KAYIT - 1
 
KAYIT - 41 
            Yüce, (bedenleşmeden önce) insanlarla ışıksal bir bağ kurmak istiyordu. Bu bağı kurabilmeye uygun olarak programlanmıştı insan. Yüce'yle ilişkiye geçebilirdi, kendince "inanıp, iman ederek". Ancak, hiç bir insan diğerine karış(a)mayacaktı, karışmamalıydı. Oysa kayıtlara göre, bireysel bağ kurmaları gerektiğini unutup, birbirlerinin Yüce'ye ulaşma çabalarını denetler olmuştu insanlar. Yüce kaynaklı yetkeye dayandıkları savındaki yöneticiler de, insan - Yüce ilişkisini,  adeta dünyasal ve toplumsal bir yarışmaya dönüştürmüşlerdi.  

            İnsanlar arasındaki ilişkilerin de Yüce tarafından düzenlemiş olduğu yazılıydı kayıtlarda. Şaşırdım; bizim Tebliğ Programı'nda, yani o ilk 9 diskte bu konular yoktu. Programın ulaşacağı insanların, kendi aralarındaki ilişkileri de düzenleyebileceklerini düşünmüştük, öyle de olmalıydı. Olmalıydı ama... Olmasına yine Yüce adına! izin verilmemişti kimilerince.  

            Adem'le Havva'nın "ölümü" öğrenmelerinden çok sonra, "Bir insanı öldüren, bütün insanları öldürmüş, bir insanın hayat bulmasına sebep olan, bütün insanlara hayat sunmuş gibidir" denilmişti ama, ölüm yeryüzündeydi artık.                                      

            İnsana uygulanabilecek cezalar içinde en caydırıcı olanının bedensel cezalar olduğu düşüncesine katılamıyorum. Kovulmak değil miydi, insana uygulanmış en ağır ceza?..  

            Ve nice ölüm cezaları gördüm ekranda, Yüce adına verilmiş; tek tek ya da  topluca uygulanmış olan. Ceza olarak öldürmenin, "kutsal gerekçesini" savunanlar da vardı, karşı olanlar da.  
            Bir ölümlüye, dünyasal ceza olarak ölüm!.. Hayır, ben de karşıyım. 

            "Dünya işi Dünya'da, biz insanların kuralları, yasaları ile görülsün; ilişkilerimizi biz düzenleyelim" diyenler, haklı olarak, Yüce'yle ilişkilerin tümüyle, "insanın özel ve özgür alanında" olması ve "orada kalması", "dinin kamu alanına" karıştırılmaması gerektiğini savunmaktaydılar.  

            Yüce'yle Şeytan savaşımı, "Dünya İmparatorluğu" konusunda yoğunlaşmışken; insanlar arasındaki çekişme, özet ve sonuç olarak (Dünyasal zamanla söylersem, 20 yy. sonuna doğru), "Kamu Alanı" noktasında odaklaşmıştı. 

             Kamu alanı... Köyün, kasabanın, kentin, ülkenin ve tüm Dünya'nın ortak alanı. İnananların, inanmayanların, Yüce'ye ya da Şeytan'a tapanların, din konusuyla hiç mi hiç ilgilenmeyenlerin, insandan başlayıp insana yönelenlerin ortak bahçesi...  Hiç kimse bu alanda kendi dinini egemen kılmaya çalışmamalıydı. Hem ne vardı bunda? Sonuçta kimileri Cennet'e kimileri Cehennem'e gitmeyecek miydi... Kamu alanı, farklı din ve düşüncedeki tüm insanların Demokrasi Bahçesi olamaz mıydı?...   

            Tüm insanlar, tüm Dünya için "Tek Din" savından vazgeçilirse eğer, olurdu kuşkusuz.