KAYIT - 1
 
KAYIT - 58 
            Akıyor,"şimdi"içinde.İlk oluşundan beri. Katı ve buhar hâli de var. 3/4'ünü kapladığı şu Mavi Küre'nin, yaşam kaynağı. Yağmur, kar, dolu; kimi yerde tatlı, kimi yerde tuzlu, ya da birlikte; karışmadan birbirine. Göllerde öğlen uykusuna yatmış, nehirlerde sonsuzluk yolcusu, denizlerde özgür. Bir gün bulunacak olanları, bozulmadan saklamak için, dağlarda buzul. Toprağın henüz ulaşılamamış derinliklerinde saklanan da o. Pet şişelerden içilen de. H2O diyorlar kimya dilinde. Kimi yerde kıvrılır yılan gibi, kimi yerde öfkenin kamçısıdır. İnen de odur baharda dağlardan, kuyularda karpuzu çatlatan da. Ve söğütlerin gölgesinde dinlenen. Kaval sesiyle sakin. 

             "Size gökten su indiren de O'dur". Hayatın başladığı suyu. "O'nun arşı da su üzerinde idi". Suyu Yüce indirmişti ve tahtı da su üzerindeydi (kimilerine göre de, gökyüzünün dokuzuncu katında). "Her canlı şeyi sudan oluşturduk" demişti Yüce. Suda başlamıştı ilk yaşam. "...tüm canlıları sudan yarattı". Karnı üzerinde, iki ayak, dört ayak üzerinde yürüyenleri. "Sudan bir insan" yaratan Yüce idi. Yer; döşek, gök; bir çatıydı ve indirilen su; yaratmak, yeşertmek, rızıklandırmak içindi. Nuh da bilmiyordu Tufan'dan önce, suyun "ölüm" de  olduğunu. Yaşatan ve öldürendi su. Vurduğunda taşa, 12 kaynaktan su fışkırtan Musa'nın bastonu, şimdi kimlerin elinde. "Sudan ucuz" lafı, anlamını çoktan yitirdi. "Sudan para kazanmak", "sudan işlerle uğraşmak" deyimleri de. Su başlarında çağdaş Musa'lar ve ellerinde kaynağından su şişeleme tekniği". Üç yanı sularla çevrili ülke insanları, sudan yaratılmış olamazlar diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Suyla ilgileri, geçmişin deniz zaferleriyle sınırlı neredeyse. 

            Bağırmak geliyor içimden: Ey sözde Yüce adına konuşan!  Su - us... GAP.'la doğacak yeni insanı, yeni toplumu dinle; çağcıl Tufan öykülerini, GAP.'dan önce ve sonra. Kimlerin hakkıydı Cennetleşecek toprak ve kimler topladı, toplamakta tapuları. Suus. Usun su gibi akmasını, hiç değilse engelleme.  

            Ben, ışık varlıklardan birisi, Orion Projesi için bir Tebliğ Programı hazırlamakla görevlendirilmişken, şu yazdıklarıma bakın. Ha, bu arada unutmadan, evet, Dünya İzleme Bölümü'ne geçme istediğimin kabul edildiğini bildirmeliyim. Dünya ve Dünyalıları, hem daha rahat ve hem de görevsel olarak izleyebileceğim artık. Düşünce yapımın giderek insanlaştığının da ayırdındayım. Bir de Dünya'ya ışınlanmanın yolunu bulabilsem!  

             Yüce'nin, suyu "gökten" indirmiş olmasında, "aklını işleten bir topluluk için sayısız izler-işaretler-ibretler" vardı. Vardı ama, kimileri yalnızca "yağmur duasıyla" yetine gelmişti. Bir büyük kentin belediye başkanı da duaya çağırmıştı insanları. Sonra yağmur bombası atılmıştı. Yağınca da, duadan mı bombadan mı tartışması sürmüştü bir zaman. O günlerde başka insan toplulukları, Mars Gezegeni'nde su bulunup bulunmadığını araştırmaktaydılar. Evet, suyu gökten Yüce indirmiş, yaşam bitki formunda suda başlamış, doğa yeşile boyanmıştı. "Bir vakte kadar" denilerek kovulmuş olan Adem ve Havva için her şey hazırlanmıştı. Ancak, kovulmaları, plan dışı ve öngörülenden önce olduğu için, (sonradan, "Tarih öncesi" dedikleri dönemlere ait) dev yaratıklar konusunda uyarılamamışlardı.  

            Yağmurdan önceki rüzgarı gönderen kim? Ağırlaşmış bulutları önlerine katan? Ve onlardan suyu indiren...  Tebliğ Programı'nın son şekli dedikleri kitapta, tüm bunları Yüce'nin yaptığı yazılıydı.Yorum yapmayacağım. Öyle yazılıydı. Yapmayacağım ama, insanları yıkanmaya özendirmek için de olsa, suyun "Şeytan'ın pisliğini" gidermek için gönderildiğinin söylenmiş olmasına hem benim, hem Şeytan'ın çok üzüldüğümüzü söyleyeceğim.  

            İnsanın yaşamı, gökten indirilen suya benzetiliyordu. Bir varmış bir yokmuş. Toprak üzerinde ha bir bitki, ha bir insan, sonuç aynı; bugün var yarın yok. Toprağın altında karışmış birbirine; hangisi insandı bir zaman, hangisi bir dal... Çene kemiği ayrı. İnsanlar, o kemiği evire çevire incelemişler, 2.33 milyon  yıllık olduğunu hesaplamışlardı. Toprağa karışmış olsa da, köklerini buluyordu insan. Bir gün ilk oluşumu, yaratılışı kendisi yazacak insan; yıldızlarda başlatacağı yeni yaşamların kutsal kitaplarını. Hem kadın hem erkek, tek bir varlık olarak başlayacaklar söze: "Biz, insanlığın Dünya'da yaşanmış öyküsünün tanıkları ve sizlerin Dünyalı yaratanları..." 

            Öfkesi miydi vadileri doldurmuş olan suyu köpürten, yoksa sevgisi mi? İnsan sudan yaratılmıştı: Köpük gibi olan, öfkesi ya da sevgisi miydi, yoksa kendisi mi... 

            Dünya tarihinde, Yüce tarafından insanların hizmetine verilmiş olduğu söylenen gemilere ait hiç bir bilgi bulamadım. Nuh'a verilmiş olan gemi planı dışında. Gemi de henüz bulunamadı ya. İnsanın kütüklerden sallara, sallardan transatlantiklere bu plandan esinlenerek ulaşmış olabileceği yazılıydı kitaplarda. İnsanlığın ortak belleğinden silinmiş, ya da efsaneleşmişti, Yüce'nin  bir  zamanlar  hem  havada hem  denizde dolaşabilen  "uzay gemilerini" göndermiş olduğu. Kimi akıllı toplumlar, efsanelerin ardına düşmüşlerdi. Onlardı aslında, Yüce'yle buluşabilecek, Cennet denilen, seçilmişler evrenine kabul edilecek olanlar. 

            Suyun kaynağı da, deposu da insan değildi. Yüce göndermişti ve gönderirdi yine göklerden. Gerektiğinde, gerektiği kadar. İnsan ancak aklıyla, barajları düşünebilmişti. Bir de yağmur bombalarını. Yine de çölleşiyordu Dünya, hem de insan eliyle.  

            Afrika su diye inliyor, Amerika'nın bir yöresindeki yağışlar, yaşamı suda boğuyordu. Yüce'nin işine aklım ermiyor. 

            Yüce gökten su indirmiş, yaşam suda başlamış, bitkiler yeryüzünün ilk canlıları olmuşlardı. Adem ve Havva'nın yeryüzüne plan dışı, erken ışınlanmış olmaları, su-bitki-tek hücreli/çok hücreli canlılar, evrim vb. bir gelişimin dışındaydı. Yani insan, yani Adem ve Havva, Dünya'nın insanlarca araştırılıp öğrenilen evrim zinciri içinde ortaya çıkmayıp, "eşyanın isimlerini" öğrenmiş ve (çocukluklarını yaşamamış, anasız- babasız) yetişkin ve kovulmuş olarak Dünya'daki yerlerini almışlardı. Yüce kaynaklı oldukları savlanan kitapların anlattıkları buydu özetle.  

            Adem'le Havva'nın tuttukları günlükleri henüz bulamadı insanlar. İlk ağızdan yazılmış olanları bir okusalar...  

            Yeryüzü önce yaratılıp canlandırılmış ve sonra yaşam sona erdirilmişti, Yüce'nin buyruğuyla.  Sonra yine gökten inen suyla, yeryüzü ikinci kez yaşama döndürülmekte idi, Adem ve Havva'ya kucak açtığında. Evet söylemek zorundayım; yeryüzünün ilk yaratılışının ilk konukları değilmiş Adem'le Havva. Onlar, ikinci kez yaşama döndürülen yeryüzünün ikinci konuklarıymış. Ben de yeni öğrendim.  

            Gökten inen su. Suyla ve suda başlayan yaşam. Bitkilerin oluşumu ve türleri. Gökten inen su ve yemyeşil bir Dünya. Vadilerin suyla dolması, göllerin, denizlerin oluşması, hep Yüce'nin buyruğuyla olmuştu ve isterse, gönderdiği suyu yok ederdi de. Tertemizdi yağmur, hava kirliliğinden, Ozon tabakasının delinmesinden önce. Rüzgâr, temiz bulutları katardı önüne. Ne bulutlar eski bulut, ne yağmur ne de rüzgar. "Bir vakte kadar" yaşamak üzere yeryüzüne kovulmuş olan insan, o vakit gelmeden yok ediyordu kendisini de, çevresini de. Plastik çiçeklerle süslenmiş mekânlarda yaşayan insan için, Babil'in asma bahçeleri yalnızca bir söylence. Bülbül ve gül aşkını izlemek ne mümkün, model model arabaların doldurduğu apartman bahçelerinde. Gökten suyu kim indirdi, toprağı kim canlandırdı? Yanıtının Yüce olduğunu söylemesi koşuluyla, nasılını araştırabilirdi insan. Özgürce. 

            Şimşek; korku ve ümit olsun diye gösteriliyordu insana. Korku ve ümit, Yüce ve Şeytan, Gece ve gündüz. Gökten inen su, musluktan akan mikroplu su. Çernobil'den sonra rüzgârın önüne katılan bulutların getirdiği. 

            Su ve us; gerçeğin iki yüzü. Sular seller gibi ezberlemiş kitabı, sürpriz şekerini kağıdıyla yer gibi. Ne olduğunu anlamadan. Anladım dediği; dış kapının dış mandalı. Su ve us. Bu iki sözcük var oluşun da, yaşamın da özeti. Bir başka Dünya dilinde böylesine bir ilişki var mı bilmiyorum. Su akar, deli bakar lafı da ne kadar doğru acaba? Suya bakan deli ise; suya bakana bakan...  Suya bakanın suda gördüğü... Su, gökten Yüce'nin buyruğuyla indirilmişti. Evet öyleydi ve çok önemliydi. Bu nedenle de, ama öz ama ayrıntılı, Tebliğ Programı'nın 36 suresine serpiştirilen ayetlerle yinelenmişti: "Gökten bir su indirdik de orada her türlü cömert ve bereketli çifti filizlendirdik" gibi. Yaşamın özü iki harf: Soldan sağa, sağdan sola. SU.  

            Su ve çorak toprak ilişkisinin görülmesini istiyordu Yüce; görülmeli ve üzerinde düşünülmeliydi. Gökten inen suyla, dağlarda da olduğu söylenen beyaz, kırmızı, siyah ve değişik renklerdeki yollarla (?) bir ilişki mi kurulsun isteniliyordu... Belki! Düşüneceğim. 

            Susurluk yolunda ayran içilirdi bir zaman. Kaderine bakın yörenin. Şimdilerde su derken Susurluk, Susurluk'la da, karanlık yolları bir kazada sonlaşan, çeteler geliyor akıllara. Karanlık yolları aydınlatan insan; "ucu nereye kadar gitsin araştıracağız" sözüne bir inanıyor, bir inanmıyordu.  

            Su, Dünya'ya, Dünya dışından, Yüce tarafından gönderilmişti. Söylenen, yinelenen, görülmesi ve üzerinde düşünülmesi, inanılması istenilen gerçek! buydu. Dünya'nın ve atmosferin oluşumu, yağmurun koşulları ve daha pek çok şey araştırılabilirdi, ancak, suyu gökten indirenin Yüce olduğu unutulmamalıydı. Suyun çorak toprağı canlandırması; bir ölünün de yeniden yaşama döndürülebileceğinin kanıtı olarak sunulmaktaydı. Ve Yüce, ölüleri mutlaka dirilteceğini söylüyordu. "Öldüm öldüm dirildim, ne oldu neden geciktin?", yığılırcasına sarıldı bir Adem bir Havva'ya. Saçları yağmur kokuyordu kadının ve oda tütün. Adem'in dediğini anlamadım, nasıl ölmekse bu. Seviştiler, uzun uzun, "yeniden doğmak gibi" dedi Havva. Bunu galiba anladım. "Gökten bir ölçüye göre" indirilen su, ölü bir beldeyi  nasıl yaşama kavuşturuyorsa, insan da ölümünden sonra, işte böyle yeniden yaşama döndürülecekti. Bunu Yüce'nin söylemiş olduğu yazılıydı Tebliğ Programı'nda. Su, yaşam, bitki, Dünya'daki gelişimin bir yerinde, yetişkin olarak ışınlanan iki insan. Ölüm ve yeniden diriliş.  

            Sürülmüş toprak gibi bir yüz gördüm. Ve iki kaynaktan süzülen, iki ince pınar.  

            Şu içmekte olduğunuz su... Ya arıtma sistemlerinden birini uygulamış olduğunuz musluğunuzdan, ya bir pet, ya da bir cam şişeden dolduruldu bardağınıza. Gargara için ayrıca tuz atmadıysanız, Katyon ve Anyonlar'ın uygun bileşimde. Soğuk, ya da oda sıcaklığında, ya da haşlama. Kaynağı, örneğin, Ömerli Barajı. Veya Niğde-Şekerpınar. "Torosların el değmemiş doğasından". Yağmurun tuzlu olmadığına neden şükretmiyordu insan... İsteseydi Yüce, gökten inen su tuzlu olurdu. Yağmur değildi ama, "ekmek elden, su gölden" devri çoktan geçmiş olduğundan, şişelenmiş su 'tuzlu'ydu. Yüce'nin bir ödül gibi sunduğu, gökten inen tuzsuz su, tam otomatik makinelerde el değmeden şişelenip satış noktalarına ulaştıkça, tuzlanıyordu.  

            Tuzsuz su şişelendikçe, denizin tuzlu suyu damıtıldıkça; içen de, "gökten inen suyun tuzsuz oluşundaki hikmeti" düşünmüyordu bile. Yüce'nin tuzlu indirmiş olmasını / indirmesini dileyenler de vardı: İçmeler'de, kaynağından fışkıran tuzlu su ve tuzsuz kabak çekirdeği eşliğinde, dertlerine çare ararlarken.  

            "Baba, yağmur nasıl oluyor?", "Kızım bak şu bulutlara, Yüce bir sıkınca onları eliyle, yağmur olup iniyorlar yeryüzüne"."Peki, sen de yağmur yağdırabilir misin?","Çok sevindiğinde ya da çok üzüldüğünde, her insan ancak kendi yağmurunu yağdırabilir.". "Öğretmenim, yağmur nedir, nasıl oluşuyor?". "Yağmuru aslında Yüce gökten gönderiyor. Fiziksel ve kimyasal nedenlerini ve koşullarını daha sonra öğrenirsiniz. Ama Yüce'nin gönderdiğini sakın unutmayın". Bir ölçüye göre gökten indirilen su, bazen ölçüyü kaçırıyor, ölüm oluyordu. Kentleri seller götürüyor, canlılar ölüyordu.             Yücesel bir ölçüyle, suyu gökten Yüce indiriyordu. 

            Gökyüzü bir karanlık, bir aydınlık; bir bulutsuz, bir bulutlu. Bir rüzgârlı, bir sâkin. Yaşam Atmosferin altında. Döner sahne gökyüzü.  Dört mevsimlik bir oyuna dekor. Kalıbı topraktan, canı meniden oluşan, insan olarak biçimlendirilen varlıklar, su toprağın altına çekilince, artık şaşırmıyorlar eskisi gibi: "Yüce gönderdi, Yüce aldı" demeyip, hesap kitap yapıyorlar, sondaj çalışmalarıyla suyun saklandığı yere ulaşıyorlar.  

            "Bir sabah suyunuz çekiliverirse, kim getirecek fışkırıp akan bir su size" sorusunu da kimse artık, "Yüce" diye yanıtlamıyordu. "Yönetici" diyorlar, "Sular İdaresi" diyorlar, "Tankerler" diyorlardı. 3/4'ü sularla kaplı Dünya nüfusunun 2/3'nin 30 yıl içinde su sıkıntısına düşeceği haberini de ciddiye almıyorlardı. 22 Mart Dünya Su Günü'nde, 21.yy.'ın en stratejik maddesinin su olacağı açıklanmışken, su kaynaklarının korunması gerektiğini önemsemiyorlardı. "Rahmet" diyor Anadolu insanı yağmura. Gün olur, "Rahmet yolları keser".  Gün olur ürünü silip süpürür. Gün olur çiftçinin yüzünü güldürür.  

            Hava tahmin raporları, giderek daha önceden ve daha sağlıklı bildiriyor gökte olacakları. Kimi "Yüce'nin izniyle" diyor, kimi "uydulardan alınan bilgi ve fotoğraflara göre" diyor. Ve gece haberlerinden sonra bir duyuru: "Deniz kuvvetleri Komutanlığı, Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı'ndan, Denizcilere ve havacılara 42 sayılı bildiri: ....".   

            Gökten su, önce de inmişti sonra da. Tufan'dan önce Tufan'dan sonra, Susurluk'tan önce Susurluk'tan sonra. İlkinde boğulanlar boğulmuş, Nuh ve ailesi ve her cinsten birer çift hayvan, Yüce'nin buyruğuyla kurtulmuşlardı. İkincisinde ölenler trafik kazasında ölmüş, kazadan kurtulanlar da kahraman olmuşlardı. 

            İçilen bir bardak su üzerine: "Su gibi aziz ol evladım". Gidenin ardından, eskiden Arnavut taşlı sokağa, nicedir küvete dökülen su: "Yolun açık olsun". Bir yerde bir meydan çeşmesi, üzerine yazılmış, "bu çeşmenin suyu var, içecek tası yok / kırma insan kâlbini, yapacak ustası yok". Uyuyan su, uyumayan düşman. Yaşamı başlatan su; bir penis uzunluğundaki yolculuğun ardından, spermin yumurtayla buluşması. Su kesesi patlamadan, doğum. Rahim gölünden dış evrene yolculuk. Adem bir yetişkin olarak yaratılmıştı. Havva da öyle. Çocukları, "normal doğum". Ya Adem... Ya onu yaratan o sperm ve yumurta... Adem'in doğumu ve doğuranı hakkında hiç bir bilgi yoktu kayıtlarda.  

            Onu ilk kez, o camlı bölümde (Kayıt:8), Yüce'nin "kalk" komutuna uyarak, kapsülün içinde doğrulduğunda görmüştük. Yetişkin, koca adamdı ve bir bebek gibi şaşkın. Ve Cennetin ırmaklarında yüzemeden kovulacağından habersiz. Havva'dan da. Hele Havva'nın kendisinden yaratılacağından hiç haberi yoktu. Kovulacağı yeryüzünde, ırmaklar fışkıracak taşlardan da; hani çatır çatır yarılıp da, içlerinden su çıkan taşlardan. Çok sonra insanlara, "altlarından akacak ırmakların" müjdeleneceği cennetlerden de habersizdi. Gözünü açtığı, fakat, "zaman su gibi akıp geçti" diyemeyecek kadar kısa kaldığı cennetin, insanlara ödül olacağından habersizdi. Zaman ve su ilişkisini henüz kuramamıştı ne Adem, ne Havva. Dil, henüz bir köprü değildi onlara. Öğretilen isimler hareketsiz ve birbirine bağlanmamış boş vagonlar gibiydi. Yüksüz. Su ve Us ve bir de Zaman... İki nesne arasında, birinden ötekine giderken geçen süre: Zaman. İki nesne arasında... Birinden ötekine... Yüce, kendisine tanıktı. Tanık; suyun dışındaydı. İnsan suyun ve zamanın içindeydi. Yaşam, gökten inen suyla ve suda başlamıştı. 'Evvel, zaman içinde'ydi. Su-Us.  

            Arapça "Cennet" sözcüğü, Batı dillerine, "Bahçe" anlamındaki Farsça "Firdevs" sözcüğünden, Grekçe yoluyla geçmiş. En eski Türkçe sözlüklerde "Uçmak" sözcüğü kullanılmış. Ancak bu sözcüğün eski İran dillerinde de bulunması, kaynağının Sanskritçe olabileceği kanısını doğurmuş. "Cennet vatan, Cennet gibi yer, Cennet güzeli, Mekânı Cennet olsun...". Cennet; tertemiz eşler ve serinleten bir gölge. Altlarından ırmaklar akan Cennet. Cennetin yüzeyi toprak, Adem topraktan yaratıldı ve gözünü Cennette açtı. Altlarından ırmaklar akan Cennet, ödül insanlara; inanlara, Yüce'ye, elçilerine, kitaplarına inananlara ödüldü. Irmak, su; akıp giden. Ve serin gölgeler. Kum fırtınaları arasında, gözün gördüğü ve ötesi çöl'ken, altından ırmaklar akan ve serin gölgeler bulunan bir yer, evet bir ödüldü. Ve temiz kadınlar ve erkekler. Ve sürekli bir yaşam. Daha ne istenirdi, bir hurma ağacının gölgesinde, bir bedevi çadırının içinde. O siyah renkteki çamura tapılacağından habersiz. Açık bir kitap gibiydi çöl geceleri. Fakat yıldızlar, hele Orion uzak, çok uzakken, inanmak; düşünüp karşı çıkmaktan kolaydı. Üstelik Yüce'nin kendisi tanıktı söylediklerine. Çölde su, us'dan önceydi.  

            Su, Cennette ve yeryüzünde... Uygarlıklar hep su kenarlarında oluşmuştu Dünya'da. Su bitmiş, göçler başlamıştı. Ve 21.yy.'da 'Dünya Su Savaşları'nı yaşayacak insana, su yine bir ödül olacaktı. Su, suyu gökten gönderen Yüce, suda başlayan yaşam... Ve Cennette akıp duran ırmaklar; serin gölgeler ve tertemiz eşlerle. İnanmak, us'lanmaktan üstün ve kolaydı. Su ve Us, henüz ilişkilendirilmemişti insanın kafasında. Suya ilk kez bakıp, kendisiyle karşılaşan insana değin. Çöl ve kum, yaşamın gerçeği; ırmaklı, serin gölgeli, tertemiz eşli, sonsuz yaşamlı Cennet, bir ödüldü. Düşsel de olsa böyle bir ödül için ölünür, öldürülürdü. Su ve Us, insanın iki gözüydü. 

            Musa'nın nehir yolculuğunu da izledim. Ne yolculuktu. Nil uzaktı, Fırat yakın. Sesini dinledim, onunla konuşanları da: "Ey Fırat, Fırat..." yakarışlarını. Sakarya'da, bir ümmetten bir ulusun doğuşuna tanık oldum. Tüm sularıyla konuştum yeryüzünün. Kimi özgür, kimi barajlara vurulmuş. Cennetin görkemli odalarından habersiz, tek göz odacıklarda, 3-4 kuşak bir arada, uyuyan insanlar gördüm. Ortak düşleri; spor salonu büyüklüğünde bir evde yaşamaktı. Havuzu da olan bir evde. Yalnız perşembe geceleri değil, her gece yıkanılan pırıl pırıl banyolu bir evde. "Üst üste bina edilmiş odalar"ı ve altlarından ırmaklar akan Cenneti düşleyerek olsa gerek, önce tek katlı, tek gözlü yapıldı Gecekondular. Sonra üst üste eklenen odalarla, apartman oldular. Cennetin ruhsatı Yüce'deydi, apartmanlaşan kondu'larınki politikacılarda. Firavun, "Mısır'ın mülkü ve yönetimi benim, işte şu nehirler benim altımdan akıyor" derken, o nehirlerden birinde toplumuyla boğulacağını bilmiyordu. Yüce'yi öfkelendireceklerini, Yüce'nin de öfkelenince Mısırlılardan öç alacağını, hepsini suda boğacağını bilmiyorlardı. 

            "Altlarından ırmaklar akan" Cennete girmek için.... Yüce-Şeytan savaşında, insan üzerine başlayan ve sürdürülen savaşta, Yüce'nin yanında yer alacaklara ödül olarak söz verilen Cennete girmek için: Yüce'ye, meleklerine, kitaplarına, elçilerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Yüce'den geldiğine, ölümden sonraki yaşama inanmak, kuşkusuz inanmak, Yücesel buyruklara mutlak uymak gerekirdi. Şeytan'ın ortaya koyduğu böyle bir ödül yoktu. O yalnızca, "düşün, sor, sorgula" demişti. Uyanıkken Cennete inanan, uyurken Cenneti gören insan; su havzalarına zarar vermez, yapılaşmaya izin vermez, suyu kirletmez, zehirlemez, suya saygı duyardı. Oysa suyu sevenler, yeryüzü Cennetine inananlardı. Us, Su, Zaman. İnsan - Zaman.Yüce - Şeytan. 

            "İnanmış erkekleri ve inanmış kadınları" Cennetine kabul edecekti Yüce. Kendisi, tanıktı sözlerine. İnanmış erkek ve kadınlara, "tertemiz eşler"sunulacaktı. Kuşkusuz, Dünyasal bellekleri silinmiş olarak gireceklerdi Cennete, yoksa kıyamet kopardı; "vay benim kocam, vay benim karım, şimdi şurada, şu Cennette... bak hele kim kiminle..."  Bellekleri silinecekti evet. Tersi durumda hiç bir insan, o Cennette bir dakika bile duramaz, ya da Cennette huzur kalmazdı. Tertemiz eşler sunulacaktı. Şiddetli geçimsizlik nedeniyle, neredeyse kanlı bıçaklı, birbirinden boşanmış eşler, belki yine birbirlerine sunulacaktı, fakat "tertemiz; tüm kötü huylarından arınmış olarak" (çoğu eşlerin, "Yüce korusun" dediklerini duyar gibi oldum). Ya da Dünya'dayken yüzüne bakmadığı eşine, Cennet'te aşık olacaktı. Belleklerin silinmesi, evet gerçekten iyi bir fikirdi. 

            Cennetler yüksek bir yerdeydi; altlarından akan ırmaklara, insanların tepeden bakacakları yükseklikteydi. Ova gibi yerde değildi yani. İshak Paşa Sarayı'ndan aşağılara bakar gibi bakılacaktı ırmaklara meselâ. Ya da yoğun bir trafikte, Boğaz köprülerinin birinin ortalarında, en sağ şeritten, Marmara'ya bakar gibi bakılacaktı.  

            Sürekli Cennette  olmak... Hadi biz ışık varlıklar için neyse... Fakat, sonsuz bir yaşama başlayan insanı, gerçekten mutlu edecek miydi? Yoksa, belleklerinin silinmesi sırasında beyinlerinin bazı merkezleri de etkisizleştirilecek ve bu nedenle de, tepkisiz birer varlık mı olacaklardı? Cennet'te altından ırmaklar akan bahçelere, temiz ve kileri dolu barınaklara yerleşecek "aklanmış" insan, tertemiz eşiyle birlikte, yeni bellek'ine neleri, nasıl kaydedecekti? Dünya'da Cennet'i düşlerken, şimdi düşünün gerçekleştiği yerde, yeryüzünü mü düşleyecekti?  Su'dan yaratılmıştı insan ve Us'luydu.  

            "Altından ırmaklar akan bahçelere..." cennete girmek; ölümsüzlerin arasında yeni bir yaşama başlamak... Şu insan dediğimiz yaratığın yaratıcılığına bayılıyorum. Her insanın kendi cenneti, düşüncesi kadardır: Bu Dünya'da da, öbür Dünya'da da.  

            İnsanlığın ortak cennetini yeryüzünde, Yücesel buyruklara dayanarak gerçekleştireceklerini iddia edenlere bakın: Bir elleri yeşil kağıtlarda, bir elleri 148 kilo altında (meselâ). Yürekleri hırs ateşiyle yanmakta. Nesne bağımlılığından kurtulamamış, tersine giderek daha çok tutsağı olmuşlar. Bilmiyorlar ki  hırs ateşi, Cehennem ateşinden yakıcıdır. Hırs, Us'u aşarsa Su da söndüremez onu, bilmiyorlar. 

            Altından ırmaklar akan, sürekli yeşil bahçeler, temiz barınaklar, temiz eşler, sonsuz yaşam... Ihlara Vadisi'ne tepeden bakan insanlar gördüm. Onlara aşağıdan bakanları da. Cennet aşağıdaydı bu yörede. Cennete inişi kolay, yeryüzüne çıkışı zordu. İnenler "Oh, işte cennet" diyorlardı; çıkanlar "öldüm, öldüm". İnenler de çıkanlar da ölümlüydü.  

            Gökten Yüce'nin gönderdiği su; yeryüzü çukurlarını belli bir ölçüde dolduran, toprağın altında yitip giden, Musa'yı taşıyan, Firavun'u boğan ve Nuh'un kurtulup, tüm insanlığın boğulduğu... Su.  

            Devenin ayağına vurulan bağ anlamında Arapça bir sözcük: Akıl 'Akl'. Akl'dan Ma'kul: Ayağı bağlı deve, ayağına köstek vurulmuş deve. Türk diline yazın yoluyla geçmiş 'Akıl' sözcüğü. "Akıllı insan" lafı tuhafıma gitti şimdi. Akıl. Türkçesi, Us. Anlam değişmesiyle, bildiğimiz (kafaların içindeki) 'Us' olmuş. Düşünmek : Aklından (usundan) geçirmek, göz önüne getirmek. Suyu gökten indiren Yüce. Devenin ayağına vurulan bağ, zaman içinde insana pusula olmuş. Su Yüce'ye bağlı; us, devenin ayağına. Us ve Su. İkisi de bağlı.  

            Akıl, devenin ayağına bağ. Us, insana 'özgürlük'. Deve ve insan kurtulmuş mu bağlarından? Deve yine akılla bağlı, ya insan usuyla özgür mü... 

            Zaman; üç öğün beslenme, beş vakit tapınma. Öğün ve vakit. Öğün somut, vakit soyut. Devenin ayağındaki bağ somut. Kafalardaki us; soyut. Somuttan soyuta; aklın, 'bağ' oluştan özgürlüğe yolculuğu... Ne zaman, nasıl başlamış ve nereye kadar... 

            Ademi Yüce yarattı, suyu gökten Yüce indirdi. Devenin ayağını insan akılla bağladı. Devenin ayağındaki bağ çözüldü, yol oldu uzadı, yüzyılları geçti, insana "ışık" oldu, klavuz oldu, pusula oldu.  

            Cennette; altından ırmaklar akan cennetlerde, sürekli yeşil bahçelerde, temiz ve bereketli barınaklarda, tertemiz eşlerle, sonsuz yaşam...  

            Devenin ayağındaki akıl, insana da bağ mı yoksa? Özgürlük derken...  
Beyin, Arapça bir sözcük (Beyn): Ara, iki nesnenin arası, ortada kalan boşluk anlamlarına geliyor. Türkçedeki  anlamıyla beyin sözcüğünün Arapça karşılığı ise; "dimağ, mağz" imiş. Bellek beynin bir yerinde. Bireysel ve toplumsal bellek. Bellek'ini yitirmiş, tüm kayıtları silinmiş. Yeni kayıtlara hazır. Adem'in ilk anları gibi: Hani "eşyanın isimleri öğretilmeden önceki" gibi. Beyin, bellek, us, evet bir de yürek var. Ciğercideyim sanki.  Yürek... Kök anlamı: Devinen, yürüyen, çalışan. Anlam genişlemesiyle, Adem'le çarpmaya başlayan, aşkla sevgiyle ilişkilendirilen yürek... Gönül. Yürek; durmasıyla, "öbür Dünya" kapısının açıldığı aygıt. Yürek Gönül'ün içinde. İç evrenden dış evrene. Us, Gönül, Yürek, Su.  

            Soyut'un evreninden Somut'unkine. Suyu gökten indiren de Yüce, Ademi yaratan da. Adem ve Havva cennetten yeryüzüne kovuldular. Yaşam suda başladı. Su ve Us, Bir'in farklı (sanılan) iki yüzü.