KAYIT - 10 
            Beynim, "Bir başka sevmek..." sözünü çözmeye  çalışırken, Camlı Bölüme girip çıkan salon görevlilerini fark etmiştim, sanırım hepimiz de... Yüce sürdürüyordu konuşmasını: 

            - Işıklarım, camlı bölüm dikkatinizi çekmiş olmalı... 

            Evet çekmişti; daha salona girdiğimizde. Rengin kırmızı, salonun kocaman, dekorun muhteşem olduğu. Ve camlı bölüm de... 

            -Tek yönlü olduğunu da bilmelisiniz; içerde olan, yalnızca camların aynalaşmış yüzünü görebilir. Bizse, aynalara bakacak olanı. 

            Camın tek yönlü olduğunu da şimdi öğrenmiştik. Bu arada, salon görevlilerinden dördü; ikisi önde, ikisi arkada, omuzlarında  taşıdıkları, 180 cm. uzunluğunda ve 60 cm. eninde, koza gibi bir nesneyi getirip, camlı bölümün ortasına koymuşlardı. Yüce, sevincinden olsa gerek, tümüyle ışık kesilmişti.  Görebildiğimiz, yalnızca yoğun bir ışık bulutuydu. Ve bulut konuşuyordu : 

            - İşte ışık sevgililerim, işte beklediğimiz an! 

            Yapılan bir anonsla, Camlı Bölüm'deki görevliler dışarıya çıkmışlar, bölüm karartılmıştı. Salona çökmüş olan sessizlikte bizler, ilk Oluşum'un müziksel anlatımına uyan kırmızının dansını izliyorduk. Evet kırmızı, tüm tonlarıyla, örttüğü her şeyde dans ediyordu. Yeniden aydınlanmakta olan camlı bölümdeki olanı ve olacağı yansıtmak istercesine değişik figürler sergileyen kırmızı, bizlere yaklaşıp uzaklaşırken, koza benzeri kapsülün kapağı da, Yüce'nin sesiyle eşzamanlı, yavaşça açılıyordu. 

            -Bir ilki, bugüne kadar ürettiklerimizden çok farklı bir ilki, göreceksiniz, izleyin...  

            Yanımda oturan Bölüm Başkanımızın elindeki diski ne zaman fark ettiğimi anımsamıyorum. Elinde bir disk vardı ve yaşadıklarını ona yüklemek istercesine, sinirli sinirli evirip çeviriyordu. Dikkatlice bakınca o disk olduğunu anladım; hani şu, Yüce'nin gönderdiği ve bizim de çözemediğimiz şifreli disk. Söylentilere bakılırsa, şifresini yalnızca biz  değil, hiç bir bölüm çözememişti.  

            Bakışlarımız karşılaşınca, diski işaret ederek, bir açıklama yapmak gereğini duydu: "Yüce istedi getirmemi". Anlamsızca bakmış olmalıydım ki, onun bakışları da bana öyle gelmişti. 

            Kapsülün kapağı tümüyle açılmıştı. Bulutlaşmış olan Yüce yeniden ışık olmuş, "Kalk" diyordu. Kime bu komut, ne için derken, kapsülün içindeki... Ah evet O... Yeni ürün, varlık... içindeki O'ydu. Ve kalk komutuyla doğrulmaktaydı.  

            Olanların sonunu ya da olacakların başlayacağı anı yaşamakta olduğumuza emindim. 

            Komuta uymuş olan varlık, ayaktaydı. Hareketsiz, öylece duruyordu. Gözümüzü kırpmadan izliyorduk. Ve bizi göremeyeceğini, camın tek yönlü olduğunu anımsayınca da, rahatlamıştım.  

            Bir kez daha, görmekte olduğumu resimlemek istercesine baktım : Bizlere hiç mi hiç benzemiyordu. Bir tür koruyucu giysiyle örtülü bir kalıptı, hareket edebilen bir kalıp. Evet üretilenlerden hiç biriyle ilgisi yoktu. Ancak, sınırlandırılmışlık duygusu veriyordu. Doğru bir duygu gibi gelmişti bana, kendimi bir an böyle bir kalıbın içinde düşünmeye çalıştım: Hayır, düşüncesi bile sıkıyordu. Hele programlanan süre boyunca böyle bir kalıbın içinde olmak! Bedenleşmek istediği varlık bu(mu)ydu sonuçta; Yüce'yi anlayıp anlamadığımı düşündüm. Varlığa karşı o ilk toplantıdaki itirazlarımızı da. Ama işte, karar verilmiş, ürün yaratılmıştı. Gerisi Yüce'nin bileceği işti. 

            O öylece hareketsiz duruyor ve biz de bakıyorduk. 

            Yüce'nin özel işlerine bakan görevlilerden birisi, bizim başkanın yanına gelerek bir şeyler fısıldadı, başkan da elindeki diski görevliye verdi. Derken Yüce'nin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldığımı ayrımsadım.  

            - Söyleyin bakalım; her Bölüm'e, hepinize göndermiş olduğum diskin şifresini bilen var mı  ?  

            -...!  

            - ... şifreyi bilen?  

            Hayır, bilmiyorduk, çözememiştik de. Ancak şimdi, şu anda ne ilgisi vardı? Yanıtımız, sorunun zamansızlığını (ve sanki beceriksizliğimizi de) vurgulamak istercesine, uzatılarak söylenmiş tek bir sözcüktü : - Hayııır. 

            Olumsuz bir yanıttı... Fakat, Yüce'nin duymak istediği de bu olmalıydı ki, gülümseyerek konuşuyordu : 

            - Şu bir gerçek, ben sizin bilmediklerinizi bilirim. 

            Bu kez ayarlanmış ses tonlarımızla cevap vermiştik : - Evet, Yüce sensin. Yücelerin Yücesisin. Bilgimiz, öğretmiş olduklarınla sınırlıdır. Her şeyi bilen, sensin kuşkusuz. 

            - Bildir onlara şifreyi! 

            Yüce, camlı bölümün önünde ışıklanmış ve varlığa sesleniyordu. Varlık, duyduğu sese bir tepki verircesine aynalara bakıyor; Yüce'yi ve bizleri göremiyor, sesin kaynağını bulmak istiyor gibiydi. Ses düzeni, sesi her yana yaydığı için de bulamıyordu. 

            - Şifreyi bildir! 

            Varlığın ağzından dökülen, hiç duymadığımız bir sözcüktü: - İnsan.  

            - Bundan böyle insan denilecek olan bu ürüne; Adem adını verdiğim insana, O'na itaat edeceksiniz. Hepiniz.  

            Soğuk bir yıldız duşu gibiydi Yüce'nin sözleri. Ne demekti itaat etmek; şu, üretilmesine katkıda bulunmuş olduğumuz varlığa! Adı da tuhaf, Adem!.. 'Adem'e itaat etmek de neydi. O yalnızca bir ürün, ürünlerden birisi değil miydi? Haksızlıktı bu, şifreyi bilmiş olmasının ödülü müydü? Söylenmiş olsaydı, ben de bilebilirdim; kime söylenmiş olsa o da...  

            Öf!.. Yüce'yi anlamaya çalışmak mı? İtiraz edip tartışmak mı?.. Her şeyi göze alıp,"Hayır Yüce, bu adil değil" denile bilemez miydi... Görev yerinin değiştirilmesinden, sürgüne gönderilmeye kadar, her şeyi feda etmecesine haykırılamaz mıydı... "Hayır buraya kadar, bir ürüne itaat edemem, etmeyeceğim!.." 

            Haykırılırdı kuşkusuz ve iyi de olurdu. Kim bilir ne hesapları vardı Yüce'nin. Karşı çıkmak; yitirmeyi, yenilgiyi göze almak. Düşünüldüğü kadar kolay mıydı... Hiç bir sorunumuz yokken, sorun yaratmak, Yüce'nin gözünde 'asi' duruma düşmek... Ne için? Düzene, Yüce'nin kurallarına bugüne kadar uymamış mıydık; isteyerek ya da yüksünerek? Ama hep uymuştuk. Ve doğrusu, çizilen dairede kaldığımız sürece de hiç bir sorun yaşamamıştık. O halde şimdi, şimdi neden, niye başkaldıracaktık. Yitireceğimiz kesin, kazanabileceğimiz kuşkulu iken üstelik.  

            Kuralları Yüce koymuş, bizler de uymuş ve uygulamıştık. Şimdi farklı olan neydi? Yüce'nin ilk kez, üretilmiş olanı bizden üstün tutmak istemesi mi? Bu muydu, rahatsız eden... Nasıl bir rahatsızlıktı ki ... İtaat eden bizler, itaat etmemeyi göze alabilir miydik? İtaat et, düşünme; basit kuralımızdı. Düşünürsen de ancak, Yüce'nin yaptıklarının, kararlarının, kurallarının doğruluğuna inancını pekiştirmek için düşün. Sorgulamak mı, o da ne demek!.. 

            41 kere hayır. İtaat eden, görevlerini yapan ve rahatlarının bozulmasından başkaca hiç bir endişesi olmayan bizler, "Karşıcı" olabilir miydik? Hayır!..  

            Ve şimdi, yeni bir buyrukla, "Adem'e itaat edin" buyruğuyla yapabileceğimiz tek şey; yine Yüce'ye uymak, dediğini yapmaktı. Rahatımızı, düzenimizi, olanaklarımızı tepemezdik. Elbette itaat edecektik; camlı bölmenin önünde saf saf dizilerek, eğilerek, alnımızı kırmızının yerdeki tonuna değdirerek, bakıp da göremeyene, insana, Adem'e... Secde edecektik. Ve ettik de. Birimiz hariç!