KAYIT - 1
 
KAYIT - 36 
            Çalışıp çabalayıp "onu da isterim, bunu da isterim" diyorlar, sonunda biriktirdikleri, elde ettikleri, ölümleriyle, kendilerinden sonrakilere kalıyordu. Sonrakiler, ölenin ardından "sana şu kadar, bana bu kadar, bir sana hep bana" çekişmesine başlıyorlar, buna da "Miras" ve "Miras kavgası" diyorlardı. Dünya'da kazanılan nesnenin, yine Dünya'da kaldığını bile bile... Bir yaşanmışlık öleni terk etmiyordu; yaşayabilmişse eğer!..  

            Kimilerine göre, miras bırakabilmek, insana çalışma gayret ve heyecanı veriyormuş (düşünmem gerekir!).  

            Mirasın paylaşımında, Yüce, "erkeğe iki kadının hissesi kadar" verilmesini "tavsiye" ediyor diyenler; bu sözcüğü, incelikle söylenmiş bir "buyruk" olarak kabul ediyorlar, bu yorumu da Adem'in egemen olduğu toplumlar derhal benimseyip uyguluyorlardı.  

            Tebliğ Programı savunucuları bir yandan da, kendi aralarında, "tavsiye mi, buyruk mu" tartışmasını sürdürmekteydiler. Yüce bunlara bazen kızıyor, bazen gülüyordu. 

            Birileri yine, "yapmayın etmeyin, Yüce'yi bu işe de karıştırmayın, eğer Dünya bir sınav alanı ise; Yüce, malınızla mülkünüzle, bunları nasıl paylaştıracağınızla değil, sizlerin düşünsel ve ışıksal gelişmenizle ilgilenir, gelin bu konudaki yasaları da, kadınıyla erkeğiyle birlikte, biz yapalım" diyorlardı. Ve yine "Dinsizlikle!" suçlanıyorlardı.  

            Aralarındaki çekişmelerinde, "Tanık" olacak kişiler ve "Tanıklık konusunu" da Yüce adına! diyerek düzenlemeye çalıştıklarını, bu konuda da tartıştıklarını gördüm: İnananlara! göre Yüce, Tanıklık konusunda kadın-erkek ayrımı yapmamış, yalnızca "vadeli borçlar" konusunda (Yüce'yi ticarete de karıştırmışlardı!) "...erkeklerden iki şahit tutun, eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden razı olacağınız bir erkek ile, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir" demiş (yorumu, bu diskleri okuyacak insanlara bırakıyorum). Yüce de sık sık, geceyi, gündüzü, yıldızları... tanık gösterir, ama O başka! 

            Şeytan'a uyup düşünenler duramamışlar yine, " Yüce'yi alacak verecek işlerine, paraya pula karıştırmayalım. Tanıklık konusunu da birlikte, hiç bir şekilde cinsiyet ayrımı yapmadan biz düzenleyelim" demişler. Ve yine... Suçlanmışlar. 

            "Süs, zinet, örtü ve başörtüsü" anlamlarına gelen "hımar" sözcüğü ; Tebliğ Savunucuları'nın, öncelikle kendi aralarında, şiddetli tartışmalarına, neden olmuş. Yüce'yi, yeryüzünün iklim ve zaman koşullarına göre değişebilecek örtünmeye, kişilerin zevklerine, modaya karıştırmakta da duraksamayan sözde savunucular; özellikle son zamanlarda "Başörtüsü" konusunu, "özgürlük" diyerek "insan hakları" diyerek bayraklaştırmışlardı. 

            Cennet giysileri ne güzeldi; bedeni saran, ince, sıcağa soğuğa uyumlu, tek tip fakat değişik renklerde, balıkinsan giysisi gibiydi yani.  

            Saçları ne güzel uçuşurdu Havva'nın.