KAYIT - 54 
            Okuduklarımdan anladığıma göre, yeni bir insan, yeni bir toplum yaratmanın koşullarını araştırmak, felsefenin son amacı imiş. Güncel ve / ya da tarihsel boyutuyla felsefenin ne olduğu da tartışılmaktaymış. Yeni bir insan... yeni bir ürün... Bana o ilk toplantıyı anımsattı (Bkz. Kayıt-2).  

            Ne olduğu tartışılan felsefe ve yeni bir insan yaratmanın koşulları. "Felsefe teknisyeni" lafı hoşuma gitti. "Felsefe yaptığını sanan kişi" anlamında kullanılıyormuş. Her gün (alışıyorum dünyasal deyimlere) yeni şeyler öğrenmek çok hoş. Felsefe yapan - felsefe yaptığını sanan... Teknisyen.... Sorsam diyorum Yüce'ye; etraflıca bir öğrensem nedir, ne değildir... Yüce'ye mi? yoksa, evet yoksa Şeytan'a mı... Elbette O'na, Şeytan'a sormalıyım. O değil miydi "insana secde" konusunda Yüce'yle tartışan, dahası başkaldıran. "Neden, niçin" diyen, "sormayı, sorgulamayı, düşünmeyi" öğütleyen. Mutlak itaat yerine. Felsefeyle Yüce neden ilgilensin ki; işte buyruklar, işte yasaklar, işte ödül, işte ceza.  

            Felsefenin ne olduğunu saptamaya ilişkin çaba, felsefe yapmaya girişen kişiyi sürekli ussal ve tutarlı olmaya çağırırmış. Sürekli ussal ve tutarlı... Nedir felsefenin gerçek içeriği? Ve gerçek... Ussal ve tutarlı, üstelik sürekli. Tebliğ Programı'nda yer almayan bir sözcük bu felsefe, aşk gibi. Kesinlikle insansal. "Hayatın dikenli ve çamurlu yollarını", elinde Yücesel Programla yürüyen ve insanın elinden tutan Tebliğ Görevlileri, felsefe bilirler miydi acaba... Yoksa onlar ve onlara inananlarca, felsefe; yalnızca bir "inkar fırtınası" mıydı?  

            Her şeyden kuşku duyan bile ancak, kuşkulandığından kesinlikle kuşku duymazmış. Descartes'i "Cogito, ergo sum" sözüyle tanıdım (Düşünüyorum, o halde varım). Felsefe, yaşamak olmalıydı. Ya yaşamak... Bir ölümsüz için, "ölümlü gibi yaşamadan" yaşamayı anlamak olası mıydı... O ölümlüyü yaratmış olsa bile. Felsefe, insanla birlikte ve yaşamın içindeydi. (Felsefe teknisyeni mi oluyorum yoksa?).  

            Yaratılmış insan; yeni bir insanın, yeni bir toplumun yaratılması koşullarını araştırıyordu. Olacağı da buydu zaten. Hani Yüce-Şeytan savaşının konusu olarak, üzerine girişilen iddialaşmanın sonucunda, ya Yüce'yi ya Şeytan'ı seçecekti... Ya Cennete ya Cehenneme gidecekti? Evet seçim konusunda özgür iradesini kullanmıştı insan, ama büyük çoğunluğuyla ne Yüce'den ne de Şeytan'dan yana. Usunu klavuz bilmiş, Terenz'in dilinden, "insanım, insalsal olan hiç bir şey bana yabancı değildir" demişti. Yabancı olan neydi? 

            "Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık". Her gece saat 21.00'deki bu uygulamaya başladıklarından beri, şu insanları çok sevdiğimi anladım. Ve anladım ki, kim ne derse desin, bu insanlarda öyle Yüce'nin düşündüğü ya da Şeytan'ın umduğu gibi, körü körüne bir "inanç" yok. İbadetinde sağındaki solundaki melekleri (bizleri) selamlıyor; işinde, işini görecekleri... Parasız kalıyor Cehennemi; para'lanıyor Cenneti yaşıyordu. Kimse de, bu Dünya'da aç kalmak yerine, bir an önce Cennete gidip "açlık, susuzluk; sıcak, soğuk  bilmeden" yaşamaya can atmıyordu. En umarsızı bile, "yarın yeni bir gün, yeni bir başlangıçtır" diyor, yaşamayı, yine de yaşamayı, şehvetle (bu sözcük içimi gıdıklıyor) seviyordu.  

            Felsefe teknisyeni... Felsefe teknisyeni yetiştirecek okulları var mı bilmiyorum. İmam-Hatip okulları var, hem de çok fazla, biliyorum. Kızlar da gidiyor. Kadınlardan imam olmaz diyorlar (oysa böyle bir yasak yok), acaba yalnızca bakirelerden olur mu? Araştırmalıyım.  

            "Akla yatkın olan gerçektir, gerçek olan akla yatkındır", felsefenin özü galiba bu. Ben de ışıklarımı söndürüyorum, her Dünya gecesinde. Bizim bölümdekiler değil ama, Dünya İzleme Bölümü'ndekiler anladılar ne yaptığımı. 

            Hayır, "şarap içmiş kedinin aslanlığı" değil bu; kadının bilinçlenmesi, haklarını istemesi, savunması, yürümesi; anlamlı bir yıldönümünde, Türk Yurttaşlar Yasası'nın kabulünün 71. yılında, Refahyol iktidarına inat. Ve demokrasiye saygılı bir tepki. 620 milyon Dünya yılı önce cinsiyet farkı mı vardı sanki. Sizlerin, Adem ve derken Havva ile başladığını bildiğiniz (sandığınız) serüvende, evet "erkek egemen" bir toplum modeli öngörülmüştü, Yüce'nin sözleri, Tebliğ görevlilerinin uygulamalarıyla, ama ya "Öteki çift"(Bkz. Kayıt-23) öyle miydi? Size "bir spermden yaratıldığı" bildirilen (döllediği yumurtadan söz edilmeyen), aslında cinsiyetsiz (o ilk )insandan yaratılan öteki çift... Programda söz edilmeyen,  "öteki çift"e seslenen de Tanrıçaydı, "Ana Tanrıça". Kıbele'dir O'nun adı. İbadetin yönü "Kıble" diye anılmaya devam eden. Çoğu yapılarda tuvaletler asla kıble yönünde yapılmaz. Kullanan bilir bilmez, ama öyledir (Araştırabilirsiniz). Kıbele'ye saygıdan.  

            Hem erkek hem dişi organlı, o ilk yaratılanı düşünün. 

            "İnançtan bilgiye yönelerek" özgürlüğünü arayan insan, ancak "bilgiyle" daha iyi bir dünyayı gerçekleştirebileceğinin ayırdında. Arada bir tersini savunanlar olsa, hatta baskın gibi görünseler de. İnançtan bilgiye... Kaçınılmaz bir süreç bu. Yeni bir insan, yeni bir toplum. Gördüğüm o ki, geriye  doğru iki bin Dünya yılına damgalarını vurmuş olan dinler, bir yol ayrımına gelmişlerdi; ya Programın aslını (oku, yaz, kalk; üretim, beslenme, eğitim, iletişim, amaç, dönüş) anımsayacaklar, ya da ellerindeki -Levhi Mahfuz'dan çok uzaklaşmış- kitaplarını göstererek, "Kutsal kitap böyle diyor, şöyle demiyor" kısır tartışmalarıyla, evrensel düşünce düzleminde kara bir iz olarak kalacaklardı. 

            Bireysel ve toplumsal düşünce düzlemlerinin birbirleriyle mutlak uyumlu olması koşul değildir. Dahası, olmaması doğaldır. Bireysel-toplumsal düşünce düzlemlerindeki uyumsuzluk (çatışma da olabilir); gelişmiş toplumlarda (bilgi toplumlarında) -demokrasinin doğası gereği-,  bireyi öne çıkarır, kamusallık sınırına değin, onu hemen her alanda özgür bırakırken; geri kalmış toplumlarda (inanç egemen toplumlarda) bireyin dışlanmasına (hatta cezalandırılmasına) neden olur. İnançtan bilgiye yönelen / yönelmesi gereken bireyin ve toplumun, ortak paydası da, "yeni bir insan - yeni bir toplum"la buluşabileceği yer de, ancak evrensel düşünce düzlemidir. Ve evrensel düzlemle örtüşebilen / bağdaşabilen  bireysel düşünce, kendi toplumunun değer yargılarına göre, "aykırı, anarşist, deli, kafir, sapık, vb." sayılsa bile, er geç o toplumu evrensel düşünceye doğru sürükleyecektir. O insanlar ki, evrensel düşünce uğruna, "din ve dince kutsal sayılan kavramlar adına" yakılacaklar, yanacaklar, ama yine bilginin söndürülemez ışığıyla, tüm toplumu aydınlatacaklardı (r). (İskenderiye'den Sivas'a...).   

            AYIP. GÜNAH. YASAK (Yüce kaynaklı yasaklar, insan kaynaklı yasaklar). Bireysel, toplumsal, evrensel. Zaman, yer ve belirli bir toplumla sınırlı. Zaman üstü, tüm Dünya ve topluluklar için geçerli bir, "ayıp, günah, yasak"lar kümesi...  

            En az iki insan gerekli ki, biri ötekini ayıplasın, günah işlemekle ve yasaklara karşı gelmekle suçlasın. Ve ayıbın, günahın, yasağın kaynağı... 

            Bir toplumsal düşünce düzleminde ayıp, günah, yasak üçgeninde köşe kapmaca oynanıyor: Ayıp eden ya da günah işleyen ya da yasaklara karşı gelen, EBE; gözleri bağlanmış. Ötekilerin her biri, kendi düşünceleriyle bir köşede. Üçgen, toplumsal düşünce düzleminde, ya bu düzlem... 

            Kurtuluş ya ayıp, ya günah, ya yasak köşesinde... mi?  

            "Özgürlük" deyip, gözbağını açıyor, ne başkalarını ebelemek, ne de kör karanlıkta kalmak istiyor. Üç köşeden uzakta; üçgenin ağırlık merkezi şimdi. 
  
            Yeni bir insan, yeni bir toplum. Din dışı bir kamusal düzlemde birlikte. Evrenselliğe doğru. Köşelerinde herkes kendi ayıp, günah ve Yücesel yasaklarıyla özgür. Yasalar , "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi"ne aykırı değil. 

            Dinler kamusallıktan uzak, bireysel dirlik için. Yasalar kişinin "inanç ve ibadet özgürlüğünü güvence altına almış. "Tek din, son din, evrensel din" dayatması da yok. Dinsizliğe zorlamak da.  

            Sanatçılar çoğalmalı . Evrensel ortak bilinç ışıldasın. Yeni bir insan,yeni bir toplum... 

            Kaçıncı kıyametten sonra yeni bir insan, yeni bir toplum? Tufan'dan, Hiroşima'dan, Kahramanmaraş'tan, Sivas'tan, bildiğimiz bilmediğimiz nice bireysel ya da toplumsal kopmuş ya da kopacak hangi kıyametten sonra... yeni bir insan, yeni bir toplum. İki din adına, iki görevli arasında "dinler adına" yeniden tartışma konusu oldu şu  "Kıyamet".  Yüce'nin sözleri geldi aklıma "Onları bilmedikleri bir şekilde yeniden yaratırız" anlamında. Tek tek ya da topluca, her ölüm bir kıyamet.  

            Kıyameti görmek istemezmiş de insan, kopacağına inanır, inanması gerekirmiş. Kıyamet kopacak mı kopmayacak mı derken, kopan/koparılan kıyametleri görmüyor mu şu insanlar... Kendi yarattıkları kıyametlere bir son verseler de, Yücesel kaynaklı kıyametten sakınmanın yollarını araştırsalar. Depremleri 48 saat önceden öğrenmenin yollarını örneğin.   

            İnançtan bilgiye... Karanlıktan aydınlığa, korkudan sevince, nefretten sevgiye, herkes kendi köşesinde bir evren, evrenler ortak bir düzlemde özgür. Ortak düzlem, evrensel kavram ve değerler üzerine kurulu. Cenneti yaratacak olan da insan, Cehennemi yaratmış (yaratmaya hazır) olan da. Yeni insan, yeni bir toplum; yaratılabilecek Cennet'te "Eski Dünya Tarihi"ni irkilerek okuyacak. 

            İnsan, "iyi ve kötü hareketlerini yazan meleklerin" denetimi altında olduğunu bilmiyor mu?  Bazıları, evet. Ya diğerleri, tutulan tutanakları nasılsa insanlar okuyamaz diyenler. Dünyasal Yargı'nın önüne çıkmaktan kaçınanlar, mahkeme kararlarıyla alay ederek, "dokunulmazlığımız var" diyenler. Ve gerçekten de "dokunulamayanlar". Evet ah onlar, yine de "Yüce'nin ipine sarılın" derler. Melekler de yazar dediklerini.  

            Bir gün diyorum, o tutanakları bir video kasete çeksem de göndersem insanlara. Kompakt Disk (CD) de hızla yaygınlaşıyor. Bir kaset, bir disk hazırlarım belki de.  

            Şu video kameralar yaygınlaştı da söylenenler  yapılanlar, yadsınamaz oldu. "Özel arabamla gittim" dedi Adalet Bakanı. Yabancı plakalı arabası araştırıldı, "bir işçi vatandaşımızdan 19.000 Mark'a satın aldım, işlemlerini henüz yaptırtamadım" dedi. Aracın kaçak olduğu anlaşıldı. "Yok daha almadım, para biriktiriyorum" dedi. Arabasını, söylediklerini kameralar kaydetti, insanlar izledi. "Bunları yapan Bakan Beyin kötü ikiz kardeşidir" gibisinden bir açıklama da yapılmadı. Bir zamanlar bir "kaçak mercedes" davasını izlemiştim. Bir futbolcu yargılanıp mahkum olmuştu. Bakalım Bakan'a ne olacak... (İzlediğim bir insan 'nanik' dedikleri bir hareket yapıyor: Başparmağı burnuna dayalı, ötekileri ileri doğru açık, bir tür kaval çalar gibi). 

            Yürürlükteki yasaların uzanamadığı, doğrusu uzanmasına bir şekilde izin verilmeyen insanları hiç sevmiyorum. Dahası korkuyorum bile. Hem, "yasalar tüm yurttaşlar içindir" diyorlar, hem de kimilerini yasalardan koruyorlardı. Kimlerdi bu Yargı'yı tutsak edenler... "Bayramdan sonra teslim olacağım" dedi devletin  bir görevlisi, hakkında tutuklama kararı verilmişti. TV.lerde izledik nasıl özgürce dolaştığını, sonra işitildi ki kaçmış. Doğru mu yanlış mı henüz bilemiyorum. Bizim buralara gelmediği kesin. Galiba işte böylece, kimi ayrık otları ayıklana ayıklana, "kaça kurtula" geride kalanlardan yeni bir insan, yeni bir toplum yaratılacak. Bir an önce olsa da Yücesel kıyamete gerek kalmasa. 

           Kaçak Mercedes'li Adalet Bakanı, tutuklu Sincan Belediye Başkanı'nı 'ziyaret gün ve saatleri dışında' ziyarete gitmişti. Davaya bakacak yargıçları ve savcıları etkilemek gibi bir niyeti de asla yokmuş (öyle diyor). İyi ki gitmiş, yoksa nerden ortaya çıkacaktı şu kaçak Mercedes.  "Yüce'nin sopası yok" diyor insanlar kendi aralarında konuşurken. "Hem de arka arkaya" diyorlar. Bir Susurluk, bir Mercedes; bir ziyaret bir kaçak Mercedes. Bu otomobil firması dava açmaz mı bu insanlara? "Kardeşim şu dünyanın gözdesi markamızı nerelerde, ne amaçlarla kullandınız, imajımızı lekelediniz" falan gibi nedenlerle?.. Açar mı açar. 

            Arabaları var "özel mi özel", korumaları var  "özel mi özel", inançları var, istekleri, hırsları... Daha bilmem neleri var "özel mi özel". İnsan bunlar, tabi ki olacak, olacak da hiç mi "iyi ve kötü hareketlerini yazan" meleklerini düşünmüyorlar. Yoksa, "Yüce adına" deyip Yüce'ye inanmıyorlar mı?.. İşte bu korkunç. Bunu öteki insanlara nasıl tanıtlayabilirim... Bir yolu olmalı. Bulmalıyım. Yeni bir insan, yeni bir toplum düşüncesi çok hoşuma gidiyor, benim de bir katkım olsun istiyorum. "Karınca kararınca". Bu deyimi yeni öğrendim. 

            Evet, yalanı yeryüzünden silecek bir buluş bu "görsel, işitsel kayıt" aracı. Kısaca GİK desem. Ve herkesin dünyasal GİK. tutması zorunlu olsa. "Hakkınızda şöyle şöyle savlar, böyle böyle suçlamalar var, ne diyorsunuz?" denilince, örneğin bir başbakan, bir başbakan yardımcısı, bir adalet bakanı "hayır hayır sayın yurttaş doğru değil, işte GİK.'im burada. İzleyin göreceksiniz. Söylenenler, yazılanlar doğru değil." diyebilseler, kimsenin gıkı çıkmaz, çıkamaz. İşte suçlamalar, işte GİK. Kim kimin hakkında artık "fesatlık" yapabilir, yalan haber uydurabilir. Gösterirsin GİKİ.'ni biter gider. 

            "Sen yalnızca tebliğ ile görevlisin o kadar. Dileyen uyar buyruklara. Uymayana ne yapılacağı beni ilgilendirir". Yüce'yle insan arasındaki temel ilişki, "bireysel ve kişiye özeldi". Özeldi ama, toplumsal konularda, bir dizi buyruk da, Yüce adına, sunulmuştu. İnsansal ve evrensel yasalarla korunan, dinler değildi. Din adına, hiç kimse, "dini korumak için" diyemezdi, diyememeliydi. Çünkü dini Yüce korurdu. İnsanın yasalarla korumak istediği, kişinin dinsel inanç ve ibadet özgürlüğü idi. Dinsel inanç ve buyruklar, toplumsal ortak payda içinde olmamalı, fakat her yurttaş bu ortak payda üzerinde, "inanç ve ibadetini", her tür baskıdan ve özellikle de bir başka dinsel  baskıdan uzak yaşabilmeliydi. Kamusal eylem, işlem ve alanların sınırına kadar. Ortak paydayı; tek bir dine, tek bir inanca bağlamak gayretinden de uzak. Yaşamalıydı.    

            Tek bir dinin, üstelik o dinin farklı bir yorumunun, kimilerince "Yönetim'de ve Yargı'da" egemen kılınmak istenmesiydi aslında, yaratılan, yaratılmak istenilen huzursuzluğun gerçek nedeni. İşte buna "olur" denilemez, dahası karşı çıkılırdı. Yüce-Şeytan savaşından kurtulmaya çalışan insanlık böylece, yeniden savaşın tam ortasına atılmamalıydı, atılamazdı.  

            Adem - Havva ikilisiyle başlayan serüven; inişli çıkışlı, kimi zaman düz, fakat yine de yükselen bir çizgi üzerinde mi yaşanmış ve yaşanmakta idi... yoksa, önceden çizilmiş bir yörüngede miydi, hep ileri derken, başlangıç noktasına ulaşılacak olan.  

            "Birbirlerine düşman olarak" kovulmuş oldukları o ilk yeryüzü günlerine mi dönülecekti... Ve o noktada mı yaratılacaktı  "yeni bir insan, yeni toplum"... 

            Babil kulesi daha ne kadar yükselebilirdi, insanlık dillere, dinlere bölünmemiş olsaydı... Bu kez engellenemeyecek  yeni bir insanlık kulesi ne cami, ne kilise, ne de sinagog  üzerinde, ancak evrensel kavram ve değerlerle yükselebilir. Yükselecek.  

            Her insan kendi kulesini yapma hırsında bugün. "Center" diyorlar, iş kulelerine. Minareler yarıştalar birbirleriyle. Uzayın derinliklerine yol alan füzeler de öyle. İnsanlığın bugünkü yalnızlık ve arayış sancıları, yeni insanın doğum habercisi. "Amerikan rüyası" ruh doktorlarını zengin etti. "Küçük Amerika" düşünü görenler, tarikatlara kapıldılar. Uygar  kuzey Avrupa ülkeleri intihar olaylarında birinci. Sovyetler Birliği'nin çöküşü kimilerince "Yüce'nin gazabı, maneviyatın zaferi" gibi yorumlandı. Yeni Dünya Düzeni, yeni bir din gibi sunuldu.  

            Parktaki lambaların sarı solgun ışıklarının, yağmur birikintisindeki salınışlarını izledim. İki insanı, gölgelerinden... Öpüştüklerini de. Islak dudakların buluşmasını. İçim ısındı. Bir pencerede bekleyen bir çift göz, okşanan bir küçük köpek gördüm. Köpek insana bakıyordu, insan da düşünü görmek istercesine. Birbirlerine sokulmuşlar, başka yönlere bakıyorlardı. Düşünde kırk kanatlı melekleri gören çocuktan habersiz. Bir insan, bir köpek, öpüşerek yürüyen bir çift, yağmurda yıkanan park lambalarının ışıkları, bir düşsel vapur sesi, uzaklaşan trenin vedalaşması, kısa bir öksürük, bir bekçi düdüğü, uzakta bir kadın uzaktaki bir adama sarılmış. Bölünmüş gün ve gecelere zaman. Bölünmüş insanlık, inançlara, ırklara, cinslere, renklere, dillere. Gülmenin ya da ağlamanın hep ve her zaman ve her yerde aynı olduğunu unutmuşçasına. Düşünde Cennet'te hurilerleydi. Karısı yorganı hızla çekince uyandı, söylenerek. Karısının erkekli düşlerinden habersiz.  

            Yuvarlak demirli balkon korkuluğundan kayarak süzülen yağmur damlacıkları, düşüp düşmemekte kararsız. Oysa düşecekler, öncekiler gibi, balkon duvarının üzerine. Günbatımının yumuşak ışıkları, yeni damlacıkları bekleyecekler yuvalanmak için. Yerkürenin bir başka geometrik noktasında, birileri geceyi uyurken, birileri güne uyanacak. Yağmur damlalarından, her bir damlanın yaşanmış öyküsünden habersiz, "iyi yağmış" diyecekler yalnızca. Hohlanmış pencerelere yazılmışlardan kimsenin haberi olmayacak. Her bir harfi, her bir damlacığın düşerken çıkardığı sese karşılık, yazılmışlardan. 
    
            Küçük bir odaya girdiler. İki kişiydiler; birinin elinde ekmek ve pişmiş bir yumurta vardı, ötekinin tuz ve şarap. Tutsak değillerdi. Özgür de değil. Vivaldi'yle yaşıyorlardı dört mevsim'i. Ne geceydi ne gündüz. İbadet edercesine seviştiler; ayıpsız, günahsız, yasaksız. 
  
            Müziği tek sesli bir toplumda, çok sesli bir yönetim: Demokrasi. Ve kişi başına düşen, de ki 2.000 Dolar'lık, ulusal yıllık geliriyle demokrasiye aşık olduğu söylenen yurttaşlar. Geliri 5.000, 10.000, 20.000 Dolar'a yükselince kim bilir ne olur...  

            "Gibi" yaşıyorlardı... Soluk almış, sevişmiş, gülmüş, sevmiş gibi. Ayırdındaymış, biliyormuş gibi. İnanmış, iman etmiş, Cehenneme gitmiş, Cenneti görmüş, yargılanmış, aklanmış gibi. Yaşadıklarını sanıyorlardı; insan "gibi". 

            "Eşeğiyle birlikte öldürüldükten yüz yıl sonra diriltilen kişi" haberine inananlar da var, inanmayanlar da. Hani Yüce tarafından öldürülüp, yiyeceği içeceği bozulmadan yüz yıl sonra yeniden diriltilen kişinin haberine... Hiç sorun değil, kimi inanır kimi inanmaz. İnananların içinde, yine "...gibi" yapanlar da var ama, biliyorum. İskoçya denilen bir yerde bilim adamlarının   -doğal döllenme ve doğum dışı- bir yöntemle, bir koyundan onun kopyasını  ürettikleri haberini ben de okudum. İnsanın, bu kopyalama yöntemiyle "yeni bir insan, yeni bir toplum" yaratacağı günler de yakın demektir. Sorun; genetik kopyalama için "örnek insan" seçiminde. Örnek kadın, örnek erkek. 

            Düz bir çizgi üzerinde mi akıyordu düşünce, yoksa bir yörüngede mi... Tarih dedikleri, geçilmiş ve yine geçilecek duraklar mıydı... Adem ve Havva, birer yetişkin olarak yaratılmışlardı. Ya kopyalar... 

            Kimileri tarihi anlatmaya, kimileri de anlamaya çalıyorlardı. Sonra gelenlerden kimileri tarihi anlatmaya çalışanları anlamaya çalışıyorlardı, kimileri de anlamaya çalışanları anlatmaya. Birileri de anlatmak, anlatılmak anlamak kaygusundan uzak, yaşıyorlardı. Öncesiz ve sonrasız, "gibi" yaşıyorlardı. Herkes sonuçta, kafası kadar düşünüyor ve yaşıyordu. Kimi bir buğday ambarında, kimi bir kitaplıkta. Ve Yaşayanlar da vardı, "gibisiz". 

            Sabah, öğlen, ikindi, akşam, yatsı. Gece ve gündüz. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış. Yıldızlar kadar uzak geçmişini, çocuğuna baktıkça anımsıyor. İzlenenken bir zaman, izleyen  olmuş olduğunu "gibisiz" anlıyor.  Üç aylık duvar takvimine bakarak, bir ay öncesini, şimdiyi ve bir ay sonrasını anımsıyor, yaşıyor, görmeye çalışıyor. O günü gösteren kırmızı kareyi, duvar saati 12'yi vurduğunda bir sonraki güne kaydırıyor. Zaman gezgini olduğunu kimse bilmiyor.