4
 
4
KAHVECİ ADİL'in ANLATTIĞI... 

            1997, 03 Şubat... 
            Pazartesi günü, her zamankinden erken uyandı. -Sağa sola uğrayacam, akşama görüşürüz, deyip evden çıkarken, çocuklar da okula yetişmek telâşındaydılar.  

            Şehir merkezinde dolaştı bir süre; açılmakta olan mağazaları izledi. Geçen bir kamyonun ardından burnunu çekti, -oh, mis gibi ekmek...  

            Başka bir insanmış gibi duyumsamaktaydı kendini bu sabah. Örneğin, şu vitrin camından bakan gözler, kuşkusuz onundu. Onundu ama, bakışları bir başkaydı sanki. Doğrusu belki de ilk kez, görmek için bakıyorlardı; o güne dek Adem'e gösteremedikleri, ya da Adem'in göremedikleri, bu sabah açık seçik görülsün dercesine hani...  

            Daha bir süre yürüdü, bir korna sesiyle irkildi birden; -dalmışım yav, dedi, karşıdan karşıya geçerken. Ana caddenin öte yanında devam etti yürüyüşüne. Yol boyunca yürüdü, yürüdü.  

            Ona doğru gelenler, yanından geçenler, düne kadar birer insandılar yalnızca; kadın, erkek, çoluk, çocuk, yaşlı, genç, tanıdık, tanımadık. Bugün, bu sabah, işte şu an, birden kimileri davacı, kimileri davalı, kimileri yargıç, kimileri savcı oluvermiştiler.  

            Hani, -düş mü görüyorum, deyip, gözlerini ovuşturacaktı ki, vazgeçip;  

            -Çok kaptırırsan bu hukuk işine, olacağı da buydu, Adem oğlum, diye mırıldandı.  

            -Tamam, bir iş gelmişti başına, - hayır o işi sen sarmıştın, dürüst ol önce bi,  
            sonra da, aman adalet! deyip gitmiş, görmüştün; neymiş mahkeme, dava, UM. mum... ve ödemiştin de sonunda, hem de idarî olan para cezasını, eee bitti gitti işte, daha nesiydi... 

            Çıkardığı -çık- sesini kendi de duydu.  

            -N'oldu beyim? diye sormaktaydı büfeci de.  

            Adımları Adem'i sürüklemiş, bir büfenin önüne getirmişti. Aklı, hani o, şimdiye kadar hiç uğraşmamış olduğu konularla boğuşan aklı; bir oyun oynamış; özgür bıraktığı adımlarına uymuş yürürken, tüm yaşadıklarını, dinlediklerini, bir bir sermişti önüne. Canlı mı canlı, renkli mi renkli. Adem de, yürüdüğü yerde, televizyondaki yeni bir diziyi... Adem'in hukuksal öyküleri'ni izlemişti de, büfecinin sesiyle, araya reklâmlar girmişti sanki. 

            -Bi Camel, bi çakmak, bi de... bi gaste lütfen, aman kuponsuz olsun da...  

            İki poğaça alıp köşedeki pastacıdan, yine yürüyüp bir süre, gördüğü ilk kahveye girdi. Yeni seslere, yeni bir güne, hazırlamış, sıcak, sevimli bir kahveydi. Gazeteye bir göz attı,  

            -Aynı haberler, aynı sözler; demiş ki, dedi ki, kimi yalan söyleyen medya mensupları, yok lafını çarpıtmış da, o öyle dememiş de böyle demiş... miş, dedi içinden.  

            -Şu politikacılar.. diye devam etti,  

            -ayda bir meselâ, çıkmalı bi yargıcın karşısına da, hani haklı haksız; suçlu suçsuz falan olmadan yani, çıkmalı da, yargıç da sormalı onlara bir bir; -ee anlatın bakalım, şu Adem'in, benim, daha nicelerimizin verdiği oylarla bugüne kadar ne yaptınız, ne yapmadınız. Bi sormalı... 

            -Bi çay daha alırmısın beyim? Kahveci seslendi ocaktan. 

            -Evet, evet, dedi Adem, -eline sağlık, doğrusu güzel, katıksız bir çay yapmışsın. 

            -Neydi beyim o, "bi sormalı.. " dediğin, tam duyamadım da? diye sordu kahveci. 
            -Demek, sesli düşünmüşüm, dedi Adem. 

            -Hiç canım, hani şu politikacılar diyordum, bunlar da şöle bir günlük defter tutsalar da misâl, ne yaptılar o gün, ne yapmadılar yazsalar da, hâkimlere hesap verseler, hâkimler de bi sorsalar, bunu niye yaptınız, şunu neden yapmadınız diye.  

            -Olur mu beyim, neeerde. Hâkim dediğin, anca seni beni sorguya suale çeker. Kimin gücü yeter ki bu politikacı milletine... Dokunulmazlık der, başka laf etmezler... Mübaşirin sesi, anca sana bana ulaşır. Bi de işte, bizim hala oğlu Avni'ye... 

            -N'olmuş ki Avni'ye? diye sordu Adem. 

            -Anlatayım ister misin? dedi kahveci de. 

            -Anlat, anlat, dedi Adem.  

            Kahvecinin içten konuşması, hani, "mübaşirin sesi" falan deyişi, ilgisini çekmişti. 

            Kahveci de,  

            -Eh, madem anlat dersin, bu çaylar da benden olsun, deyip, oturdu Adem'in yanına. Ve koyuldu anlatmaya: 

            -Bizim hala oğlu, Hava Harp Okulundan 1985 yılında mezun olduktan sonra, Kayseri 2. Hv. Ulş. Ana Üst Komutanlığında görev yaptığı sırada, 1991 yılıydı aklımda doğru kaldıysa, kıdemli üsteğmen rütbesindeyken, bi Almanla, yani yengemizle evlenmişti. Milli Savunma Bakanlığı da, "sen ki bi asker kişisin", bir yabancıyla nasıl evlenirsin deyip, bizim Avni'yi, sanırım 1992 Haziranıydı, istifa etmiş saymıştı. O zamanlar öyleydi işte, yabancıyla evlenilmezdi ya. 

            -Ya olur mu beyim, deyip durdu bir, -...gönül bu, ülkede bunca çiçek varken birine konmaz da gider bi Alman'a takılır, tamam, tamam ama kime ne yani, öyle değil mi... Yengemiz de insandır hani, dersin Türkmüş de, sonadan Alman olmuş sanki. Ama asker işi başka, neyse..., deyip devam etti kahveci de: 

            -Hala oğlu da, Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun bi maddesine göre eksik kalan yükümlülük süresi ile orantılı olarak, Devletçe yapılan öğrenim masrafları karşılığı olan ve ödenmesi istenilen, geçmiş gün işte unuttum, şu kadar liranın nasıl hesaplandığının anlaşılamadığını ve çok fahiş olduğunu ileri sürerek, ödemeye ilişkin işlemin iptali istemiyle 1996 Martında AYİM de..... Hani nerdeyse sıçradı yerinden Adem. Yanlış mı duymuştu yoksa; heyecanla sordu,  

            -Nerde dedin...?  

            -AYİM. diyorlar beyim, kısasından. Yanisi, Askeri İdare Mahkemesi imiş... 

            Bilmez mi Adem AYİM.'i... hem de nasıl...  

            -...işte bu AYİM'de dava açmıştı Avni... 

            -Bak Allahın işine, gökte ararken yerde buldum, diyerek Kahvecinin lafını bölünce; kahveci de, biraz şaşkın, sordu,  

            -Neydi ki aradığın beyim? 

            -Hele sen bi anlat da, ben son zamanlarda hukuka merak saldım, başta kendimin, kimin başından ne geçmiş, öğrenip, dinleyip yazmaya karar verdiydim de... benim davayı özetlerim, sen anlat bi hele... İş sonunda da UM'a gitmiş mi, onu de bi? dedi Adem. 

            -UM. da nesi? diye sordu kahveci de. 

            -Uyuşmazlık Mahkemesi canım, ben kestirmeden öyle diyorum işte, dedi Adem. 

            -Beyim sende falcılık mı vaaar, bir ermiş kişi misin yoksa? Nerden bildin? diye sordu kahveci. 

            -Sen, anlat anlat hele, ben de derim sona, dedi Adem. Devam etti kahveci de: 

            -İşte bu AYİM. dedikleri mahkeme; asker kişi olan bizim Avni'nin davası için, "askeri hizmete ilişkin değildir. Bu davanın çözümü genel idari yargının görevine girer", deyip vermiş görevsizlik kararını. 

            -Oğlum Adem, yok, belli işte, belli ki hem de nasıl. Şaka maka derken, aha işte yazar olucan, olucan da herkeslerin öykülerini bi güzel yazacan. Yazacan ki, davacısına da, davalısına da, bilmem her bi mahkemesine de ibret olsun, örnek olsun. Olsun da, okusunlar bi daa bi iyicene, hangi dava nerde görülürmüş, UM. ne dermiş, öğrensinler, hemi de Adem'in kaleminden...  

            Düşündükleriyle oluşan tebessümü, kahkahaya dönüşürken, kahveci de sormaktaydı, hafiften bozulmuş bir sesle, 

            -Beyim ne var bunda gülecek? Anlat dediydin, anlatıyorum işte, komik olanı ne? 

            -Ya kusura bakma hemşerim, sana falan, hele ki anlattığına, hiç değil bu gülmem, diye yanıtladı Adem. 

            -Ya neye ki? dedi kahveci. 

            Sanki şu Allah;  

            -Susurluk musurluk, Refahyol, hayat pahalılığı, Hacı-Bacı şöyle dursun da; ey millet! kimin ne davası olmuş da, UM.'a gitmişse, gelsin de bi güzel anlatsın Adem'e, öbür işleri ben hallederim, demiş. 

            -Ben de anlatacam dedim ya, sen devam et hele, diye yanıtladı Adem. 

            -Peki, deyip devam etti kahveci de: 

            -Bizim Avni bu kez de aynı istekle, -1996 yılıydı, yanılmıyorsam-, İdari Yargı yerine başvurmuştu. Ankara İdare Mahkemesi de, o yılın Temmuz'unda, -bak bunu iyi hatırlıyorum Temmuz'du, hatta bi görüşmüştük de, çoluk çocuk, neyse, işte bu mahkeme de; "asker kişinin askeri hizmete ilişkin davasının çözümünün...  

            -Kendisine ait olmayıp, AYİM'e ait olduğunu... diyerek kahvecinin lafını kesince Adem, kahveci de;  

            -Ya muhterem... Avukat mısın, hâkim misin yoksa da, benimle eğlenmektesin?  
            diyerek, bi kez daha bozulur gibi oldu. 

            -Yok yahu yok... Avukat, hâkim kiiim... biz kim.... de hele sen, aldırma bana. 

            Aldırmadı kahveci de, devam etti:  

            -İşte, senin de tahmin ettiğin, ya da her nasılsa bildiğin gibi, bu Avni'nin davasının AYİM.'in görevine girdiğine karar vermez mi? Verir... Karar da, temyiz edilmeyerek kesinleşir mi? Kesinleşir... Böylece, askeri ve idari yargı arasında... 

            Lafını kesip bir açıklama yapma gereğin duydu kahveci;  

            -Böle kanun sayısı, maddesi falan söledin mi, bir ağırlık kazanıyor adamın lafı beyim, sence de öyle değil mi?. Ve yanıtı beklemeden, kaldığı yerden devam etti:  

            -İşte böylece, bu iki mahkeme arasında olumsuz görev uyuşmazlığı... uyuşmazlığın olumsuzu da ne ki diye sorma beyim, o kadarını bilmiyorum, işte doğmuş bi uyuşmazlık. Çayından koca bir yudum aldı,  

            -evet, çay işi de önemlidir, özenirim yani kendimce. Ve devam etti; 

            -Öyledir beyim, diyerek sürdürdü konuşmasını kahveci,  

            -her iş kendince bi özen ister... işte efendim bu mahkeme de dosyayı Uyuşmazlık Mahkemesi'ne... 

            -Bak kardeşim, lafını kesiyorum ama, dedi Adem. 

            -Hani, o anlı şanlı devlet büyüklerimizin, her fırsatta kestikleri kırmızı kurdelayı keser gibi kesiyorum ha. Bunca devlet işini bırakıp da, bilmem hangi otelin ya da daha önce de, kim bilir kaç kez açılmış bir yolun yeniden açılışında, tepside sunulan makasla kestikleri o kırmızı kurdelayı... 

            Adem lafını bitirmemişti ki, bu kez de kahveci atılıp, akan sözü kesti: 

            -Ya beyim, kısaca, lafını balla kesiyorum desen olmaz mıydı? 

            Adem de hazırlıklı hani, 
            -Olur mu kardeşim, o eskidendi, çağ atladık her halde... sen adını da bi de hele... 

            -Adil, dedi kahveci de.  

            Ve anlatacaklarını tamamlamak çabasıyla soruverdi hemen: 

            -Neyse, ben lafımı unutmadan, sen de bakalım, niye kestiydin sözümü? diye sordu Adil. 

            -Uyuşmazlık Mahkemesi demiştin ya, gerisi getirsem şaşar mısın diyecektim, Adil kardeşim? 

            Konuşmasının kesilmesine biraz içerlemişti, fakat, Adem'in yanılıp mahcup olacağı umuduyla da;  

            -De bakalım, dedi Adil.  

            Adem aldı ya sözü, deme gitsin. Beşir ustasından dinlediği, oğlunun mektubundan öğrendiği, efendim bir güzel de defterine yazdığı tüm bilgileri; dersini iyi çalışmış, sular seller gibi ezberlemiş bir öğrencinin sevinciyle, satıverdi Adil'e. Hem de nasıl... ağır ağır, tane tane. Deyin ki, Adem de olmuş bir Beşir usta.  

            -Ve Adil kardeşim, diyerek başladı söze Adem; sanki başından beri şu Avni'nin davasını anlatan hep kendisiydi de, vatandaş Adil de dinlemekteydi, hem de ağzı açık. Doğrusu Adil'in ağzı, evet hafiften açıktı; "benim diyeceklerimin sonunu bu adam nasıl olur da bilir" merakıyla. 

            -Ve Adil kardeşim, diyecektin ki.., diyerek sürdürdü konuşmasını Adem;  

            -bu UM. Hukuk Bölümü, raportör hakimin raporu ile dosyadaki belgeleri okuduktan sonra, ve de, Danıştay Başsavcısı yerine katılan savcı ile Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Baş Savcısı yerine katılan savcının sözlü ve yazılı açıklamalarını da aldıktan sonra... 

            Adil'in ağzı işte şimdi, şu an, gerçekten açılmıştı. Açılmıştı da, kaç çürüğü var, Adem de görmüş, saymıştı hatta. 

            -Affedersin beyim, adın ne demiştin, diye sordu da, çözüldü Adil'in çenesi. 
            -Öyle ya, merhaba deyip dalıverdik lafa. Adem. Adım Adem. 

            -Bi resmi görev falan mı Adem bey..., diye sorarken, hafiften de toparlandı Adil. Hani kimbilir, olur ya, bi resmi insandır da, ne biliyim Adil'i denetlemeye gelmiştir: Kahvesi düzgün mü, vergi levhası var mı, çayı güzel yapıyor mu, falan, diye düşünürken, birden... poposuna çivi batmış gibi irkildi; yoksa? Yoksa bu, bu adam, hala oğlunun davasıyla ilgili bir soruşturmacı ney olmasın. Hani devlet bilmek istemiştir ki, kim duyup işitmiştir bu Avni'nin davasını, kim kime anlatmıştır. Hele ki bu Adil, hele ki kahve çalıştırmakta, anlatmış mıdır gelene gidene?...  

            -Tamam işte, dedi içinden Adil; bülbülün çektiği... belli ki bu Adem, ismi de gerçek mi Allah bilir, gelmiş devlet adına, şu garip Adil'i sınamakta... 

            Adem, Adil'deki bu âni değişikliğe anlam verememiş, doğrusu ya, önemsememişti de. Aklı fikri, bildiğini, ne kadar bildiğini Adil'e göstermekteydi. "Beşir ustayı şimdi anlıyorum" demekteydi içinden de.  

            -Nerde kalmıştık, deyip devam etti Adem;  

            -işte bu mahkeme, bu UM. dosyayı okuyup, raportör hakimi, savcıyı dinleyip... Durdu bir an: Şu son zamanlarda en keyif aldığı cümleye gelmişti sıra. Ve bir çırpıda deyiverdi, hani künyesini der gibi;  

            -Gereği görüşülüp düşünüldü.  

            Elindeki boşalmış bardak, o an çekiç oldu da, çay tabağı ondan sarsıldı.  

            Yineledi bir daha (bu kez ağır ağır): Gereği - görüşülüp - düşünüldü... Boşalmış bardaklara odaklanmış gözlerini oynatmadan,  

            -Birer çay daha içelim Adem bey... benden" dedi Adil. Çırak seyirtti hemen ocağa. Bir dinleyicisi daha olduğunu da, Adem o zaman farketti. Daha bir keyiflendi. 

            -Tamam mı Adil kardeşim buraya kadar? sorusunu yöneltip, yanıtını beklemeden, devam etti Adem. Adil'in sallanan başı, çoktan "Tamam" demişti.  
            Yargı'nın sesini Adil de duydu. Duydu da,  

            -iyi saatte olsunlar mı ne... yoksa bu adam mı karnından konuşmakta... diye düşündü. Adem de açıklama yapma gereğini duydu. 

            -Yargı'nın Sesi... dedi, -herkes duyar, yani bu hukuk işerine önem veren herkes... korkma, şaşırma sakın, bak bi güzel, diyeceklerini dinle Adil kardeş. 

            Yargı'nın Sesi dedi ki;  

            -Açıklanan Yasa hükümlerine göre davacının asker kişi olduğu hususunda kuşku yoktur. İptal isteminin konusu, istifa nedeni ile yani askerlik hizmetiyle doğrudan ilgili olmayıp, yasal olarak Devlete borçlu olduğu öğrenim giderlerinin hesaplanış biçimine yönelik bulunmaktadır. Yasa'da gösterildiği şekilde hesaplama yapılıp yapılmadığı meselesinin, genel muhasebe kurallarına göre incelenmesi gerekir. Bunun da askerî hizmete ilişkin bir yanı bulunmamaktadır.  

            Tazelenen çayından bir yudum aldı Adem,  

            -Yav şunca bilgimizle, değil mi ki şu Adil'e konuk olup, bedava çay içmekteyiz. Demek ki..., diye düşündü bir an. Sonra devam etti Yargı'nın Sesi'ni dinlemeye, Adil de elbet:  

            -Ve efendime söyleyeyim, dedi Yargı'nın Sesi.  

            -Yav, bak konuşması da bize benzedi işte, diye mırıldandı Adem. Ses devam etmekteydi: 

            -açıklanan nedenlerle 1602 sayılı Yasa'nın değişik 20. maddesinde öngörülen asker kişiyi ilgilendirme ve askeri hizmete ilişkin bulunma şartları birlikte gerçekleşmediğinden, davanın çözümü idari yargının görevine girer. Bu nedenle Ankara İdare Mahkemesi'nin görevsizlik...  

            Adem dayanamayıp, 

            -Görevsizlik kararının kaldırılmış olması gerekir, dedi.  

            -Evet, dedi Yargı'nın sesi de.  
            Adem'in Adil'in gözlerini tutsak almış gözleri; ilk yayını derhal almaya hazır, bir çift çanak antendi.  

            -E pes valla, dedi Adil.  

            Beklenen yayın, önce görsel; ardından işitsel, alınmıştı işte. Mutluydu Adem. Hem de nasıl. Şubat'ın bir soğuk gününde, bahar sevincini duymak... nasıl anlatılırdı ki?..  

            Adem; -ha, unutmadan; oyçokluğuyla mı, oybirliğiyle mi, işte orasını bilemem, deyince; Adil, hepten pes oldu.  

            -Bi dakka Adem bey, bi su döküp geleyim, diyerek masadan kalktı Adil.  

            Adem de defterini açtı, önce günün tarihini yazdı, özenerek: 03.02.1997, Pazartesi. Sonra da, Adil ne anlatmış, kendisi ne söylemişse özetini... 

            Evet, Adil'i şaşırtmış, adamın hevesini de kursağında bırakmıştı. Belki de biraz ayıp etmişti. Yani, birisi bi şey anlatmaya niyetlenmiş, tut sen, gerisini getireyim mi de... Ama nasıl da istekliydi; şunca zamandır öğrendiklerini birilerine anlatmaya, nasıl da...  

            Sonunu merâk etti Adem, sonunda ne olmuştu?  

            -Eh, onu da Adil efendi anlatınca öğreniriz, diye düşünürken, Adil de döndü geldi, oturdu karşısına. 

            -İşte böyle, bizim Avni davasını AYİM.de açıp da, görevsizlik mörevsizlik deyip, iki mahkeme arasında top misâli gidip gelip, sonunda doğru mahkemeyi bulduğu sıralarda, bi kızı olmuştu. Evet, Aralık '96'da doğmuştu yeğen. Bi kaç gün öncesinde de, işte bu UM., kararını vermiş, senin dediğini demişti: Avni'nin davası, Genel İdari Yargının görevine girer. Ve bir ekleme yaptı Adil;  

            -Ha, oyçokluğuyla. 

            Adem, -Eee, sonra, sonra n'oldu bu Avni'nin işi, davası? diye sorunca da, Adil de, ayağa kalkarak, sıranın kendisine gelmiş olmasının sevinci ve kasılmasıyla;  

            -Adem bey, davanın en önemli yerini bilip, bi çırpıda deyiverdin. Eh, sonucunu da kestirirsin artık, diyerek, mâsum öcünü almış oldu. Almış olmasının huzuruyla da, ocağa yöneldi.  

            Adem de üstelemedi. Adem'in, üstelemeyip, suskun kalışı, Adil'in tatmin duygusunu gölgelemiş olmalıydı ki, ocaktan seslendi;  

            -gerisini de, bi da bi geldiğinde anlatırım, Adem bey. 

            Ses etmedi, olur gibisinden başını salladı Adem. Gazeteye bir göz attı yine. Saatine baktı,  

            -nerdeyse öğlen oluyor, kalkmalı, dedi. -Eh, bana müsade, memnun oldum sohbetimize, diyerek çıktı Adil'in kahvesi'nden. Yeni bir oyuncağı olmuş çocuğun; okulda yeni şeyler öğrenmiş bir öğrencinin sevinciyle. 

            Kahveden çıkıp, kararlı adımlarla yürümeye başladığında,  

            -Bak şu Allahın işine, nerden nereye..., dedi Adem; -sağa sola haber salıp, aman, şu UM.'la ilgili kim ne biliyosa, gelsin de şu adama bi anlatsın demişken, gir bi kahveye, Adil'in kahvesine, gir de, bir çay, bi de UM. gelsin ayağına. Neşelendi.  

            -Neden böle yürüyorum ki..., deyip, o kararlı, o bir yerlere yetişme telâşındaki adımlarını yavaşlattı.  

            -Şehir hatları vapurları gibi, diye düşündü,  

            -İstanbul, hey kocamamış koca şehir. Herkese bir ayrı yüzünü gösteren şehir.  

            Yavaşlayan yürüyüşü; bir vapurun, bir İstanbul iskelesine yanaşmasından önceki hâlini anımsattı. Ağır ağır, etrafa baka baka (iskelelere kur yapan vapur gibi) yürümeye devam etti. Bir kitapçının önünde duruverdi (bir iskeleye halat atmış vapur...). Kalın kalın kitaplara baktı; kalın kalın, çoğu siyah ciltli, kapaklarında, kırmızı zemin üstüne siyah iri puntolarla yazılmış isimlerini okudu: Medeni Usul Hukuku, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Anayasa, Medeni kanun, Ceza Kanunu şerhi, Tazminat Davaları... ve... ve... Evet, işte oradaydı, işte Adem'e el ediyor, göz kırpıyordu... Anında daldı dükkâna;  
            -Şu vitrinde duran kitabı almak istiyorum, dedi.  

            Kitapçı gülümseyerek,  

            -Olur. Ama hangisini?.. diye sordu. 

            Doğru ya, adını söylememişti. Hani kitapçı şıp diye bilmek zorundaydı Adem'in istediğini de, -buyrun işte, diyecekti. -bizimkisi de acemilik işte, diye düşündü,  

            -Bi dakka deyip, çıkıp baktı vitrine...  

            Eee neredeydi kitap, demin, şimdiye en yakın demin'de şuracıkta olan.. Adem'e kaş göz eden hani... neredeydi ya şimdi? 

            Vapur, iskele... turnikelerdeki kuyruğun en sonunda ve üstelik o vapura yetişmek zorunda olan adamın duyduğu, vapur kalktı kalkacak heyecanıyla döndü yine dükkana,  

            -Yok kitap, demin ordaydı ama!?  

            Yalvaran gözlerle baktı Adem kitapçıya... Kitapçı da, derde devâ her ilacın her zaman kendisinde bulunabileceğinden asla kuşku duyamayan, eczacı Şâkir beyin tavrıyla sordu,  

            -Adı neydi, söyleyin de bakayım.  

            Adem telâşla, -Şurda canım, şu vitrinin bir yerindeydi... demekteyken, kitapçı da, vitrinin içine girmeye niyetli görünümüyle, kafasını uzatmış, Adem'in, "işte şurdaydı" dediği yere bakmaktaydı... ki, yüzüstü düşmüş bir kitabı görmesi uzun sürmedi; uzanıp aldı, ve dönüp Adem'e gösterdi,  

            -Bu muydu? demin bir başka kitabı alırken elim çarpmış olmalı, dedi. 

            Ortancam'ın bir tarihte, bir oyuncakçıda görüp de, "isterim de isterim" demişliğindeki kararlılıkla Adem de,  

            -Evvet, ONU istiyorum, dedi.  

            Gördüğü, sonra yitirdiği kitap, işte şimdi kitapçının elinde durmaktaydı. Az biraz sonra, görünmez olacakmış korkusuyla, ezberlercesine okudu adını: 

 
Öyküleştirilmiş Kararlarıyla
UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ 

            O an dünyaları ver Adem'e dönüp bakmaz, gözünü şu kitaptan kat'iyen ayırmazdı.  

            Parasını ödeyip çıktı dükkândan çıktı. Çıktı ki nasıl... hani sanki, bir kutsal kitabın aslını tapınaktaki yerinden çalmıştı da, ardından koşanlar yetişip alırlar korkusuyla da, sıkı sıkı sıkıştırmıştı koltuğunun altına. Biraz daha sıksa, o kalın kitabın suyu çıkacaktı hani.  

            Bir çıkmıştı ki kitapçıdan, hem de nasıl; de ki Susurluk dosyasını, Yolsuzluklar dosyasını, Meclis Araştırma Komisyonlarının basına kapalı çalışmalarını çeken gizli kamerayı, bir türlü hesabı sorulamayan servetlerin listesini, Devlet-Mafya bağlantısını gösteren belgeleri, bir sabık başbakanın, bir başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı'nın bu ülkedeki ve Amerika'daki tüm tapularını, Fettullahhocefendinin henüz gösterime girmemiş video kasetlerini, Başbakan Erbakan'ın, "bir kısım medya mensuplarına" kapalı oturumlardaki, parti içi sohbet konuşmalarını, Libya Devlet Başkanı Kaddafi ile özel, çok özel görüşmelerini, hasılı, "reytingi" yükseltecek tüm bilgi ve belgeleri kapmış da, tüm mahalle halkı da peşine düşmüştü; Adem'in elinden alıp da, Tv. kanallarından birine satmak için. 

            Bir elinde çantası, içinde harita metod defteri, defterin içinde öyküleşmiş gerçekler, en sonuncusu Kahveci Adil'inki, kalemleri...ve... ve öteki elinde pusulası.  

            -Bu kitap bana bir pusula, demekteydi, hızlı hızlı yürürken.  
            Eve nasıl geldi, neyle geldi, dolmuşta paranın üstünü aldı mı, almadı mı... ne farkındaydı, ne de umurunda. 
            Derin bir, -OH deyip, sedire, köşesine oturdu; bir gören olsa diyecek,  

            -Dünyanın en değerli kitabını... buldu... aldı... ve sedire, köşesine kuruldu Adem. 

            Oturuşu, uzanmaya dönüştükten az sonra da uyudu. 

*

            -Bu dava her ne kadar mahkememizde açılmış ise de, uyuşmazlığa neden olay.... bu nedenle görevli olan biz değil,... şu mahkeme... 

            -Ben vatandaşım, bunlar avukat, şunlar da yargıç, bunlar da kitaplar, kitaplar, kanunlar, anayasa, adalete giden yol...  

            -Adalete gider mi? 

            -Gider de, önce Adlî Yargı'dan, sonra İdarî Yargı'dan, sonra... 

            -Köprü... sırat köprüsü, yok, genişletme çalışmalarının başladığı köprü. 

            -Bir ucunda yurttaş... öte yanda Adalet... yollar ne uzun, Adalet köprüsü... 

            -Adalet kapısı... açıl susam açıl... kapı... 

            -UM. kapısından geçmeden mümkünü yok öteki kapılardan...  

            -Adem... 

            -Aaa Mihriban, ne işin var senin burda, bu kapı UM. kapı... 

            -Adeem...  

            -Hak, kanun olmuş, kanun... hicâz makamı...  

            -Uyan diyorum... Adeemm, uyansana be adamım... 

            -Ne, n'oluyor yahu? 

            -Çay oldu diyorum, hadi kalkta, şööle başbaşa bir keyif çayı... demekteyken Mihroş, 

            -Dalmışım ha... dedi Adem. 

            -Uyumuş dalmışşın ki, hemi de derinlere. Neler sayıkladın öyle; yok kapı, yok UM... diye sordu Mihriban. 

            -Bir kitap aldım ki, sorma gitsin Mihroş, dedi Adem.  
            -Sormasam anlatmazsın değil mi... Bilmez miyim seni... eee de bakalım. 

            -Mihroş, bak bu bildiğin, ya da ne biliyim gastelerin verdikleri gibi değil... 

            -Hiç olur mu... Benim kocam bi kitap alacak da... herkesin bildiği olacak! 

            -He valla, iyi dedin Mihroşum... yeni çıkmış zaten... say ki taze ekmek... 

            -Abarttın Adem efendi, dedi Mihriban... -mübârek ekmekle... 

            -Yok kız öyle deme, tamam mübârek de ekmeğimiz, hani kitaplar da... 

            Durdu, daldı gözleri Adem'in:  

            Liseli Adem'i gördü uzaktan. Bıyıklar yeni terlemiş. Her gün tıraş olmakta ki, tez görünsün bi iyice. Elinde; ilk alındığı sene, ortaokula başladığı yıl yani, neredeyse asker bavulu gibi duran, içi tıka basa kitap dolu çantasıyla... Liseli Adem... "çabuk büyüyosun oğlum, çantayı biraz büyük alalım da, sonraki sınıflarda da kullanırsın" demişti babası. Kullanmıştı da... taa liseyi bitirinceye dek. 

            -Buyur Adem bey, çayınız, dedi Mihriban. 

            -Ne çantaydı amma, ne deriymiş yani... sanki şey derisinden de... okşandıkça.. 

            -Ne çantası Adem? diye sordu Mihriban. 

            -Hiç canım, okul yıllarım geldi de aklıma. Ya Mihroşum, bu okumamak soya çekim mi ne.. Bak şu Hikmet oğlan da okumadı işte... Okusaydım be Mihroş, sen de, Hikmet de... okusaydık hepimiz... tüm okulları hani...  

            -Geçen geçmiş, süt şişesi dökülmüş; sen Ortamcam'la Ekin'e bak. Bak ne güzel okuyolar işte, dedi Mihriban. 

            -Aman okusunlar. Okumak gerek kadınım. Çok okumak, hep okumak... 

            -Eee de bakalım, neymiş şu senin kitap? diye sordu Mihroş. 

            -Bak lafa daldık işte. Bak ilgilendiğine de sevindim kız, dedi Adem. 

            Kalktı, bir kaç adımda ulaştığı masadan, kitabı usulca, bir saygılı aldı ki; hani bizim Adem, hani o ilk Adem de, Tanrı da kitabını bırakmış, uyanınca okusun diye. Döndü geldi köşesine. Bir kokladı önce. Evet, bir sabah ekmeğini koklarcasına. Kokladı. Bir besmele çekmediği kalmıştı, kapağını açarken. Dua gibi içinden, sonra da hafif bir sesle okudu kitabın adını: 

Öyküleştirilmiş Kararlarıyla - Uyuşmazlık Mahkemesi

            -Mahkemenin de öyküsü mü olurmuş, dedi Mihriban. 

            -Olurmuş ki yazmışlar hanım, diye yanıtladı Adem. 

            -Madem öyle, oku da bi dinleyelim nasıl oluyomuş... dedi Mihriban.  

            -Dur bi ben okuyum da önce, dedi Adem. Ve başladı okumaya:  

            İçinden, ve hızlı hızlı, anlamak falan için değil, gözlerini alıştırmak için okuyordu. Ahırda uzun zaman kapalı kalmış bir atın, bir uzun koşuya hazırlanması gibi, gözlerini alıştırıyor, soluğunu ayarlıyordu. 

            Hep yazı, hep uzun uzun cümleleler, hep kanun, yasa, bilmem ne maddesi. Hiç resimsiz bir kitaba, merhaba, demekteydi Adem yıllar yıllar sonra...  

            Birbiri ardından hareket eden trenler gibi, ardı arkası kesilmeyen tümceler vardı. Tümceler; yük vagonları. Noktalar da vardı Allahtan, istasyon misâli. Virgüler; inme binme süresi kısalığındaki virgüller de... Paragraflar, birer makastılar; yol değiştiren, yön veren. Ünlem işâretleri; yeşilli, sarılı,  

            kırmızılı uyarı lambaları... 

            Anabaşlıklar, altbaşlıklar; bölüm başı, bölüm sonu, arkası, dip notları, sonrası.... Kalkışındaki yavaşlığını geride bırakarak, kısa sürede hızlanmış, giderek de daha çok hızlanmakta olan bir dizel lokomotifin; peşinde sürüklediği vagonların sayısından duyduğu gurur ve çoşku örneği, hızlı hızlı çevirmeye başlamıştı Adem, kitabın sayfalarını.  

            Anladığı da oluyordu; "Görevsizlik Kararı; olumlu, olumsuz" gibi, anlamadığı da; "Mahkemelerin Kuruluşu ve İşleyişi hakkında Kanun" falan... "Mahkemelerin görevi yasayla belirlenir" gibi.  
            Adeta Yürüyüş'e geçmiş bir at, istasyonu görmüş bir tren gibi yavaşladı, yavaşladı... durdu ve ayırdı gözlerini kitaptan. Yumdu gözlerini. 

            -Madem bu mahkemelerin görevi yasayla belirlenir de, neden bu mahkemeler birbirine düşer ki? diye düşündü. 

            -Ne yazıyo Adem, bi özetle hele, dedi Mihroş; çayları tazelemiş, gazete okumaktaydı, galiba aklı biraz da Adem'in kitabında kalmıştı. 

            -Derya deniz anam babam... yazmışlar da yazmışlar. Her biri tepeleme yüklenmiş, bi sürü vagon say her bir cümleyi... say ve düşün ki, Adem de girmiş bir vagona, yükü sırtlamakta. 

            -Zor bir kitap desene, dedi Mihriban. 

            Adem, -Hem de ne... derken, kapamış kitabı şöyle bir tartmaktaydı; et almış da, kasap dediği kadar vermiş mi, emin olmak istiyorcasına...  

            -İçinde yazılanlar, kitaptan ağır yahu...  

            -Anne, ... çok açız. Ortancam'la Ekin koşarak girdiler eve. 

            -Ben çok susadım, dedi Ekin. Ortancam'ın, dikkatli bakışlarından kaçmadı, babasının elindeki kitap.  

            -Baba o ne?  

            -Babanın kitabı, dedi Mihroş.  

            Kitabın, evdeki adı değişmiş, "Babanın kitabı" olmuştu o an.
 

            Öyküye esin kaynağı olan Uyuşmazlık Mahkemesi Kararı:   

            4.Kahveci Adil'in anlattığı 
            Hukuk, E.96/60, K.96/105, T.23.12.1996 - RG. 21.01.1997, s.22884