birleştirici midir gerçekten?  

            "Taa Adem'den beri tüm dinler aynıdır" demek, gerçekle örtüşüyor mu... "İlle de benim dinim" demiş ve demekte değil mi insanlar... "Yüce'nin önceki kitaplarını bozdu, çarpıttı da insanlar, onun için bu son kitap gönderildi" görüşünü, Yüce'ye inanan hangi başka inançlılar kabul etmiş ve eder ki... Ya inançsızlar... Onlar ki, "Yüce-Şeytan savaşına konu olmayalım; ortak paydamız da din olmasın, insan yalnızca insan olsun" diyenler, inançsız mı sayılırlardı. Aynı dine inananlar için bile, "Din birleştirici midir" sorusuna  'evet' denilebilmesi o denli kolay değil. Bir dine inanmak yetmiyor çünkü. O dinin farklı mezhepleri, dahası o mezhebin farklı tarikatları... tarikatların birbirine farklı bakışları var.   

            "İnanç özgürlüğü" kitaptan çıkıp, yaşamda yer almak istediğinde gerçekle karşılaşıyoruz: O gerçek de; "benim inancımdır, en doğru olan ve benim mezhebim, benim tarikatım" dayatmasıdır. İnanç, çıktı mı bir kez bu savlarla kamusal alana, sanırsınız ki inanç özgürlüğü yeşerip boy atacak yeryüzünde. Ne mümkün. Dinler tarihi değil midir, kan, gözyaşı ve ıztırapla yazılmış olan..? Hep, birilerinin, "ille de benim inancım" demiş olmasıyla yapılmamış mıdır, "Yüce" adına savaşlar...Ve ne Hiroşima'da, ne Nagazaki'de, ne de İran-Irak savaşında, ne de Afganistan'da, Cezayir'de... olup bitenler karşısında suskunluğunu bozmamış olan da, Yüce'nin kendisi değil midir...             Ortak özlem ve payda Demokrasi'nin insan kaynağı, "cemaat mi, cemiyet miydi...". Devlet-cemaat-kul.  Yurttaş-cemiyet-Devlet... Din,-ler. 

            Bir ayağı bağlı devenin ayakta boğazlanıp, Yüce'nin adı anılarak kurban edilmesini buyuran dine iman etmiş olanlar değil midir, elektrikli testereyle insanları kesen... Cezayir'de. 1997 yılında. Onlar da, "kutsal kitabı" okumuşlardı. Ve "Yüce ve elçisiyle savaşan ve yeryüzünde bozgunculuk (!) yapmaya çalışanlarla", ellerinde elektrikli testere, Yüce adına savaşıyorlar; öldürüyorlar, asıyorlar, ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesiyorlardı. Buyruk, kitapta; ilk vahyedildiği gündeki gibi duruyor, yorumu insandan insana; toplumdan topluma, ülkeden ülkeye değişiyordu. Yüce de izliyordu yalnızca.  

            Din birleştirici midir gerçekten? Dinde birleşenler, "Demokratik, laik, sosyal hukuk devleti" anlam ve kapsamında da, -kendi aralarında ve ötekilerle- birleşmiş mi olurlar? Ya da öyle mi sayılırlardı? Devlet, Din'in birleştiriciliğini kabul etmiş olmakla, seküler /laik anayasal niteliğini yine de  koruyabilir miydi? Ve bu Din, öyle bir din miydi ki; kamusal eylem, işlem ve alanlar söz konusu olduğunda, bir "palto" gibi çıkarılabilsin... 

            "İnsanı işe karıştırmaz iseniz kâinatta kötü ve çirkin yoktur". Doğru mu bu?.. Doğru ise, bu mantıkla daha neler üretilirdi... En başta, "insanı işe karıştırmazsanız... Yüce ve Yüce-Şeytan savaşı olmazdı" denilir ve bu da doğru olurdu. Evet Adem'e isimlerin tümü öğretilmişti ama, "kötü, ayıp ve çirkin" somutlaşmamıştı kafasında henüz. Hani o gün, o Değişim Kabini'nden çıktıklarında, Havva'yla... Yüce, "ayıp ve çirkin yerleri göründü" demişti. Öyleyse insanda "kötülük ve çirkinlik" daha yaratılışında mı vardı ve bunu da Yüce, ancak Değişim kabini olayından sonra mı açıklamıştı?  

            İnsana secde etmeyen Şeytan, gerekçesinde haklıydı demek ki. Bizler de itirazımızda. Oysa  
Yüce, tüm yarattıkları içinde yalnızca insanı, "iki eliyle" yaratmamış mıydı???.   

            Kötü ve çirkin, insan için ve insana göreydi, öyle olmalıydı. Yüce, kuşkusuz bu sıfatlardan uzaktı. Kâinatı da Yüce yaratmıştı. Ancak, "...kâinatta kötü ve çirkin yoktur, insan dışında." demek doğru muydu... İnsan da Yüce için, kâinat için ve Oluş'un içinde yaratılmamış mıydı... Ve Yüce, hiç bir yaratılmışta değil de, bir tek, 'insan'da kendi yüceliğini görebilmiş değil miydi?.. Ama yine de, kötülük ve çirkinlik insanda vardı, kâinatta yoktu... Öyle mi... 

            Ancak "Vahyin müdahale ettiği alanlar" dışında özgürdü insan. Ve dilediği gibi düşünüp, yaşamaya. Sonuçta, hâşâ Yüce'nin kendisi değil, elçisi de değil, fakat birileri, "Yüce" adına diyerek, "Vahyin müdahale ettiği alanlar" bunlardır diyecek ve sınırlarını da yine birileri çizecekti, "yorumu, yorumlanışı ancak budur" dayatmasıyla. Ve "Din birleştiricidir" denilecekti, "Din'de zorlama yoktur" denilecekti. Hepsi aynı Din'e inanan, fakat Ulus-Devlet parçalanmışlığındaki(!) insanlar; ölüm cezalarının bir ülkede kılıçla, başka bir ülkede elektrikli testereyle yerine getirilmesini izliyorlar ve "Vahşet!" diyorlardı. Diyorlardı da, "Yüce emretmiş olsa da, biz ölüm cezasına karşıyız" demiyorlar, diyemiyorlardı. 

            Önce Khaos vardı. Sonra toprak oluştu (Gaia)... Ve istençti, önceden de önce gelen .. "Ol" denildi diye yazdı kitaplar. Ve yine Khaos'ın ardından Aşk Tanrısı, Eros. Ve demirden bir örsün, yerden, dokuz gün dokuz gecede düşebildiği  uçurum (yine Khaos'dan sonra), Tartaros.  Din denilen tüm inançlara saygı. Ey Yer Tanrıçası, Ana Tanrıça Gaia (GE); yerini Zeus'a bıraktıktan sonra da bitmedi çekişme ve kavgalar; ne kadınlarla, erkekler arasında; ne de inançlar ve inananlar arasında. "Anaerkil'den Ataerkil'e geçiş", diye not düştü tarihçiler yalnızca. 

            Tüm inançları ve inananları, inanmayanları seviyorum; insanı seviyorum; düş yeteneğine, düşleri gerçek kılma çabasına hayranım. "Kötü ve çirkin" olan insan değildi. Hayır. Ya da birilerine göre öyleydi: Hani insanları iyi kullar, kötü kullar; iyi yurttaş, asi yurttaş gibi ayıranlara göre.  

            Ya insana göre neydi, "çirkin ve kötü" olan?.. "Çirkin ve kötü" bir yaşanmışlığın, bir düşünülmüşlüğün sonundaki Yargı mıydı, veya  koşullandırılmışlığın sonucu muydu... "Çirkin ve ayıp yerleri..." yargısı da Yüce'nin değil miydi?  

            Çirkin ve ayıp konusunda bile birleşemezken insan; Din-İnanç konusunda nasıl birleşir ve din nasıl birleştirici sayılır, "birleştiricidir" denilirdi...  

            Ve demirden bir örsün, yerden, "dokuz gün dokuz gecede" düşebildiği  uçurum. Bir Adem oturmuş hesaplamış derinliğini: 2.962.842.624 Km. diyor, doğru mu bilmem... Bir uçurum ki, insan yüreği sanki; sonsuz sevgi ve sonsuz nefret!..  İnanmak başka, inanca dayalı savları topluma dayatmak başkaydı. 

            Cehennem, cehennem ateşi, ceza. Dini inançları korumak için savaşım, savaşmak. Tek Yüce-tek din. Din özgürlüğü ve sınırı. Buyruklar, günâhkârlar. 25. kez Hac ziyareti. Diyarbakır'da halka dağıtılan yiyecek, çamur içinde insan; yaratıldığı çamur içinde. Eşcinsellere de, lezbiyenlere de yaşam hakkı. Öyküler, içinde hikmet dolu(!). Tapınma. Rakamlandırılmış kitap. İnkâr edenler. Duanın ölçülmek istenilen gücü, psikosomatik etkisi. İnanmayanlara kapalı kitap. Cennet, sevgi, tuzak. Levhi Mahfuz. Bayram. Bayram sevinci. Tüm evrene barış. İnançlardan arındırılmış hukuk ve herkes inancında özgür. Kamu; biz, hepimiz (bak! yine kendimi de insanlara kattım). Yasak mı, haram mı... Günah mı, ayıp mı... Oku, yaz, kalk. Aydınlan. Ay emi. 

            Din. İbrahim'in dini. Adem'den İbrahim'e. Ya Havva'dan Mihriban'a neden değil... Eğlence ve oyun konusu etmeden dini incelemek. İnançlarla asla alay etmeden. Kadın erkek eşitliği mi... Din kardeşliği mi... Dinsel kimlik, ulasal kimlik, evrensel kimlik. Yüce'nin seçtiği din... Gerçek din, Dünya'ya egemen olacak. Ya Şeytan. Ya Yüce-Şeytan savaşına sırt çevirenler.  

            Güneş'ten bir parça koptu işte (07.04.1997). Dev bir radyasyon bulutu Dünya'ya doğru hızla ilerliyor. Saatte 1.6 milyon km. hızla. 195.5 milyon km. uzaktan geliyor. Manyetik bulutun çapı 45-50 milyon km2. İnsan için yaşamsal bir tehlike yok (şimdilik). İletişim kanalları etkilenecek yalnızca. Başka bir düzene geçecek insanlık (yeni dünya düzeni dediklerine değil, aman ha). Başka bir Düzene...  

            Jüpiter'i keşfediyor insan. Biraz daha gayret, zaman ve sabır. Hangi seçilmişler gidecek oraya... Ölçütü ne olacak... Dünya Ulus-Devletleri, önce Dünya İmparatorluğunu kuracaklar (Yüce'nin de Şeytanın da istediği bu ya sonuçta). Sonra, insanları tek tek sınavdan geçirecekler; ne yapmışlar, insanlığa ne gibi katkıda bulunmuşlar, birey olarak, aile üyesi olarak, İmparatorluk üyesi olarak, yani bir Dünyalı olarak, Dünya ve insanlık için kim ne yapmış, önce bu saptanacak. Seçilmişler gidebilecek ancak Jüpiter'e... Ve onlar ulaşabilecekler Orion'a. Seçilmişler. Ve  sonra başka gezegenlerin başka Yüceleri, Şeytanları, Melekleri olacaklar. İnsanları tek tek sınavdan geçirecek olan kim ya da kimler... Onları kim seçecek? 25 kez Hacca giden seçici mi olacak, seçilen mi...  Ya da bir ayağı bağlı deveyi, ayakta, Yüce'nin adını anarak kurban eden mi... seçici - seçilen olacak?...  Din, bireye huzur ve mutluluk verdiği ve bireysellikle sınırlı kaldığı sürece; kim, ne demiş ve diyebilirki... Elçisinden  çırak İbrahim'e... Dinsel düşlerden, düşsel gerçeklere.