KAYIT - 1
 
KAYIT - 59 
            "Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zulme sapanlardan olursunuz". 

             Hurma ağacı, zeytin ağacı, Gülhane Parkı'nda ceviz ağacı. Dalında salıncak kurulan, gölgesinde şekerleme yapılan. Gövdesine çizilmiş, oklanmış kâlpler. Kazılmış isimler, notlar, tarihler. Ağaç... "Ağaç yaşken eğilir". Eğitim. Temel eğitim; eğilip bükülmeyen, başı dik, onurlu insan. İnsanlık ağacı; kökü ??? Dalları, ümmetten ulusa... Ulus Devlet... Ulus Devlet'ten Dünya İmparatorluğu'na... Yüce - Şeytan savaşı...  Yüceler ve Şeytanlar. 

            Yeryüzü İmparatorluğu... "Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin ve ondan dilediğiniz yerde, bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zulme sapanlardan olursunuz"... Oldular. Kovuldular. Ödül olarak sunuldu sonra kovuldukları cennet. Öbür Dünya cennetini düşlemekten, yeryüzü cennetinin ayırdına varamadılar. Ağaç ve insan. "... O ikisi ağaçtan tadınca çirkin yerleri kendilerine açıldı...". Çirkin yerleri... İnsanın çirkin yerleri... "Ben size bu ağacı yasaklamadım mı?". Ağaç. Yasaklanan ağaç. Özgürlük ve yasak. Cennette yaratılmıştı Adem. Ve Havva... Cennetin diledikleri yerine yerleşmekte ve dilediklerini yemekte özgürdüler. O ağaca yaklaşmaları yasaktı bir tek. Yasak...tı.  Yasak ağaç, insana yasaklanmış olmaktan mutsuzdu. Ve en güzel meyvelerini insanla arasına yasak konulduğunda verdi. En güzel meyveler, geri çevrilemez bir çağrıydı. Ve insan çağrıya uydu. Şeytan'ın günahı yalnızca, "neden yasak? Sor" demek olmuştu. İnsan ve Şeytan yeryüzüne kovuldu. Ve o ağaç lanetlendi. Hurma ağacının kütüğüne sığınmıştı Meryem... Havva'nın sancısıyla. Normal doğumdu. Taze hurmayla beslenip, beklemişti oğlu İsa'yı. Ve serin serviler. İnsanın toprakla kucaklaşmasının tanıkları. "Topraktan geldiler, toprağa...". Yaşam suda başlamıştı. Kalıbı topraktandı Adem'in. Toprak, insanın ilk kullandığı malzeme; kap kacak vs. "Sonsuzluk ağacıyla, eskimez-çökmez mülk ve saltanatı" görmek için uymuşlar Şeytan'ın çağrısına. Hangi ağaç olduğunu araştırmalıyım. Meyvasından yenildiğinde, "çirkin yerlerin" açıldığı ağaç. Yüce'ye secde eden ağaçlardan iken, sonradan lanetlenen. "O ağacın altını... hani gölgesinde mevsimler boyu...". O ağacı bulup, ben de meyvesinden... Ya, Tûr-i Sina'daki ağaç. Ürünüyle aynı adla anılan... Yağlı. Yiyenlere katık. Siyah. Yeşili de var. Yeter bu kadar ip ucu. İşte o ağaç, nelere tanıktır, bir konuşabilse. Size göre eskiden, çok eskiden örneğin Gemlik'te miras bölüşülürken, o ağacın bulunduğu yerleri oğullar alır, deniz tarafındaki topraklar kızlara bırakılırmış. Sahile hücum başlayınca hak, hukuk, yasa, adalet gelmiş erkeklerin aklına; "kadınlarımıza haksızlık etmeyelim, eşit paylaşalım her şeyi" demişler. O günden beri yasa ne der, ona bakar olmuşlar. 

            Işık saçar gibi parlak bir yağ... Zeytinyağı: "Ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üzerine nurdur o". Yüce'nin ışığını tanımlamaya örnek olsun istenmişti. Zaten Yüce insanlara örnekler veriyor, fakat insan bunları yeterince değerlendiremiyordu. Hani, eşeğiyle öldükten yüzyıl sonra, diriltilen insanın öyküsü gibi (s.120). Şeytan'ın örnek falan verdiği yoktu. "Sor, sorgula, düşün" demişti yalnızca. "Niçin" de, "Neden" de, "Niye" de, demiş, demek istemişti. "Dünya altı günde yaratıldı" diyen de sorgulanmalıydı, "milyarlarca yıl önce" diyen de. İnançlara saygı göstermek başka; inançların "tek doğru" oldukları savına karşı çıkmak başkaydı. Hele inançların,kamusal alana egemen oluşuna. 

            Ağaçlar  sonra kalem oldu. İnsan, henüz insan ol(a)madı. Olacak ama, biliyorum. Programında var, insan olmak. Kalemle ancak. Ağaçlar sonra kibrit oldu. Ormanlar da yandı, yürekler de. Söz tükenmez, mürekkep biterdi; bittiğinde şişeden çekilirdi. Öncesinde hokka'ya batırılmış. Derken pilotların gereksinimlerini karşılayacak bir kalem buldular, 'tükenmez' dediler adına. Söze uygun bir kalem. Su altında da yazabilen kalemler kullandılar. Hasılı, "eşyanın isimlerini" öğrendikten itibaren havada, karada,denizde, (yüreklerine fısıldananı) okudular, (duyduklarını) yazdılar, sesleri harf, harfleri sözcük, sözcükleri tümce yaptılar. Yazıyorlar; sözü bitmedi insanın henüz. Yüce, diyeceklerini dedi, sözü bağladı: 10 Emir'den, 114 Sure'ye, söz tamam oldu. Bu Dünya için. Kurularının yanında Yeşil Ağaç'lar da yandı/yakıldı. İnsan da yandı/yakıldı, yüreğiyle,bedeniyle. Kitaplar da. Henüz insan kendi tarihi yazmadı. Yazacak. Mars'ta ya da Orion'da yaşamı başlatacak olan Dünyalı, yazacak "insanın yaratılışı" ve 'Dünya Cenneti'nin Cehennem oluşunu ve Yıldızlara zorunlu göçü ve nedenleri'ni yazacak. Tıpkı öncekilerin, çok öncekilerin Pramitlerle anlatmak istedikleri gibi, tıpkı İskenderiye Kitaplığı'nda korunurken, yakılan kitapları yazanlar gibi, yazacak. Sözü bitmedi insanın henüz. Yeni başlıyor. 

            "Cehennemin ta dibinden..." çıkarılan, tomurcukları Şeytanın başına benzetilen... Zakkum ağacı (Nerium oleander) yani, sıcak bölgelerde yetişen, şu bildiğiniz; zehirli çalı ya da ağaççık. Süs bitkisi; erkek ve dişiorganı bir arada. Apocynaceae (zakkumgiller) ailesinden, zehirinin nedeni Glikozit. Hani bir doktor, az mı uğraşmıştı, "kansere çare bu bitkidedir, ilacını yaptım" diye. "Zakkumcu doktor"a çıkmıştı adı. Antibiyotiklerin bir bölümü de,  

            Glikozit yapısında imiş. "Zalimler için fitne" olan ağaçdan antibiyotiklere.  

            Yüce'ye göre Zakkum ağacı, "günâhkarların yemeği"idi. Balığın karnından kurtulan Yûnus hastalanınca, "Kabak gibi bir ağacın" yetiştirilmiş olması da düşündürücüydü doğrusu. Yasak ağaç, Zeytin ağacı, Hurma ağacı, Yeşil ağaç. Derken, günâhkarlara Zakkum.  

            "İri gözlü hurilerle" eşleştirilecekleri, "ilk ölüm dışında ölüm tadmayacak"ları cennete girecekleri Yüce tarafından bildirilmişken ve bunun için de inanıp, iman etmek yeterli iken; durmadan soran, sorgulayan, her şeyin nedenini, niçinini bulmaya çalışan "şu insanları anlamak gerçekten zor"... diyemeyeceğim, anlıyorum çünkü."Cehennemin taa dibinden.... Balığın karnından... Ölümsüzlük... İri gözlü huriler...".  

            Yüce nasıl hoşnut olmuştu; insanların "... O ağacın altında..." Tebliğ Görevlisine bey'at etmelerinden (yargıçlığını, hükümdarlığını kabul etmelerinden, ona uymalarından). Başka bir zamanda, başka bir yerde insanları, "köklerinden sökülmüş Hurma kütükleri gibi kaldırıp atan" Yüce, o gün orada "O ağacın altında" insanların Tebliğ Görevlisi'ne inanıp, bağlanıp, uymalarından çok mutlu olmuştu. "Çimen, Yıldız ve ağaç secde ediyorlar", Zakkum'u hak eden kimi insanlar etmiyorlardı. Söylenen cennet, vaat edilen huriler ve sonsuz yaşam için kimileri de, "yeryüzünde din Yüce'nin oluncaya kadar" deyip, savaşıyorlar, öldürüyorlar, her bir insanın kendi cennetini, daha bu dünyada cehenneme çeviriyorlardı. "Salkımlarla donatılmış Hurma ağaçları" altından, şu geçici Dünya yaşamından, ırmaklı, hurili, sürekli yeşilli, ölümsüz bir yaşama geçmek için, Yüce-Şeytan savaşına konu olmak koşul muydu sanki... Öbür Dünya'daki ölümsüzlük, bu Dünya'da birilerini öldürmekle mi kazanılmalıydı... İnsan/ı/a/. 

            İnsan/ı/a... sevmeliydi, saygı duymalıydı; ister Zakkum'u hak etmiş olsun, isterse Kevser şarabını... İnsan, hiç bir savaşın konusu olmamalıydı. Hiç bir canlı. Hiç bir neden.  

            Hiç bir insan ve toplum, "kendi inançlarını" kamusal düzene egemen kılmaya çalışmamalıydı, Ne Yüce, ne de Şeytan adına. İnsan adına, insan için kamusal alan, iş ve eylemler ve kamu düzeni "din dışı" olmalıydı ki, dileyen Hurma ağacının gölgesinde Cennet'ini düşleyebilsin, dileyen iri gözlü hurileri ve dileyen de yalnızca bu Dünya'yı, bu Dünya cenneti'ni. 

            Neden kimi insanlar "Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka" yiyeceklerdi... Kuşkusuz Yüce'nin buyruklarına uymadıkları için. Yüce'nin buyruklarını ileten Tebliğ Görevli'sine o anda, ya da sonra inanmadıkları için. "Niçin Yüce'nin dediklerini, tebliğ ettiklerini, iniş sırasıyla değil de, eski geleneklere uyarak kitaplaştırdınız? Yüce isteseydi, sizin kitaplaştırdığınız sırayla indirmez miydi ayetlerini, siz mi Yüce'ye uyacaksınız, Yüce mi size?..  

            Her şeyde bir Hikmet arayan sizler, Tebliğ Programı'nın iniş sırasındaki hikmetini nasıl görmezlikten geldiniz, gelirsiniz" diye soranlar mı Zakkum'u yemeliydi yoksa, ayetlerin sırasını değiştirenler mi?.  

            Evet Yüce'nin doğrudan bildirdikleri vardı (Oku, Yaz, Kalk komutlarıyla başlayan bildirdikleri ve Programın temel konuları: Üretim, Beslenme, Eğitim, İletişim, Amaç ve Dönüş) vardı, sorular/sorunlar üzerine gönderdiği yanıtlar, önerdiği çözümler vardı, ama hepsinde kuşkusuz bir hikmet saklıydı.  

            Saklıydı da neden, Programın sırasını değiştirdiniz? BİR ağacın dallarını kök, kökünü dal yaptınız? 

            Neden,  Tebliğ Programı'nı yeniden iniş sırasına uygun olarak kitaplaştırmıyorsunuz ??? Hem de ayetlerin inişine neden olan olaylarla birlikte. Yüce ne istiyor, neyi, neden öyle istemiş, dediklerinin hangisi evrensel ve zaman üstüdür, hangileri yer ve zamanla sınırlıdır, bilip anlamasın mı insanlar?.. 

            Sevinmeli mi, üzülmeli miyim bilmiyorum. Bildiğim giderek bir Dünyalı gibi düşünüyor, onlar gibi duyumsuyor olduğum. Ve evet, insanları anlıyorum; hani o, "Zakkum'dan mutlaka yiyecek" olanları... Neden, niçin, nasıl, ne zaman, kim, kimi, kiminle, nerede... sorularını üreten, yanıtlarını arayan insanları... Onlarla aydınlanıyor Dünya, ölümleriyle/öldürülmeleriyle kararıyor, insanlık da. Hurma ağacını kesen mi, onu "kökleri üzerinde" bırakan, meyvasından yararlanan mı "Zakkum'dan mutlaka tadacak" olan?  

            Bir ulu çınar insan soyu; 21.yy. eşiğinde köklerini, yaratılışını arıyor, bulacak sonunda. Yeryüzüne, "birbiriyle kavgalı olarak" kovulmuşluğuna karşın, değil mi ki 'Barış' sözcüğünü de üretti, hemen her Dünya dilinde; barış içinde, esenlik içinde yüceleşerek, başka Dünyalara Yüce olacak, her bir insan.             Yasama ve Yargı; tüm inançlardan arınmış, hiç bir dinin buyruğuna bağlı değilse, ancak o zaman  inançlarıyla özgür olabilir insan; ister Yücesiyle, ister  Şeytanıyla... Kimi cennetin sürekli yeşilini, bu Dünya'nın egemen parasında bulur, kimisi evinin içini dışını yeşile boyamakta. Kimileri de doğayı sevip, korumakta.  

            Dünya tarihinde ilk kez Bilim insanları, Yücesel Tebliğ savunucularına  karşı dava açtılar sonunda. İlk kez,  bilim adına bir dava açılıyor (Radikal, 05.04.1997-AP).Bilimle inanç, 2. kez mahkemelik oluyor. 

            "Maymun davası" olarak anılan, 1925 tarihli ilk davada, Amerika'nın Tennessee eyaletinde bir lise öğretmeni, öğrencilerine Darwin kuramını anlattığı için 100 Dolar para cezasına mâhkûm edilmiş, ancak ceza yüksek mahkemece iptal edilmişti. Bu ikinci davanın konusu ise, "Yanlış bilgi yaymak".              

            Dünya altı günde mi, altı bin yılda mı, milyarlarca yıl önce mi  yaratıldı, oluştu, oluşmaya başladı... Yaratıldı mı... Nuh'un gemisi ve Tufan, gerçek ve kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi mi...  

            İnanmanın sonu da yok, zararı da; yeter ki, inancını yaşamak isteyenler, "bilgi" diye, "tek doğru" diye, "Yüce'nin kelâmı" diye, inançlarını keskin savlara dönüştürmesinler, hele öğrenim çağındaki çocukların kafalarını karıştırmasınlar. Dileyen gördüğünün yarısına inanır, işittiğine hiç inanmazdı. Dileyen de, "Yüce böyle diyor", demiş olanın sözlerini mutlak doğru bilirdi.             Dileyen kutsal kitapların Nuh'una inanır; dileyen, Zeus tüm insanlığı bir tufanla yok ettiğinde, kendisini ve karısını bir sandala atarak kurtulan Prometheus'un oğlu Deukalion'a. Sonuç aynıdır nasılsa; yaratıcı öfkelenmiş -haklı ya da haksız-, tüm insanlığı boğmuştur. Birinde sandalla, ötekinde gemiyle (ikisi de ağaç; fiber olacak değildi ya) kimi insanlar kurtulmuştur. Adem ve Havva, çoğalan insan. Sonra tufan; kurtulan ha Nuh, ha Deukalion, yok edilen insan. Sonra yeniden türeyiş... derken nüfus artışı, doğum denetimi. 

            Nil nehrinde, sepetin içindeki bebeği, 'Musa' diye bilen de vardı, 'Erikhtonios' diye bilen de. Öykü aynı; korunması gereken bebek. Sepet aynı; biri nehirde, biri Aglauros'un elinde. İnsan, kuşkusuz inançlarında özgürdü ve özgür de olmalıydı. Olmaması gereken; inancın bilimle, macun  kıvamında karıştırılmasıydı. Ancak, inançtan bilime yöneldikçe özgürleşirdi insan.    

            Bir balık tarafından kurtarılan; adı ha Yûnus, ha Arion. Balık, kurtarılış, sonunda şükür.... İlkinde Yüce, ikincisinde Zeus'tur; kurtulan adamın tapındığı. İlkindeki yunus cennette, ikincisindeki yunus yıldız, gökyüzünde. 

            Kutsal kitaplardaki İbrahim'in Yücesi, kurban olarak oğul ister; tanrıça Artemis, bir kız. Dilediğine inanır insan, inancında özgürdür. Kökleri, derinlerde bir ağaç gibi, uzak, çok çok uzak zamanlarda çünkü. Sarılıp, sarmalanmış birbirine öyküler, gerçekler, söylenceler. Gerçeğe bilim ulaşabilir ancak; olanı, oluş koşulları ve nedenleriyle birlikte açıklayıp tanıtlayarak, özgür kılar insanı böylece, inançlarından.  

            Pamphylia'lı Er'dir kimileri için, öldükten 12 gün sonra dirilen; ya da bir başka insandır, hani eşeğiyle ölüpte yüz yıl sonra yaşama döndürülen, yiyeceği içeceği de bozulmadan. İnsan, en büyük yaratıcı: Usu, engel tanımaz bir su, akıp giden. Bir ağaç gibi, geçmişin karanlık derinliklerinden, geleceğin aydınlığına uzanıyor insan. Ha "Yüce diyor ki", ha "Tanrılar, tanrıçalar demiş ki", hepsi insandan, hepsi insana.  

            Devenin ayağındaki 'akıl', kafalarda 'us' olduğundan bu yana hiç değilse, beyin 1.400 gr. ve giderek hücrelerini daha bir çok kullanıyor insan. Düşünerek, sorarak, sorgulayarak. 10.000 yıl önce kaç gramdı insan beyni ve 10.000 yıl sonra ne kadar olacak... Koca kafalı uzaylı yaratıklar  çizen, "yeni insan"ını mı görmüştü yeryüzünün...  

            Amun-Ra (Ammon) idi, Mısır'da adı; eski Yunan'da Zeus. Yaratıcı, hep ve her devirde vardı ve buyruklarını ileten görevliler... İnanmak, araştırmaktan kolaydı. Yaratanı, yaratılanı, Yücesini, Şeytanını; yaşatan da öldüren de insandı. Bir dalı inanç, bir dalı bilim. Sorgulayan:El'li ayaklı insan. 

            Cennetten ölümlü olarak mı; yoksa, kovulmuş olarak mı ayrılmışlıktı, insanın kabullenemediği?.. Yoksa her ikisi birden miydi?.. Camlı bölümde (s.15) gözünü açmıştı ya Adem. Hani aynalara bakarken izlemiştik ya onu. Genlerine işlemiş olmalı, merak; aynanın ötesi... Yüce gökyüzündeydi bir zaman, sonra "zaman ve mekân (uzam) üstüdür"dediler. 

            İnsanüstü, doğaüstü  bir varlık  olması koşul muydu, insanın cenneti ya da cehennemi (önce Bu Dünya'da) görmesi için... Bir tablo canlandırın gözünüzde, henüz son fırçası vurulmamış: Yüce'yi, meleklerini ve insan soyundan elçilerini ve kullarını somutlaştırmış bir tablo... Ya da: Yücelerin ve insanların, doğrudan ilişkilerini gösteren.  

            Demokrasi çizgiyle anlatılmak istenilse; pramit mi çizilirdi, daire mi... ya da... örneğin siz ne çizerdiniz? 

            "İlk cinayet ve kanla" (s.80) yeryüzünü terkeden, bakire Adalet Tanrıçası Astraia... demokrasiyi nasıl çizerdi, yeniden dönse yeryüzüne... (dönecek).Ya, hukuka aykırı davranılan her yerde bağıran ve haksızlıkların düzeltilmesini sağlayan tanrıça Dike... O ne çizerdi acaba? Hem bu iki tanrıçanın  adlarını ağızlarından düşürmeyip, hem de hukuka ve adalete yan çizenler; nasıl anarlardı Yüce'yi... Ve de, Yüce adına diyerek! Doğduğunda kulağına okunan (üstelik kendi dilinde olmayan) ezanla, öldüğünde kılınacak namazı arasında geçen sürede; mahalle imamından; Diyanet İşleri Başkanlarına; İlahiyat Fakültesi Dekanlarından; Tarikat Şeyhlerine kadar, "Yüce diyor ki..." diyerek başlayan nice kutsal kitap sözcülerini dolaştıktan sonra insan, Yücesi'ni kendisi ve kendisinde ve bilimin ışığında bulacak. İnançların, "Yüce buyruğu" diye, kamusal eylem, işlem ve alanlara taşırılmadığı bir ortamda, her insan kendi inancını yaşayacak.  

            Her insan kendi kökü ve dallarıyla, "bir ağaç gibi", özgürce soluk almak, inanmak ve inandığı gibi yaşamak istiyordu. Evet yaşamalıydı da, ancak ötekilerle birlikte, "kardeşce"...  Kamu, Kamu Alanı, Kamusal iş ve eylemler, bu nedenle din dışı olmak zorundaydı. (Işık varlık olarak 'düşünmeden' yaşarken daha mı iyiydi ne... 'Uy, uygula, Secde et', ah! o Orion Projesi, yaşantımı alt üst etti ner'deyse... Şu yazdıklarıma bakın... İnsanlaşmak, bedenleşmek duygusu, karşı konulmaz bir tutkuya dönüşüyor bende, duyumsuyorum). 

            Sözel tanımlamalardaki (bilinçli-bilinçsiz) çarpıtmalarla, üzerinde uzlaşılamayan Demokrasi; çizgisel bir anlatımla somutlaştırılabilir ve kimin ne düşündüğü de duraksamasız anlaşılabilir miydi... Örneğin yukarıdan aşağıya, zikzak (Bir doğuş, bir sapma, bir çağdaşlaşma rotasında bir devrim, bir düz çizgi, derken bir muhtıra, kesik çizgi, bir darbe, bir düz.., sonra yine bir darbe... etkisi hâlâ süren...) veya birbirine bitişik ve / ya da iç içe daireler çizilir; tüm daireler de, merkezi, "İnsan ve Bu Dünya" olan  kocaman bir kamusal kürenin içine alınabilir miydi? Devlet, Yasama ve Yargı... İnsan Hakları... Yurttaş... Bireysel özgürlükler...  Kaynağı da insan, hedefi de insan olan, kamusal buyruk ve düzenlemeler için, "inançlar" ve "Yücesel kaynaklar" değil; insanı "Yüce-Şeytan" savaşına konu olmaktan kurtaracak "Bilim" esas alınırsa, yaratanla yaratılan da birleşmiş olur, Demokrasi kavramı da, türlü zorlamalarla, dinle bağdaştırılmaya çalışılmazdı.  

            Ağacın kökleri topraktaydı, "Bu Dünya Toprağında"... Ve bu toprakta insan, "birbiriyle kavgalı olarak" kovulmuş olsa da, Barış Ağacını kendisi, kendi elleriyle yetiştirmişti. "Cehennemin taa dibinde" de yoktu o ağaç;  cennetin "sürekli yeşili" arasında da. O, tümüyle insanındı. İ n s a n ı n d ı...