![]() |
|
İnsan yaratılmamış ya da Cennet'ten kovulmamış olsaydı demeyeceğim. Olan oldu. Yalnız, Yüce'nin de 'kovulma' yaptırımını - ne yazık ki sonradan - çok ağır bulmuş olduğunu söylemeliyim. Bizim Tebliğ Programı'na, Dünya diliyle, "Din" denilmiş olduğundan, bu sözcüğü de kullanacağım artık. İnsan kovulmamış olsaydı, hangi aşamalardan geç(iril)ecek idi ise, kovulmasından sonra da -Dünya koşullarında- o aşamalardan geçmeliydi. Dinin özü buydu. Ve bu öz, 9 Disk halinde kopyalanmış bilgilerdi. Dinin mantığına göre : Özne ve Nesne ilişkisinde Yüce (Özne), insan da "Kul - Nesne" idi (Bizler, insanı bir alt-nesne olarak düşünmüştük oysa). Öyle ise, Nesne'nin Özne'nin buyruğuna uymasından daha doğal ne olabilirdi ki?.. Her insan, her toplum bu dine - yalnızca bu dine- uymak, evet uymak zorunda olmalıydı. Bir an için, Din'e tam anlamıyla uyulmuş olduğunu düşünüyorum: Oku, Yaz, Kalk komutlarıyla insan; üretim, beslenme, eğitim, iletişim aşamalarından geçmiş olarak (Tebliğ programını yani dini, yeryüzünde egemen kılarak), sonuçta "Amaç"a uygun bir "Dünya İmparatorluğu"nu kurmuş olmayacak mıydı? Uyulup, uygulanması istenilen Din'le gerçekleş(tiril)mesi (gerektiği) düşünülen, Program'a uygun (bizim ışıksal düzenimizin izdüşümü) bir "Dünya İmparatorluğu" gerçekleşebilir miydi, Şeytan olmasaydı bile!.. İnsan ve Din ilişkisinde, (artık Dünyalı olmuş olan) Şeytan, "Dünya İmparatorluğu"nun Yüce'nin yöntemiyle kurulması'na karşı çıkmakla başlamıştı işe. O'na göre, madem ki kovulmuştur insan; o halde, yeryüzündeki düzeni de kendisi, kendi yöntemince, kurmalı, kurabilmeliydi. Bir İmparatorluk kurulacaksa dine değil, insana göre olmalıydı. Yeryüzü Cennetini kurabilirse insan, ancak o zaman, "Dönüş" aşamasına geçilebilir ve yine ancak o zaman, 'kovulduğu' Cennet'e alınabilirdi yeniden. Şeytan böyle düşünüyordu. Ve böyle düşünmekle de (Yüce'yle zıtlaşmış olmasına karşın) aslında yine Yüce'ye hizmet etmiş olmuyor muydu... Fakat Yüce, katı mı katıydı ve O'nu lanetliyor, en kötü sıfatlarla anarak, insanları O'na karşı uyarmaya! çalışıyordu. Düşünüyorum da "Mutluluk yolu" olduğuna (şimdiye değin) inandığımız "Din", gerçekten öyle miydi? Örneğin bizler... Bedensiz, ışıksal varlıklar; hiç bir gereksinimi olmayan, zamandan ve uzamdan bağımsız, nesneden (maddeden) uzak bizler, mutlu muyduk... (Giderek, o sıkıcı bulmuş olduğum insan kalıbında bir süre nesneleşmek istiyorum galiba!). Ya da şöyle sorayım: Tanımında birleşilebilecek (tekdüzen hesap planı gibi) bir mutluluk; bireyden topluma (hem de uyulması zorunluluğu ile), önceden bir kalıp içinde sunulabilir miydi? Ve mutluluğa ancak bu kalıp içinde (bu reçeteyle) ulaşılabilir yargısı, ne denli geçerli olurdu? Dinin bir "Kahır ve kavgaya" dönüşmesi, yalnızca insanın hatası mıydı? Işıksal düzenimizin, yeryüzünde "insan eliyle" gerçekleşmesini isteyen bizlerin hiç mi payı yoktu bunda... Şeytan olmasaydı farklı mı olacaktı sonuç? Sanmıyorum; insanı öyle bir programlamıştık ki, eninde sonunda, usunu kullanacak, yüreğini sevgiyle dolduracak, kendi doğruları ve yanlışlarıyla özgürlüğüne kavuşacaktı yine. Belki sormayı, sorgulamayı biraz daha geç öğrenecekti. Hepsi o. Yüce'yi de düşünecekti kuşkusuz: Önce Yaratıp, sonra da kovan kimdi; soracak ve düşünecekti bu sorularla Yüce'yi. O'na, kendiliğinden ulaşmaya bile çalışacaktı bence. Yıkabilir mi(ydi) cam/ayna duvarları... Bil(e)miyorum. Yüce'ye ulaşma çabası bile yeterli sayılabilir(di). İnsan mı Yüce'ye gidecekti (gitmeliydi), Yüce mi ona..? Yüce'nin isteği, bedenleşebileceği bir ürün yaratılması değil miydi... Şeytan'dan öğrendiğinden beri sorar, çok sorar olmuştu insan. Ve DİB. tüm soruları yanıtlamış, ancak Disklerin sayısı da 9'dan 114'e çıkmıştı. Üstelik, yer ve zamanla sınırlı olan, olması gereken bilgilere (kimilerince sonradan), evrensellik ve zamanüstü'lük savları da yüklenmişti. Oysa bu savlar ancak, ilk 9 Disk için geçerliydi kuşkusuz. Dünya İzleme Bölümü Başkan yardımcısının, "Yüce'nin olanlardan haberi yok..." dediği ve Tebliğ Görevlisi'nin de ışınlanmadan önce söylemek istediği, fakat (çevresindekilerden birisinin engel oluşuyla) söyleyememiş olduğu gerçek de buymuş. Bireylerinin soru ve sorunlarını yanıtlamak üzere, bir topluma belli bir zaman kesiti için(de) verilmiş olan bilgilerin tümü, nasıl evrensel ve zaman üstü sayılabilirdi? Tersi durumda, Yüce'nin bu kavramlara ilişkin sonsuzluğu daraltılmış olmaz mıydı?.. "Yüce'nin olanlardan haberi yok..." muydu gerçekten? Kuşkusuz tüm olup bitenleri izliyor, biliyor ancak, kimi zaman sessiz kalmayı yeğliyordu. Tebliğ Programı ve ek Diskler konusunda da böyle davranmıştı; ekran mesajlarının birinde, "Süre tanıyorum onlara. Tuzağım gerçekten zorludur benim" demişti Yüce. O'nun bilmediği yoktu da bizlerin vardı: Tebliğ Programı'ndaki bu değişikliğin Yüce'nin de hoşuna gitmiş olduğunu çok sonra öğrenmiştik. Şeytan'la daha geniş bir düşünce düzleminde çarpışabileceği düşüncesi, tanımsız bir zevk vermişti Yüce'ye. Yüce - Şeytan çekişmesi sonuç olarak, Yeryüzü Devleti (İmparatorluğu) konusunda yoğunlaşmıştı. Dünya Devlet(ler)i, Yüce'nin kurallarına göre mi kurulup yönetilecekti, yoksa insan ürünü yasalara göre mi?.. |