![]() |
|
- Hayır ben etmem... İlk toplantıda, haklı gerekçelerle "Hayır" diyebilmişliğin gururunu kısa da olsa yaşamış, sonuçta "sen bilirsin, Yüce sensin" demiştik. İlk kez Yüce'yi ve ilişkilerimizi yargılamış ancak, olan'ı sürdürmek her birimizin ve hepimizin kararı (kabullenişi) olmuştu. Yüce'nin sindirilemez bulmuş olduğumuz buyruğu hakkında, yine sindirilmeyecek bir hükmü veren de bizlerden başkası değildi. Her birimiz kendimiz hakkında, temyiz edilse kesin bozulacak bir hükmü, öyle olduğunu bile bile, kesin hüküm saymıştık. Ve şimdi bu ikinci toplantıda, Camlı Bölüm'ün önünde toplanmış olmamız; olayla hüküm arasındaki uyumsuzluğu, olmaması gerekirliği bildiğimiz halde, buyruğa uymuşluğumuzun eylemsel yanıtıydı. Bizleri göremeyen Adem'i, kırmızının yerdeki tonunu öperek selamlıyorduk ki, "Hayır, ben etmem" sesi, iki meteor çarpışması gibi yankılanmıştı kulaklarımızda: "..ben etmem". Kırmızılaşmış alınlarımızı hafifçe sola çevirerek sese yönelmiş ve O'nu görmüştük: "Beyaz ötesi" toplantı giysilerimizle bizler, Adem'le aramızda cam/ayna, Yüce'ye ayrılmış bölümde, biri kocaman dördü biraz daha küçük, bulut kümeleri. Ve kümelere doğru seslenen, kırmızı giysisiyle O... Kırmızıyı anıtlaştırmak istercesine, dimdik duran O'ydu; bizler "secde" etmişken, belindeki geniş koyu kırmızı kemeriyle, hayır diyen / diyebilen. |