|
Döne döne ilerliyor. Bugünü dün, yarını bugün yapıyor her dönüşü. Dönüyor, ilerliyor, döne döne... Bir yüzü bir karanlık bir aydınlık, öteki yüzü bir aydınlık bir karanlık. İlerlemesi; dönmeye başladığı ilk noktadan uzaklaşması. Dönerek uzaklaşıyor, döndükçe büyüyen bir eksen çiziyor. Durgun suya atılan bir taşın oluşturduğu iç içe geçmiş halkalara bakın. İzleyin oluşumlarını, video kameraya çekip, kare kare... Taşın suya düştüğü an, bir "Büyük patlama" duyulmuş ve düştüğü noktada da bir "Çekirdek" oluşmuş gibi düşleyin. Oluşan halkalara bakın. Ve "her birinin içinde bir yaşam başladığını, canlı cansız tüm varlıklarıyla, ilk Adem ve Havva'sıyla..." diye düşlemeye çalışın, biraz çaba gösterin ama. Taşı suya kim ve neden atmış olsun? Diyelim sıkıntıdan, ya da meraktan, belki de düşünceye nokta koymak için. Bir taşın, birisi tarafından, bir nedenle suya atılmış olması bir olgu'dur. Olgu'yu yaratanla anlatan, aynı kişi olabilir. Olanı izlemiş olan da, izleyicisi olduğu 'olmuş olanı' anlatmakla yetinmeyip; olmuşu, "olmuş olması gerektiğini düşündüğü /düşlediği gibi" de anlatabilir. Her bir halkadaki Adem ve Havva'nın "yeryüzü" bildiği, üzerinde yaşamaya başlamış oldukları halkalardan yalnızca birisiydi. Başka halkalarda da, başka Adem ve Havva'ların olduğunu bilen/düşlemiş/ düşünmüş olanların dışında, halkalardan birisindeki "insan" denilen varlıklar için önerilen "Dinsel kabul"; bir erkek ve kadının, Cennet'ten kovularak "Dünya" denilen kürede yaşamaya başladıkları ve tüm insanların onlardan çoğaldıklarıydı. Halkalardan birindeki bu kabul edilen "başlangıç ve yaşanmışlık", diğer halkalardakilerle eş zamanlı da olmuş olabilirdi, önce ya da sonra da. veya hiç olmamış ya da bambaşka olmuş olması da olasıydı. Ama öteki halkaları, toplumun çoğunluğu bilmiyor, bilenler de söyle(ye)miyorlardı ki... "Cennet Fethiye'yi bırakıp, şu İstanbul'da Cehennemi yaşıyorum" diyordu bir insan ötekine, döne döne, "Ah Cennet, ah Fethiye" diyordu. Bir başkası da " asıl Cehennem Güneydoğu'da" diyordu. Cennet'i ve Cehennem'i çok değişik anlamlarda kullanıyorlardı. "Oh, Dünya varmış" diyordu, Yoğurtçu Parkı'ndaki umumi helâdan çıkan adam. Beklemekte olan kadın gülümseyerek, "gerçek Dünya..." dedi, dudaklarını ıslatarak. Ne demekse... Halkalar birbirinden uzak, aynı yönde dönüyorlardı, uzaklıkları hiç değişmiyor, giderek büyüyen eksenlerinde, "yeryüzü" oldukları varlıkların türlü türlü "Adem ve Havva" öyküleriyle, "bugünün dün, yarının bugün" oluşuna, yaşamış ve yaşanmışlara "Tarih" deyişlerine aldırmaksızın dönüyorlardı. Döndükçe halkalar, seçiliyor, süzülüyor, ayıklanıyordu, birbirinden habersiz ve değişik canlı türleri. Halkalardan birinde yaşayan insan toplulukları için "Gaye varlık"; kimilerine göre Tebliğ Görevlilerinin sonuncusuydu, kimilerine göre ise hepsi. "Ne Tebliğ Görevlileri, ne Adem, ne de Havva'dır, "Gaye Varlık": Yüce - Şeytan savaşının konusu, tarafı, savunucusu, kışkırtıcısı olmayacak insan'dır" diyenler de vardı. "O insan da ancak, yeni bir toplum için, kendi kendini yeniden yaratacak olandır" diyenler, inançtan bilgiye yöneldikçe Yüce'ye yakınlaşıyor, neredeyse Yüceleşiyorlardı. Bir de "Tebliğ Programı'na dönüş" savunucuları vardı: Programın son kitabında ne buyrulmuşsa ona uyulsun diyenler. Herkes kendi kafasındaki "Gaye varlık" peşindeydi. Döne döne pişiyordu . Adam ateşin önünde, dönerek pişeni izliyordu. Cehennem.Ve terliyordu. Cehennem'i düşündükçe, daha çok... Ve mırıldanıyordu, "Gazabından yine sana sığınırım". Ağır ağır dönüyordu; bir yanı çiğ, bir yanı pişmekte olan. Ve ortasından kılıç geçirilmiş et. "Döner" diyorlardı. Döner Dünya, döner mevsimler, döner istifa ettiği partisine, döner verdiği sözden, döner ilk sevdiğine, "gün olur devran döner". Sarılmış sevdiğine, kulağına fısıldıyor ,"Başımı döndürüyorsun". Her şey dönüyordu; gün geceye, yeşil sarıya. Halkalar, iç içe, birbirinden uzak fakat aynı yöne dönüyorlardı. Meclis Araştırma Komisyonları dönüyor, dolaplar dönüyor, kimilerine gülen şans, kimilerine sırtını dönüyordu. "Ayaklar baş, başlar ayak oluyor", savaşa gidenlerin bazıları dönmüyordu ama. 31Mart, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül... Dünya takvimlerinden en yaygın olanına göre yıl, 1997. Sürekli bir 'Şimdi'yi bölmüşler, "dün, bugün, yarın"; "geçmiş, şimdi, gelecek" diyorlar. Kimilerine göre, tarih yinelenirmiş. Aynı koşullar, aynı sonuçları doğururmuş. "Şimdi" içinde iki "Bugün" var: Yaşanmakta olan "Bugün"deki sorunlar, "Tarih" dedikleri "Bugün"deki ile aynı. Yani dün ve bugün, aslında "şimdi". Sorunları yaşamakta olan insanların farkı ise, "yaşamışları ve yaşanmışı", öncekilerden en az bir fazlasıyla biliyor olmaları. Ancak bu, "Tarihi biliyor" olmaları, sonucu değiştirmiyor. Değiştirmiyor çünkü, "yaşanmış ve yaşanmakta olan" sorun; "değişmezlik" ve "değişebilirlik" savaşımı. Yaşanmış ve yaşanmakta olan, hep o aynı halkanın üzerinde. Ancak halkalar arasında yatay geçiş yapabilenler, yani "zaman yolcuları"; o hep aynı yaşanmışı, yaşananı ve yaşanacak olanı, "şimdi" içinde görebiliyorlar. Tarihe yön verenler de onlar. |